Bitkiler İçin Elektronik Çevirmen Hazır

Bitkiler İçin Elektronik Çevirmen Hazır

İnsanlar eskiden beri çiçekleriyle konuşur. Çiçekler bizim konuşmalarımızı anlar gibi fiziksel yanıtlar verirken, biz sadece görünümlerine bakarak durumlarını anlamaya çalışıyorduk. Karşılıklı iletişim bunun ötesine geçemiyordu. Fakat artık iki ayrı alemin mensupları olsalar da aynı gezegenin çocukları olan çiçekler ve insanlar, birbirlerini daha yakından tanıyabilecek.

Vivent firmasının kurucularından Nigel Wallbridge liderliğinde geliştirilen yeni bir aygıt, bitkilere elektronik bir ses kazandırıyor. PhytlSigns adı verilen bu cihazı çiçeğinize bağlayarak, onun neler düşünüp hissettiğini eşzamanlı olarak izleyebiliyorsunuz. Böylece onların gereksinimlerine daha iyi yanıt verebilir ve dostluğunuzu ileri bir boyuta taşıyabilirsiniz.

PhytlSigns iki elektrot kullanarak, bitkideki gerilimi ölçüyor. Elektrotlardan biri toprağa, diğeri ise yaprağa veya köke bağlanıyor. Gerilimde bir değişiklik olduğu zaman, hoparlörden buna karşılık gelen bir ses duyuyorsunuz. Ses ne kadar yüksekse, değişim o denli hızlı gerçekleşmiş demek oluyor.

Bitkiler kendi uzuvları üzerindeki değişimleri, örneğin yaprağına dokunulduğunu ya da su püskürtüldüğünü hissettiğinde elektriksel sinyallerde değişimler oluyor. Hatta geçtiğimiz yıllarda yapılan araştırmalarda, bir bitkinin bulunduğu ortamda bir başka bitki zarar gördüğünde, bitkinin yoğun sinyaller vermeye başladığı görülmüştü. Daniel Chamovitz’in Bir Bitki Neler Bilir (İng. What a Plant Knows – A Field Guide to the Senses) adlı kitabında, bitkilerin çevrelerinde olup bitenlere ilişkin verdiği tepkiler, ayrıntılı olarak ele alınmıştı.

Bitki bilimciler yine de bir sinyal değişimi olduğunda bitkilerde tam olarak ne olduğuna ilişkin net bir bilgiye sahip değil. Avusturya Salzburg Üniversitesi’nden bitki biyofizikçisi Gerhard Obermeyer şöyle anlatıyor: “Bir bitkinin elektriksel sinyalleri ne zaman ve niçin kullandığı, bunların bitkisel iletişimde nasıl bir rolü olduğu pek anlaşılmış sayılmaz.”

PhytlSigns iki elektrot kullanarak, bitkideki gerilimi ölçüyor.

İsviçre Lozan Üniversitesi’nden bitki biyoloğu Edward Farmer, aygıt tarafından algılanan sinyallerin gerçekten bitkiden geldiniği doğrulamak istemiş. Laboratuvarda kaydettiği bitki elektriksel olaylarını (örneğin bitkinin yaralanma karşısında verdiği tepkiyi),PhytlSigns sinyalleri ile karşılaştırmış. Aygıtın sinyalleri oldukça iyi bir doğrulukla yakaladığını belirten Farmer, biyolojik işlevleri bilinmeyen küçük sinyalleri bile cihazın dedekte edebildiğini ekliyor. Aygıtı kendi ofisindeki ve evindeki çiçekler üzerinde deneyen New Scientist yazarı Penny Sarchet ise zambağının önünden her geçişinde, sanki çiçek onun geçişini fark etmiş gibi ses verdiğini belirtiyor.

 


Kaynaklar:
  • Bilimfili,
  • New Scientist, “Wonder what your plants are ‘saying’? Device lets you listen in”
    < https://www.newscientist.com/article/2095620-wonder-what-your-plants-are-saying-device-lets-you-listen-in/ >
  • Nature World News, “This Device Lets You Listen to What Your Plants are Saying”
    < http://www.natureworldnews.com/articles/24584/20160701/device-listen-what-plants-saying.htm >

El Kemiği Fosili, ‘Modern’ Elin En Az 2 Milyon Yıl Önce Var Olduğunu Gösterdi!

Bilim insanları, modern insan elini andıran, şu ana kadar ki bilinen en eski el kemiği fosilini keşfettiler. Önermelere göre, bu el kemiği fosili çağdaşlarından daha uzun boylu ve büyük olan, şu ana kadar bilinmeyen bir insan akrabasına ait.

kemik 3

Yeni bulgular ayrıca modern insan-benzeri ellerin fosil kayıtlarında ne zaman belirginleşmeye başladığıyla ilgili ip uçları da veriyor. Araştırmacılara göre, bu bulgular antik akrabalarımız düşünülenden daha uzun olabileceklerine işaret ediyor. İnsanları bugün yaşayan bütün diğer türlerden ayıran en önemli özellik karmaşık aletler yapabilme ve kullanabilme yeteneğidir. Bu kabiliyet, yalnızca harikulade insan beyninden değil aynı zamanda insan elinin maharetinden de kaynaklanır. Complutense University of Madrid’den paleantolojist ve araştırmanın baş yazarı Manuel Domínguez-Rodrigo’ya göre el, insanları tanımlayan en önemli anatomik özelliktir. Elimiz çeşitli şekilde tutma fonksiyonlarına sahip olmamızı sağlayacak şekilde evrimleşti ve yeterli tutuş gücü de herhangi bir primatta görülmemiş en geniş kullanım aralığını sundu. Beynimizle etkileşim halinde olan bu kullanım yeteneğimiz de zekamızın geliştirdi.

El Nasıl Evrimleşti?

İnsanımsıların (insanları ve şempanze soyundan ayrıldıktan sonraki insan akrabalarını içerir) fosillerinin daha öncelerde yapılmış analizlerine göre, antik insanımsılar hayatlarını ağaçlarda geçirmeye adapte olmuşlardı. Örneğin, antik insanımsıların elleri genellikle eğimli parmak kemiklerine sahipti. Bu eğimli parmak kemikleri ağaç dallarından sallanmak için oldukça uygundu. Modern insanlar ise düz parmak kemiklerine sahip şayan en gelişmiş primat.

Bilim insanlarının önermelerine göre modern insan eli, taş aletleri kullanmak üzere evrimleşti. Fakat; son insanımsı fosilin keşfi, elin evrimleşmesinin arkasında daha karmaşık bir hikaye olduğunu gösteriyor. Örneğin, antik insanımsı soyların bazı el kemiği fosilleri, daha çok modern insan eline benziyor.

Domínguez-Rodrigo: ’’ Geçmişteki modern-benzeri el bizlere insanların tamamen toprakla ilgilendiklerini ve aletleri ne kadar verimli kullandıklarını gösterdi. ‘’

Modern elin evriminin daha iyi anlaşılabilmesi için bilim insanları Tanzanya Olduvai Gorge’de keşfedilmiş 1.84 milyon yıldan daha öncesine ait olduğu belirlenen el kemiğini incelediler. Olduvai’de daha önce yapılmış kazılar da Afrika’nın insanlığın anavatanı olduğunun doğrulanmasına yardımcı olmuştu.

Bulunan el kemiği fosili büyük ihtimalle düzenli şekilde yaptıkları araçları tutabilen Homo erektus’a benzeyen tanımlanamamış insanımsı soydan bir yetişkinin sol elinin serçe parmağına ait. Kemik yaklaşık olarak 3.6 santimetre uzunluğunda- bu uzunluk modern insanın sol el serçe parmağının uzunluğu ile aynı.

Bu kemiğin düzlüğü ve diğer özellikleri, yaşam adaptasyonlarının ağaçlardan çok yerde olduğu önermesinin yapılmasını sağlıyor. Ayrıca bu yeni kemiğin özelikleri eski bulgulara ‘’modern insan vücudunun şeklinin, insanımsı evriminin oldukça erken aşamalarında belirdiği’’ önermesini de ekliyor.

Daha öncelerde yapılan araştırmalar insanımsıların iki ayaklarının üzerinde yaklaşık 6 milyon yıl önce durmaya başladıkları fikrini öne sürüyordu. İki ayak üzerinde durmak aynı zamanda ellerin de araç-gerek kullanımı için serbest kalması anlamına geliyor. 2 milyon yıl öncesine kadar da, bilinen büyün insanımsıların elleri iki fonksiyonu aynı anda gerçekleştiriyor- hem ağaçlara tırmanmak için hem de iki ayak üzerinde yürürken denge sağlamak için. ( İnsan soyu Homo’nun 2 milyon yıl ila 3 milyon yıl önce evrimleştiği düşünülüyor; bilinen en eski soyu tükenmiş insan türü Homo Habilis de en az 1.8 milyon yıl önce yaşadığı belirtiliyor. )

En eski tarihli el kemiği fosili keşfedilmeden önce, bilim insanları insanımsıların ellerinin kullanım açısından, modern insan elleri gibi göründüğü konusunda emin değildiler.  Domínguez-Rodrigo’nun belirttiğine göre. ‘’ Keşfimiz bir boşluğu dolduruyor- modern insan eline benzeyen el, en az 1.85 milyon yıl öncesine ait. ‘’

kemik 1

Büyük İnsanımsı

Bulgular ayrıca gösteriyor ki, ne olduğu bilinmeyen bu insanımsı aynı dönemde ya da daha öncesinde yaşayanlardan daha büyük. Eğer bulunan bu el kemiği moder bir insana ait olsaydı, 1.75 boyunda olacaktı.

Domínguez-Rodrigo: ’’Peki bu neden önemli? Arkeolaglar Olduvai benzeri bölgelerden yeterli bilgiyi topladılar ve bulgularına göre bu bölgelerde yaşayan insanımsılar avladıkları hayvanların 350 kilogramdan fazla olan ölülerini defalarca taşıdılar. Bu alanın bir uzmanı olarak ben, Homo habilis’lerin yaklaşık 1 boylarıyla bu kadar büyük hayvanları verimli bir şekilde nasıl avladıklarını anlamakta hep güçlük çekmişimdir.’’ diyor ve ekliyor, ‘’ Artık, yeni keşifler gösteriyorki daha büyük ve daha modern görünüşlü insanımsılar bu bölgelerin biçimlendiği zamanlarda varlardı.’’ Domínguez-Rodrigo’ya göre, bulunan fosillerin tarif ettiği insanımsı tipi, bu arkolojik kazı yerlerinin oluşumunun açıklanmasında daha iyi bir aday.

 


Kaynak: Bilimfili,

İlgili Makale: Manuel Domínguez-Rodrigo, Travis Rayne Pickering, Sergio Almécija, Jason L. Heaton, Enrique Baquedano, Audax Mabulla & David Uribelarrea, Earliest modern human-like hand bone from a new >1.84-million-year-old site at Olduvai in Tanzania Nature Communications 6, Article number: 7987 doi:10.1038/ncomms8987 Received 20 April 2015 Accepted 03 July 2015 Published 18 August 2015

İlk Kez Beyin Kimyasallarını Yiyen Bir Bağırsak Bakterisi Saptandı

İlk Kez Beyin Kimyasallarını Yiyen Bir Bağırsak Bakterisi Saptandı

Bağırsaklarımızda, hayati önemdeki beyin kimyasallarımızdan birine bağımlı olan bir bakteri keşfedildi. Bu bakteri, beynin sakinleşmesinde oldukça önemli bir molekül olan GABA’yı tüketiyor. GABA’yı neredeyse silip süpüren bu bakteriler esasında bağırsak mikrobiyomlarının duygu durum halini neden etkilediğini açıklamada yardımcı olabilir.

Boston’daki Northeastern University’den Philip Strandwitz ve beraberindeki ekip; yalnızca GABA molekülü sağlandığında büyümesini gerçekleştiren KLE1738 isimli bir bağırsak bakterisi türü keşfetti. Geçtiğimiz ay American Society for Microbiology’nin geleneksel toplantısında konuşan Strandwitz; GABA dışında hiçbir şeyin bu türün büyümesini sağlamadığına dair bulgularını açıkladı.

GABA molekülleri, sinir hücrelerinden gelen sinyalleri inhibe ederek beyindeki aktivitede sakinleşmeye sebep oluyor. Dolayısıyla, bir bağırsak bakterisinin, büyümesi ve üremesi için bu moleküle ihtiyaç duyuyor olması oldukça şaşırtıcı bir durum. Anormal biçimde düşük GABA seviyelerine sahip olmak duygu durum hastalıkları ve depresyonla ilişkilidir ve elde edilen bu bulgu bağırsak bakterilerimizin beyinlerimiz etkileyebileceğine dair görüşlere daha fazla delil sağlamış oluyor.

Depresyon Tedavisi

2011 yılında yapılan bir araştırmadaLactobacillus rhamnosus isimli farklı bir bağırsak bakterisi türünün fare beyinlerindeki GABA aktivitesinde dramatik değişimlere sebep olurken, aynı zamanda da strese dair nasıl tepki verildiğini de etkilediği ortaya koyulmuştu. Bu çalışmada, araştırmacılar, sindirim organlarımız ve beyin arasındaki bağlantı olan vagus sinirini cerrahi bir müdahaleyle aldıklarında bu etkinin ortadan kaybolduğu bulgusuna ulaşmışlardı. Bu da bağırsak bakterilerinin –bir şekilde– beyni etkileme noktasında bir rol sahibi olduklarını ortaya koyuyor.

Araştırma ekibi, artık GABA tüketen ya da üreten başka bir bağırsak bakterisi arayışına girdi ve beyin üzerindeki ve hayvan davranışları üzerindeki bu etkileri test etmeyi planlıyor. Bu tip çalışmalar depresyon ya da anksiyete gibi duygu durum hastalıklarının tedavilerine dair yeni yaklaşımlar geliştirilmesine sebep olabilir.


Kaynak ve İleri Okuma:

Bilimfili
– Coghlan, A. “Gut bacteria spotted eating brain chemicals for the first time.NewScientist. https://www.newscientist.com/article/2095769-gut-bacteria-spotted-eating-brain-chemicals-for-the-first-time (Reached on 2016, July 6)
-“Gaba Modulating Bacteria of the Human Gut Microbiome.Asmmicrobe. http://www.abstractsonline.com/pp8/#!/4060/presentation/18619 (Reached on 2016, July 5)
– Cryan, J., Dinan, T. “Psychobiotics: How gut bacteria mess with your mind.NewScientist. https://www.newscientist.com/article/mg22129530-400-psychobiotics-how-gut-bacteria-mess-with-your-mind (Reached on 2016, July 5)
– Bravo, Javier A., Paul Forsythe, Marianne V. Chew, Emily Escaravage, Hélène M. Savignac, Timothy G. Dinan, John Bienenstock, and John F. Cryan. “Ingestion of Lactobacillus strain regulates emotional behavior and central GABA receptor expression in a mouse via the vagus nerve.Proceedings of the National Academy of Sciences 108, no. 38 (2011): 16050-16055.

FAKİR ANNELER KIZLARINA YATIRIM YAPIYOR

harem2

Başlık garip gelebilir; ama araştırmanın sonucu tam olarak da böyle. Tabi buradaki “yatırım yapma” biyolojik bir yatırımı kastediyor ve evrimsel antropolojik bir hipoteze işaret ediyor.

Eski Türk filmlerinin bazı klişelerini hatırlayalım:

Kızlar ağa ile ya da zengin bir çocuk ile evlendirilmeye çalışılır. Kimi zaman sevdiği adam sırf fakir diye kız verilmez. Ya da tam tersi: Zengin çocuk fakir kızı sever, ama babası kızdan ve ailesinden şüphelenir. Kızlarına “zengin bir koca bul” diyen anneler de vardır hatta.

Bir de tarihi düşünün: Osmanlı padişahları pek çok kez evlenmişlerdir ama saraya ortak bir aile çıkmaması için evliliklerini Türk ailelerin kızlarıyla yapmamışlardır. Başka coğrafyalarda başka çağlarda kızını bir prens ya da hakanla evlendirerek o prensin, hakanın ülkesinden koruma, imtiyaz alan devletlere de rastlayabiliriz.

Tamam, kabul ediyorum, varsayımsal konuşuyorum belki ama ben bunu söyledim diye bana kızmayın. “Kız verme” aracılığıyla sosyal statü değişimi özellikle ataerkil ve çok eşliliğin yaygın olduğu toplumlarda rastlanan bir gerçek. Peki… Sizce bu durum kız ve erkek doğum oranlarına etki edecek evimsel bir gelişime sebep olmuş mudur?

1970’li yıllarda kızıl geyiklerin beslenme olanakları ile kız/erkek yavrulamaları arasında bir ilişki olduğunu düşünen araştırmacılar beslenme olanakları zayıf olan kızıl geyiklerin dişi yavruladığını, ve olanakları iyi olan kızıl geyikler için de tersinin geçerli olduğunu, yani daha çok erkek yavruladığını buldular. Buna bir açıklama getirmek isteyen ekolojist Robert Trivers ve matematikçi Dan Willard, 1973’te kendi isimleriyle Trivers-Willard hipotezi olarak anılan hipotezi ortaya attılar ve “yoksul aileler kız çocuğuna, zengin aileler erkek çocuğuna yatırım yapıyor olabilir, çünkü kız çocuğu yoksul aile için statü değiştirme şansı yaratır” dediler (1). Başka bir deyişle evrimsel seçilim sürecinde kızlarına iyi “yatırım” yapabilmiş olan ‘güçsüz’ aileler, kızlarının güçlü bir aileye gelin olma yoluyla statü değiştirerek hayatta kalma olasılıklarını arttırıyor ve bu sayede nesillerini sürdürüyor. Bu da dişi yavru sahibi olan ve üstelik ona iyi yatırım yapabilen ailelerin soy devamlılığı konusunda bir avantaja sahip olması anlamına geliyor.

Trivers ve Willard’ın bu hipotezi önce bazı başka gözlemsel çalışmalarla desteklendi. Statünün farklı anlamlar ifade ettiği farklı türlerde ise varyasyonlar arandı. Nitekim makaklar üzerine yapılan bir çalışmada da benzer bulgulara rastladılar: Baskın olmayan makak dişilerinde dişi yavrulama oranı yüksekken, baskın makak dişilerinin ise daha çok erkek yavrusu oluyordu. 2001 yılında Larson ve arkadaşları ise Trivers ve Willard’ı biyolojik bulgularla desteklediler. Araştırmacılar büyükbaş hayvanlarda kanda dolaşan yüksek seviye glukozun erkek blastosistlerin hayatta kalma şansını arttırdıklarını bularak Trivers ve Willard hipotezinin biyolojik mekanizmasını örneklendirdiler (2).

Trivers-Willard’ın hipotezi, özellikle erkeklerin çok eşli olduğu türler/toplumlar için ortaya atılmıştı. Hipoteze göre bu türlerde zengin erkekler pek çok eş sahibi iken, fakir erkekler ya bir eşe sahiptir, ya da hiç eşleşemez. Öte yandan zengin erkekler pek çok dişiyle eşleşirler. Dişiler, yoksul ailenin statü değiştirme ya da hayatta kalabilmesi için anahtar rolü oynar.

2006 yılında Hindistan’daki 1.1 milyon hanede yapılan bir araştırma annelerin eğitim durumu (dolayısıyla da statü) ile erkek çocuk sahibi olma arasındaki ilişkiyi ortaya koydu. 2007 yılında Columbia Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, 48 milyon doğumu ve 310.000 çocuk ölümünü masaya yatırdılar ve evli, iyi eğitilmiş ve genç annelerin daha çok erkek çocuk doğurduğunu, erkek bebek ölümlerinde ise evlenmemiş, genç annelerin öne çıktığı sonuçlarına ulaştı (ancak bu çalışmanın çok güçlü ilişkiler ortaya koyduğunu düşünmüyorum; zira ABD toplumu erkeklerin birden fazla kadınla evlenmelerine izin verilen bir toplum değil). Zira Trivers-Willard’ın varsayımları geçerli olmadığında sonuçlar tutarsız da olabiliyor. Sözgelimi Cameron ve Dalerum, Forbes’un milyarder listesi için de aynı şeyin geçerli olup olmadığına baktılar: Ortada bir ilişki yoktu (3).

Haziran ayında yayınlanan bir çalışma, Trivers-Willard’ın hipotezini insan türü için de doğrular nitelikte. American Journal of Physical Anthropology dergisinde yayınlanan, Michigan Eyalet Üniversitesi’nden Masako Fujita liderliğinde yürütülen çalışma, erkeklerin çok eşli olduğu Kenya kasabalarında 83 anneden alınan süt örnekleri üzerine yapılan bir incelemeyi içeriyordu (4)(5).

Nature dergisinde de yayınlanan araştırmanın sonuçları ilgi çekici: Yoksul annelerin kız çocukları olduğunda verdikleri süt, erkek çocukları olduğunda verdikleri sütten besin değeri ve yağ içeriği açısından daha zengindi.

Kanımca Fujita’nın çalışması daha pek çok topluma uygulanarak enteresan bulgulara ulaşılabilir. Özellikle Türkiye’de bu durumun nasıl olduğunu da merak etmiyor değilim.

Notlar:

(1) İlgili yayın: Trivers, R.L., & Willard, D.E. (1973). Natural selection of parental ability to vary the sex ratio of offspring. Science, 179: 90–92.
(2) Larson, M. et al. (2001). Sexual Dimorphism among Bovine Embryos in Their Ability to Make the Transition to Expanded Blastocyst and in the Expression of the Signaling Molecule IFN-τ. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America. 98:17; 9677–9682
(3) http://www.plosone.org/article/info:doi/10.1371/journal.pone.0004195
(4) Anthropology: Rich milk for poor girls. Nature, 07 June 2012
(5) İlgili yayın: Masako Fujita, Eric Roth, Yun-Jia Lo, Carolyn Hurst, Jennifer Vollner, Ashley Kendell. In poor families, mothers’ milk is richer for daughters than sons: A test of Trivers-Willard hypothesis in agropastoral settlements in Northern Kenya. American Journal of Physical Anthropology, 2012

Kaynaklar: 

  1. Açıkbilim
  2.  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2012/06/120621113339.htm
  3.  Wikipedia
  4. http://academiccommons.columbia.edu

Neden uyuruz?

Bazıları sekiz saate ihtiyaç duyarken bazılarına dört saat yetiyor. Ama herkesin nefes almak ve yemek gibi uykuya da ihtiyacı var. Fakat bilim insanları bunun nedenini hâlâ çözebilmiş değil.

Bu konuda ilginç teoriler ve ipuçları var. İpuçlarından en belirgin olanı, yeterince uyuduğumuzda kendimizi iyi, mahrum kaldığımızda ise çok daha kötü hissetmemiz. Birkaç günlük mahrumiyetin ardından uyku ihtiyacı öylesine ağır basar ki hiçbir şey uyanık kalmamızı sağlayamaz. Yapılan deneylerde bu haldeki insanların aşırı yüksek müzikte, ayakta, hatta tekmelenirken bile uyuduğuna tanık olunmuştur. Birkaç günlük uykusuzluk hali insanda kafa karışıklığı, unutkanlık ve halüsinasyona neden olur. (En uzun süreli uyanık kalma rekoru 11 gündür.)

Fakat yorulduğumuz için uyuduğumuzu söylemek acıktığımız için yemek yediğimizi söylemek gibi olur; uyuma nedenimiz budur, ama neden uykuya ihtiyaç duyduğumuz sorusunun yanıtı değildir bu.

Bellek yardımı

Son yıllarda ortaya çıkan bir teoriye göre uyku, yeni bellek oluşumunda ve pekiştirilmesinde önemli rol oynar. Hafıza sistemimiz psikolojik gizemini korurken, birçok araştırma uykunun perde arkasında bakım ve muhafaza işlevi gördüğünü iddia ediyor.

California Üniversitesi’nden Matthew Walker ve ekibi, deneklere bilgisayarda sırasıyla çeşitli şekiller gösteriyor. Deneklerin yarısı bu şekilleri sabah, diğer yarısı ise akşam izleyip ezberlemeye çalışıyor. Daha sonra laboratuvara dönen deneklerin sabahçı olanları tüm gün boyunca uyanık kaldıktan sonra, akşamcı olanlar ise gece uyuduktan sonra hafıza testine tabi tutuluyor. Uyumuş olanların şekillerin sıralamasını çok daha iyi hatırladığı ortaya çıkıyor.

Gün içindeki kısa uykuların da hafızayı güçlendirdiği düşünülüyor.

Bazı araştırmacılar uykunun tazeleme ve yeniden düzenleme yoluyla belleğimize yardımcı olduğunu ifade ediyor. Sıçanlara labirent içinde yol bulma eğitimi verilerken beyinlerinde gerçekleşen aktivite biçiminin gece uyku sırasında da tekrarlandığı görüldü. Buradan, gündüz edinilen tecrübenin uyku sırasında da tekrarlandığı sonucuna varıldı.

Dinlenmek ayrıca kötü deneyimlerin etkisinin azaltılmasına da yardımcı oluyor. Walker’in araştırmasında, kötü ve travmatik olayların yarattığı olumsuzluklarla beynin uyku sırasında baş etmeye çalıştığı da iddia ediliyordu.

Rüya alemi

Burada rüya olgusu da devreye giriyor. Belleğimizin uyku sırasında yaşadığı çılgın maceralar olarak ifade edebileceğimiz rüyaların, belleğin tazeliğini korumak için rastgele harekete geçmesi ve yaşanan olaylar arasında bağlantı kurma çabasının ürünü olduğu sanılıyor. Uyku mahrumiyetinin halüsinasyona yol açmasının nedeni de bu olabilir. Uyku yoluyla belleğimizi yeniden düzenleme fırsatından mahrum bırakıldığımızda rüyalar davetsiz bir şekilde uyanık dünyamıza girerek gerçek olanla olmayanı birbirinden ayırmamızı zorlaştırıyor.

Bütün bunlar aslında bazı verilere dayanan spekülasyonlar. Beynimize çeki düzen vermenin yanı sıra, vücudumuz uykuyu hasarlı hücrelerin onarımı gibi bazı düzenleme ve idare işlerini yapma fırsatı olarak da değerlendiriyor olabilir.

Bazı bilim insanları ise uykunun düzen ve onarım amaçlı olmadığını savunuyor. “Neden uyuyoruz?” sorusu yerine “Neden uyanığız?” sorusunun sorulması gerektiğini belirtiyorlar. Sıcak, güvende ve tok haldeyken, yani temel ihtiyaçlar giderilmişken etrafta dolaşmanın ve uyanık kalmanın enerji israfı olduğunu ifade ediyorlar.

Net olan şey, uykunun akıl ve beden sağlığı için gerekli olması. Herkesin ihtiyacı farklılık gösterse de ortalama 7 saat uyumak gerekiyor. Daha az uyuyanların kalp hastalıkları gibi bazı hastalıklara daha açık hale gelme riskinin yanı sıra yaşam sürelerinin de kısaldığı düşünülüyor.

Yani, bir dahaki sefere uyumak istediğinizde suçluluk duygusuna kapılmak yerine, uykunun size ne kadar iyi geleceğini düşünmek daha doğru olabilir.

Kaynak:

  • BBC
  • Jeffrey M. Ellenbogen , Peter T. Hu, Jessica D. Payne, Debra Titone , and Matthew P. Walker Human relational memory requires time and sleep PNAS vol. 104 no. 18 > Jeffrey M. Ellenbogen, 7723–7728, doi: 10.1073/pnas.0700094104
  • Wilson MA, McNaughton BL Reactivation of hippocampal ensemble memories during sleep. Science. 1994 Jul 29;265(5172):676-9.
  • Els van der Helm, Justin Yao, Shubir Dutt, Vikram Rao, Jared M. Saletin, Matthew P. Walker REM Sleep Depotentiates Amygdala Activity to Previous Emotional Experiences Cell Volume 21, Issue 23, p2029–2032, 6 December 2011 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cub.2011.10.052

Psikiyatri

Sinonim: Psychiatrie, Psychiatry

Akıl hastalıklarının teşhisi, engellenmesi, araştırılması ve tedavi edilmesi ile ilgilenen bilim dalıdır. Bkz; psikiyatri

Golgi aygıtı

Sinonim:  Golgi cisimciği veya Golgi kompleksi, Golgi-Apparat, Golgi apparatus,  Golgi complex, Golgi body, Golgi.

1897’de italyan fizikçi Camillo Golgi tarafından tanımlanan, bazı ökaryot hücrelerinde bulunan organel.

2. İşlevi

Hücredeki atık maddelerin paketlenerek hücre dışına aktarılmasını sağlar.

Mitokondri

Sinonim: Mitochondrium, Mitochondrion,  mitochondrion, mitochondria

Bazı ökaryot hücrelerde bulunan çift zarlı organeldir.

Endoplazmik retikulum

Sinonim: endoplasmatische Retikulum, ER, endoplasmic reticulum (ER)

Ökaryot hücrelerde, hücre içi iletişimi gerçekleştiren organel, sitoplazma ağı. Bkz; Endoplazmik retikulum

-bu organelin görevi;
++yağ metabolizması,
++zehirden temizleme,
++kalsiyum iyonu depolama ve serbest bırakma.