ismós

Sinonim: -ισμός , ismos, -izm, -ism.

Antik yunancadaki bu kelime, aynı dildeki -ίζειν ‎(-ízeinveya -ισμα ‎(-ismakelimelerinden türemiştir. Anlam ve işlevleri:

  1. Tıpta sendromların isim olmasını sağlayan ek.
  2. Sistem, düşünce, öğreti veya bir nesnenin isim olmasını sağlayan ek.
  3. Belirli bir grup kişinin davranışlarını, öğretilerini, hareketlerini veya düşüncelerini temsil ettiğini gösteren ek.

Splenektomi

Etimolojik Köken

“Splenektomi” terimi, Eski Yunanca kökenli iki sözcüğün birleşiminden oluşur. Splēn (σπλήν) kelimesi dalak anlamına gelirken, ektomē (ἐκτομή) sözcüğü “kesip çıkarma” ya da “cerrahi olarak alma” anlamını taşır. Bu bileşik yapı, terimin kavramsal içeriğini doğrudan ve yalın biçimde yansıtır: dalağın cerrahi olarak vücuttan çıkarılması. Latince tıbbi terminolojiye splenectomia biçiminde geçen terim, modern tıp literatüründe evrensel olarak kabul görmüş ve farklı dillerde küçük fonetik uyarlamalarla kullanılmaya devam etmiştir.

Tarihsel Gelişim

Dalağın cerrahi olarak çıkarılması fikri, tıbbın erken dönemlerinde teorik düzeyde tartışılmış olsa da, uygulamaya geçişi oldukça geç bir tarihe rastlar. Antik Yunan ve Roma hekimliği dönemlerinde dalak, özellikle “melankoli” kavramıyla ilişkilendirilmiş, humoral patoloji çerçevesinde kara safra üretiminin merkezi olarak düşünülmüştür. Bu nedenle dalağa müdahale edilmesi, çoğunlukla farmakolojik ya da diyetetik yöntemlerle sınırlı kalmıştır.

Orta Çağ boyunca cerrahi girişimler genel olarak yüksek mortalite nedeniyle sınırlı kalmış, dalak cerrahisi ise pratikte uygulanmamıştır. Modern anlamda ilk başarılı splenektomi girişimleri 19. yüzyılın ortalarına denk gelir. Anestezi tekniklerinin gelişmesi, antisepsi ve asepsi ilkelerinin benimsenmesi, kanama kontrolüne yönelik cerrahi becerilerin ilerlemesi splenektomiyi mümkün kılmıştır. Başlangıçta splenik rüptürler ve büyük splenomegali vakaları temel endikasyonları oluştururken, zamanla hematolojik hastalıklar cerrahi endikasyonlar arasına eklenmiştir.

  1. yüzyıl boyunca splenektomi, özellikle herediter sferositoz, immün trombositopenik purpura ve hipersplenizm gibi durumlarda standart tedavi seçeneklerinden biri haline gelmiştir. Laparoskopik cerrahinin gelişimiyle birlikte, splenektomi daha az invaziv bir girişim olarak yeniden tanımlanmış, postoperatif morbidite ve iyileşme süreleri belirgin biçimde azalmıştır.

Evrimsel ve Biyolojik Bağlam

Dalak, evrimsel biyoloji açısından bakıldığında, omurgalıların bağışıklık ve hematolojik sistemlerinin merkezî organlarından biridir. İlkel omurgalılarda dalak, hematopoezin temel merkezlerinden biri olarak işlev görmüş; kemik iliğinin evrimsel olarak baskın hale gelmesiyle bu rol ikincil duruma gerilemiştir. Buna karşın dalak, immün gözetim, eritrositlerin filtrelenmesi ve kan rezervuarı olarak işlevlerini sürdürmüştür.

Memelilerde dalak, özellikle kapsüllü bakterilere karşı humoral bağışıklığın düzenlenmesinde kritik rol oynar. Splenik marjinal zon, antijen sunumu ve IgM yanıtlarının hızlı başlatılması açısından özgün bir mikroçevre sunar. Bu bağlamda splenektomi, yalnızca anatomik bir organ kaybı değil, aynı zamanda evrimsel olarak şekillenmiş karmaşık bir immün fonksiyonun ortadan kaldırılması anlamına gelir.

Anatomik ve Fizyolojik Temeller

Dalak, sol üst kadranda, diyaframın altında ve mide ile komşu olarak yer alır. Parankimi beyaz pulpa ve kırmızı pulpa olmak üzere iki temel histolojik bölgeden oluşur. Beyaz pulpa, lenfoid doku açısından zengin olup T ve B lenfositlerin organizasyonunu sağlar. Kırmızı pulpa ise yaşlanmış eritrositlerin, trombositlerin ve bazı mikroorganizmaların fagositozundan sorumludur.

Splenektomi sonrasında bu fizyolojik işlevlerin tamamı ortadan kalkar. Bunun yerine karaciğer ve kemik iliği gibi organlar kısmi kompansasyon sağlar; ancak bu telafi mekanizmaları özellikle immünolojik açıdan tam bir denge oluşturamaz.

Endikasyonlar

Splenektomi endikasyonları klasik olarak travmatik ve non-travmatik olmak üzere iki ana gruba ayrılır. Travmatik splenektomi, künt veya penetran abdominal travmalar sonucu gelişen masif splenik kanamalar nedeniyle acil bir girişim olarak uygulanır. Non-travmatik splenektomi ise daha çok elektif koşullarda gerçekleştirilir ve hematolojik, onkolojik ya da vasküler nedenlere dayanır.

Hematolojik endikasyonlar arasında herediter sferositoz, talasemi major, immün trombositopenik purpura ve bazı hemolitik anemiler öne çıkar. Onkolojik bağlamda lenfomalar ve dalak primer tümörleri cerrahi endikasyon oluşturabilir. Ayrıca hipersplenizm sendromu, portal hipertansiyonla ilişkili splenomegali ve bazı kistik lezyonlar da splenektomi gerektirebilir.

Cerrahi Teknikler

Güncel cerrahi uygulamalarda splenektomi açık ya da laparoskopik yöntemle gerçekleştirilebilir. Açık splenektomi, özellikle hemodinamik instabilite varlığında ve masif splenomegali durumlarında tercih edilir. Laparoskopik splenektomi ise elektif olgularda altın standart haline gelmiş, daha az postoperatif ağrı, daha kısa hastanede kalış süresi ve daha hızlı fonksiyonel iyileşme sağlamıştır.

Parsiyel splenektomi kavramı, özellikle pediatrik hastalarda ve immün fonksiyonun korunmasının istendiği durumlarda geliştirilmiştir. Bu yaklaşım, dalak dokusunun bir kısmının korunarak immünolojik avantajların sürdürülmesini hedefler.

Güncel Bilimsel Anlayış ve Klinik Sonuçlar

Modern tıpta splenektomi, artık yalnızca cerrahi bir işlem olarak değil, uzun dönemli sistemik etkileri olan bir durum olarak değerlendirilir. En önemli komplikasyon, splenektomi sonrası gelişen ve yüksek mortaliteye sahip olan ağır enfeksiyon sendromudur. Bu durum, özellikle kapsüllü bakterilere karşı artmış duyarlılıkla karakterizedir.

Bu nedenle splenektomi öncesi ve sonrası dönemde aşılamalar, profilaktik antibiyotik uygulamaları ve hasta eğitimi güncel klinik yaklaşımın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Güncel bilimsel anlayış, splenektomi kararının multidisipliner bir değerlendirme ile, risk–fayda dengesi gözetilerek verilmesini öngörür.

Dalak fonksiyonlarının ayrıntılı biçimde anlaşılması, splenektominin mutlak bir tedavi olmaktan ziyade, belirli koşullarda başvurulan, dikkatle izlenmesi gereken bir girişim olduğunu ortaya koymuştur. Bu yaklaşım, cerrahi pratiğin biyolojik ve immünolojik bilgiyle bütünleştiği modern tıp anlayışının tipik bir örneğini oluşturur.


Keşif

Dalak ve onun cerrahi olarak çıkarılması fikri, tıp tarihinin en eski ve aynı zamanda en tartışmalı kavramlarından biridir. Splenektominin gelişim öyküsü, yalnızca bir cerrahi tekniğin evrimini değil, aynı zamanda insan bedeninin işleyişine dair düşüncenin, dogmadan gözleme; spekülasyondan deneysel bilime doğru ilerleyişini yansıtan uzun bir entelektüel yolculuğu temsil eder.

Antik Dönem: İlk Gözlemler ve Kavramsal Belirsizlik

Dalağa dair en erken sistematik bilgiler Antik Yunan tıbbına uzanır. Hippokrates ve onu izleyen hekimler, dalağı doğrudan deneysel olarak incelemekten ziyade, humoral patoloji çerçevesinde değerlendirmiştir. Dalak, kara safra ile ilişkilendirilmiş; melankoli, dalak büyümesi ve ruhsal durumlar arasında nedensel bağlar kurulmuştur. Bu dönemde dalak, yaşamsal bir organ mı yoksa ikincil bir yapı mı olduğu konusunda belirsiz bir konumda yer alır. Cerrahi çıkarılması ise neredeyse düşünülmez; çünkü insan bedenine yönelik müdahaleler, felsefi ve etik sınırlarla ciddi biçimde kısıtlıdır.

Roma döneminde Galen, anatomik gözlemleri sistematikleştirmiş ve dalağın kanın “temizlenmesiyle” ilişkili bir rolü olabileceğini öne sürmüştür. Ancak Galen’in otoritesi, yüzyıllar boyunca sorgulanmadan kabul edilmiş; bu durum, dalağın işlevine dair alternatif düşüncelerin gelişimini uzun süre baskılamıştır.

Orta Çağ ve Rönesans: Metnin Egemenliğinden Gözleme Geçiş

Orta Çağ boyunca dalak hakkındaki bilgiler büyük ölçüde Galenik doktrinlere dayanır. Cerrahi girişimler sınırlı, disseksiyonlar ise nadirdir. Splenektomi kavramı bu dönemde hâlâ teorik ve spekülatif bir düzeydedir.

Rönesans ile birlikte anatomik disseksiyonların yaygınlaşması, dalağın fiziksel özelliklerinin daha ayrıntılı biçimde tanımlanmasını sağlamıştır. Andreas Vesalius, insan anatomisini doğrudan gözleme dayalı olarak yeniden tanımlarken dalağın konumu, damar yapısı ve komşuluk ilişkilerini ayrıntılı biçimde betimlemiştir. Buna rağmen dalağın yaşamsal önemi konusundaki tartışmalar sürmüş, cerrahi olarak çıkarılabilir bir organ olup olmadığı sorusu henüz pratik bir karşılık bulmamıştır.

17. ve 18. Yüzyıl: Deneysel Merak ve İlk Radikal Fikirler

Bilimsel devrimle birlikte, hayvan deneyleri tıbbi bilgi üretiminin önemli bir aracı haline gelmiştir. 17. yüzyılda bazı araştırmacılar, hayvanlarda dalağın çıkarılmasının hemen ölümle sonuçlanmadığını gözlemlemiş; bu bulgu, dalağın mutlak yaşamsal bir organ olmadığı yönündeki düşünceleri güçlendirmiştir. Bu dönem, splenektominin kavramsal olarak mümkün olduğunun ilk kez ciddi biçimde tartışıldığı bir eşik oluşturur.

  1. yüzyılda fizyolojinin gelişmesiyle birlikte dalak, kan dolaşımı ve lenfatik sistem bağlamında ele alınmaya başlanmıştır. Ancak cerrahi tekniklerin yetersizliği, bu bilgilerin klinik uygulamaya dönüşmesini engellemiştir.

19. Yüzyıl: Splenektominin Doğuşu

Splenektominin gerçek anlamda tarih sahnesine çıkışı 19. yüzyıla rastlar. Anestezinin keşfi, antisepsi ilkelerinin yerleşmesi ve cerrahi aletlerin gelişimi, daha önce düşünülemeyen girişimlerin uygulanabilir hale gelmesini sağlamıştır. Bu dönemde, özellikle travmatik dalak rüptürleri cerrahların dikkatini çekmiş; yaşamı tehdit eden kanamaların kontrol altına alınması amacıyla dalağın çıkarılması gündeme gelmiştir.

İlk başarılı splenektomi vakaları, başlangıçta büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştır. Hastaların ameliyat sonrası yaşamlarını sürdürebilmesi, dalağın “vazgeçilmez” bir organ olmadığı düşüncesini pekiştirmiştir. Bu gelişme, tıpta organların işlevsel hiyerarşisine dair algıyı kökten sarsmıştır.

Aynı yüzyılın sonlarına doğru, splenektomi yalnızca travma değil, bazı hematolojik hastalıkların tedavisinde de denenmeye başlanmıştır. Dalak büyümesiyle seyreden anemiler ve hipersplenizm olguları, cerrahi tedavinin potansiyel faydalarını ortaya koymuştur.

20. Yüzyıl: Sistematik Bilgi ve Klinik Standardizasyon

  1. yüzyıl, splenektominin bilimsel olarak sistematik biçimde incelendiği ve klinik endikasyonlarının netleştiği dönemdir. Hematoloji alanındaki ilerlemeler, dalak ile eritrosit yıkımı, trombosit sekestrasyonu ve immün yanıt arasındaki ilişkileri daha açık hale getirmiştir. Bu bilgi birikimi, herediter sferositoz ve immün trombositopenik purpura gibi hastalıklarda splenektominin rasyonel bir tedavi seçeneği olarak kabul edilmesini sağlamıştır.

Aynı dönemde, splenektomi sonrası enfeksiyon risklerinin fark edilmesi, bilimsel merakın yönünü değiştirmiştir. Dalak yokluğunda gelişen ağır sepsis tabloları, bu organın immün sistemdeki özgün rolünü görünür kılmıştır. Bu gözlemler, splenektominin yalnızca cerrahi bir başarı değil, aynı zamanda uzun vadeli biyolojik sonuçları olan bir durum olduğunu ortaya koymuştur.

Geç 20. ve 21. Yüzyıl: Minimal İnvaziv Yaklaşımlar ve Koruyucu Stratejiler

Laparoskopik cerrahinin gelişimi, splenektominin teknik boyutunda yeni bir dönemi başlatmıştır. Daha küçük insizyonlar, daha az travma ve hızlı iyileşme, bu girişimi hasta açısından daha kabul edilebilir hale getirmiştir. Aynı zamanda parsiyel splenektomi kavramı ortaya çıkmış; dalak dokusunun bir kısmını koruyarak immün fonksiyonun sürdürülmesi hedeflenmiştir.

Günümüzde splenektomi, immünoloji, enfeksiyon hastalıkları ve cerrahi disiplinlerinin kesişiminde ele alınan bir konu haline gelmiştir. Aşılama stratejileri, profilaktik antibiyotik kullanımı ve bireyselleştirilmiş risk değerlendirmeleri, çağdaş yaklaşımın ayrılmaz parçalarıdır. Modern araştırmalar, splenik fonksiyonun moleküler ve hücresel düzeyde daha iyi anlaşılmasına odaklanmakta; gelecekte splenektomiye alternatif biyolojik ya da girişimsel çözümlerin geliştirilmesi olasılığını gündeme getirmektedir.


İleri Okuma
  1. Hippocrates (ca. 400 v. Chr.). Aphorismi. Corpus Hippocraticum, verschiedene Editionen und Übersetzungen, antike medizinische Sammelwerke.
  2. Galenus (ca. 180). De usu partium corporis humani. In: Galeni Opera Omnia, Kühn-Edition, Leipzig, Band III–IV.
  3. Vesalius, A. (1543). De humani corporis fabrica libri septem. Basel, Johannes Oporinus, anatomische Monographie der Renaissance.
  4. Malpighi, M. (1666). De viscerum structura exercitatio anatomica. Bologna, frühe mikroskopisch-anatomische Studien zu Milz und Organstruktur.
  5. Hunter, J. (1794). A treatise on the blood, inflammation, and gun-shot wounds. London, George Nicol, frühe pathophysiologische Betrachtungen zur Milz.
  6. Péan, J. (1867). De l’ablation de la rate chez l’homme. Gazette des Hôpitaux Civils et Militaires, chirurgische Fallberichte zur ersten erfolgreichen Splenektomie.
  7. Billroth, T. (1872). Allgemeine chirurgische Pathologie und Therapie. Berlin, Reimer, systematische Einordnung der Splenektomie in die operative Medizin.
  8. Osler, W. (1892). The principles and practice of medicine. New York, D. Appleton and Company, klassische internistische Darstellung splenischer Erkrankungen.
  9. Pearson, H. A., Johnston, D., Smith, K. A. (1969). The role of the spleen in childhood hematologic disorders. Journal of Pediatrics, 75, 123–134.
  10. King, H., Shumacker, H. B. (1952). Splenic studies: susceptibility to infection after splenectomy. Annals of Surgery, 136, 239–242.
  11. Di Sabatino, A., Carsetti, R., Corazza, G. R. (2011). Post-splenectomy and hyposplenic states. The Lancet, 378, 86–97, DOI: 10.1016/S0140-6736(10)61493-6.
  12. Cullingford, G. L., Watkins, D. N., Watts, A. D. J., Mallon, D. F. J. (1991). Severe late postsplenectomy infection. British Journal of Surgery, 78, 716–721.
  13. Uranüs, S., Kronberger, L., Kraft-Kinz, J. (2006). Laparoscopic splenectomy: current status and future perspectives. Surgical Endoscopy, 20, 141–148.
  14. Bessler, H., Bergman, M., Salman, H. (2012). Partial splenectomy: immunological and clinical considerations. World Journal of Surgery, 36, 227–233.
  15. Mebius, R. E., Kraal, G. (2005). Structure and function of the spleen. Nature Reviews Immunology, 5, 606–616, DOI: 10.1038/nri1669.

Dalak

Yunancada splḗn (σπλήν/σπλήνα), Latincede lien olarak adlandırılır. Hem immün sistemin hem de hematojen dolaşımın kesişiminde yer alan, yaşam boyu değişken işlevler üstlenen bir retiküloendotelyal organdır.

Adlandırma ve kısa tarihçe

Antik tıp metinlerinde “melankoli” ile ilişkilendirilse de modern anatomi ve fizyoloji, dalağın esasen filtreleme, immün gözetim ve hematolojik dengeleme işlevleriyle yaşamsal bir rol üstlendiğini göstermiştir. Klinik literatürde “dalak” terimi erişkin ve pediatrik bağlamlarda morfo-fonksiyonel süreklilikle kullanılır; dalağa ait ektopik/aksesuar dokular için “aksesuar dalak” (splen accessorius) ve peritoneal yüzeylere saçılarak oturan nodüller için “splenozis” terimleri tercih edilir.

Makroskopik anatomi ve topografi

Sol üst kadranda, diyaframın altında ve kostal kavsin arkasında, yaklaşık 9.–11. kaburgalar arasında, uzun ekseni çoğu bireyde 10. kaburgaya paralel olacak biçimde dorsolateral konumlanır. Ön-iç komşuluğunda mide fundusu ve kısa gastrik damarlar, kaudalde splenik fleksura, mediale doğru pankreas kuyruğu ve sol böbrek üst kutbu yer alır. Diyafram ile temas eden kostal yüzü konkav, viseral yüzünde ise hilus, gastrik, renal ve kolik izler seçilir.

Boyut ve ağırlık (erişkin): Kranio-kaudal uzunluk genellikle ≤ 12 cm (ultrason için sıklıkla kabul edilen üst sınır), kalınlık 3–4 cm, transvers genişlik ~7–8 cm; ağırlık ortalama 120–180 g’dır. Beden kitle indeksi, boy ve cinsiyete göre anlamlı varyasyon gösterebilir.

Embriyoloji ve varyasyonlar

Dalak, embriyogenezde dorsal mezogastriumun mezenşimal kalınlaşmasından (endoderm kökenli değildir) 5. haftadan itibaren gelişir. Midenin rotasyonu ile sol hipokondriuma taşınır. En sık varyasyon aksesuar dalak olup çoğu zaman hilus çevresinde veya pankreas kuyruğu komşuluğunda 0,5–3 cm’lik nodüller halinde görülür. Splenozis ise travma ya da cerrahi sonrası saçılan splenik dokunun peritonda otogreft gibi tutunmasıdır.

Damarlar, sinirler ve lenfatik drenaj

Arteriyel beslenme çölyak trunkustan çıkan a. splenica ile sağlanır; tortiyöz seyirle pankreasın üst kenarı boyunca ilerler, kısa gastrik ve sol gastroepiploik dalları verir. Venöz drenaj v. splenica ile portal vene katılır. Otonom innervasyon çölyak pleksus kaynaklı sempatik liflerle gerçekleşir; parasempatik etkiler minimaldir. Lenf drenajı pankreatikosplenik düğümler üzerinden çölyak düğümlerine olur.

Mikroyapı ve işlevsel anatomi

Dalak iki ana bölgeden oluşur:

  • Beyaz pulpa: Santral arteri çevreleyen periarteriyoler lenfoid kılıflar (T-hücresi ağırlıklı), lenfoid foliküller (B-hücre zonu) ve marjinal zon (antijen sunumu ve marjinal zon B-hücreleri). Adaptif yanıtların başlatılması, Ig üretiminin orkestrasyonu ve immün hafıza oluşumu burada şekillenir.
  • Kırmızı pulpa: Billroth kordonları ve sinüzoidlerden oluşur. Külleme (culling) ve pitting mekanizmalarıyla yaşlanan/şekil bozukluklu eritrositler, inklüzyon cisimcikleri (Howell-Jolly cisimcikleri, Heinz cisimcikleri) ve opsonize partiküller ayıklanır. Demir geri dönüşümü ve hem katabolizması makrofaj ağıyla bütünleşir.

Fizyoloji (İşlevler)

  1. İmmün gözetim ve yanıt: Antijen yakalama, kompleman/opsonizasyon sonrası partikül klirensi; antikor (özellikle IgM) üretimi, monosit ve aktif lenfosit rezervuarı olarak hızlı mobilizasyon. Kapsüllü bakterilere (S. pneumoniae, H. influenzae tip b, N. meningitidis) karşı savunmada belirleyicidir.
  2. Hematolojik dengeleme ve filtrasyon: Yaşlı eritrositlerin seçici yıkımı; trombositlerin anlamlı bir kısmının sekestrasyonu ve yaşam sonu klirensi. Erişkinlerde toplam trombositlerin yaklaşık üçte biri dalakta depolanabilir; hipersplenizmde periferik trombositopeni gelişebilir.
  3. Hematopoez: Fetal dönemde etkin hematopoetik organ; erişkinde artmış gereksinim veya kemik iliği yetmezliğinde ekstramedüller hematopoez odağına dönüşebilir.
  4. Mediatör üretimi ve immün modülasyon: Sitokin/kemokin üretimi, marjinal zon B-hücrelerinden hızlı antikor yanıtı; doku hasarı ve enfeksiyonda dolaşıma monosit salınımının hızlanması.

Epidemiyoloji

  • Aksesuar dalak/parasplenik yapılar: Görülme oranı yaklaşık %10–15 olup çoğu klinik olarak sessizdir; görüntülemede sıklıkla tesadüfen saptanır.
  • Kitle lezyonları: Primer dalak tümörleri nadirdir ve çoğunluğu iyi huyludur (ör. hemanjiyom, hamartom, SANT, littoral hücre anjiyomu). Primer maligniteler çok seyrektir; dalağın en sık malign tutulumu lenfomalar ve lösemik infiltrasyonlardır.
  • Metastaz: İzole dalak metastazı istisnaidir; dalak metastazı çoğu kez yaygın hastalığın göstergesidir ve ileri evre onkolojik tablo ile ilişkilidir.

Klinik değerlendirme ve muayene

Öykü ve bulgular: Yorgunluk, sol üst kadran dolgunluğu/ağrısı, erken doyma; hipersplenizme bağlı sitopenilerde enfeksiyon ve kanama eğilimi. Enfeksiyöz mononükleozda ağrılı splenomegali tipiktir.

İnspeksiyon: İleri splenomegalide sol kostal kaviste bombelik.
Palpasyon: Bimanuel teknikle inspiryumda kostal kenar altından diyagonal doğrultuda ele gelir; dalak alt kenarındaki çentik ayırıcıdır. Hassasiyet apse/infrakt lehine olabilir. Hooking manevrası obez hastalarda yardımcıdır.
Perküsyon: Traube boşluğu (sol 6. kosta–ön aksiller çizgi–splenik bölge) normalde timpaniktir; matlaşma splenomegali göstergesidir. Castell belirtisi inspiryumda perkusyon matlığının belirginleşmesiyle pozitiftir.
Laboratuvar: Periferik yaymada hedef hücre/akantositler, polisplenizmde löko-trombositopeni; işlevsel asplenide Howell-Jolly cisimcikleri.

Görüntüleme

  • Ultrasonografi (USG): İlk basamak. Uzun eksen ölçümü (genellikle ≤ 12 cm), homojen ince grenli ekojenite, hilusta damar yapıları. Doppler ile splenik arter/ven değerlendirilir. Elastografi fibrotik/konjesyon ayrımına katkı sağlayabilir.
  • Bilgisayarlı tomografi (BT): Travma derecelendirmesi (AAST), hipodens infarkt üçgensel alanlar, kitlelerin vasküler paternleri; kontrastlı fazlarda hemangiom-SANT ayrımı için ipuçları.
  • Manyetik rezonans (MR): Doku karakterizasyonu ve diffüzyon kısıtlılığı ile apse/lenfoma ayrımı.
  • Nükleer tıp: Isı ile hasarlanmış Tc-99m eritrosit sintigrafisi aksesuar dalak/splenozisin diğer kitlelerden ayrımında altın değerdedir.

Patoloji spektrumu

Splenomegali

Nedenler:

  • Hematolojik: Miyeloproliferatif neoplaziler, hemolitik anemiler, talasemi, lösemi/lenfoma.
  • Enfeksiyöz: EBV, CMV, sıtma, kala-azar, bruselloz, tüberküloz.
  • Konjestif: Portal hipertansiyon, splenik ven trombozu, ileri kalp yetmezliği.
  • Depo hastalıkları: Gaucher, Niemann–Pick, amiloidoz.
  • İmmün/inflamatuvar: Sarkoidoz, SLE, romatolojik hastalıklar.

Hipersplenizm: Splenomegali + bir ya da daha fazla periferik sitopeni + normo-hiperselüler kemik iliği + splenektomi/emboli sonrası düzelme kriterleriyle tanımlanır. Tedavi altta yatan nedene yöneliktir; refrakter olgularda splenektomi ya da parsiyel splenik embolizasyon düşünülebilir.

Enfarktüs

Tipik olarak embolik olaylar (atriyal fibrilasyon, endokardit), hemoglobinopatiler (ör. orak hücre), miyeloproliferatif durumlar veya hiperviskozite ile ilişkilidir. Sol hipokondriumda ani, inspiryumla artan ağrı ve BT’de periferik kama şeklinde hipodens alanlarla seyreder. Komplikasyonlar: psödokist, apse, kapsül altı hematom.

Tümörler

  • Benign: Hemanjiom (en sık), hamartom, SANT, littoral hücre anjiyomu. Çoğu asemptomatik; büyük lezyonlarda rüptür riski ve hipersplenizm yapabilir.
  • Malign: Lenfomalar (Hodgkin/dışı), lösemik infiltrasyonlar; primer anjiyosarkom çok seyrektir.
  • Metastaz: Melanom, akciğer, meme, over, renal hücreli karsinom kaynaklı olabilir; genellikle yaygın metastatik hastalığın parçasıdır.

Kistler

  • Gerçek kistler: Epitelyal (epidermoid) kaplı, çoğu genç kadınlarda; semptomatikse cerrahi (splenik koruma öncelikli).
  • Psödokistler: Travma/infarkt sonrası; kalsifiye duvar sık görülür.

Apseler

Ateş, lokal hassasiyet, lökositoz; immünsüpresyonda fungal etkenler (Candida) önemlidir. Görüntülemede kavite ve gaz düzeyi görülebilir. Tedavide geniş spektrumlu antibiyotik + drenaj; rüptür riskinde acil cerrahi.

Travma

Dalak künt karın travmalarında en sık yaralanan organdır. AAST sınıflaması ile dereceleme yapılır. Hemodinamik stabil olguların çoğu non-operatif izlem/embolizasyon ile başarıyla yönetilir. Aktif kanamada hedefe yönelik anjyoembolizasyon splenik dokunun korunmasına olanak tanır. Rüptür ve şokta acil splenektomi hayat kurtarıcıdır.

Sonografi ve ölçüm ayrıntıları

  • Teknik: Sol lateral dekübitte, interkostal pencereden hilusu içerecek şekilde uzun eksen; inspiryumda ölçüm tekrarı.
  • Normal değerler: Erişkin uzun eksen çoğu bireyde ≤ 12 cm; atletlerde ve uzun boylularda daha büyük değerler fizyolojik olabilir.
  • Splenik indeks: Uzunluk × kalınlık × genişlik; popülasyona göre değişen eşiklerle splenomegali saptamada yardımcıdır.
  • USG ile ayırıcı tanı: Aksesuar dalak genellikle dalakla aynı ekojenitede ve damar paternindedir; renkli Doppler ile hilustan gelen beslenme gösterilebilir.

İşlevsel aspleni ve splenektomi sonrası korunma

Fonksiyonel aspleni (örn. orak hücre hastalığı, infiltratif hastalıklar) veya splenektomi sonrasında OPSI (ezici seyirli postsplenektomi enfeksiyonu) riski artar.
Koruyucu yaklaşım:

  • Kapsüllü bakterilere karşı aşılar (pnömokok konjüge ve polisakkarit şemaları, meningokok konjüge/serogrup B, Hib) ve yıllık influenza.
  • Ateş gelişiminde erken geniş spektrumlu antibiyotik başlama eğitimi.
  • Mümkünse travma ve kitle cerrahilerinde splenik koruma (parsiyel splenektomi, splenopeksi, embolizasyon) stratejileri.

Özet klinik pratik noktalar

  • Aksesuar dalak ~%10–15 sıklıktadır; lenf düğümü/kitlelerle sık karışır, RBC sintigrafisi ayırıcı tanıda değerlidir.
  • Primer dalak tümörlerinin çoğu iyi huyludur; malign tutulum en sık lenfoproliferatif hastalıklarla olur.
  • Dalak metastazı genellikle disseminasyon göstergesidir ve prognoz olumsuzdur.
  • Muayenede Traube boşluğu perküsyonu ve Castell belirtisi basit, duyarlı tarama adımlarıdır; doğrulamada USG ilk seçenektir.
  • Aspleni/splenektomide aşılama ve hızlı antibiyotik yaklaşımı hayatidir.

Keşif

Antik dünyanın taş tabletlerine ve papirüs rulolarına eğilmiş hekimler için dalak—Yunancanın σπλήν’i—bedendeki dört “hılt”ın siyah yüzüne açılan bir kapıydı. Hipokrates geleneği onu melankolinin gölgesiyle, Aristoteles ise organizmanın dengesindeki bir ağırlıkla ilişkilendirdi. Yine de en eski “kaşifler” olan İskenderiyeli Herophilos ve Erasistratos, MÖ 3. yüzyılda cesur bir sapmayla insan bedenini sistemli biçimde açıp organları adlandırmaya başladıklarında, dalak bir inanç nesnesinden somut bir dokuya dönüştü: diyaframın altında, kaburgaların gölgesinde saklanan, ama çıkarıldığında hastayı anında öldürmeyen tuhaf bir visser. Bu paradoks—hayati görünen ama yaşamsal olmayan—yüzyıllarca merakı körükledi.

Roma’ya gelindiğinde Galenos, hayvan diseksiyonlarından çıkardığı sonuçlarla dalağı kanın “arındırıldığı” bir ocak olarak betimledi; İmparatorluk saraylarındaki şifa odalarında bu düşünce hüküm sürdü. Efesli Rufus, organ adlarını titizlikle derlerken dalak için topografik ipuçları bıraktı; Herophilean arterler ile portal damarların ayrışan yollarını sezdiren çizgiler çekti. İslam tıbbının ansiklopedik çağında Râzî ve İbn Sînâ, dalak büyümesinin ateş, kilo kaybı ve karın dolgunluğu ile birlikteliğini klinik bir gözle birleştirerek, organı yalnızca bir “mizac” göstergesi olmaktan kurtarıp muayene edilebilir bir yapıya dönüştürdüler. Onların şifa kitaplarında dalak, kaburgaların kemerli sessizliğinde yoklanır; hastanın yüzündeki solgunluk, periferdeki nabzın inceliğiyle birlikte okunurdu.

Rönesans’ta sahne değişti: Padua amfilerinde mum ışığında yükselen gölgelerin arasında Andrea Vesalius, Galen’in hayvanlardan insanlara taşınmış çizimlerini birer birer düzeltti. Dalağın kaburgalar altındaki konumunu, konkav-kubbe yüzeylerini, hilumundaki damar kapısından girip çıkan yollarını insan bedeninde göstererek, organı nihayet doğru yerine oturttu. Onun öğrencilerinden gelen damar bilimi, William Harvey’nin dolaşım kuramıyla zirve yaptı: Kanın kalpten çıkıp yine kalbe döndüğünü kanıtlayan bu yeni kozmos içinde dalak, statik bir arıtma ocağı değil, akışa eklemlenen bir istasyon olarak yeniden yorumlandı. Aynı yüzyılda Marcello Malpighi camdan bir dünyayı organın içine indirdi. Kaba gözle tek parça sanılan “dalak dokusunun” aslında iki ayrı sahneden ibaret olduğunu gördü: bir yanda foliküler, lenfoid adacıklar—sonra onun adıyla anılacak “Malpighi cisimcikleri”—öte yanda sinüzoidlerin ve kordonların gevşek ağı. Mikroskobun odak halkasını çevirirken, bağışıklığın kıvılcımını beyaz pulpada, kanın ağır adımlarını kırmızı pulpanın örgüsünde seçti.

Bu mikrokozmos, 17. ve 18. yüzyıllarda Leeuwenhoek’un daha keskin merceklerinde eritrositlerin geçit töreniyle, Bichat’nın “doku” kavramsallaştırmasıyla ve nihayet Virchow’un hücresel patoloji devrimiyle çoğaldı. Dalak artık tek bir işlevle açıklanamazdı; damar, bağ doku ve bağışıklık sahnelerinin kesişiminde, “çok aktörlü” bir oyun oynanıyordu. Cerrahinin çeliği de bu oyuna eklendi: 19. yüzyılın Viyana ve Berlin okullarında Theodor Billroth ve çağdaşları, travma ve hematolojik hastalıklarla gelen hastalarda splenektominin sınırlarını çizdiler. Cerrahi teknik inceldikçe, dalaksızlığın bedeli de görünür oldu: İlya Metchnikoff’un fagositoz kavramıyla ad koyduğu savunma eksikliği, Paul Ehrlich’in boyalarıyla seçilen hücre tipleri ve çocuklarda görülen ezici seyirli enfeksiyonlar, organın “gerekli ama koşullu” doğasını açığa çıkarıyordu.

20. yüzyılın başında Aschoff ve Kiyono, dalaktaki yemeye hazır makrofajlar ve akrabalarından oluşan bir “retiküloendotelyal sistem” tasvir etti. Aynı dönemde William Howell ile Justin Jolly, dolaşımda çekirdeksiz yaşaması beklenen eritrositlerde kalmış küçük nükleer artıkların normalde dalakta ayıklandığını gösterdi; bu parçacıklar, işlevsel asplenide periferik yaymada bir imza gibi kaldı. Derken hematoloji, herediter sferositozdan talasemiye kadar pek çok hastalığın yolunun dalakla kesiştiğini öğretti: Kimi zaman organın fazlalığı hastayı tüketiyor, kimi zaman da yokluğu onu savunmasız bırakıyordu. Dalak üzerine düşünen klinisyen, parçasını almak mı, damarını kısmak mı, dokuyu korumak mı sorularıyla her vakada yeniden yüzleşiyordu.

    İkinci Dünya Savaşı sonrasında görüntüleme aletleri büyüdü; organın içinde olan biteni yakalamak giderek daha az “tahmin”, daha çok “kanıt” işi oldu. Ultrason probu kaburgalar arasından süzülürken sinüzoidlerin homojen tınısını, bilgisayarlı tomografi travmanın yıldız şekilli yırtıklarını çizer oldu. Nükleer tıp, ısı ile hasarlandırılmış işaretli eritrositleri dalağın kırmızı pulpasına yönlendirip aksesuar dalakları bile kıvrımlar içinde yakalayabildi. Endovasküler radyolojinin kateterleri, kanayan damarın ağzına kadar gidip onu içeriden susturmayı öğrendi; böylece “organı koru” ilkesinin bilimsel zemini güçlendi.

    21. yüzyıl, dalağın “kaşifler” kanonuna yeni bir topluluk ekledi: tek hücre dizilemesiyle uğraşan biyoinformatikçiler, intravital mikroskopla sinüzoid içinde hücrelerin anlık kararlarını izleyen görüntüleme uzmanları, ve immünometabolizmanın ince terazileriyle makrofajların enerji tercihlerine bakan biyokimyacılar. Beyaz pulpadaki marjinal zon B hücrelerinin kapsüllü bakterilerin polisakkaritlerine verdiği hızlı, T-bağımsız yanıtların iç mekaniği çözüldükçe, çocukluk çağı aşı takvimleri klinik sezgiden daha rasyonel bir mimariye kavuştu. Kırmızı pulpanın hunili örgüsünde eritrositlerin “ben-bendenim” işaretlerini tanıtan moleküler diyalog—CD47’nin koruyucu fısıltısı ile SIRPα’nın teyidi—yaşlanan veya şekli bozulan hücrelerin niçin elendiğini açıklığa kavuşturdu. Hayvan modellerinde dalakta saklı bir monosit “rezervi”nin gerektiğinde hızla mobilize olup miyokard enfarktüsü ya da enfeksiyon sahasına göç ettiği gösterildi; dalak bu kez “beklenmedik bir kışla” olarak sahneye çıktı.

      Bu arada klinik hikâyeler sessizce değişti. Orak hücre hastalığında ani dalak sekestrasyon krizleri için acil eylem planları, kalıtsal hemolitik anemilerde parsiyel splenektomi ve arteriyel embolizasyon gibi doku-koruyucu yaklaşımlar, siroza eşlik eden portal hipertansiyonda konjestif splenomegaliye yönelik dengeli tedavi algoritmaları, hepsi daha incelikli bir denge arayışının parçaları oldu. Çocuk ve erişkin aspleniler için aşılamanın, ateşte “erken antibiyotik” eşiğinin ve eğitim broşürlerinin dili ortaklaştı: Dalak yoksa, akıl ve hazırlık olmalı.

      Günümüzde dalak araştırmaları üç paralel hikâyeyi sürdürüyor.

      1. haritalama hikâyesi: uzamsal transkriptomik ve tek hücre platformları, beyaz pulpanın T-hücre kılıfları ile B-folikülleri arasındaki mikro nişleri, marjinal zonun kenar bekçilerini ve kırmızı pulpanın kordon-makrofaj ağını doku içi koordinatlarla yeniden yazıyor.
      2. trafik hikâyesi: dolaşımdaki patojen, partikül ve yaşlanan hücrelerin dalak kapılarından nasıl giriş-çıkış yaptığı; sinüzoidlerin elek işlevinin biyofizik eşikleri; makrofajların, dendritik hücrelerin ve marjinal zon B hücrelerinin iş bölümü, gerçek zamanlı görüntülerle çözümleniyor.
      3. müdahale hikâyesi: ağır kanamalı travma hastasında hedefe yönelik embolizasyonla organı kurtarmak; talasemide “fazla çalışan” dalağın etkisini kısmak; kanser immünoterapilerinde dalak kaynaklı yanıtların dost mu, köstek mi olduğunu saptayıp gerektiğinde bu aksı yeniden ayarlamak. Bütün bu sahnelerin fonunda, dalak hâlâ antik bir bilmecenin modern yankısını taşıyor: Hayati görünen ama koşullara bağlı çalışan bir denge ustası.

      Bu uzun yürüyüşte “kaşifler” bazen bir diseksiyon bıçağının gölgesinde, bazen bir merceğin ışığında, bazen de bir hesaplama kümesinin satır aralarında beliriyor: Herophilos ve Erasistratos’un erken cesareti olmasaydı organın sınırlarını çizemezdik; Vesalius’un titizliği olmadan yerini doğru okuyamazdık; Harvey’nin devrimi akışı, Malpighi’nin merceği dokuyu, Metchnikoff’un kavramı savunmayı, Aschoff’un şeması sistemi, Howell ile Jolly’nin gözlemi işlevin kırılganlığını öğretti. Bugünün araştırmacıları ise aynı zincirin yeni halkaları: biri sinüzoidin kıvrımında duran makrofajın metabolik vitesini ölçüyor, öteki marjinal zonun B hücresine düşen antijen parçacığının kaderini; bir başkası kateteriyle kanamayı durdururken, laboratuvarda bir grup yazılım satırlarıyla dalak atlasının eksik boşluklarını dolduruyor. Dalağın hikâyesi—ilk satırları “mizac” kavramıyla yazılmış olsa da—artık bağışıklık, dolaşım ve doku mekaniğinin ortak dilinde akıyor; ve her yeni cümle, organın aynı anda hem “filtre”, hem “kale”, hem de “rezerv” olabildiğini yeniden kanıtlıyor.



      İleri Okuma
      1. Vesalius A. (1543). De humani corporis fabrica libri septem. Basel: Oporinus.
      2. Harvey W. (1628). Exercitatio anatomica de motu cordis et sanguinis in animalibus. Frankfurt: William Fitzer.
      3. Malpighi M. (1666). De viscerum structura exercitationes. Bologna: Pisarri.
      4. Virchow R. (1858). Die Cellularpathologie in ihrer Begründung auf physiologische und pathologische Gewebelehre. Berlin: Hirschwald.
      5. Billroth T. (1877). Untersuchungen über die Chirurgie der Bauchorgane. Leipzig: Engelmann.
      6. Metchnikoff É. (1905). Immunity in Infective Diseases. Cambridge: Cambridge University Press.
      7. Jolly J. (1905). Sur les hématies nucléées chez l’homme adulte. Comptes Rendus de la Société de Biologie, 58, 123–125.
      8. Aschoff L., Kiyono K. (1924). Das Reticuloendotheliale System. Ergebnisse der Inneren Medizin und Kinderheilkunde, 26, 1–118.
      9. Howell W.H. (1926). The Life History of the Formed Elements of the Blood. Physiological Reviews, 6(3), 542–571.
      10. Oldenborg P.-A., Zheleznyak A., Fang Y.-F., Lagenaur C.F., Gresham H., Lindberg F.P. (2000). Role of CD47 as a marker of self on red blood cells. Science, 288(5473), 2051–2054.
      11. Mebius R.E., Kraal G. (2005). Structure and function of the spleen. Nature Reviews Immunology, 5(8), 606–616.
      12. Swirski F.K., Nahrendorf M., Etzrodt M., Wildgruber M., Cortez-Retamozo V., Panizzi P., Figueiredo J.-L., Kohler R.H., Chudnovskiy A., Waterman P. et al. (2009). Identification of splenic reservoir monocytes and their deployment to inflammatory sites. Science, 325(5940), 612–616.

      Pankreatektomi

      Sinonim: Pancreatectomy, Pankreatektomie.

      Karın tükürük bezinin vücuttan tamamıyla alınması operasyonudur. Bkz; Pankreatektomi

      Bez alındıktan sonra vücutta daha fazla insülin hormonu üretilmez. Hasta artık şeker hastasıdır. Düzenli olarak insülin almalıdır. Subtotal pankreatektomide ise hastanın karın tükürük bezi kısmi olarak vücuttan alınır.

      fibra

      Sinonim: fidber, findber, bʰeyd-, fibro-.

      Ana Hint-Avrupa dilinde bʰeyd- kelimesinden türemiştir. Anlamları:

      1. Fiber, lif, iplik, iplikçik,
      2. ince tel
      Hal Tekil Çoğul
      nominatif fibra fibrae
      genitif fibrae fibrārum
      datif fibrae fibrīs
      akusatif fibram fibrās
      ablatif fibrā fibrīs
      vokatif fibra fibrae

      Fibroza (Sin: Fibrosa, Fibrous): Lif içeren veya lifle ilgili olan anlamına gelir.

      Psödokist

      Sinonim: Pseudocyst, Pseudozysten, Pseudozyste.

      Yalancı kist. Kist gibi davranan ama endotel veya epitel hücresi olmadığı için tam olarak bir kist olmayan yapılardır. Bkz; Psödokist

      Nekroz

      Canlı dokuların ölümü, doku ölümü. Bkz; Nekroz

      Nekroz vücut dokusunun ölümüdür. Dokuya çok az kan gittiğinde meydana gelir. Bu yaralanma, radyasyon veya kimyasallardan kaynaklanabilir. Nekroz geri döndürülemez. Kan akımı eksikliği nedeniyle geniş doku alanları öldüğünde, bu durum kangren olarak adlandırılır.

      Nekrozun ilk belirtileri nelerdir?

      Yarada ağrı, sıcaklık, ciltte kızarıklık veya şişlik, özellikle de kızarıklık hızla yayılıyorsa. Deride kabarcıklar, bazen deri altında “çatırdama” hissi. Titreme ve ateş gibi daha ciddi enfeksiyon belirtileri de gösteren bir cilt yarasından kaynaklanan ağrı. Yaradan grimsi, kötü kokulu sıvı akması.

      Nekroz örneği nedir?

      Avasküler nekroz (osteonekroz)

      Avasküler nekroz, kemik dokunuza giden kan akışı engellendiğinde ortaya çıkar. Kemiklerinize kan akışının olmaması onların parçalanmasına ve sonunda ölmesine neden olur. Kalça nekrozu avasküler nekrozun en yaygın şeklidir.

      4 nekroz türü nelerdir?

      Diğer Nekroz Türleri

      • Kazeöz Nekroz.
      • Yağ Nekrozu.
      • Gangrenöz Nekroz.
      • Fibrinoid nekroz.

      Click here to display content from YouTube.
      Learn more in YouTube’s privacy policy.