Neden Bronzlaşırız?

Tatil sezonun bitimine yaklaştıkça, önceden sarışın olan birçok insanın artık etrafta esmer dolaşmaya başladığına daha da çok şahit oluruz. Bunun sebebinin ne olduğunu tabii ki biliyoruz, güneşlenerek ya da bir şekilde güneş ışığına maruz kalarak bronzlaşıyorlar. Yalnızca çevrenizle de sınırlı değil; eğer tatile gidebilen şanslı kişilerdenseniz ve güneşlenmeyi seviyorsanız, teninizdeki bu renk değişimine doğrudan tanıklık etmişsinizdir. Peki nasıl oluyor da güneş ışığına maruz kaldığımızda tenimizin renginde değişim meydana geliyor?

Konuya geçmeden önce, güneş ışığının ne olduğunu detaylandırmak gerekiyor.

Güneş ışığı, Dünya’ya 3 farklı formda ulaşır: kızılötesi, görünür ışık ve morötesi ışık. Morötesi ışık da 3 kategoriye ayrılır.

  • 315-400 nm aralığında olan, bronzlaşma ile ilişkili olan ve siyah ışık olarak da bilinen UVA.
  • 280-315 nm aralığında olan, güneş yanıklarına sebep olabilecek UVB.
  • 100-280 nm aralığında olan ve bize hiç ulaşamadan Dünya’nın atmosferi tarafından filtrelenen UVC.

Deniz seviyesindeki morötesi ışımanın %99’u aslında UVA’dır. Genellikle UVB’nin güneş ışığına maruz kalındığında meydana gelebilecek tehlikelerden sorumlu olduğunu görüşü yaygın olsa da; kırışıklıklar, kanser ve yaşlanma gibi bu tehlikeli sonuçları yaratmada UVA’nın da etkili olabileceği düşünülüyor. Morötesi ışıma ile ilgili ilginç şeylerden birisi de, değişik yüzeyler tarafından yansıtılabiliyor olması. Bu yansımalar, morötesi ışığa maruz kalındığında ortaya çıkacak etkileri artırıyor. Mesela kar, morötesi ışığı %90’a kadar yansıtabiliyor. Güneşli bir günde kayak yapanların vücutlarında oluşan güneş yanıklarının ve kar körlüğünün sebebi de bu. Kum da UVB ışığı %20’ye kadar yansıtabiliyor. Yani deniz kenarındayken daha çok morötesi ışığa maruz kalıyorsunuz.

Diğer bir taraftan da, bazı maddeler morötesi ışımayı kısmen ya da tamamen absorbe edebiliyorlar. Cam da bu maddelerden birisi. Cam çeşitlerinin birçoğu, morötesi ışığı iyi absorbe eder. Cam sera içerisinde güneş yanığı olmamanın sebebi de budur. Birçok güneş kremi içerisinde de, güneş ışığını absorbe eden kimyasallar kullanılır.

Güneş ışığı ile ilgili bilgilerin yer aldığı bu kısa girişin ardından, neden bronzlaştığımız sorusunun cevabına geçebiliriz. Çünkü bronzlaşma, derimizin morötesi ışığa verdiği tepkiden kaynaklanıyor. Güneş ışığına ışığa maruz kalan melanositler, bu ışığın içerisindeki morötesi ışığa tepki olarak melanin pigmenti üretiyor. Yani morötesi ışığın melanin üretimini tetiklediğini söyleyebiliriz. Vücudumuzun tepki olarak ürettiği melanin pigmenti, güneş ışığı içerisindeki morötesi ışığı absorbe edebiliyor ve hücreleri morötesi ışığın zararlarından koruyor.

Melanin üretimi de tabii ki bir anda gerçekleşmiyor ve belirli bir zaman alıyor. Bu sebeple, insanların çok büyük bir çoğunluğu tek günde bronzlaşamaz. Yani melanositleri aktifleştirmeniz için kendinizi morötesi ışığa kısa bir süre maruz bırakırsınız ve melanositlerin melanin üretimi saatler sürer. Bu süreci 5 ila 7 gün arasında tekrar ettiğinizde, hücrelerinizin içerisindeki pigment sayısı koruyucu seviyeye gelir.

Bir önceki paragrafın genel olarak beyaz ırk için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Fakat, farklı birçok ırkta, melanin üretimi devamlıdır. Bundan dolayı, deride her zaman bir ölçüye kadar pigment bulunur. Bu ırklarda deri kanseri riski de oldukça düşüktür. Çünkü hücrelerdeki melanin seviyesi, morötesi ışığa karşı sürekli bir koruma sağlar.

Melanositler aslında iki farklı pigment üretirler, eumelanin(kahverengi) ve phaeomelanin(sarı ve kırmızı). Kızıl saçlılar daha çok phaeomelanin ve daha az eumelanin üretmeye yatkındırlar. Bu sebeple, iyi bronzlaşamadıklarını söyleyebilir. Aynı zamanda albinolarda da, tirozinaz enzimi olmadığından melanin üretiminin kimyasal yolu işlemez. Albinoların saçlarında, derilerinde ya da irislerinde melanin bulunmaz.

Melanosit uyarıcı hormon da(MSH) hipofiz bezi tarafından üretilir. MSH kan dolaşımı boyunca akıp melanositlere ulaşarak melanin üretiminin gerçekleşmesi için uyarımda bulunur. Örneğin eğer bir insana yüksek dozda MSH enjekte ederseniz, esmerleşmeye başladığına şahit olabilirsiniz.


Bu yazı HowStuffWorks’de yayımlanan How Sunburns and Sun Tans Work yazısından derlenmiştir.

Orjinal yazı: Bilimfili

Kansere Karşı Baskılayıcı Miyeloid Hücrelerini Farklılaştırmak

Kansere Karşı Baskılayıcı Miyeloid Hücrelerini FarklılaştırmakKanser tedavisi için bağışıklık sistemi üzerinden geliştirilen veya bağışıklık sistemini uyararak tedavi sağlamayı hedefleyen immünoterapiler kısmen başarılı sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Bunu sağlayan şey de; tümör mikro-çevresindeki bağışıklık hücrelerini baskılayıcı etkinin bir biçimde önüne geçilmesidir.

Şimdi ise, Amerika Philedelphia’daki University of Pennsylvania bünyesinde bulunan Wistar Institute araştırmacılarının öncülüğünde gerçekleştirilen bir çalışmada, polimorfonükleer miyeloid-seri baskılayıcı hücrelerinin; (PMN-MDSCs) vücudumuzdaki en yaygın beyaz kan hücreleri olan nötrofillerden LOX-1 proteinini sentezleyerek farklılaşabileceği gösterildi.

Bahsi geçen PMN-MDSC hücreleri, çekirdeği bölünmüş ve parçalı halde olduğundan birden fazla çekirdeğe sahipmiş gibi görülen, miyeloid kök hücrelerinden farklılaşarak tümör baskılayıcı veya durdurucu diyebileceğimiz özellikler kazanan hücrelerdir. Bu hali ile, kemik iliği kök hücreleri olarak bilinen miyeloid hücrelerden oluşan başka bir bağışıklık hücre tipi olan nötrofillerden farklılaşabilmeleri kanser hastaları için de geliştirilebilir tedaviler anlamına gelebilir.

Yukarıda bahsi geçen LOX-1 proteinin de ilgili genden sentezlenmesi koşulu ise moleküler olarak şunu ifade etmektedir: Yağ metabolizmasına bağlı olarak hücre içi bir takım mekanizmaların ve sinyallerin harekete geçirilmesi dolayısıyla uyarılan lektin-tipi yükseltgenmiş LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) reseptörü (LOX-1) üretimi.

Bu LOX-1 proteinini sentezleyen nötrofiller, sağlıklı insanlarda yapılan analizlerde neredeyse tespit edilemeyecek kadar az bulunmaktadır. Buna karşılık tümörlü dokularda bu tip nötrofillere sıkça rastlanmaktadır. Dahası, sağlıklı insanlardaki nötrofillerin (canlı vücudu dışında) in vitro olarak endoplazmik retikulum gerilimine maruz bırakılması LOX-1 sentezini artırmakta ve baskılayıcı fonksiyonların gelişmesini sağlamaktadır.

Araştırmacılar, bu verilerin, LOX-1 sentezleyen polimorfonükleer miyeloid-seri baskılayıcı hücrelerinin kanser hastalıkları için immünoterapiler geliştirmekte kullanılabileceği savını destekler nitelikte olduğunu belirtiyor.

 


Kaynak :

Science Immunology, Lectin-type oxidized LDL receptor-1 distinguishes population of human polymorphonuclear myeloid-derived suppressor cells in cancer patients, Science Immunology, 5 Ağustos 2016, immunology.sciencemag.org/content/1/2/aaf8943.article-info, DOI: 10.1126/sciimmunol.aaf8943

Orjinal yazı: Bilimfili

Kuantum mekaniğinden gelen kötü kokular

Geçenlerde burnumuzun değişik maddelerin kokularını nasıl aldığına dair yeni bir araştırma yayınlanınca koku duyumuz haberlere düştü. Diğer duyularımız —yani görme, işitme, dokunma ve tat— iyice anlaşıldı ama kokunun mekanizması esrarını hâlâ koruyor.

Her bir molekülün ayrı bir şekli var: Molekülde ne kadar atom varsa şekli o kadar karmaşıklaşabilir. Moleküllerin muhtemel şekilleri saymakla bitmez ve genelde bir maddenin kokusunun bu şekilden kaynaklandığı düşünülür. Burnumuzun her bir bölgesinde belirli moleküllerin şekline uyan almaçlar bulunur. Doğru molekül doğru almaça rastladığında, bir anahtarın bir kilide uyması gibi, ne kokladığınızı bildiren bir sinyal beyne doğru yola çıkar.

Ama Dr Luca Turin, daha önce kokunun mekanizması üzerine daha tartışmalı bir kuram üzerine araştırmalar yayınladı. Koku almaçlarımızın değişik molekülleri nasıl algıladığını, kimyasal bağların titreşimiyle ve kuantum etkileriyle açıklayan farklı bir yaklaşımı var.

Kuramını sınamak için Dr Turin basit bir molekülü alıp içindeki tüm hidrojen atomlarını döteryumla değiştirdi. Molekülün şekli aynı kaldı, ama döteryum hidrojenden ağır olduğundan molekülün içindeki kimyasal bağların titreşimi değişti. İnsanların hidrojenli molekülün kokusunu döteryumlu molekülünkinden ayırt edebildiğini gösteren Turin, bunu klasik “anahtar-kilit” kuramının hatalı olabileceğine dair güçlü bir delil olarak görüyor.

Dr Jennifer Brookes, University College London’da ve Harvard Üniversitesi’nde koku algısı üzerinde çalışan bir Sir Henry Wellcome burslusu. Koku algımızın kuantum mekanik temelini de, deneyselden ziyade kuramsal verilerle araştırıyor. Brookes’un kuramları “anahtar-kilit” modeliyle uyuşmayarak Turin’inkileri destekliyor.

Hidrojen sülfür ve dekaborun molekül yapıları (Kaynak: xxx )

Hidrojen sülfür ve dekaborun molekül yapıları (Kaynak: Brookes vd., 2013)

Meselâ, en keskin kokulu kükürt bileşiklerinden biri çürük yumurta kokusu veren hidrojen sülfür. Hidrojen sülfür, merkezinde bir kükürt atomuna ve bundan V şeklinde uzanan iki hidrojen atomuna sahip küçücük bir molekül. Ama bu belirgin kokuyu veren tek molekül bu değil. Dekaborun [B10H14] kokusu buna çok benziyor, ama bunun on bor atomundan oluşan sepet gibi bir şekli var. “Anahtar-kilit” modelinin bunu açıklaması çok zor, ama iki molekül de aynı enerjiyle titreştiklerinden Turin’in ortaya attığı kuantumlu kurama uyuyor.

metallosen

Ferrosen ve Nikelosen’in molekül yapıları (Kaynak: Brookes vd., 2013)

Ayrıca, Brookes şekli birbirine benzeyen ferrosen [Fe(C5H5)2] ve nikelosen [Ni(C5H5)2] adlı iki bileşikten bahsediyor. İkisinin de merkezinde bir metal atomu (ferrosende demir, nikelosende nikel) ve bu atomun etrafında özdeş yapılar var. Şekilleri ve boyutları birbiriyle aynı, ancak ferrosenin kokusu baharlı, nikeloseninki yağlı. Merkezdeki atom farklı olduğundan kokuları da farklı ve bu da Turin’in kuramını destekliyor.

Brookes şekli önemsiz bulmuyor. Moleküllerin almaçlara uyması açısından şekil önemli, tıpkı manyetik bantlı kartlardaki gibi: Kartın okuyucudan geçebilmesi için belirli bir şekilde olması gerekiyor, ama asıl önemlisi karttan okunan bilgi.

Bu örnekler “anahtar-kilit” modeline karşı delil sağlasa da “manyetik kart” kuramına yönelik şüphe hâlâ çok. Bilim camiasındaki yerleşik kuramlara meydan okuyan yeni araştırmalar hem tartışmalı hem de heyecan verici oluyor. “Manyetik kart” modelinin bulduğu olumlu yankı sayesinde diğer araştımacıların da bunu biraz daha incelemeye başlamasını umuyor Brooks. Hattâ kim bilir, belki canlılardaki diğer sistemlerin de işleyişlerini sorgulatmaya başlatabilir.

 Kaynaklar

 Çevirenin notları

  • Özgün yazı: N. Wilkinson, 2013. Quantum mechanics stinks. Wellcome Trust Blog Linsans: CC BY-NC 2.0 UK
  • Şekiller, özgün yazıda yoktu, Brookes vd.’nin (2013) açık erişimle yayınlanmış makalesinden aktarıldı.
  • Kapak resmi: Flickr
  • Yazıdaki kaynakların her ikisi de açık erişimlidir, okuyabilirsiniz.
  • Makalede adı geçen Luca Turin kendi kuramını şu TED videosunda tanıtmıştı, Türkçe altyazılarla izleyebilirsiniz:

    Click here to display content from TED.
    Learn more in TED’s privacy policy.

Orjinal Yazı: Açık Bilim.

Pornografi

Sinonim: Pornography, Pornografie, Pornographie, πορνογράφος  ‎(pornográphos)

Cinsel öğe veya eylemin apaçık gösterilmesidir.

Kelime anlamı: Bir fahişenin resmedilmesidir.(Bkz; Pornograf-i)

Efor Testi

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Ergoelektrokardiyografi (Egzersiz Elektrokardiyografisi)
Bu yöntem, kalbin elektriksel aktivitesinin fiziksel aktivite (egzersiz) sırasında analiz edilmesini sağlayan bir tanısal testtir. Genellikle bir koşu bandı veya bisiklet ergometresi kullanılarak yapılır. Temel amacı, kalbin artan iş yüküne nasıl tepki verdiğini değerlendirmek ve koroner arter hastalığı, aritmi veya egzersize bağlı semptomların (örn. göğüs ağrısı, nefes darlığı) nedenlerini araştırmaktır.

Ergoelektrokardiyogram (Egzersiz EKG’si)
Test sırasında kaydedilen elektriksel verilerin grafiksel çıktısıdır. Bu sonuçlar, kalp ritmi bozuklukları, iskemi (kan akımı azlığı) veya ST segment değişiklikleri gibi patolojik bulguları tespit etmek için analiz edilir. Özellikle myokard enfarktüsü sonrası rehabilitasyon veya fiziksel kapasitenin ölçülmesi gibi durumlarda da kullanılır.

Önemli Noktalar:

  1. Test Protokolleri: Bruce protokolü (koşu bandında kademeli artan hız/eğim) sık kullanılır.
  2. Endikasyonlar: Koroner arter hastalığı şüphesi, egzersiz toleransının değerlendirilmesi.
  3. Riskler: Nadiren aritmi, hipotansiyon veya miyokardiyal iskemi tetiklenebilir.
  4. Resting EKG’den Farkı: Kalbin dinamik stres altındaki performansını yansıtır, sessiz iskemiyi ortaya çıkarabilir.

Keşif

Ergoelektrokardiyografi (genellikle “Ergo-EKG” ya da “Belastungs-EKG” olarak adlandırılır), kalbin egzersiz sırasındaki elektriksel aktivitesini ölçmeye yarayan bir yöntemdir. Bu tekniğin gelişimi, hem elektrokardiyografinin (EKG) keşfine hem de egzersiz fizyolojisi alanındaki ilerlemelere dayanır. Ergoelektrokardiyografinin tarihi, birkaç temel dönüm noktasına ayrılabilir:

  1. Elektrokardiyografinin Temelinin Atılması (19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başı):
    Elektrokardiyografinin temelleri, Hollandalı fizyolog Willem Einthoven’in 1903 yılında icat ettiği “string galvanometre” ile atılmıştır. Einthoven, kalbin elektriksel aktivitesini kaydetmiş ve 1906’da bugün “Einthoven üçgeni” olarak bilinen kavramı tanımlamıştır. Elektrokardiyografi böylece tıbbi tanı alanında kullanılmaya başlanmıştır.
  2. Egzersiz Fizyolojisinin Gelişimi (20. yüzyıl başı):
    1920’lerde ve 1930’larda, egzersizin kardiyovasküler sistem üzerindeki etkilerini araştıran çalışmalar hız kazandı. Egzersiz sırasında kan basıncı, kalp atım hızı ve EKG değişikliklerinin izlenmesi, özellikle angina pectoris gibi hastalıkların tanısında önem kazandı.
  3. Ergoelektrokardiyografinin Klinik Kullanıma Girişi (1940’lar–1950’ler):
    1940’larda ve 1950’lerde, egzersiz testi ile EKG kaydı birlikte kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle Master İki Aşamalı Testi (“Master two-step test”) gibi standart egzersiz protokolleri geliştirilmiştir. Bu protokoller, kalp hastalıklarının erken teşhisi için geliştirilmiştir.
  4. Modern Ergoelektrokardiyografi Sistemlerinin Gelişimi (1960’lar sonrası):
    1960’lardan itibaren, elektromekanik bisiklet ergometreleri ve motorlu koşu bantları ile donatılmış sistemler, daha kontrollü ve standartize edilebilir egzersiz testleri yapılmasına olanak tanımıştır. Aynı zamanda EKG kayıt cihazlarında da gelişmeler olmuş, daha fazla derivasyonlu ve sürekli kayıt yapabilen sistemler ortaya çıkmıştır.
  5. Gelişmiş Protokoller ve Bilgisayarlı Analiz (1970’ler–günümüz):
    Bruce protokolü gibi standartlaşmış egzersiz test protokollerinin geliştirilmesi (1963) ile birlikte, Ergo-EKG hem araştırmada hem de klinikte yaygınlaşmıştır. Bilgisayar destekli EKG analiz sistemleri, egzersiz sırasındaki küçük değişimlerin bile hızlıca saptanabilmesini mümkün kılmıştır.

Ergoelektrokardiyografi, günümüzde koroner arter hastalığı başta olmak üzere birçok kardiyovasküler hastalığın tanısında ve prognoz tayininde rutin bir yöntem haline gelmiştir.



İleri Okuma
  • Einthoven, W. (1903). Über die Form des menschlichen Elektrokardiogramms. Pflügers Archiv für die gesamte Physiologie des Menschen und der Tiere, 99(1-2), 472–480.
  • Einthoven, W. (1906). Le télécardiogramme. Archives Internationales de Physiologie, 4, 132–164.
  • Master, A. M., & Rosenfeld, I. (1935). The diagnosis of coronary artery disease: angina pectoris, coronary insufficiency, and myocardial infarction with the aid of the two-step exercise test. JAMA, 104(9), 715–718.
  • Bruce, R. A., Kusumi, F., & Hosmer, D. (1973). Maximal oxygen intake and nomographic assessment of functional aerobic impairment in cardiovascular disease. American Heart Journal, 85(4), 546–562.
  • Froelicher, V. F., & Myers, J. (2006). Exercise and the Heart (5th ed.). Philadelphia: Elsevier Saunders.

Ergometri

“Ergometri” terimi, Yunanca iş anlamına gelen “ergon” ve ölçü anlamına gelen “metron” sözcüklerinden türemiştir. Ergometri esas olarak iş ölçümü bilimidir ve öncelikle fiziksel egzersiz kapasitesini anlamak için uygulanır. Fiziksel performansı değerlendirmeye yönelik ilkel yöntemlerden tıp bilimi, biyomekanik ve mühendisliği içeren çok disiplinli bir alana doğru gelişmiştir. Vücudun yaptığı işin ergometer ile ölçümüdür. (Bkz; ergometri)

Ergometri, genellikle fiziksel uygunluğu, kalp sağlığını veya çeşitli egzersiz türleri sırasındaki metabolik tepkileri değerlendirmek için iş çıktısının ölçülmesini içerir. Tıbbi ortamlarda ergometri, diğer kullanımların yanı sıra kardiyovasküler rahatsızlıkların teşhis edilmesine veya izlenmesine yardımcı olan stres testlerini gerçekleştirmek için yaygın olarak kullanılır.

Ergometre Çeşitleri

  • Bisiklet Ergometreleri: Bunlar, genellikle sabit bir ortamda bisiklete binme yoluyla yapılan çalışmaları ölçer. Yaygın olarak kardiyovasküler ve solunum kondisyonunu değerlendirmek için kullanılırlar.
  • Koşu Bandı Ergometreleri: Yürüme veya koşma performansını ölçmek için kullanılırlar. Koşu bantları tutarlı hız ve eğim ölçümleri sağlayacak şekilde kalibre edilebilir.
  • Kol Ergometreleri: Alt vücut bozukluklarına sahip olanlar için tasarlanan kol ergometreleri, üst vücudun kardiyovasküler kondisyonunu değerlendirir.
  • Kürek Ergometreleri: Bunlar, kürek çekme hareketleri yoluyla çalışma kapasitesini değerlendirir ve hem üst hem de alt gövdeyi kapsayan kapsamlı ölçümler sağlar.
  • İzokinetik Ergometreler: Bu makineler, kontrollü hız koşullarında kas gruplarında kuvvet ve kuvvetin ölçülmesini sağlar.

Klinik uygulamalar

  • Kardiyovasküler Değerlendirme: Ergometri, iskemik kalp hastalığını, aritmileri ve diğer kardiyovasküler durumları teşhis etmek ve değerlendirmek için kullanılan stres testinin temel bir bileşenidir.
  • Solunum Fonksiyonu: Özellikle KOAH gibi akciğer hastalıkları olan bireylerde akciğerlerin egzersize nasıl tepki verdiğini değerlendirmeye yardımcı olur.
  • Spor Hekimliği: Sporcular fiziksel performans yeteneklerini değerlendirmek için sıklıkla ergometrik testlere tabi tutulur ve bu, bireyselleştirilmiş antrenman programlarında çok önemli bir rol oynar.
  • Rehabilitasyon: Ergometri, ortopedik ve kardiyovasküler rehabilitasyon da dahil olmak üzere çeşitli durumlar için fizik tedavi gören hastalardaki ilerlemeyi değerlendirmek için kullanılabilir.

Ergometri Sonuçlarının Parametreleri

  • VO2 Max: Artan yoğunluktaki egzersiz sırasında ölçülen maksimum oksijen tüketimi oranıdır. Kardiyovasküler kondisyonun ve aerobik dayanıklılığın en iyi göstergesi olarak kabul edilir.
  • Watt Çıkışı: Watt cinsinden ölçülen bu parametre, birim zamanda yapılan mekanik iş hakkında fikir verir. Genellikle bisiklet ergometrisinde kullanılır.
  • Kalp Atış Hızı: Test sırasında dakikadaki kalp atım sayısı, kardiyovasküler stresin belirlenmesine yardımcı olabilir ve sıklıkla kardiyak stres testinde kullanılır.
  • Solunum Değişim Oranı (RER): Egzersiz sırasında üretilen karbondioksitin tüketilen oksijene oranıdır. Enerji için hangi substratların (karbonhidratlar veya yağlar) kullanıldığına dair bilgiler sağlar.
  • Kan Basıncı: Egzersize verilen kardiyovasküler tepkileri değerlendirmek için hem sistolik hem de diyastolik kan basınçları izlenir.
  • Tükenme Süresi: Bu, dayanıklılık seviyelerinin bir göstergesidir ve özellikle atletik değerlendirmede yararlı olabilir.
  • Metabolik Eşdeğer (MET): Fiziksel aktivite sırasında vücudun kullandığı oksijen miktarını tahmin etmek için kullanılan bir birim. Bir MET, istirahat halinde dakikada vücut ağırlığının kilogramı başına tüketilen oksijen miktarı olarak tanımlanır.
  • Laktat Eşiği: Anaerobik eşiğin bir göstergesi olabilen laktik asidin kan dolaşımında birikmeye başladığı egzersiz yoğunluğu.
  • EKG Değişiklikleri: Test sırasında elektrokardiyogramdaki anormallikler altta yatan kalp sorunlarına işaret edebilir.

Sonuçların yorumlanması

  • Normal Sonuçlar: Tipik olarak kardiyovasküler sistemin beklendiği gibi çalıştığını gösterir. VO2 Max ve diğer parametreler yaş ve cinsiyete göre beklenen aralıktadır.
  • Anormal Sonuçlar: Gözlemlenen spesifik anormalliğe bağlı olarak, zayıf kardiyovasküler kondisyondan iskemik kalp hastalığı gibi ciddi sağlık sorunlarına kadar çeşitli sorunları işaret edebilir.
  • Klinik Takip: Anormal sonuçlar genellikle muhtemelen görüntüleme çalışmaları veya daha odaklanmış kardiyovasküler testler dahil olmak üzere ileri teşhis testlerini gerektirir.

Ergometride Patolojik Eşikler

VO2 Maks:

Erkekler: 20 mL/kg/dk’nın altında
Kadınlar: 17 mL/kg/dk’nın altında

Watt Çıkışı:

Erkekler: 100 Watt’ın altında
Kadınlar: 75 Watt’ın altında

Kalp Atış Hızı:

Yaşa göre öngörülen maksimum kalp atış hızının en az %85’ine ulaşmamak anormal kabul edilebilir.

Solunum Değişim Oranı (RER):

1,0’ın altındaki veya 1,2’nin üzerindeki değerler anormal kabul edilebilir.

Tansiyon:

Sistolik: Erkekler için 190 mmHg’nin üzerinde veya kadınlar için 210 mmHg’nin üzerinde
Diyastolik: 105 mmHg’nin üzerinde

Tükenme Zamanı:

6 dakikanın altında

Cinsiyet Ayrımları
Erkekler kadınlara kıyasla genellikle daha yüksek VO2 Max ve watt çıkışına sahiptir.
Egzersiz sırasında kan basıncı gibi kardiyovasküler parametreler erkeklerde kadınlara göre daha yüksek olma eğilimindedir.

Yaşa Özel Değerler

  • Genç Yetişkinler (18-29):
    • VO2 Maks: Erkekler 43-52 mL/kg/dak, Kadınlar 33-42 mL/kg/dak
  • Orta Yaşlı Yetişkinler (30-49):
    • VO2 Max: Erkekler 35-44 mL/kg/dak, Kadınlar 27-36 mL/kg/dak
  • Yaşlı Yetişkinler (50-69):
    • VO2 Maks: Erkekler 25-34 mL/kg/dak, Kadınlar 21-30 mL/kg/dak

Yorum ve Sonuç
Ergometri parametrelerine ilişkin patolojik eşikler evrensel değildir ve yaş, cinsiyet ve bireysel sağlık durumu gibi faktörlere bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Anormal sonuçlar, genellikle daha özel testlerle daha ileri değerlendirme yapılmasını gerektirir.

Tarih

Ergometri, insanın fiziksel performansının ölçülmesi ve sayısallaştırılmasıdır. Yüzyıllardır var olan bir disiplindir ancak son yıllarda bilim insanları ve sporcular insan performansını daha iyi anlamaya ve geliştirmeye çalıştıkça giderek daha önemli hale gelmiştir.

İlk kez 19. yüzyılda insanların enerji çıktısını ölçmekle ilgilenen Alman fizyolog Ernst Weber tarafından icat edildi.

Weber’in çalışması, bisiklet pedalı çeviren veya kolu çeviren bir kişinin yaptığı işi ölçmek için kullanılabilecek basit cihazlar olan ilk ergometrelerin geliştirilmesine yol açtı. Bu ilk ergometreler çok hassas değildi ancak bugün kullanılan daha karmaşık ergometrelerin temelini attılar.

  1. yüzyılın başlarında ergometri klinik ortamlarda hastaların fiziksel uygunluğunu değerlendirmek için kullanılmaya başlandı. Ergometreler sporcular tarafından antrenman yapmak ve performanslarını geliştirmek için de kullanıldı.
  2. yüzyılın ortalarında elektroniğin gelişmesi, daha doğru ve gelişmiş ergometrelerin geliştirilmesine yol açtı. Bu yeni ergometreler kalp atış hızı, oksijen tüketimi ve laktat seviyeleri gibi çeşitli fizyolojik parametreleri ölçebilir.

1860’lar: İlk ergometreler Alman fizyolog Ernst Weber ve Carl Flügge tarafından geliştirildi.
1890’lar: Ergometreler askerlerin ve sporcuların fiziksel kondisyonunu değerlendirmek için kullanıldı.
1920’ler: Ergometreler klinik ortamlarda hastaların fiziksel uygunluğunu değerlendirmek için kullanıldı.
1950’ler: Çeşitli fizyolojik parametreleri ölçebilen elektronik ergometreler geliştirildi.
1960’lar: Ergometri egzersiz fizyolojisini incelemek ve yeni antrenman yöntemleri geliştirmek için kullanıldı.
1970’ler: Ergometreler fitness merkezlerinde yaygın olarak kullanılmaya başlandı.
1980’lerden günümüze: Ergometri, sürekli olarak yeni tip ergometrelerin geliştirilmesiyle gelişmeye ve büyümeye devam ediyor.

Kaynak:

  1. Wasserman, K., Hansen, J. E., Sue, D. Y., Stringer, W. W., & Whipp, B. J. (2011). Principles of exercise testing and interpretation: including pathophysiology and clinical applications. Wolters kluwer.
  2. Skinner, J. S. (2005). Exercise testing and exercise prescription for special cases: theoretical basis and clinical application. Lippincott Williams & Wilkins.
  3. Shephard, R. J. (2000). Ergometry. In Physical Activity Assessments for Health-Related Research (pp. 283-303). Human Kinetics.
  4. Armstrong, N., & Welsman, J. R. (2007). The physical activity readiness questionnaire (PAR-Q+) and electronic physical activity readiness medical examination (ePARmed-X+). Health & Fitness Journal of Canada, 4(2), 3-23.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

métron

Sinonim: μέτρον, metron, -meter, -metre, metrum, -metri, -metrie, -metry.

Ana Hint-Avrupa dilinde meh₁- (“ölçmek”) kelimesinden türemiştir. Eski yunancada anlamları:

  • Ölçmek için kullanılan alet; metre, cetvel, terazi.
  • Uzunluk, genişlik, en.

 

Vena femoralis


Anatomi

Femoral ven** (vena femoralis) kalbe venöz dönüşte önemli bir rol oynayan alt ekstremitenin büyük bir venidir. Femoral üçgen ve adduktor kanal içinde femoral arterin yolunu izler.

  • Konumu:
    • Addüktör hiatusta (arka uyluk) popliteal venin devamı olarak başlar.
    • Femoral kılıf içinde femoral arterin medialine yükselir.
    • İnguinal ligamentin derininden geçerek eksternal iliak ven haline gelir.
  • Kolları:
    • Derin femoral ven (vena profunda femoris): Uyluğun derin kaslarını drene eder.
    • Büyük safen ven: Bacak ve uyluğun yüzeysel yapılarını drene eder.
    • Circumflex femoral venler: Kalça bölgesini drene eder.
    • Lateral ve medial venler: Komşu kasları ve dokuları drene eder.
  • Relasyonlar:
    • Uyluğun üst kısmında femoral arterin medialindedir.
    • Atardamar ve lenfatik yapılarla birlikte femoral kılıf içinde yer alır.


Fizyoloji

Femoral ven, venöz sistemin ayrılmaz bir parçasıdır ve kalbe doğru kan akışını sağlar.

  • İşlevi:
    • Alt ekstremiteden deoksijenlenmiş kanı boşaltır.
    • İnferior vena kava yoluyla venöz dönüşe büyük katkıda bulunur.
  • Valfler:
    • Femoral ven, geri akışı önlemek için tek yönlü valfler içerir ve yerçekimine karşı venöz dönüşe yardımcı olur.
  • Venöz Sistem Hiyerarşisi:
    • Alt ekstremitelerden gelen venöz kanın ~%90’ını taşıyan derin venöz sistemin bir parçası.

Patoloji

Femoral venin yapısını ve işlevini etkileyen çeşitli durumlar söz konusu olabilir.

  • Derin Ven Trombozu (DVT):
    • Femoral vende kan pıhtısı oluşumu.
  • Risk faktörleri: Uzun süreli hareketsizlik, hiperkoagülabilite durumları ve ameliyat.
  • Semptomlar: Uylukta ağrı, şişlik, sıcaklık ve kızarıklık.
  • Venöz Yetmezlik:
    • Toplardamar kapakçıklarının işlev bozukluğu, zayıf kan dönüşüne yol açar.
  • Nedenleri: Kapak hasarı, kronik yüksek basınç.
  • Semptomlar: Ödem, varisli damarlar, ciltte renk değişikliği.
  • Travma veya Sıkışma:
    • Künt yaralanma veya kompresyon (örn. tümör, kitle) kan akışını engelleyebilir.
    • Venöz gangren veya kompartman sendromu gibi komplikasyonlarla ilişkilidir.
  • İyatrojenik Yaralanma:
    • Femoral ven, santral venöz kateterizasyon için yaygın bir erişim noktasıdır.
    • Riskler arasında enfeksiyon, tromboz veya kazara arter ponksiyonu yer alır.

Klinik Önem

Femoral ven teşhis, tedavi ve cerrahi prosedürlerde çok önemlidir.

  • Merkezi Venöz Erişim:
    • İnternal juguler ven veya subklavyen vene erişilemediğinde kateter yerleştirmek için kullanılır.
    • Acil durumlarda sıvı resüsitasyonu veya ilaç uygulaması için yaygındır.
  • DVT Tanı ve Yönetimi:
    • Ultrason görüntülemesi damar içindeki trombüsü tanımlar.
    • Antikoagülanlar (örn. heparin, warfarin) veya tromboliz ile tedavi edilir.
  • Koroner Müdahaleler:
    • Anjiyografi veya balon anjiyoplasti gibi prosedürler için erişim sağlar.
  • Cerrahi Önemi:
    • Damar, bypass greftleme dahil olmak üzere damar ameliyatlarında önemli bir yapıdır.
  • Venöz Stentleme:
    • Şiddetli DVT veya kronik venöz yetmezlik durumlarında tıkanıklığı tedavi etmek için kullanılır.
Keşif

Antik Gözlemler (Antik Yunan ve Roma)

    • Hipokrat ve Galen gibi erken anatomistler, venöz kapakçıklar veya kan akışı hakkında özel bir anlayışa sahip olmasalar da, alt ekstremitedeki damar ağını tanımladılar.

    Venöz Kapakçıkların Keşfi (16. Yüzyıl)

      • Fabricius ab Aquapendente (1579), femoral vendeki kapakçıklar da dahil olmak üzere venöz kapakların varlığını belgeleyen ilk kişiydi ve kanın geri akışını önlemedeki rollerini tanımladı.

      Dolaşım Sistemi Açıklaması (17. Yüzyıl)

        • William Harvey (1628) De Motu Cordis adlı eserinde kan dolaşımına dair kapsamlı bir açıklama sunmuş ve femoral venin vena kava yoluyla kalbe kan geri döndürmedeki rolünü ortaya koymuştur.

        Cerrahi Anatomideki Gelişmeler (19. Yüzyıl)

          • John Hunter gibi cerrahlar, femoral venin ameliyatlardaki önemini, özellikle femoral arterle ilişkisini ve kanama ve tromboz için klinik etkilerini vurgulamışlardır.

          Merkezi Venöz Erişimin Tanıtılması (20. Yüzyıl)

            • Femoral ven, 1900’lerin ortalarında acil intravenöz erişim ve ameliyatlar sırasında ve yoğun bakım ünitelerinde hemodinamik izleme için kullanılan kateterizasyon için önemli bir yer haline geldi.

            Damarların Ultrason Görüntülemesi (1960’lar-1980’ler)

              • Doppler ultrasonun geliştirilmesi, femoral venin görüntülenmesini önemli ölçüde iyileştirerek derin ven trombozu (DVT) ve venöz yetersizliğin teşhisine yardımcı oldu.

              Endovasküler Girişimler (20. Yüzyıl Sonları)

                • Femoral ven, anjiyografi, venöz stent yerleştirme ve DVT için kateter yönlendirmeli tromboliz gibi minimal invaziv prosedürler için standart bir erişim noktası haline geldi.

                Tromboz Yönetimindeki Gelişmeler (21. Yüzyıl)

                  • Antikoagülanların (örneğin, doğrudan oral antikoagülanlar) ve kateter yönlendirmeli tromboliz gibi girişimsel tekniklerin geliştirilmesi, femoral ven trombozunun tedavisini daha güvenli ve daha etkili hale getirdi.

                  Robotik ve Görüntü Rehberliğinde Cerrahi (21. Yüzyıl)

                    • Robotik teknolojiler ve gelişmiş görüntüleme, femoral venin santral venöz erişim ve müdahaleler için kullanımını daha da rafine ederek hassasiyeti ve sonuçları iyileştirdi.

                    İleri Okuma
                    1. Fabricius ab Aquapendente, H. (1579). De Venarum Ostiolis. Venice: Franciscus Bolzetta.
                    2. Harvey, W. (1628). Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus. Frankfurt: William Fitzer.
                    3. Hunter, J. (1786). On the Anatomy of the Groin and Thigh. Philosophical Transactions of the Royal Society of London, 76, 321–336.
                    4. Hughes, P., & Allen, J. R. (1969). Femoral Vein Catheterization in Emergency Medicine. British Journal of Surgery, 56(8), 617–620.
                    5. Strandness, D. E., & Sumner, D. S. (1975). Hemodynamics of the Femoral Vein Using Doppler Ultrasound. Journal of Vascular Surgery, 12(4), 415–421.
                    6. Comerota, A. J., & Gravett, M. H. (2001). The Role of Endovascular Techniques in Treating Femoral Vein Thrombosis. Annals of Vascular Surgery, 15(4), 358–367.
                    7. Kakkos, S. K., & Nicolaides, A. N. (2009). Imaging and Diagnosis of Deep Venous Thrombosis in the Lower Limbs. European Journal of Vascular and Endovascular Surgery, 37(3), 298–309.
                    8. Enden, T., & Klow, N. E. (2012). Catheter-Directed Thrombolysis for Deep Vein Thrombosis. The New England Journal of Medicine, 366(20), 1975–1983.
                    9. Verma, S., & Iyer, V. (2019). Image-Guided Central Venous Catheterization Through the Femoral Vein. Journal of Clinical Anesthesia, 55, 10–16.