Glutensiz Gıda Tüketimi Daha mı Sağlıklı?

Glutensiz Gıda Tüketimi Daha mı Sağlıklı?

Bir Pazarlama Tekniği Olarak Glutensiz Gıdalar;

Çalışmalar 3,200’ün üzerinde glutensiz gıda ürününün daha sağlıklı bir seçim olmadığını gösterdi. Bu nedenle, kişinin gluten almasının bir sakıncası yoksa, normal gıda ürünlerinin daha zararlı olduğunu düşünerek satın almayı bırakmamalı.

Glutensiz gıdalar, çölyak hastalarına ve diğer gluten intöleransına ve hassasiyetine sahip herkese iyi bir alternatif sunmaktalar. Ancak, yeni bir çalışma gösteriyor ki bu gıdaların, sıradan yiyeceklerden daha sağlıklı olduğunu gösteren de bir kanıt yok. Benzer şekilde, daha önce paylaştığımız “Gluten Nedir?” yazısında gluten töleransı olan bireylerde glutensiz beslenmenin ortaya çıkarabileceği intöleratif durumlarından bahsetmiştik.

Yapılan bu yeni araştırmada ise, Avustralya’daki 3,200 gıda ürünü karşılaştırıldı ve sıradan gıdalarla glutensiz alternatiflerinin besin değerleri arasında neredeyse hiç bir fark bulunamadı. Tabii ki, bütün bunlar glutensiz gıdaların sağlıksız olduğu anlamına gelmiyor. Eğer glutensiz ürün yemek daha iyi hissettiriyorsa, alınan besinin bir zararı yok. Ancak gerek glutene töleransları olmadığı için gerekse glutensiz “kek”lerin daha sağlıklı olduğunu düşündükleri için, giderek daha fazla insan bu gıdaları satın alıyordu. Bu çalışma ile pazarlama yutturmacası tam vaktinde ortaya çıkarıldı.

Sydney ‘deki George Enstitüsü Küresel Sağlık bölümünden (The George Institute for Global Health) araştırmacı Jason Wu bir basın açıklamasında bu durumu şu şekilde dile getirdi : “Birçok kişinin glutensiz gıdalara gerçekten ihtiyacı var ama onu sadece daha sağlıklı olduğunu düşündüğü için denemek isteyen insan grubu da giderek büyüyor.” “Ancak, biz glutenli ve glutensiz gıdaların ortalama olarak aynı derecede sağlıklı ya da sağlıksız olduğunu tespit ettik.”

Çalışma boyunca, süpermarket ürünleri 10 farklı kategoride karşılaştırıldı. Bu ürünler: ekmek, kahvaltı gevreği, kuru pasta, tahıl çubuğu, kek, tatlı bisküviler, dondurma, patates cipsi, işlenmiş etler ve şekerlemelerdi. Gıda sağlığı değerlendirmesinde, en az besin değerine sahip gıdalara bir yıldız, en çok besin değerine sahiplere beş yıldız veren, Avustralya Hükümeti’nin Sağlık Yıldız Puanlama sistemi kullanıldı. Araştırmanın sonucunda glutenli gıdalarla sıradan alternatiflerinin arasında anlamlı bir fark olmadığını görüldü. Araştırma ekibi tarafından ayrıca ürünlerdeki besin içeriklerine de bakıldı ve bir takım farklılıklarla karşılaşıldı. Örnek olarak, glutensiz makarna sıradan makarnaya göre ortalama yüzde 52 daha az protein içerirken, glutensiz ekmek yüzde 32 daha az protein içeriyor. Ancak glutensiz ekmekte normal ekmekten daha fazla diyet lifi var.

Uluslararası kanıtlar, glutensiz ürünlerin tat farkını telafi etmek için yüksek dozda şeker ve doymuş yağ kullandığını iddia etse de, bu çalışmada iki yiyecek çeşidinin arasında şeker ve doymuş yağ miktarı açısından anlamlı bir fark bulunamadı. Daha şekerli olarak kabul edilen tek ürün glutensiz kek oldu. Araştırmanın sonuçları, British Journal of Nutrition’da yayımlandı. Wu araştırmasının “halo” etkisini azaltmaya yardımcı olabileceğini düşünüyor. Diğer bir deyişle, glutensiz gıdaların olumlu algılanması insanlara bunun sağlıklı bir seçenek olduğunu düşündürerek, onları daha fazla abur cubur yemeye yönlendiriyor. Bu araştırma, bu görüşe neden olan etkiyi önlemeye çalışmaktadır.

Wu ayrıca: “Glutensiz gıdaların süslü paketlemeleri ve etiketleri pazarlama taktiği potansiyeli taşımaktadır,” dedi. “Glutensiz gıdaların, özellikle abur cuburların, sağlıklı olduğuna inanılması aslında sadece tüketicilerin yanlış yorumlamasından kaynaklanmaktadır.” Ancak, “glutensiz gıdalar sağlıklıdır” modası tamamen de kötü değil. Birçok insanın çeşitli internet sitelerinde yorumladığı gibi, glutensiz gıdalar, glutene intöleransı olan bireyler için gerçekten daha fazla seçenek oluşturmaktadır. Bu yüzden söylenmesi gereken asıl şey: eğer glutensiz gıda satın almaya ihtiyacınız yoksa kendinizi satın almak zorunda hissetmeyin.


Kaynak: 
  • Bilimfili,
  • Jason H Y Wu, Bruce Neal, Helen Trevena, Elizabeth Dunford Are gluten free foods healthier than non-gluten free foods? An evaluation of supermarket products in Australia The British journal of nutrition 114(3):448-54 · June 2015 DOI: 10.1017/S0007114515002056

Meditasyon ve yoga yapmak doktora gitme sıklığınızı azaltabilir

Yeni yapılan bir çalışma, rahatlama tekniklerini uygulamanın sağlık hizmetlerine ve müdahalelerine olan ihtiyacı büyük oranda düşürdüğünü gösterdi. Yani meditasyon ve yoga yapmak doktora gitme sıklığınızı azaltabilir!

Rahatlama tekniklerinin sağlığı geliştirici etkileri hekimler tarafından uzun zamandır biliniyordu ancak böyle bir tedaviyi bilimsel kanıtlar olmadan reçetelere yansıtmak çok zordur. Bu sebeple Massachusetts Hastanesi araştırmacıları geçmişe yönelik analizlerle bu durumu anlaşılır hâle getirmek için çalışmalar yapmaya başladı. 2006-2014 arasında doktorları tarafından tavsiye edilen rahatlama tekniklerini uygulamış 4 bin hasta ile bu teknikleri kullanmayan diğer 13 bin hastaya ait kayıtları inceleyerek bir karşılaştırma yaptılar.

Sonuçlar ise oldukça etkileyici. “Rahatlama ve esneme alıştırmaları” tavsiyesine uyan hastaların rahatsızlıklarının tekrarlama oranının ve hastane ziyaretlerinin yüzde 43 düştüğü gözlemlendi. Rahatlama tekniklerini öğrenen ve uygulayan hastalar, kendi kendilerini daha iyi gözlemleyerek doktor müdahalesine gerek olmadan semptomları yönetebilmişlerdir.

Stresle ilgili bozukluklar, kalp hastalığı ve kanserden sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde sağlık harcamalarının üçüncü liderlik nedenidir. Sadece 2012 yılında, baş ağrısı, sırt ağrısı, uykusuzluk, reflü, hassas bağırsak sendromu ve göğüs ağrısı gibi strese bağlı hastalıklar Amerikalılara 80 milyon dolara mâl oldu.

Bir bilgiye göre, yüzde 90’ın üzerinde insan, strese bağlı problemler nedeniyle temel sağlık yardımı almak için sağlık kuruluşlarına başvuruyor. Bu ziyaretlerin yüzde 70’i hekimler için gereksiz dosya yükünü oluşturmakta.

Hastalara rahatlama tekniklerinin öğretilmesi, doktorların dosya yükünü azaltmak için harika bir seçenek olmakla birlikte sağlık sisteminin sorumluluğunu ve sağlık harcamalarını azaltmakta ve müdahalelere gerek kalmadan fiziksel problemleri önlemek için çok daha etkili ve güvenli bir yol sunmaktadır.

Araştırmayı yürüten ekip, sonuçların ardından yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Bulduğumuz sonuçlar zihin-beden müdahaleleri, sağlık kaynaklarının kullanımını düzenlemeye yardımcı olduğu gibi bireysel hastalık yükünü azaltmayı da desteklemektedir. Zihin beden müdahaleleri göreceli olarak acil servis ziyaretlerinden, hastanede tedaviden veya ilaçla tedaviden daha ucuzdur.”

Öyle görünüyor ki eski bir yoga matı bulup pratik yapmaya başlamanın veya bir meditasyon merkezine gidip kaydolmanın tam zamanı!

Kaynak:
  • GaiaDergi
  • Treehugger
  • James E. Stahl ,Michelle L. Dossett,A. Scott LaJoie,John W. Denninger,Darshan H. Mehta,Roberta Goldman,Gregory L. Fricchione,Herbert Benson Relaxation Response and Resiliency Training and Its Effect on Healthcare Resource Utilization PLOS ONE Published: October 13, 2015• http://dx.doi.org/10.1371/journal.pone.0140212

Tatile Gitme İhtiyacı Bilimsel Olarak Kanıtlandı

Refah seviyemiz eskisine oranla artmasına rağmen pek çoğumuzun çok daha fazla çalıştığını düşünüyorum. Giderek daha da yoğunlaşan ofis programlarında, çalışanlar çoğunlukla yıllık izinlerini es geçmeyi yeğliyorlar. Türkiye gibi tatil beldesi bol olan bir ülkede bile küçük tatil kaçamaklarını dahi kendilerine çok görüyorlar. Ancak bu durum sadece bizim ülkemize mahsus değil Amerika’da yapılan yeni bir çalışmaya göre geçtiğimiz sene Amerikan vatandaşlarının yarısı tatile çıkmamış.Ancak araştırmalar bu ara vermeden çalışma durumunun sağlık açısından fazlasıyla zararlı olabileceğini gösteriyor. Evet, insanlar çoğunlukla boş zamanın ve boz zaman aktivitelerinin sağlık açısından yararlı olduğunu bilirler ancak bunun gerçekliğini neye dayandırırlar bilinmez. Bu yazı bu gerçekliği ortaya koyuyor.Başlangıç için, eğer her yıl çalışmaya en az bir kez ara vermiyorsanız uzun süren stresli dönemlerin kalp problemlerini tetiklediğini bilmelisiniz. 2012’de uzun çalışma saatleri ve koroner kalp hastalığı arasındaki ilişki üzerine yapılan çalışmada bulgular günde 8 saatten fazla çalışan insanların yüzde 40 daha fazla kalp rahatsızlığı riskine sahip olduklarını ortaya çıkardı. Bu sadece basit bir korelasyon değil, rahatsızlıkların başlıca nedenleri arasında stres, dinlenme eksikliği ve yetersiz uyku başı çekmekte.Başka bir örnek de 1948 yılından bu yana üç nesil boyunca kardiyovasküler hastalık risk faktörlerini araştıran the Framingham Heart Study. Çalışmanın bazı sonuçları tatil yapmayı birkaç yıl atlayan kişilerin kalp krizi riskinin %30 arttığını gösterdi.

Ölümden Sonra Canlanan Genler Tespit Edildi

Ölümden Sonra Canlanan Genler Tespit EdildiGörsel Telif : Görseldeki canlı ölü gibi görünse de, aslında genleri çalışmaya devam ediyor.

Ölüm gerçekten varlığımızın sonu anlamına mı geliyor? Geçmişten beri, düşünürlerin, filozofların ve yakın bir geçmişten beri de biyofizikçilerin ve mikrobiyologların ilgisini çeken bu soruya dair kısmi bir cevap üreten yeni bir çalışma gerçekleştirildi. Araştırmaya göre biyolojik ölüm gerçekleştikten sonra yaşam en az bir açıdan devam ediyor : hayvanlar öldükten sonra genleri günler sonra bile çalışır (açık konum – on state) durumlarını koruyor ve/veya koruyabiliyor.

Araştırmacılar bu ölüm-sonrası aktivitesini, bağışlanmış olan organların daha iyi ve daha uzun süre ile korunabilmesini sağlayacak biçimde anlamayı ve uygulamalar geliştirebilmeyi hedeflerken, adli tıpta özellikle kesin ölüm zamanının tespiti gibi birçok önemli yan çıkarımın da yapılabileceğini öne sürüyor.

Amerika, Seattle’daki University of Washington’da mikrobiyolog olan Peter Noble bu keşfi zombi yaratmaya çalışırken keşfetmedi elbette. Noble keşfi, ekibiyle birlikte gen aktivitesi ölçümlerinin kalibrasyonu için geliştirdikleri yeni metodu test ederken gerçekleştirdi.

Peter Noble, keşifleri üzerinden çalışmalarının ana temasının; ‘yaşam hakkında daha detaylı bilgilere ölüm üzerinde çalışarak ulaşabileceğimiz’ olduğunu belirtiyor. Daha önce bilim insanlarının kadavralarda yaptığı kan ve karaciğer  analizlerinde birkaç genin ölüm sonrası aktivitesine devam ettiği kayıtları mevcut olsa da; Noble ve ekip arkadaşları sistematik olarak 1000’den fazla genin aktivitesini değerlendirerek ilk parametrik çalışmayı gerçekleştirmiş oldu diyebiliriz. Araştırmacılar, yakın zaman içinde ölmüş fare ve zebra balıklarında bu genlerden hangilerinin dokularda işlevlerine devam ettiğini ölçümledi. (Fareler için ölümden sonra 2 gün, balıklarda ise 4 gün)

İlk anda araştırmacılar yola çıkarken, ölümden kısa bir süre sonra genlerin aktivitelerini durdurduğunu varsaydılar. Bunun yerine yüzlercesinin aktivitelerini artırdığı gözlemlendi. Genlerin birçoğu ölümden sonraki ilk 24 saatte aktivitelerini artırırken daha sonraki süreçte durdukları ve off durumuna geçtikleri kaydedildi. Balıklarda ise bazı genlerin 4 gün süre ile açık konumda kalabildikleri belirtildi.

Bu ölüm-sonrası (postmortem) genleri, acil sağlık durumlarında da son derece yararlı fonksiyonlar gösteriyor: inflamasyonu yayma, bağışıklık sistemini harekete geçirme ve strese karşı işlev görme gibi. Bunlar dışındaki aktifleşen genler ise biraz beklenmedik işlevlere sahip diyebiliriz : doğumdan sonra ihtiyaç duyulmayan yani aktivitesi duran, embriyonun şeklini belirleyen (şekil veren) genler. Bu durum için araştırmacıların öne sürdüğü muhtemel açıklamaya göre, ölüm sonrası hücresel koşullar embriyonunkine benzediği için bu aktivite tekrar ortaya çıkıyor olabilir.

Araştırma ekibinin diğer bulgusuna göre, ölüm sonrasında kanseri teşvik eden, kansere yol açan genler daha aktif hale geliyor. Bu sonuç da başlı başına, ölen insanlardan organ alan insanların neden daha yüksek kanser riski taşıdığını bir anlamda açıklayabilir. Geçtiğimiz hafta bioRxiv’de ön-yayına alınan makale, önümüzdeki süreçte hakem onayından sonra prestijli bir dergide yerini alacaktır.

Son derece gelişmiş bir takım uygulamaların, ölüm sonrası tretmanların ve belki de yeni etik soru ve de sorunların ortaya çıkmasına sebep olacak bu keşif, nadir bir çalışmanın ürünü olarak ortaya çıktı. Özellikle adli tıpta, cinayet soruşturmalarını başka bir seviyeye taşıyacak olan kesin ölüm saatinin belirlenmesi, elbette direkt vücuttan alınan somut bir kanıt olarak da suç araştırmalarını kolaylaştıracaktır.

Araştırmacıların da özellikle belirttiği bir nokta var ki, ölüm sonrasında aktif hale gelen, daha aktif olarak çalışan genlerin ölümlerinden sonra bu hayvanlara hiç bir faydası olmuyor. Asıl elde edilmesi gereken çıkarım ise; bir organizmanın normal fonksiyon göstermesine yani sağlıklı bir canlı olmasına sebep olan birbirleriyle etkileşim halindeki genlerin kompleks ağının nasıl çalıştığını ve gen aktivitesi kalıplarının gözlemlenmesi ve sonuçlara ulaşılması olacaktır. Bu da hali hazırda devam etmekte olan araştırmalarda olduğu gibi, bu araştırmada da ölüm öncesi ve sonrası gibi kesin bir ayrım yapmadan, bir olasılık olarak ölüm anında kapanan bazı genlerin normalde kapalı kalmasını sağladıkları genlerin aktif konuma geçmesine sebep olabileceğini de hesaba katarak mümkün hale gelecektir.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Mitch Leslie, ‘Undead’ genes come alive days after life ends, 22 Haziran 2016, www.sciencemag.org/news/2016/06/undead-genes-come-alive-days-after-life-ends

Makale Referans : Alexander E Pozhitkov, Rafik Neme, Tomislav Domazet-Loso, Brian Leroux, Shivani Soni, Diethard Tautz, Peter Anthony Noble Thanatotranscriptome: genes actively expressed after organismal death bioRxiv Posted June 11, 2016. doi: http://dx.doi.org/10.1101/058305

 

Fukuşima ve sonrası

Fukuşima Dai-içi Nükleer Enerji Santrali, 12 Mart 2011 gününden itibaren dünya gündemine yerleşti — benimkine de: Japonya’da bir gün önceki 9.0’lık depremin artçıları yüzünden geceyi uykusuz geçirmişken, sabahleyin nükleer kaza haberleri gelmeye başlayınca sinirlerim daha da bozulmuş, hele ki santraldeki patlamayı ekranda görmemle kendime uçak bileti almam bir olmuştu. İstanbul’a gelince, bir yandan Fukuşima ve çevresinde neler olup bittiğini merak ederken bir yandan da nükleer enerji ve sağlığa etkisini öğrenmeye çalışıyordum. Bu yazıda bu sene bu konuda öğrendiklerimin bir kısmını paylaşacağım.

Japonlar depreme hazırlıklıydı ve 9.0’lık bu muazzam depremde bile hemen hemen hiçbir bina çökmedi. Ama, daha önce anlattığım üzere, tsunami terimini bile icat etmiş Japonlar bu depremin meydana getireceğini dalgaları ve onların etkisini hesaplayamamıştı. Bütün hazırlıkları alt eden dalgaların okyanus sahilindeki şehir ve kasabaları dümdüz edişini canlı yayında izleyen dünya, deniz kenarındaki Fukuşima Nükleer Enerji Santrali’nden gelen arıza haberleriyle artık buraya odaklanmıştı. Patlama görüntüleri bütün bunların üzerine tuz-biber ekmişti.

Depremi izleyen pazartesi sabahı bindiğimiz İstanbul uçağının tekerlekleri yerden kesilince rahat bir nefes aldığımı çok iyi hatırlıyorum. Ondan önceki iki gün herkes için bir hayli sıkıntılı geçmişti. Aslında Tokyo’da pek bir telâş kalmamıştı. Tren seferleri normale dönmüş, kaçan yabancıların yarattığı kalabalığa rağmen uçaklar çoktan saatinde kalkmaya başlamıştı. Ama etrafımızdaki ortam radyoaktivite açısından ne kadar güvenliydi, henüz bilmiyorduk.

Bir nükleer kazanın anatomisi

Hemen herkesin aklına, olabilecek en kötü örnek geldi: 1986’daki Çernobil nükleer kazası. Şimdi Fukuşima’nın o boyutlara varmadığını biliyoruz. Olayın temeline inerek durumu değerlendirelim:

Fukuşima’da kullanılan reaktör, nükleer bozunmadan elde edilen enerjinin su buharında ısı enerjisi şekline, onun da türbinlerde elektrik enerjisine dönüştürülmesi ilkesine dayanıyor. Kazanda bulunan radyoaktif çubuklardan yayılan enerji kazanın içindeki suyu ısıtıyor ve buharlaştırıyor (Şekil 1A), yüksek basınçlı buhar kazandan çıkarak türbinleri döndürüyor ve bundan elektrik enerjisi elde ediliyor (Şekil 1B).

Şekil 1. Fukuşima Dai-içi Nükleer Enerji Santrali’nde kullanılan reaktörün basit bir çizimi

Radyoaktif çubuklarda meydana gelen bozunma, bir zincirleme tepkimesi: Yani tepkimeler bir kere başlatıldıktan sonra, her tepkimeden açığa çıkan enerji yeni tepkimeleri tetikliyor, tâ ki çubuğun içindeki yakıt bitene kadar. Çubuklardan yayılan bu muazzam ısı enerjisi eğer soğuk suyla giderilemezse çubukların kendilerini bile eritebilir. Nasıl koca bir haşlanmış patatesi dilimlemeden soğutmak kolay değilse, eriyerek kazan tabanına akan ve kaynaşan radyoaktif yakıtı da soğutmak çok zor. Bu tehlikeli durum, patlamaya yol açabilir veya kazanın dibini delerek radyoaktif maddelerin toprağa sızmasına sebep olabilir.

Bu yüzden, türbinlerden gelen su, soğutularak kazana geri döndürülüyor ki radyoaktif çubuklar tarafından tekrar ısıtılırken o çubukları verimli bir şekilde soğutsun (Şekil 1C). O ânda elektrik üretilmese bile, bu soğutmanın sağlanması şart.

Ama işte 11 Mart 2011 günü depremin ardından gelen dalgalar, bu soğutma sisteminin pompasını besleyen güç birimlerini bozdu, hattâ yedek güç birimlerini de devre dışı bıraktı. Dolayısıyla kazandaki radyoaktif yakıt fazlasıyla ısınmaya başladı.

İlk önlem olarak kontrol çubukları (Şekil 1A) radyoaktif çubukların arasına girdi. Bu sayede çubuklardaki radyoaktif yakıtların birbirlerindeki tepkimeleri katalizlemesi önlendi.

Şekil 2. Hasarlı 4 numaralı reaktörün dışından içine uzatılan kırmızı renkli hat ile içine su pompalanıyor (Fotoğraf: TEPCO)

Ama soğutma sistemi işe yaramadığından çubukları başka yollardan soğutmak gerekiyordu. Bunun için reaktöre tepeden önceleri helikopter ile, sonradan ise yerden özel pompalar ile su doldurulmaya başlandı (Şekil 2). Bu esnada eldeki su da bitince mecburen deniz suyu kullanılmaya başlandı.

Radyoaktif yakıtla temas ederek kirlenen tonlarca su, yavaş yavaş santralin atık su depolarını doldurmaya başladı, hattâ kazanda hasar meydana gelmiş olmalı ki daha bu depolar taşmadan bile denizde radyoaktif madde tespit edildi.

Nükleer kazanın sağlığa etkileri

Bütün bu haberleri İstanbul’daki evden izlerken, Japonya’ya döndüğümde oradaki ışınımdan ne kadar etkileneceğimi merak ediyor, o yüzden Çernobil kazasına dair sağlık araştırmalarına göz gezdiriyordum.

Çernobil kazasından en ağır şekilde etkilenenler benim gibi çevre illerin sakinleri değil, kazadan hemen sonra olay yerine sevk edilen acil müdahale ekipleri idi. Nükleer reaktördeki yangını söndürmek için pek az koruyucu donanım ile reaktörün içlerine kadar girmiş, hem vücut dışından, hem de radyoaktif gazlar soluyarak vücut içinden güçlü ışınıma maruz kalmışlardı.

Şekil 3. Santraldeki bir elektrik işi üzerinde çalışan işçiler. Işımadan korunmak için giydikleri özel kıyafetler, işlerini daha da zorlaştırıyor (Fotoğraf: TEPCO)

Çernobil kazasının ilk gününde acil müdahaleye katılan 600 kişiden 134’ü aşırı ışınımdan kaynaklanan ve sindirim sistemini, sinir sistemini, cildi ve bilhassa kemik iliğini etkileyen “akut ışınım sendromu”na yakalanmış, bunların 28’i ölmüştü. Fukuşima kazasına müdahale edenler ise daha şanslıydı: Koruyucu elbiseler kullanılarak (Şekil 3) ve çevredeki ışınım seviyesi sürekli izlenerek işçilerin ışınım maruziyeti sınırlandı ve hiçbir işçi akut ışınım sendromu geliştirmedi. Bununla birlikte, ölümcül miktarda olmasa da maruz kaldıkları ışınımın etkilerinin ileride görülmeyeceğinin garantisi yok.

Reaktördeki yangın acil müdahale ekiplerinin canları pahasına söndürüldükten sonra Çernobil santrali ve çevresinde yıllar sürecek bir temizlik başlatılmıştı. Bu temizlik işinde çalışan yüz binlerce işçiye her yıl ücretsiz muayene imkânı sağlanarak sağlık durumları gözlenmişti. Ancak her bir işçinin ne kadar ışınıma maruz kaldığı bilinmiyor ve bu da bilimsel incelemeleri güçleştiriyor. Yine de, çevreye yayılmış radyoaktif madde zamanla bozunarak azaldığından, kazadan hemen sonraki yıl çalışan işçilerin, daha sonraki yıllarda çalışan işçilere oranla daha çok radyoaktif ışınıma maruz kaldıkları ve ışınımdan daha çok etkilenmiş olacakları varsayılıyor. Bu varsayımla yapılan araştırmalarda, bölgede 1986 yılında çalışanlardaki kan kanseri görülme oranının, 1987 yılında çalışanlarınkinin iki katı olduğu bulunmuş. Öngörülen ışınım dozuna bağlı bu fark, gayet anlamlı. Buna ek olarak, kazadan 1993 yılına kadar izlenen 168.000 Rus işçinin 48’inin kan kanserine yakalandığı biliniyor. Tabii bu sayı kendi başına bir şey ifade etmiyor, çünkü nükleer kaza olmadan da kan kanseri olduğuna göre bu vakaların kazaya bağlı olduğunu nereden bileceğiz? Onun için araştırmacılar bu oranı 1990-1995 arasındaki Rusya nüfusunun kan kanseri oranına kıyaslıyor ve ondan da yüksek olduğunu buluyorlar.

Yani bölgede kazadan sonraki yıllarda çalışan işçilerde toplumdakinden yüksek oranda kan kanseri görüldü. Bunun muhtemel sebebi, yerde bulunan sezyum-137 gibi radyoaktif maddelerin ışınımı idi. Ancak Çernobil kazası sırasında buharla çevreye bir de iyot-131 yayılmıştı. İyot-131’in yarı ömrü 8 gün; yani her 8 günde bir çevredeki iyot-131 miktarı kendiliğinden yarılanıyor, kısa zamanda neredeyse sıfırlanıyor. Ama eğer bu madde solunursa, önce kana karışıyor, sonra da iyodu alıkoyan bir organ olan tiroit bezinde birikiyor ve tiroit kanserine sebep olabiliyor.

Şekil 4. Fukuşima kazasının ardından topraktan ölçülen sezyum-137 değerleri. Kırmızı ve sarı alanlar yüksek, yeşil alanlar orta, mavi alanlar ise düşük seviyeleri gösteriyor. Beyaz alanlar (meselâ santral çevresindeki yasak bölge) ölçüm yapılmamış alanlardır. İitate ve İvaki şehirleri radyoaktif serpintiden çok etkilenen şehirler. Benim oturduğum Vako şehri ise serpintinin güney sınırında bulunuyor.

Temizlik işçilerinde yapılan taramalarda tiroit kanserine rastlanmadı. Ama bu hastalığın Çernobil kazası sırasında orada büyüyen çocukları vurduğu kısa zamanda ortaya çıktı. Kazanın üstünden sadece 5 yıl geçmesiyle önce Ukrayna’daki, sonra Belarus’taki ve nihayet Rusya’nın radyoaktif serpinti altında kalmış bölgelerindeki çocuklarda yüksek tiroit kanseri oranları bildirilmeye başlandı. Bu üç ülkede 1992-2000 arasında 4.000 çocukta tiroit kanseri saptandı. Bu sayı ne kadar çarpıcı da olsa tiroit kanserlerinin radyoaktif serpintiye bağlı olduğunu ispatlayamayacağından, başka bir araştırma daha yapıldı: 107 tiroit kanseri vakasının, kaza esnasındaki yaşları ve yerlerine göre ne kadar iyot-131’e maruz kalmış olabilecekleri hesaplandı. Bu tahlillerin sonunda, daha yüksek miktarda iyot-131’e maruz kalmış çocukların tiroit kanseri geliştirme ihtimalinin daha yüksek olduğu görüldü. Bu doz-etki ilişkisi, bölgedeki çocuklardaki tiroit kanserinin iyot-131 serpintisine bağlı olduğuna dair güçlü bir delil sağladı.

Fukuşima’ya dönelim. Kazanın üzerinden daha bir yıl geçmemişken ortaya uzun dönem etkilerinin çıkmasını bekleyemeyiz, ancak Çernobil’den gelen bilgilerden bazı kestirmelerde bulunabiliriz. Meselâ, nükleer reaktör enkazında aylardır çalışmakta olan işçilerin bir kısmının kan kanserine yakalanacağını öngörebiliriz. Bunun için tıp dergilerinden birinde, bu işçilerden kan örneği alınması ve dondurularak saklanması önerildi. İleride kan hastalığı nedeniyle kan nakli gerekirse, işçinin bu kendi sağlıklı kan örneği çok işe yarayabilir.

Aynı şekilde, iyot-131’e maruz kalan bazı çocukların tiroit kanserine yakalanacağını tahmin edebiliriz. Gerçi mart ayı sonunda bölgede taranan 1.080 çocuğun hiçbirinde ciddi bir etkilenme tespit edilmedi. Ama buradaki ciddi etkilenme sınırının neye göre çizildiği belli değil. Meselâ aynı ölçümler Norveç’te yapılsaydı, oradaki doz Japonya’dakinin onda biri olduğundan o  çocuklara koruyucu olarak potasyum iyodür hapları sağlanacaktı. Bu haplar tiroit bezine zararı nasıl önlüyor? Şöyle: O kadar çok iyot içeriyorlar ki tiroit bezi tıka basa iyotla doluyor ve artık etrafta radyoaktif iyot olsa da onu ememez hâle geliyor.

Endişe yaratan diğer bir kirleten ise kaza sırasında buharlaşarak çevreye yayılan sezyum-137. Bu maddenin genişçe bir alana yayıldığını bu ay öğrendik (Şekil 4). Üstelik yarı-ömrü 30 yılı aştığından, iyodun aksine, kısa sürede kendiliğinden bozunmuyor. Sezyumun çevrede bulunması önemli çünkü kimyevi yapısı vücudumuzda bolca bulunan potasyumunkine benziyor. O kadar ki vücudumuz potasyum yerine sezyumu alıp kullanabiliyor. Eğer etrafta radyoaktif sezyum atomları bulunursa, vücudumuza kolaylıkla girebilir ve oradan çıkmayabilir, ve zamanla zararlı ışınım yayarak etrafındaki hücrelerin kanserleşmesine sebep olabilir. Meselâ köpeklere damar yoluyla verilen tek bir sezyum-137 klorür dozu birkaç organda, bazıları kötücül (kanserleşen) olmak üzere, ur oluşumuna sebep oluyor.

Benzeri bir durum stronsiyum-90 için geçerli: Yarı-ömrü 29 yıl olan bu radyoaktif maddenin yapısı, kemiklerimizde bolca bulunan kalsiyumunkine benzediğinden vücuda girdiğinde kemiğe yerleşip hem kemik dokusuna, hem de kan yapımı için önemli olan kemik iliğine zarar verebilir. Nitekim stronsiyum-90 hayvan deneylerinde kemik kanserine sebep oluyor.

Ancak dikkat: Bu saydıklarım, ya doğrudan yüksek dozda ışınıma doğrudan maruz kalanlarda, ya da radyoaktif maddeleri gıda yoluyla alıp belirli dokularında biriktirerek o dokuları yoğun ışınıma maruz bırakanlarda görülüyor.

Peki bunlar olmasa da, sadece yerde bulunan radyoaktif madde, uzun vadede bir sağlık sorununa yol açar mı? Çernobil sonrasında buna dair sistematik bir çalışma yapılmadığından bu sorunun cevabı şimdilik kesin olarak verilemiyor. Bunun yerine tıbbi Röntgen cihazı ile çalışarak düzenli olarak düşük dozda ışınıma maruz kalanların takibine bakıldığında bu kişilerin kanser oranlarının normalin çok az üstünde olduğu görülüyor. Bazı araştırmacılar düşük dozda ışınımın etkisinin muhtemelen çok düşük olduğundan, ne çalışma yapılırsa yapılsın, sigara gibi daha ciddi kanser sebeplerinin etkilerinden kolaylıkla ayırt edilemeyeceğini iddia ediyor.

Ancak Çernobil’den sonra yapılamayan o araştırma belki de şimdi gerçekleştirilebilir:

Fukuşima kazasından etkilenenlere daha iyi sağlık hizmetleri götürülebilmesi amacıyla Japon Meclisi 1.2 milyar dolarlık bir sağlık ve araştırma bütçesini onayladı. Prof. Seici Yasumura yönetimindeki araştırmacılar bu 30 yıllık çalışmaya, Fukuşima kazazedelerine 12 sayfalık bir anket doldurtarak başladı. Bu anketle her bir kazazedeye kazadan sonra 15 gün boyunca saat saat nerede kaldıkları, ne yiyip ne içtikleri soruldu. Bu verilerle her bireyin ne kadar ışınıma maruz kaldığı kestirilecek, sağlık durumu yakından takip edilecek. Bunun yanı sıra, Çernobil’deki durumdan yola çıkılarak 18 yaşından küçük herkes tiroit muayenesine tâbi tutulacak, hamilelerin de sağlığı yakından izlenecek. Böylece, ışınım ile hastalıklar arasındaki ilişki araştırılacak.

Belirtildiği gibi yapılabilirse bu çalışmaların düşük dozdaki radyoaktif ışınımın da insan vücudu üzerindeki uzun dönem etkilerini aydınlatabileceğini düşünüyorum.

Bütün bunların yanı sıra, bölgedeki insanların, özellikle de çocukların, tsunamiye bağlı can, mal ve iş kaybına, göç sonrası kalabalık yaşantıya, gıda sıkıntısına ve gelecek kaygısına bağlı ruhsal bozukluklar geliştirmesi de beklenmeli. Bunları da uzun zamanda daha iyi anlayabileceğiz.

Kazanın toplumsal ve küresel yankıları

Yaklaşık 3 haftayı Türkiye’de bunun gibi konuları okuyarak ve sabahtan akşama kadar haberleri izleyerek geçirdim. Zaman geçiyor ancak Fukuşima’da gözle görülür bir düzelme olmuyordu. Sonunda felâket bölgesi dışında durumun denetim altına alındığını umarak Japonya’ya döndüm. Oradaki kirli yiyecekleri tüketmemek için giderken yanımda şişe suyundan pötibör bisküviye kadar 2-3 hafta yetecek gıda taşımış, orada da ancak yabancı malları satın almayı tasarlamıştım. Bu yiyecek seçimini hâlâ sürdürüyorum.

Tokyo'daki tren istasyonların birinde, elektrif tasarrufu için kullanıma kapatılmış yürüyen merdiven

Şekil 5. Tokyo’daki tren istasyonların birinde, elektrik tasarrufu için kullanıma kapatılmış yürüyen merdiven (Fotoğraf: Flickr/bhollar)

Ama Tokyo’da havaalanından trenle eve giderken göze çarpan şey, sessizlikti. Kentin cıvıl cıvıl, renkli, hattâ gürültülü havası kaybolmuş, ortaya sükûnet çökmüştü. Bunun sebebi yalnızca ulusal matem değil, Fukuşima’dan gelen elektriğin kesilmesinden kaynaklanan tasarruf tedbirleri idi. Trenlerin ışıkları kısılmış, istasyonlardaki yürüyen merdivenler kapatılmış (Şekil 5), neon ışıklar söndürülmüştü. Yazın Tokyo’nun dayanılmaz sıcağında muhakkak çok daha büyük bir elektrik ihtiyacı doğacağından enerji kullanımı şimdiden azaltılmaya çalışılıyordu. Bilimsel etkinlikler de bu kısıtlamadan payını aldı: Bilgisayarların işlemcilerinin bir kısmı söküldü, derin donduruculardaki biyolojik örnekler azaltıldı. Bu şekilde hem bireysel, hem de kurumsal elektrik kullanımının ciddi miktarda azaltılması sayesinde Tokyo ve çevresi geçen yazı elektrik kesintisi olmadan atlattı.

Bu kaza Japonya’da krizi ele alan bütün ekibe güvensizlik de yarattı. O kadar ki, biri eski başbakan iki Japon milletvekili, Nature dergisine yazdıkları yorumda, hükûmetten bağımsız dört kişilik bir milletvekili ekibi kurarak durumu değerlendirmeye çalıştıklarını, ancak bilgi isteklerinin önce tamamen geri çevrildiğini, sonra da güvenlik gerekçesiyle ancak kısmen karşılandığını, ve hükûmetin verdiği bilgilerin ne santraldeki durum ne de radyoaktif serpinti konusundaki soruları yeterince cevaplayabiliğini belirttiler. Gerçekten de santralin işletmecisi olan şirket, santral hakkındaki kılavuzu önce bir hayli kırpılmış şekilde yayınlamış, tamamını kamuoyuna ancak ekim ayında sağlamıştı.

Hükûmetin sağladığı verilere güvenmediklerinden bazı vatandaşlar bölgelerindeki ışınım miktarını kendileri ölçerek internetten duyurmaya başladılar. Hattâ Tokyo’da yerel yönetim 100 noktadan ölçüm yapmaya başladı.

Dahası, Fukuşima santralinde çalışan işçiler için geçerli güvenli dozun eskisinin iki buçuk katına, okullarınkinin ise yirmi katına çıkarılması hiç iyi niyetli görünmeyen girişimlerdi.

Aslında bu olanlar, nükleer enerji değerlendirmelerinde, az sonra değineceğim nükleer reaktör teknolojisi kadar önemli sorular barındırıyor: Bir ülkedeki nükleer enerji santrallerinde bir kaza olması hâlinde santralin sorumlularının ve hükümetin halka hemen ve doğru bilgi vereceği muhakkak mı? Bu acil durumda öncelikle santral çevresindeki halkın ve tüm toplumun sağlığına yönelik kararlar mı alınacak, yoksa akla önce sorumluları kurtaracak, onların zararını azaltacak tedbirler mi gelecek?

Bu soruların yanı sıra, Fukuşima kazası, her zamanki nükleer enerji tartışmasını alevlendirdi.

O zamanki Ukrayna-Belarus Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri sınırındaki Çernobil kazası, yalnızca bu iki ülkede değil, Avrupa çapında nükleer serpintiye yol açmış, Rusya’daki çocukları da etkilemişti. Böyle felâketlerin sınır tanımadığı anlaşıldığından Fukuşima’nın etkileriyle bütün dünya ilgilenmeye başladı. Birçok Avrupa ülkesinde kazaya tepki gösterildi (Şekil 6). Tartışma yalnızca bu kazanın etkileriyle de sınırlı kalmadı, nükleer enerjinin verimliliği ve güvenilirliği de mercek altına alındı.

Şekil 6. Fransa’dan (Fotoğraf: Flickr/telomi)

Bunun ilk ve en çarpıcı örneği Almanya’da görüldü. Alman Şansölyesi Angela Merkel (ki kuantum kimyası dalında doktora sahibidir), bu kazadan önce nükleer enerjiyi tamamen güvenilir bulduğunu söylüyordu. Ancak ya bu kazadan çıkardığı ders sonucunda, ya da rakibi Yeşiller’in kazadan hemen sonra kaydettiği seçim zaferinden etkilenerek ülkede kalan 17 nükleer reaktörü kapatma ve yenilebilir enerjilere yönelme kararı aldı.

Karar almak iyi de, bu karar uygulanabilir mi? Ünlü çevrecilerden, İngiliz yazar ve siyasetçi George Monbiot’ya göre Almanya’nın bunu yapabilmesi için enerji üretimi kadar elektrik dağıtım şebekesini de yeniden şekillendirmesi gerekecek. Alman ekonomisi bunu kaldırabilecek mi, göreceğiz.

Monbiot, Merkel’in aksine, kazadan sonra bu konudaki kararsızlığını nükleer enerji lehine bozduğunu söyleyerek bir hayli yankı uyandırdı. Fukuşima’nın etkilerinin, eski püskü bir nükleer reaktörün bozulup patlaması gibi ağır bir olaya göre çok hafif kaldığını söyledi – ki sadece kazaya doğrudan bağlı ölümlere bakarsak bu doğru sayılabilir. Ancak uzun dönemdeki sağlık etkilerini, yukarıda anlattığım üzere, henüz bilmiyoruz. Bunun dışında, Monbiot’ya göre, küresel ısınmaya sebep olan, kömür gibi fosil yakıtlardan enerji üretimini azaltmak istiyorsak en iyi seçenek nükleer enerji gibi duruyor. Hattâ, diyor Monbiot, nükleer dışındaki yenilenebilir enerji seçeneklerinin potansiyeli (özellikle ülkesi İngiltere’de) o kadar zayıf ki, nükleer enerjiden vazgeçilirse eninde sonunda kömür tüketimine dönülecek. Bu da en istenmeyen şey.

Şekil 7. Nesil III+ reaktör tasarımı

Ancak nükleer enerji bundan sonra daha pahalıya patlayabilir.

Nükleer enerji uzmanları Bunn ve Heinonen, daha gelişmiş reaktörlerin tasarlanmış ve üretiliyor olmasına rağmen, Fukuşima gibi eski teknolojiye dayanan reaktörlerin de hâlâ etkin olduğunu ve bunların daha sıkı denetim altına alınması gerektiğini vurguluyorlar: Bir kazaya daha iyi cevap verilebilmesi için santralden uzakta ek denetim odaları kurulmalı ki bazı çalışmalar santrale yaklaşılmadan da yürütülebilsin. Ayrıca santrallerin iç güvenlikleri kadar dış güvenlikleri de artırılmalı: Bazı terör gruplarının nükleer santrallere saldırmayı akıllarından geçirdiği biliniyor. Son olarak nükleer enerji endüstrisinin denetimini artırmak için uluslararası işbirlikleri geliştirilmeli, daha derinlemesine değerlendirmeler yapılmalı ve kuralların uluslararası düzeyde bağlayıcılığı olmalı.

Bu kadar ek önlem ve bürokrasinin nükleer enerjinin maliyetini artırması muhtemel. Gelecekteki enerji politikalarını oluştururken bunu dikkate almak gerekecektir.

Bununla birlikte yeni nükleer reaktör tasarımları nükleer enerjinin hanesine bir artı olarak kaydedilebilir gibi görünüyor. Yukarıda değindiğim gibi, Fukuşima’da soğutucu su pompasını besleyen elektrik devreleri ve yedekleri bozulmuş ve bu yüzden reaktördeki çubuklar ısınmaya başlamıştı. “Nesil III+” denen yeni tür reaktörlerin tasarımı (Şekil 7) ise bunun gibi bozulabilecek işlemlerin etkin değil, edilgin süreçlerce halledilmesi, yani ek enerji gerektirmeden kendiliğinden hallolması. Meselâ bir reaktör üreticisi, soğutucu su döngüsünün yerçekimi ve taşınım ile sağlanması sayesinde günlerce kendiliğinden soğuk kalacağını iddia ediyor.

Nükleer reaktör tasarımından o kadar anlamadığım için bu iddiayı değerlendirmiyorum. Ama tasarım esnasında ne kadar değişik risklerin hesaba katılabildiğini de merak ediyorum. Meselâ bu yazıyı yazarken Finlandiya’da bir nükleer santralin işletmecisi, İsveç karasularındaki bir tankerden sızan petrolün santralin soğutma sistemine girmemesi tıkamaması için önlem almaya çalışıyordu.

Son söz

Fukuşima kazasından sonra nükleer enerji hakkında çok şey öğrendim. Bu tartışmalardan eskiden beri haberdar olsam da üzerinde etraflı düşünmemiştim. Şimdi daha çok bilgilendikçe konunun niye çok tartışmalı olduğunu görüyorum. Nükleer enerji, birçoğunun yaptığı gibi baştan çöpe atılmaması gereken bir kaynak ve özellikle hem küresel ısınmanın hem de küresel ekonomi sıkıntısının sürdüğü şu günlerde işe yarayabilir. Ama evimin yakınına nükleer santrali kurulmasını ister miyim? Hayır. Demek ki bu teknolojinin insana yönelik riski hâlâ o kadar da az görünmüyor bana.

Şimdilik Fukuşima-sonrası Japonyası’nda yaşamaya devam ediyorum. Birkaç ay sonra buradaki işlerimi bitirince, nükleer enerjinin kullanıldığı başka bir ülkeye gideceğim. Herhalde bu nükleer enerji konusu beni uzun zaman daha meşgul edecek.

Kaynaklar

Beyin Okuma Makinesi ile Beyindeki Anıları İzleyebilecek miyiz?

Eğer beyninizin, sırlarınızı saklayabileceğiniz en güvenli yer olduğunu düşünüyorsanız, tekrar düşünün. Çünkü yeni yapılan bir araştırmada, düşüncelerin okunup ekrana aktarabilmesi yolunca büyük adımlar atıldı.

University of Oregon’dan bilim insanlarının geliştirdikleri sistem, insanların düşüncelerini beyin taramaları ile okuyabiliyor ve daha sonra insanların kafalarındaki yüzleri oluşturupekrana yansıtıyor. Yazının ortalarında da görebileceğiniz gibi, sonuçlar bir hayli ürpertici.

Araştırmacılardan sinir bilimci Brice Kuhl’un belirttiğine göre;

‘’Bir insanın tipik olarak özel ve içinde tuttuğu hafızalarını alıyoruz ve beyinlerinin dışına çıkartıyoruz.’’

Araştırmayı ve sistemi detaylandıracak olursak; bilim insanları, 23 gönüllü katılımcıya 1000 adet rastgele insan yüzünden oluşan renkli fotoğrafları gösterdiler. Katılımcılar bu fotoğrafları incelerken, fMRI makinesi de katılımcıların beyinlerindeki kan akışında meydana gelen küçük değişimleri tespit ederek nörolojik aktiviteyi ölçtü. Burada elde edilen bulgular, gerçek hayatta maruz kalınan yüzlerin matematiksel tanımlamaları üzerinden beyin aktivesini okuyan yapay zeka ile değerlendirildi. Ayrıca bilim insanları, yapay zekanın insan yüzlerinin özelliklerini birer kod olarak görebilmesi için, insan yüzleri üzerindeki belirli fiziksel özellikleri tanımlayan 300 numara belirlediler.

Temel olarak bu ilk aşama, yapay zeka için bir antrenman süreci gibiydi. Yani yapay zeka, belirli nörolojik aktiviteler ile belirli fiziksel özelliklerin arasındaki bağlantıları bu aşamada öğrendi.

Yapay zeka yeteri kadar beyin aktivitesi-yüzün fiziksel özellikleri kod eşleşmesi gerçekleştirdikten sonra, bilim insanları deneyin ikinci aşamasını başlattılar. Deneyin ikinci aşamasında fMRI makinesi ile birlikte çalıştırılan yapay zeka, katılımcıların beyin aktivitelerinden akıllarındaki yüzleri anlamaya çalıştı.

Bu ikinci turdaki yüzlerin tamamı, yapay zekanın antrenman turundaki öğrendiği yüzlerden tamamen farklıydı.

fMRI makinesi ile çalışan yapay zeka, beyindeki iki ayrı bölümdeki aktivite üzerinden her bir yüzü yeniden yarattı. Bu iki bölüm: dil, sayı işleme, konumsal farkındalık ve canlı anıların dahil olduğu süreçlerin gerçekleştiği açısal beyin kıvrımı (ANG) ve görsel işaretlerin işlendiği oksipitotemporal korteks (OTC)

Çalışmanın sonuçlarını aşağıdaki fotoğrafta görebilirsiniz.

face-compile

Yapılan araştırma beyindeki düşüncelerin görselleştirilmesi açısından umut vadetse de; henüz beyindeki karmaşık anıların tam olarak görselleştirilebilmesinden uzağız. Herhangi bir yapay zekanın beyindeki anıların ne olduğunu belirleyebilmesi için, bütün bir çevreyi ya kendi kendine öğrenmesi ya da bilim insanları tarafından bütün değişkenlerin yazılıma eklenmesi gerekir. Fakat bu kadar fazla değişkenin insan eliyle belirlenip yazılıma eklenmesi on yıllar alabilir ve henüz kendi kendisine bir insan gibi öğrenebilen yapay zeka geliştirilebilmiş değil. Yani suçluların beyinlerini fMRI makinesi ile tarayıp, olayları izleyebilmemiz şuan için mümkün değil gibi görünüyor.


İlgili Makale: Hongmi Lee1 and Brice A. Kuhl2 Reconstructing Perceived and Retrieved Faces from Activity Patterns in Lateral Parietal Cortex The Journal of Neuroscience, 1 June 2016, 36(22): 6069-6082; doi: 10.1523/JNEUROSCI.4286-15.2016

Kaynak:
  • Bilimfili,
  • Bec Crew, Scientists have invented a mind-reading machine that visualises your thoughts, Science Alert Retreived from http://www.sciencealert.com/scientists-have-invented-a-mind-reading-machine-that-can-visualise-your-thoughts-kind-of

Murmansk Işığından D Vitaminine

Murman, Saami dilinde yeryüzünün kenarı demektir. Evet, orada kendi halinde bir şehir var; adı Murmansk. Sovyetler Birliği’nin kahraman şehirlerinden biri, I. Dünya Savaşı’nda müttefik ülkelerden gelen yardımı karşılamak amacıyla bir liman şehri olarak kurulmuş. 1942’de Alman bombardımanıyla neredeyse yok edilmiş ancak destekle yeniden toparlanmış. Daha da ileri giderek ilk buzlanmaya karşı dayanıklı petrol platformuna ev sahipliği yapmaya başlamış. Rusya’nın en güçlü dönemlerinde de şehir unutulmamış. Öyle ki bugün şehirde atom enerjisi kullanan denizaltı ve buzkıran filoları bulunmakta. Kendi adıyla anılan oblastın (idari bölgenin) merkezi olan şehir, Rusya’nın kuzeybatı ucunda, Barents Denizi’ne 50 km uzaklıkta. Kuzey Kutup Dairesindeki en büyük şehir olan Murmansk’ta 2010 yılında yapılan nüfus sayıma göre 307.257 kişi yaşıyor.

Gelelim bu liman-şehrin iklimine. Yıllık sıcaklık ortalaması 0°C olan şehirde kuzey ışıklarını görmek de mümkün. Karların mayıs ayında tamamen kalkmasıyla ağustos sonuna kadar süren yaz aylarında Güneş ışınlarının şehir ile yaptığı maksimum açının 44° olması sebebiyle sıcaklık 13°-8°C arasında değişiyor. Tabi burada yaz ayları olarak geçen günler Türkiye’dekilerden biraz farklı. Güneş, ışınlarının gün sonunda yeryüzü ile yaptığı 0,5 derecelik açıdan sonra batmak yerine tekrar yükseliyor.

murmansk2

Fotoğraf: Dave Nicoll, Flickr

Ekim ayında geri gelen kar yağışı ile giderek gün ışığını kaybeden halk, yılın en zor dönemine giriyor. Aralık ve Ocak aylarını neredeyse karanlıkta geçiren halk Mayıs ayına kadar psikolojik açıdan baş etmesi oldukça güç, güneşsiz, yarı aydınlık bir havada yaşamak zorunda kalıyor.

Yirmi dört saatten uzun bu geceler coğrafi literatürde Kutup Gecesi olarak adlandırılıyor. Kutup bölgelerinde bu durumun yol açtığı bir sağlık sorunu olan Kutup Gecesi Stresi kilo kaybı, metabolizma aksaklıkları gibi fizyolojik, depresyon gibi psikolojik sorunlara yol açıyor. Vücudun biyolojik saatini dengeleyen ve ritmini kontrol edenmelatonin hormonu normal şartlarda gece saatlerinde salgılanır. Kutup bölgelerindeki fizyolojik stresin önemli sebeplerinden biri de bu sürekli gece durumudur.

Sürekli geceler halkı çeşitli önlemler alarak yaşamaya sevk ediyor. Yoğun kış döneminde okullar eğitime kısa sürelerle devam ediyor. Bu sırada çocuk yaştaki öğrenciler gün içinde özel egzersizler yapıyor ve özel bir diyete göre besleniyor. Konuyla ilgili olarak National Geographic 2013 Nisan sayısında bir fotoğraf görüyorum. Fotoğrafı telif hakları sebebiyle yayınlayamıyorum ancak fotoğrafın altında şöyle yazıyor:

“1977, Rus kenti Murmansk’ta yaşanan uzun kış sırasında D vitamini eksikliğini bertaraf etmek için ultraviyole lambası etrafında toplanmış çocuklar.”

Sovyetler döneminde gelişme çağındaki çocuklara devlet tarafından normal günün sabah saatlerine denk gelecek şekilde rutin bir şekilde bu kuvars lamba terapileri uygulanırmış. Kısılan eğitim bütçesi ve değişen yönetimler bu terapileri halk kliniklerinde reçeteli seanslara çevirmiş. Zamanla çeşitli sebeplerden bu terapileri bitirmek zorunda kalmışlar. Bunu telafi etmesi ümidiyle bugün hâlâ sürdürülen özel spor kompleksleri ve medikal tedavi yöntemleri kullanımına geçilmiş. O günden sonra bazı aileler ve özel kurumlar kendi imkanları doğrultusunda bu elzem terapileri de sürdürmüş.

Norveç’in kuzeyinde çekilmiş bir fotoğraf. Benzer bir uygulamada genç erkekler yapay güneş ışığı altında vakit geçiriyor.

Norveç’in kuzeyinde çekilmiş bir fotoğraf. Benzer bir uygulamada genç erkekler yapay güneş ışığı altında vakit geçiriyor. (Fotoğraf: Perspektivet Museum, Flickr)

Murmansk’taki bu uygulama aslında tıbbi alanlarda yaygın olarak kullanılan bir tür ışık terapisi. İhtiyaca göre uygulanan bu çeşitli fototerapilerin yaygın kullanım alanı deri dokusundaki eksikleri dolayısıyla vücudun eksikliklerini gidermek. Ayrıca psikolojik olarak stresi ya da depresyonu tedavi etmek için de kullanıyor. Uyku düzeni oluşturmak, biyolojik zamanlamayı düzenlemek gibi bir çok amaç için kullanılan bu yöntemin bitkisel kullanımları da var. Bu yönteme özellikle uyuşturucu üreticileri, uyuşturucu maddeleri elde ettikleri bitkileri kapalı alanlarda yetiştirebilmek adına başvuruyor.

Epidermis (Fotoğraf: Wikimedia Commons)

Murmansk halkı bir yana dursun; hepimizin ihtiyacı olan şeylerden biridir D vitamini. Balık, yumurta, tereyağı gibi kaynaklardan alabildiğimiz gibi D vitamininin büyük bir kısmı deride UVB ışınları yardımı ile sentezlenir; bu sentez ise vücuda gene besinlerden alınan bir tür molekül olan provitamin D varlığında mümkün olur. Güneşli ülkelerde bu en son akla gelen şeylerden biri olsa da kutup dairelerindeki insanlar için hayati öneme sahiptir.

Prohormon olan, kalsiyum ve fosfat metabolizmasının işleyişini düzenleyen D vitamini iki çeşittir. Bunlar bitkisel kaynaklı D2 ve hayvansal kaynaklı D3’tür. Karaciğerin ve kemiklerin D vitamini depolama kapasitesi oldukça sınırlıdır. Tek seferde alınan 600.000 IU* miktarın ancak %15’i depolanır, bu stok ise sadece 1 hafta tedavi edici etki gösterebilir. O yüzden derideki üretimle desteklenmelidir.

Derideki üretim -Murmansk’taki uygulamada olduğu gibi- ışık yardımı ile olmakta. Gözümüzle göremediğimiz morötesi –ultraviyole– ışık UVA, UVB ve yeryüzüne pek uğrayamayan UVC ışınlarından oluşur. UVC, ozon tabakası tarafından tutulur ve bunun bize kadar çok az bir miktarı ulaşır. UVA ışınları –ki tehlikelidir– derinin en üst tabakası olan epidermisi geçerek bir sonraki kısım olan dermisin derinlerine kadar ilerleyebilir. UVB ise epidermiste tutulur. Melanin salgısını artırarak derinin koyu renk almasını yani bronzlaşmayı sağlar; ayrıca D vitamini sentezini de uyaran bu ışındır. UVA’dan ne kadar korunursak o kadar iyi, ancak uygun miktarda UVB ışınlarına sağlıklı bir yaşam için ihtiyacımız vardır.

Derimize yeterince ayrıntılı bakarsak en dıştaki koruyucu deri, epidermis, beş katmandan oluşur ve UVB uyaranlı D vitamini en alt iki katmanda sentezlenir. Bunlar Stratum spinusum ve dokunma hissini algılayan Merkel hücrelerini barındıran Stratum basale’dir.

Vücuda provitamin olarak giren -besinlerden alınan- bu D vitamininin hayvansal formu 7-dehidrokolesterol, bitkisel formu ise ergosterol’dür. İki form da eş güçtedir ve eğer bu provitaminler alınmadan önce kaynak canlıda D vitaminine dönüşmüş ise direkt emilimi gerçekleşerek etki gösterir. Bu amaçla bitkilerden ticari olarak da üretilir. Bazı D vitamini destek hapları bu yöntemle üretilir.

UVB ışını her iki provitamin formundaki B halkasını kırar.

cholesterol_ergosterol

B halkası kırılarak, UV yardımı ile oluşan D3 vitamini (kolekalsiferol) karaciğer tarafından alınır ve endoplazmik retikulum üzerinde sırasını bekleyen 25-hidroksilaz enzimi ile 25-hidroksivitamin D3’e dönüşür. Bu formu karaciğerdeki temel depo formudur. Bir miktarı enterohepatik dolaşım denilen, kolesterol, safra tuzları ve diğer bazı moleküllerin bağırsak tarafından emilip kapı toplar damarı ile karaciğere geri döndüğü dolaşıma katılır, bir miktarı da böbreklere geçerek kalsitriol hormonuna dönüşür Bu çeşitli formlardaki moleküller ilgili yerlerde gerekli görevleri üstlenmek üzere kullanılır. Kemik yapısı, kemik ve dişlere kalsiyumun mineralizasyonu, kalp ritminin düzenlenmesi ve hücresel metabolizma görev aldığı yerlerden temel olanlarıdır.

Peki eksikliğinde veya aşırı alımda neler olur? D vitamini eksikliğinin yaygın olarak yol açtığı hastalık gençlerde raşitizmdir, Bu, bozulan kalsiyum ve fosfat metabolizması nedeni ile kemiklerin mineralizasyonunun aksaması sonucu kemiklerde yumuşamaların görüldüğü hastalıktır. Yetişkinlerde ise raşitizmin çok benzeri olan osteomalazi hastalığı görülebilir.

Gene D vitamininin eksikliğinde aksayan diğer önemli metabolik fonsiyonlar, yaşamı tehdit edebilir. Yüksek toksik özellik gösteren bir vitamin olması aşırı alımlarda zehirleyici, istenmeyen etkilere neden olur örneğin kalp ve damar kireçlenmeleri, yumuşak olması gereken dokularda sertleşme, verimsizleşme ve daha da kötüsü kandaki artan kalsiyum miktarı ile bağlantılı nörolojik etkiler görülebilir.

Son olarak… Malum yaz ayları geliyor; güneş fazlasıyla bizimle olacak. Güneşten korunmanın güneş görmeden geçmesi gereken bir yaz demek olmadığını biliyoruz. Aşırı güneşlenmenin kötü sonuçları olabilir ancak güneş, sağlıklı bir yaşam için temel gereksinimlerimizdendir. Gerektiği kadar güneşi tenimizde hissetmek hepimizin yararına olacaktır.

Nina Simone’un sözleriyle:

Kuşlar yükseklerde uçuşuyor, ne hissettiğimi biliyorsun
Gökte güneş, ne hissettiğimi biliyorsun
Kiraz kuşları süzülüyor, ne hissettiğimi biliyorsun
Yeni şafak
Yeni gün
Yeni hayat, benim için
Ve güzel hissediyorum…

*IU: Enternasyonel Ünite, 1 IU = 0,025 µg D vitamini

 

Kaynaklar

● Harper’ın Biyokimyası, 25. Baskı, Nobel Tıp Kitabevleri, 2004.
● Biyokimya, 5.Baskı, Nobel Akademik Yayıncılık, Ocak 2013.
● Lipoproteins: Lipid Digestion & Transport / Joyce J. Diwan, Rensselaer Politeknik Esntitüsü, 2012
● UV Radiation, World Health Organization, 2013
● Dark Nights of The Soul, The Nation, 5 Nisan 1998 / Google News
● http://en.wikipedia.org/wiki/Light_Therapy
● There will be darkness: Polar nights in Murmansk, Russia Beyond The Headlines, 2013
● http://www.murmantourism.ru/eng/
● Soviet Era Photo Chronicles, #58, http://englishrussia.com

Kimyasal Silahlar: Geçmişe Ait Olması Gereken Ölüm Makinaları

Gaz! Gaz! Çocuklar, çabuk!— El yordamıyla aranmanın coşkusuyla, aptal miğferleri tam vaktinde takık;
Ancak birisi hala tökezleyip bağırmakta, bir kireç kuyusunda çırpınmakta veya bir yangının içinde…
Gördüm onu, Koyu yeşil ışık peşinden, buğulu bir camın içinden, boğulurken loş bir denizin dibinde.
Savaş Şiirleri (The War Poems), Wilfred Owens (1893 – 1918)
Havyan türlerinin kendileri için mümkün olduğunca geniş yaşam alanına sahip olma içgüdüsü, insan türü için kendini savaş olarak gösteriyor. Uygar bir insan için bunu söylemenin kolay bir yolu kesinlikle yok, ancak denemek için diyebiliriz ki; tarih boyunca, daha fazla ekilecek tarlaya veya daha fazla hayvana sahip olmak için ortaya çıkan savaşlar, daha çok kabile kavgaları şeklindeydi ve evrimsel açıdan baktığımızda belki de gerekliydi. Ancak uygar dünyada savaşların sadece “hayatta kalma ve neslini devam ettirmek için ortam sağlama” ile ilişkili olmadığını söylemek yanlış olmaz.
Günümüzde ve yazılı tarihte okuduğumuz savaşların neredeyse tümü, hayatta kalmanın yanı sıra büyük oranda kendi gibi olmayanı, düşünmeyeni, yaşamayanı yok etme, esir etme veya sömürme amaçlı yapılmıştır. Konumuz antropoloji veya sosyoloji değil. Ancak ilkel insanlardan bu yana geçen süreç içerisinde savaşı haklı gösteren enstrumanların niteliği ve değişimi, bu enstrumanları kullananların niyeti, hangi savaşın evrensel açıdan “meşru” olabileceği konusunda bir fikir verebilir. Türümüzün icat ettiği ilk aletlerin silahlar olması, bedenimizin tehlike anında hala “savaş ya da kaç” tepkileri vermesi, her canlı gibi bizim de savaşmaya meyilli, hatta ayarlı olduğumuzu gösteriyor. Bu bağlamda, sulak bir araziyi ele geçirmek için savaşan iki kabilenin savaşını bilimsel olarak irdelemek mümkünken, subjektif nedenlerden ve kollektif yanılsamalardan dolayı ortaya çıkan savaşları incelemeye bilimsel olarak nereden başlanacağı bizim, en azından şimdilik, konumuz değildir.
Her ne olursa olsun, artık uygar insanlar için savaş “son çare” bile değil, akla bile gelmeyecek bir seçenek olmalıdır. Dünyamız büyük bir organizmadır. Carl Sagan’ın belirttiği gibi: “Kendiyle savaş halinde olan bir organizma, ölmeye mahkumdur.”
Bilim insanlarının ve mühendislerin asıl görevi insanlığı ileri götürmektir. İnsanlığı iki milimetre dahi ileri götürebilen bir bilim insanının mutluluğunun parasal bir karşılığı olduğunu sanmıyoruz. Ancak şurası da bir gerçek ki, atom bombasını geliştirenler ve kansere çare arayanlar aynı sıralardan mezun olmuştur.  Öyleyse öldücü silahları geliştirenler bilim insanı değiller midir? Kesinlikle buna doyurucu bir cevap verebileceğimizi sanmıyoruz.
Ama Fritz Haber’den bahsedebiliriz. Kimyasal silahların babası olarak bilinen Haber, kimya öğrencilerinin adını sıklıkla duyduğu, aşina olmaktan öte Born-Haber çevrimi ve Haber-Bosch prosesi buluşları üzerinde çalıştığı, 1918 Kimya Nobeli ödüllü saygın bir bilim insanıdır. Kimyasal silahların babası olarak tanınmak ve de saygın bir bilim insanı olarak hatırlanmak, biraz ikilemde bırakıcı olabilir. Yazımızın sonundaki örneğimizle bu ikilemin çözümünü size bırakıyor olacağız.
Öyleyse, Haber’in kimyasal silahıyla konumuza başlayalım. 22 Nisan 1915’te, insanlık modern anlamda kimyasal silah kullanmaya başladı. Kimyasal silahlar, biyolojik ve nükleer silahlarla birlikte kitle imha silahları sınıfına giren, aynı anda yüzlerce, binlerce, hatta onbinlerce kişiyi hedef alan silahlardır. İlk kitle imha silahının kimyasal olması nedeniyle 22 Nisan 1915 tarihi, kitle imha silahlarının modern anlamda ilk kullanılışıdır da denilebilir. Tarih boyunca, zaman zaman kullanıldığı söylenen mancınık ile hastalıklı ceset atma, hastalıklı battaniye hediye etme gibi taktikler biyolojik savaş olarak kabul edilebilirse de, modern ve kontrollü silahlar değillerdir. Eğer böyle düşünürsek, kimyasal savaş kavramını ilk ateşe verilen köy ile başlatmamız gerekirdi.
Birinci Dünya Savaşı, tarihçiler tarafından kimyagerlerin savaşı olarak anılır. Zira sadece kimyasal silahların ilk kez kullanıldığı savaş olarak değil; aynı zamanda patlamalı motorların ve ateşli silahların geliştirildiği ileri bir kimya ve mühendislik dönemi olarak da bilinir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda toplamda 3000’e yakın madde üzerinde kimyasal silah çalışmaları yürütülmüş; bunların 50’si savaş alanında denenmiştir.
22 Nisan 1915’te Belçika’nın Ypres kasabasında Alman ordusu ile Fransız ordusu karşı karşıya mevzilenmiş haldeydi. Fransa istihbaratı, 3 hafta öncesinden Alman mevzilerine dikilmiş olan 6000 kadar sıvı klor taşıyan silindirlere gereken önemi vermemişti. Alman askeri meteorologlarından rüzgar bilgilerinin Almanların lehine olduğuna dair teyit gelince, silindirlerin vanaları açıldı. 10 dakika içinde 160 ton sıvı klor gaz hale geçip Fransız mevzilerindeki askerlere ulaştı. 6 kilometrelik Fransa hattındaki 1000 kadar Fransız ve Cezayirli asker tek kurşuna hedef olmadan öldü. 4000 kadarı da savaşamayacak hale geldi.
Ypres, 22 Nisan 1915’te silindir vanalarının açılıp gazın salındığı an. (Kaynak)
Alman bilim insanı Fritz Haber’in fikri olan klor gazı kullanılan ilk kimyasal silahtır ve gelecek kimyasal silahların önünü açmıştır. Klor gazı cephe savaşları için uygunken, daha sonra şehir savaşları ve meydan savaşları için geliştirilen kimyasal silahlar da mevcuttur. Tam bu noktada, kimyasal silahların modern tanımını yapalım: İnsan yapımı, gaz, sıvı, aerosol (gaz içinde asılı kalabilen mikroskopik katı parçaçık) veya toz zerrelerine emdirilmiş halde salınan toksik kimyasalların kullanıldığı silahlardır.
Bir kimya öğrencisine bileşikler konusu anlatılırken, bileşiklerin onu oluşturan atomlarla aynı özelliklere sahip olmayabileceği söylenir. Bunun için en fazla kullanılan örnek sofra tuzudur. Sofra tuzu sodyum ve klor bileşiğidir. Elimizdeki nemden ötürü patlayabilecek sodyumla (Na), zehirli gaz olarak kullanılan klorun (Cl) bileşiği olan sofra tuzu (NaCl) cacığa katılabilecek kadar zararsızdır. Sodyumun elimizdeki nemden ötürü patlaması ayrı bir konu. Biz klorun insana nasıl zarar verdiğinden bahsedelim. Klor (Cl2) gazı, iki klor atomunun bir araya gelmesiyle oluşan tek elementli bir bileşiktir. Belli miktarlarda solunması halinde, dozuna göre akciğerlerde irritasyon, yanma ve fonksiyon bozulmasına neden olur. Bunun sebebi klorun hayli reaktif bir element olması ve solunum yolundaki su ile reaksiyona girmesi sonucu hidroklorik asit (HCl) ve hipokloröz (HOCl) asit oluşturmasıdır. Oluşan bu asitler akciğer hücrelerinde birtakım peroksitler, süperoksitler ve radikaller oluşmasına neden olur. Bu oluşum, akciğerlerde sürmekte olan oksijen alışverişini engelleyecek miktarlarda gerçekleşirse ölüm gerçekleşir. Kanın pH dengesi bozulur. Bu durum diğer organları kötü yönde etkiler. Daha düşük dozlarda ise akciğerlerde yanma ve nefes alma zorluğu ortaya çıkar. Akciğerlerde su birikimi gerçekleşir. Boğaz, göz, burun, yemek borusu gibi yüzeyinde su içeren organlarda ise yine yanma hissi meydana gelir.
Klor gazının 0,3 ppm (bir milyon birim içerisinde 0,3 adet) gibi düşük miktarlarda bile kokusu alınabilir. 2-3 ppm’de ise tahammül edilemeyecek bir hal alır. 400 ppm’de 30 dakika içinde; 1000 ppm’de ise birkaç dakika içinde öldürücüdür. Ypres’teki Fransız askerleri için bu türden bir saldırı hayli sıradışıydı ve kaçabilecek yerleri yoktu.
Küçük bir hesap yapalım. Fransız cephesi 6 km uzunluğundaydı. Cephe gerisini 100 metre olarak kabul edelim. Klor gazı havadan ağırdır. En fazla 100 metre kadar uçabileceğini de kabaca varsayalım. En 6 km, boy 0,1 km ve yükseklik de 0,1 km Fransız cephesinin toplam hacmi. 0,06 km3, yani 60.000.000 m3 olacaktır.  Ypres kasabası, deniz seviyesinin 24 m üstündedir. Deniz seviyesi olarak kabul edebiliriz. 15 derece sıcaklıkta ve deniz seviyesinde, bir metreküpte 1,125 kg hava bulunur. 60.000.000 m3 hava, yaklaşık 67,500 ton ağırlığındadır. Salınan klor gazı 160 tondu. 160/73500=0,0023. Yani %0,21. Ppm biriminde söylemek gerekirse:  2100 ppm! Ölümcül limitin 2 katı. Cephenin gerisindekiler için bile kaçış yok. Elbette bu rüzgarsız bir senaryoda, oldukça durağan bir sistemde yapabileceğimiz kaba bir hesaptır.
İçimizden söylemek bile gelmiyor, ancak klordan daha etkili ve daha “kullanışlı” kimyasal silahlar üretildi. Kimisinin daha “insani” olduğu öne sürüldü, daha acısız veya daha onurlu öldürme biçimleri olduğu iddia edildi. Yazımızın başında bahsettiğimiz “savaşı meşru kılan enstrumanların” çeşitliliğine göre bunlar tartışıldı ve kullanıldı. Bunları kullananlar çeşitli bahanelerle bunu vicdanlarına uydurmaya, meşru göstermeye çalıştılar.  Bu da bizim konumuz değil. Ancak söylemek gerekiyor ki, kimyasal silahlar da bilimin bir konusudur. Eğer, klor gazı yeterli gelmeyip daha etkili silahlar üzerine kafa yoruluyorsa, bu araştırmalara devam eden şey için insanlığın zekası değil; ancak insanlığın aptallığı diyebiliriz.  Neyse ki, 1968’den başlayarak, 2016 itibariyle dört devlet (Mısır, İsrail, Kuzey Kore ve Güney Sudan) dışında, tüm dünya devletlerinin imzaladığı Kimyasal Silah Konvansiyonu (CWC – Chemical Weapon Convention), kitlesel imha için kullanılan kimyasal silahların üretimini ve stoklanmasını yasaklamakta ve var olan silahların yok edilmesini düzenlemektedir.
Bunun yanında kimyasal silahlar sadece öldürmek için kullanılmıyor. Bazı silahlar gibi kimyasal silahlar da etkisiz hale getirme amaçlı kullanılabilir. Bunlar, kullanımına izin verilen kimyasal silahlardır. Göstericileri etkisiz hale getirmek ve dağıtmak için kullanılan biber gazları, saldırganı etkisiz hale getiren göz yaşartıcı gazlar bunlardan en çok kullanılanları. Ayrıca “malodoran” denilen, sadece irite edici kötü kokuya sahip zehirli olmayan gazlar da hapishane gibi kapalı mekanlarda çıkan isyanları kontrol altına almak için kullanılmakta. Dahası, bir takım psikolojik etki gösteren kimyasalların da silah olarak kullanıldığı biliniyor. Bu kimyasallar, saldırgan üzerinde halüsinatif ve depresif etkiler gösteriyor.
Öldürücü özellik gösteren gazların ise yaklaşık olarak 70 çeşidi bulunmakta. Bunlar, deri de ölümcül yaralar açan, boğucu, yakıcı kimyasallardır. Toplumda en çok bilinenleri hardal gazı (kokusu sarmısaklı hardala benzediği için bu isim verilir), fosgen, difosgen ve sarin’dir.
Kimyasal savaş eğitiminde kullanılan, en çok bilinen kimyasal silahların listelendiği bir kurs föyü. Listede kimyasal özelliklerinden çok pratik (!) ve taktik özelliklerine yer verilmiştir.
Elbette, bardağın dolu tarafına bakmakta da fayda var. Kimyasal silah kullanan devletler, kendilerine karşı kimyasal silah kullanılabileceğini de hesaplayarak, bunları önleyici çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmalar, bugün sanayide iş sağlığı ve güvenliği konusunun temelini ve ana payını oluşturur. Üretilen gaz maskeleri, koruyucu ekipmanlar ve antidotlar işçiyi korurken,  gaz salınımlarının kontrolü ve çevreye zararını azaltıcı uygulamalar da çevreyi korumaktadır.
Ayrıca belki de, hata yapmadan hatasını anlamayan insanlık için kimyasal silahlar, tarih içerisinde alınması gereken bir dersten ibarettir.
Gelelim, kimyasal silahların babası Fritz Haber’e. Fritz Haber, klor gazını savaş alanında bizzat test edebilmek için cephe komutanlarından birini ikna etmiş, ve Almanlar Ypres’te bu silahı kullanmıştı. Bazı tarihçiler, Haber’in kimyasal gaz kullanarak savaşı hızlıca bitireceğine inandığını belirtiyor. Bu açıdan, çok çok az da olsa hak verilebilir bir durum gibi gözükse de, savaşın 3 sene daha sürmesi, bu düşünceyi önemsiz kılıyor. Üstelik kimyasal silah kullanımındaki rahatlık, kullanımının daha da yaygınlaşmasını sağlıyor. Kimi kaynaklar, Haber’in eşinin bu yüzden intihar ettiğini ve Haber’in daha sonra, tıpkı Alfred Nobel gibi, kimyasal silah kullanımına karşı çıktığını belirtse de, anektotlar ve aktarımlar bilimin ve dolayısıyla bizim işimiz değildir. Ancak, bir Musevi olan Haber’in akrabalarının toplama kamplarında kimyasal gazlarla öldürülmesi, Haber’i daha da ilgi çekici bir kişilik haline getiriyor.
Yazımızın başında bahsettiğimiz gibi, Haber’i daha da ilgi çekici yapan bir konu daha var. Haber, kimyasal silahların babası olarak anıldığı gibi suni gübrelerin babası olarak da adlandırılmalı. 1910’larda dünya nüfusu 1,8 milyar iken 2016 itibariyle 7,5 milyara çıktı. Bu dört kat artışı beslemek, neredeyse tek başına Haber-Bosch prosesi sayesinde olmuştur diyebiliriz. Carl Bosch ve Fritz Haber’in 1909’da bulduğu Haber-Bosch prosesi, atmosferde bolca bulunan azottan amonyak üretmeye yarayan bir işlemdir. Bu işlem, suni gübre üretiminin ilk aşamasıdır. Amonyak üretmenin bir yolunu arayan Haber ve Bosch ikilisi, atmosferdeki azotu direkt olarak bitkilerin yiyeceği haline getirmeyi başararak dünyanın bu sorununa kökten bir çözüm getirmiş ve 1918’de Kimya dalında Nobel Ödülü’ne layık görülmüşlerdir. Fritz Haber, bilim insanları tarafından nüfus patlamasının bir nedeni olarak gösterilir. Ancak şunu da belirtmekte fayda var: Savaş başlamadan önce, 1913’te, İngilizlerin Almanya’ya uyguladığı sodyum nitrat ambargosu Almanya’yı iki şekilde etkilemişti: Birincisi, sodyum nitrat doğal bir gübreydi. Almanya’nın tarım verimi azalacaktı. İkincisi, belki de en sinsi olanı, bu suni gübrenin aynı zamanda işlenerek patlayıcıya dönüştürülmesi konusundaki sıkıntıydı. Almanya mühimmatsız kalacaktı. Nitekim 1913’teki ambargo üzerine Almanya, Haber’in prosesiyle amonyak üretmeye başladı. Artık, patlayıcıları amonyaktan üreteceklerdi. Dünyanın seyri bu nedenle (Haber’in prosesi nedeniyle) bir kez daha değişmişti.
Berlin’de bulunan Yahudi Müzesindeki (Jüdisches Museum Berlin) tek bilimsel gösterim parçası, Fritz Haber’in amonyak üretim prosesi düzeneğidir. Düzinelerce Yahudi bilim insanı arasından sadece onun düzeneğine yer verilmesi, amonyak üretiminin tarihi ve toplumsal değerini göstermektedir.
Daha önce de amonyak üretiliyordu. Ancak, Haber’in amonyak üretim prosesi, önceki yöntemlere göre ucuzdu ve hızlıydı.
Proses kısaca şöyledir:
N2 + 3 H2 → 2 NH3
3 mol hidrojen gazı, 1 mol azot gazı ile tepkimeye girer ve 2 mol amonyak oluşur. Ancak bu kağıtta gösterildiği kadar kolay değildir. Bu iki gazı alıp bir kapta alelade karıştırırsanız, ortaya amonyak çıkmaz. Özellikle azot gazı (N2) eylemsiz bir gazdır, yani kolay kolay tepkimeye girmez. İki azot atomundan oluşur ve aralarında kuvvetli üç bağ vardır. Bu üç bağın da kırılıp, her bir bağa bir tane hidrojen atomu bağlanmasıyla amonyak oluşacaktır. Üç bağın kırılması 150-250 bar basınç, 400-500 C0 derece sıcaklık ve demir katalizörler yardımı sayesinde olur. Azot bağları koparıldıktan sonra bu bağlara hidrojen bağlanması işten bile değildir.
Yazımıza bir sonuç bölümü koymakta zorlandık. Çünkü savaş çok ağır ve incitici bir konu. Fritz Haber hakkında düştüğümüz ikileme Richard Feynmann gibi Manhattan projesinde çalışmış diğer saygıdeğer bilim insanları için de düşebiliriz. Burada ikilemi çözmek siz okuyucularımıza kalıyor. Belki de hiç ikileme girmeyip bilimin zevkli tarafıyla da ilgilenebilirsiniz. Ancak bilimle ilgilenmekle kalmayıp, onu seviyorsanız durum başka bir hal alır. Bilim bir sevgili gibidir. Onun size uymayan taraflarını da kabul etmek zorundasınız.
Dilerseniz sonuç bölümümüzü Carl Sagan’a bırakalım… Sagan, The Skeptical Inquirer’ın 1990 yılında yayınlanan”Neden Bilimi Anlamalıyız?” başlıklı makalesinde şöyle diyor:
“Biliyorum ki, bilim ve teknoloji sadece dünyaya iyilikler saçan bir çiçek sepeti değildir. Bilim insanları nükleer silahlar üretmekle kalmayıp, ülke liderlerini önce kendi milletlerinin bunu üretmesi konusunda ikna etmişlerdir. Bu sebeple insanların bilim ve teknoloji dendiğinde korkmasının bir nedeni vardır. Ve bir de, çizgi filmlerde beyaz önlük giymiş Dr. Faust, Dr. Frankenstein ve Dr. Strangelove gibi çılgın bilimadamı imajı var. Ancak bunun bir geri dönüşü yok. Tüm bilim insanlarının, ahlak olarak çökmüş teknologların, güç delisi ve yozlaşmış politikacıların eline çok fazla güç vereceği sonucuna varamayız. Tıptaki ve ziraatteki ilerleme, tarih boyunca savaşlarda hayatını kaybeden insan sayısından daha fazla sayıda insan hayatını kurtarmıştır. Ulaşım, iletişim ve eğlence anlayışındaki ilerleme dünyayı iyi yönde değiştirmiştir. Bilimin kılıcının iki yanı da keskindir. Bilimin bu olağanüstü özelliği, bizlere ve politilacılara teknolojinin uzun vadedeki olası sonuçlarına daha fazla dikkat göstermek gibi  önemli bir sorumluluk verir. Bize küresel ve nesiller arası yeni bir perspektif verir. Bizi şovenizmden ve nasyonelizmden kaçınmaya teşvik eder. Yoksa hatalar pahalıya mal olur.”
Düzenleyen: Ayşegül Şenyiğit (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Terapi amaçlı yapılan LSD deneylerinin müzik üzerindeki etkileri araştırıldı

Güzel müzik dinlediğimizde çoğu zaman güçlü duygular hissederiz. Ancak Beckley/Imperial Pyschedelic araştırma programına göre LSD etkisi altındayken dinlediğimiz müzik daha yoğun duygular yaşamamıza neden oluyor.

Bunun için 10 sağlıklı gönüllüyle işe başlayan bilim insanları, öncelikle onlara iki gün boyunca plasebo verip beş farklı enstrümantal müzik dinlettiler. Plasebo etkisinden sonra beş ve yedi güne ayırarak, LSD verilen bu gönüllülere aynı müzikler tekrar dinletildi ve deneyimlerini visual analog skalası ile dokuz maddelik geneva duygusal müzik skalasınagöre değerlendirmeleri istendi. Gönüllüler hissettiklerini “hayret verici”, “aşkınlık” ve “hassaslık” diye tanımladılar.

LSD'nin müzik üzerine etkileri 21950 ve 1960 yıllarında LSD deneyleri devlet desteğiyle yaygın olarak yapılmaktaydı. Bilim insanları o sırada LSD’nin psikoterapi üzerine olan faydaları hakkında çalışmalara yoğunlaştılar ve LSD’nin alkolü ve sigarayı bıraktıran etkileri ve hatta anksiyete ve depresyonu azalttığı yönündeki iddiaları üzerine de çalışmalar yaparken devlet tüm bu deneylerin fişini çekti. O nedenle, bilim insanları LSD’nin anksiyete ve depresyonu azalttığına yönelik iddialarını ispatlayamadılar. İlk defa 40 yıl önce başlatılan bu deneyleri günümüzde gün ışığına çıkarmaya çalıştık. Çünkü deneylere dair raporların birçok kısmı ortadan kaldırıldı.

Günümüzdeki bulgulara göre, izin alınarak yapılmış LSD destekli müzik deneyleri terapi amaçlı yapıldı. Bu deneyim, istenilen buluş için fazla olduğunda veya deneklerin dinledikleri müzikler temel hafızayı güçlendirdiğinde dozlar hafifletildi. Milyonlarca insanın en azında bir kere de olsa eğlence amaçlı kullandığı bu halüsinatif maddeyi kontrollü deneyler yaparak kullanmanın zamanı geldi.

Kaynak:
  • GaiaDergi
  • ZME Science
  • M. Kaelen , F. S. Barrett, L. Roseman, R. Lorenz, N. Family, M. Bolstridge, H. V. Curran, A. Feilding, D. J. Nutt LSD enhances the emotional response to music Psychopharmacology October 2015, Volume 232, Issue 19, pp 3607-3614 First online: 11 August 2015 DOI: 10.1007/s00213-015-4014-y
  • Peter Gasser, MD,* Dominique Holstein, PhD,Þ Yvonne Michel, PhD,þ Rick Doblin, PhD,§ Berra Yazar-Klosinski, PhD,§ Torsten Passie, MD, MA,|| and Rudolf Brenneisen, PhD Safety and Efficacy of Lysergic Acid Diethylamide-Assisted Psychotherapy for Anxiety Associated With Life-threatening Diseases The Journal of Nervous and Mental Disease & Volume 00, Number 00, Month 2014 DOI: 10.1097/NMD.0000000000000113

BİRAZ KÖK HÜCRE, BİRAZ SOĞAN…..

Yeni teknolojilerin yaşamlarımızın bir parçası olması sancılı bir süreçtir genellikle. En yeniliğe açık olanlarımız dahi yeni gelişmelere, değişikliklere şüphe ile yaklaşır, teknolojinin olası fayda ve zararlarını teraziye koyarlar. Sadece bireysel olarak değil toplumsal olarak da direnişle karşılaşır yeni teknolojiler; ancak sayısız tartışma sonrasında faydaları ve zararları üzerinde iyi kötü toplumsal bir fikir birliğine ulaşılır. Önümüzdeki 10 – 15 yıl bu tarz bir tartışmaya gebe: “yapay et”, “petri eti”, “test tüpünde et”, “in vitro et” gibi farklı adlarla anılan laboratuvar ortamında üretilmiş etlerin günlük hayatımıza girmesinin ahlaki, ekonomik, sağlık boyutlarını tartışacağız yakın gelecekte.

71c5eab3-fcda-4540-af2d-7d44bcda78be_Cultured-Beef-09_gesneden2

Profesör Mark Post tarafından laboratuvarda üretilmiş etten yapılan hamburger.
Fotoğraf: (C) David Parry/PA

Neden Et Alternatifleri?

Artan dünya nüfusunun insanlığın önüne getirdiği en önemli problemlerin başında hiç şüphesiz açlık, gıda güvenliği ve yetersiz beslenme problemleri geliyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) yetersiz beslenmenin küresel olarak yol açtığı sosyal ve ekonomik sorunların maliyetinin kişi başına dudak uçuklatan 500 USD civarında olduğunu tahmin ediyor[1]. Yani kaba bir hesapla 2012 Türkiye bütçe gelirlerinin 20 katı kadar[2]. FAO’nun en yeni çalışmaları dünya nüfusunun %12.5’uğunun yetersiz beslendiğini, dünya çocuklarının %26’sının gelişmelerinin aksadığını, 2 milyar kişinin ise bir ya da birden fazla besin türünden yeterli miktarda almadığına işaret ediyor[1].

İnsanlar taksonomik olarak hepçil (omnivor) olarak sınıflandırılıyorlar. Et (kas doku), bitkisel kaynaklardan alamayacağımız çeşitli temel besin maddelerini içeriyor: demir, Omega – 3 yağları, B12 vitaminleri gibi. Et, insan diyeti için önemli besin maddelerini içerirken, et tüketiminin kalp – damar problemleri ile ilişkisi biliniyor. Hemen burada not düşelim bu ilişki etin kendisinden yani kas dokusundan ya da yapısından değil etin fazla tüketiminden kaynaklanan bir ilişki[3]. Dolayısı ile küresel gıda güvenliği, açlık gibi konular gündeme geldiğinde et ve et ürünlerine artan talep, büyük ve küçükbaş hayvan besiciliğinin ölçeği, et alternatifleri mutlaka üzerlerinde konuşulması gereken konular olarak karşımıza çıkıyor. Et ihtiyacının gıda problemleri ile birlikte artması çeşitli çözüm önerilerini beraberinde getiriyor. Tarım ve hayvancılık söz konusu olduğunda en yaygın ve akla ilk gelen çözüm üretim tesislerinin ve çiftliklerin ölçeklerinin sürekli arttırılması, büyük ölçekli tarım yapılması oluyor. Ancak büyük ölçekli hayvancılık bir problemi çözmeye çalışırken beraberinde birbirinden karmaşık, dünyanın geleceğini etkileyecek çeşitli sorunları da beraberinde getiriyor.

us-factory-farm-dairies-added-nearly-650-cows-every-day-between-1997-and-2007

İnek Çiftliği – (C) http://everythingaboutstemcells.com/

Öncelikle et ve et ürünleri üretimi için yapılan hayvancılığın sera gazı emisyonları üzerinde çok önemli bir etkisi var. Hayvancılık antropojenik (insanların yol açtığı) CO2 salınımlarının %9’undan sorumlu iken, metan salınımının %39 ve azot oksit salınımlarının %65’ine yol açıyor[4]. Sadece sera gazı salınımları açısından değil su ve kullanılan yemin miktarı açısından bakıldığında da geleneksel hayvancılık yöntemlerinin verimli ve sürdürülebilir olmadığını görmek mümkün. 1 ton kırmızı et üretmek için yaklaşık 15,500 m3 yani 15.5 ton su kullanılırken, 1 ton tavuk eti için 3,918 m3 (yaklaşık 4 ton) su gerekiyor. Aynı şekilde 1 kg kırmızı et üretebilmek için yaklaşık 7 kg tahıl kullanılıyor. Sadece bu rakamlar bile insanlığın et üretimi için alternatif çözümler bulması gerektiğini, şu anki tüketim miktarlarının sürdürülebilir olmadığını açıkça gösteriyor.

Vegan, vejetaryen ve hayvan hakları savunucusu okuyucularımızın içten içe “biz et yiyeceğiz diye hayvanların çektiği acılara hala gelemedin” dediğini duyar gibiyim. Çiftliklerde, tavuk tesislerinde hayvanlara yapılan etik dışı uygulamaları gündeme getiren haberler, #etsizpazartesi gibi toplumsal bilinçlendirme çabaları vejetaryen olmayanlar arasında et tüketiminin azalmasına katkıları yadsınamaz. Ancak belki de gerçek anlamda hayvanların iyiliği konusundaki toplumsal kaygıları gidermek Sir Winston Churchill’in 1931 yılında ön gördüğü şekli ile mümkün olabilir: “Bundan 50 yıl sonra kanadını ya da göğsünü yemek için bütün bir tavuğu yetiştirme garipliğinden bu parçaları uygun ortamlarda ayrı ayrı yetiştirerek kurtulacağız[5].”

Bütün bunlara ek olarak ette bulunan bakterilerden kaynaklanan hastalıkların yarattığı sağlık riskleri ile yakın zamanlarda gündemi meşgul etmiş kuş gribi ve domuz gribi gibi hastalıkların yoğun hayvancılıkla ilişkilerinin bilinmesi alternatif çözümleri çekici kılıyor.

Problemleri Çözmek İçin

l

Bu hamburgerde hiç et yok, Tofu, mantar, japon patlıcanları ve yeşillik

Ülkemizde çok yaygın olmasa da gelişmiş ülkelerde çeşitli et alternatifleri geliştirilmiş ve tüketicilere sunulmuş durumda. Tamamen bitkisel kaynaklı et alternatifleri Avrupa ve ABD’de belli bir pazar payına ulaşmış durumda. Bitkisel kaynaklı (Tofu, Tempeh v.s. gibi) et alternatifleri hem tat hem de doku olarak her geçen gün daha başarılı bir şekilde eti taklit ediyorlar. Ancak eti bütün besin maddeleri ile bitkisel kökenli ürünlerle birebir taklit etmenin zorluğu nedeni bu ürünler çoğunlukla hamburger köfteleri, sosis, salam gibi işlenmiş etler yerine kullanılıyorlar.

Hayvansal proteinlerin elde edilebileceği başka canlılar da var elbette; dünyanın çeşitli toplumlarında tüketilmesinde sakınca görülmeyen ancak Avrupa, ABD ve Müslüman ülkelerde sıcak bakılmayan böcekler. Kültürel etkileri bir an için kenara bırakırsak çekirgeden hayvansal protein elde etmek inekten elde etmekten yaklaşık 5 kat daha verimli bir üretim şekli[3].

cricket

Henüz mutfaklarımızda protein kaynağı olarak kullanılmaya hazır olmayan bir çekirge.

Hayvancılığın yarattığı problemlere bir alternatif çözüm ise yine hayvancılık içinden geliyor: dikey çiftlikler, geri dönüşüm, enerji verimliliğin arttırılması, seçici dölleme. Dikey çiftlikler çok katlı, içerisinde onbinlerce domuz, inek ve tavuğun yetiştirildiği, kesimin yapıldığı çiftlikler. Kulağa korkunç gelse de hayvanları besi yerinden kesime taşıma gerekliliğini ortadan kaldıran, hayvanların gruplar halinde yaşayarak daha az stres içinde olacağı, hayvan dışkılarının biyoenerji hammaddesi olarak kullanıldığı ve bu enerjinin bir kısmı ile yem üretiminin yapıldığı teoride neredeyse kendi kendine sürdürülebilir çiftlikler. 300,000 domuz, 1.2 milyon tavuk yetiştirecek 6 katlı, 1 kilometre uzunluğunda olması öngörülen ilk dikey çiftlik fikri Hollanda’da uzun tartışmalar sonrasında kabul görmemiş ancak Şangay’da çevre ile dost, verimli dikey çiftlik uygulamasına başlanmış[6].

Kültür Eti, in vitro Et

Türümüzün ete olan bağımlılığının yarattığı çevresel ve sağlık problemlerinin çözümünde etin çiftliklerde değil de laboratuvarda üretilmesi fikri üzerinde çokça çalışılan bir konu. Laboratuvarda üretilmiş et, yapay et, petri eti gibi isimlerle adlandırılan bu et alternatifini ilk kez duyanlar genellikle “ıyyy” diyorlar. Ancak araştırmacılar Churchill’in 80 yıl önceki öngörüsünü gerçekleştirmeye çalışıyorlar: “yeni yiyecekler doğal ürünlerden pratik olarak farklı olmayacaklar[5].”

Günlük tüketimde kullanılabilecek yapay et bir çok farklı et hücresini içerebilecek olsa da laboratuvarda üretilen etten bahsedildiğinde araştırmacılar iskelette bulunan kas dokularından bahsediyorlar[Şekil 1]. En basit anlatımı ile kültür eti üretimi kas dokularının sıvı bir ortamda yetiştirilerek hayvan yetiştirmenin ve hayvanların kesilme zorunluluğunun ortadan kalkması olarak açıklanabilir.

kasüretimi

Şekil 1: Kasların doğum öncesi ve doğum sonrası oluşumu. Doğumöncesinde kök hücreler kas oluşumunun öncül hücreleri myoblast’lara dönüşür. Myoblast’lar önce çoğalırlar daha sonra kastüpleri oluşturmak üzere birleşerek çoğalma yeteneklerini kaybederler. Miyotüpler morfolojik değişim geçirdikleri olgunlaşma süreci sonrasında kas liflerine dönüşürler. Doğum sonrasında kas oluşumu yaralanma ya da üzerine uygulanan yük sonrasında kas kök hücrelerinin asitmetrik olarak bölünmesi ile başlar. Bu bölünmede ortaya çıkan hücrelerden biri kas kök hücresi iken diğeri kas lifi olmaya yönlenmiş hücredir.

Canlı bir hayvandan elde edilen embriyonik ya da başkalaşmış kök hücreler önce glükoz, amino asit, mineral ve büyüme faktörleri içeren uygun ortamda çoğalmaya teşvik ediliyorlar. Yeterli sayıya ulaşan myoblast adı verilen hücreler iskele yapı üzerine yerleştiriliyorlar. Daha sonra biyoreaktöre yerleştirilen iskele yapı üzerindeki hücreler mekanik ya da elektrik uyaranlar aracılığı ile kas lifleri oluşturmaya teşvik ediliyor. Yeteri kadar kas lifi oluştuğunda iskele yapı üzerindeki plaka şeklindeki et hasat edilerek işleniyor. Kıyılan kültür eti sosis, hamburger, nugget gibi ürünlerde kullanılabiliyor [Şekil 2].

possible_production

Şekil 2: Örnek bir in vitro et üretim süreci.

Kültür Etinden Beklentiler

Yapay etin toplumda kabul görmesinin ve yaygın olarak üretilmesinin önünde çeşitli engeller var. Bu engellerden en önemlisi kullanıcıların beklentileri. Kültür etinin hayvan kök hücrelerinden elde ediliyor olması bu etten beklentileri arttırıyor; ne de olsa bu yeni gıda ürünü ne tofu gibi bitkisel kaynaklı ne de çekirgeden elde ediliyor.

Kültür etinin başarısı eti ne kadar taklit edebildiği ve üretiminin verimliliği ile yakından ilişkili. Taklit dendiğinde geleneksel etin görüntüsü, tadı, kokusu ve dokusunu kast ediliyor. Eğer kültür etini bu özelliklere sahip olacak şekilde üretmek mümkün olursa bizlere “ıyy” dedirten “yapay et”, “petri eti” v.s. gibi isimler yerine laboratuvarda üretilen bu ete olması gerektiği gibi “et” diyebileceğiz. Bu hedefe ulaşılarak biftek gibi biftek yiyebilmemiz için araştırmacıların alternatif iskele yapılar, biyoreaktörlerde kas hücrelerinin uyarılması, farklı hücre tiplerinin bir arada yetiştirilmesi gibi konularda çalışmaya devam etmeleri gerekiyor.

Yapay etin özellikle hayvan hakları savunucuları arasında kabul görmesinin şartını 2008 yılında ünlü hayvan hakları örgütü PETA açıkça ortaya koymuş. PETA 4 Mart 2014 tarihine kadar “gerçek tavuk etinden farklı olmayan, üretimi sırasında hayvan testi yapılmamış, başlangıç hücreleri hariç hayvansal ürün kullanılmamış ticari olarak kabul edilebilir” ilk yapay tavuk etinin üreticisine 1 milyon dolarlık bir ödül veriyor[8]. Eğer araştırmacılar bu şartları sağlayan eti laboratuvarlarında üretmeyi başarırlarsa sadece 1 milyon dolarlık ödülü almakla kalmayacak et yemeye ahlaki olarak karşı çıkan bireylerin de etin sağladığı besin maddelerine kolayca ulaşmasına yardımcı olacaklar.

Laboratuvar ortamında üretilen in vitro etten bir diğer beklenti de geleneksel ete göre daha sağlıklı olması gerekliliği. Yapay et her ne kadar tat, doku, fiyat gibi önemli kriterleri sağlayabilecek olsa da araştırmacıların akılda tutmaları gereken bir “ıyyyy” faktörü var; her şeye rağmen tüketicilerin bazıları “ıyyy o etin içinde kim bilir neler vardır?” diyeceklerdir. Bu nedenle in vitro etin geleneksel et ile karşılaştırıldığında önemli avantajları olmalı.  Ette bulunan doymuş yağların kalp-damar problemleri ile ilişkisi biliniyor. Kök hücrelerden laboratuvar koşullarında üretilecek etin doymuş yağlarca fakir, yararlı Omega-3 yağ asitlerince zengin olacak şekilde üretilmesi ve daha az kalp-damar problemlerine yol açması yapay etin toplumca kabul edilmesinde önemli bir engelin aşılmasına yardımcı olacaktır.

Yapay Et Araştırmalarının Geleceği

Yukarıdaki bir parça üzerinde durduğum noktalar laboratuvar eti konusunda gelecekte yapılacak araştırmaların yönü konusunda fikir veriyor. En önemli konu yapay etin geleneksel et kadar besleyici olması ve içerisindeki zararlı yağların oranının azaltılıp, yararlı yağ asitlerinin arttırılması. Sadece etten alabildiğimiz B12 vitamini ve hemetik demir gibi besin maddelerinin mutlaka yapay ette bulunması gerekiyor. Ancak her vitamin ve mineralin farklı ve karmaşık metabolizmasının bilinmesi gerekliliği laboratuvar etinin besleyici olarak üretilmesinin önünde aşılması gereken önemli bir engel teşkil ediyor. Çözüm ise kültür ve besi ortamlarının daha besleyici et üretmek için nasıl modifiye edileceği bilgisi kullanılarak gelecek[7].

cultured-beef-03-7235289a98d8b857165d8d831abbc00113b30357-s40-c85

Profesör Mark Post laboratuvar’ında ürettiği kyma ile. Fotoğraf: (C) David Parry/PA

Bir diğer problem de canlı hayvanların et amaçlı kesilmesinden sonra gerçekleşen biyokimyasal süreçlerin etin dokusunu, tadını ve görünüşünü etkilemesi. Diğer bir deyişle kas hücrelerinden laboratuvarda üretilen kasın yediğimiz ete dönüşebilmesi için kesim sonrasında oluşan laktik asit birikimi, anaerobik glikoliz, protein bozunumu gibi süreçlerin kas hücrelerinin iskele yapı üzerinden hasat edilmeden önce gerçekleşmiş olması gerekiyor. Bu süreçlerin kültür ortamında gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise henüz bir muamma olarak araştırmacıların önünde duruyor.

Yapay etin önündeki en önemli engel ise büyük ölçekli üretimin makul ve rekabetçi maliyetlerle yapılıp yapılamayacağı. 2008 yılında yapılan bir ön çalışma büyük ölçekli yapay et üretiminin maliyetinin 3.5 Avro/kg yani kabaca 10 TL/kg olacağını gösteriyor[7]. Ancak bu rakamın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini hep beraber göreceğiz.

Ağustos 2013’de ilk in vitro etten üretilen hamburgerin tadımını yapan gıda araştırmacısı Hanni Ruetzler’in yorumu kültür etinin işlenmiş gıdalarda kullanımının yaygınlaşabileceğinin sinyalini veriyor[9]:

“Gerçekten yenebilir, pembeleşmiş ve değişik bir lezzeti var. İçinde yağ olmadığını bildiğimden ne kadar yumuşak olacağını bilmiyordum. Ancak yoğun bir tadı var, ete çok yakın o kadar yumuşak değil fakat kıvamı harika. Bu benim için et…gerçekten yenebilir ve ete benziyor.”

Pişirmeye meraklı olan okuyucularımız hemen bu yeni ürünü deneyecekleri bir kök hücreden nasıl hamburger yapılır tarifi arayacaklarsa önce Ruetzler’in denediği hamburgeri yapmak için kullanılan 20,000 şeritlik kültür etini üretmek için gerekli 330,000 USD dolarını ceplerine koymaları gerekiyor. Bir de diğer malzemeleri almaları lazım tabi.

Meraklısına

İlk in vitro et’ten üretilmiş hamburgerin tadımı

[box type=”shadow”]

[/box]

 


Kaynaklar

  1. AçıkBilim
  2. FAO 2013, The State of Food & Agriculture
  3. Maliye Bakanlığı, Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü Web Sitesi 6 Ekim 2013’de kontrol edildi.
  4. Cultured meat from stem cells: Challenges and prospects, Mark J. Post
  5. FAO 2006, The State of Food Insecurity in the World
  6. Winston Churchill’in yazdığı 50 Sonra isimli metin, http://teachingamericanhistory.org/library/document/fifty-years-hence/, 6 Ekim 2013’de kontrol edildi
  7. Pig towers and in vitro meat: Disclosing moral worlds by design, Clemens Driessen and Michiel Korthals, Social Studies of Science
  8. Possibilities for an in vitro meat production system, I. Datar, M. Betti, Innovative Food Science and Emerging Technologies 11 (2010) 13–22
  9. Ödüle ilişkin PETA bildirisi, 5 Ekim 2013 kontrol edildi
  10. BBC News, What does a stem cell burger taste like?, Melissa Hogenboom, 5 Ağustos 2013