Sinonim: Vena iliaca interna, Vena hypogastrica, internal iliac vein (hypogastric vein).
Pelvis boşluğunda bulunan dokunun kirli kanını toplayıp, Vena iliaka kommunise ileten toplardamardır. (Bkz; Vena) (Bkz; iliaka ) (Bkz; interna)

Tıp terimleri sözlüğü
Sinonim: Vena iliaca interna, Vena hypogastrica, internal iliac vein (hypogastric vein).
Pelvis boşluğunda bulunan dokunun kirli kanını toplayıp, Vena iliaka kommunise ileten toplardamardır. (Bkz; Vena) (Bkz; iliaka ) (Bkz; interna)

Sinonim: yugulum, iugulum, iugulus, jugulum, iugulo, jugulo, yugolo.
Latincedeki iugum kelimesinden türemiştir. Anlamları:
Latince: Vena brachialis
Vena brachialis (brakiyal ven), kolda bulunan bir çift derin vendir. Bu venler, kol ve ön kolun daha derin yapılarından oksijensiz kanı boşaltarak venöz dönüşte kritik bir rol oynar.
Grup Yapısı:
Yol ve Drenaj:
Üst Vena Cava Sistemine Bağlantı:
Andreas Vesalius (1514–1564): Vesalius, De Humani Corporis Fabrica (1543) adlı eserinde, Galen’in birçok hatasını insan diseksiyonları yaparak düzeltti. Venöz sistemin ilk doğru tanımlarından birini sunarak, vena brachialis gibi damarları derin ve yüzeysel karşılıklarıyla ilişkilendirdi.
William Harvey (1578–1657): Harvey’in kan dolaşımına ilişkin çığır açan çalışması (Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus, 1628) venöz dönüşün ilk işlevsel anlayışını sunarak, brakiyal damar gibi derin damarların sistemik dolaşımdaki rolünü vurguladı.
Sir Astley Cooper (1768–1841): Cooper, vasküler cerrahi üzerine yaptığı çalışmalar sırasında venöz anatomi bilgisini genişletti. Çalışmaları, uzuvlardan venöz drenajı anlamak için temel oluşturdu.
Gray’in Anatomisi (1858): Henry Gray’in İnsan Vücudunun Anatomisi adlı eseri, brakiyal venlerin ayrıntılı açıklamalarını ve çizimlerini içererek, tıp öğrencileri ve profesyonelleri için klinik ve anatomik önemlerini pekiştirdi.
Flebografinin Gelişimi (1930’lar): Flebografi (kontrast boya kullanılarak damar görüntüleme), brakiyal ven de dahil olmak üzere derin venlerin ayrıntılı görüntülenmesini sağladı ve bu da tromboz gibi durumlar için teşhis yeteneklerini geliştirdi.
Derin Ven Trombozunu (DVT) Anlamak: 20. yüzyılın ortalarında, klinik çalışmalar vena brachialis’i DVT için potansiyel bir yer olarak tanımladı, özellikle hareketsiz kolları veya intravenöz kateterleri olan hastalarda.
Ultrason Rehberliğinde Venöz Erişim (1980’ler-1990’lar):
PICC Hatlarının Ortaya Çıkışı: Vena brachialis, 1970’lerde tanıtılan ve 1990’larda yaygın olarak benimsenen Periferik Yerleştirilen Merkezi Kateterler (PICC hatları) için yaygın bir yerleştirme yeri haline geldi ve damarın klinik önemini daha da vurguladı.
Doppler Ultrason Gelişmeleri: Gerçek zamanlı Doppler ultrason, DVT ve kateterle ilişkili komplikasyonlar dahil olmak üzere brakiyal ven rahatsızlıklarının teşhisini ve izlenmesini iyileştirdi.
Minimal İnvaziv Venöz Terapiler: Tromboliz ve stentleme gibi endovasküler tedaviler, erişim ve müdahaleler için brakiyal veni dahil ederek modern vasküler tıptaki çok yönlülüğünü yansıttı.
“Axillaris” kelimesi Latince axilla (koltuk altı) kelimesinden gelir. Bu, vena axillaris’in “koltuk altı damarı” olduğu anlamına gelir.
Vena brakiyalisten ve koltuk altındaki, toraksın lateral kısmındaki venollerden topladığı kanı Vena subklavyaya ileten koltuk altı toplardamarıdır. (Bkz; Vena) (Bkz; aksill–aris) 

Koltuk altı damarı, kanı göğüs kafesinin yan yüzünden, koltuk altından ve üst ekstremiteden kalbe doğru taşıyan büyük bir kan damarıdır. Koltuk altı bölgesinde yer alır ve kanı koldan subklavian ven ile birleştirmek için taşır, bu da en sonunda superior vena kavaya ve ardından kalbin sağ atriyumuna akar.
Aksiller ven, brakiyal venlerin ve bazilik venin birleşmesiyle teres majör kasının alt sınırında oluşur. Birinci kaburganın dış sınırında subklavian ven haline geldiği yerde biter. Sefalik ven aksiller vene akar.
Aksiller vene seyri boyunca aksiller arter eşlik eder. Yapı olarak genellikle eşlik eden arterden çap olarak daha büyüktür.
Aksiller ven klinik olarak önemlidir, çünkü sıklıkla santral venöz kateterlerin yerleştirilmesinde ve kalp pili yollarının kalbe iletilmesinde kullanılır. Sıklıkla yorucu üst ekstremite aktivitesi ile ilişkili olan ve Paget-Schroetter sendromu olarak adlandırılan bir durumla sonuçlanabilecek olan aksiller ven trombozu da dahil olmak üzere çeşitli patolojilerde yer alabilir.
Vena axillaris terimi, Latince vena (damar) ve axillaris (koltuk altı ile ilgili) kelimelerinden gelir. Koltuk altında bulunduğu için bu damara isim verilmiştir.
Vena axillaris’in geçmişi uzun ve karmaşıktır. Vena axillaris’in bilinen en eski tanımı MS 2. yüzyılda Yunan hekim Galen tarafından yapılmıştır. Galen, vena axillaris’i kolu boşaltan ve vena bazilikası ile vena cephalica’dan kan alan büyük bir damar olarak tanımladı.
16. yüzyılda İtalyan anatomist Andreas Vesalius, vena axillaris’in daha ayrıntılı bir tanımını yaptı. Vesalius ayrıca damara “vena axillaris” adını verdi.
17. yüzyılda vena axillaris’e artan bir ilgi vardı. Bu kısmen, doktorların damarı daha net görmesini sağlayan X-ışınları gibi yeni görüntüleme tekniklerinin geliştirilmesinden kaynaklanıyordu.
18. yüzyılda, vena axillaris’in anlaşılmasında önemli bir ilerleme oldu. Bu kısmen, kan transfüzyonları için vena axillaris’in kullanımına öncülük eden Amerikalı cerrah John Hunter’ın çalışmalarından kaynaklanıyordu.
Günümüzde vena axillaris iyi anlaşılmış bir yapıdır. Genellikle kan alımı ve intravenöz enjeksiyonlar için kullanılır.
Subklavyen ven, üst ekstremitenin derin venöz sisteminin proksimal ana gövdesidir. Vena aksillarisin 1. kaburganın lateral sınırını geçmesiyle başlar; mediale ilerleyerek vena jugularis interna ile birleştiği noktada vena brakiyosefalikayı oluşturur. Her iki tarafta da venöz dönüşün büyük kısmını taşır ve angulus venosus (venöz açı) olarak adlandırılan birleşme bölgesi aynı zamanda ana lenf kanallarının (solda torasik kanal, sağda sağ lenfatik kanal) santral dolaşıma açıldığı kritik bir kavşaktır.
Üst ekstremite venleri embriyonik dönemde kardinal ve subkardinal ven ağlarından gelişir. Subklavyen venin erişkin yerleşimi ve tributary (katılan) paterninde anatomik değişkenlik görülebilir: vena jugularis externa çoğu bireyde subklavyene drene olurken, daha seyrek olarak vena jugularis internaya veya direkt brakiyosefalik vene de açılabilir. Vena suprascapularis ve vena scapularis dorsalis bazen jugular dallara, bazen subklavyene katılabilir. Terminal bölgede tek ya da çift venöz kapakçık bulunması yaygındır; daha proksimalde, aksiller–subklavyen geçişte de valvüler yapı görülebilir.
Subklavyen ven, yerçekimi ve intratorasik basınç değişimlerine duyarlı, düşük basınçlı yüksek kapasiteli bir iletim damarıdır. İnspirasyon sırasında intratorasik negatif basınç artışıyla sağ kalbe dönüş hızlanır. Klavipektoral fasyaya fiksasyon, postür ve solunum fazlarına rağmen lümenin patent kalmasına yardım ederek venöz dönüşte süreklilik sağlar.
Subklavyen ven, santral venöz kateter için klasik erişim yollarından biridir.
Skalen kas hipertrofisi, kalluslu klavikula kırıkları, servikal kosta veya kostoklaviküler aralık darlıkları ven lümeninde dinamik veya statik daralmaya yol açabilir. Kol abduksiyonu–ekstansiyonu ile provokatif manevralarda semptomlar artabilir; dinamik görüntülemeler (özellikle MR) değerli olabilir.
Vücudun büyük damarları çoğu zaman ses çıkarmadan yaşar: ne kalp gibi atarlar ne de trakea gibi nefesin ritmine eşlik ederler. Ama omuz başının hemen altında, klavikulanın gölgesinde, bir damar yüzyıllar boyunca anatominin çehresini—hatta fizyolojinin dilini—değiştiren keşiflerin kavşak noktası oldu: vena subclavia. Bu anlatı, erken dönem diseksiyonların anonim dünyasından başlayıp lenf dolaşımının “ikinci sirkülasyon” olarak fark edilmesine, ardından merkezi venöz kateterizasyon tekniklerinin doğuşuna ve günümüzdeki görüntüleme kılavuzlarına uzanan, detaylı ama akıcı bir keşif tarihini izler.
Antikçağ ve Ortaçağ’da damar ağının tasvirleri vardı; ancak damarların bireysel kimlikleri belirsiz, sınırları flu idi. Rönesans’ta insan diseksiyonları kurumsallaşınca damarlar da adlarına kavuşmaya başladı. Latince “subclavia”—klavikulanın altında—nitelemesi, 17. yüzyılın başlarında dilde yerini alır; modern sözlükbilim, “subclavian” kullanımının 1615’e kadar uzandığını kaydeder. Bu adlandırma, klavikulanın altından sessizce seyreden, ama üst ekstremitenin, omuz kuşağının ve baş–boynun venöz dönüşünü bir araya toplayan bir damara kalıcı kimliğini verecekti.
Vena subclavia’yı “tarihin merkezine” fırlatan asıl kıvılcım, kan damarlarından değil lenf damarlarından geldi. 1620’lerde Gaspare Aselli, köpek mezenterinde “laktofor” damarları (ince bağırsaktan emilen yağlarla dolu, süt rengi kılcal lenf damarları) tarif etti; fakat bu akımın nereye boşaldığı belirsizdi. 1651’de Jean Pecquet, bugün “torasik kanal” dediğimiz ana lenf yolunu ve bu kanalın sol venöz açıya—yani vena subclavia ile vena jugularis interna’nın birleşim yerine—açıldığını gösterdi. Bu bulgu, lenfin kan dolaşımına subklavyen ven üzerinden katıldığını isabetle işaret eder. Çok geçmeden Thomas Bartholin, insan lenfatik sisteminin ilk kapsamlı tanımını yayımladı ve “lymphaticus” adlandırmasını yerleştirdi; aynı yıllarda Olaus (Olof) Rudbeck de benzer bulgularla ortaya çıktı ve iki bilim insanı arasında öncelik tartışması patladı. Bu tartışmanın kendisi bile, vena subclavia düzeyindeki lenf–ven kavşağının 17. yüzyıl bilimi için ne kadar merkezi olduğunun bir göstergesidir.
Klavikula ile 1. kaburga arasındaki kostoklaviküler aralıkta kateterin mekanik sıkışması, 1984’te Aitken & Minton tarafından “pinch-off sign” olarak tanımlandı; bu radyografik belirti, ileride kateter kırılması ve embolizasyon gibi ciddi sonuçların habercisi olarak kabul edildi. 1970’lerin başından itibaren geniş derlemeler subklavyen girişe eşlik eden pnömotoraks, hemotoraks, arter ponksiyonu ve kateter malpozisyonu gibi komplikasyonları ayrıntılandırdı; bu literatür, tekniğin anatomik inceliklerini ve dikkat noktalarını klinik hafızaya yazdı.
Merkezi venöz kateterizasyon için “en iyi giriş yeri” sorusu, 2010’larda randomize çalışmalarla yanıt aradı. NEJM 2015 “3SITES” çalışması, subklavyen yerleşimlerin daha düşük kateter ilişkili kan akımı enfeksiyonu ve semptomatik tromboz riskiyle, fakat daha yüksek pnömotoraks olasılığıyla seyrettiğini gösterdi. Bu denge hesabı, yoğun bakım ve onkoloji pratiklerinde giriş yeri seçiminde risk–fayda tartışmalarını hâlâ şekillendirir. Paralelde, ultrason rehberliği standartlaştı: infraklaviküler pencerede kemik akustik gölge nedeniyle venin axillar/subklavyen segmentten görüntülenmesi tercih edilir hale geldi; 2020’ler boyunca yayımlanan sistematik derlemeler ve ağ meta-analizleri, USG eşliğinde proksimal aksiller ven yaklaşımının giriş başarısını artırıp mekanik komplikasyonları azalttığını tekraren gösterdi. 2025 tarihli uzman uzlaşı dokümanları, erişkin ve pediatrik hastalarda USG rehberli damar erişimini kuvvetle önermektedir.
Subklavyen–aksiller segmentte primer (efor) tromboz, 19. yüzyılda Sir James Paget (1875) ve von Schröetter (1884)’in ardışık tanımlarıyla literatüre girdi; bugün Paget–von–Schroetter sendromu olarak anılan bu tablo, torasik çıkış darlığı ve tekrarlayıcı kol–omuz eforlarıyla ilişkilidir. Güncel derleme ve olgu dizileri, uygun hastalarda antikoagülasyonla birlikte kateter yönlendirmeli tromboliz/venoplasti ve birinci kaburga rezeksiyonu gibi dekompresyon stratejilerinin fonksiyonel sonuçları iyileştirebildiğini bildirir.
Vakanın başındaki 17. yüzyıl keşfi, günümüzde ileri görüntüleme ve girişimsel lenfatik prosedürlerle yeni bir boyut kazandı. Torasik kanalın terminal segmenti ve ostiyal valfinin anatomi–fizyolojisi, merkezi venöz basınç dalgalanmalarıyla dinamik bir ilişki gösterir; bu ostiyal kapak, venöz gerilimin arttığı fazlarda lenf akışını düzenler. 2018 sonrası çalışmalar, torasik kanalın sonlanma yerinde (sol venöz açı, sol IJ, sol subklavya, hatta daha nadir varyantlar) belirgin anatomik değişkenlik bulunduğunu ve bunun boyun/toraks cerrahisi ile endovasküler girişimler için kritik önem taşıdığını ortaya koydu. 2024 tarihli bir meta-analiz, tek damar sonlanımının çoğunlukta olmasına karşın çoklu dal ve nadir sonlanım tiplerinin şaşırtıcı sıklıkta olduğunu gösterdi. Böylece, 1651’deki bulgunun klinik karşılığı, 21. yüzyılda daha rafine bir haritaya kavuştu.
Ultrason çağı, görüntüde gördüğümüz şeyin adını doğru koyma gereğini artırdı: infraklaviküler pencerede “gördüğümüz” yapı çoğu kez teknik olarak proksimal aksiller ven olup, anatomik sınır açısından subklavyen–aksiller ayırımının birinci kaburga seviyesinde yapıldığını hatırlatmak gerekir; bu ayrım, literatürde terminolojiye dair güncel bir tartışmayı da tetikledi. Öte yandan cihaz çağının komplikasyonları—örneğin pinch-off ve nadir arteriyel malpozisyonlar—günümüzde endo-vasküler yöntemlerle giderek daha sık ve daha güvenli biçimde yönetilmektedir.
İç şah damarı boyun bölgesinde yer alan hayati bir damar yapısıdır. Bu damar, kanın yüz ve kafatası bölgelerinden kalbe geri akmasında önemli bir rol oynar. Anatomik özelliklerini, seyrini ve diğer yapılarla ilişkilerini anlamak klinisyenler ve cerrahlar için çok önemlidir. Bu makale, kökenlerine, gidişatına ve klinik önemine odaklanarak iç şah damarına derinlemesine bir bakış sunacaktır.
İç şah damarı, boyun ve yüz bölgelerindeki venüllerin birleştiği yerden kaynaklanır. Bu damar sigmoid sinüsün devamı olarak hizmet eder ve juguler foramenlerin arka segmenti yoluyla kranyal boşluktan çıkar. Sonunda subklavyen vene katılarak superior vena kavaya akan önemli bir vasküler yapı olan brakiyosefalik veni oluşturur.
İlk Konum
İç juguler ven, articulatio sternoclavicularis’in arkasında bulunan ven açısına göre dorsalden ventrolaterale doğru uzanan bir rotada uzanır. Damar yolu boyunca stiloid prosesin medialinde yer alır ve medial-kaudal yönde seyreder.
Çevre Yapıları
Ven parotis bezi ve sternokleidomastoid kas tarafından sarılmıştır. Ayrıca ağız tabanında digastrik kasın arka ventrikülü ve boyun bölgesinde omohyoid kasın üst ventrikülü ile kesişir.
Uzatmalar ve Kavşaklar
İç şah damarı seyri sırasında iki önemli genişleme sergiler:
Brakiyosefalik veni oluşturmak için internal juguler venin subklavyen venle buluştuğu bağlantı noktasına genellikle venöz açı (angulus venosus) denir.
Beyin, kafatası, yüz ve boyundan gelen venöz kan öncelikle şah damarına akar. Bu sistem ortak karotid arterin besleme alanına karşılık gelir. Bu karmaşık ağa katkıda bulunan ana damarlar şunlardır:
Ara bağlantılar
Kolun kendisi sefalik, bazilik ve medyan kübital damarlar dahil olmak üzere diğer yollardan boşaltılsa da, kolun venöz kanı sonuçta venöz kollateraller ve derin damarlar yoluyla baş ve boynun birincil drenaj sistemleriyle iletişim kurar.
Venöz drenajın karmaşıklığını anlamak, birden fazla klinik senaryo için kritik öneme sahiptir:
Boyun bölgesini ilgilendiren ameliyatlar, santral venöz kateterlerin yerleştirilmesi veya vasküler malformasyonların tedavisi gibi çeşitli klinik senaryolarda internal şah damarının anatomisini ve seyrini anlamak özellikle önemlidir.
İç şah damarı vücuttaki en büyük damarlardan biridir. Beyinden ve boyundan oksijeni alınmış kanı kalbe geri taşır. Dahili şah damarı aynı zamanda merkezi venöz kateterizasyon ve şah damarı kanülasyonu gibi tıbbi prosedürler için en önemli damarlardan biridir.
İç şah damarı ilk olarak MS 2. yüzyılda Yunan hekim Galen tarafından tanımlandı. Galen, iç şah damarının kanı beyinden kalbe taşıdığına inanıyordu. Ayrıca iç şah damarının, bilinç ve hareketten sorumlu olduğu düşünülen “hayvan ruhları”nın ana kanalı olduğuna inanıyordu.
İç şah damarı yüzyıllar boyunca önemli bir araştırma odağı olmaya devam etmiştir. 19. yüzyılda Fransız doktor Claude Bernard, iç şah damarının kan basıncını ölçmek için kullanılabileceğini keşfetti.
İnternal juguler ven, santral venöz kateterizasyon için en yaygın bölgedir.
İç şah damarı aynı zamanda filmlerde ve televizyon programlarında vampir ısırıklarının yaygın bir bölgesidir.
Bir Çin atasözü der ki; “Duyarım ve unuturum; görürüm ve hatırlarım.”
Bu sabah işe giderken radyoda duyduğunuz konuşmayı hatırlıyor musunuz? Ya da eşinizin söylediği ve akşam eve dönerken manavdan almanız gereken şeyleri hatırlıyor musunuz? Muhtemelen hatırlamıyorsunuz.
University of Iowa’dan araştırmacıların yürüttüğü bir çalışmada, söz konusu hafıza olduğunda, duyduğumuz şeyleri gördüğümüz ya da dokunduğumuz şeyler kadar iyi hatırlamadığımız bulgusuna ulaşıldı.
Hafıza için beynimizin parçalarının birbirine entegre bir biçimde bağlı olduğunu düşünme eğilimindeyizdir. Fakat, PloS One ‘da yayımlanan araştırmanın bulgularına göre, beynimiz bilgiyi işlemek için ayrı örgüler kullanabilir. Dahası, bu çalışmaya göre, beyin işitsel bilgiyi, görsel ve dokunsal bilgiden farklı bir şekilde işleyebilir ve hafızayı güçlendirmek için alternatif stratejilerin (mental tekrarlama gibi) geliştirilmesi gerekebilir.
100’den fazla katılımcının yer aldığı çalışmada, katılımcıların görsel, işitsel ve dokunsal duyulardan en az hatırlama eğilimi gösterdiklerinin işittikleri sesler olduğu bulgusuna erişildi.
Çalışma kapsamında yürütülen deneylerin birinde araştırmacılar, kısa süreli hafızayı test ederek, katılımcılara çeşitli kırmızı karelere bakarken ve avuçlarındaki alüminyum çubukla oluşturulan düşük titreşimleri hissederken kulaklıktan gelen kusursuz sesleri dinlemelerini istediler. Her ses, kare ve titreşim arasında 1 ila 32 saniyelik zaman boşlukları bırakıldı.
Ayrıca, zaman boşlukları arttıkça hafızanın zayıfladığı, bu zayıflamanın sesler söz konusu olduğunda en yüksek değeri aldığı ve zayıflamanın işitilen sesten 4 ila 8 saniye gibi kısa bir sürede başladığı görüldü.
Bu kısa süre, not alınmayan bir telefon numarasının unutulmasına benzer bir zaman olarak ifade edilebilir. Eğer birisi size numarasını verirse, numarayı hemen aramayı denerseniz genellikle unutmadan arama yapabilirsiniz. Ancak numaranın size söylendiği andan sonra araya başka bir iş sıkıştırdığınızda, muhtemelen bu numarayı unutursunuz.
İkinci deneyde ise araştırmacılar katılımcıların hafızalarını her gün karşılaşabilecekleri şeyler kullanarak test ettiler. Bunun için de katılımcılara; köpek havlaması sesi dinletildi, bir basketbol maçının sessiz videoları izletildi ve katılımcıların gözleri kapatılarak bazı bilindik nesnelere (örneğin kahve kupası gibi) dokunmaları istendi. Deney sonucunda, bir saat ve bir hafta arasında, katılımcıların duydukları sesleri hatırlamakta oldukça kötü oldukları, fakat görsel sahneler ve dokunsal nesnelerde neredeyse aynı hatırlama yüzdesini gösterdikleri bulgusuna ulaşıldı.
Her iki deney de beynimizin sesi işleme ve kaydetme biçiminin diğer hafıza türlerini işleme ve kaydetme biçimlerinden farklılık gösterebileceğini ortaya koyuyor.
Deneyler, özellikle eğitim alanında farklı öğretim zenginleştirme tekniklerinin kullanılması gerektiğinin önemine vurgu yapıyor. Geçmişte yapılan çalışmalar, insanların duydukları sesleri o seslerle ilişkili kelimeleri gördüğünde hatırlama yetilerinin yalnızca sesleri işittiklerindeki hafızalarından daha güçlü olduğunu ortaya koyarak üstün görsel bellek sahibi olabileceklerine işaret etmişti. Yapılan bu çalışma da geçmişte elde edilen bulgularla uyumluluk gösteriyor.
Öte yandan, araştırma, dokunduğumuz ya da gördüğümüz şeyleri hatırlamamızın hemen hemen aynı hatırlama kapasitesini ortaya koyduğunu gösteren ilk çalışma olma özelliğinde. Peki bu oldukça tahmin edilebilir bulgular neden önem arz ediyor? Çünkü yapılan deneyler, örneğin maymunlar ve şempanzeler gibi insan olmayan primatların da görsel ve dokunsal hafıza görevlerinde benzer başarıyı gösterdiklerini, ancak işitsel görevleri hatırlamada güçlük çektiklerini ortaya koyuyor. Bu gözlemlere dayanarak, insanlardaki sesleri hatırlama güçlüklerinin evrimsel bir kökenden kaynaklanmış olabileceğini ve bu durumun primat beyninin evriminin bir parçası olabileceğini söyleyebiliriz.
– Bigelow, James, and Amy Poremba. “Achilles’ ear? Inferior human short-term and recognition memory in the auditory modality.” PloS one 9, no. 2 (2014): e89914.
Orjinal yazı: Bilimfili

Vücut geliştirme sporu içerisinde genel olarak daha ağır kaldırmanın kas gelişimine daha çok yardımcı olacağı düşünülür. Fakat bu yaygın görüşün aksine, McMaster University’den bilim insanlarının yaptığı araştırmaya göre, eğer bitkinlik derecesine gelene kadar ağırlık kaldırıyorsanız, ağır ya da hafif ağırlıklar kullanmanız fark etmeksizin muhtemelen kaslarınızı geliştiriyorsunuzdur. Yani bir başka deyişle, yalnızca daha yüksek ağırlıkları kaldırarak değil, düşük ağırlıklarla çok tekrar yaparak da kasların gelişmesinde aynı etkiyi yaratmak mümkün.
Peki bu durum ne ile alakalı olabilir?
McMaster University’de kas bilim profesörü Stuart Phillips’e göre, bitkinlik bu noktada büyük bir dengeleyici rol üstleniyor. Yani önemli olan, geliştirilmek istenen kas grubu çalışılırken hafif ya da ağır ağırlıklar kullanılması fark etmeksizin ‘dermansız kalana kadar’ ağırlık kaldırmak.
Yapılan araştırma kapsamında bilim insanları, deneyimli erkek vücut geliştirme sporcularından olan 2 grubu 12 haftalık programa dahil ettiler. Bu program içerisinde katılımcıların beslenmeleri de kontrol altında tutuldu. Birinci gruptaki sporcular 12 hafta boyunca, kaldırabildikleri en yüksek ağırlıkların yarısı kadar ağırlıklarla 20-25 tekrarlı setler ile antrenman yaptılar. İkinci gruptaki sporcular ise 12 hafta boyunca, kaldırabildikleri en yüksek ağırlıkların %90’ı kadar ağırlıklarla 8-12 tekrarlı setler ile antrenman yaptılar. Ayrıca her iki gruptaki sporcular da antrenmanları sırasında güçleri tükenene kadar setlerine devam ettiler.
Uygulanan 12 haftalık program sonrasında bütün sporcuların kan ve kas örnekleri alınıp kas kütleleri ve kas liflerinin büyüklüklerindeki değişim ölçüldü. Sonuçlar her iki gruptaki değişimin de aynı olduğunu gösteriyordu. Araştırmacıların deyimiyle: ‘’Kas kütlesinin dolaylı ölçütü olan yağsız vücut kütlesindeki ve kas alanının doğrudan ölçütü olan kas lifi CSA’daki artış açısından, yüksek ve düşük tekrarlar uygulanan her iki grupta da herhangi bir farklılığa rastlanmadı.’’
Her ne kadar daha yüksek ağırlıkla çalışmanın daha faydalı olduğuna yaygın olarak inanılsa da yapılan bu araştırma ile spor salonlarındaki bu dedikodunun pek de doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Bu araştırmanın sonuçları ile daha önceden yapılmış ve benzer sonuçları ortaya koymuş araştırmaların sonuçları birleştirildiğinde, konu kas geliştirme olduğunda aslında ağırlıkların pek de bir önemi olmadığı görülüyor. Fakat bu durumun sebebinin daha iyi anlaşılması ve yapılan bu sonuçların doğrulanması için yeni araştırmaların yapılmasına ihtiyaç var.
İlgili Makale : Morton R, Oikawa S, Wavell C, Mazara N, McGlory C, Quadrilatero J. Neither load nor systemic hormones determine resistance training-mediated hypertrophy or strength gains in resistance-trained young men. Journal of Applied Physiology, 2016.

Güzel bir uykunun ardından gözlerimizi açtık. Günün yoğun koşuşturmacasına başlamadan yapmak istediğimiz ilk şey güzel bir kahvaltı. Lakin aklımıza bir anda günün yoğunluğu, yapılacak işler geldi. İş yerine giderken yolda çekeceğimiz trafik, şehrin gürültü ve kargaşası. Henüz hiçbir iş yapmadan bunları düşünmek bile sizi yormuş ve strese sokmuş olabilir. Sizde böyle düşünenlerdenseniz HelloMind’a merhaba diyin.
Jacob Strachotta 20 yıllık tecrübeye sahip bir Hipnoterapist ve aynı zamanda uygulamadan sorumlu kişi. Uygulamanın çıkış noktası Strachotta’nın hipnoz tekniği. Bu uygulam, tekniğin insanlar üzerinde olan faydalarını deneme imkanı sunuyor. Bu uygulamadan sonra. kullanıcıların ekstra bir terapiste veya terapiye ihtiyaç duymayacağı söyleniyor Peki tam olarak sistem nasıl işliyor?

Uygulamanın asıl amacı beynimizin duygusal bölümünün aldığı karar mekanizmasına olumlu etkilerde bulunup bizi duygusal olarak kötü hissettiren durumlardan kurtarmak. Öncelikle kullanıcının yapması gereken ilk şey ihtiyaç duyduğu veya kendisinde çok fazla hissettiği bir problemi en azından hafifletmek adına terapi seçeneklerinden kendisine uygun olanı seçmek. Uygulama içindeki tedavi seçenekleri hiç de azımsanmayacak seviyede. Kullanıcılar stres, kaygı, kilo, uyku, motivasyon ve kişisel güven gibi seçeneklerden birini seçerek ilk adımı geçmiş oluyor.
Bu adımın ardından kullanıcı alt seçeneklerde seçeceği opsiyon ile ikinci adımı da tamamlamış oluyor. Uygulama içinde ana başlıkların altındaki alt başlıklar ile beraber toplam 250 farklı tedavi çeşidi sunuyor. Bu da uygulamanın ne derece geniş bir yelpazede olduğunun ve hitap ettiği kitlenin ne derece büyük olduğunun bir göstergesi. HelloMind şehrin kargaşasından ve stresten biraz da olsa uzaklaşmak ve kendini daha hissetmek isteyenler için farklı bir tecrübe olabilir.

Günde ortalama 15 ila 20 bin kez tekrarladığımız bir ‘göz kırpma’ işlemi üzerine araştırmalarını gerçekleştiren Almanya’daki University of Tübingen ‘den araştırmacılar gözlerimizi hareket ettirmekte kullandığımız yeni ve ayrı bir yol keşfetti.
Araştırmada, 11 katılımcının göz hareketlerini kornealarına bağlanmış ince kablolar ve kızılötesi video takibi ile izleyen bilim insanları, eLife’ta yayımladıkları makalede, göz kırpması ile senkronize şekilde gerçekleştirilen yeni bir göz hareketinin varlığını ortaya koydu.
Keşfedilen göz hareketi, dönen bir nesneyi izlerken çarpık hale gelen gözün yeniden normal hale gelmesine yardımcı oluyor. Tıpkı küçük hareketlerle sağa sola döndürülen bir kamerada odaklanılmak istenen nokta veya görüntüyü sabitlemeye çalışma benzeri bir işlev gören bu hareket, bilincimizin dışında gerçekleşiyor. Kırparken gözün normal haline gelmesi ve gözümüzü açtığımız andan itibaren netliğin geri gelmesi bu aktiviteyi bunca zaman farketmemiş olmamızın nedeni olarak görülüyor.
Araştırmacılardan Mohammad Khazali ise, kendileri için; çalışmada öngörülmeyen bu göz hareketinin keşfedilmesinin beklenmedik ve şaşırtıcı bir gelişme olduğunu belirtiyor. Khazali’ye göre araştırmacıların beklentisi hali hazırda bilinen bir göz hareketi tipinin göz kırpması ile senkronize olduğunu keşfetmekti.
Kısa ve anlık bir olay olsa da, göz kırpması görsel algılarımızda bir kesintiye sebep olmaktadır. Hatta öyle ki, uyanık olduğumuz zamanın yaklaşık onda birini fark etmeden gözümüz kapalı geçiririz. Göz kuruluğunu önlemek, gözü nemli tutmak ve hatta beyne sıklıkla küçük kısa molalar sağlamak gibi işlevleri olan göz kırpma aktivitesi, büyük oranda istemsiz ve refleksif bir harekettir.
Araştırmacılar, tertip ettikleri deneyler ile bu tip göz kırpmalardan biri olan burulmalı (torsional) optokinetic nystagmus (tOKN) hareketinin göz kırpması ile senkronize olup olmadığını incelemeyi planlıyordu. Hipoteze göre de, bu hareket görsel sistemde ayrıca bir kırılmaya yol açtığı için göz kırpması ile senkronize olması bu kırılma sürecini kısaltarak daha çabuk göz kası, konumu ve görüntü yenilenmesi sağlanabileceği düşünülüyordu.
Yapılan deneylerde katılımcıların dönmekte olan noktaları izlerkenki göz hareketleri takip ve kayıt edildi. Noktaları takip ederken gözleri de dönmekte olan katılımcılar, sıklıkla tOKN refleksi ile gözlerini yeniledi ve göz kaslarının mekanik limitlerini zorlamaktan bilinç dışı şekilde de olsa kaçındı. Ancak bu yenileme süreci elbette çok iyi bir biçimde işlemiyor ve gözler de gittikçe daha kısa sürelerle takip edebilir ve dönebilir hale gelerek en son noktada artık dönemeyecek kadar yoruluyor. Ne var ki bu durum da katılımcılar arasında değişkenlik gösterdi: kimi katılımcılar sekizinci dereceden dönme kalıplarını dahi takip edebilirken, üçüncü dereceden ötesini göremeyenler de mevcut.
Tüm katılımcılar için geçerli olan birşey var ki, eğer maksimum derecelerine geldi ise göz kasları göz kırpması ile yenileniyor ancak daha fazla dönemiyor. Bu da kırpma ile aynı anda gerçekleşiyor. Bilim insanları bu yeni keşfedilmiş harekete ‘göz kırpma-ilişkili yenileme hareketi (BARM) adını verdi.
Gözün en keskin görüşü, retinanın ışığa son derece duyarlı olan ince bir katmanı ‘fovea’ tarafından sağlanır ve bu yetinin odaklanılan nesnenin en yeterli ve net biçimde görüntülenebilmesi için dengelenmesi gerekmektedir.
Bu dengeleme de, göz hareketinin sıklığı ve boyutunun gözün nötr pozisyonuna göre belirlenmesi ve düzeltilmesi üzerinden gerçekleştirilir. Tüm bu aktiviteler sonunda da çevremizi olabildiğince görmemiz sağlanmış olur. Takip eden araştırmalarla gözün dönen bir nesneyi takibi sırasında da bu BARM hareketinin gerçekleştirilebildiği ve takip sırasında dahi yenilenmenin mümkün olabileceği gösterildi.
Mohammad Farhan Khazali, Joern K Pomper, Aleksandra Smilgin, Friedemann Bunjes, Peter Thier. A new motor synergy that serves the needs of oculomotor and eye lid systems while keeping the downtime of vision minimal. eLife, 2016; 5 DOI: 10.7554/eLife.16290
Orjinal makale: Bilimfili
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.