Vejateryenlik ve veganizm, özünde insanlığın besin açısından sürdürülebilirliğini arttırmak konusunda gerçekten de avantajlı olabilecek yaklaşımlardır. Ancak istisnasız olarak herkesin vegan olup hiçbir şekilde hayvan veya hayvan ürünü tüketmediği bir dünyanın pratikliği son derece tartışmalıdır. Dahası, bu yaklaşımın uzun vadede sürdürülebilirliği arttırabileceği konusunda da ciddi şüpheler bulunmaktadır. Yeni yapılan bir araştırma, “etik beslenme” olduğu iddia edilen veganizmin ahlaki temellerinin bir miktar da olsa değişmek zorunda olduğunu gösteriyor. Zira yapılan incelemeye göre %100 vegan bir Dünya, düzgünce dağıtılmış omnivor (hem etçil, hem otçul) bir diyet örüntüsüne göre daha az sürdürülebilir.
Biyofiziksel simülasyon modellerini kullanarak küresel ölçekte 10 farklı beslenme örüntüsünü analiz eden bilim insanları, daha az hayvan tüketerek tarım alanlarını daha verimli kullanabileceğimizi ve daha fazla insanı doyurabileceğimizi doğrulasa da, hayvancılığı ortadan tamamen kaldırmanın tarım alanlarının sürdürülebilirliğini maksimize etmek açısından faydalı olmadığını gösteriyor. Antroposen Dönem araştırmalarına odaklanan Elementadergisinde yayınlanan araştırmada vegan diyet; 4 ayrı omnivor (hepçil) diyet; biri mandıra ürünlerini içeren, biri mandıra ve yumurta tüketimini içeren 2 vejetaryen diyet; 1 düşük yağ ve şeker tüketen diyet ve 1 de Amerikan diyeti analiz ediliyor.
Araştırmacılar, bu modellemeler sonucunda vegan diyetin, hem her iki vejetaryen diyetten, hem de 4 omnivor diyetten daha az sayıda insanı küresel olarak doyurabileceğini ortaya koymayı başardılar. Anlayacağınız işin özü şu: Hayvan-temelli ürünleri tamamen terk etmek, insanlığın uzun vadeli sürdürülebilirliği için en iyi çözüm değil!
Bu, elbette ki tamamen etçil bir diyete sarılmak için yeterli bir argüman değil. Araştırmanın ortaya koyduğu gerçek, otlara daha fazla ağırlık verirken bir köşede de bir miktar et tüketmenin hem gezegen, hem de insanlık için daha iyi olduğudur. Çünkü günümüzde insan diyeti aşırı miktarda et tüketimine dayanıyor. Dolayısıyla bu gidişattan otlar yönünde yapılacak her sapma, türümüzün sürdürülebilirliğine önemli katkılar sunacaktır. Ta ki etlerden %100 uzaklaşıp, tamamen ot-temelli (vegan, otçul, herbivor) bir diyete geçmeye karar verene kadar! Böylesine uç bir noktaya varmak da, sürdürülebilirlik açısından pek faydalı değil. Bunun yerine daha ortalama bir diyeti tutturmaya çalışmak herkes için daha başarılı ve sürdürülebilir gibi gözüküyor.
Örneğin, ortalama bir Amerikalının şu andaki diyetinin sürdürülebilmesi için 2.5 akreden (yaklaşık 10.000 metrekareden) fazla alan gerekiyor. Ortalama bir Türk’ün şu anki diyeti içinse kabaca 3.000 metrekare alana ihtiyaç var. Eğer ki diyetinize daha az et, daha fazla ot katarsanız bu alan ciddi anlamda düşmektedir. Örneğin, bu araştırmada incelenen 4 vejetaryen diyetten 3’ü 0.5 akreden (2000 metrekareden) daha az alana ihtiyaç duymaktadır. Bu da, Dünya’nın sınırlı olan alanının daha fazla kişiyi doyurmak için kullanılabileceği anlamına gelmektedir.
Peki bu durumda neden çılgınlar gibi veganizme sarılmayalım ki?
Çünkü bu sayıları küresel popülasyona uyarladığımızda, vegan diyet gezegenimizin bize sunduğu alanları fazlasıyla ziyan etmektedir. Yani Dünya üzerinde hayvancılık yapılan her alan aynı zamanda tarımcılık için de uygun değildir. Örneğin otlama alanları çoğu zaman zirai ürün yetiştirmek için iyi değildir; ancak inek gibi hayvanların beslenmesi için harikadır. Benzer şekilde, kalımlı (çok yıllık) zirai alanlar yıl boyu yaşayabilen bitkileri barındırır ve bu bitkiler ölmeden önce birkaç defa hasat edilebilirler. Böylece bunlardan elde edilen tahıl ve saman besi hayvanlarını bolca besleyebilmektedir. Neredeyse istisnasız olarak sebze, meyve ve tohumların bulunduğu alanlarsa kültür alanları olarak bilinmektedir ve bu alanlar yalnızca bitkilerin yetiştirilmesi için uygundur. Dolayısıyla, eğer ki %100 vegan bir diyete geçersek, aksi takdirde kullanabileceğimiz hayvancılık alanlarını çöpe atmış olmaktayız. Bu da, potansiyelimizin altında sayıda insanı doyurabilmemiz anlamına gelmektedir.
Yapılan araştırmada, et tüketimine en fazla ağırlık veren ilk 5 diyet, aynı zamanda tarım ve otlama alanlarının neredeyse tamamını kullanmamızı gerektirmektedir. Eti en az kullanan (veya hiç kullanmayan) 5 diyetse, otlama, kalımlı ve kültür alanlarını değişken miktarlarda kullanmaktadır. Ancak bunlar arasında vegan diyet diğerlerinden farklıdır; çünkü bu diyetin küresel olarak benimsenmesi, yıllık alanların hiç kullanılmamasını gerektirmektedir – bu da, gezegenimizin bize sunduğu alanların çok önemli bir bölümünün kullanışsız hale getirilmesi anlamına gelmektedir.
Araştırma sonucunda, farklı diyetlerin küresel olarak benimsenmesinin farklı sayıda insanı besleyebildiği sonucuna varıldığını söylemiştik. Bunları sıralayacak olursak:
• Mandıra Ürünleri + Vejetaryenlik: 807 milyon insanı besleyebilmektedir.
• Yumurta + Mandıra Ürünleri + Vejetaryenlik: 787 milyon insanı besleyebilmektedir.
• %20 Etçil, %80 Otçul Diyet: 769 milyon insanı besleyebilmektedir.
• %40 Etçil, %60 Otçul Diyet: 752 milyon insanı besleyebilmektedir.
• Vegan Diyet: 735 milyon insanı besleyebilmektedir.
• %60 Etçil, %40 Otçul Diyet: 669 milyon insanı besleyebilmektedir.
• %80 Etçil, %20 Otçul Diyet: 548 milyon insanı besleyebilmektedir.
• %100 Etçil Diyet: 467 milyon insanı besleyebilmektedir.
• Düşük Et ve Şeker Diyeti: 421 milyon insanı besleyebilmektedir.
• Şu Andaki Yaygın Diyet: 402 milyon insanı besleyebilmektedir.
Tabii ki tek bir araştırmadan yola çıkarak sürdürülebilirliği maksimize etmek için insanların ne yemeleri gerektiği kararını almak doğru olmayacaktır. Zaten biz, Evrim Ağacı olarak, insanların birbirlerinin diyetlerine onların isteği olmaksızın müdahale etme çabalarına her zaman karşı çıktığımızı her fırsatta dile getirdik. Çünkü sağlık ve sürdürülebilirlik son derece karmaşık, son derece çok yönlü konulardır ve sadece diyete indirgenmeleri imkansızdır. Bugüne kadar ekonomistler, biyologlar, beslenme bilimciler ve çevre bilimciler sağlık ve sürdürülebilirliğin maksimizasyonuna nihai bir yanıt vermek için çok uğraşmışlardır; ancak başarabilen olmamıştır. Bunun en önemli sebebi, insanların vücutlarının besinler ile etkileşiminin birbirinden çok farklı olmasıdır. Benzer şekilde, sadece diyet değişikliği yaparak Dünya’nın sürdürülebilirlik sorununun uzun vadede çözülebileceğini iddia etmek de mantık dışıdır.
Lakin unutmamak gerekiyor ki veganizm ya da vejetaryenlik sadece diyetle ilgili bir konu da değildir. İşin felsefe boyutu da bulunmaktadır. Veganların önemli bir bölümünün bu beslenme tercihini yapma ve hayvan ürünlerinden kaçınma sebebi Dünya’nın sürdürülebilirliğine katkı sağlamak değil, hayvanların öldürülmesi ve besin olarak tüketilmesinin ahlaki olarak yanlış olduğuna inanmalarıdır.
Dolayısıyla insanlığın hangi besinleri neden tercih ettiğine odaklanarak insan tercihleri arkasındaki karmaşık örüntüleri anlamak, birbirimizin boğazından ne geçtiğini denetlemekten daha faydalı sonuçlar verebilecektir. Benzer şekilde, gezegenimizin problemlerini tek bir soruna indirgemeye çalışmak yerine, onları çok boyutlu olarak inceleyip daha iyi anlamaya çalışmak uzun vadede türümüz ve gezegeni paylaştığımız tüm canlılar için çok daha sağlıklı gözükmektedir. Yazımızı, makale yazarlarının özetinin kapanış cümlesiyle bitirelim:
“Popülasyon düzeyindeki diyet değişiklikleri gelecekteki besin ihtiyaçlarımıza köklü miktarda katkı sağlayabilir; ancak süregelmekte olan tarım araştırmaları ve sürdürülebilir yönetim uygulamalarının yeterli üretim seviyelerini garanti etmek için halen devam ettirilmesi gerektiği görülmektedir.”
Christian J. Peters, Jamie Picardy Amelia F. Darrouzet-Nardi Jennifer L. Wilkins Timothy S. Griffin Gary W. Fick Carrying capacity of U.S. agricultural land: Ten diet scenarios Elementa DOI 10.12952/journal.elementa.000116
19. yy’da şehir tulumbalarından yayılan Kolera, halkın korkulu rüyası idi.
Jon Snow ismi sanıyorum bu sıralar herkese oldukça tanıdık gelecektir. Çoğumuzun severek seyrettiği ya da okuduğu Taht Oyunları ( Game of Thrones) serisindeki ana karakterlerden biri Jon Snow. Evini, sevdiklerini geride bırakarak, Duvar’a gidiyor, ve burada soğuk ve karlı kuzeyden gelecek ölümü durdurmak için kıyasıya bir mücadele veriyor.
Ölüme karşı en az Jon Snow kadar önemli bir mücadele vermiş, yaşadığı yıllarda sayısız insanı öldüren bir başka korkunç tehdite karşı durmuş ve geçtiğimiz ay 200. yaşgününü kutladığımız bir başka kahraman daha var: Dr. John Snow.
Dr. John Snow, 15 Mart 1813 yılında, bir işçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ondört yaşında, bir cerrahın yanında asistan olarak çalışmaya başlayan Snow, 23 yaşında Londra’ya taşınarak tıp eğitimi görmeye başladı. 1844 yılında doktor olarak tıp fakültesinden mezun oldu ve 1850 yılında İngiliz Kraliyet Doktorları Birliği’ne kabul edildi.
Dr. John Snow (1813-1858)
Tıbbın pekçok farklı alanında çalışan Dr. John Snow, bir hezarfen (polymath) (*) idi. O yıllarda anestezi yeni keşfedilmişti ve cerrahi müdaheleleri daha insani hale getirme konusunda ciddi umut vaat ediyordu. Dr. Snow, özellikle kloroform maddesi ile ilgili çalışmalarda bulunuyordu, hatta dönemin İngiltere Kraliçesi Victoria’ya doğum sırasında anestezi vermişti. Ancak Dr. John Snow’u tıp tarihinde saygıyla anılan bir kahraman olmasının sebebinin dönemin en korkutucu hastalıklarından biri olan kolera ile savaşta edindiği zafer ve bu vesile ile epidemiyoloji (**)bilimine yaptığı katkı olduğunu söyleyebiliriz.
Daha önce, 19. Yüzyıldaki tuhaf tıp uygulamaları yazımızdan da hatırlayacağınız üzere, o yıllarda henüz mikropların hastalık kaynağı olduğu bilinmiyordu. Kolera ve veba gibi hastalıkların, kötü havadan ve havadaki kötü kokulardan kaynaklandığı düşünülüyordu. Bu nedenle bu tip hastalıklarda bir bulaş etmeni olduğu kimsenin aklına gelmiyordu.
Snow, 1854 yılında Londra’nın Soho mahallesinde yaşıyordu. O yıllarda, ülkenin pekçok yerinde sıklıkla kolera salgını görülmekteydi. Bu salgınların en büyüklerinden biri de, Dr. Snow’un ikamet ettiği Soho bölgesinde ortaya çıktı. 31 Ağustos 1854 tarihinde ortaya çıkan salgında, ilk üç günde 127 kişi hayatını kaybetti. İzleyen bir hafta içinde, bölgede yaşayanların dörtte üçü şehri korkuyla terk ettiler. Takvimler 10 Eylül’ü gösterdiğinde ölü sayısı 500’e ulaşmıştı.
Bu korkutucu salgının Dr. Snow’un dikkatini çekmesi uzun sürmedi. Dr. Snow, o yıllarda kabul gören koleranın “kötü hava“dan kaynaklandığı görüşüne karşı oldukça şüpheyle yaklaşıyordu. Hastalığın etmeninin ne olduğunu bilmemesine rağmen, araştırmaya koyuldu. Önce mahallede yaşayanlarla konuştu, kimlerin hastalandığının envanterini tutmaya başladı. Zamanla, topladığı veriler arttıkça bunları grafik olarak gösterecek bir yol düşünmeye başladı. En sonunda, bugün adının tarihe geçmesini sağlayan meşhur Soho 1854 Kolera Salgını Haritası’nı oluşturdu.
Bu harita, basitçe şehrin sokaklarını ve şehirde bulunan su tulumbalarını gösteren bir haritaydı. Dr. John Snow, ölüm vakalarını bu haritaya bir bir işaretlemeye başladığında ilginç bir sonuçla karşılaştı: Ölüm vakaları bir noktada kümelenmişti.
Dr. John Snow’un kolera salgınına neden olan kaynağı tespit etmek için yaptığı harita. Sokakların kenarında görülen üstüste çizili çubuklar her bir ev hanesindeki ölen kişi sayısını gösteriyor. Salgına neden olan su tulumbası ise haritanın ortasında görülebilir. ( Wellcome Images)
Ölenlerin çoğunluğu, içme suyunu Broad Sokağı köşesinde yer alan su tulumbasından alan evlerde meydana gelmişti. Dr. Snow, söz konusu tulumbayı yakından tetkik etti, tulumbanın çektiği suyu kimyasal ve mikroskopik incelemelere tabi tuttu, ancak bir şey bulamadı. Lakin elindeki tüm veriler, ölümlerin bu tulumba etrafında kümelendiğini gösteriyordu. Bu nedenle önlem olarak, tulumbanın kolunu söktürdü. Salgın tulumbanın kullanılmaz hale gelişinden sonra kısa zaman sonra duruldu (***).
Dr. John Snow, Broad Sokağı’ndaki salgına neden olan tulumbanın kolunu kırıyor. (Temsili resim, Kaynak: Environmental History Timeline)
Dr. John Snow’un kolera salgınına yaklaşımı adeta CSI dizilerindeki vakaların çözümünü anımsatıyor. Ölüm vakalarını harita üzerinde işaretlemeye başladıktan sonra, fark ettiği şablona uymayan vakalar olduğunu da gördü. Örneğin, tulumbaya çok yakın olmasına rağmen yakındaki bir manastırdaki papazlardan hiçbiri kolera olmamıştı. Daha detaylı araştırma sonucu, manastırdaki keşişlerin su içmedikleri, sadece kendi binalarının içinde bulunan bir kuyudan alınan suyla bira imal ettikleri ve onu içtiklerini saptadı. Bir başka ilginç vaka da, Soho’dan oldukça uzakta olan West Hampstead’de görülen koleralı bir kadındı. Bu durum ilk başta hastalığın başka bir kaynağı daha olabileceğini düşündürmüştü. Ancak, çok geçmeden söz konusu hastanın, Broad Sokağındaki bu tulumbadan çıkan suyu çok beğendiği, bu nedenle de Soho’da yaşayan oğlunun her gün kendisine at arabası ile bir damacana su gönderdiğini saptadı.
Dr. Snow, bulgularını zamanında Medical Times isimli tıbbi dergiye yazdığı mektupta şöyle ifade etmişti:
“Ölümlerin neredeyse hemen hepsinin Broad Sokağı tulumbasına yakın olduğunu tespit ettim. Bu tulumbadan uzakta, bir başka sokak tulumbasına yakın olan evlerde ise sadece on ölüm vakası meydana gelmişti. Burada ölen kişilerin ailelerinden beşi ile konuştuğumda, evlerine daha yakın bir tulumba olmasına rağmen, Broad Sokağı tulumbasının suyunu daha çok beğendikleri için damacanalarını oradan doldurduklarını öğrendim. Diğer üç ölü ise, Broad Sokağı’na yakın bir okula giden çocuklardı.
Şüpheli tulumba yakınındaki evlerde ise 61 adet ölüm vakası tespit ettim. Bu kişilerin tamamı Broad Sokağı tulumbasından su içen kişilerdi.
Bulgularımı, 7 Eylül’de St. James Manastırındaki yöneticilere aktardım. Onlara sunduğum veriler sayesinde, ertesi gün tulumbanın kolu söküldü.”
Daha sonra, söz konusu tulumbanın, eski bir foseptik çukurunun 1 metre kadar yakınında olduğu saptandı. Bu foseptik çukuru, kolera salgınının kaynağı idi. Daha önce kolera olan bir bebek bezi bu foseptik çukura atılmış, çukurdan sızan lağım suyu, hemen yakındaki sokak tulumbasının kuyusuna karışmış ve yüzlerce kişinin ölümüne neden olmuştu.
Broad Sokağı köşesindeki, 1854 kolera salgınını başlatan meşhur su tulumbası. Bugün, hala sapı çıkmış halde, Dr. John Snow’un anısını yaşatıyor.
Tulumbanın kolunun çıkarılmasıyla salgın kontrol altına almıştı. Ancak, devlet görevlileri salgın sonlandıktan hemen sonra tulumba kolunu tekrar yerine taktılar ve salgın nedeninin sudaki bir etkenden kaynaklanmış olma ihtimalini asla resmen kabul etmediler. Zira Dr. Snow’un bulguları ne kadar ikna edici olsa da, bu teoriyi kabul etmeleri, koleranın “kötü hava”dan ziyade, insanların lağım suyu karışmış suyun tüketilmesi sonucu meydana geldiğini kabul etmek demekti. Bu, belediye ve diğer yönetim kadrosunun politik olarak kabul etmek istedikleri bir durum değildi. Öyle ya, insanlara temiz su sağlamak onların göreviydi ve lağım suyunun içme suyuna karıştığını kabul etmeleri işlerini iyi yapmadıklarını kabul etmeleri demek olacaktı.
Politik engellemelere rağmen, Dr. John Snow, yaptığı bu çalışma ile halk sağlığı ve epidemiyoloji alanında bir çığır açmıştı. Zamanın kabul görenkötü hava teorisine eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşması, veri toplamadaki titizliği, tuttuğu sistematik kayıtlar ve yaptığı istatistik analiz, bugün kullandığımız epidemiyoloji metodolojisinin temellerini oluşturuyor.
Bugün, 2000’den fazla üyesi olan Kraliyet Halk Sağlığı Birliği, her yıl Dr. John Snow anısına “Tulumba Kolu” isimli bir kongre düzenliyor. Dünyanın dört bir yanından epidemiyoloji ve halk sağlığı uzmanlarının katıldığı bu kongrede, güncel halk sağlığı konularıyla ilgili sunum ve toplantılar yapılıyor. Ardından, halk sağlığı alanında yüzleştiğimiz zorlukları sembolize etmek adına, Dr. John Snow’un karşılaştığı engelleri anarak, bir tulumbanın kolu önce törenle yerinden çıkarılıyor, daha sonra tekrar takılıyor.
(*) Epidemiyoloji: Toplumdaki hastalık, kaza ve sağlıkla ilgili durumların, görülme sıklıklarını, dağılımlarını ve bu görülme sıklıklarını etkileyen süreçleri araştırıp inceleyen bir tıp bilimi dalıdır. Epidemiyolojinin hedefi, bu süreçleri ortaya çıkararak toplum sağlığını iyileştirmektir.
(**) Hezarfen (Polymath): Birden fazla bilimsel alanda yetkin olan biliminsanı.
(***)Bazı kaynaklar, kolera salgınının durmasında Dr. John Snow’un tulumba kolunu çıkarttırmasının büyük etkisi olduğuna inanmasına rağmen, salgının tulumbanın çalışmaz hale gelmesinden önce şiddetini yitirmeye başladığını düşünen bir görüş de mevcut.
Meraklısına Notlar:
Dr. John Snow’un Medical Times dergisine yazdığı mektubu şuradan okuyabilirsiniz.
Medical London isimli belgeselin, Londra kolera salgını ve Dr. John Snow’u anlatan bölümünü ekte izleyebilirsiniz. (İngilizce).
Doğmamış çocuğa don biçilmez belki ama playlist hazırlanabilir!
İspanyol girişim “Babypod”, anne karnındaki insan evladının müziğe erkenden kavuşabilmesi için “bi’ değişik” hoparlör geliştirdi. Firmanın iddiasına göre annesinin vajinasından içeri uzattığı bu hoparlör yardımıyla içerideki ufak arkadaş rahat duyabileceği bir desibelde müzik dinleyebilecek.
İyi de annenin karnına yaklaşıp bir türkü patlatsak olmuyor mu?
Olmuyormuş. Annenin karnına dışarıdan mırıldanan şarkı fazlaca engele takıldığından içeriden pek duyulmuyormuş. Firmanın iddiasına göre vajina, sesin kaliteli bir şekilde duyulması için ideal bir ortam sağlıyormuş.
Hamileliğinin en az 16. haftasındaki anne adaylarına önerilen cihaz işe yarar mı, yaramaz mı ayrı bir tartışma konusu. Çünkü halen bilim insanları (ister anne karnının dışından, ister vajinanın orta yerinden) fetüse dinletilen müziğin bir işe yarayıp yaramadığı konusunda fikir birliğine varabilmiş değil.
İlginç özellikleri olan kulak kiri neden oluşuyor, nasıl bir işlev görüyor?
Balinaların kulak kiri yıllar boyunca birikir ve yağ asitleri, alkol ve kolesterolden oluşan bir hayat hikayesi içerir.
Birçok memelinin kulak kanalında kulak kiri vardır. İnsanın kulak kiri ise onunla ilgili böylesine otobiyografik bilgi içermese de ilginç bilimsel verilere işaret eder.
Kulak kirinin bilimsel adı serumendir. Kulak kanalının en dış kısmında, bin ila iki bin arasında yağ bezi ile ter bezi tarafından üretilir. Serumene biraz tüy, ölü deri hücreleri ve diğer vücut döküntüleri eklendiğinde bildiğimiz kulak kiri ortaya çıkar.
Daha önce kulak kirinin sadece nemlendirme ve böceklerin kulağa girmesini önleme amacıyla üretildiği sanılıyordu. Fakat bazıları antibiyotik işlevi gördüğüne de inanıyor.
Bakteri düşmanı mı?
1980’de ABD’deki Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne bağlı bazı araştırmacılar 12 kişiden aldıkları kulak kirini alkollü bir solüsyonda karıştırmış ve karışıma bazı bakteriler enjekte etmişti. Kulak kiri bakterilerin yüzde 99’unu öldürmüştü. Bunlar arasında bir tür enfeksiyona yol açan H. influenzae, kalın bağırsakta enfeksiyona neden olan K-12 adlı koliform vardı.
Image captionBazı insanların kulak kiri ıslak ve yağlı, bazılarınınki ise kuru ve serttir.
Bazı E. koli ile Streptokok ve Stafilokok bakterileri ise kulak kirine daha dirençli olsa da bunların ölüm oranı yüzde 30-80 arasında değişiyordu. Kulak kirinin 10 bakteri üzerinde öldürücü etkisi olduğu tespit edilmişti.
2011’de Almanya’da yapılan bir araştırmada ise kulak kirinde bakteri ve mantarın çoğalmasını önleyen 10 peptit, yani iltihap önleyici amino asit bulundu. Araştırmacılar, dış kulak iltihabının kulak kirine bağlı savunma sisteminin çökmesi durumunda baş gösterdiğine inanıyordu.
Fakat 2000’de Kanarya Adaları’ndaki La Laguna Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma bunun tersini gösteriyordu. Burada kulak kirinin bakteriler için besleyici özellikte olduğu ve çoğalmalarına neden olduğu sonucuna varılmıştı.
Ancak bu farklı sonuçların kullanılan kulak kirinin türüyle bağlantılı olduğu iddia edildi. 1980 ve 2011’de yapılan araştırmalarda kuru kulak kiri, 2000’deki araştırmada ise ıslak kulak kiri kullanılmıştı. Buradan hareketle kuru kulak kirinin bakteri öldürücü, ıslak kirin ise besleyici özellikte olduğuna dair kesin bir sonuca varmak mümkün değil. Sonuçta ikisi de aynı maddeleri içeriyor.
İki tür kulak kiri
Fakat şurası kesin: Kuru ve ıslak olmak üzere iki tür kulak kiri bulunuyor. Bu durum, bir tek gen üzerindeki bir tek harfe bağlı olarak genetik olarak belirleniyor. ABCC11 adlı gende A yerine G harfi varsa kulak kiri ıslak oluyor. Bu iki türün kokusu da farklı. Islak kulak kirine yol açan gen daha baskın.
Image captionKulağa şırıngayla yumuşatıcı enjekte edilerek kulak zarına zarar vermeden temizlenebilir.
İnsanların binlerce yıl önceki göç yollarını tespit etmek için bile kulak kirine başvurulabiliyor. Kafkas ve Afrika kökenli insanlarda ıslak, Doğu Asyalılarda ise kuru kulak kiri daha yaygın. Anadolu, Orta Asya, Pasifik adaları, Eskimo ve Kızılderililerde ise her iki tür eşit dağılım gösteriyor.
Nasıl temizlemeli?
Fakat çoğu kişiyi ilgilendiren asıl sorunlardan biri kulak kirinin temizlenmesiyle ilgili. Bu çok eskiden beri insanların konuştuğu bir sorun olmuş, yağ ve bitki suları içeren çok sayıda tarif verilmiştir.
Bugün bile birçok doktor kulak kirini temizlemeden önce, birikmiş kiri yumuşatmak için badem yağı veya zeytinyağı kullanıyor.
Bazı kişiler kulak kiriyle ilgili ciddi sorunlar yaşadığı için doktor yardımıyla temizleme yoluna başvurmak zorunda kalıyor.
2004 rakamlarına göre İngiltere’de her yıl yaklaşık 2,3 milyon kişi bu tür sorunlar nedeniyle doktora gidiyor ve yılda dört milyon kulak tedavi ediliyor.
Özellikle yaşlılar, çocuklar ve öğrenme güçlüğü olan insanlarda kulak kirini temizlerken kulak zarına zarar verme durumlarında sık rastlanıyor.
Yumuşatıp akıtma
Kulak çöpünün zarar verme olasılığı yüksek olduğundan doktorlar kulak kirini önce bir yumuşatıcı sıvıyla yumuşatıp sonra da kulaktaki birikintiyi akıtarak temizleme yöntemine başvuruyor.
Fakat yumuşatırken hangi sıvının kullanılması gerektiği ve akıtma yönteminin en doğru yöntem olduğu konusunda doktorlar arasında fikir birliği bulunmuyor.
Ancak bu işlemin uzmanlarına bırakılması gerektiği belirtiliyor. Risklerine rağmen bazıları banyo sonrasında kulak kanalına temizleme çöpü sokarak temizlemeye devam ediyor.
Bunun aşırı yapılması kulak zarının delinmesine veya kulak kirinin daha içlere itilmesine neden olabilir. Bu nedenle, kulak çöpü kullanılsa bile kanaldan uzak tutulması, sadece dış kulağa uygulanması tavsiye ediliyor.
Ortası boş bir mumu kulağa yaklaştırıp yakarak kulak kirini yumuşatma yoluna başvurulması ise asla denenmemesi gereken tehlikeli bir yöntem olarak görülüyor.
Okuda I, Bingham B, Stoney P, Hawke M. The organic composition of earwax. J Otolaryngol. 1991 Jun;20(3):212-5.
T J Chai and T C Chai Bactericidal activity of cerumen. doi: 10.1128/AAC.18.4.638 Antimicrob. Agents Chemother. October 1980 vol. 18 no. 4 638-641
M. Schwaab , A. Gurr, A. Neumann, S. Dazert, A. Minovi Human antimicrobial proteins in ear wax European Journal of Clinical Microbiology & Infectious Diseases August 2011, Volume 30, Issue 8, pp 997-1004 First online: 06 February 2011
Koh-ichiro Yoshiura, Akira Kinoshita, Takafumi Ishida, Aya Ninokata, Toshihisa Ishikawa, Tadashi Kaname, Makoto Bannai, Katsushi Tokunaga, Shunro Sonoda, Ryoichi Komaki, Makoto Ihara, Vladimir A Saenko, Gabit K Alipov, Ichiro Sekine, Kazuki Komatsu, Haruo Takahashi, Mitsuko Nakashima, Nadiya Sosonkina, Christophe K Mapendano, Mohsen Ghadami, Masayo Nomura, De-Sheng Liang, Nobutomo Miwa, Dae-Kwang Kim, Ariuntuul Garidkhuu, Nagato Natsume, Tohru Ohta, Hiroaki Tomita, Akira Kaneko, Mihoko Kikuchi, Graciela Russomando, Kenji Hirayama, Minaka Ishibashi, Aya Takahashi, Naruya Saitou, Jeffery C Murray, Susumu Saito, Yusuke Nakamura& Norio Niikawa A SNP in the ABCC11 gene is the determinant of human earwax type Nature Genetics 38, 324 – 330 (2006) Published online: 29 January 2006; | doi:10.1038/ng1733
A.I. Ibraimov Brief communication: Cerumen phenotypes in certain populations of Eurasia and Africa Volume 84, Issue 2 February 1991 Pages 209–211 First published: February 1991 DOI: 10.1002/ajpa.1330840210 Cited by: 5 articles
Peter S. Roland, MD Timothy L. Smith, MD, MPH Seth R. Schwartz, MD, MPH Richard M. Rosenfeld, MD, MPH Bopanna Ballachanda, PhD Jerry M. Earll, MD Jose Fayad, MD Allen D. Harlor Jr, MD Barry E. Hirsch, MD Stacie S. Jones, MPH Helene J. Krouse, PhD Anthony Magit, MD Carrie Nelson, MD, MS David R. Stutz, MD Stephen Wetmore, MD, MBA Clinical practice guideline: Cerumen impaction doi: 10.1016/j.otohns.2008.06.026 Otolaryngol Head Neck Surg September 2008 vol. 139 no. 3 suppl 1 S1-S21
J.F. Guest, M.J. Greener, A.C. Robinson, A.F. Smith Impacted cerumen: composition, production, epidemiology and management DOI: http://dx.doi.org/10.1093/qjmed/hch082 477-488 First published online: 15 July 2004
J F Sharp, J A Wilson, L Ross, R M Barr-Hamilton Ear wax removal: a survey of current practice. BMJ 1990; 301 doi: http://dx.doi.org/10.1136/bmj.301.6763.1251 (Published 01 December 1990) Cite this as: BMJ 1990;301:1251
Vaidya, Anjali Madlon-Kay, Diane J. What is the best treatment for impacted cerumen? Evidence Based Practice 15(9): 09-10. http://hdl.handle.net/10355/15355
Tanım ve Terminoloji “Sol akciğer alt toplardamarı” ifadesi, anatomik olarak vena pulmonalis sinistra inferior teriminin Türkçeleştirilmiş şeklidir. Bu damar, sol akciğerin alt lobunda oksijenlenmiş kanı kalbin sol atriyumuna (atrium sinistrum) taşıyan, dolayısıyla pulmoner dolaşımın venöz bileşenine ait olan bir yapıdır. Bu terim şu parçalardan oluşur:
Vena: Latince’de “toplardamar” anlamına gelir. Kanı genellikle düşük basınçla ve çoğunlukla oksijenden fakir olarak kalbe taşıyan damarlardır. Ancak pulmoner venler istisna teşkil eder; bunlar oksijenlenmiş kan taşır.
Pulmonalis: Latince kökenli bu terim “akciğerlere ait” ya da “akciğerle ilgili” anlamına gelir.
Sinistra: “Sol” anlamına gelir; vücudun anatomik sol tarafını belirtir.
Inferior: “Alt” anlamına gelir; anatomik düzlemde üst (superior) ile karşıt anlamdadır.
Bu bağlamda vena pulmonalis sinistra inferior, sol akciğerin alt lobundan çıkan ve kalbin sol kulakçığına yönelen oksijenli kanı taşıyan bir damardır.
Anatomik Konum ve Yapısal Özellikler İnsan vücudunda toplam dört adet pulmoner ven bulunur: sağ üst, sağ alt, sol üst ve sol alt pulmoner ven. Bu dört damar, her iki akciğerin loblarından oksijenlenmiş kanı sol atriyuma getirir. Bunlar:
Vena pulmonalis dextra superior
Vena pulmonalis dextra inferior
Vena pulmonalis sinistra superior
Vena pulmonalis sinistra inferior
Sol akciğer, iki loba sahiptir: lobus superior (üst lob) ve lobus inferior (alt lob). Sol alt lobdan gelen kan, segmental venöz dallar yoluyla birleşerek vena pulmonalis sinistra inferior adlı ana toplardamarı oluşturur. Bu damar daha sonra hilum pulmonis’ten çıkarak mediastenum üzerinden kalbin sol atriyumuna ulaşır.
Sol alt pulmoner ven, hilum pulmonisten geçerken bronşiyal yapıların alt kısmında ve pulmoner arterin posteriorunda (arkasında) yer alır. Pulmoner venlerin hilum içindeki yerleşimi şu şekilde tanımlanır:
Üstte arterler (arteria pulmonalis)
Ortada bronşlar
Altta venler (vena pulmonalis)
Bu tipik yerleşim düzeni, “VAB” (vena–arteria–bronchus) akronimiyle akılda tutulabilir.
Fizyolojik Rol ve Kan Akışı Vena pulmonalis sinistra inferior, sol akciğerin alt lobundan toplanan oksijenlenmiş kanı sol atriyuma iletir. Akciğerlerde gerçekleşen gaz değişimi sonrasında, alveollerden çıkan oksijen açısından zengin kan pulmoner venüller aracılığıyla segmental venlere, oradan da lobar venlere ve nihayetinde ana pulmoner venlere katılır.
Bu oksijenli kan, sol atriyuma ulaştıktan sonra mitral kapak aracılığıyla sol ventriküle geçer. Buradan da aort yoluyla tüm vücuda pompalanır. Dolayısıyla vena pulmonalis sinistra inferior, sol sistemik dolaşımın başlangıcındaki en kritik yapılardan biridir.
Histolojik Özellikler Pulmoner venler histolojik olarak diğer sistemik venlerden bazı farklılıklar gösterir:
Daha ince düz kas tabakası
Daha az belirgin adventisya
Venöz kapakçık bulunmaması (çoğu durumda)
Endotel tabakasının altında elastik fibrillerin varlığı
Bu histolojik yapı, düşük basınçlı fakat yüksek oksijen içeriğine sahip kanın düzgün taşınmasını kolaylaştırır.
Klinik Önemi
Atriyal Fibrilasyon ve Pulmoner Ven İzolasyonu: Atriyal fibrilasyonun (AF) patogenezinde pulmoner venlerin miyokardial hücrelerle olan bağlantısı kritik rol oynar. Vena pulmonalis sinistra inferior, bazen ektopik odaklar (pacemaker benzeri anormal uyarı kaynakları) içerebilir. Kateter ablasyonu sırasında pulmoner ven izolasyonu adı verilen prosedürlerde bu damar hedeflenebilir.
Pulmoner Venöz Dönüş Anomalileri (PAPVR/TAPVR): Embriyonik gelişim sırasında pulmoner venlerin yanlış şekilde sistemik venöz yapılarla birleşmesi, kısmi ya da total anormal pulmoner venöz dönüşe (PAPVR/TAPVR) yol açabilir. Bu gibi konjenital anomalilerde vena pulmonalis sinistra inferior bazen sağ atriyuma ya da vena cava sistemine bağlanabilir.
Akciğer Cerrahisi ve Lobektomi: Torakotomi veya video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) gibi işlemlerde, sol alt lobun alınması gerekiyorsa (lobectomia inferior sinistra), bu damarın dikkatle ligasyonu gerekir. Çünkü bu damar, pulmoner venöz dönüşün büyük bir kısmını sağlar.
Tümör ve Emboli Durumları: Akciğer kanseri metastazlarında ya da pulmoner ven trombozlarında, vena pulmonalis sinistra inferior tutulumu görülebilir. Emboli durumlarında ise, özellikle sol atriyuma geçiş riski olduğundan sistemik embolilere (örn. serebral emboli) neden olabilir.
Embriyolojik Gelişim Pulmoner venler, embriyonik gelişimde ilk olarak tek bir pulmoner venöz kök aracılığıyla sol atriyuma bağlanırlar. Zamanla bu kök dallanarak dört ayrı pulmoner vene dönüşür. Bu sürecin anormal seyretmesi, konjenital anomalilere neden olabilir. Sol alt pulmoner venin gelişimi, sol arka kardinal ven sisteminden bağımsız olarak pulmoner sinüslerden türemektedir.
Keşif
Sol akciğer alt toplardamarı — yani vena pulmonalis sinistra inferior — anatomik literatürde yer alan dört ana pulmoner venden biridir. Bu damar, hem fonksiyonel olarak hem de tarihsel olarak büyük öneme sahip bir yapıdır. Ancak bu damarın ve genel olarak pulmoner venlerin keşif tarihi, insan vücudunun dolaşım sistemi hakkında yüzyıllar süren kavramsal dönüşümlerle iç içedir. Bu süreç; antik dönem yanlış anlamaları, Rönesans dönemi otopsi bulguları, mikroskopik keşifler ve modern anatomi atlaslarının gelişimiyle şekillenmiştir.
1. Antik Yunan ve Roma Dönemi: Kavramsal Belirsizlikler
İlk sistematik anatomi bilgileri, Hipokrat (M.Ö. 5. yy) ve Galenos (M.S. 2. yy) gibi hekimlerin eserlerinde yer aldı. Ancak bu dönemde pulmoner dolaşımın ayrıntılarından söz edilmez.
Galenos‘a göre kan, karaciğerde oluşur ve kalp içinde bir odacıklar arasında gizli gözeneklerden geçerek akciğerlere ulaşır. Sol kalpten çıkan arteriyel kanın kaynağı olarak akciğerlerdeki oksijenlenme süreci bilinmiyordu.
Pulmoner venler, venae arteriosae ya da “arter benzeri toplardamarlar” olarak adlandırılıyordu. Fakat işlevleri tam olarak kavranmamıştı.
Sol akciğer alt lobundan gelen venöz dönüşle ilgili özel bir farkındalık bu dönemde yoktu. Damarlar fonksiyonel kategorilere göre değil, anatomik görünüme göre adlandırılıyordu.
2. İslam Altın Çağı (8.–13. yüzyıl): İlk Eleştiriler
İbn Sina (980–1037) ve İbn Nefis (1213–1288), Galenos’un teorilerine eleştiriler getirerek pulmoner dolaşım hakkında daha gerçekçi görüşler sundular.
İbn Nefis, kalbin sağ tarafındaki kanın doğrudan akciğerlere gittiğini ve burada hava ile karışarak sol kalbe ulaştığını öne sürdü. Bu, vena pulmonalis’in dolaylı olarak işaret edildiği ilk metinlerden biridir.
Ancak vena pulmonalis sinistra inferior gibi loblara özgü damarlar henüz detaylı şekilde tanımlanmamıştı.
3. Rönesans ve Modern Anatomik Keşifler (15.–17. yüzyıl)
Andreas Vesalius (1514–1564): Yapısal Tanımın Doğuşu
Vesalius’un 1543’te yayımladığı De humani corporis fabrica, Galen’in hatalarını düzeltti ve kadavra otopsilerine dayalı gerçek anatomik çizimler sundu.
Pulmoner venler bu kitapta açık biçimde gösterildi, ancak henüz ayrıntılı lobar dallanma ve vena pulmonalis sinistra inferior gibi terimler kullanılmıyordu.
William Harvey (1578–1657): Fonksiyonel Devrim
Harvey, 1628’de yayımladığı Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus adlı eserinde kan dolaşımını matematiksel ve deneysel yollarla tanımladı.
Pulmoner venlerin kalbe oksijenli kan taşıdığı açıkça ortaya kondu. Bu, sol alt pulmoner venin fizyolojik öneminin anlaşılmasında kritik bir dönüm noktasıydı.
4. 18.–19. Yüzyıllar: Sistematik Anatominin Kurulması
Bu dönemde mikroanatomik yöntemlerin gelişmesiyle birlikte akciğer lobları ve ilgili damarların sınıflandırılması yapılmaya başlandı.
Xavier Bichat (1771–1802) gibi Fransız anatomi uzmanları, dokuların fonksiyonlarına göre sınıflandırılması gerektiğini savundu.
Carl von Rokitansky (1804–1878) gibi patologlar, pulmoner venlerdeki patolojik değişiklikleri ilk kez tanımladılar.
Bu yüzyılda kadavra disseksiyonları sonucunda her bir akciğer lobunun kendi venöz drenaj sistemine sahip olduğu anlaşıldı. Sol alt lobun venöz boşaltımı olan vena pulmonalis sinistra inferior da ayrı bir yapı olarak tanımlandı.
5. 20. Yüzyıl: Terminolojik Standartlaşma ve Görüntüleme Devrimi
Nomina Anatomica (1955 ve sonrası)
1955’te Paris’te toplanan anatomistler, latince terimlerin uluslararası standartlarını belirledi.
Bu süreçte “vena pulmonalis sinistra inferior” terimi resmi terminolojiye dahil edildi.
Görüntüleme Tekniklerinin Gelişimi
yüzyıl ortasında anjiyografi, bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) gibi tekniklerin gelişmesiyle bu damar canlı bireylerde net şekilde görüntülenebildi.
Özellikle toraks BT anjiyografisi ile sol alt pulmoner venin anatomik varyasyonları tanımlanabildi (örneğin segmental birleşme biçimleri, kısmi venöz dönüş anomalileri vb.).
6. 21. Yüzyıl: Elektrofizyoloji ve Cerrahi Uygulamalar
Son yıllarda bu damar, sadece anatomik bir yapı değil, aynı zamanda çeşitli klinik uygulamalarda odak noktası haline gelmiştir:
Atriyal fibrilasyon ablasyonlarında, pulmoner ven izolasyonu uygulamaları sayesinde vena pulmonalis sinistra inferior gibi damarların elektriksel rolü keşfedilmiştir.
Minimal invaziv cerrahilerde (VATS, robotik cerrahiler) bu damarın yeri ve korunması cerrahi başarının anahtarı olmuştur.
İleri Okuma
Galen (2. yy): De usu partium corporis humani – Fonksiyonel olarak hatalı pulmoner dolaşım teorisi.
İbn Nefis (13. yy): Sharh Tashrih al-Qanun – Pulmoner dolaşımı ilk kez doğru açıklayan teori.
Vesalius, A. (1543): De humani corporis fabrica – Pulmoner venlerin anatomik çizimi.
Harvey, W. (1628): De Motu Cordis – Kanın kalpten akciğerlere ve geri dönüşünü matematiksel kanıtlarla açıklama.
Nomina Anatomica (1955): Internationale Anatomische Nomenklatur – “Vena pulmonalis sinistra inferior” teriminin resmî kabulü.
Standring, S. (Hrsg.) (2008): Gray’s Anatomy – Modern terminoloji ve klinik detayların standart referans kaynağı.
Gray, H. (1918). Anatomy of the Human Body. Lea & Febiger.
Netter, F. H. (1989). Atlas of Human Anatomy. Ciba-Geigy Corporation.
Moore, K. L., & Dalley, A. F. (2006). Clinically Oriented Anatomy (5th ed.). Lippincott Williams & Wilkins.
Standring, S. (Ed.). (2016). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (41st ed.). Elsevier.
Calkins, H. et al. (2017). 2017 HRS/EHRA/ECAS/APHRS/SOLAECE expert consensus statement on catheter and surgical ablation of atrial fibrillation. Heart Rhythm, 14(10), e275–e444.
Vena: Latince kökenli olup “toplardamar” anlamına gelir; kanı periferden kalbe taşıyan damarlardır.
Pulmonalis: “Pulmo” (akciğer) kökünden türetilmiştir; akciğerlere ait veya akciğerle ilgili anlamındadır.
Sinistra: Latince “sol” anlamına gelir; anatomide vücudun sol tarafını ifade eder.
Superior: “Yukarıda bulunan” ya da “üstteki” anlamındadır.
Dolayısıyla “vena pulmonalis sinistra superior” ifadesi, “sol akciğerin üst kısmından gelen ve sol kulakçığa dökülen oksijenli kanı taşıyan toplardamar” anlamına gelir.
Sol akciğer üst toplardamarı, latince ifadesiyle vena pulmonalis sinistra superior, akciğerlerden oksijenlenmiş kanı toplayarak kalbin sol kulakçığına (atrium sinistrum) taşıyan dört ana pulmonal venadan biridir. Bu damar, yalnızca anatomik konumuyla değil, aynı zamanda histolojik yapısı, embriyolojik kökeni ve klinik önemiyle de ayrıntılı incelenmeyi hak eden bir yapıdır.
1. Anatomik Yerleşim ve Komşuluklar
Sol akciğer üst toplardamarı, sol akciğerin üst lobundan (lobus superior pulmonis sinistri) ve kısmen de lingula adı verilen bölgesinden gelen oksijenlenmiş kanı toplar. Bu damar, hilum pulmonis düzeyinde (akciğerin vasküler ve bronşiyal yapılarının giriş-çıkış yaptığı anatomik bölge) oluşur. Buradan çıkarak mediastene yönelir ve kalbin sol atriyumuna açılır.
Komşuluk açısından değerlendirildiğinde:
Anteriorunda sol ana bronş bulunur.
Posteriorunda aort arkı (arcus aortae) yer alabilir.
Üzerinden geçen yapılar arasında sol akciğerin arteriyel dalları ve lenf nodları mevcuttur.
Aşağıda ise sol alt pulmonal ven (vena pulmonalis sinistra inferior) yer alır.
2. Morfoloji ve Dallanmalar
Sol akciğer üst toplardamarı, hiluma girmeden önce genellikle 2-3 segmental venöz dalın birleşmesiyle oluşur. Bunlar çoğunlukla:
Apikal ve posterior segment venleri (V¹ + V²)
Anterior segment venleri (V³)
Lingular segment venleri (V⁴ + V⁵)
şeklinde dallanır. Bu segmental venler segmental bronş ve arterlerle birlikte segmentum bronchopulmonale olarak adlandırılan işlevsel ve anatomik alt birimlere hizmet ederler.
3. Histolojik Özellikler
Pulmonal venler histolojik olarak ince tunika media‘ya sahiptirler ve bu yönüyle sistemik venöz yapılardan ayrılırlar. Endotel iç yüzeyi, düşük dirençli bir akışa olanak tanıyacak şekilde düzenlenmiştir. Damar çapı geniştir ve kalbe doğru yönelen sürekli bir kan akımı taşır.
4. Embriyolojik Gelişim
Pulmonal venler embriyogenez sırasında sol atriyumun dorsal duvarından tomurcuklanarak gelişirler. Başlangıçta tek bir pulmonal ven söz konusudur. Bu yapı zamanla dört ana ven olacak şekilde dallanır ve sonunda her biri bir akciğer lobuna karşılık gelen damarları oluşturur. Sol akciğerin üst lobuna giden venöz drenaj da bu süreçte gelişir.
5. Klinik Önemi
Sol akciğer üst toplardamarı, birçok klinik senaryoda önem arz eder:
Pulmoner venöz dönüş anomalileri (ör. total veya parsiyel anormal pulmoner venöz dönüş): Bu damarın atriyuma anormal boşalması ciddi konjenital kalp hastalıklarına neden olabilir.
Ablasyon işlemleri (ör. atriyal fibrilasyon tedavisinde): Sol üst pulmonal ven, sıklıkla aritmojenik odak olarak yer alır. Bu nedenle, radyofrekans ablasyonları sırasında hedef alınan başlıca damar segmentlerinden biridir.
Toraks cerrahisi veya akciğer rezeksiyonları sırasında damarların tanınması ve korunması, postoperatif komplikasyonları önlemek açısından yaşamsaldır.
6. Görüntüleme Yöntemleriyle Tanımlama
BT anjiyografi: Sol üst pulmonal venin konumu, kalbe boşalma açısı ve çapı detaylı olarak değerlendirilebilir.
Ekokardiyografi (özellikle transözofageal): Kalbe açıldığı noktadaki kan akışı dinamiği izlenebilir.
MR anjiyografi: Özellikle pulmoner venlerin anomalileri veya stenozlarının değerlendirilmesinde kullanılır.
Keşif
İleri Okuma
Netter, F. H. (1989). Atlas of Human Anatomy. Ciba-Geigy Corporation.
Moore, K. L., Dalley, A. F., & Agur, A. M. R. (2013). Clinically Oriented Anatomy (7th ed.). Wolters Kluwer.
Standring, S. (Ed.). (2016). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (41st ed.). Elsevier.
Ho, S. Y., & Nihoyannopoulos, P. (2020). Anatomy of the heart revisited in the era of cardiac imaging. European Heart Journal – Cardiovascular Imaging, 21(9), 1035–1050.
Kato, R., Lickfett, L., Meininger, G., et al. (2022). Pulmonary vein anatomy in patients undergoing atrial fibrillation ablation. Journal of Cardiovascular Electrophysiology, 33(4), 801–811.
Hormonlar fizyolojik dengemiz üzerinde etkisi en güçlü olan kimyasallardır. Güzel bir gece uykusu çekmek istediğimizde aklımıza pek gelmezler. Ancak onlar biz uykudayken de mesailerine devam eder, iyi uyku çekerek dinlenmemiz ve ertesi güne hazırlanmamız için çaba harcarlar.
Gün içerisinde yaşadığımız stres, koşturmaca bizi fiziksel ve psikolojik olarak yorar. Bunun en büyük nedeni hormon seviyelerimizde olan değişimlerdir. Böyle zorlu bir güne hazırlanmak ise iyi bir uyku çekmekten geçer. Ancak “iyi uyku göreceli bir kavramdır. Yaştan yaşa ve cinsiyetlere göre değişir. Hormonlar ile uyku arasındaki bağı anlamak ise iyi uykuya ulaşmaktaki en önemli basamaktır.
Hormonlar nedir?
Hormonlar dolaşım sistemimiz ile vücuda yayılan, organ ve hücrelerde değişikliklere yol açan kimyasal mesajlardır aslında. Mesela adrenalin hormonu böbrek üstü bezlerinden salgılanan bir hormon türüdür ve “savaş ya da kaç” tepkisi ile vücudumuzu tehlikelere karşı hazırlar. Elbette fizyolojik dengemizde bazı değişikliklere sebep olarak. Tehlike durumlarına ek olarak büyüme gelişme esnasında, üremede, metabolizma ve enerji dengesinde de hormonlara çok iş düşer.
Hormonlar Stres Seviyesi Yolu ile Uykumuzu Etkiler
Adrenalin gibi bazı hormonlar bizi stresli durumlara karşı hazırladığından uyumadan önce rahatlamayı sağlayan aktiviteler gerçekleştiririz. Aksi takdirde uyumak daha da zor olurdu. Stres uzun süreli olduğunda adrenokortikotropik hormon adrenal bezlerden salgılanan kortizon ve kortizol hormonlarının salınımını tetikler. Uyku problemleri çeken (mesela insomnia hastaları) kişilerde adrenokortikotropik hormon seviyesi, iyi uyku çekenlere nazaran daha fazladır. Ayrıca profesyonel sporcuların kortizol seviyelerinin gün boyunca yüksek olması onların uyku sıkıntısı çekmelerine neden olmaktadır.
Uyku Esnasında Salgılanan Hormonlar Bağışıklık Sistemimizi Destekler ve Karnımızı Acıktırır
Uykuyu birçok kimyasal mesajın kan dolaşımımıza salındığı bir süreç olarak isimlendirebiliriz. Bunlarda birisi de büyüme hormonudur. Ancak sadece çocuklarda değil, büyüklerde de salgılanır ve yetişkinlerdeki amacı doku onarımına katkıda bulunmaktır.
Uyku esnasında iştahımız da düzenlenir, ghrelin ve leptin hormonları salgılanarak. Eğer normalden az uyursak, daha fazla yeme ihtiyacını bu hormonların düzenlenememesi nedeni ile hissederi. Ayrıca insülin ve kortizol hormonları da iştah düzenlenmesindeki baş rol oyuncularındandır. Bu ikili sayesinde güne aç başlar ve stres dolu yeni güne güzel bir kahvaltı ile başlarız.
Gereğinden daha az uyuduğumuzda prolaktin hormonu düzenin dışına itilebilir ve uyku düzensizliğimiz devam ettiğinde bağışıklık sistemimiz de aksamaya başlar. Eğer uzun süreli etkiyi bir kenara bırakırsak, gün içerisindeki konsantrasyon eksiği ve karbonhidrat isteğimizin nedeni bu yardımsever kimyasalımızın eksikliğinden dolayıdır.
Uyku esnasındaki hormon düzenin değişimine aldosteron ve antidiuretik hormon seviyeleri de dahildir. Özellikle antidiuretik hormon sayesinde gece tuvalete gitme ihtiyacımız azalır. Çocukların belli bir yaşa kadar altına kaçırmasının nedeni ise bu
hormonun henüz yeterli seviyeye ulaşamamış olmasıdır.
Hormonlar Uyuma-Uyanma Döngümüzü de Düzenler
Hormonlar uyuma-uyanma döngümüzü de düzenler. Melatonin hormonu karanlıkta salgılanmaya başlar ve vücuda “uyuma vakti” mesajını verir. Parlak ışıklar altında uykumuzun kolay kolay gelmemesi bu nedenledir. Gece işçilerinin neden gündüz uyumakta zorlandığının da bir açıklamasıdır. Yapay melatonin varsa da onun yanlış kullanımı gününüzü hiç edebilir. O yüzden doktor tavsiyesi ile kullanmakta fayda var (elbette bu tüm ilaçlar için geçerli).
Kortizol hormonu gece en az seviyede iken zaman geçtikçe artar ve uyanmadan hemen önce en üst seviyeye çıkar. Bu vücudumuza verilen uyanma sinyalidir. Uzun yolculuklarda uyuma-uyanma düzenini ayarlamak zaman alır. Bu esnada yükselen kortizol nedeni ile günün alakasız saatlerinde karnımızın acıkması normaldir.
Cinsiyet Hormonları da Uykumuzu Etkiler
Kadınlarda uyku ile hormonların ilişkisi menstrual döngü tarafından da etkilenir. Periyodun başlamasından hemen önce düşen progesteron hormonu uyku esnasındaki REM aşamasının süresini de azaltır. Ayrıca bazı sağlık problemlerinde melatonin seviyesi de düşer ve uyku problemleri de baş göstermeye başlar.
Hamilelik esnasındaki hormon düzensizliği uyku problemlerine yol açabilir. Özellikle ilk üç aylı dönemde artar progesteron seviyesi gündüzleri dahi uykulu hissetmeye neden olabilir. Ayrıca menapoz dönemindeki östrojen seviyesi düşüşleri beraberinde uykusuzluk getirebilir. Bunun nedeni ise bu hormon seviyesinin düşmesi nedeniyle vücut sıcaklığının normalden daha dengesizleşmesi ve adrenalin seviyesinin artmasıdır.
Bir döngüye sahip olup olmadığı henüz tartışma konusu olan erkekler için ise kilit hormon testosterondur. Bu hormon uykunun ilk üç saatinde en yüksek seviyeye ulaşır. Geceleri düşük orandaki testosteron uyku problemlerine, daha hızlı yaşlanmaya ve psikolojik problemlere neden olabilir. Ancak testosteron hap ile alınarak bu problemler aşılabilir.
Son olarak uyku esnasındaki oksitosin ve kortizol hormonu seviyeleri rüyalarımızın içeriğini de değiştirebilir.
İyi bir uyku çekmek için yapmamız gerekenler emektar hormonlarımıza yardımda bulunmak. Mesela uyumadan önce sahip olduğumuz stresi azaltmaya çalışmak, eğer bunu yapamıyorsak da tıbbi yardım almak.
Klok MD, Jakobsdottir S, Drent ML. The role of leptin and ghrelin in the regulation of food intake and body weight in humans: a review. Obes Rev. 2007 Jan;8(1):21-34.
Wittert G The relationship between sleep disorders and testosterone in men. Asian J Androl. 2014 Mar-Apr;16(2):262-5. doi: 10.4103/1008-682X.122586.
Monica Levy Andersen, Sergio Tufik The effects of testosterone on sleep and sleep-disordered breathing in men: Its bidirectional interaction with erectile function sleep medicine October 2008Volume 12, Issue 5, Pages 365–379 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.smrv.2007.12.003
Payne JD, Nadel L. Sleep, dreams, and memory consolidation: the role of the stress hormone cortisol. Learn Mem. 2004 Nov-Dec;11(6):671-8.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.