Her sakallıyı baban sanma: Temel oranı ihmal yanılgısı

Muayenehanede doktorun karşısında sessizce oturuyorsunuz. Doktor üzgün bir ifadeyle konuşmaya başlıyor:

“Test sonuçlarınız geldi. Maalesef, pozitif!”

“Hasta mıyım yani, emin misiniz?”

Başını sallıyor: “Testin doğruluğu çok yüksek. O yüzden, maalesef hemen hemen eminim. Tedaviye başlamamız lazım. Bu nadir görülen bir hastalık olduğu için kesin bir tedavi henüz bulunamadı, ama elimizden geleni yapacağız.”

Boğazınız kurumuş, yutkunuyorsunuz. Birkaç saniye ikiniz de sessizce oturuyorsunuz. Sonra aklınıza birşey geliyor.

“Yapılan testle kanımdaki bir maddeyi ölçüyorsunuz değil mi?”

“Evet. Bu hastalık her zaman bu maddenin üretilmesine sebep olur. Madde mevcutsa test muhakkak tespit eder.”

“Peki başka sebeple oluşmaz mı bu madde?”

“Nadiren, yüzde bir ihtimalle genetik sebeplerle de olur, hastalıkla ilgisi olmadan.”

“Ama…” Duraksıyorsunuz. Şoka rağmen kafanızın dişlileri çalışmaya başlıyor. Doktor acıyan gözlerle size bakıyor. Kötü haber alanların ilk yaptığı şey inkar etmektir zaten, biliyor.

“Size şimdi bir sevk…” diye başlarken sözünü kesiyorsunuz.

“Hastalık nadir görünüyor demiştiniz. Ne kadar nadir? Toplumdaki görülme sıklığı ne kadar?”

“Yani şimdi, ne bileyim….”

Doktorun yüzü asılıyor. Sorgulayıcı hastalardan hoşlanmadığını yüzünden okuyorsunuz. Ama sözkonusu olan sizin hayatınız, cevapsız kalmayı kabul etmiyorsunuz. Bekliyorsunuz.

“Onbinde bir filandır herhalde.”

“Tamam!” Doktorun masasından bir kağıt ve kalem kapıp birşeyler karalamaya başlıyorsunuz. Doktor sabırsızlanıyor, ama oralı olmuyorsunuz.

Birkaç saniye sonra yüzünüze bir gülümseme geliyor. Başınızı kaldırıp doktora bakıyorsunuz.

“Test sonuçlarına bakarak, hasta olmam ihtimali ne kadardır sizce?”

“Ee, dedim ya, yüzde doksandokuz filan işte.”

“Hayır” diyorsunuz gülümseyerek. “Sadece yüzde bir!”

“Saçmalamayın!” Doktor kaşlarını çatıyor artık. Ama aldırmadan açıklıyorsunuz.

“Bakın, mesela bir milyon kişilik bir topluluk alalım ele. Hastalığın onbinde bir görüldüğünü söylediniz. O zaman bir milyon içinde yüz kişide bu hastalığı görmeyi bekleriz.”

Doktor donuk bir ifadeyle bakıyor, bitse de gitse gibisinden.

“Buna karşılık kalan 999 900 kişi hasta değil. Fakat yüzde bir ihtimalle, testin sağlıklı insanlarda pozitif sonuç verdiğini söylediniz. O zaman, hasta olmayanlar içinde 9999 kişide testin pozitif çıkmasını bekleriz.”

Doktorun kaşları hâlâ çatık, ama hafifçe başını sallıyor.

“Başka bir deyişle, bir milyon kişiye test yapsak, 10 099 kişi pozitif çıkar. Oysa gerçekten hasta olan sadece 100 kişi var. O zaman, testin pozitif çıkmasına bakarak hasta olmam ihtimali 100/10 099, yani yüzde bir bile değil!”

Hevesle elinizdeki kağıdı doktora uzatıyorsunuz. Şöyle bir bakıp bırakıyor.

hastalık testi ağaç diyagramı

“Olmaz öyle şey,” diyor doktor, “yanlışınız var.”

“Hesap açık doktor.”

“Hesapla olmaz bu işler efendim, tecrübe önemli. Biz bu kadar boşuna mı okuduk? Neyse, bekleyen hastalarım var, siz gidin biraz düşünün, sonra isterseniz tedaviye başlarız.”

Arkanızdan kapıyı çekerken “ukala dümbeleği” diye fısıldadığını duyuyorsunuz. Aldırmadan gülümsüyorsunuz. Başka bir uzman bulmanız gerekecek. Ama önce, parka gidip bu güzel günün tadını çıkaracaksınız.


Bu farazi diyalogda doktorun yaptığı hata epeyce yaygın bir yanılgıdır ve “temel oranı ihmal yanılgısı” olarak bilinir. İlk bakışta bir paradoks gibi görülüyor: Hasta olan herkesi tespit edebilen, hasta olmayanlarda ise sadece %1 yanılma payı olan bir test pozitif çıktığında, hasta olma ihtimali nasıl çok düşük çıkabilir?

Basitçe söylersek, temel oranın, yani rastgele seçilen bir insanın hasta olması ihtimalinin onbinde bir gibi çok küçük bir sayı olması sebebiyle. Yanlış alarm ihtimali sadece yüzde bir bile olsa, temel orandan çok daha yüksek. Bu yüzden de gerçek hastaların yüz katı kadar yanlış alarm gözlüyoruz. Bunu şematik olarak şöyle gösterebiliriz.

Hastalık testi Venn şeması

Yanılgının bize doğal gelmesinin sebeplerinden birisi de neden-sonuç ilişkisini tersine çeviriyor olmamız. Doktorun yüzde yüz dediği, hasta isek testin pozitif çıkması olasılığı. Ama bizim bilmemiz gereken, test pozitif çıktıysa hasta olma ihtimalimiz.

Daha gündelik bir örnek verelim: Bütün olimpik haltercilerin vücutları kaslıdır. “Kaslı olma”yı haltercilik testi diye düşünelim. Bir olimpik halterci için bu testin sonucu kesinlikle pozitiftir. Ama kaslı olan herkes olimpik halterci değildir. Rastgele seçilen kaslı birinin olimpik halterci olması ihtimali yine yüzde birden azdır.

Bunun için bir deyimimiz bile var: Her sakallıyı baban sanma! Temel oranı ihmal yanılgısı, özünde, her sakallıyı babamız sanmaktır.

O zaman doktorun yaptırdığı testin hiç faydası yok mu? Elbette var. Test yapmadan önce o hastalığa sahip olmamız olasılığı onbinde birdi, testten sonra yüzde bire yükseldi. Bu durumda iyi bir doktor size korkuya mahal olmadığını, ama daha kesin bilgi verecek muayeneler yapmak gerektiğini söyleyecektir.

Diyelim testimizin yanlış alarm oranı (sağlıklı olanlarda pozitif çıkma ihtimali) yüzde bir değil de, on binde bir olsun. Bu durumda bir milyon kişiden 100 kişi gerçekten hasta olacak, 100 sağlıklı kişide ise yanlış alarm verilecek. Böylece test sonucu pozitif ise hasta olma ihtimali 100/(100+100) = %50 olacak. Peki yanlış alarm oranı yüz binde bir ise? O da sizin ev ödeviniz.


Mizansenimizde doktora haksızlık yaptığımızı düşünebilirsiniz. Ancak temel oranı ihmal hatası, herkes gibi, doktorlar arasında da yaygın. Bunun en iyi bilinen örneklerinden biri, Harvard’da genç bir tıp öğrencisi olan Ward Casscells’in ve çalışma arkadaşlarının 1978’de yayınladığı araştırma.

Casscells, Harvard Tıp Okulu’nun koridorlarında dolaşıp, çevirdiği 60 hekim ve tıp öğrencisine şu soruyu sormuş: “Diyelim ki, toplumda yaygınlığı 1/1000 olan bir hastalığı tespit etmek için kullanılan bir test var ve bu testin hasta olmayanlarda pozitif çıkması ihtimali %5. Bu testi uyguladığımızda ve pozitif çıktığında, uygulanan kişinin hasta olması ihtimali nedir? Kişinin semptomları ve işaretleri hakkında hiç bir bilginiz olmadığını varsayın.”

Bu soruyu yukarıdaki yöntemle cevaplayabiliriz. Bin kişilik bir gruba test uyguladığımızı düşünelim. Bunların arasında bir kişi gerçekten hasta. Kalan 999 kişinin %5’inde, yani yaklaşık 50 kişide test yanlış alarm verecek. O zaman aranan ihtimal 1/51 olur, yani %2’den az.

Casscells ve arkadaşlarının görüştüğü altmış doktordan sadece onbiri cevabı doğru verebilmiş. Buna karşılık 27 doktor doğru olasılığın %95 olduğunu savunmuş, yani temel oranı ihmal yanılgısına düşmüş. Diğer cevaplar çok değişken; %0.095 de diyen var, %99 da. Cevapların ortalaması ise %56; gerçek olasılığın otuz katı.

Bunu basit ve önemsiz bir matematiksel oyun gibi görmek doğru olmaz. Temel oranı ihmal hatasının ciddi tıbbi sonuçları olabilir. Hasta olma ihtimalini olduğundan daha büyük zannederek riskli bir tedaviye başlanabilir ve hastanın hayatı gereksiz yere tehlikeye atılabilir. En azından, böyle bir teşhis hastada gereksiz bir endişe ve bunalım yaratır. O yüzden bir hekimin olasılıkları doğru tahmin edebilmesi ve aktarabilmesi şart.


İnsan zihni belirsizlikler karşısında bocalar. Bu bocalamanın üstesinden gelmek için bazı “kestirmeler” (heuristics) oluşturmuştur. Bu kestirme yollar, fazla düşünmeye gerek kalmadan hüküm vermemizi sağlar. Bu sayede tepki süremiz kısalır, önemli kararları kolayca verebiliriz.

Ancak bu kestirmeler bizi sık sık hataya da sürükler. 1970’lerden başlayarak davranışçı psikologlar, insanların hangi temel kestirmeleri kullandıklarını, bunların nasıl çalıştığını ve ne gibi düşünce hatalarına yol açtığını incelemeye başladılar. Temel oranı ihmal yanılgısı da bu bağlamda epeyce araştırıldı. Bu yanılgının, ve benzeri olasılık tahmini yanılgılarının (önceki bir yazımızda bahsettiklerimiz gibi), “temsiliyet kestirmesi” (representativeness heuristics) denen bir zihinsel şemadan kaynaklandığı düşünülüyor.

Temsiliyet kestirmesi, gördüğümüz bir numunenin, verilen bir açıklamaya uyma olasılığının tahmin edilmesidir. Şöyle açıklayalım: Diyelim Cüneyt 32 yaşında, atletik, motosiklete biniyor, güzel bir sarışınla çıkıyor. Şunlardan hangisi daha muhtemel? (a) Cüneyt bir öğretmen (b) Cüneyt bir futbolcu.

Çoğunluk, Cüneyt’in futbolcu olduğunu söyleyecektir. Ama şunu düşünün: Yüzbinlerce öğretmene karşılık sadece yüzlerce futbolcu var. Temel oranları ihmal yanılgısına düşüyoruz. Cüneyt’in öğretmen olma ihtimali, futbolcu olma ihtimalinin belki bin katı.

Neden bu yanılgıya düşüyoruz? Çünkü kafamızda öğretmenler ve futbolculara dair önyargılarla oluşturduğumuz bir kalıp var. Verilen tarif futbolcu kalıbını çok daha iyi temsil ediyor, tarifteki özelliklerin her iki meslekle de hiç bir ilgisi olmamasına rağmen. Öte yandan tarifi “saçı dökülmüş, evli, bilim kurgu okuru” şeklinde değiştirirsek muhtemelen cevapların çoğu değişecektir, çünkü bu yeni tarif kafamızdaki öğretmen kalıbını daha iyi temsil ediyor.

Hastalık testi örneğinde yapılan hata, Cüneyt örneğinde de geçerli. Cüneyt hakkında sorulan soru şu: “Bu tarife göre, Cüneyt’in futbolcu/öğretmen olması ihtimali nedir?”. Oysa zihnimizin duyduğu soru bunun tam tersi: “Cüneyt futbolcu/öğretmen ise, bu tarifin doğru olması olasılığı nedir?”


Temel oranı ihmal yanılgısının başka bir örneği olarak, yine psikoloji anketlerinde kullanılan bir soruyu, “taksi problemi”ni ele alalım.

Bir taksi gece vakti kaza yapıp kaçıyor. Şehirde iki taksi şirketi var: Yeşiller ve Maviler. Bütün taksilerin %85’i Yeşil, %15’i ise Mavi. Kazanın şahidi çarpan taksinin Mavi olduğunu söylüyor. Mahkeme, kazanın gerçekleştiği gecenin görüş şartlarında deney yaptırarak şahidin güvenilirliğini ölçtürüyor. Şahit her iki rengi %80 olasılıkla doğru teşhis ediyor, %20 olasılıkla yanılıyor.

Çarpan arabanın, şahidin ifadesine uygun olarak, gerçekten Mavi olması olasılığı nedir?

Yukarıda kullandığımız yöntemle bunu hesaplayabiliriz. Yüz taksiden onbeş tanesi Mavi’dir; şahit bunların onikisini (%80) doğru, üçünü (%20) ise yanlış teşhis edecek. Seksenbeş Yeşil taksiden altmışsekizini doğru teşhis ederken, onyedisinin yanlış olarak Mavi olduğunu iddia edecek, yani yanlış alarm verecek.

Taksi problemi ağaç şeması

Şahit 100 taksiden 12+17, yani 29 aracın Mavi olduğunu iddia etti, ama sadece 12’si gerçekten Mavi. O zaman, şahit Mavi dediyse, aracın gerçekten Mavi olması ihtimali 12/(12+17) = %41’dir.

Şematik olarak gösterirsek

Taksi problemi Venn şeması

Ancak, pek çok kişi, şahidin haklı olması ihtimalini %80 civarı tahmin ediyor, yani taksilerin temel oranlarını ihmal ediyorlar. Nitekim, Yeşil ve Mavi taksiler eşit sayıda olsalardı bu cevap doğru olurdu (size ödev!), ama değiller.

Bu örnek, temel oranı ihmal yanılgısının nasıl hukuki sorunlar çıkarabileceğini gösteriyor. Gerçek bir adli vakada bir tahlil, test, veya şahit ifadesi delil olarak kritik rol oynuyorsa, avukat, savcı veya yargıcın temel oranı ihmal etmemeye, gerçek olasılıkları hesaplamaya zaman ayırmaları çok önemli. Aksi takdirde suçsuzlar haksız yere mahkum olabilirler.

Aynı yanılgı daha ciddi insan hakları ihallerine de yol açabilir. Şöyle bir senaryo düşünün: Hükümet terörle mücadele kapsamında çok gelişkin bir yüz tanıma sistemini devreye soktuğunu ilan ediyor. Sokaklarda, terminallerde, havaalanlarında, velhasıl bütün kamusal alanlardaki gözetleme kameraları sürekli olarak görüntü çekmekte, ve bu görüntüler bir merkezde analiz edilip arananların resimleriyle karşılaştırılmakta. Hükümet, bu sistemin %99 oranında isabetli oluşuyla övünüyor. Bütün kamuoyu bu atılımı alkışlıyor.

Ama siz, Yalansavar okuru olduğunuz için, yapılan ciddi hatayı hemen farkediyorsunuz. Temel oranı bilmeden, yüz tanıma sistemine bel bağlamak doğru değil. Biliyoruz ki teröristlerin temel oranı çok düşük. Diyelim, on bin kişiden sadece biri terörist (80 milyon içinde 8000 terörist – yüksek bir tahmin). Bu olasılıklar yazımızın başındaki hastalık teşhisi probleminin aynısı, o yüzden cevap elimizde hazır: Bu harika yüz tanıma sisteminin terörist diye işaretlediği birisinin gerçekten terörist olması ihtimali sadece %1.

Eğer yüz teşhisi sadece ilk aşamaysa, arkasından başka kontroller yapılacaksa bu o kadar da büyük bir sorun olmayacaktır. Ancak güvenlikle ilgili konularda toplumun akıldışılığa ve paranoyaya esir olması çok kolaydır. Hükümet, belki bilgisizlikten, belki kamuoyuna birşey yapıyor görüntüsü vermek için, veya belki baskı aracı olarak kullanma niyetiyle, bir teröristle beraber doksandokuz masumu tutuklamaktan çekinmeyebilir. Hatta, buradaki temel hataya işaret ederek uyarıda bulunanları ihanetle ve teröristlere yardım etmekle suçlayabilir.

Çok iyi bilinen bir gerçeği bu vesileyle tekrar hatırlıyoruz: Hukukun ve demokrasinin doğru işlemesi için toplumda esaslı bir temel eğitim ve bilimsel birikim olması şarttır. Aksi halde, siz bir yanlışı gösterdiğinizde, düzeltmeyi bırakın, neden bahsettiğinizi anlamazlar bile.

Meraklısına notlar

Bu yazıda teknik adıyla aslında Bayes teoreminden bahsediyorum. Bu teorem, şartlı olasılıklar verildiğinde, şartları ters çevirme formülünü verir. Yani mesela, hasta isek testin pozitif çıkma olasılığını ters çevirip, test pozitifse hasta olmamız olasılığını bulmak için Bayes formülünü kullanırız. Matematiksel ayrıntılara burada girmek istemedim, ilgilenenler daha matematiksel bir açıklamayı Wikipedia’dan okuyabilirler (İngilizce) veya Khan Academy’nin Türkçe açıklama videosunu seyredebilirler.

Dikkatli okurlar “hastalık ihtimali onbinde birdir” dedikten sonra, “onbin kişi alırsak bir tanesi hasta olacak” dememizi yadırgayabilirler, çünkü tabii ki bu ifade tam doğru değil. Rastgele seçilmiş onbin kişi arasında hiç hasta olmayabilir; iki hatta üç hasta da olabilir. Hasta sayısını bir rastgele değişken olarak düşündüğümüzde haklı bir itiraz, ama buradaki kastımız farklı. Olasılıkları reel sayılar yerine tam sayılarla ifade ettiğimizde bu problemleri anlamak ve çözmek nispeten daha kolay.

Temel oranı ihmal yanılgısının bilişsel kökenlerini inceleyen psikologlardan biri olan Gerd Gigerenzer’e göre, bu ve benzeri olasılık yanılgıları, insanların ondalıklı sayıları kullanmakta zorlanmalarından kaynaklanıyor. Bunun yerine problemi sayılamaya dayanan bir şekilde (“on bin kişiden biri hasta”) ifade etmek insan zihnine daha uygun oluyor ve doğru cevabı bulmak kolaylaşıyor. Bu sayılama yaklaşımında problemi öyle ifade ediyoruz ki, her alt grupta tamsayılar bulunmasını sağlıyoruz. Böylece ondalıklı sayıları çarpmanın bilişsel yükünden kurtuluyoruz, ve bizim için daha doğal olan bir yöntem kullanmış oluyoruz.

Kaynaklar

  • Yalansavar
  • Ward Casscells, B.S., Arno Schoenberger, M.D., and Thomas B. Graboys, M.D.Interpretation by Physicians of Clinical Laboratory Results. N Engl J Med 1978; 299:999-1001 November 2, 1978 DOI: 10.1056/NEJM197811022991808
  • Gerd Gigerenzer. How to Improve Bayesian Reasoning Without Instruction:
    Frequency Formats. Psychological Review, 102 (4), 1995
  • Daniel Kahneman. Hızlı ve Yavaş Düşünme. Varlık Yayınları.

Aşırı kilo ‘beyni yaşlandırıyor’

BeyinImage copyrightDR LİSA RONAN
Image captionBeyinde ak madde zamanla azalıyor

Bir araştırmaya göre aşırı kilolu insanların beyinleri, zayıf akranlarına göre 10 yıl daha yaşlı görünüyor.

İnsan beyni, bilgiyi ileten kısım olan ak maddeyi zamanla, yani yaşlandıkça doğal olarak kaybediyor.

Cambridge Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma ise aşırı kilonun bu kaybı hızlandırdığını ortaya koydu.

Bir diğer deyişle 50 yaşındaki kilolu bir insan, 60 yaşındaki zayıf bir insanla aynı beyin yapısına sahip oluyor.

Orta yaşta daha belirgin

Cambridge Yaşlanma ve Nörobilim Merkezi’nde yapılan araştırmada 20-87 yaşlarındaki 473 kişi incelendi.

Kilonun beyindeki ak madde oranını ancak orta yaştan itibaren etkilediği görüldü.

Fakat bu farklılığın beynin işlevlerine nasıl yansıdığı henüz anlaşılamadı: Araştırmaya katılan kilolu ve zayıf gruplarda bilgi ve kavrayış açısından fark görülmedi.

Araştırmacılar şimdi kilonun örneğin demans gelişimini etkileyip etkilemediğini görmek için çalışmalarını sürdürmek istiyor.

Ekibin lideri Dr Lisa Ronan, kilonun mu beyni yoksa beynin mi kiloyu etkilediğini de henüz bilmediklerini söyledi.

Çalışmaya katılan bir diğer isim olan Profesör Sadal Farooqi ise kilo kaybı durumunda beyinde kaybolan ak maddenin yeniden oluşup oluşmadığını da ortaya çıkarmak istediklerini belirtiyor.

Kaynak:

  • BBC
  • Lisa Ronan, Aaron F. Alexander-Bloch, Konrad Wagstyl, Sadaf Farooqi, Carol Brayne, Lorraine K. Tyler, Cam-CANe, Paul C. Fletcher Obesity associated with increased brain-age from mid-life Journal Neurobiology of Aging DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neurobiolaging.2016.07.010

 

Valva trunsi pulmonalis

Sağ karıncığın çıkış noktası, Akciğer atardamarın başlangıcında bulunan pulmoner kapak. (Bkz; Valva) (Bkz; trunsi ) (Bkz; pulmonalis)

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Anatomi

  • Pulmoner kapak üç hilal şeklindeki cepten (yarım ay kapak) oluşur. Sağ, sol ve ön kapak cepleri (Valvula semilunaris dextra, sinistra ve anterior) arasında bir ayrım yapılır.
  • Cepler kalbe doğru girintilidir ve bu nedenle dolabilir. Her flep cebinin serbest ucunda, hilal şeklinde bir flep membranı (Lunula valvulae semilunaris) ile çerçevelenmiş bir nodül (Nodulus valvulae semilunaris) vardır.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Fizyoloji

  • Kardiyak eylem sırasında, sistoldeki sağ ventrikül kasılma yoluyla kanı pulmoner gövdeye pompalar. Sağ ventriküldeki basınç pulmoner gövdedeki basıncı aştığı sürece, sağ ventriküle kan geri akışı yoktur.
  • Sağ ventrikül diyastol sırasında gevşediğinde, sağ ventriküldeki basınç pulmoner gövdede hakim olan basıncın altına düşer. Kanat düzgün çalışıyorsa, kanat cepleri dolar, birbirine yakın uzanır ve kapanmasına neden olur. Geri akış önlenir.
  • Pulmoner kapak aort kapakçığına benzer bir yapıya sahiptir. Bununla birlikte, düşük basınç koşulları nedeniyle, pulmoner valf bu tür yüksek mekanik yüklere maruz kalmaz ve bu nedenle aort valfinden daha ince ve daha küçüktür.
  • Pulmoner kapağın ucu aort kapağının ucuyla senkronize olur. Oskültasyon sırasında, cep fleplerinin sonu ikinci bir kalp tonu olarak duyulabilir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Patoloji

  • Çoğu durumda pulmoner kapağın konjenital daralmasına pulmoner stenoz denir.
  • Sağ ventrikül üzerindeki basınç yükünü arttırır.
  • Pulmoner kapağın genişlemesi veya gevşemesine pulmoner yetmezlik denir ve sağ ventrikülün hacmini arttırır. Her iki değişiklik de sağ kalp hipertrofisine yol açar.
  • Pulmoner atrezi kalbin konjenital bir malformasyonudur. Pulmoner kapak da malformasyonun bir parçası olarak etkilenir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Aort Stenozu

Aort kapak stenozu tıp camiasında büyük ilgi gören bir kalp rahatsızlığıdır. Aort kapak darlığı.(Bkz; Aort) (Bkz; Stenozu)

Aort

Aort, insan vücudundaki ana ve en büyük atardamar olup, kalbin sol karıncığından başlayıp karın bölgesine kadar uzanır. Oksijenli kanın kalpten vücudun geri kalanına taşınmasından sorumludur. Sağlıklı bir aort, dolaşım sisteminin en iyi şekilde çalışmasını sağlar.

Tanımlanmış Stenoz

Stenoz, genel anlamda bir vücut geçişinin veya açıklığının daralması veya daraltılması anlamına gelir. Aort kapak stenozu bağlamında, aort kapak açıklığının daralması, sol ventrikülden aorta ve ardından vücudun geri kalanına kan akışının kısıtlanması anlamına gelir.

Belirtiler

Göğüs Ağrısı (Anjina): Hastalar özellikle efor sırasında göğüs ağrısı veya sıkışma yaşayabilir. Bunun nedeni kalbin daralmış kapakçıktan kan pompalamak için daha fazla çalışması gerektiğidir.

Nefes Darlığı (Dispnö): Başlangıçta egzersizle ortaya çıkabilir, ancak darlık daha şiddetli hale geldikçe istirahatte veya minimum aktivite sırasında bile ortaya çıkabilir. Bunun nedeni, valf boyunca basınç farklılıklarının artması ve akciğerlerde sıvı birikmesine yol açmasıdır.

Senkop: Hastalar özellikle fiziksel aktivite sırasında veya sonrasında baş dönmesi veya bayılma nöbetleri yaşayabilir. Efor sırasında azalan kalp debisi vücudun taleplerini karşılayamaz, bu da kan basıncının düşmesine ve bayılmaya yol açar.

Kalp Çarpıntısı: Bazı kişiler hızlı, çarpıntılı bir kalp atışının hissi olan çarpıntıyı hissedebilirler.

Yorgunluk: Kalp kan pompalamak için daha fazla çalıştığından, bireyler özellikle fiziksel aktivite sonrasında kendilerini alışılmadık derecede yorgun hissedebilirler.

Kalp Üfürüm: Hastanın hissettiği bir semptom olmasa da, kalp üfürüm (kalp atışları arasında duyulan olağandışı bir ses) genellikle bir sağlık uzmanının fizik muayene sırasında tespit ettiği ilk işarettir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kalp Yetmezliği Belirtileri: İlerlemiş vakalarda tedavi edilmezse AVS kalp yetmezliğine yol açabilir. Bu, ayak bileklerinde ve ayaklarda şişlik (ödem), sıvı tutulmasına bağlı olarak hızlı kilo alımı ve artan nefes darlığı olarak kendini gösterebilir.

Azalan Egzersiz Toleransı: Hastalar, nefes darlığı veya yorgunluk olmadan, eskiden yapabildikleri aktiviteleri yapamadıklarını fark edebilirler.

Aort kapak stenozu olan bazı kişilerin, özellikle hastalığın erken evrelerinde semptom göstermeyebileceğini bilmek önemlidir. AVS hastası olduğu bilinen veya AVS geliştirme riski taşıyan kişiler için düzenli kontroller ve izleme çok önemlidir.

Teşhis

Aort kapak darlığı teşhisinde ilk adım, tıp uzmanlarının kalpten, akciğerlerden veya diğer organlardan gelen sesleri dinlemek için kullandığı bir teknik olan oskültasyonu içerir. Bu işlem sırasında anatomik olarak sağ taraftaki 2. interkostal aralıkta anormal sistolik ses tespit edilebilir. Bu anormal ses potansiyel darlığın ilk belirtisini verir.

Teşhisi doğrulamak ve şiddetini ayrıntılı olarak anlamak için ekokardiyografi kullanılır. Bu görüntüleme testi, kalbin hareket halindeki görüntüsünü sağlar ve darlığın boyutunu tam olarak tanımlayabilir. Bu kombine teknikler sayesinde doktorlar, hastanın kalp sağlığının kapsamlı bir resmini elde edebilir.

Aort Kapak Darlığı İçin Ekokardiyografi Kriterleri:

Aort Kapak Alanı (AVA): Süreklilik denklemi kullanılarak kapak deliğinin boyutunu belirlemek için AVA hesaplanabilir.

Normal: >3,0 cm²
Hafif darlık: 1,5-2,5 cm²
Orta derecede darlık: 1,0-1,5 cm²
Şiddetli darlık: <1,0 cm²

Tepe Jet Hızı:

Normal: <2,5 m/sn Hafif darlık: 2,5-2,9 m/s Orta derecede darlık: 3,0-4,0 m/s Şiddetli darlık: >4,0 m/s

Ortalama Basınç Gradyanı:

Normal: <20 mmHg Hafif darlık: <20 mmHg Orta derecede darlık: 20-40 mmHg Şiddetli darlık: >40 mmHg

Boyutsuz İndeks:

Boyutsuz indeks, sol ventriküler çıkış yolundaki (LVOT) akışın hız-zaman integralinin (VTI), aort kapak açıklığındaki VTI’ye oranıdır.
<0,25 değeri ciddi darlık anlamına gelir.

Morfolojik Değerlendirme:

Kapakçık broşürünün kalınlaşması ve kalsifikasyonu
Kısıtlı broşür hareketliliği

Doppler Hız İndeksi (DVI):

LVOT ve aort jetindeki akış hızlarının oranıdır.
Normal veya hafif darlık: >0,50
Orta ila şiddetli darlık: <0,50

Valf Anatomisi:

Broşür sayısı (triküspit, biküspid, uniküspit)
Kalsifikasyonun yeri ve derecesi

Sol Ventrikül Fonksiyonu ve Duvar Kalınlığı:

Sol ventriküler ejeksiyon fraksiyonunun, sol ventriküler hipertrofinin ve diyastolik fonksiyonun değerlendirilmesi, AVS’nin kalp fonksiyonu üzerindeki etkisinin ölçülmesine yardımcı olabilir.

Devam Eden İzleme ve Tedavi

Aort kapak darlığı tanısı konulduktan sonra hastanın yakından takip edilmesi çok önemlidir. Her 6-12 haftada bir düzenli kontrollerin yapılması tavsiye edilir. Bu sık sık yapılan değerlendirmeler, durumdaki herhangi bir değişikliğin hızlı bir şekilde tespit edilip yönetilebilmesini sağlar. Darlığın ilerlemesine ve ciddiyetine bağlı olarak ilaçların ayarlanması gerekebilir. Tedaviye yönelik bu özel yaklaşım, hastanın kendi özel durumuna göre en iyi bakımı almasını sağlar.

Sonuç olarak, aort kapak darlığı ciddi bir durum olmasına rağmen, doğru tıbbi müdahale ve zamanında müdahale ile etkin bir şekilde teşhis edilip tedavi edilebilir. Düzenli izleme ve bireyselleştirilmiş tedavi, hastalar için mümkün olan en iyi sonuçların alınması açısından hayati öneme sahiptir.

 

Kaynak:
https://i.pinimg.com/originals/29/80/af/2980afd2a236ba14e93bc70524276990.jpg

Tarih

Aort kapak darlığının (AS) geçmişi 17. yüzyıla kadar uzanmaktadır. 1663 yılında Fransız doktor Lazare Rivière bu durumu ilk kez “Opera Medica Universa” adlı kitabında tanımladı. Nefes almada zorluk ve göğüs ağrısına neden olan “sertleşmiş ve daralmış aort kapağı” olan bir hastayı anlattı.

Rivière’in AS’yi keşfi çığır açıcıydı. Durum ilk kez bu kadar detaylı anlatılmıştı. Rivière’in çalışması AS’nin daha iyi anlaşılmasına yardımcı oldu ve yeni tedavilerin geliştirilmesine yol açtı.

Rivière’in bu durumdaki hastaların dikkatli gözlemi ve otopsisi yoluyla yapmış olması muhtemeldir. Rivière yetenekli bir patologdu ve detaylara olan ilgisiyle tanınıyordu.

Rivière’in AS’yi keşfi, tıbbi uygulamada dikkatli gözlemin ve detaylara dikkat etmenin önemini hatırlatmaktadır. Aynı zamanda tıbbi bilginin ilerletilmesinde hekimler ve bilim insanları arasındaki işbirliğinin öneminin de bir hatırlatıcısıdır.

Rivière, nefes alma güçlüğü ve göğüs ağrısından ölen bir hastanın cesedini inceliyordu. Hastanın aort kapağının daraldığını ve sertleştiğini fark etti. Rivière, kapaktaki bu daralmanın kanın kalpten vücuda serbestçe akmasını engellediğini fark etti.

Rivière daha önce bu durumu hiç görmemişti. Hastanın aort kapağını “Opera Medica Universa” kitabında dikkatle anlattı. Ayrıca hastanın semptomlarını ve kapakçığın daralmasının nasıl ölümüne yol açtığını da anlattı.

Rivière’in AS’yi keşfi çığır açıcıydı. Durum ilk kez bu kadar detaylı anlatılmıştı. Rivière’in çalışması AS’nin daha iyi anlaşılmasına yardımcı oldu ve yeni tedavilerin geliştirilmesine yol açtı.

Sonraki yüzyıllarda doktorlar AS hakkında daha fazla bilgi edinmeye devam ettiler. 19. yüzyılda Alman doktor Rudolph Virchow ilk olarak üç ana AS tipini tanımladı: konjenital, romatizmal ve dejeneratif.

Virchow’un hücresel patolojiye ilgisi 1850’lerin başında lösemi patolojisi üzerinde çalışırken başladı. Lösemi hastalarının kanının çok sayıda anormal beyaz kan hücresi içerdiğini gözlemledi. Ayrıca bu anormal beyaz kan hücrelerinin hızla bölündüğünü de gözlemledi.

Virchow’un gözlemleri onu löseminin kan hücrelerinin bir hastalığı olduğu sonucuna götürdü. Ayrıca hücrelerde meydana gelen değişiklikleri inceleyerek hastalıkların anlaşılabileceği sonucuna vardı.

Virchow’un hücresel patoloji üzerine çalışmasının tıp üzerinde derin bir etkisi oldu. Hastalığın nedenleri ve mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasına yol açtı. Aynı zamanda yeni teşhis ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine de yol açtı.

Virchow’un yaptığı en önemli keşiflerden biri, tüm hücrelerin diğer hücrelerden geldiğiydi. Bu keşif artık hücre teorisi olarak biliniyor. Hücre teorisi biyolojinin temel prensiplerinden biridir.

Virchow ayrıca inflamasyon, kanser ve bulaşıcı hastalıkların anlaşılmasına da önemli katkılarda bulundu. Enflamasyonun yaralanma veya enfeksiyona karşı hücresel bir tepki olduğunu ilk fark eden oydu. Ayrıca beyaz kan hücrelerinin iltihaplanmadaki rolünün anlaşılmasına da önemli katkılarda bulundu.

Virchow’un kanser üzerine çalışması, kanserin bir hücre hastalığı olduğu fikrinin yerleşmesine yardımcı oldu. Ayrıca çevresel faktörlerin kanserdeki rolünün anlaşılmasına da önemli katkılarda bulunmuştur.

Virchow’un bulaşıcı hastalıklar üzerine çalışması, bulaşıcı hastalıkların mikroorganizmalardan kaynaklandığı fikrinin yerleşmesine yardımcı oldu. Ayrıca bulaşıcı hastalıkların kontrolüne yönelik halk sağlığı önlemlerinin geliştirilmesine de önemli katkılarda bulundu.

Virchow parlak bir bilim adamıydı ve sosyal adaletin tutkulu bir savunucusuydu. Bilimin insanların yaşamlarını iyileştirmek için kullanılması gerektiğine inanıyordu. Halk sağlığı önlemlerinin ve tüm insanların eğitiminin güçlü bir savunucusuydu.

20. yüzyılda bilim insanları AS hakkında bir takım önemli keşifler yaptılar. AS’nin, kalpten vücuda kan akışını kısıtlayan aort kapağının daralmasından kaynaklandığını öğrendiler. Ayrıca AS’nin ilerleyici bir hastalık olduğunu, yani zamanla kötüleşme eğiliminde olduğunu da öğrendiler.

1960’lı ve 1970’li yıllarda AS için aort kapak replasman ameliyatı ve balon valvüloplasti gibi yeni tedaviler geliştirildi. Aort kapak değişimi ameliyatı, hasar görmüş aort kapağının yenisiyle değiştirilmesi ameliyatıdır. Balon valvüloplasti, daralmış aort kapağını genişletmek için balon kullanan bir prosedürdür.

Günümüzde AS tedavi edilebilir bir durumdur. Ancak kalp yetmezliği ve felç gibi komplikasyonları önlemek için erken tanı ve tedavinin yapılması önemlidir.

AS tarihindeki bazı önemli kilometre taşlarının kısa bir zaman çizelgesini burada bulabilirsiniz:

1663: Lazare Rivière ilk kez AS’yi tanımladı.

  1. yüzyıl: Rudolph Virchow AS’nin üç ana tipini tanımladı: konjenital, romatizmal ve dejeneratif.
  2. yüzyıl: Bilim insanları AS’nin nedenleri ve mekanizmaları hakkında daha fazla şey öğreniyor. Aort kapak replasman ameliyatı ve balon valvüloplasti dahil olmak üzere AS için yeni tedaviler geliştirilmektedir.
  3. yüzyıl: AS tedavi edilebilir bir durumdur. Ancak komplikasyonları önlemek için erken teşhis ve tedavinin yapılması önemlidir.
    Araştırmacılar AS hakkında daha fazla bilgi edinmeye ve yeni ve daha iyi tedaviler geliştirmeye devam ediyor. Örneğin araştırmacılar, açık kalp ameliyatı olmadan gerçekleştirilebilecek yeni transkateter aort kapak replasmanı (TAVR) prosedürleri geliştiriyorlar.

AS ciddi bir durumdur ancak tedavi edilebilir olduğunu unutmamak önemlidir. AS’niz varsa, sizin için doğru olan bir tedavi planı geliştirmek için doktorunuzla birlikte çalışmanız önemlidir.

Kaynak:

  1. Nishimura, R. A., Otto, C. M., Bonow, R. O., Carabello, B. A., Erwin, J. P., Guyton, R. A., … & Sundt, T. M. (2014). “2014 AHA/ACC guideline for the management of patients with valvular heart disease: a report of the American College of Cardiology/American Heart Association Task Force on Practice Guidelines.” Journal of the American College of Cardiology, 63(22), e57-e185.
  2. Otto, C. M., & Prendergast, B. (2014). “Aortic-valve stenosis—From patients at risk to severe valve obstruction.” The New England Journal of Medicine, 371(8), 744-756.
  3. Baumgartner, H., Hung, J., Bermejo, J., Chambers, J. B., Edvardsen, T., Goldstein, S., … & Pellikka, P. A. (2017). “Recommendations on the echocardiographic assessment of aortic valve stenosis: a focused update from the European Association of Cardiovascular Imaging and the American Society of Echocardiography.” Journal of the American Society of Echocardiography, 30(4), 372-392.
  4. Lindman, B. R., Clavel, M. A., & Mathieu, P. (2016). “Calcific aortic stenosis.” Nature Reviews Disease Primers, 2, 16006.

Bipolar Bozukluğun Yeni İlacı Kehribar Rengi Güneş Gözlüğü Olabilir mi?

Bipolar Bozukluğun Yeni İlacı Kehribar Rengi Güneş Gözlüğü Olabilir mi?

Güneş ışığı her dalgaboyundan, yani her renk ışıktan oluşan bir karışımdır. Sabahları vücut saatimizi baştan başlatmak konusunda özellikle etkili olan mavi ışık, güneş ışığını aldığımızda yeni bir güne fiziksel ve psikolojik olarak hazırlanmamıza yardımcı olur. Ancak giderek büyüyen bir kanıtlar silsilesi, mavi ışığa şayet akşam saatlerinde maruz kalınırsauykusuzluk, obezite, depresyon ve diğer bazı mental bozuklukların gelişme olasılığını artırdığını gösteriyor.

Norveç’te bulunan Bergen Üniversitesi ve Valen Hastanesi araştırmacılarının bu konuya ilişkin ortaklaşa yürüttüğü bir çalışma sonucunda, geçtiğimiz günlerde ilginç bir bulgu elde edildi. Bipolar bozukluktan ötürü hastanede kalan 32 hasta üzerinde yapılan araştırmada, normal tedaviye ek olarak akşam saat 18:00 ile sabah 08:00 arasında hastaların bir bölümünekehribar rengi camlı gözlükler verildi. Kehribar rengi camların özelliği, mavi ışığı bloke ediyorolmasıydı.

Hastalar bu gözlükleri 1 hafta boyunca, belirtilen saat aralıklarında taktı. Görülen semptomların “Young Mania Rating Scale” ölçeğine göre değerlendirildiği çalışmada, 60 üzerinden puanlama yapıldı. Buna göre, kehribar camlı gözlük takan hastalarda 60 üzerinden ortalama 14,1‘lik bir iyileşme görülürken, takmayanlarda sadece 1,7 civarında iyileşme saptandı.

Bu sonuçlar oldukça çarpıcı bir farkı ortaya koyuyor. Üstelik etki, sadece 3 günde kendini gösterdi. Elbette katılımcı sayısının düşük olması, daha geniş çaplı araştırmaları zorunlu kılıyor. Fakat yine de akşam saatlerinde mavi ışık almanın olumsuz etkileri anlaşılıyor. Mavi ışığa özellikle bilgisayar ekranları ve cep telefonları aracılığı ile geceleri çok fazla insan maruz kalıyor.

Ekip lideri Tone Henriksen, “Değişimin büyüklüğü ve olumlu yöndeki gelişimin çabukluğu karşısında çok şaşırdım.” diyor. Her ne kadar bunun kesin bir tedavi aracı olabileceğini söylemek için erken olsa da, heyecanlanmakta haksız sayılmaz. Hiçbir ilaç tedavisi ile elde edilemeyen hızda bir değişim, belki bu sayede başarılabilir.

Bergen ekibinin bu çalışmasında, mavi ışığın tetiklediği biyolojik mekanizmaya ilişkin herhangi bir inceleme yapılmadı. Ancak önceki çalışmalardan bilindiği kadarıyla, mavi ışığı kesmenin en önemli etkisi uykusuzluk sorununu azaltmasından kaynaklanıyor. Bu sayede mental sağlık olumlu yönde değişebiliyor.

Geçtiğimiz yıllarda mavi ışığın gözde bulunan özel bir reseptör hücre ile algılandığı anlaşılmıştı. Bu hücreler sadece mavi ışığa duyarlı oluyor ve doğrudan hipotalamus ile bağlantı halindeler. İşte biyolojik saatin bulunduğu yer de tam orası; yani hipotalamus. Uyku düzeni ve metabolizma düzenlemelerinde büyük rol oynuyor. Kehribar rengi gözlükler işe yarıyor; çünkü mavi ışığı keserek beyne etrafın karanlık olduğunu söylemiş oluyorlar.  Böylece beyindeki epifiz bezi melatonin üretebiliyor ve kişinin uykusu geliyor.

Aslında bu çalışma kehribar rengi gözlüklerin bipolar bozukluk üzerinde olumlu etki yaptığının ilk kanıtı değil. 2009 yılında Oregon’da bulunan Samaritan Sağlık Hizmetleri’nden psikiyatrist James Phelps ve çalışma arkadaşları, uykusuzluk çekmesi beklenen 20 bipolar hastanın, geceleri bu gözlükleri taktıklarında olumlu etkiler aldıklarını saptamışlardı.

 


Kaynak:

  • Bilimfili
  • Science Alert, “Study shows amber-tinted glasses can reduce manic symptoms in just 3 days”
    < http://www.sciencealert.com/study-shows-amber-tinted-glasses-can-reduce-manic-symptoms-in-just-3-days >

İlgili Makaleler:

  • Bipolar Disorders, “Blue-blocking glasses as additive treatment for mania: a randomized placebo-controlled trial”
    < http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/bdi.12390/abstract >
  • Burkhart K, Phelps JR Amber lenses to block blue light and improve sleep: a randomized trial. Chronobiol Int. 2009 Dec;26(8):1602-12. doi: 10.3109/07420520903523719.

Diş ipi kullanmanın aslında ‘hiçbir yararı yok’.

Diş ipi kullanımı

Uzmanların her gün diş ipi kullanmanın diş plakları ve diş eti hastalıklarıyla mücadeleye yardımcı olduğu yönünde bir kanıt bulunmadığını kabul ettiği belirtildi.

Biliminsanlarının onyıllardır yapılan diş ipi kullanma tavsiyesinin güçsüz kanıtlara dayandığını kabul ettiği söyleniyor.

Diş ipi kullanımının yararına ilişkin bilimsel kanıt bulunamadığından ABD’de artık resmen tavsiye edilmediği bildiriliyor.

ABD Sağlık Bakanlığı’nın resmi sağlık tavsiyelerinden kaldırılma karara ise, geçmişte bu konuda yapılan araştırmaların ele alındığı iki incelemeden sonra varıldığı söyleniyor.

İncelemeler sonucu diş ipi kullanımının yararı konusunda “yoğun olarak tavsiye edilmesine karşın, diş ipi kullanımı konusundaki araştırmaların büyük çoğunluğu diş ipinin plakların temizlenmesinde ve diş eti iltihaplanmasında genel anlamda etkili olduğunu destekleyen kanıt gösteremiyor” deniyor.

AP’nin sorusuyla başladı

Amerikan Sağlık Bakanlığı’nın 1979’tan bu yana yaptığı diş ipi kullanma tavsiyesini sessiz sedasız kaldırmasına yol açan sürecinse, Associated Press Haber Ajansı’nın bu tavsiyenin dayandığı bilimsel kanıtları sormasıyla başlatıldığı belirtiliyor.

ABD hükümetinin ajansa gönderdiği mektupta diş ipi kullanımının uzun vadeli araştırılmadığını kabul ettiği ve etkili olduğu sonucuna varan araştırmaların, diş eti hastalıkları ve çürükler konusundaki uzun vadeli etkilerine değil, sadece bir iki hafta boyunca ağız hijyenine odaklandığını söylediği bildiriliyor.

Ancak uzmanların kanıtların zayıf olduğunu söylemekle birlikte, özellikle sigara içenler ve şeker hastaları gibi risk gruplarına diş ipi kullanımını sürdürmeleri tavsiyesini yaptıkları da vurgulanıyor.

Kaynak:

  • BBC
  • P.P. Hujoel, J. Cunha-Cruz, D.W. Banting, W.J. Loesche, Dental Flossing and Interproximal Caries: a Systematic Review doi: 10.1177/154405910608500404 JDR April 2006 vol. 85 no. 4 298-305
  • Berchier CE, Slot DE, Haps S, Van der Weijden GA. The efficacy of dental floss in addition to a toothbrush on plaque and parameters of gingival inflammation: a systematic review. Int J Dent Hyg. 2008 Nov;6(4):265-79. doi: 10.1111/j.1601-5037.2008.00336.x.
  • Sambunjak D, Nickerson JW, Poklepovic T, Johnson TM, Imai P, Tugwell P, Worthington HV. Flossing for the management of periodontal diseases and dental caries in adults. Cochrane Database Syst Rev. 2011 Dec 7;(12):CD008829. doi: 10.1002/14651858.CD008829.pub2.
  • Sälzer S, Slot DE, Van der Weijden FA, Dörfer CE. Efficacy of inter-dental mechanical plaque control in managing gingivitis–a meta-review. J Clin Periodontol. 2015 Apr;42 Suppl 16:S92-105. doi: 10.1111/jcpe.12363.
  • Chapple ILC, Van der Weijden F, Doerfer C, Herrera D, Shapira L, Polak D, Madianos P, Louropoulou A, Machtei E, Donos N, Greenwell H, Van Winkelhoff AJ, Eren Kuru B, Arweiler N, Teughels W, Aimetti M, Molina A, Montero E, Graziani F. Primary prevention of periodontitis: managing gingivitis. J Clin Periodontol 2015; 42 (Suppl. 16): S71–S76. doi: 10.1111/jcpe.1236
  • Statement from the American Dental Association about Interdental Cleaners

Yürüme tarzı kişilikle ilgili ne anlatıyor?


İnsanların yürüme şeklinden kişiliğini okuyabilir miyiz? Bu tür inançların çoğu yanlış olsa da yürüyüşümüz saklamaya çalıştığımız şeyi ele veriyor olabilir?
Birinin kovboy filmlerinin ünlü aktörü John Wayne gibi yürüdüğünü görsek onun sert bir adam olduğu sanısına kapılabiliriz. Yani o insanı tanımasak da yürüyüşüne bakarak kişiliği hakkında sonuçlara varırız ister istemez.
Psikologların uzun yıllar incelediği veriler, gerçekten de yürüyüş tarzından ortak yargılara vardığımızı gösteriyor. Peki bu yargılar gerçeği ne kadar yansıtıyor?
Yürüyüş ve kişilik konusunda yapılan araştırmalara bakalım. 1935’de Alman psikolog Werner Wolff beş erkek ve üç kadınla bir deney yapmış, tulum giyerek katıldıkları bir halka fırlatma etkinliğinde onların haberi olmadan video görüntülerini çekmişti.
Benzer sonuçlar
Daha sonra video montajlanarak kişilerin tanınması engellenmiş ve görüntüler izletilerek o insanların kişilikleri hakkında yorum yapmaları istenmişti.

Katılımcıların izledikleri kişilerin yürüyüşüne bakarak onların kişilikleri hakkında ortak yorumlar yaptıkları görüldü. Örneğin deneklerden biri hakkında şunlar söylenmişti: “Gösterişli, ama temeli yok”, “Ne pahasına olursa olsun dikkat çekmek isteyen biri”, “Hava atmak ve hayranlık uyandırmak isteyen biri”, “Aslında özgüvenli değil, ama dışarıya tersini yansıtmak istiyor”, “Sıkıcı, silik, güvensiz”.
Katılımcıların yürüyüşe bakarak bu kadar benzer sonuçlara varması şaşırtıcıydı. Ancak bu deneye katılanlar birbirini tanıdığı için yürüyüşten başka ipuçlarını da esas alıyor olabilirdi. Bu nedenle sorunluydu.
Modern deneyler daha güvenilir. Dijital teknoloji insan yürüyüşünü siyah zemin üzerinde hareket eden ışıklı noktalara dönüştürüp diğer özelliklerin tümüyle göz ardı edilmesini sağlayabiliyor.
Amerikalı psikologlar, 1980’lerde bu yöntemi kullanarak yaptıkları deneylerde elde ettikleri verilerden hareketle yürüyüşleri iki genel kategoriye ayırdılar. 1) Daha çok gençlere özgü ritimli, kalçalardan sallanan, kolların daha belirgin sallandığı ve daha sık adım atılarak yürüme, 2) Daha az esnek ve yavaş, biraz daha öne doğru eğilerek yürümek. Ancak bu sınıflama yaşa göre değil aslında. Genç biri yaşlı gibi yürüyebileceği gibi tersi de oluyor. Ayrıca gençler gibi yürüyenlerin daha mutlu ve güçlü olduğu farz ediliyor.
İki tür yürüme
Bu tür araştırmalar insanların yürüyüşe bakarak kişilikle ilgili sonuç çıkarmasının yaygın olduğunu gösteriyor, ama varılan sonuçların doğruluğuna dair bir şey ifade etmiyor.

Bu amaçla birkaç yıl önce yapılan İngiltere-İsviçre ortak çalışmasında insanların kendileriyle ilgili değerlendirmeler ile başkalarının kendi yürüyüşlerinin ekrandaki dijital yansımasına bakarak yaptığı değerlendirmeler karşılaştırıldı.
Burada da biraz daha farklı iki tür yürüme tarzından söz ediliyordu: 1) yayılan ve gevşek yürüme tarzı: bu tarz maceracılık, dışa dönüklük, güvenilirlik ve sıcaklık gibi kişilik özelliklerine özgüydü. 2) yavaş ve rahat tarz: duygusal istikrara işaret eden yürüyüş.
Ancak gözlemcilerin değerlendirmesinin yanlış olduğu görüldü. Bu iki yürüme tarzı bu özellikleri yansıtmıyordu; en azından yürüyenlerin kendi değerlendirmeleri esas alındığında.
Bütün bu araştırmalar gösteriyor ki insanların yürüyüşlerini de yüzleri, giyimleri, aksanları gibi kişilik özelliklerine dair ipuçlarından biri olarak görüyoruz. Yüzlere ilişkin değerlendirmelerimiz oldukça doğru sonuçlar verse de aynı şey yürüyüş konusunda söylenemez, en azından çoğu için.

Ama yürüyüş konusunda insanların hassas noktalarına dair varılan yargılarda daha fazla doğruluk payı olduğu görülüyor.
Farklı izlenim bırakmak?
Örneğin, eski araştırmalarda elde edilen sonuçlar, kollarını daha az sallayan ve yavaş yürüyen insanların daha korunmaya muhtaç olduğunu gösteriyordu. 2006’da Japonya’da yapılan bir araştırmada erkeklere, görüntüleri ekrana noktalı ışıklar halinde yansıtılan kız öğrencilerden hangilerine uygunsuz bir şekilde konuşmaya ya da dokunmaya yeltenecekleri sorulmuştu.
Bu öğrencilerin sadece yürüyüşüne bakarak yaptıkları kişilik değerlendirmelerine göre korunmaya muhtaç, içe kapanık ve duygusal dengesizlik gösterdiğine inandıkları kişilere bu şekilde yönelmeyi seçtikleri ortaya çıktı.
Cezaevlerinde psikopat özellikleri taşıyan mahkûmların da insanların yürüyüşüne bakarak hangilerinin daha önce saldırıya uğramış olduklarını kestirme konusunda başarılı olduklarını gösteriyordu. Örneğin seri katil Ted Bundy de “kurbanını sokaktaki yürüyüşüne göre seçtiğini” söylüyordu.

Bu araştırmalar ayrıca yürüyüş tarzını değiştirerek farklı bir izlenim bırakmanın mümkün olup olmadığı sorusunu da gündeme getiriyor. Bazıları daha özgüvenli bir kişilik mesajı vermek için hızlı ve kolları daha belirgin sallayacak şekilde yürümenin öğrenilebileceğine inanıyor. Kadınların kendilerini güvende hissetmediği yerlerde içgüdüsel olarak bu şekilde yürümeyi seçtiği belirtiliyor.
Ancak psikologlar bu yürüme tarzlarının öğretilebileceğinden emin değil. Bu nedenle farklı bir izlenim yaratmak için kendini fazla zorlamanın da yanlış anlamalara yol açabileceği belirtiliyor.

Kaynak:

  1. BBC,
  2. Kikue Sakaguchi , Toshikazu Hasegawa Person Perception through Gait Information and Target Choice for Sexual Advances: Comparison of likely Targets in Experiments and Real Life Journal of Nonverbal Behavior June 2006, Volume 30, Issue 2, pp 63-85 First online: 01 June 2006
  3. Angela Book, PhD1 Kimberly Costello, PhD1 Joseph A. Camilleri, PhD2 Psychopathy and Victim Selection The Use of Gait as a Cue to Vulnerability February 19, 2013, doi: 10.1177/0886260512475315 J Interpers Violence July 2013 vol. 28 no. 11 2368-2383
  4. Thoresen JC, Vuong QC, and Atkinson AP (2012). First impressions: Gait cues drive reliable trait judgements. Cognition, 124 (3), 261-71 PMID: 22717166
  5. WERNER WOLFF INVOLUNTARY SELF-EXPRESSION IN GAIT AND OTHER MOVEMENTS: AN EXPERIMENTAL STUDY Journal of Personality First published: June 1935 DOI: 10.1111/j.1467-6494.1935.tb02014.x Volume 3, Issue 4 June 1935 Pages 327–344

stenós

Sinonim: στενός, stenos.

Eski yunancada;

  1. Dar, ensiz, yetersiz.
  2. Sıkı
  3. Kapalı.