Tip 2 Diyabet, Ergenlerin Beyinlerindeki Gri Madde Hacmini Değiştiriyor Olabilir

Tip 2 diyabeti olan ergenlik çağındaki bireylerin beyinlerindeki toplam gri madde hacmi ve duyma, hafıza, duygular, konuşma, karar verme ve kendini kontrol etmede gri maddenin dahil olduğu bölgelerde ciddi değişimler meydana geliyor olabilir.

Cincinnati Children’s Hospital Medical Center’dan araştırmacıların keşfine göre; tip 2 diyabetli ergenlik çağındaki bireylerin beyinlerindeki 6 bölgede daha az miktarda ve 3 bölgede de kayda değer miktarda fazla gri madde bulunuyor. Ayrıca araştırmacılara göre; beyindeki daha az gri madde hacmi ile alışılmadık kelimelerin telaffuzundaki problemler arasında bağlantı var.

Araştırmacılardan Amy Sanghavi Shah:

‘’Daha önceki araştırmalarda; tip 2 diyabetli gençlerin beyin yapılarında değişiklikler olduğu ve yaşıtlarına göre daha az bilişsel fonksiyon skorları elde edebildikleri öne sürülüyordu. Fakat şimdiye kadar toplam ve bölümsel beyin hacmi, geniş kapsamlı değerlendirilmemişti. Ayrıca bu çalışmada elde ettiğimiz bulgularla, daha önceki çalışmalarda öne sürülen daha düşük bilişsel skorlara bir açıklama getirilmesi için araştırma yürütüyoruz.’’

Bilim insanları yaptıkları bu araştırma kapsamında aynı yaştan, cinsiyetten ve ırktan 20 adet tip 2 diyabetli ergenlik çağındaki birey ile 20 adet tip 2 diyabeti olmayan ergenlik çağındaki birey üzerinde çalışmalar yürüttüler. Araştırmacılar bütün katılımcıların beyinlerinin yüksek çözünürlüklü MRI’larını incelediler. Ayrıca hiçbir katılımcının nörolojik,psikolojik rahatsızlığı ya da daha önceden alınmış ve anormallik gözlemlenen MRI’ları bulunmuyordu.

Araştırmacılardan Dr. Jacob Redel’e göre; bulgular, neden sonuç ilişkisi ortaya koymak amacı taşımıyor. Çünkü araştırmada gözlemlenen değişimlerin, doğrudan diyabetin sonucu olduğunu henüz bilmiyoruz ama uzun süredir tip 2 diyabeti olan yetişkinlerin beyin hacimlerindeki farklılıklarını, beyin damarlarındaki değişimleri ve bilişsel yeteneklerindeki azalmayı gösteren araştırmalar da mevcut. Fakat bu araştırmanın bulguları, gelecekteki muhtemel problemlerden kaçınmak için ergenlik çağında tip 2 diyabet önleme çalışmalarının başlamasının önemine vurgu yapıyor.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Cincinnati Children’s Hospital Medical Center. (2016, June 14). Scientists detect gray matter changes in brains of teenagers with type 2 diabetes. ScienceDaily. Retrieved June 19, 2016 from www.sciencedaily.com/releases/2016/06/160614121233.htm
  • ADA 2016 14 june 

1000 YAŞINDAKİ ALMANYALININ AĞZINDAKİ GENOMLAR

Zaman: 2013 Nisanı. Amerikan Fiziksel Antropoloji yıllık toplantısı. Akşam.
Yer: Tennessee eyaletinin Knoxville şehrinde bir salaş bar.
Kim: Yeni yetme genetik antropologlar.

Hepimiz Tina’nın (Christina Warinner) etrafında toplanmış, onu sabırla cevap verdiği bir soru yağmuruna tutmuştuk. Bir-iki saat önce Tina, eski kemiklerde çok iyi korunan bir yapı olan diş plağından hem kemiğin ait olduğu insanın, hem de o plakta hapsolmuş bakterilerin DNA’sını çok iyi bir kalitede elde ettiğini iddia eden bir konuşma vermişti. Bu bulgular çok yeni idi ve de daha sonuçları analiz etmeye fırsat bulamamıştı Tina. Ancak, son yılda yaptıkları replikasyon ve kalite kontrol deneyleri, çıkarılan DNA’ların otantik (yani gerçekten eski örneklernden çıkmış) ve kapsamlı (yani eskiyi genel anlamda temsil eden bir yapıda) olduğunu ortaya koyuyordu. Eğer bulgular tekrarlanabilirse, binlerce yıl önce yaşayan insanların, hayvanların ve hatta belki Neandertallerin hangi hastalıklarla cebelleştiklerini, ağızlarında hangi bakterilerin yaşadığını,neler yediklerini öğrenebilecek ve belki daha bir çok başka bilgiye ulaşabilecektik. Hepimiz çok heyecanlanmıştık. Ancak Tina’nınki gibi çok şey vaadeden ancak sonrasında fos çıkan bir çok çalışmadan dilimiz yandığından kafamızda kuşkular vardı. O yüzden ardı arkası kesilmeyen bir soru yağmuruna tutmuştuk Oklohama Üniversitesi’nde kendi laboratuvarını kurmaya hazırlanan Tina’yı.

Click here to display content from TED.
Learn more in TED’s privacy policy.

Gerçekten de yaklaşık 1 sene kadar sonra Tina’nın makalesi en prestijli genetik dergisi olan Nature Genetics’te yayınlanmıştı. Makalenin içeriği Tina’nın önceki sene anlattıklarını ve hatta daha fazlasını içeriyordu. Fakat size bu içeriği anlatmadan önce mikrobiom ve metagenom kavramlarını biraz irdelemek istiyorum.

 

Metagenom ve mikrobiom

Metagenom bir örnekte bulunan tüm DNA moleküllerinin, özel bir zenginleştirme veya filtre yapılmadan dizilenmesi olarak tanımlanabilir. Örneğin bir insanın tükürüğünden örnek aldığımızda, o insanın DNA’sı ile birlikte, binlerce (evet binlerce) değişik tür mikroorganizmanın (mikrobiom) ve çiğnenmiş yemeklerden kalmış hayvan ve bitkilerin DNA’ları da örneklenmiş oluyor. Yeni nesil DNA dizileme yöntemleri ile bu DNA’ların temsil ettiği değişik organizmaları, bu organizmaların hangi oranda bulunduğunu ve bu organizmalar arasındaki genetik ilişkileri bulmak mümkün.

Şekil 2. İnsan bağırsağında yaşayan mikroorganizmalardan Enterococcus faecalis. (Fotoğraf: ABD Tarım Bakanlığı)

Şekil 2. İnsan bağırsağında yaşayan mikroorganizmalardan Enterococcus faecalis. (Fotoğraf: ABD Tarım Bakanlığı)

İnsan metagenomunu inceleyen yeni çalışmalar karşımıza inanılması güç, muazzam bir bir tablo ortaya çıkarıyor. Bugün biliyoruz ki, örneğin, vücudumuzda insan hücrelerinin sayısından on kat daha fazla, trilyonlarca mikroorganizma yaşamakta (Şekil 2). Bu küçük hücreleri toparlayıp tartabilsek, kilolarca biyokütle oluşturacaklar. Yine artık açık olarak görmekteyiz ki, insan evrimi le bu küçücük organizmaların evrimi birbiri ile bağlantılı. Çoğu bize zarar vermeden ve hatta hayat döngümüzün vazgeçilmez parçaları olarak bağırsaklarımızda, midemizde, derimizde, ağzımızda ve bir çok başka organımızda yaşamakta. Bu muazzam çeşitliliğe ev sahibi olan bizlerle birlikte, bu mikroorganizmalar karmaşık, dinamik bir ekosistem oluşturmakta. Bugün yine biliyoruz ki doğumumuzda bizimle olan bu mikroorganizma ekosistemini ve hayatımızın sonuna kadar, değişerek bizimle kalıyor.

Yeni çalışmalar gösteriyor ki, bu ekosistemin dengesi sağlığımız için çok önemli. Bu ekosistem, sindirim ve bağışıklık sistemimizin vazgeçilmez parçaları. O kadar ki, bu mikroorganizmaları kaybetmemiz, ölüme götürüyor. İçtiğimiz sigara, yediğimiz yemekler, içteğimiz suya göre insandan insana değişiyorlar. Ekosistemdeki dinamikler obeziteden, kansere kadar bir çok hastalıkta değişiklik gösteriyor, daha tam anlamadığımız ama gözlemleyebildiğimiz bir rol oynuyorlar. Bu önemli ekosistemin içinde, çok önemli hastalıklar yaratabilecek mikroplar da olabiliyor. Bağışıklık sistemimizin ve bu vücudumuzda yaşayan ekosistemin dinamiklerinin değiştiği zamanlarda ortaya çıkıp çok önemli hastalıklara yol açabiliyorlar. Kısaca bu ekosistem biyolojimizin bir çok katmanında etkili. Dolayısı ile metagenom çalışmaları, genomik biliminin en önemli alt-dallarından biri olma yolunda hızla ilerliyor.

 

Ortaçağda ağız metagenomu

Tina’nın çalışmasına gelince, aslında normal bir mikrobiom çalışması. Tek farkı, bu çalışmanın 10.000 senelik bir örnek üzerinde yapılması. Bunu mümkün kılan ise genelde fiziksel antropologların hiç ilgilenmedikleri ve de dişçilerden her ziyaretimizde bir araba laf işitmemize neden olan tartar. Tartar tükürükteki minarellerin diş diplerinde birikmesinden oluşan yapıya denmekte. Son yıllardaki çalışmalar gösteriyor ki, tartar oluşumu sırasında o anda ağız içinde olan parçacıkların bir kısmı bu yapının içinde hapsolmakta. Tartar bir anlamda, ağız içindeki bakterilerin, yemek parçalarının ve ağız içinde dolaşan insan hücrelerinin binlerce yıl korunduğu bir sığınak (Şekil 3). İşte Tina ve birlikte çalıştığı arkadaşları tartarda hapsolan hücrelerin DNA’sını çıkarmayı ve dizilemeyi başarmış, bin sene önce yaşamış insanların metagenomu elde etmişlerdi.

Şekil 3. (A) Bir Ortaçağ Avrupalısının çene kemiği, dişleri ve tartar, (B) soldaki resimdeki dikdörtgen içinde kalan dişin büyütülmüş hali.

Şekil 3. (A) Bir Ortaçağ Avrupalısının çene kemiği, dişleri ve tartar. (B) soldaki resimdeki dikdörtgen içinde kalan dişin büyütülmüş hali. (Christina Warinner Laboratuvarı sitesinden izinle alınmıştır.)

Bu geç Ortaçağ Almanyalıları, Kutsal Germen İmparatorluğu’nun tebaası olmalıydılar. O zamanın günümüze göre çok daha kötü olan hijyen koşullarını gözününe aldığımızda, ağız sağlıklarının çok kötü olması beklemekteydi. Gerçekten, metagenom çalışması bugünde dişeti hastalıklarının baş sebebi olan ve ‘kırmızı kompleks’ olarak bilinen, bakteri gruplarının Ortaçağ Avrupalılarında bol miktarda ve sağlıklı modern insan ağzından daha fazla miktarda olduğunu ortaya çıkarmıştı. Bu beklenen sonuç dışında, bugünkü ağız mikrobiomu ile uyuşan ve uyuşmayan binlerce başka tür bakteri de ortaya çıkarılmıştı bu antik ağızlardan.

Dahası, Tina ve arkadaşları, bir adım daha atıp, diş tartarlarında hapsolan proteinleri kütle spektrometrisi’ tekniği ile incelemişler ve antik ağızlarda günümüzü insanı ağzından çok daha fazla bir şekilde iltihaplanma ile ilişkili bir çok proteinin salgılandığını gözlemlemişlerdi. Ancak, en enteresan ve beklenmeyen bulgulardan birisi, antibiotiğe dayanaklı bakteri genlerinin gözlemlenmesi olmuştu. Görünüşe göre, antibiyotiğe dayanıklılık gösteren genetik özellikler, bu ilaçların yaygın bir şekilde kullanılmasından önce ortaya çıkmıştı ve bu çalışmada Ortaçağ Avrupalılarında bu özelliklerin bir kısmını saptayabilmişlerdi.

Tina ve arkadaşlarının, 1000 senelik metagenomdan çıkardıkları bir başka bilgi de, bu insanların yedikleri yemeklerden kalan genetik parçalardı. Bu genetik parçalar domuz, koyun, lahana ve buğdayınkine tekabül ediyor ve Almanya’da yaşayan insanların son bin senedir yemek kültürlerinde (ne yazık ki!) bir değişiklik olmadığına işaret ediyordu.

Bu çalışma 1000 sene öncesinin hayatına açılan bir pencere olmuş, bir çok enteresan bilgi vermiş ama daha önemlisi, diğer benzer çalışmalarla beraber metodoloji olarak yepyeni bir genetik antropoloji alt dalı ortaya çıkarmıştı.

 

Daha zengin bir genetik antropoloji

2013 yılı genetik antropoloji için sönük bir yıldı. Genetik antropoloji, 90’lar ve 2000’lerde anneden (mitokondri) ve babadan (Y kromozomu) geçen genetik işaretleri çalışan, benim de dahil olduğum bir akademik grup tarafından domine edilmişti. Bu çalışmalar bahsedilen genetik işaretleri kullanarak toplumların birbiri ile olan tarihsel ilişkilerini, olası göç yollarını ve geçmişteki nüfus küçülmelerini ve patlamalarını ortaya çıkarmaya çalışmakta. Daha önemlisi, bulunan genetik çeşitliliğin ve tarihsel dinamiklerin dillerde, arkeolojik kalıntılarda ve kültürel öğelerde diğer antropologlar tarafından gözlemlenen farklılıklarla bağdaştırmak üzerine yoğunlaşmaktaydı. Ancak, 2005’ten başlayarak anneden ve babadan geçen genetik işaretler üzerinden yapılan çalışmaların önemli eksiklikleri, çoğunluğu antropolog olmayan, daha çok tıbbi veya matematiksel genetikle ilgili ekipler tarafından bulunmuştu. Konuştuğum ünlü bir genetik antropolog olan Anne Stone, antropologların durumunun parazitlerinkine benzediğini ve medikal genetiğin evrimsel, kültürel ve tarihsel bağlamdan yoksun olarak üretilen verilerini kullanarak önemli işler yapılabileceğinden dem vurmuştu. Anne parazitler üzerine çalıştığından ve onların evrimsel olarak çok başarılı ve enteresan varlıklar olarak gördüğünden, aslında kötü bir şey demek istememişti. Ancak, bu parazit benzetmesi bana yine de dokunmuştu.

2014 yılında, Kanada’nın Calgary şehrinde gerçekleşen Fiziksel Antropoloji Kongresi, geleneksel yöntemlerin ötesine geçen onlarca heyecanlı konuşmaya ev sahipliği yapmıştı içinde barındırıyordu. Anlaşılan, Tina ve arkadaşlarının çalışması genetik antropolojinin bir rönasansın eşiğinde olduğuna bir alametti. Geleneksel genetik metodların ve işaretlerin bir adım ötesine gitmeye cesaret eden bilim insanları, yepyeni heyecanlı yolculuklara çıkmaktalar. Önümüzdeki on yıl bizi şaşırtacak bir çok antropolojik buluşa gebe.

 

Kaynaklar ve ek okumalar

  • AçıkBilim
  • C. Warinner vd., 2014. Pathogens and host immunity in the ancient human oral cavity. Nature Genetics 46:336. (Araştırma makalesi)
  • I. Cho, M. Blaser, 2012. The human microbiome: at the interface of health and disease. Nature Reviews Genetics 13:260. (Metagenom ile ilgili derleme makalesi)
  • V. M. D’Costa vd., 2011. Antibiotic resistance is ancient. Nature 477:457. (Antik anibiyotik direncine dair makale)

Bal mı, pekmez mi? Hangisi daha sağlıklı?

“Bal mı, pekmez mi? Hangisi daha sağlıklı, hangisinden ne kadar tüketelim?” soruları ile sık sık karşılaşıyoruz. Hiçbir gıdanın tek başına mucizevi olmadığını söyleyebiliriz.* Tüketilen miktar, tüketilen zaman, kişinin içinde bulunduğu birçok durum bir gıdadan faydalanımını etkiler.

Pekmez, başlıca üzüm olmak üzere armut, dut, elma, kayısı, keçiboynuzu, pancar, karpuz gibi meyvelerin suyunun ateşte veya gün ışığında konsantresiyle elde edilir. Pekmez elde edilmesine kadar üzüm birçok işlemden geçer. Bu işlemler sırasında çekirdeği de ezilir ve üzüm çekirdekleri de ezildiğinden çekirdeklerde bulunan fitoöstrojen de pekmez tüketimiyle vücuda alınmış olur. Fitoöserojenlerin, menopozda görülen uykusuzluk, ateş basması, sinirlilik gibi durumlara, meme, bağırsak, prostat gibi kanserlere, kardiyovasküler hastalıkların iyileştirilmesine olumlu etkisi olduğu belirtilmişir. (1)

Bala gelince, bal, arılar tarafından bitkilerin nektarından toplanan maddelerle yapılan, yapışkan, koyu renkte sıvı bir maddedir. Toplanan nektar arıların farenkslerinde değişikliğe uğrar ve bal oluşur.

Bir besinden söz ederken gıda alerjilerinden de bahsedilmesi gerekiyor. Çocukluk çağı besin alerjilerinin nedenlerinden biri de baldır. Balın alerji ve astıma iyi geleceği düşünülerek çocuklara bal verilmektedir. Balın içinde şifalı birçok madde var, ancak aynı zamanda mide için oldukça ağır, sindirimi zor bir gıdadır. Alerjik astımlı çocuklara kaşık kaşık bal verilmesi doğru bir yaklaşım değildir. Bu şekilde aşırı tüketim ülseri tetiklemektedir. 

Ülkemizden yapılan bir çalışmada, yumurta (%57,8), inek sütü (%55,9), fındık (%21,9), fıstık (%11,7), ceviz (%7,6), mercimek (%7,0), buğday (%5,7) ve et (%5,7) çocukluk çağında en sık rastlanan gıda alerjenleri olarak bildirilmiştir (2). Bu araştırmada bal alerjisi ile ilgili bir veri bulunmamaktadır, ancak bal alerjisi besin alerjileri arasında en ciddi alerjilerdendir. Ayrıca, çocuklarda çoklu gıda alerjileri de yaygın bir şekilde görülmektedir. Ancak, pekmezin neden olduğu bir alerji tespit edilmemiştir.

Peki, tüm bunların dışındaki alternatifler nelerdir?

Cevizli sucuğu yanınızda taşıyıp kan şekerinizi dengelemek için kullanabilirsiniz. Sporcu veganlar da bu şekilde tüketebilir, besleyicilik arttırılabilir. Bazı yörelerde bulgurla beraber yöresel tarhana yapılıyor. Özellikle büyüme çağındaki çocuklar, işçiler, sporcular, gebe ve emzirn anneler için eşsiz bir gıda maddesidir.

Gelin 100 gr pekmez ile 100 gram balı karşılaştıralım:

Üzüm çeşidi farklılığıyla beraber pekmezde mineral miktarları da değişkenlik gösterir. Pekmez, kaynatılırken vitaminlerde önemli kayıplar oluşur. Bu nedenle vitamin değerleri konusunda zengindir denilemez. Ancak mineraller açısından beslenmede önemli bir yer tutar. 100 gr pekmezde 205 mg kalsiyum bulunur, bu oran 100 gram balda 6 mg’dır. Kalsiyum vücutta en fazla bulunan mineraldir. Yüzde 99’u kemiklerde ve dişlerde bulunur. Kalsiyum sinir iletiminde, kasların işlerliğinde, enzim aktivitelerinde, kan pıhtılaşmasında etkili önemli bir mineraldir. Eksikliğinde çocukların kemik gelişimde gerilikler, erken kemik erimesi, hipertansiyon riskinin artışı görülebilir. Kalsiyumun yüzde 10-30’u vücuttan geri emilir. Geri kalanı dışkıyla atılır. Aşırı yüksek miktarlarda protein alımı, idrarla kalsiyum atımını arttırır. Diyetin fosfor oranı yüksekse kalsiyumla beraber çözünmez bileşik yapar.

Demir, dokulara oksijen taşınmasında yani solunumda çok önemlidir. Aşırı derecede alınan posa ile demir emilimi azalır. Ortalama bir yetişkin bireyin günlük kalsiyum ihtiyacının 1000 mg olduğunu düşünürsek 100 gr pekmez ile günlük gereksinimin  yüzde 20’si karşılanabilir. +2 değerlikli demir de 100 gram pekmezde 4.72 mg bulunur. Günlük ortalama demir ihtiyacının 10 mg olduğu kabul edildiğinde 100 gr pekmez ile bu ihtiyacın yaklaşık yarısı karşılanabilir. Bu miktar 100 gram balda 0.42 mg’dır. (3)

Magnezyumun önemi

Magnezyum, kemiklerde, yüzde 40 oranında kan ve kas sistemlerinde kullanılır. Kasların güçlenmesi, protein sentezi ve enzim sistemi aktivitesinde, hücrelerin büyümesinde ve yenilenmesinde önemli rol oynar. Magnezyum vücut tarafından kolaylıkla emilen bir madde olup, normal bir beslenme ile günlük magnezyum ihtiyacı rahatlıkla karşılanabilir. Besinlerdeki magnezyum miktarının yaklaşık yüzde 40- 60’ı vücut tarafından kolay emilir.Dünya Sağlık Teşkilatının (WHO) ve Almanya Beslenme Enstitüsünün (DGE) belirlediğine göre, insan vücudunun günde ortalama 280-350 mg magnezyuma ihtiyacı vardır. (4) Ayrıca, magnezyum içeriği yönünden de zengin bir içeriği olan pekmezin 100 gramı günlük magnezyum ihtiyacının (350 mg) yaklaşık dörtte birini karşılar.

100 gram balda 82 gram karbonhidrat varken pekmezde bu miktar 74 gramdır. Bir yemek kaşığı pekmezde (20 gr) 15 gram karbonhidrat bulunur. Günde iki yemek kaşığı kadar pekmez tüketilebilir. Ancak şeker oranının yüksekliği göz önünde bulundurulmalıdır.

Tüm bunların yanında görüldüğü üzere bilimsel bilgiler doğrultusunda pekmez besleyicilik bakımından baldan daha üstündür, diyebiliriz. Bu nedenle arıların sömürülmesine gerek kalmıyor. Fiyat karşılaştırması yaptığımızda da bal pekmeze göre daha pahalıdır. Bizler, keyfiyetleri bırakıp daha az kaynak harcayarak ve sömürmeden beslenme gereksinimlerimizi karşılayabiliriz.

Kaynak: GaiaDergi

(1) Uçar A, Geleneksel Türk Tadı Pekmez
(2) Yavuz ST, Sahiner UM, Büyüktiryaki B, Soyer OU, Tuncer A, Sekerel BE, et al. Phenotypes of IgE-mediated food allergy in Turkish children. Allergy Asthma Proc 2011;32:47-55.
(3) United States Department of Agriculture, National Nutrient Database for Standard Reference
(4) IZ Görmüş, Ergene N, Genel, Magnezyumun klinik önemi, Tıp Dergisi, 2003;12(2):69-75
(5) Türkiye’ye Özgü Beslenme Rehberi

E102, E122, E110, E124, E 211… Gıdanızdaki zehirleri tanıyın

E102, E122, E110, E124, E 211
Bu rakam ve numaralar size birşey ifade ediyor mu?


Birçok meyveli yoğurdun, meyve aromalı içeceklerin, üzerinde doğaldır yazan renkli şekerlemele paketlerinin etiketlerinde işte bunlara rastlayabilirsiniz.

2008 yılında Ingiliz Gıda Standartları Ajansı’nın fonlamasıyla Southhampton Üniversitesi’nde gıda katkı maddelerinin çocuklarda hiperaktiviteye yol açıp açmadığı araştırılımış. Yaşları üç ve sekiz olan 300 çocuk üzerinde yapılan bu araştırmanın sonuçları son derece çarpıcı.

Her iki yaş gurubu üzerinde yapılan araştırma sonucu çocuklarda bu katkı maddelerinin ADHD olarak bilinen hiperaktiviteyi artırdığı ve konsantrasyon bozukluğuna yol açtığı tespit edilmiş. Yine aynı çalışmaya göre bu gıda katkı maddeleri çıkarılırsa sadece İngiltere’de yaşayan çocuklarda hiperaktivitenin %30 oranında azalacağı belirtilmiş.

Peki bu katkı maddeleri neler ve en çok nerelerde rastlayabiliriz?
E100 kategorisi genelde renklendiriciler için kullanılan seridir.
E200ler ise korucuyular, yani gıdanın raf ömrünü uzatmak için kullanılan katkı maddelerine verilir.

E102-Tartrazin- sarı veya turuncu rengi verir. Şekerlemelerde, çikolatalı ve reçelli tatlılarda, soslarda rastlanabilir.
E122- Karmozin- Kırmızı veya mor rengini verir.
E110-Günbatımı sarısı- Adı üstünde sarı rengi verir.
E124-Ponceau 4R olarak bilinir. Çilek reçellerinde, hazır tatlı karışımlarında, hazır çorbalarda karşınıza çıkabilir.
E 211- Sodyum Benzot- Gıdanın raf ömrünü uzatır. Sodalı ve aromalı içeceklerin, hazır turşuların, meyve sularının etiketlerinde görebilirsiniz.

Peki bunları nasıl önlersiniz?
1-Alışveriş yaparken etiketi okuyarak işe başlayabilirsiniz.
2-Reçelinizi kendiniz yapın ya da güvendiğiniz bir reçel markasını alın.
3-Meyvelı yoğurdunuzu, meyveli içeceğinizi evde yapın. Çocuklarınız illa içinde biraz baloncuk isterse, içine azıcık karbonat atabilirsiniz.
Kaynaklar:

Karanlıktan Korkuyor Olmamızın Evrimsel Bir Nedeni Var

Hepimiz çocukluğumuzun bir döneminde mutlaka bir karanlık korkusu evresi geçirmişizdir. Çünkü her gece karanlığın bastırmasıyla korkutucu şeyler, canavarlar, yaratıklar hayallerimizde canlanmaya başlar.

Her ne kadar çocukça bir korku gibi gelse de, karanlık korkumuz geceleri etrafta dolaşan avcılara karşı bizi hayatta tutan evrimsel bir özelliktir. Bilim insanları, bugün en tepedeki avcı olan insanın bu doğuştan gelen korkusunun insanlık tarihinin bir noktasında kök bulduğuna dair hipotezler ileri sürüyorlar.
Teknolojinin ilerlemesiyle insan gerçek bir süper avcıya dönüşmüştür. Teknolojiden önce, atalarımız, insan avlamaktan başka bir şey istemeyen avcılara dair sürekli olarak alarm durumundaydılar. Daha da ürkütücü olanı ise bu avcıların büyük çoğunluğu geceleri avlanıyordu. Çünkü av olmaya en müsait olduğumuz an; görüşümüzün en zayıf olduğu zamanlardı.

Dolayısıyla, gecenin bir yarısı güvende olmak durumu atalarımız için çok önemli bir önlemdi. Çok basit, eğer güvende değilsen, ölürsün. Yıllar boyunca, bu gecesel korku, içgüdüsel olmaya başladı ve bugün de hala hafif bir edişe formunda deneyimlemeye devam ediyoruz.

2012 yılında Kanada’daki University of Toronto’dan araştırmacılar tarafından yürütülen bir çalışmada; bu endişenin tam anlamıyla bir panik tepkisi olmadığı ileri sürülüyor. [1] Bundan ziyade, bizi tetikte tutan bir tür bekleme, kötü bir şey olacağına dair sezi gibi yani tam da atalarımızın ihtiyacı olan şey. Bu tür bir endişe, kaslarınızı hazır tutar ve duruma göre sizi tehlikeden uzaklaştıracak “savaş ya da kaç” tepkisine hazırlıklı yapar.

Karanlık korkusu esasında bilinmeyen korkusudur. Etrafta ne olup bittiğini göremeyiz ve bu durum bizi gergin yapar, çünkü hayal gücümüz boşluğu en kötü şeyle doldurur. Antik insanlar için, bu kötü şeyler aslanlar ve diğer avcılardı, bugünün dünyasında yani bu tür avcıların olmadığı büyük şehirlerde ise bu kötü şeyler; doğaüstü kurgular ve mistik şeyler (cin, peri, ruh vs.) halini almıştır. Aslına bakarsanız; ilkel atalarımızın modern insana göre çok daha gerçekçi düşündüklerini söyleyebiliriz.

Bizler de, doğaüstü kurgular yaratırız, çünkü avcı boşluğunu bu kurgular doldurur. Bunun en güzel örneğini de korku filmleri yapar; iyi bir korku filmi, size doğrudan canavarı göstermez çünkü hayal gücünüzün en korkuncunu yaratacığını bilir.

İlkel insan toplulukları yavaş yavaş şehir-seven toplumlara dönüştükçe, karanlık korkumuz da devam etti. Ancak yalnızca küçük bir farklılıkla; çünkü birçoğumuzun artık karanlıktan korkmasına gerek kalmadı; ampuller, telefon ekranları, televizyon ışıkları iyi ya da kötü karanlığa dair çaresizlikten ziyade bizler için bir seçim oluşturabiliyorlar.

Teknik olarak artık bu korkuya ihtiyaç duymasak da, beynimizde bir yerlerde varlığını korumaya devam ediyor. Bu özellikler yüzyıllar boyunca uzak akrabalarımızdan bizlere miras kaldı. İnsanların yeryüzünde bulunduğu süreyi göz önünde bulundurduğunuzda; bu korkunun, çok yakın zamana kadar büyük şehirlerde yaşayan bizler için tamamen demode olduğunu söyleyemeyiz.

Dolayısıyla, siz ya da çocuğunuz karanlıktan korkuyorsanız, bunun bir zamanlar atalarımızı hayatta tutan çok önemli bir özellik olduğunu hatırlayın. Çünkü bu korku sizi tavuk yapmıyor, sadece tehditlere karşı vücudunuzu alarmda tutuyor ve sizi hayatta kalmaya daha uygun hale getiriyor.


Kaynaklar: Bilimfili
1- Journal of Sleep and Sleep Disorders Research, Volume 35. 2012 Link
2- Tarantola, A. Why We’re Afraid of the Dark (and Why It’s Good That We Are). Gizmodo. Link (Retrieved on: 2016, April 26)
3- Hrala, J. There’s an evolutionary reason why we’re afraid of the dark. Sciencealert. Link (Retrieved on: 2016, April 26)
3- Zielinski, S. Modern Humans Have Become Superpredators. Smithsonian. Link (Retrieved on: 2016, April 26)

Görsel: Deviantart-by Aerorwen

Capgras Sendromu: ”Sen Benim Eşim Değilsin!”

Trafik kazası neticesinde haftalardır komada kalan eşinizin en nihayetinde komadan çıktığını görünce elbette ki kendinizi rahatlamış hissedersiniz ve hemen nasıl olduğunu sormak istersiniz. Ya hasta eşiniz uyanır uyanmaz sizin bir “sahtekar” olduğunuzu söyleseydi? Tıpkı onun eşi gibi görünüp konuştuğunuzu, tıpatıp eşine benzediğinizi ama aslında o kişi olmadığınızı söyleseydi, ne yapardınız?
Bu, nörolojideki en tuhaf ve en nadir görülen vakalardan biri olan Capgras Sendromu. Adını Fransız psikiyatrist Jean Marie Joseph Capgras’dan alan bu sendromda, kafasına darbe almış ya da Alzheimer gibi hastalıklardan mustarip olan şahıs, bilinci ile ilgili başka bir sorunu olmamasına rağmen, ebeveynlerinin, eşinin, kardeşinin, köpeğinin, hatta kimi durumlarda, kendisinin bile bir “sahtekar” olduğuna inanır.
Ünlü sinirbilimci Prof. Vilayanur S. Ramachandran, “Phantoms  In The Brain” (Boğaziçi Üniversitesi Yayınları tarafından“Beyindeki Hayaletler” ismiyle Türkçeye çevrilmiştir) adlı kitabında, annesinin ve babasının birer “sahtekar” olduğunu söyleyen Capgras sendromlu bir gencin durumunu anlatır. Gencin, herhangi bir duyguyu deneyimlemesinde ve yüz tanımasında bir sıkıntısı yoktur. Ne var ki, tanıdık yüzler söz konusu olduğunda herhangi bir duygu hissedemiyor ve dolayısıyla anne babasının gerçek anne babası olmadığını, tıpkı onlara benzeyen fakat onların yerine geçmiş birer “sahtekar” olduklarını düşünüyordu. Şimdi sıkı durun: Bu genç, anne ve babasıyla telefonda konuşurken böyle bir problem yaşamıyordu. Peki nasıl oluyordu da anne ve babasıyla yüz yüze konuştuğunda onların “sahtekar” olduklarını düşünüyor, fakat onlarla telefonda konuşurken bu düşüncesinden eser kalmıyordu?
Hemen cevaplayalım: Normalde, tanıdık bir yüz gördüğümüzde, beynimizin temporal lobundaki görsel patikalar harekete geçer. Sonra, bu etkinlikler, duygusal tepkiler vermemizden sorumlu beynin amigdala bölgesini uyarır ve o yüzü tanımamızı sağlar. Ne var ki, beyinlerine aldıkları darbe sonucu bu sendromdan yakınan hastalar, yakınlarının yüzünü gördüklerinde, yüzleri tanıyorlar fakat tanıdık birini görmenin verdiği o sıcaklık/yakınlık hissini yaşayamadıkları için, sanki o kişi gerçek değilmiş de onun yerine geçmiş bir sahtekar olduğu sanrısına kapılıyorlar.
Peki bu hastalığın tedavisi var mı? Şu ana kadar, bazı Capgras vakalarında antipsikotik ilaçlarla tedavi mümkün olabilmişse de, maalesef ki bütün Capgras vakaları için tek bir tedavi yöntemi bulunamamıştır.
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Homofobi zihinsel hastalıkların bir göstergesi olabilir

Araştırmacılar homofobi ve psikolojik karekteristikler arasında bağlantı kurdu; homofobi, zihinsel hastalıkların bir göstergesi olabilir.

Homofobi- homoseksüel kadın ve erkeklere karşı heteroseksüel insanların gösterdiği irrasyonel toleranssızlık- her zaman önyargı ve nefret aracısı olarak yorumlanmıştır. Ancak güncel bir çalışma, homofobinin psikolojik problemlerle de bağlantılı olabileceğini gösteriyor. Bulgularını Journal of Sex Medicine dergisinde yayımlayan araştırmacılar, bazı savunma mekanizmalarıyla beraber çeşitli psikolojik özelliklerin homofobik davranışları besleyebileceğini keşfetti.

Çoğunlukla insanlarla karşılaşıp bir ilişki oluşturduğumuzda onlara karşı gösterdiğimiz psikolojik tepki pozitif ve negatif duygulardan oluşan bir spektrumda verilir. Örneğin bir kişiye güvenip güvenmediğimiz, veya onların yanında güvende hissedip hissetmediğimiz bir ilişkiyi ölçme yöntemleridir. Eğer bu duygular spektrumun negatif kısmına yakın kalıyorlarsa ve anksiyete üretiyorlarsa, bu ilişkilere karşı güvende hissetmek için savunma mekanizmaları üretiriz.

Italian Society of Andrology and Sexual Medicine topluluğunun başkanı Dr. Emmanuele A. Jannini altında çalışan araştırmacılar, savunma mekanizmalarının homofobi üzerindeki rollerini ortaya çıkarmak ve bazı psikolojik bozuklukların bu ayrımcılık çeşidiyle nasıl bağlı olduğunu anlamak için bu teorileri kullandılar.

Araştırmacılar, teorilerini test etmek için Italian University öğrencilerinden 18- 30 yaşları arasındaki 560 tanesiyle çalışmaya başladılar. Araştırmacılar öğrencilerin Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (DSM-5) kriterlerine göre zihinsel sağlık durumlarını hesapladıktan sonra öğrencilere 3 anket verdiler. Biri homofobinin seviyelerini deşifre ediyordu, diğeri savunma mekanizmaları ve başa çıkma metodlarına mahsustu, bir diğeri ise psikopatolojik semptomları belirliyordu. Savunma mekanizmalarını içeren anket için araştırmacılar, rahatsız edici bir konuma sokulan katılımcıları değerlendirerek olgun bir tepki verip vermediklerini inceledi. Katılımcıların sonuçlarını değerlendiren araştırmacıların ilk keşfettikleri, homofobinin erkeklerde kadınlardan daha fazla bildirildiği oldu. Ayrıca homofobi gösteren bireylerin ‘çocukça’ savunma mekanizmaları kullandıklarını, yani rahatsız edici sosyal durumlarda daha problematik bir yaklaşım uyguladıklarını gözlemlediler.

Son olarak araştırmacılar homofobik bireylerde bazı psikolojik özelliklere işaret eden kanıtlar buldular; bu insanların, ileri seviyelerde şizofreni gibi psikotik hastalıklara yol açabilen psikotisizmi gösterme ihtimalleri homofobik olmayan insanlardan yüksekti. İleri olmayan seviyelerde psikotisizm, öfke ve saldırganlık gibi evrelerle kendini gösteriyor.

Diğer yandan, depresyon ile beraber daha nevrotik savunma mekanizmaları sergileyen katılımcılar homofobik eğilimlere sahip olma ihtimali daha düşük olan bireylerdi. Jannini, bunun homoseksüelliğin değil, homoseksüelliği bir problem olarak görenlerin sorun olduğunun bir başka kanıtı olduğunu düşünüyor.

Jannini ve ekibi, gelecekte önyargıyı engellemek için seksüelliğe mahsus olan ayrımcılığı anlamak adına bir adım daha atmayı umut ediyor.

Kaynak:

  • Bilim.org
  • medicaldaily.com
  • Ciocca G, Jannini E, Lenzi A, et al. Psychoticism, Immature Defense Mechanisms and a Fearful Attachment Style are Associated with Higher Homophobic Attitude. Journal of Sexual Medicine. 2015.

İnsanların En Çok Öğrenmeye Çalıştığı Diller

Eğer akıllı telefonunuz varsa ve dil öğrenmeye çalışıyorsanız büyük ihtimal Duolingo’ya sahipsinizdir. Dil öğrenmeyi ödüllü bir oyuna dönüştürmeyi deneyen uygulama, tam da şu anda pek de kibar olmayan bir şekilde İspanyolca kelime alıştırmanızın geciktiğini söylüyor olabilir.
Başka kaç kişi İspanyolca öğreniyor ve bu kişiler nerelerde yaşıyorlar?
Duolingo, geçenlerde bu gibi sorulara bütün Dünya ülkelerindeki 120 milyon kullanıcısını kapsayan istatistiksel bir çalışmayla cevap verdi. Şirket, sunduğu 19 dilden her ülke için en popüler olanını belirledi.
İngilizce açık arayla baskın fakat bir uyarı: Bazı kullanıcılar için İngilizce, Duolingo’nun anadillerine çeviri sunduğu tek dil. Örneğin Tayca konuşanlar için verilen dersler sadece İngilizce. Yine de bu, Duolingo’nun belirttiğine göre kullanıcılarının %53’ü tarafından çalışılan dil olan İngilizceye karşı duyulan evrensel ilgi gerçeğini değiştirmiyor. Türkçe, listede 7. sırada yer alıyor.
İşler, ülkeler bazında ikinci en popüler dile geldiğindeyse daha da ilginçleşiyor. Burada Fransızca başı çekerken peşinden İspanyolca, Almanca ve Portekizce geliyor.
Verilerde başka gariplikler de var. Haritaya göre İsveç’teki en popüler dil İsveççe. Duolingo araştırma başkanı Bozena Pajak, yazısında bunun ülkeye gelen göçlerle ilgili olduğunu belirtiyor. Pajak şöyle yazmış:
“2015 yılında her altı İsveçliden biri İsveç dışında doğmuş.”
Bozena Pajak Norveç ve Amerika Birleşik Devletleri gibi yüksek göç alan diğer ülkelerde de insanların büyük bölümünün ülkelerinin resmi dillerini öğrenmeye çalıştığını belirtiyor.
Hadi, şimdi İspanyolca kelime çalışma zamanı.
Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Kaynak: QZ

Espresso Makineleri, Kimya Laboratuvarlarının Yeni Gözdesi Olabilir

Muhtemelen gece geç saatlere kadar deneyler yapan bilim insanlarının çoğu, espresso makinelerine aşinadır. Genellikle bu makinelerin bilim insanlarına tek faydası da kafeindir. Fakat Analytical Chemistry dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmadan sonra; espresso makineleri, artık kimyagerler için daha farklı anlamlar ifade edebilir. Araştırmaya göre; espresso makineleri ile, çevredeki zararlı bileşiklerin test edilmesi gibi bazı karmaşık kimyasal deneylerin oldukça çabuk ve maliyetsiz gerçekleştirilmesi mümkün.

Polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH); her zaman her yerde rastlayabileceğiniz birkanserojen organik bileşikler sınıfıdır. Bu bileşikler orman yangınlarında, sanayi tesislerinde ve atık yakma tesislerinde malzemelerin tamamlanmamış yanmaları sonrasında oluşur.

Toprak ve çökelti içerisindeki PAH seviyelerinin belirlenmesi için araştırmacılar, genellikle, ilk olarak örnek içerisinden bileşikleri çıkartırlar; bu adım yaklaşık geleneksel metotlarla olarak16 saat sürer ve fazla miktarlarda zararlı çözücüler gerektirir. Yeni geliştirilen tekniklerle bu işlem, yüksek sıcaklıklarda daha hızlı ve daha az çözücü kullanılarak gerçekleştirilebilse de,pahalı laboratuvar malzemeleri gerektirir. Yapılan yeni bir çalışmada ise bilim insanları; suyu çok çabuk bir şekilde ısıtıp su ve su buharı yardımıyla kahvenin demlenmesini sağlayan espresso makinelerinin, örnek içerisinden polisiklik aromatik hidrokarbonların daha sonraki analizlerde kullanılmak için çıkartılmasını sağlayabileceğini öne sürüyorlar.

Aslında araştırmacıların kullandıkları teknik oldukça basit; espresso makinesinde öğütülmüş kahve konulan bölüme öğütülmüş toprak koyup, makineyi az miktarda organik çözücü ve suile çalıştırmak. Peki bu gerçekten işe yarıyor mu? Araştırmaya göre cevap: Evet! Bilim insanları yaptıkları bu çalışmayla 11 saniye içerisinde elde ettikleri ürünün içerdiği PAH miktarını, standart kromatografi prosedürü uygulayarak ölçtüler. Araştırmacılara göre; espresso prosedürü ile elde edilen sonuçlar, onaylı tekniklerle mukayese edilebilecek kadarbaşarılı. Tabii ki espresso prosedürünün, diğer tekniklere kıyasla oldukça maliyetsiz ve hızlı olduğunu tekrar belirtmekte fayda var.

Bu araştırma; espresso yapmak için günlük yaşamda kullanılan makinelerin, kimya laboratuvarlarında düşük maliyetli alternatifler geliştirmek için nasıl kullanılabileceğini gösteriyor. Bilim insanları çalışmalarına; bu makinelerin yiyecekler ve çevreden alınan örneklerin içerisindeki tarım ilaçlarını, tıbbi ilaçları ve deterjanları çıkartıp analiz etmekte kullanılıp kullanılmayacağının deneylerini yaparak devam ediyorlar.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • American Chemical Society, Using espresso machines to do chemistry, Retrieved from https://www.acs.org/content/acs/en/pressroom/presspacs/2016/acs-presspac-june-15-2016/using-espresso-machines-to-do-chemistry.html
  • Sergio Armenta, Miguel de la Guardia, and Francesc A. Esteve-Turrillas Hard Cap Espresso Machines in Analytical Chemistry: What Else? Anal. Chem., Article ASAP DOI: 10.1021/acs.analchem.6b01400 Publication Date (Web): May 25, 2016

Diğer Primatlardan Farkımız Beynimizdeki Asimetrik Oluk

Kavramsal çerçeve: Asimetri, oluk ve kıvrım

Merkezi sinir sisteminde “asimetri”, iki hemisferin biçimsel (morfolojik) ya da işlevsel (fonksiyonel) olarak tam örtüşmemesini ifade eder. Serebral korteksin yüzey mimarisi iki temel morfolojik motif üzerinden tanımlanır:

  1. gir(us) (Lat. gyrus, “halka, kıvrım”;
  2. Yun. gyros) ve sulk(us) (Lat. sulcus, “saban izi, oluk”).

Bu çift motifin kombinasyonu, sinir dokusunun yüzey alanını arttırıp bağlantısal kapasiteyi optimize eder. “Temporal” terimi Latincede tempus (şakak) kökünden gelir; üst temporal oluğun (sulcus temporalis superior, STS) lateral yüzeyde yayılan hattı, işitme, konuşma-ilişkili çözümleme, yüz-ses tanıma ve sosyal ipuçlarının bütünleşmesi gibi süreçler için çok-ortamlı (multimodal) bir düğümdür. Broca alanı (Brodmann 44/45), adını 19. yüzyıl cerrah-antropolog Paul Broca’dan alır ve konuşma üretimi ile sözdizimsel işlemlemeyle ilişkilendirilir. Heschl girusu (birincil işitsel korteksin çekirdeği) ise Avusturyalı anatomist Richard Heschl’ın adıyla anılır.

“Üst Temporal Asimetrik Çukur” (STAP): Tanım, yerleşim ve ölçüm

İnsan beyninde Heschl girusunun ventralinde ve üst temporal oluğun kalbinde, yaklaşık 4–5 cm’lik, sağ hemisferde daha derin izlenen belirgin bir mikromorfolojik çöküklük tanımlanmıştır: Üst Temporal Asimetrik Çukur (Superior Temporal Asymmetrical Pit; STAP). Bu çukur, sağda ses niteliği, yüz-ses eşleştirme ve niyet-inanç çıkarımı (zihin kuramı) gibi sosyal algı bileşenlerine aracılık eden STS alt-bölgeleriyle anatomik komşuluk içindedir; solda ise konuşmanın akustik-fonolojik ve giderek daha dile-özgü hâle gelen çözümlemesini sırtlayan kuşakla karşılıklıdır. Morfometrik olarak STAP, “oluk derinliği” (sulcal depth) ve “oluk taban genişliği” gibi metriklerle kuantifiye edilir; yüzey tabanlı morfometri (freesurfer benzeri boru hatları), katmanlı mesh-haritalama ve grup-düzeyi sulkal izohipslerin karşılaştırılması sık kullanılan yöntemlerdir.

Karşılaştırmalı perspektif: Şempanzede durum, insana özgüllük derecesi

Karşılaştırmalı MRG analizleri, STAP’ın insanda güçlü bir sağ-sol derinlik asimetrisi gösterdiğini; şempanzede ise bu izlek/vurgu ya zayıf ya da yok denecek kadar nadir olduğunu ortaya koymuştur. Bu bulgu, insan beyninde sağ STS’nin doku düzenlenişinin (laminar/sütunsal mikromimarinin ve bağlantısal kalıpların) farklı bir şekillenme (patterning) sürecinden geçmiş olabileceğini düşündürür. Dikkate değer bir nokta, bu asimetrik işaretin bebeklikten erişkinliğe süreklilik göstermesi ve el tercihi ya da klasik dil yanallaşması örüntülerinden bağımsız biçimde gözlenebilmesidir; bu da gelişimsel programın erken dönemlerde (fetal/erken postnatal) kurulduğunu ima eder.

Fonksiyonel bağlam: Sağ STS, sosyal biliş ve multimodal bütünleşme; sol STS, dil ve konuşma

Fonksiyonel çalışmalarda sağ STS, yüz-göz bakışı, biyolojik hareket, ses kimliği ve prosodi gibi sosyal ipuçlarını bütünleştiren bir “hub” olarak öne çıkar. Sol STS boyunca ise akustik karmaşıklıktan fonolojiye ve oradan dilsel işlemlemeye uzanan bir hiyerarşi tanımlanır. STAP’ın sağda daha derin olması, ses-yüz, ses-jest ve bağlamsal niyet çıkarımı gibi multimodal süreçlerin insanda genişlemiş bir işlevsel alt-yapısına işaret edebilir. Bu çerçevede STAP, konuşma (speech) ve dil (language) ile sosyal bilişin (social cognition) kesişiminde yer alan, iletişimin içerik ve niyet boyutlarının eşzamanlı kurgulanmasına destek veren bir morfolojik belirteç olarak değerlendirilebilir.

Broca alanı ve STS/STAP ilişkisi: Ayrışma ve birlikte-çalışırlık

Klasik modelde Broca alanı “ifade edici” dil ile, Wernicke/üst temporal kompleks ise “alımsal” dil ile özdeşleştirilmişti. Güncel ağ-temelli çerçeveler, fronto-temporo-parietal bir konuşma-dil ağı tarif eder. Bu ağda sol inferior frontal (Broca) düğümler sıralama/bağlama (sequencing/binding) ve sözdizimsel işlemlere, üst temporal düğümler ise fonolojik-semantik eşleştirmeye ve konuşma algısına aracılık eder. STAP, bu dorsal-ventral yolların temporal uç noktasına yakın konumuyla, dil ve sosyal ipuçlarının eş-zamanlı bütünleşmesinde morfolojik bir “işaret direği” (landmark) işlevi görür.

Gelişimsel ve genetik ipuçları

Sulkal morfogenez, kortikal levhanın büyüme anizotropileri, aksonal çekiş (tension-based folding), tabaka-spesifik proliferasyon ve bağlantısal kısıtların birlikte etkisiyle şekillenir. STAP’ın erken ortaya çıkışı, bu çukurun gelişimsel programlanmış bir özellik olduğuna işaret eder. İnsanlarda üst temporal asimetriyle ilişkili regülatör bölgeler (ör. DACT1 ile ilişkili bir enhancer) rapor edilmiştir; bu düzenleyici motiflerin ekspresyon farkları, sağ-sol derinlik asimetrisinin moleküler temelini kısmen açıklayabilir. Bu bağlam, FOXP2 gibi “tek-gen-tek-özellik” açıklamalarından ziyade, çok-genli ve düzenleyici-ağ odaklı bir evrimsel mimariyi destekler.

Evrimsel yorumsama: Neden insanlarda “sağ-ağır” bir STS çukuru?

Paleoantropolojik ve bilişsel arkeoloji verileri, alet yapımı, taklit becerileri, ortak dikkat ve temsili iletişimin artan karmaşıklıkta bir eş-evriminin yaşandığını gösterir. Bu eş-evrim, sosyal grup büyüklüğü, öngörü-planlama, niyet okuma ve sesli-jestsel sinyalizasyonun birlikte optimize edilmesini gerektirir. Sağ STS/STAP derinliğinin artması, bu multimodal sosyal iletişim gereksinimlerine bağlantısal verimlilik (ör. daha kısa yollar, daha yoğun lokal kümeleşme) ve işitsel-görsel eşleştirmede gürültüye dayanıklılık sağlayacak şekilde uyarlanmış olabilir. Morfolojik derinliğin, altta yatan kıvrım-içi yüzey alanını artırarak nöronal-glial altyapı için ek hacim ve daha zengin bağlantısal mikromimari sunması akla yakındır.

Klinik ve bireysel farklılıklar: Nörotipikler ve “atipikler”

STAP asimetrisinin cinsiyet, el tercihi, dil yanallaşması ve hatta bazı nörogelişimsel farklılıklar (ör. otizm spektrumunda heterojen biçimde) boyunca sürdüğü rapor edilmiştir. Bu durum, özelliğin “yalnızca tek bir bilişsel modül”e indirgenemeyeceğini; bunun yerine iletişimin çoklu bileşenlerine katkıda bulunan bir yapısal zemin sunduğunu düşündürür. Yine de birey-içi değişkenlik yüksektir: Asimetri derecesi ile belirli bilişsel alt-ölçekler arasında probabilistik ilişkiler bulunur; deterministik haritalar beklemek hatalı olur.

Yöntemsel notlar: Nasıl saptanıyor?

  • Yüksek-çözünürlüklü T1-ağırlıklı MRG ve yüzey-bazlı yeniden yapılandırma (kortikal mesh).
  • Sulkal derinlik haritaları ve yerel eğrilik ölçütleri; grup-düzeyi sulkal şablonlarla eşleştirme.
  • Gelişimsel kohortlar (yenidoğan-çocuk-erişkin) ve karşılaştırmalı örnekler (şempanze vb.).
  • Bağlantısal eşleştirme: Dinlenim-durumu işlevsel bağlantısallık (rs-fMRI) ve difüzyon temelli lif anatomisi ile morfoloji-bağlantısallık korelasyonları.
  • Genotip-fenotip eşleştirmesi: Düzenleyici bölgelerin varyantları ile sulkal metriklerin ilişkilendirilmesi.

Broader nörobilimsel bağlam: Lateralizasyonun yeniden okunması

İnsan beynindeki yapısal-işlevsel asimetri yalnızca “sol-dil / sağ-mekânsal” dikotomisi ile açıklanamaz. STAP gibi mikromorfolojik işaretler, sağ hemisferin sosyal-işitsel vurgusunu ve sol hemisferin dilsel-dizgesel vurgusunu birbirine eklemleyen bir mimariye işaret eder. Bu, dilin yalnızca sembolik değil, aynı zamanda sosyal etkileşimsel doğasını (prosidik ipuçlar, konuşmacı niyeti, alıcıya uyum) yansıtır. Böyle bir çerçeve, Cambridge geleneğinden bilişsel arkeoloji ve nöroarkeoloji yaklaşımlarıyla da uyumludur: Beynin maddi kültürle ortak evrimi, morfolojik “işaret direkleri” üzerinden izlenebilir.

Açık sorular ve araştırma yönleri

  • Nedensellik: STAP derinliği, sosyal-dilsel performansın nedeni mi, belirteci mi? Gelişimsel boylamsal ve genetik-nedensel (ör. Mendelyan rasgeleleme) çalışmalar gereklidir.
  • Bağlantısal mekanizma: Derinliğin artışı, yerel mikromimari (katman-spesifik piramidal yoğunluk, interneuron dağılımı) ve uzun-menzilli lif demetleri (arcuatus, SLF/temporal uçlar) ile nasıl bağlanıyor?
  • Türler arası çeşitlilik: Şempanze dışında bonobo, makak ve insansı maymunlar spektrumunda STAP benzeri motiflerin seyreklik/şiddet dereceleri nedir?
  • Bilişsel haritalama: Prosodi, yüz-ses eşleşmesi, zihin kuramı alt-bileşenleri ile bölgesel STAP ölçümleri arasındaki ince taneli (fine-grained) eşleşmeler nasıl modellenebilir?
  • Hastalık-ilişkisi: Sosyal iletişim ve dilin etkileşimli bozuluşunu gösteren durumlarda (ör. afazilerde sosyal pragmatik etkilenim, şizofrenide niyet çıkarımı bozukluğu), STAP metrikleri biyobelirteç olabilir mi?



İleri Okuma
  1. Stout, D., Toth, N., Schick, K., & Chaminade, T. (2008). Neural correlates of Early Stone Age toolmaking: technology, language and cognition in human evolution. Philosophical Transactions of the Royal Society B, 363(1499), 1939–1949.
  2. Renfrew, C. (2012). Towards a Cognitive Archaeology. In Handbook of Cognitive Archaeology: Psychology in Prehistory (pp. 15–30). Routledge.
  3. Leroy, F., Cai, Q., Bogart, S. L., Dubois, J., Coulon, O., Monzalvo, K., Fischer, C., Glasel, H., Van der Haegen, L., Bénézit, A., Lin, C.-P., Kennedy, D. N., Ihara, A. S., Hertz-Pannier, L., Moutard, M.-L., Poupon, C., Brysbaert, M., Roberts, N., Hopkins, W. D., Mangin, J.-F., & Dehaene-Lambertz, G. (2015). New human-specific brain landmark: The depth asymmetry of superior temporal sulcus. Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS), 112(4), 1208–1213. https://doi.org/10.1073/pnas.1412389112
  4. Beauchamp, M. S. (2015). The social mysteries of the superior temporal sulcus. Trends in Cognitive Sciences, 19(9), 489–490.
  5. Deen, B., Koldewyn, K., Kanwisher, N., & Saxe, R. (2015). Functional Organization of Social Perception and Cognition in the Superior Temporal Sulcus. Cerebral Cortex, 25(11), 4596–4609.
  6. Le Guen, Y., et al. (2019). A DACT1 enhancer modulates brain asymmetric temporal regions in humans. bioRxiv (Preprint). https://doi.org/10.1101/539189
  7. Kausel, L., et al. (2024). The role of the left superior temporal sulcus in social communication. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 160, 105322.
  8. Sanders, R. (2025). Are groovy brains more efficient? Berkeley News.