Genleri isimlendirirken

Audrey Nailor’un Wellcome Trust’ın bilimsel yazı yarışması için seçilen 2012 tarihli makalesi, bilim dünyasındaki kökenlerinin, etkisinin ve sonuçlarının izini sürerek ilginç ve mizahi gen adlandırma kültürüne ışık tutuyor. İşte kilit noktalarının genişletilmiş ve doğruluğu kontrol edilmiş bir özeti:

Drosophila’da Genlerin İsimlendirilmesi: Bir Tutam Mizah ve İnsanlık

Nailor bir dizi sıra dışı gen ismiyle başlar: Cheap Date, ShavedBaby, Tin Man, Groucho Marx, Scratch Madman, Dream Die, I’m Not Dead Yet, Methuselah ve daha fazlası. Bu isimler kulağa tuhaf veya şiirsel gelebilir, ancak bu genlerin ilk kez tanımlandığı Drosophila melanogaster veya yaygın meyve sineği üzerinde yapılan yoğun emek gerektiren araştırmaların sonuçlarını temsil etmektedir. Genetikçiler, genellikle meyve sineklerinde gözlemlenen fenotipik etkilerden esinlenerek genler için uzun zamandır eğlenceli isimler kullanmaktadır. Örneğin:

groucho
  • Cheap Date: Bu gende mutasyon olan sinekler alkole karşı daha duyarlıdır.
  • Henüz Ölmedim ve Çok Mutluyum: Bu gen değişiklikleri meyve sineklerinin ömrünü uzatır, daha kısa yaşamla ilişkili olan Dream Die ile tezat oluşturur.
  • Groucho Marx: Bu gendeki değişikliklere sahip sinekler daha fazla yüz kılı sergileme eğilimindedir.
  • Teneke Adam: Bu gendeki mutasyonlar, *The Wizard of Oz* filmindeki kalpsiz karaktere atıfta bulunarak az gelişmiş kalplerle sonuçlanır.

Diğer Türlere Yayılıyor: Kirpiler ve Süpermenler

Meyve sineklerindeki tuhaf gen isimlendirme trendi diğer organizmalarda da gen isimlerini etkilemiştir. Kayda değer bir örnek, mutasyona uğradığında küçük kirpilere benzeyen dikenli, yuvarlak fenotipler üreten Drosophila’da kritik bir gelişim geni olan Hedgehog genidir. İnsan versiyonu, popüler video oyunu karakterinden sonra Sonic Hedgehog (SHH) olarak adlandırıldı. Ancak araştırmacılar SHH genindeki mutasyonların gelişimsel bozukluklar, kanser ve doğumsal kusurlar gibi ciddi insan hastalıklarına yol açabileceğini keşfettikçe bu isim tartışma yarattı. İnsan Genom Örgütü Gen İsimlendirme Komitesi** nihayetinde bu tür teşhislerle karşılaşan ailelerin sıkıntı yaşamasını önlemek için genin yeniden adlandırılması çağrısında bulundu; artık resmi olarak SHH olarak adlandırılıyor.

Benzer şekilde, genetik araştırmalarda model bir bitki olan Arabidopsis thaliana, fazladan çiçek organlarına sahip bitkilerle sonuçlanan bir Superman gen mutasyonu içerir. Bu isimler esprili ve akılda kalıcı olsa da, özellikle aynı genler hem model organizmalarda hem de insanlarda rol oynadığından, klinik bağlamlarda gerekli olan hassasiyetle ciddiyet arasında denge kurmak zorunda kalmıştır.

Bilimsel İsimlendirmede Mizah ve Hassasiyet Dengesi

Nailor, bu yaratıcı isimlerin bir mizah duygusu ve akılda kalıcılık katarken, tıbbi genetikteki etkilerinin ciddiyetiyle de çatışabileceğini belirtiyor. Örneğin, insanlarda SHH gen mutasyonları gelişimsel sorunlara ve holoprozensefali ve polidaktili dahil olmak üzere ciddi kraniyofasiyal kusurlara yol açabilir. Bu nedenle araştırmacılar, potansiyel olarak rahatsız edici çağrışımlardan kaçınmak için profesyonel ortamlarda SHH şeklinde daha resmi bir kısaltma benimsemişlerdir. Yine de, bu tür isimler, onları icat eden bilim insanlarının kişiliğini ve mizahını yansıtarak bilimsel kültürde iz bırakmıştır.

Genetiğin Ötesinde: Diğer Bilimlerde Eğlenceli İsimlendirme

Nailor tartışmayı, bilim insanlarının keşiflerini isimlendirirken yaratıcılıklarını kullandıkları diğer alanlara da genişletiyor. Örneğin:

  • Biyoloji: Priapulida (adını Yunan bereket tanrısından alan deniz solucanları) gibi isimler, bazen müstehcen de olsa, süregelen esprili bir adlandırma geleneğini ortaya koymaktadır.
  • Fizik: Parçacık fiziğinde kuarklara -atom altı parçacıklara- *yukarı*, *aşağı*, *garip*, *çekicilik*, *üst* ve alt gibi “tatlar” verilir. “Kuark” teriminin kendisi James Joyce’un Finnegans Wake adlı eserine yapılan eğlenceli bir göndermedir ve parçacık fiziğine hem edebi hem de mizahi boyutlar kazandırır.

İsimlendirmeye yönelik bu neşeli yaklaşım, bilim insanlarının genellikle “beyaz ceketli, mizahtan yoksun” figürler olarak görüldüğü kamu algısıyla keskin bir tezat oluşturuyor. Nailor, bilimsel isimlendirmenin bu yönünün araştırmacıların yaratıcılığını ve insanlığını vurguladığı ve bilimin, İncil’deki Adem’in hayvanları isimlendirmesi hikayesinde olduğu gibi yalnızca otoriter bir “isimlendirme” egzersizi olmadığını gösterdiği sonucuna varıyor. Bunun yerine, bu eğlenceli isimler insan ilişkilerinin derinliğini ve bilimin karmaşıklığı içinde bile mizah bulma yeteneğini ortaya koymaktadır.

İleri Okuma
  1. Kunkel, T. A., & Loeb, L. A. (1981). Fidelity of mammalian DNA polymerases. Science, 213(4508), 765-777.
  2. Robert, F., & Weinstein, E. (2004). Humor in scientific research: The names behind the genes. Nature Reviews Genetics, 5(7), 560.
  3. Ashburner, M., & Bergman, C. M. (2005). Drosophila melanogaster: A case study of a model genomic sequence and its consequences. Genome Research, 15(12), 1661-1667.
  4. Mort, M. E., & Dubey, J. P. (2012). Reflections on taxonomy and scientific nomenclature: Humor, personal biases, and challenges. PLoS Biology, 10(3), e1001313.
  5. A. Nailor, 2012. The naming of the genes. The Wellcome Trust Blog. Lisans: CC BY-NC 2.0 UK
  6. Malicki, J., & Johnson, C. A. (2017). The genetics of organ morphology and polarity in zebrafish. Annual Review of Cell and Developmental Biology, 33, 379-409.

Apandis

Genellikle sadece apandis olarak adlandırılan vermiform apandis, kalın bağırsağın kese benzeri bir bileşeni olan çekuma bağlı dar, tüp benzeri bir yapıdır.

Anatomi ve Yapı

Konum ve Yönelim: Apendiks karnın sağ alt kadranında yer alır. Çekumun posteromedial duvarından, ince bağırsağı kalın bağırsaktan ayıran ileoçekal valvin yaklaşık 2-3 cm altından çıkar.

Boyut ve Şekil: Tipik olarak apandis yaklaşık 10 cm (4 inç) uzunluğundadır, ancak uzunluğu bireyler arasında 2 ila 20 cm arasında değişebilir. Çapı genellikle yaklaşık 7-8 mm’dir. Apandis solucan benzeri (vermiform) bir şekle sahiptir, bu da Latince adı olan vermiformis’e yansır.

Histoloji

Bileşimi: Apendiks duvarı birkaç katmandan oluşur:

  • Mukoza: Mukus üretebilen epitel hücreleri ile kaplı en iç tabaka.
  • Submukoza: Bu tabaka, bağışıklık yanıtında rol oynayan önemli miktarda lenfoid doku içerir.
  • Muskularis: Apendiks içindeki içeriğin hareketine yardımcı olan bir düz kas tabakası.
  • Seroza: Peritonla kaplı ince bir bağ dokusu tabakası olan en dış tabaka.
  • Lenfatik Doku: Apendiks çok sayıda lenfoid folikül içerir ve bu da onu lenfatik doku açısından zengin yapar. Bu durum, özellikle genç bireylerde vücudun savunma mekanizmalarına katılarak immünolojik bir işlev gördüğünü düşündürmektedir.

Fonksiyon

Bağışıklık Fonksiyonu: Tarihsel olarak önemli bir işlevi olmayan körelmiş bir organ olarak kabul edilen apandisin, son çalışmalarda bağışıklık sisteminde bir rol oynayabileceği öne sürülmektedir. Apendiksteki lenfatik doku, faydalı bağırsak bakterilerinin büyümesini uyarabilir ve immünoglobulin A (IgA) üretimine katkıda bulunabilir.

Bağırsak Florası Rezervuarı: Bazı araştırmacılar apandisin faydalı bağırsak bakterileri için bir rezervuar görevi gördüğünü öne sürmektedir. Bağırsak içeriğini temizleyen ciddi bir gastrointestinal enfeksiyon durumunda, apandis bağırsağın sağlıklı bakterilerle yeniden doldurulmasına yardımcı olabilir.

Klinik Önemi

Apandisit: Apendiks ile ilişkili en yaygın klinik durum apendiksin iltihaplanması olan apandisittir. Bu durum genellikle şiddetli karın ağrısı ile kendini gösterir, tipik olarak göbek yakınında başlar ve daha sonra sağ alt kadrana kayar. Apandisit acil tıbbi müdahale gerektirir ve genellikle yırtılma ve peritonit gibi komplikasyonları önlemek için apandisin cerrahi olarak çıkarılmasını (apendektomi) gerektirir.

Varyasyonlar ve Anomaliler: Apandisin konumu değişebilir ve bu durum apandisit semptomlarının ortaya çıkışını etkileyebilir. Örneğin, retroçekal bir apandis (çekumun arkasında bulunur) daha az lokalize ağrıya neden olabilir.

Evrimsel Perspektif

Vestigialite: Bir zamanlar otçul atalarda bulunan daha büyük bir çekumun kalıntıları olan körelmiş bir yapı olarak düşünülse de, apandisin kesin evrimsel amacı bir araştırma ve tartışma konusu olmaya devam etmektedir. İnsanlarda varlığını sürdürmesi, bağışıklık sistemi veya bağırsak florasının korunması için yararlı bir işlevi korumuş veya edinmiş olabileceğini düşündürmektedir.

Tarih

Antik Yunan (M.Ö. 4. Yüzyıl): Hipokrat ve Aristoteles’in eserlerinde karın bölgesine ve çeşitli yapılara dair erken referanslar bulunur, ancak apendiksin net bir tanımlaması veya anlayışı yoktur.

MS 2. Yüzyıl: Önde gelen bir Romalı hekim olan Galen, insan vücudunun ayrıntılı anatomik tanımlarını yapmıştır, ancak apandis özellikle tanınmamış veya diğer karın organlarından ayırt edilmemiştir.

16. Yüzyıl

İtalyan anatomist Jacopo Berengario da Carpi, anatomik çalışmalarında çekum ve ilgili yapılardan bahsetmiş, ancak apandisi özel olarak tanımlamamıştır.

    1543: Genellikle modern anatominin babası olarak anılan Andreas Vesalius, kapsamlı anatomik tanımlamalar yaptığı “De Humani Corporis Fabrica “yı yayınladı, ancak ekler belirgin bir şekilde tanımlanmamıştı.

    1563: İtalyan anatomist Gabriel Fallopius, “Observationes anatomicae” adlı eserinde yapının bilinen en eski anatomik illüstrasyonlarından birini sunarak apandisi daha ayrıntılı bir şekilde tanımladı.

    18. Yüzyıl

      1711: Alman anatomist ve cerrah Lorenz Heister, “Chirurgie” adlı cerrahi ders kitabında apandisin daha ayrıntılı bir tanımını yaparak apandisin ayrı bir anatomik yapı olarak tanınması yolunda önemli bir adım attı.

      19. Yüzyıl

        1830: İtalyan anatomist ve patolog Giovanni Battista Morgagni, “De Sedibus et Causis Morborum per Anatomen Indagatis” adlı eserinde apandis iltihabı (apandisit) vakalarını tartıştı, ancak apandis ile klinik durum arasındaki bağlantı tam olarak kurulamadı.

        1886: Amerikalı bir patolog olan Reginald Heber Fitz, apandisitin klinik durumunu tanımladığı ve bunu apandisle ilişkilendirdiği ufuk açıcı bir makale sundu. Fitz’in çalışması, rüptür ve peritonit gibi ölümcül komplikasyonları önlemek için erken cerrahi müdahalenin önemini vurguladı.

        20. Yüzyıldan sonrası

          1902: Amerikalı bir cerrah olan Charles McBurney, apandisit için klinik bir tanı göstergesi olan ve karnın sağ tarafında anterior superior iliak omurgadan umbilikusa olan mesafenin üçte biri kadar bir nokta olan McBurney noktasını geliştirdi. Apandisin cerrahi olarak çıkarılmasına (apendektomi) yönelik tekniği yaygın olarak benimsenmiştir.

          1940s: Antibiyotiklerin geliştirilmesi ve cerrahi tekniklerdeki ilerlemeler apandisit vakalarının yönetimini ve sonuçlarını iyileştirdi.

          1970’ler-Günümüz: Ultrason ve BT taramaları gibi görüntüleme teknolojilerindeki gelişmeler apandisit teşhisini geliştirmiştir. Minimal invaziv bir cerrahi teknik olan laparoskopik apendektomi, apandisit için standart tedavi haline gelmiştir.

          2007: Randal Bollinger ve meslektaşları tarafından yapılan araştırma, apandisin yararlı bağırsak bakterileri için bir rezervuar görevi görerek immünolojik bir işlevi olabileceğini öne sürdü ve uzun süredir devam eden önemli bir amacı olmayan körelmiş bir organ olduğu inancına meydan okudu.

          İleri Okuma

          1. Fallopius, G. (1563). Observationes anatomicae.
          2. Fitz, R. H. (1886). Perforating inflammation of the vermiform appendix; with special reference to its early diagnosis and treatment. American Journal of the Medical Sciences, 92, 321-346.
          3. McBurney, C. (1902). The incision made in the abdominal wall in cases of appendicitis, with a description of a new method of operating. Annals of Surgery, 20(1), 38-43.
          4. Bollinger, R. R., Barbas, A. S., Bush, E. L., Lin, S. S., & Parker, W. (2007). Biofilms in the large bowel suggest an apparent function of the human vermiform appendix. Journal of Theoretical Biology, 249(4), 826-831.
          5. Randal Bollinger, R., Barbas, A. S., Bush, E. L., Lin, S. S., & Parker, W. (2007). Biofilms in the large bowel suggest an apparent function of the human vermiform appendix. Journal of Theoretical Biology, 249(4), 826-831.
          6. Ellis, H., & Mahadevan, V. (2013). Clinical Anatomy: Applied Anatomy for Students and Junior Doctors. Wiley-Blackwell.
          7. Williams, N. S., O’Connell, P. R., & McCaskie, A. W. (Eds.). (2018). Bailey & Love’s Short Practice of Surgery. CRC Press.

          İleoçekal kapakçık

          Sinonim: İleoçekal valvül,  ileocecal valveileal papilla, ileocaecal valve, Tulp’s valve, Tulpius valve, Bauhin’s valve, ileocecal eminence, valve of Varolius, colic valve,  Ileozäkalklappe

          Kalın bağırsak

          “Kolon” kelimesi Yunanca “kolon” veya “bağırsak” anlamına gelen “kolon” kelimesinden gelmektedir. Yunanca “kolon” kelimesinin “uzuv” veya “üye” anlamına gelen “kolos” kökünden türetildiği düşünülmektedir.

          1. Cekum,
          2. Kolon,
          3. Rektum
          • Kalın bağırsağın en büyük parçasıdır.
          • Yetişkinlerde yaklaşık 152 cm uzunluğundadır.
          • Dört bölüme ayrılır: çıkan kolon, enine kolon, inen kolon ve sigmoid kolon.
          • Kolon, kolon mukozası adı verilen özel bir doku türü ile kaplıdır.
          • Kolon, gıdalardaki su ve besin maddelerinin emilmesinden sorumludur ve ayrıca atık ürünleri vücuttan atılana kadar depolar.

          Anatomi

          Kalın bağırsağın en uzun kısmı olan kolon, sindirim ve su emiliminin ayrılmaz bir parçasıdır. Özellikle, chyme’deki (kısmen sindirilmiş gıda) suyun %19’u kolonda emilir. Ayrıca sürekli fermantasyon ve sindirim için mikroorganizmalara ev sahipliği yapar. Kolon, karın boşluğundaki ince bağırsağın etrafında çerçeve benzeri bir şekilde yapılandırılmıştır ve yaklaşık 150 cm uzunluğundadır. Önemli kısımları arasında Flexura coli dextra (çıkan ve enine kolon arasındaki kıvrım) ve Flexura coli sinistra (enine ve inen kolon arasındaki kıvrım) bulunur. Venöz drenaj, karaciğere giren hepatik portal veni oluşturmak üzere superior mezenterik venle birleşen inferior mezenterik ven yoluyla arteriyel beslenmeye paralel olarak gerçekleşir.

          Kan tedariği

          • Kalın bağırsağın atardamarla beslenmesi, superior mesenteric artery (SMA) ve inferior mesenteric artery (IMA) dalları ile mümkün olur.Bu iki sistem arasındaki akış kolonun marjinal atardamarı aracılığıyşa iletişim kurar. Bu bağlantı tüm uzunluğu boyunca kolona paralel uzanır.
          • Riolan kemeri veya kıvrımlı mezenterik arter (Moskowitz) olarak adlandırılan yapı da proksimal SMA’dan proximal IMA’ya bir bağlantı olduğu düşünülüyordu.Her iki damar tıkanmışsa, bu değişken şekilde mevcut yapı önemli olacaktır. Bununla birlikte, literatürün en az bir incelemesi, bu yapının varlığını sorgulatır, bazı uzmanlar bu terimlerin gelecekteki tıbbi literatürden kaldırılmasını ister.

          This content is available to members only. Please login or register to view this area.

          Venöz drenaj genellikle arter tedariğe paralel olarak oluşur. Dalak damarına akan inferior mezenterik damar, üst mezenterik damarla birleşerek daha sonra karaciğere giren hepatik portal venini oluştururlar.

          This content is available to members only. Please login or register to view this area.

          İnnervasyon

          SempatikÇekumColon ascendens, Colon transversum: Ganglion mesentericum superius ( Nn. splanchnici major, minor ve lumbales lifleri)
          Bağırsağın somdaki üçte biri: Ganglion mesentericum inferius  Nn. splanchnici major, minor ve lumbales lifleri)
          Parasempatik2/3Ü ise (Sol kolon fleksur ise): Truncus vagalis posterior, N. vagus’dan sonraki kısım, veya Nn. splanchnici pelvici, parasempatik innervasyon beslenimi üstlenir. (Cannon-Böhm Noktası!)
           Son kısım: Nn. splanchnici pelvici

          This content is available to members only. Please login or register to view this area.

          This content is available to members only. Please login or register to view this area.

          This content is available to members only. Please login or register to view this area.

          Klinik

          Kalın bağırsağın hastalıkları, gastroenteroloji ve karın cerrahisinin uzmanlık alanlarına girer. İçerirler:

          Kalın bağırsak kanseri genellikle ilk karaciğerde metastaz yapar.

          Teşhis

          Muayene yöntemleri

          Bunlar arasında anamnez (hastanın tıbbi geçmişi), fizik muayene, palpasyon (dokunarak muayene), oskültasyon (vücut seslerini dinleme), sonografi (ultrason görüntüleme), röntgen (genellikle baryum sülfat kontrast maddesi ile), kolonoskopi (kolonun bir skopla doğrudan görüntülenmesi), bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme (MRI) ve gaita testleri (patojenler, gizli kan için) yer alır.

          Click here to display content from YouTube.
          Learn more in YouTube’s privacy policy.

          Click here to display content from YouTube.
          Learn more in YouTube’s privacy policy.

          Tarih

          Kolonun tarihi antik çağlara kadar uzanmaktadır. Yunan hekim Hipokrat (MÖ 460-370) kolonu ilk tanımlayanlardan biridir. Kolonu “kalın bağırsak” anlamına gelen “intestinum crassum” olarak adlandırmıştır.

          17. yüzyılda İngiliz doktor Thomas Willis (1621-1675) kolonu daha fazla araştırdı. Çıkan kolon, transvers kolon ve inen kolon gibi kolonun farklı kısımlarını adlandırdı.

          19. yüzyılda Alman doktor Rudolf Virchow (1821-1902) kolon üzerinde daha fazla çalışmıştır. Kolonun, kolon mukozası adı verilen özel bir doku türü ile kaplı olduğunu keşfetti.

          Günümüzde kolon, sindirim sisteminin iyi anlaşılmış bir parçasıdır. Yiyeceklerden su ve besin maddelerinin emilmesinden sorumludur ve ayrıca atık ürünleri vücuttan atılana kadar depolar.

          Kaynak:

          1. Gray’s Anatomy. The Anatomical Basis of Clinical Practice, 41st edition. Elsevier, 2015.
          2. Understanding Colonoscopy. American Society for Gastrointestinal Endoscopy, 2016.
          3. CT colonography: a guide to clinical implementation, 1st edition. Elsevier, 2014.

          ACI YOK ROCKY!

          Şekil 1: Rocky filminin IV no’lu serisinde Ivan Drago ile dövüşme sahnesi (Kaynak: http://shitmoviefest.blogspot.com)

          Hemen hemen hepimiz iş yoğunluğumuzdan dolayı evden işe, işten eve bir hayat düzenine sahibiz. Dolayısıyla çoğumuz, işlerimizin yanısıra, aile ve sosyal hayatlarımızı da bahane ederek spora gündelik olarak fazla vakit ayıramıyoruz. Farzedin ki bu haftasonunda hayatınızda bir değişiklik yapmak istediniz ve cumartesi günü evinizin yakınındaki koşu pistinde düz koşu yapmak için müthiş bir heyecan duyuyorsunuz. Cumartesi geldi çattı, tabi ilk günün verdiği motivasyonla eşofmanlarınızı ve koşu ayakkabılarınızı kuşandığınız gibi kendinizi piste attınız; ciğerlerinizin izin verdiği ölçüde koştunuz da koştunuz, güzelce ter de attınız. O gün için sizden keyiflisi yok. Geceleyin sabahki sporun verdiği tatlı yorgunlukla uyumakta güçlük de çekmediniz. Herşey hala yolunda görünüyor.

          Peki ya ertesi sabah?

          Uyandığınız zaman yorganınızdan çıkarmak için bacaklarınızı hareket ettirmek istediğiniz anda konumuz açığa çıkıyor: Kas ağrıları.

          Pek çoğunuz “Ne var ki işte, normal sonuç, çok koştuğumuz için bacak kaslarımız oksijensiz solunumla enerji üretmek durumunda kaldı ve açığa çıkan laktik asit de kaslarımızı kaskatı hale getirdi.” diyeceksiniz. Maalesef dünya üzerinde çoğu inanış bu yönde olsa da gerçeklerin laktik asit ile uzaktan yakından alakası bulunmuyor.

          Gözlerimizi bilim dünyasına çevirecek olursak, Maryland Üniversitesi Hareketbilim Bölümü’nden Profesör Stephen M. Roth yaşananları şöyle özetliyor: Genel kanının aksine, laktat, veya daha bilinen adıyla laktik asit oluşumu, yoğun olarak yapılan antrenmanlar sonrasında açığa çıkan kas ağrılarının sorumlusu değildir. Kasların aktif olarak kullanıldığı etkinliklerde, kaslarda oluşan yanma hissi esnasında laktat oluşumu gerçekleşir; bu oluşum öncesinde, sırasında ve sonrasında tam olarak hangi ara maddelerin (metabolit) sürece katıldığı ise hala belirsizliğini korumaktadır. Bu yanma hissinin vücuda sağlamak istediği esas fayda ise kaslara daha fazla yüklenilmesini önleyerek kandaki laktat ve diğer ara madde oranlarını normale döndürmek ve kastaki kasılmayı yeniden normal seviyeye düşürmektir [1]. Elbette,  bu mekanizma sayesinde olası sakatlıklar ile lif kopmalarının da önüne geçilmiş olur.

          Şekil 2: Kandaki laktat oranının zamanla değişimi grafiği [2].

          Bu konuda en mantıklı çalışmalardan biri ise doktor Matthew L. Goodwin’den gelmiş. Goodwin, bu konuda kafalarda oluşan belirsizliği ortadan kaldırmak için yoğun geçen bir antrenman sonrasında sporcunun kanındaki laktat seviyesinin ölçümlerini almış. Şekil 2’deki grafikte kandaki laktat oranının sportif bir etkinlik sonrasındaki dinlenme süresince değişimi gösterilmektedir. Dikey eksendeki değer kandaki laktat yoğunluğunu, yatay eksen de geçen zamanı gösteriyor. Görüldüğü üzere, dinlenmeye geçen sporcunun kanındaki laktat seviyesi 60 dakika sonrasında neredeyse aktivite öncesindeki değere ulaşmış durumda. Goodwin de yaptığı çalışmalar sonrasında bu sürenin en fazla iki saati bulduğunu belirtiyor; farklılığı yaratanın ise spor sonrasında nabzı düşüren hareketler yapmak veya birden dinlenme haline geçmek olduğunu ekliyor [2]. Bu araştırma sonrasında, 24 ila 72 saat aralığında sürebilen kas ağrılarının laktik asit sebepli olmadığı açıkça görülebilir.

          Literatürde bu tür kas ağrıları için DOMS yani delayed onset muscle soreness deniyor. Dilimize sonradan beliren kas ağrısı olarak çevrilebilir. Başarı uğruna kendini sürekli geliştirmek isteyen profesyonel sporcuların sıklıkla tecrübe ettiği bir durumdur denebilir.

          Bu ağrıların önüne geçmek mümkün müdür?

          Bu ağrılar bir nevi kasların gelişim gösterdiklerinin belirtisi olarak görüldüğünden kaslara kaldırabileceğinden daha fazla gerilim uygulamanız halinde, bu durum için açığa çıkabilecek doğal sonuçtur diyebiliriz. Doğal olarak bu ağrıların önüne geçmemiz mümkün görünmüyor. Sadece daha programlı bir şekilde kaslarımıza yüklenirsek ağrıları hafif hafif hissedeceğimiz için acı çekmek durumunda kalmayız. Brigham Üniversitesi’nden Spor Tıbbı Profesörü David O. Traper ise ağrıyan bölgeye buz tatbik etme, masaj yapma, antienflamatuar kremler kullanma, sıcaklık uygulama, germe gibi eylemler ile dinlenmenin ağrıları azaltmada etkili olduğunu belirtiyor. Bu tür uygulamaların tam olarak iyileştirici etkisi olmasa da ağrıyı hafifletici etkisi olduğu söylenebilir. Ayrıca yüzme, yürüyüş gibi hafif antremanların da iyileşme sürecinde rahatlama sağlayabileceği belirtiliyor [3].

          Kas ağrıları tam olarak nasıl oluşur?

          Hamlama diyebileceğimiz bu ağrılara eksantrik kasılmaların neden olduğu düşünülse de süreç henüz tam olarak olarak çözülebilmiş değil. Eksantrik kasılmalar temelde kasların gerginliğinin arttığı (uzadığı) kasılmalar olarak nitelendirilir. Örneğin, dambıl denilen kütleyi önkol kasınızı çalıştırmak için kaldırdığınızda yaptığınız hareket konsantrik kasılma, indirdiğiniz esnada yaptığınız hareket ise eksantrik kasılmadır.

          Şekil 3: Hareket yönlerine göre eksantrik ve konsantrik kasılmalar(Kaynak: sportsscience.co)

          Eksantrik kasılma sırasında kas liflerinde meydana gelen mikro travmaların bu ağrılara neden olduğu tezi kabul görmektedir. Ağır egzersizlerin ardından bir günlük bir süre geçtikten sonra kaslarda oluşan mikro-yırtılmalar, yıpranmalar sonucunda hassaslaşma oluşur ve yangı (enflamasyon) başlar. Hassaslaşan bu kas dokuları bağlantı noktalarından vücuda birtakım kimyasal ajanlar yayarak ağrı reseptörlerini tetiklerler ve neticede ağrı hissiyatı meydana gelir [4][5].

          No pain, no gain (Acı yoksa, kazanç da yok)

          Vücudumuzdaki kas kütlesinin bize olan faydalarından önceki yazılarımdan birinde değinmiştim. Daha sağlıklı olacağımızı düşünürsek bu tür kas ağrılarının vücut için zararından çok yararı olduğu düşünülebilir. Kasların gelişimi için her zaman daha ağır kütlelerle çalışmanın gerekliliği bize ünlü No pain, no gain sözünü anımsatıyor. Rocky IV filmini hatırlarsanız, Rocky Balboa ile Ivan Drago’nun karşılaşmaları öncesindeki acı dolu antreman sahneleri gözünüzün önüne gelecektir. Hatırlatmak için size aşağıdaki kesiti sunuyorum:

           

          Birtakım destekleyici gıdalar alarak kas ağrılarını dindirmek günümüzde mümkün, ancak bunların uzun vadede vücuda getireceği yan etkilerin belirsizliği kafalarda soru işareti bırakıyor. Videoda da Rocky doğal yollarla güçlenmeye çalışırken, Ivan’ın besin takviyeleri ve laboratuvar ortamındaki çalışmalarla güç kazanmaya çalıştığını görüyoruz. Bu film, izleyicilere yıllar öncesinden doğal ile yapay gelişimi göstererek gelecekte insanoğlunun varacağı noktaya da atıfta bulunmuştur.

          Rocky, -filmin bizde uyandırdığı duygularla şampiyonumuz- acı dolu antrenmanları sonrasında ringde cengaverce dövüşerek çalışmalarının hakkını veriyor.

          Rocky filmindeki antrenman sahnelerini konumuzda sıkça geçen ağır antrenman kavramını betimlemek için kullandım. Bir gün içinde onun yaptığı tüm hareketleri yaparsak, bir gün sonra yataktan çıkamayacak kadar kas ağrılarına sahip olacağımız kesin.

          Uzmanların bu yönde uyarıları, çalışmalarımızı azar azar ağırlaştırmak ve bir program dahilinde güç kazanmak şeklinde. Kısa süre içinde yapacağınız ağır çalışmalar, size ağrı dolu günlerin yanında kas ve eklem sakatlıklarıyla birlikte geri dönecektir [6].

          Sonuç olarak, vücudunuz size bu tür sinyaller veriyorsa onu dikkate almakta yarar var. Hepinize ağrısız günler dilerim!

           

          Kaynaklar:

          AçıkBilim

          [1] http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=why-does-lactic-acid-buil

          [2] http://www.letsrun.com/2012/lactate-0906.php

          [3] http://www.webmd.com/fitness-exercise/features/sore-muscles-dont-stop-exercising?page=2

          [4] http://en.wikipedia.org/wiki/Delayed_onset_muscle_soreness

          [5] http://ritim.wordpress.com/2012/10/29/hamlama-ve-laktik-asit-iliskisi/

          [6] http://www.acsm.org/docs/brochures/delayed-onset-muscle-soreness-%28doms%29.pdf

          Çocuk Savunma Mekanizmaları ve Yetişkin Karşılıkları

          Çocuk Savunma Mekanizmaları ve Yetişkin Karşılıkları

          “Beş ya da altı yaşındaydım. Bir gece annemin küçük kardeşime kitap okurken bütün dikkatini ona vermiş olmasına çok fazla sinirlendiğimi hatırlıyorum. Sonunda sinirim patlak verdi ve bağırdım: Çok kıskanç bir çocuk ! 

          Elbette ki, annem ve babam kıskanç olan kişinin kardeşim olmadığını oldukça iyi görmüşlerdi. Benim bu patlak veren açıklamam, insanların rahatsız oldukları ya da tedirgin oldukları durumlarla başa çıkmak için kullandığı sayısız bilinçsiz teknikten yalnızca birisiydi, oldukça bilindik bir savunma mekanizması.”

          Savunma mekanizmaları ne kadar ilkel olduklarına göre değişkenlik gösterir. Psikolog John M. Grohol PsychCentral ‘de daha ilkel bir savunma mekanizmasının kişi için daha etkin olduğunu belirtiyor. Bunun yanı sıra daha ilkel savunma mekanizmaları genellikle kısa vadede çok daha etkindirler ve bu yüzden birçok insan özellikle de çocuklar tarafından oldukça sık başvurulan tekniklerden birisidir.

          Ancak insanlar kendilerini korumak için sıklıkla savunma mekanizmalarına başvurduğunun çoğunlukla farkında olmazlar. Birçok savunma mekanizması çok etkin olmamasına karşın, bazıları oldukça yardımcı olabilir. Bu yazımızda bazı yaygın olarak başvurulan ilkel stratejilere ve bu stratejilerin daha etkin karşılıklarına değineceğiz.

          Yansıtma

          Yazının giriş kısmında alıntıladığımız hikâye bu savunma mekanizmasının bir örneğidir. Kişi, kendisindeki istenmedik duyguları başkasına etiketler. Bu mekanizma insanlara tehditin kendilerinden ziyade dış dünyadan geldiği görüşünü sağlar.

          Reddetme

          Muhtemelen en meşhur savunma mekanizması reddetmedir. Bu teknik, hoş olmayan doğruları reddetme davranışı şeklinde geliştirilir. Reddetme davranışı gösteren insanlar gerçekliği gözardı ederler. Bu insanlar sevilen bir kişinin ölümünü kabullenmeyi redderler ya da kendi hareketlerindeki sorumluluklarını kabullenmezler.

          Eylemleme

          İnsanlar eylemleme yaptıklarında, isteklerini ya da dürtülerini davranışa sebep olan duyguyu tam olarak anlamadan bir eylem şeklinde ifade ederler. Çocuklar sinir krizi anlarında böyle yaparlar, çünkü neye sinirlendiklerini ya da neyden yorulduklarını belirleyemez ve açıklayamazlar.

          Hayal Kurmak

          Bir çelişkiyi çözmek yerine bazı insanlar hayal gücüne gömülmeyi tercih edebilirler. Hayaller alemine dalmak insanların rahatlamasına yardımcı olabilirken, sahip olunan sorunlara dair bir şey yapmak yerine hayallare dalmak çoğu zaman sorun oluşturur. Örneğin; sınav stresi duyan bir öğrencinin sınava çalışmak yerine hiçbir şey yapmadan A aldığını hayal etmesi gibi.

          Yeniden Oluşturma

          İstenmeyen hisleri diğer insanlar üzerine atmak yerine, bu savunma mekanizması bu hisleri karşıtına çevirmeyi dener. Bazı insanlar diğerlerine gerçek hislerini göstermek yerine ekstra hoş görünmek için yeniden oluşturma tekniğini denerler.

          Yer Değiştirme

          Bu durum; insanlar, sinirlendikleri birisine ya da bir şeye dair garezlerini çıkaramadıklarında ortaya çıkar. Böylece insanlar kızgınlıklarını başka bir hedefe yöneltirler

          Telâfi Etme

          Bu durum yaralayıcı sözler ve eylemleri toparlama çabasında ortaya çıkar. İnsanlar, yanlış davrandıkları bir kişiye karşı kibar davranışlar ve hoş mimikler sergileyerek, sebep oldukları zararı ve suçluluğu telafi etmeye çalışırlar.

          Hüsnükuruntu

          Bazı insanlar gerçekliğin çarpıcı yüzüyle karşılaştıklarında, muhtemel olan durumdan ziyade daha hoş bir durum beklentisine girerler ve kararlarını bu yönde verirler. Geceleri bir dizi izliyorken, yatma saati geldiğinde bir sonraki bölümü de açıp “sadece birkaç dakika izleyeceğim” telkinini kendine yapan insanlar bu durumun ne olduğunu iyi bilirler.

          Yüceleştirme (Süblimasyon)

          İnsanlar bilinçaltındaki istenemeyen güdülerini daha üretken aktivitelere harcayarak iyiye yönlendirmeye çalışırlar. Yüceleştirme, bir yetişkin savunma mekanizması olarak görülür ve insanların kendilerini ve çevresindekileri sabote etmeden kendi kaygıları ile barış yapabilmelerine yardımcı olur.

          Dengeleme

          Bu stratejide, insanlar zayıf kaldıkları bir alanda daha güçlü yanlarını göstererek bir denge kurmaya çalışırlar. “Küçük dozlarda” dengeleme davranışı sağlıklı bir yaklaşım olabilir. Örneğin; ilk yüzme dersinde oldukça kötü bir performans sergileyen bir kadın iyi bir sürücü olduğunu anımsayarak kendisini motive edebilir.

          Girişkenlik

          Girişkenlik, saygılı, güçlü ve anlaşılır bir iletişim biçimidir. Bu teknikte usta olan bir kişi ezik bir kişi olmadan iyi bir dinleyici olabilir ve kendi fikir, görüş ve ihtiyaçlarını başkalarını ezmeden dile getirebilir.


          Kaynak:

          • Bilimfili,
          • Kate B. “Childish Defense Mechanisms and Their Mature Counterparts,” https://www.braindecoder.com/childish-defense-mechanisms-and-their-mature-counterparts-1374897300.html

          İç Çekmenin Ardındaki Yaşamsal Derinlik

          İç Çekmenin Ardındaki Yaşamsal Derinlik

          Üzgün, huzursuz, bezgin veya aşırı yorgun hissettiğimizde, eski zamanlara pişmanlık içeren büyük özlem duyduğumuzda, çoğu zaman bilinçsizce yaptığımız ve yaptıktan sonra farkına vardığımız, bazen de “anlaşılsın” diye abartılı ses efektleriyle süslediğimiz iç çekişlerimiz “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır”dan daha öte ve derin fizyolojik anlamlar taşıyor olabilir.

          İç çekiş dendiğinde solunum fizyolojisi açısından anlamamız gereken şey, normal bir nefes alma sonrasında, akciğerlerimiz yeterli solunum havasıyla doluyken azar azar, tekrarlayan veya tek bir seferde daha büyük hacimde havanın akciğerlere alınmasıdır. Saatte birkaç kez olmasını normal karşıladığımız iç çekişler bazı psikiyatrik hastalıklar ve endişenin eşlik ettiği duygulanım bozukluklarında çok daha sık ve dikkat çekici, hatta kişinin hayatını tedavi gerektirecek derecede etkileyen bir şekilde karşımıza çıkabilir.

          Nedeni ne olursa olsun, iç çekme sonucunda akciğerlerde gaz transferinin yaşandığı (kandan karbondioksit-oksijen değişiminin yapıldığı) alveol adı verilen hava keseciklerinin daha çok havalanması, sönmüş olanlarının tekrar şişmesi söz konusu olur ki bu son derece önemli bir periyodik bakım faaliyetidir.

          Dakikada yaklaşık 40 kez iç çeken kemirgenlerin Stanford Üniversitesinde konuyla ilgili yürütülen bu araştırma için ideal denek olmalarına şaşmamak gerek. Çalışma sonucunda fasiyal çekirdeğe yakın medulla bölgesinde daha fazla olmak üzere, koku siniri sonlanım yeri ve hippokampüs bölgelerinde de var olan Nmb geniyle beynin daha farklı bölgelerine dağılmış olan Gbr geninin, iç çekmeden sorumlu bombesin-benzeri nöropeptid üretilmesinden sorumlu oldukları tespit edildi. Zira, genlerden birinin hakim olduğu yolağın baskılanmasının iç çekiş sayısının yarıya indirdiği izlenirken, ikisinin de devre dışı bırakılması ile iç çekme eyleminin tamamen durdurulduğu gösterildi.

          Normal solunumu devam ettiren yolaklardan tamamen farklı olan bu iki yolağın engellenmesi soluk alıp vermeyi etkilemese de iç çekmeyi durdurarak solunum etkinliği bozarak sıçanlarda akciğer sorunları ve solunum yetmezliklerine neden olduğu da çalışmada gösterilmiş. Bu da iç çekmenin duygu durumumuzu yansıtmanın çok ötesinde yaşamsal bir eylem olduğunu ortaya koyuyor.

          Anlık duygulanımımızın iç çekmeyle olan doğrudan ilişkisi henüz anlaşılamamış olsa da, mekanizmayı aydınlatan bu çalışmayı izleyecek yeni araştırmalar hem iç çekme, hem de solunumla ilintili esneme, gülme, ağlama, koklama gibi diğer davranışların incelenmesine temel oluşturacaktır.

           


          Kaynak:
          • Bilimfili,
          • Li P, Janczewski WA, Yackle K, Kam K, Pagliardini S, Krasnow MA, Feldman JL The peptidergic control circuit for sighing. Nature. 2016 Feb 18;530(7590):293-7. doi: 10.1038/nature16964. Epub 2016 Feb 8.

          Dünya’daki Bilinen En Eski Melodi

          Dünya’daki Bilinen En Eski Melodi

          Güzel müziğin zamanı yoktur. Yani kulağa hoş gelen bir beste, üzerinden yüzyıllar geçse bile günceldir ve her zaman güzeldir. Peki, acaba antik çağlarda müzik nasıldı? Şimdilerde savaşın coğrafyası olarak tanıdığımız fakat daha öncelerde antik medeniyetlerin beşiği olarak bilinen Suriye’de bulunmuş, antik notaları ve sözleri içeren yaklaşık 3.400 yıllık tabletin üzerinde yazanları yorumlayan araştırmacılar, belki de Dünya’nın bilinen en eski melodisini keşfetmiş olabilirler.

          Günümüzde Suriye sınırları içerisindeki Lazkiye yakınlarında, Akdeniz’e kıyısı bulunan antik bir liman şehri olan Ugarit’de 1950’li yıllarda yapılan kazılar sonucunda yaklaşık milattan önce 1400 yılına ait tabletler bulunmuştu. Bütün tabletlerin üzerinde bazı semboller yer alıyordu. Fakat bu tabletler arasında bir tanesi oldukça dikkat çekiciydi ve daha okunabilirdi. H6 olarak adlandırılan bu tabletin üzerinde, dokuz telli antik bir arp olan sammûm için bir takım müziksel gösterimler ve Akkadlı meyve bahçelerinin tanrıçası Nikkal için yazılmış bir ilahinin sözleri bulunuyordu. Yani, Suriye’de bulunan bu tablet, bir melodinin yazılı müziksel gösteriminin bilinen en eski örneği olabilir.

          Müziksel gösterimleri içeren yaklaşık 3400 yıllık tablet

          Müziksel gösterimleri içeren yaklaşık 3400 yıllık tablet

          Ayrıca ilginç bir şekilde, antik müzik eserinin yazılı hali olan tablet H6’nın üzerinde arpin nasıl akort edileceği ile ilgili de yönergeler yer alıyor. Yıllar süren çalışmaların ardından, araştırmacılar bu tabletin üzerinde yazanları çözümlemeyi başardılar ve bu melodiyi yorumlamaya çalıştılar. Tabii ki aşağıdaki videoda dinleyebileceğiniz melodi, bire bir antik çağlardaki ile aynı  değil. Yalnızca yapılan çalışmalar sonucunda çözümlenebilmiş halinin, antik müzik araştırmacısı ve besteci Michael Levy tarafından yorumlanmış bir örneği.


          Kaynak:
          • Bilimfili,
          •  Is This The World’s Oldest Melody?, IFLscience, Retrieved from http://www.iflscience.com/editors-blog/is-this-the-worlds-oldest-melody/
          • http://ancientlyre.com/publicfiles/MASEG_notes.pdf

          İNCECİK KANALLAR VE SIVILAR: MİKROAKIŞKANLAR

          Bitkisel dokular denince hepimizin aklında ışıklar çakar: pek doku, sürgen doku, koruyucu doku, iletim doku vs… Saydıklarımız arasından bu yazımız için önemli olan ise iletim dokusu. İletim dokusu, odun ve soymuk boruları başta olmak üzere, kanallar aracılığıyla su, besin ve mineralleri bitkinin bütün bölümlerine iletir. Evet, hatırlar gibisiniz. Gene de, bitkilerin ve dğer canlıların bütün bu işlemleri ne kadar başarılı bir şekilde yaptıkları çoğunlukla gözümüzden kaçar. Aslında bitkisel iletim, yarıçapı santimetreden nanometreye değişen on binlerce esnek kanalda, kılcallık ve deformasyona uyumlu şekilde taşıma yapma becerisine sahiptir. Bu sistem akışkanlara mikro ve nano, yani metrenin milyonda ve milyarda biri düzeyinde hükmedebilir.

          Şekil 1. Mikroakışkan teknolojisiyle işleyen bir cihazın boyutları madeni paranınkini geçmiyor. Bu şekildeki cihazda yüz civarında kanal yan yana ve birbirinden ayrı duruyor. Bu, aynı işlemi tek seferde yüz kez tekrarlayabilmemiz veya aynı anda yüz farklı değişkeni test edebilmemiz demek. (Fotoğraf: Lawrence Livermore Ulusal Laboratuarı, ABD)

          Bilimin günümüzde ulaştığı noktalardan biri, her ne kadar doğa kadar başarılı olmasa da, akışkanların mikro- ve nanometre mertebesindeki dinamiklerini çözerek metrenin milyonda/milyarda biri boyutlarında mühendislik yapabiliyor olmak. Misal, yarıçapı 10 mikrometre (μm) olan kanallar üretip (Şekil 1) içlerine onlarca hücreyi tek tek yerleştirebiliyor, sonra her bir hücrenin etrafındaki ortamı aynı anda değiştirip etkileri gözlemleyebiliyoruz. Veya proteinlerin bir araya gelip daha büyük yapılar oluştururken çevrelerine uyguladığı kuvvetleri ölçüp hesaplayabiliyoruz. Kısacası, mikroakışkan teknolojisi uygulayabiliyoruz. Yazımızın ilerleyen kısımlarında sizlere mikroakışkan teknolojisinin heyecan verici dünyasından bahsetmek istiyoruz.

          Mikro ve nano hacimlere sahip sıvıları mikrometrelik kanallarda dolaştırmaya ve yapılan her türlü mühendislik mikroakışkan teknolojisi olarak tanımlanıyor [2, 5]. Hayatımızın birer parçası olan tesisatlar, musluklar, borular ve bahçe hortumlarında suyun litrelercesini bir arada akarken görmeye alışkın olan bizler için, bu sistemlerin metrenin milyonda birine inmesi çok büyük bir şaşkınlık yaratmayabilir. Ancak boyutlar küçüldükçe akışkanların değişen özellikleri, bu yazıda belirteceğimiz pek çok farklı fiziksel yapının işlemesine izin veriyor. Öte yandan mikroakışkan teknolojisi, bazı fiziksel olguların ve öngörülerin incelenmesi, hassas kimyasal ve biyolojik analiz, hasta başında ve hastaya özel teşhis, özelleşmiş reaktörler ve çip üstü laboratuar gibi birçok muhteşem uygulamanın yapılabilmesini sağlayan bir harikadır.

           

          Nerelerden Geldik?

          Maddenin temel yapılarina ilişkin bilgilerimiz, Antik Yunan’daki felsefi yaklaşımları ve çıkarımları bir kenara bırakırsak, 16. yüzyılda başladı. Maddenin temeliyle ilgili çalışmalara paralel olarak akışkanlar üzerindeki bilgimiz de arttı. Arşimet’ten sonra Isaac Newton, Daniel Bernoulli, Blaise Pascal gibi bilim adamlarının yaptıkları çalışmalar sayesinde insanlık akışkanların, ya da bildiğimiz şekliyle sıvıların ve gazların, kuvvet altında ne şekilde davrandığını keşfetti. Yirminci yüzyılda kimya ile kuantum mekaniğindeki gelişmeler sayesinde maddenin yapısına dair bilgilerimizi genişlettik ve mikro düzey, yani bir canlı hücresinin boyutları seviyesinde işlerin nasıl yürüdüğünü anlamaya başladık. Lakin mikro dünyayı bilmek ile mikron mertebesinde çalışmak ve mühendislik yapmak farklı şeylerdir [5]. Bundan dolayı, her ne kadar gözümüzün önünde bu işi başarıyla yürüten bitkiler olsa da, insanlık metrenin milyarda biri düzeyinde mühendislik yapabilmek için çok güçlü bilgisayarları cebimize sokan yarıiletken teknolojisini beklemek zorunda kaldı.

          Yarıiletken teknolojisi, 1850’lerden sonra silisyum, germanyum ve galyumun, iletken metallerinkiyle yalıtkan ametallerinki arasındaki elektriksel iletkenliğinin kullanılmasıyla hayatımıza girmeye başladı. Özellikle kauntum mekaniğinin, yani atom seviyesindeki dünyanın işleyişini ortaya koyan yasaların ortaya çıkarılması bu malzemelerin daha iyi anlaşılmasını sağladı. Yarıiletken teknolojisi ile birlikte gelişen mikroelektronik, sadece elektronik yapıların değil, ısıl ve mekanik sistemlerin de küçültmesine ve hızlandırılmasına ön ayak oldu. Bütün bu gelişmelerin sonucu, MEMS olarak kısaltılan mikroelektromekanik sistemlerdir. MEMS’in örnekleri arasında yazıcıların mürekkep püskürtmesini sağlayan yapılar ile algılayıcılar var. Akışkanların da MEMS teknolojisine dahil edilmesiyle mikroakışkan teknolojisi kendini tarih sahnesinde buldu.

           

          İyi de, ne işimize yarıyor?

          Mikroakışkan teknolojsinin uygulama alanı, temel fizikten moleküler biyolojiye, kimyadan tıbba kadar uzanıyor. Üretiminin oldukça ucuz olması, kütlenin ve ısının çabuk ve kolay iletimiyle dağıtımı ile dizayn konusundaki esnekliği gelecek için de büyük umutlar beslenmesine sebep oluyor.

          Şekil 2. Gaz kromatografisi (Wikipedia’dan Türkçeleştirildi.)

          Mikro ve nano seviyeyi kontrollü bir şekilde çalışabilmemiz, analiz yöntemlerini hassaslaştırmamızı ve geliştirmemizi kolaylaştırıyor. Özellikle kimyacıların örneklerin içeriğini belirlemekte kullandığı kromatografi gibi metotların keskinleştirilmesi, çok daha az örnek ile daha hassas işlem yapılabilmesine olanak veriyor [5]. Gözümüzde daha rahat canlanması için gaz kromatografisini (GC) ele alalım: Bu metot bozulmadan buharlaşabilen örneklerin kimyasal yapısının belirlenmesinde ve bileşenlerine ayrıştırılmasında kullanılır. İncelenecek örnek, içi seçici-tutucu bir maddeyle dolu olan tüpe verilir. Gazın içerisindeki bileşenler bu madde ile farklı oranlarda etkileştiğinden, tüp içerisindeki hızları da birbirinden farklı olur. Farklı hızlarla hareket eden gazlar, işlemin pek çok kez tekrarlanması ile verimli bir şekilde ayrıştırılabilir. Mikroakışkan teknolojisiyle ise 10-15 μm yarıçapında kanallar üretip ve onları alanı birkaç santimetrekareyi geçmeyecek bir yüzeye monte ediyoruz Böylece metrelerce uzunlukta bir tüpü birkaç santimetrekareye sıkıştırmış oluyoruz. Bu sayede, bütün GC sistemi minyatürleştirilmiş oluyor ve çok daha hızlı ve verimli işliyor [6].

          Mikroakışkanların en heyecanlandırıcı uygulamalarından biri, çip üzerinde laboratuar (LOC) teknolojisi (Şekil 3). LOC’nin temeli, bir laboratuarda yapılan bütün işlerin birkaç mm uzunluğundaki çiplerde gerçekleştirilmesi. Böylece çok küçük hacimlerdeki örneklerin kimyasal ve fiziksel yapılarının, birbirlerine paralel olarak, hızlı ve doğru bir şekilde belirlenebilmesi sağlanıyor. Çok farklı ve kompleks dizaynlara sahip olabilen LOC sayesinde, bir damla kan ile kan hücresi sayımı, olası hastalıkların teşhisi, tek kanserli hücrelerin tayini gibi farklı işlemleri tek bir yapıda toplamamız mümkün olacak.

          Şekil 3. Birden fazla bileşenin karışımı ve tepkimesi için düzenlenmiş LOC cihazı sayesinde karmaşık işlemler çok küçük boyutlarda gerçekleştirilebiliyor. (Kaynak: ABD Ulusal Genom Bilimi Enstitüsü)

          Bir diğer önemli uygulama ise, kişi odaklı ve hasta başında teşhis. Gelişmiş LOC cihazları ile, hastaların hastaneye gitmeden gerekli tahlilleri yapabilmeleri, mikroakışkan teknolojisinin sağlık bilimlerine önemli bir katkısı [4]. Mikrocihazların boyutları, 1 ilâ 100 μm boyutlarındaki hücreleri tek tek incelememizi sağlıyor. Hücreleri içlerinde bulundukları dokudan ayırıp ayrı ortamlara aktarabiliyor ve aynı anda pek çok hücrenin ayrı ayrı hangi değişkenlere ve maddelere tepki verdiklerini, cihaz içerisindeki sıvının niteliğini değiştirerek takip edebiliyoruz. Öte yandan, biyoteröre karşı savaşta, zar zor elde edilen çok küçük örneklerin içerdiği eser miktarda maddenin analizi de bu yolla gerçekleştirilebiliyor (Şekil 4) [7]. Sağlık alanındaki uygulamaların pazar büyüklüğü, uygulamanın gelecekteki ekonomik değerine ışık tutuyor: 2010 yılı itibariyle iki milyar dolarlık bir pazar yaratılmış durumda.

          Şekil 4. ‘Mikrokanallarda damlacık üretimi. Yağ-su karışımı ve uygun ara elemanlar sayesinde kanalların içinde damlacıklar oluşturmak, hatta bu damlacıkları da protein molekülleriyle doldurmak mümkün. Damlacık içerisinde gerçekleştirilen kimyasal tepkime sayesinde proteinlerin an be an izlenmesi ve gelişimlerinin gözlenmesi mümkün.’ (Knowles vd., 2011 makalesinden yazarların izniyle Türkçeleştirilerek kullanıldı.)

          Paralel kanallarda gerçekleştirilen farklı kimyasal reaksiyonlar ile, reaksiyonların gerçekleştiği ortamlar da küçülmüş oluyor. Mikro seviyede ısı ve kütle transferlerinin kolaylaşması da cabası [6]. Hedef, aynı anda kimyasal tepkimeleri gerçekleştiren, ürünleri ve atıkları ayrıştırabilen, ürünlerin kimyasal yapısını belirleyebilen, küçük, dayanıklı ve taşınabilir sistemler üretmek. Mesela, 1998 yılında, Ann Arbour’daki Michigan Üniversitesi’nde geliştirilen bir cihaz ile araştırmacılar, nanolitre hacmindeki DNA örneklerini karıştırma, çoğaltma ve parçalama ile tepkime sonunda oluşan ürünleri belirleme işlemlerini aynı anda yapma şansını buldular [1]. Şu anki seviyemiz ile bir fabrika seviyesinde üretim henüz söz konusu değil, ancak gelişmeler yakın gelecekte bunu da gerçekleştirebileceğimizi gösteriyor [7].

           

          Peki, tam olarak ne yapıyoruz?

          Mikroakışkanlar, insanlığın akışkanlara dair bilgisini mikro düzeye indirmesi ve metrenin milyonda biri mertebesinde manipülasyonlar, değişimler yapabilmesinin ifadesidir. Artık o dünyayı sadece anlamıyor, değiştirebiliyoruz da.

          Makrodan mikro seviyeye indiğimiz zaman, akışkanların davranışları farklılık göstermeye başlıyor. Kütleçekimi gibi uzaysal/hacimsel, yani etkisini üç boyutta gösteren kuvvetlerin önemi azalıyor. Buna karşılık kılcallık; sıvının kanal duvarlarıyla güçlü etkileşimi ve yüzey gerilimi; sıvı yüzeyinin kuvvete karşı gösterdiği direnç, yani yüzeysel kuvvetler daha çok önem kazanmaya başlıyor.

          Temelde gözümüzde canlanan günlük tesisattan pek farkı olmamasına rağmen, kütleçekiminin önemini kılcallık ve yüzey gerilimi gibi kuvvetlere bırakması, cihazlarda günlük hayattan farklı dizaynlara yönelmemize neden oluyor. Mikroakışkanlarla çalışmak için, akabilecekleri kanallar, akışı sağlayacak mikropompalar, işleyişi düzenleyecek mikrokapılar ve mikrovanalar yapmamız gerekiyor. Bu yapıları gerçekleştirebilmek içinse, silikon, polimer veya cam malzemeler kullanıyor ve hayalgücümüz ve fiziksel yasalar arasında kalan bölgede cihazlarımızı yaratıyoruz.

           

          Sonuç

          Bu yazımızda heyecan verici uygulamaları ve parlak bir geleceği olan mikroakışkan teknolojisinden bahsettik. Mikrometre boyutlarındaki kanallarda akışkanların kontrol edilmesiyle gerçekleştirilen bu uygulama ile tıbbi teşhis ve kimyasal analiz için gerekli olan madde miktarı azaltılmış, tıp ve temel bilim uygulamalarında çığır açabilecek sonuçlar elde edilmiştir. Gelecek, mikrodan nanoakışkanlara doğru evrilecek olsa da, bu konuya yazımızda değinmedik. Mikroakışkan teknolojinin şu anki durumu ve gelecekteki beklentiler göz önüne alındığında, alınması gereken çok yol olduğu aşikar; ancak karşılığında bu teknolojinin insanlığa hizmetleri o denli büyük olacak.

           

          Kaynaklar

          AçıkBilim

          [1) M. A. Burns vd., 1998. An Integrated Nanoliter DNA Analysis Device. Science 282:484–487.

          [2) F.A. Gomez. Biological applications of microfluidics. Wiley-Interscience, 2008.

          [3) J.W. Hong, vd., 2004. A nanoliter-scale nucleic acid processor with parallel architecture. Nature Biotechnology 22:435–439.

          [4] A. Rasooly. Lab on a Chip Technology: Biomolecular separation and analysis, volume 2. Caister Academic Press, 2009.

          [5] P. Tabeling. Introduction to microfluidics. Oxford University Press, 2005.

          [6] S.C. Terry. A gas chromatography system fabricated on a silicon wafer using integrated circuit technology. 1975.

          [7] P. Watts ve C. Wiles, 2007. Recent advances in synthetic micro reaction technology. Chemical Communications (5):443–467.

          Şekil 4. T. P. J. Knowles vd., 2011. Observation of spatial propagation of amyloid assembly from single nuclei. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 108:14746-14751.