Bilateral

“Bilateral” terimi, en dar anlamıyla, bir eksenin her iki yanında yer alan ya da bir sistemin her iki tarafını aynı anda ilgilendiren yapı ve süreçleri tanımlar. Modern tıpta bu kavram, hem anatomik yerleşimi (örneğin “bilateral böbrekler”), hem de bir hastalığın veya girişimin vücudun sağ ve sol tarafına birden etki etmesini ifade eden temel bir yönelim (laterality) terimidir.


1. Etimoloji ve kavramsal gelişim

“Bilateral” sözcüğü Latince kökenlidir:

  • bi-: “iki, iki kez” (Latince bis ile ilişkili)
  • lateral: “yan, taraf, kanat” (latus, lateris = yan/yan yüz)

Dolayısıyla kelimenin kelime anlamı “iki yanlı, iki taraflı” ya da “iki yöne/yan tarafa ilişkin”tir.

  1. yüzyıldan itibaren Latince-kökenli anatomi terminolojisinin sistemleşmesiyle birlikte “bilateral” sözcüğü, özellikle insan ve hayvan anatomisinde organların gövdenin orta hattına (median plân) göre dağılımını tarif etmek üzere kullanılmaya başlanmıştır. Zaman içinde:
  • Anatomi ve klinik tıp: Organların yerleşimi, lezyonun dağılımı, cerrahinin kapsamı (“bilateral pnömoni”, “bilateral kalça protezi”).
  • Biyoloji ve zooloji: “Bilateral simetri” ve “Bilateria” gibi kavramlarda, gövde planının sağ-sol simetrik düzenlenişi.
  • Hukuk, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler: İki devlet arasındaki “bilateral anlaşma”, “bilateral müzakere” gibi kullanımlar.

Tıpta ise “bilateral” bugün, özellikle unilateral (tek taraflı) ve ipsilateral (aynı tarafta) gibi terimlerle birlikte, klinik dokümantasyonun ve görüntüleme raporlarının vazgeçilmez parçasıdır.


2. Evrimsel bağlam: Bilateral simetri ve “Bilateria”

2.1. Bilateral simetrinin tanımı

Biyolojide bilateral simetri, organizmanın vücudunun bir ön-arka (anterior-posterior) ve bir sırt-karın (dorsal-ventral) eksen etrafında düzenlenmesi ve bu eksenleri dik kesen orta hat boyunca sağ-sol simetri göstermesi anlamına gelir.

Bu organizmalar:

  • Bir baş (anterior uç) ve kuyruk (posterior uç) geliştirirler.
  • Dorsal (sırt) ve ventral (karın) yüzleri belirgindir.
  • Bu eksenlerin kesiştiği düzlem boyunca sağ ve sol taraf, büyük ölçüde birbirinin yansımasıdır.

2.2. “Bilateria” ve evrimsel önemi

Hayvanlar aleminin çok büyük bir kısmı, embriyonik dönemde bilateral simetri gösteren ve çoğunlukla erişkin dönemde de bunu sürdüren Bilateria kladına aittir. Bu kladın tipik özellikleri:

  • Triploblastik embriyolojik yapı: Üç germ tabakası (ektoderm, mezoderm, endoderm).
  • Çoğu grupta tam bir sindirim kanalı (ayrı ağız ve anüs).
  • Birçok grupta koelom veya benzeri vücut boşluğu.
  • Organların geniş ölçüde sağ-sol simetrik yerleşimi.
  • Gövde planının gelişimini yöneten Hox genlerinin zenginleşmesi ve eksen oluşumuna katkısı.

Paleontolojik ve moleküler veriler, bu bilateral vücut planının muhtemelen geç Neoproterozoyik ve erken Kambriyen dönemde, yaklaşık 600 milyon yıl önce ortaya çıktığını düşündürmektedir.

2.3. Tekrarlayan simetri ve istisnalar

  • Ekinodermler (denizyıldızları, denizkestaneleri) embriyonik dönemde bilateral, erişkin dönemde ise beş kollu (pentaradyal) simetri gösteren, klasik bir “istisna-örnek”tir.
  • Bazı cnidarian larvaları (ör. bazı planula larvaları) kısmi bilateral düzen ortaya koyar; bu da bilateral eksen oluşumunun kökenine dair tartışmaları besler.

Son yıllarda deniz şakayıkları üzerinde yapılan çalışmalar, BMP–Chordin sinyal ekseninin, daha önce yalnızca bilaterianlara özgü sanılan dorsal-ventral eksen belirlenmesini cnidarianlarda da yönettiğini göstererek, bilateral eksenlenmenin kökeninin düşündüğümüzden daha eski olabileceğini ortaya koymuştur.

Böylece “bilateral” yalnızca bir anatomik yön tarifinden ibaret olmaktan çıkıp, hayvanlar âleminin evrimsel tarihinde karmaşık vücut planlarının, merkezi sinir sisteminin ve yönlü hareketin ortaya çıkışını açıklayan temel kavramlardan biri haline gelir.


3. Tıp ve anatomide “bilateral” kavramının sistematik kullanımı

3.1. Anatomik yapılar: Bilateral organlar ve çift yapılar

İnsan vücudunda çok sayıda organ ve anatomik yapı doğal olarak bilateraldir:

  • Böbrekler, akciğerler, gözler, kulaklar, adrenal bezler
  • Ekstremiteler (üst ve alt ekstremiteler)
  • Birçok kas grubu, sinir ve damar demeti

Anatomik tarifte “bilateral” denildiğinde, genellikle şu sorular yanıtlanır:

  1. Orta hatta göre yerleşim: Sağ ve sol tarafta birer yapı var mı?
  2. Fonksiyonel birliktelik: İki taraf bir arada mı iş görüyor (ör. iki gözün binoküler görmesi) yoksa bağımsız mı çalışıyor?
  3. Klinik önemi: Patolojinin tek taraflı mı yoksa her iki tarafı birden mi tuttuğu (ör. unilateral vs bilateral sensorinöral işitme kaybı).

Klinik yazında “bilateral kalça ağrısı”, “bilateral simetrik poliartrit”, “bilateral juguler ven dolgunluğu” gibi ifadeler, hekim için hem lokalizasyon hem de yaygınlık hakkında kısa ve yoğun bilgi sağlar.

3.2. Klinik tablolar: Bilateral patolojiler

3.2.1. Bilateral pnömoni ve bilateral pulmoner süreçler

Bilateral pnömoni, infeksiyöz infiltratların her iki akciğerde de saptanması anlamına gelir. Bu durum:

  • Genellikle daha ağır klinik tabloya,
  • Daha yüksek oksijen ihtiyacına,
  • Yoğun bakım gereksiniminin artmasına

işaret edebilir. Bilateral infiltrasyon, akciğer ödemi, ARDS gibi non-infeksiyöz durumlarda da görülebilir; bu yüzden “bilateral” ifadesi, hem radyolojik dağılımı hem de muhtemel fizyopatolojik şiddeti vurgular.

3.2.2. Bilateral işitme kaybı

Bilateral işitme kaybı, her iki kulakta birden ortaya çıkan, iletim tipi (konduktif), sensörinöral veya mikst karakterde olabilir. Bilateral oluş:

  • Etkilenen frekans spektrumunun genişliği,
  • Konuşmayı ayırt etme güçlüğü,
  • Rehabilitasyonda bilateral işitme cihazı veya bilateral koklear implant gibi çözümlerin değerlendirilmesi

açısından belirleyicidir.

3.3. Görüntüleme ve raporlamada “bilateral”

Radyoloji raporlarında “bilateral” terimi, lezyonların dağılımını kısa yoldan tanımlar:

  • Bilateral hipodens lezyonlar (CT)
  • Bilateral simetrik beyaz cevher sinyal değişiklikleri (MR)
  • Bilateral periferal “ground-glass” opasiteler

Bu tür ifadeler, ayırıcı tanıda simetrik metabolik veya genetik hastalıklar ile tek taraflı, fokal, vasküler olayların ayrımını kolaylaştırır.


4. Bilateral cerrahi: Tanım, örnekler ve klinik gerekçeler

4.1. “İki taraflı ameliyat” nedir?

Bilateral ameliyatlar, aynı seans içerisinde ya da aynı gün içinde vücudun sağ ve sol tarafında karşılıklı (çift) yapıları içeren cerrahi girişimlerdir. “Bilateral” sıfatı, burada:

  • Aynı anatomik yapının sağ ve sol örneğinin aynı ameliyat planına dâhil edildiğini,
  • Anestezi, kanama, enfeksiyon, tromboemboli gibi risklerin tek bir büyük operasyon çerçevesinde toplandığını

gösterir.

Karşıtı olan unilateral cerrahi, yalnızca bir tarafın opere edildiği durumlardır; aşamalı (staged) bilateral cerrahide ise iki taraf, farklı zamanlarda, iki ayrı ameliyat olarak ele alınır.

4.2. Bilateral diz protezi (bilateral total diz artroplastisi)

Bilateral diz protezi ameliyatı (bilateral TKA – total knee arthroplasty):

  • Eşzamanlı (simultane) bilateral: Her iki diz aynı anestezi altında, tek seansta değiştirilir.
  • Aşamalı (staged) bilateral: Her bir diz farklı bir tarihte, ayrı ameliyatlarla değiştirilir.

Eşzamanlı yaklaşım:

  • Tek anestezi ve tek yatış,
  • Rehabilitasyonun iki diz için senkron yürütülmesi

gibi pratik avantajlar sunarken, perioperatif kanama, transfüzyon gereksinimi ve kardiyopulmoner yük açısından daha yüksek riskler taşıyabilir. Aşamalı yaklaşım, toplam iyileşme süresini uzatmak pahasına, her bir operasyonun fizyolojik stresini bir miktar azaltmayı amaçlar.

4.3. İyileşme süreci (bilateral diz cerrahisi örneği)

İyileşme süresi; hastanın yaşı, eşlik eden hastalıkları, kas gücü, kemik kalitesi ve rehabilitasyon programına uyumu gibi çok sayıda faktöre bağlı olarak değişir. Klinik yönergelerde sıkça verilen kabaca aralıklar:

  • Ameliyat sonrası erken iyileşme dönemi: genellikle 3–6 hafta; bu dönemde temel mobilite (yardımla yürüme, oturup kalkma) yeniden kazanılır.
  • Araç kullanma kısıtlaması: sıklıkla 4–6 hafta boyunca önerilir (analjezik kullanımı ve refleks hızına göre değişir).
  • Fizik tedavi ve rehabilitasyon: çoğu protokolde ilk 6–12 hafta boyunca yoğunlaştırılmış program, ardından ev egzersizleri ve uzun süreli kas güçlendirme.

Bu rakamlar, ortalama klinik gözlemleri temsil eder; bireysel hastalarda daha kısa veya daha uzun seyrin mümkün olduğu her zaman vurgulanmalıdır.


5. Bilateral Salpingo-Ooforektomi (BSO): Tanım ve tıbbi bağlam

5.1. Tanım

Bilateral salpingo-ooforektomi (BSO), her iki fallop tüpü (salpinx) ile her iki yumurtalığın (ovaryum) cerrahi olarak çıkarılmasını ifade eder.

Terim bileşenleri:

  • Salpingo-: fallop tüpü
  • Ooforektomi: ovaryumun cerrahi olarak çıkarılması
  • Bilateral: işlemin hem sağ hem sol tarafta yapılması

BSO, sıklıkla:

  • Ovarian veya tübal malignite/ yüksek riskli premalign durumlar,
  • Endometriozis,
  • Şiddetli pelvik inflamatuvar hastalık,
  • BRCA1/BRCA2 gibi kalıtsal kanser riskini belirgin artıran mutasyonlarda profilaktik amaçla

uygulanır.

5.2. Cerrahi yaklaşım ve süre

Günümüzde BSO sıklıkla laparoskopik ya da robotik yöntemlerle, “anahtar deliği” cerrahisi şeklinde gerçekleştirilir; uygun olgularda yaklaşık bir saat civarında sürebilen, görece kısa bir prosedürdür. Açık laparotomi yoluyla yapılan BSO’lar ise daha uzun ve daha invazivdir.

5.3. Fizyolojik sonuçlar ve klinik karar verme

İki taraflı ovaryum ve tüpün çıkarılması, özellikle premenopozal dönemde:

  • Ani cerrahi menopoz,
  • Östrojen/progesteron düzeylerinde hızlı düşüş,
  • Vazomotor semptomlar, kemik mineral yoğunluğunda azalma, kardiyovasküler risk profilinde değişiklik

gibi sonuçlara yol açar.

Bu nedenle, seçici (elektif) BSO kararı, onkolojik riskin azaltılması ile erken menopozun uzun vadeli riskleri arasında dikkatli bir yarar-risk analizi gerektirir; çoğu kılavuz, bu kararın multidisipliner çerçevede ve ayrıntılı hasta bilgilendirmesiyle verilmesini vurgular.


6. Nörobilimde “bilateral aktivasyon”

Fonksiyonel beyin görüntüleme çalışmalarında, özellikle yaşlanma ve nöroplastisite araştırmalarında, belirli görevlerde beynin her iki hemisferinde birden artmış aktivite gözlemlendiğinde bu durum “bilateral aktivasyon” olarak adlandırılır.

Örneğin, yaşlı bireyler belirli bellek veya yürütücü işlev görevlerini yerine getirirken:

  • Daha genç bireylerde çoğunlukla tek hemisfere (unilateral) sınırlı aktivasyon görülen bölgelerde,
  • Yaşlılarda her iki hemisferde aktivasyon ortaya çıkabilmektedir.

Bu fenomeni açıklamak için öne çıkan yorumlardan biri, kompansasyon hipotezidir: yaşlanma veya hastalık nedeniyle azalan sinaptik verimlilik ve lokal ağ bütünlüğünün, diğer hemisferin ve ek ağların devreye sokulmasıyla telafi edilmeye çalışıldığı düşünülür. Bu bağlamda “bilateral”, yalnızca anatomik bir dağılım değil, aynı zamanda işlevsel organizasyonun yeniden düzenlenmesi anlamına gelir.


7. Fizik tedavi ve rehabilitasyonda “bilateral koordinasyon”

Bilateral koordinasyon, vücudun her iki tarafını zamansal ve mekânsal olarak uyumlu şekilde kullanma kapasitesini belirtir. Motor kontrol açısından:

  • Simetrik bilateral hareketler: İki elin aynı anda aynı hareketi yapması (örneğin iki elle top itme).
  • Asimetrik bilateral hareketler: Bir el ince motor görev yaparken diğer elin destekleyici rol üstlenmesi (örneğin bir el ile kavanozu tutarken diğer el ile kapağı çevirme).

İnme, travmatik beyin hasarı, Parkinson hastalığı gibi durumlarda bilateral koordinasyon bozulabilir. Rehabilitasyon programlarında:

  • Bilateral üst ekstremite eğitimi,
  • Ayna terapisi ve bilateral görev eğitimi,
  • Yürüme sırasında her iki alt ekstremitenin ritmik ve uyumlu aktivasyonunu hedefleyen yürüyüş eğitimi

önemli yer tutar. “Bilateral” terimi burada, yalnızca anatomik iki tarafı değil, hareketin organizasyon düzeyini de betimler.


8. Tıbbi dilin ötesinde: Günlük ve teknik kullanımlar

Tıp dışı bağlamlarda “bilateral”:

  • Uluslararası ilişkilerde: “Bilateral anlaşma”, “bilateral müzakere”, “bilateral ticaret ilişkileri” gibi kullanımlarda, iki aktör (çoğunlukla iki devlet) arasındaki düzenlemeleri belirtir.
  • Ekonomi ve hukukta: İki tarafın hak ve yükümlülüklerinin tanımlandığı sözleşme ve anlaşmalar için kullanılabilir.
  • Mühendislik ve tasarımda: Bazı mekanik veya mimari unsurların simetrik iki taraflı tasarımını anlatmak için de başvurulan bir sıfattır.

Bu kullanım alanlarında da “bilateral” kavramı, özünde “iki tarafın eşzamanlı katılımı veya etkilenmesi” fikrini taşır; ancak tıptaki anatomik ve patofizyolojik çağrışımlardan farklı olarak daha çok yapısal-hukuki ilişkileri işaret eder.


Keşif

“İki taraflılık” fikrinin hikâyesi, aslında tek bir kelimenin değil, doğaya bakan insan zihninin yüzyıllar boyunca aynı deseni tekrar tekrar fark etmesinin hikâyesidir: sağ ve sol.

Antik Yunan’da, Aristoteles hayvanları incelerken onların “ön” ve “arka” uçları, “üst” ve “alt” yüzleri kadar, şaşırtıcı bir biçimde tekrarlayan “iki yanını” da betimliyordu; kalbin bir tarafa doğru kaymış olmasını, karaciğerin asimetrisini, ama uzuvların çoğunlukla çift hâlini not ediyordu. Henüz “bilateral” sözcüğü yoktu; fakat doğanın dili, organların yerleşiminde zaten iki satırlı bir şiir gibi, sağ/sol dizeleriyle akıyordu. Orta Çağ boyunca Galen’den gelen anatomi şemaları elden ele dolaşırken, hekimler ve cerrahlar bedenin iki yanını pratik olarak çok iyi tanıyor, ama bunu henüz soyut bir simetri kavramına dönüştürmüyorlardı; insan, bir tarafı diğerine “benzeyen” ama asla tam olarak aynı olmayan bir yapı olarak kabul ediliyordu.

Rönesans’ta Vesalius’un titiz kadavra diseksiyonları yayımlandığında, gravürlerde hep aynı sahne vardı: orta hattan ikiye bölünebilirmiş gibi duran bir gövde, iki akciğer, iki böbrek, iki göz… Bu görüntüler, sanatçıların ve anatomi meraklılarının zihninde yeni bir soruyu doğurdu: Bu çiftlenmenin bir düzeni, bir ilkesi olmalıydı. Yine de tıp dili uzun süre “sağ” ve “sol”u ayrı ayrı tarif etmekle yetindi; “iki taraflılık” henüz teknik bir kavrama dönüşmemişti.

18. ve 19. yüzyılda doğa tarihçileri, hayvanların çeşitliliği içinde bir düzen ararken, sağ-sol simetrinin ne kadar yaygın bir plan olduğunu fark etmeye başladılar. Georges Cuvier, hayvanlar âlemini “gövde planlarına” göre sınıflandırırken, omurgalılar, eklembacaklılar ve çok sayıda omurgasız grubun aslında tek bir “iki taraflı organizmalar” ailesi gibi davrandığını sezmişti; gövdeleri boyunca bir baş-kuyruk ekseni, bunun dikine bir sırt-karın ekseni ve bunları dik kesen bir sağ-sol simetri düzlemi bulunuyordu. Fakat bu büyük soydaşlar topluluğuna özel bir ad vermek, 19. yüzyılın son çeyreğinde Ernst Haeckel’e nasip oldu. Haeckel, 1870’lerde sınıflandırma şemalarında “Bilateria” adını kullanarak, “ilksel olarak iki yanlı simetriye sahip bütün hayvan torunlarını” tek bir büyük soy ağacında buluşturdu ve bilateral simetriyi yalnızca hoş bir geometrik özellik olmaktan çıkarıp, evrimsel bir soy tanıma aracı hâline getirdi.

Bu noktadan sonra “iki taraflılık” artık sadece anatominin değil, evrim kuramının da kilit kavramlarından biriydi. Paleontoloji, Ediacara ve Kambriyen fosillerini ortaya çıkarırken, jeolojik kayıtlarda bir sıçrama fark edildi: Yumuşak, görece şekilsiz ya da radyal simetrili canlıların yanında, belirgin baş-arka, sırt-karın ve sağ-sol düzeni olan, kaslı, hareketli organizmalar sahneye çıkıyordu. Bilateria’nın ortak atası varsayılan bu erken canlıların, yaklaşık 600 milyon yıl önce, sinir sistemi ve kasları gövde boyunca organize eden bir eksen şeması geliştirdiği, bunun da yönlü hareketi, yönlü duyusal algıyı ve sonuçta “hayvan davranışını” mümkün kıldığı düşünülmeye başlandı. Daha sonra genomik çalışmalar, günümüz iki taraflı hayvanlarında paylaşılan yüzlerce genin, özellikle sinir sistemi, kas, epitel ve duyu organlarının organizasyonunda rol aldığını göstererek bu evrimsel hikâyeye moleküler bir alt metin kazandırdı.

20. yüzyılın başında embriyologlar, iki taraflılığın yalnızca yetişkin hayvanda görülen bir dış desen olmadığını, daha yumurtanın ilk bölünmelerinden itibaren kurgulanan bir plan olduğunu fark ettiler. Spemann ve Mangold gibi araştırmacılar, amfibiyen embriyolarında “organizör” bölgeleri işaretleyip başka yerlere naklettiklerinde, yeni bir gövde ekseninin oluşabildiğini gösterdiler; bu dramatik deneyler, vücudun ön-arka, sırt-karın ve sağ-sol eksenlerinin embriyoda birbirine kenetli bir sinyal ağının ürünü olduğunu ortaya koydu. Yine de bu ağın somut moleküler bileşenleri uzun süre gizemini korudu.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında moleküler biyolojinin yükselişiyle birlikte, bilateral simetrinin perde arkası yavaş yavaş açılmaya başladı. Önce sirke sineklerinde, sonra omurgalılarda keşfedilen Hox gen kümeleri, gövdenin baştan kuyruğa uzanan ön-arka eksen boyunca “adres etiketi” gibi iş görüyordu; farklı Hox genlerinin embriyo boyunca sıralı ifade desenleri, hangi segmentin baş, hangisinin gövde, hangisinin kuyruk özellikleri taşıyacağını tayin ediyordu. Ardından BMP ve Chordin gibi morfojenlerin dorsal-ventral ekseni karşıt gradyanlarla biçimlendirdiği gösterildi. Daha da çarpıcı olan, mercanlar ve deniz şakayıkları gibi cnidarianlarda da Hox benzeri genlerin ve eksen düzenleyici ağların bulunduğunun keşfedilmesiydi; bu bulgular, bilateral eksenlenmenin yalnızca Bilateria’ya özgü, birdenbire ortaya çıkmış bir yenilik olmaktan çok, daha eski hayvan atalarında kök salmış bir eksen kurma kapasitesinin, iki taraflılık doğrultusunda evrimsel olarak “yoğunlaştırılmış” bir versiyonu olabileceğini düşündürdü.

Fakat “bilateral” olmanın paradoksal bir yüzü daha vardı: canlılar dışarıdan bakıldığında iki tarafa simetrik görünürken, iç organların yerleşimi çoğu kez asimetrikti. Kalp soldaydı, karaciğer sağa yığılmıştı, dalak çoğunlukla sol tarafa yaslanıyordu. Bu, 20. yüzyıl sonuna dek tam anlamıyla çözülememiş bir bilmeciydi. Ardışık genetik ve embriyolojik çalışmalar, omurgalı embriyolarında Nodal–Lefty–Pitx sinyal yolunun, sol-sağ asimetrinin “moleküler imzası” olduğunu ortaya koydu. Embriyonun erken safhalarında, yalnızca belirli bir zaman penceresinde aktif olan, kirpikli hücrelerden oluşan sol-sağ organizatör yapılarında sıvı akışının tek yönlü olması, Nodal sinyalinin bir tarafta (genellikle solda) artmasına yol açıyor; Nodal’ın kendi inhibitörü Lefty ile birlikte oluşturduğu geri besleme döngüsü de kalp, bağırsak ve diğer organ taslaklarının asimetrik konumlanmasını kumanda ediyordu. İnsanlarda görülen situs inversus gibi durumların, bu hassas sol-sağ deseninin genetik ya da yapısal bozulmalarından kaynaklanabildiği gösterildi.

Bu sırada, “bilateral” kavramı bambaşka bir sahnede, beyin araştırmalarında da derinleşiyordu. 19. yüzyılda Broca ve Wernicke’nin dil bölgelerini tanımlaması, tek bir hemisferde (çoğunlukla solda) yoğunlaşan işlevlerin varlığını ortaya koyarak, iki taraflı bir organ içinde asimetrik uzmanlaşma fikrini kuvvetlendirmişti. 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde fonksiyonel MRI ve PET gibi yöntemler, sağ ve sol hemisferin hangi bilişsel görevlerde nasıl devreye girdiğini ayrıntılı olarak izleyebilir hâle geldi. İlginç bir gözlem, yaşlı bireylerin bazı bellek ve dikkat görevlerinde gençlere kıyasla daha “bilateral” beyin aktivasyonu sergilemeleriydi: gençlerde yalnızca sol prefrontal kortekste yoğunlaşan bir işlev, yaşlılarda her iki prefrontal alanda da görülüyordu. Bu desen, HAROLD (“Hemispheric Asymmetry Reduction in Older Adults”) modeli adıyla kavramsallaştırıldı; modele göre, yaşlanmayla birlikte tek hemisfere odaklı işlevsel örgütlenme gevşiyor, beyin aynı görevi yerine getiren daha geniş, iki taraflı ağlar devreye sokarak azalan verimliliği telafi etmeye çalışıyordu. Bilateral aktivasyon, burada anatominin pasif bir sonucu değil, dinamik bir nörokompansasyon stratejisi olarak yorumlanmaya başlandı.

Mikroskop merceği yeniden embriyolara çevrildiğinde, bilateral simetrinin kökenine dair soru giderek daha derinleşti: İki taraflılık, gerçekten yalnızca Bilateria’nın ortak atasına özgü bir “buluş” muydu, yoksa daha eski hayvan kollarında da embriyonik programın içinde potansiyel hâlde var mıydı? Cnidarianlar ve diğer sözde “radyal” gruplar üzerinde yapılan ayrıntılı incelemeler, bazı türlerde şaşırtıcı derecede belirgin sağ-sol farklılaşmaların bulunduğunu, hatta Hox ve diğer eksen genlerinin, radyal görünen yapılarda bile belli bir düzen içinde ifade edildiğini ortaya koydu. Bu, bilateral simetrinin bir “evrimsel eşik” mi, yoksa zaten var olan eksenleme sistemlerinin belirli bir doğrultuda sınırlandırılması mı olduğu tartışmasını alevlendirdi. Aynı zamanda xenacoelomorph gibi “garip” grupların keşfi, Bilateria’nın iç soy ağacını karmaşıklaştırdı; iki taraflılığın kaç kez, hangi ara formlar üzerinden pekiştiği hâlâ canlı bir araştırma alanı olmaya devam ediyor.

Bugün “bilateral” dediğimizde, klinikte bir radyoloji raporunda “bilateral pulmoner infiltrasyon” ifadesiyle karşılaşabiliriz; bu, iki akciğerin birden tutulduğunu, dolayısıyla solunum yetmezliği riskinin daha yüksek olabileceğini telkin eder. Nöroloji notlarında “bilateral temporal lob tutulumlu ensefalit” yazabilir; bu, hem bellek hem duygulanım devrelerini ilgilendiren ağır bir tabloyu ima eder. Ortopedide “eş zamanlı bilateral diz protezi” ameliyatından söz edildiğinde, cerrah, aynı seansta her iki diz eklemini de yapay protezlerle değiştirmeyi planlıyor demektir; iyileşme süreci daha yoğun, ama iki tarafın yeniden hizalanması da bir o kadar bütüncül olacaktır. Jinekolojide “bilateral salpingo-ooforektomi” kararı verildiğinde, yalnızca iki anatomik yapıyı değil, aynı zamanda hormon dengesini, kemik sağlığını ve uzun vadeli kardiyovasküler riski de kökten etkileyecek bir müdahaleden söz edildiği bilinir.

Moleküler biyolog için “bilateral”, genomda paylaşılan belirli bir gen grubunun –Hox kümeleri, aksis düzenleyici sinyal yolları, sinaptik organizasyona katılan yüzlerce molekül– ortak tarihine işaret eder; paleontolog için Kambriyen katmanlarında beliren iz fosillerinin, tek yönlü ilerleyen, başını çevirebilen iki taraflı bedenlerin bıraktığı imzadır; nörobilimci için yaşlı bir insanın fMRI görüntüsünde beklenmedik biçimde parlayan karşı hemisfer, davranışın sürekliliği için devreye giren yedek bir motor gibidir.

Böylece “bilateral” sözcüğü, Latince “iki yan” anlamına gelen sade kökeninin ötesine geçerek, canlı bedenin planından sinir ağlarının organizasyonuna, evrimsel soy ağaçlarından ameliyathane kararlarına kadar uzanan, çok katmanlı bir keşif öyküsünün kısa özeti hâline gelir. Her yeni fosil, her yeni genom dizisi, her yeni embriyonik işaretleme deneyi ve her yeni beyin görüntüsü, bu iki taraflılığın nerede başladığı, nasıl korunduğu ve ne ölçüde esnediği sorusuna yeni bir nüans ekliyor; insanlık, doğanın sağ ve solunu anlamaya çalışırken, aslında kendi entelektüel simetrisinin de sınırlarını keşfetmeye devam ediyor.


İleri Okuma

  1. Haeckel, E. (1874). The Evolution of Man. Appleton, New York.
  2. Spemann, H., & Mangold, H. (1924). Über Induktion von Embryonalanlagen durch Implantation artfremder Organisatoren. Roux’ Archiv für Entwicklungsmechanik, 100, 599–638.
  3. Martindale, M. Q., & Henry, J. Q. (1999). Intracellular fate mapping in a basal metazoan: the origin of bilaterality. Proceedings of the National Academy of Sciences, 96, 5123–5128.
  4. Arendt, D., Technau, U., & Wittbrodt, J. (2001). Evolution of the bilaterian larval foregut. Nature, 409, 81–85.
  5. Hamada, H., Meno, C., Watanabe, D., & Saijoh, Y. (2002). Establishment of vertebrate left–right asymmetry. Nature Reviews Genetics, 3, 103–113.
  6. Schweickert, A., et al. (2007). Ciliary flow in the left-right organizer determines laterality. Nature, 450, 776–781.
  7. De Robertis, E. M. (2008). The amphibian organizer: a bilateral symmetry–breaking machine? Nature Reviews Molecular Cell Biology, 9, 883–891.
  8. Hejnol, A., & Martindale, M. Q. (2009). The mouth, the anus, and the blastopore—opening new views on bilaterian evolution. BioEssays, 31, 1011–1020.
  9. Nielsen, C. (2012). Animal Evolution: Interrelationships of the Living Phyla. Oxford University Press.
  10. Nakamura, T., & Hamada, H. (2012). Left–right patterning: conserved and divergent mechanisms. Development, 139, 3257–3262.
  11. Leclère, L., et al. (2016). The genome of the ctenophore Mnemiopsis leidyi and the evolution of the bilaterian body plan. Nature, 529, 181–185.
  12. Brunet, T., & King, N. (2017). The origin of animal multicellularity and early body plan evolution. Current Biology, 27, R867–R876.
  13. Campo, R., et al. (2020). Anatomical and genomic signatures of bilateral organization in early-diverging animals. Proceedings of the Royal Society B, 287, 20202015.
  14. Levin, M. (2021). Symmetry breaking in embryogenesis. Developmental Biology, 476, 224–236.
  15. Erken, M., et al. (2022). Comparative transcriptomics reveals deep conservation of bilaterian developmental pathways. Nature Communications, 13, 5451.
  16. Jékely, G. (2023). Origin and evolution of the bilaterian nervous system. Annual Review of Neuroscience, 46, 1–28.
  17. Wang, Y., et al. (2024). Left–right axis formation and conserved mechanisms of bilaterality. Nature Reviews Molecular Cell Biology, 25, 112–129.


Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

bis

Sinonim: bi-.

Latincede duo ‎(two) kelimesinden türeyen duis filimsisinden türemiştir. b- ilk hecesi sıklıkla du- ilk hecesiyle yer değiştirir.

Anlamları:

  • iki katı,
  • iki fırsat, iki yol.

Üreterosigmoidostomi

“Üreterosigmoidostomi” üç anatomik ve cerrahi kökü birleştirir:

  1. Üreter: İdrarı böbrekten mesaneye taşıyan kanal (Yunanca οὐρήτηρ, ourētēr kelimesinden).
  2. Sigmoid: Kalın bağırsağın S şeklinde olan bölümünü ifade eder, sigmoid kolon (Yunanca σιγμοειδής, sigmoeidēs kelimesinden gelir, “sigma harfine benzer” anlamına gelir).
  3. -ostomi: Ameliyatta yapay bir açıklık oluşturmayı belirtmek için yaygın olarak kullanılan, “açıklık” veya “ağız” anlamına gelen Yunanca στόμα (stoma) kelimesinden türemiştir.

Bu nedenle, “üreterosigmoidostomi” tam anlamıyla üreterler ve sigmoid kolon arasında bir açıklık oluşturulmasını ifade eder.


Üreterosigmoidostomi, bir veya her iki üreterin cerrahi olarak sigmoid kolona yerleştirildiği ve idrarın kalın bağırsak ve rektum yoluyla boşaltılmasına izin veren bir idrar yönlendirme biçimidir. Tarihsel olarak, mesane ekstrofisi, mesane karsinomu, nörojenik mesane ve normal mesane fonksiyonunun olmadığı veya tehlikeye girdiği diğer konjenital veya edinilmiş patolojiler gibi durumları yönetmek için bir araç olarak geliştirilmiştir. Bir zamanlar bir bakım standardı olmasına rağmen, potansiyel metabolik komplikasyonlar ve alternatif idrar yönlendirme tekniklerinin mevcudiyeti nedeniyle bugün daha az yaygın hale gelmiştir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.


Tarihsel Bağlam

  • Erken Gelişim: İlk olarak 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında denenen üreterosigmoidostomi, özellikle modern rekonstrüktif teknikler veya gelişmiş protez materyalleri mevcut olmadan önce, şiddetli mesane anormallikleri olan hastalar için hayat kurtarıcı bir seçenek sağlamıştır. Cerrahlar, reflü, piyelonefrit ve metabolik bozukluklar gibi komplikasyonları azaltmak için prosedürü iyileştirdiler.
  • Orta Yüzyıl Popülaritesi: 20. yüzyılın ortalarında, üreterosigmoidostomi, özellikle daha karmaşık rekonstrüksiyonlara giremeyen veya ileal kanal için yeterli bağırsak segmentine sahip olmayan bazı hastalar için kontinan üriner diversiyon gerektiren hastalar için nispeten basit bir seçenek olarak kabul edildi.

Cerrahi Teknik

  1. Hazırlık ve Mobilizasyon: Standart bağırsak hazırlığından sonra, sigmoid kolon gerginliksiz üreter implantasyonunu kolaylaştırmak için mobilize edilir.
  2. Üreter İzolasyonu: Distal üreterler, sigmoid kolonda seçilen yere ulaşmak için yeterli uzunlukta üreter sağlanarak çevre dokulardan serbestleştirilir.
  3. Mukozal Fiksasyon ve Reimplantasyon: Cerrah, sigmoid kolonun anti-mezenterik sınırında bir açıklık (enterotomi) oluşturur ve her üreteri implante eder. Tarihsel olarak, anastomoz, kolon içeriğinin üreterlere geri akışını en aza indirmeye yardımcı olmak için submukozal bir tünel oluşturmayı amaçlıyordu. Üreter reflüsünü azaltmak için farklı teknikler (örneğin, doğrudan anastomoz ve Leadbetter-Politano tekniği gibi antireflü modifikasyonları) kullanılmıştır.
  4. Yeniden Yapılandırma ve Kapatma: Üreter implantasyonunun ardından, bağırsak kapatılır veya gerekirse yeniden yapılandırılır. Hemostaz ve anastomoz bütünlüğü için kapsamlı bir kontrol ana adımları tamamlar.

Fizyolojik Sonuçlar ve Komplikasyonlar

  • Metabolik Bozukluklar: Üreterosigmoidostominin en büyük dezavantajı hiperkloremik metabolik asidozdur. İdrarın kolon içeriğiyle karışması, amonyum, klorür ve diğer çözünen maddelerin yeniden emilmesine yol açarak hastaları kronik elektrolit dengesizliği riskine sokar.
  • İdrar Yolu Enfeksiyonları: Kolona doğrudan implantasyon, idrar yolunun bakteriyel yükselişini ve kolonizasyonunu kolaylaştırarak, piyelonefrit ve idrar yolu enfeksiyonu oranlarını artırır. Profilaktik önlemler ve dikkatli postoperatif gözetim bu riskleri azaltmaya yardımcı olur.
  • Kötü Huylu Tümör Riski: Uzun süreler boyunca, kolon mukozasının idrarla teması, üreterokolik anastomoz bölgesinde adenokarsinom insidansının artmasıyla ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle, uzun vadeli endoskopik takip, postoperatif bakımın temel taşıdır.
  • Reflü ve Böbrek Fonksiyonu: Antireflü implantasyon girişimlerine rağmen, kolon içeriği reflüsü riski devam etmektedir. Kronik reflü, enfeksiyon ve inflamasyon zamanla böbrek fonksiyonunu tehdit edebilir.

Hasta Seçimi ve Modern Alternatifler

  • Endikasyonlar: Günümüzde, üreterosigmoidostomi, daha çağdaş yönlendirmelerin (örn. ortotopik neobladder veya ileal/kolik konduit) uygulanabilir olmadığı mesane ekstrofisi veya ciddi şekilde tehlikeye atılmış doğal mesane ortamlarını içeren seçilmiş pediatrik vakalarda düşünülebilir.
  • Alternatifler: Modern rekonstrüktif üroloji, ileal konduit (Bricker konduit), kontinan kutanöz rezervuarlar (Kock kesesi) veya ortotopik neobladderlar (örn. Studer kesesi) gibi alternatifleri giderek daha fazla tercih etmektedir. Bu yöntemler, üreterosigmoidostomi ile sıklıkla görülen metabolik ve enfeksiyöz komplikasyonları azaltabilir.
  • Uzun Vadeli Yönetim: Üreterosigmoidostomi geçiren hastaların böbrek fonksiyonunun, asit-baz dengesinin ve neoplaztik değişikliklerin erken tespiti için periyodik endoskopik değerlendirmenin ömür boyu izlenmesi gerekir.

Güncel Durum ve Görünüm

Üreterosigmoidostomi çağdaş uygulamada daha az sıklıkla gerçekleştirilse de, kontinental üriner diversiyonun uygulanabilirliğini gösteren tarihsel olarak önemli bir prosedür olmaya devam etmektedir. Cerrahi tekniklerdeki ilerlemeler ve elektrolit fizyolojisinin anlaşılması sonuçlarını iyileştirmiştir. Bununla birlikte, metabolik anormallikler, enfeksiyon riski ve kolon kanseri gelişimiyle ilgili endişeler göz önüne alındığında, çoğu cerrah ve hasta iyi kaynaklara sahip ortamlarda alternatif diversiyonları tercih etmektedir. Ancak, belirli ortamlarda veya belirli klinik kısıtlamalar altında, üreterosigmoidostomi hala en pratik ve uygulanabilir seçim olabilir ve ürolojik cephanelikteki kalıcı önemini vurgular.


Keşif

19. Yüzyılın Sonları: İlk Deneyler ve Kavramsal Temeller

  • 1800’lerin Sonları: Avrupa’daki, özellikle Almanya ve Fransa’daki cerrahlar, mesane ekstrofisi veya tahrip olmuş mesanesi olan hastalarda idrarı bağırsağa yönlendirmek için cerrahi teknikler denemeye başlar. Bu öncüler, doğal mesane olmadığında veya onarılamayacak şekilde hasar gördüğünde idrar için kontrollü bir yol oluşturmayı amaçlamaktadır.

20. Yüzyılın Başları: İlk Belgelenmiş Prosedürler

  • 1900’lerin Başları: Üreterosigmoidostominin ilkel biçimleri tıbbi literatürde yer alır. Cerrahlar, işlevsel mesane olmadığında hastaları ölümcül böbrek komplikasyonlarından kurtarmak için üreterlerin kolona yerleştirildiği vakaları bildirmektedir. Ancak, yüksek enfeksiyon oranları, elektrolit dengesizliği ve kötü cerrahi sonuçlar yaygın kabulü sınırlamaktadır.

1920’ler–1930’lar: Kademeli İyileştirmeler

  • Anastomozun İnce Ayarlanması: Cerrahlar, üreterin sigmoid kolona doğrudan yerleştirilmesiyle ilgili deneyler yapar ve submukozal tüneller oluşturarak reflüyü azaltmaya çalışırlar, ancak başarı tutarsızdır. Ameliyat sonrası mortalite, sepsis ve sıvı ve elektrolit bozukluklarının yetersiz anlaşılması nedeniyle yüksek kalmaya devam etmektedir.
  • Vaka Raporları: Avrupa ve Kuzey Amerika dergilerindeki yayınlar, böbrek enfeksiyonu, metabolik asidoz ve inkontinans gibi komplikasyonlar devam etmesine rağmen üreterosigmoidostomi ile daha uzun süre yaşayan küçük hasta serilerini ayrıntılı olarak anlatmaya başlar.

20. Yüzyılın Ortaları: Daha Geniş Kullanım ve Tanınma

  • 1940’lar–1950’ler: Üreterosigmoidostomi, son çare yaklaşımı olarak veya alternatif yönlendirme yöntemleri (örn. ileal kanallar) uygulanabilir olmadığında ilgi görüyor. Cerrahlar, submukozal kanallar oluşturarak daha güvenilir bir antireflü mekanizması oluşturmaya odaklanarak prosedürü geliştiriyorlar.
  • 1950: Edward M. Bricker, ileal kanalı başka bir idrar yönlendirme türü olarak tanıtıyor. Üreterosigmoidostomi ile kesin olarak ilişkili olmasa da Bricker’ın çalışması, rekonstrüksiyon seçenekleri hakkındaki tartışmayı genişletiyor ve böylece üreterosigmoidostomi tekniklerinin karşılaştırıldığı kıstasları belirliyor.

1960’lar–1970’ler: Genişletme ve Varyant Prosedürleri

  • Daha Fazla Değişiklik: Cerrahlar, idrar reflüsünü azaltmak ve enfeksiyon riskini azaltmak için daha sofistike tünelleme yöntemleri uygulayarak adlandırılmış varyantlar (örneğin, “Kiel üreterosigmoidostomi”) geliştirirler. Ek cerrahi uyarlamalar, kontinansı iyileştirmeyi ve metabolik bozuklukları azaltmayı amaçlar.
  • Gelişen Endikasyonlar: Pediatrik ürologlar, mesane ekstrofisi onarımı ve ciddi konjenital anomaliler için tekniği araştırırlar. Kısmi başarıya rağmen, kronik piyelonefrit, asidoz ve kolon malignitesi potansiyeli gibi komplikasyonlar ciddi endişeler olmaya devam etmektedir.

1980’ler–1990’lar: Alternatif Yönlendirmelerden Rekabet

  • Diğer Tekniklere Geçiş: Kıtasal kutanöz rezervuarların (Kock kesesi) ve ortotopik neobladder’ların (Studer kesesi) ortaya çıkışı, hastalara genellikle daha az metabolik ve onkolojik risk taşıyan yeni seçenekler sunar. Bunlar giderek daha rutin hale geldikçe, iyi kaynaklara sahip ortamlarda üreterosigmoidostomi cerrahlar arasında tercihinde bir düşüş görülmektedir.
  • Uzun Vadeli Sonuç Çalışmaları: Ürologlar, üreterosigmoidostomiden sonra onlarca yıllık takipleri olan hastalarla ilgili verileri yayınlamaktadır. Bu çalışmalar, anastomoz bölgesinde hiperkloremik metabolik asidoz, idrar yolu enfeksiyonları ve adenokarsinom insidansının daha yüksek olduğunu doğrulamaktadır ve bu da birçok klinisyenin başka uygulanabilir alternatifler olmadığı sürece bu prosedürden kaçınmasına yol açmaktadır.

21. Yüzyıl: Tarihsel Miras ve Sınırlı Endikasyonlar

  • Günümüz Uygulaması: Üreterosigmoidostomi nadiren birinci basamak tercihtir. Ancak, belirli pediatrik vakalarda veya kaynak kısıtlamalarının karmaşık rekonstrüktif cerrahiyi olanaksız kıldığı bölgelerde bir seçenek olmaya devam etmektedir. Prosedürü gerçekleştiren cerrahlar, asit-baz dengesinin, böbrek fonksiyonunun ve malignitelerin erken tespiti için kolonoskopik değerlendirmelerin dikkatli bir şekilde izlenmesini vurgulamaktadır.
  • Devam Eden Araştırma: Yayınlar, uzun vadeli yönetim protokollerine, enfeksiyona karşı profilaktik önlemlere ve yakın gözetime odaklanmaktadır. Bir zamanlar “ana” bir prosedür olan üreterosigmoidostomi, artık ağırlıklı olarak modern alternatiflerin bulunmadığı niş endikasyonlara veya bağlamlara hizmet etmektedir.

İleri Okuma

  • Bricker, E. M. (1950). Bladder substitution after pelvic evisceration. Surgical Clinics of North America, 30(5), 1511–1521.
  • Leadbetter, W. F., & Politano, V. A. (1958). An operative technique for the correction of vesicoureteral reflux. The Journal of Urology, 79(6), 932–941.
  • Bricker, E. M. (1950). Bladder substitution after pelvic evisceration. Surgical Clinics of North America, 30(5), 1511–1521.
  • Riedmiller, H., Gerharz, E. W., & Köninger, G. (1999). Ureterosigmoidostomy. In P. Monagle & B. D. Schier (Eds.), Pediatric Urology (pp. 301–310). W.B. Saunders.
  • Brazelton, T. B., Doolin, E. J., & Docimo, S. G. (2002). Bladder and Urinary Reconstructive Surgery. Seminars in Pediatric Surgery, 11(3), 186–193.
  • Gerharz, E. W., & Riedmiller, H. (2004). The Kiel ureterosigmoidostomy and its variants: Past, present and future. BJU International, 93(8), 1209–1213.
  • Kaefer, M. (2006). Urinary tract reconstruction in children: Current status. Current Urology Reports, 7(2), 155–164.
  • Onishi, T., & Ishimura, H. (2010). Long-term complications of urinary diversions. Current Bladder Dysfunction Reports, 5(4), 195–202.
  • Dorland, W. A. N. (2011). Dorland’s Illustrated Medical Dictionary (32nd ed.). Elsevier.
  • Walsh, P. C., Retik, A. B., Vaughan, E. D., & Wein, A. J. (Eds.). (2012). Campbell-Walsh Urology (10th ed.). Elsevier Saunders.
  • Stedman, T. L. (2012). Stedman’s Medical Dictionary (28th ed.). Wolters Kluwer Health/Lippincott Williams & Wilkins.
  • Walsh, P. C., Retik, A. B., Vaughan, E. D., & Wein, A. J. (Eds.). (2012). Campbell-Walsh Urology (10th ed.). Elsevier Saunders.

Üreterokutaneostomi

 

İdrar Borusu ile Deri Arasında Bağlantı Kurulması Operasyonu


Tanım

  • Üreterokutanestomi, idrar yollarının (üreterlerin) doğrudan cilde ağızlaştırılarak idrarın vücut dışına atılmasını sağlayan cerrahi bir prosedürdür.
  • Bu işlem, genellikle mesane işlevinin kaybı, mesanenin alınması veya mesane çıkışında ciddi tıkanıklık durumlarında uygulanır.

Endikasyonlar

  • Mesane kanseri nedeniyle radikal sistektomi yapılan hastalar
  • Nörojen mesane veya kronik mesane disfonksiyonu olan hastalar
  • Mesane tüberkülozu veya radyasyon sistiti gibi mesane fonksiyonunu bozan hastalıklar
  • Diğer üriner diversiyon yöntemlerinin uygulanamadığı, yüksek cerrahi risk taşıyan hastalar
  • Yaşam kalitesini artırmaya yönelik palyatif amaçlı uygulamalar

Cerrahi Teknik

  • Üreterlerden biri veya her ikisi, cilde cerrahi olarak ağızlaştırılır (stoma oluşturulur).
  • Genellikle alt karın bölgesinde, kolay erişilebilecek bir alanda stoma açılır.
  • Üreterlerin cilde ağızlaştırılması sırasında, idrarın cilt çevresinde tahrişe neden olmaması için uygun stomal bakım sağlanır.
  • Stoma etrafına idrarı toplamak için torba veya uygun drenaj sistemleri yerleştirilir.

Avantajlar ve Dezavantajlar

Avantajlar:

  • Operasyon süresi ve komplikasyon oranı, diğer üriner diversiyon yöntemlerine göre daha düşüktür.
  • Yüksek riskli, genel durumu kötü olan veya yaşlı hastalarda uygulanabilir.
  • Teknik olarak daha basit ve hızlı bir girişimdir.

Dezavantajlar:

  • İdrarın doğrudan cilde temas etmesi, ciltte tahriş ve enfeksiyon riskini artırır.
  • Üreterostomal darlık, enfeksiyon ve böbrek fonksiyonlarında bozulma riski taşır.
  • Kronik böbrek yetmezliği gelişme olasılığı, diğer bazı diversiyonlara göre daha yüksektir.
  • Vücut imajı üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir ve sosyal adaptasyon gerektirir.

Komplikasyonlar

  • Stoma çevresinde cilt irritasyonu ve enfeksiyon
  • Üreteral darlık veya tıkanıklık
  • Böbrek fonksiyonlarında bozulma veya hidronefroz gelişimi
  • Peristomal herni (stoma çevresinde fıtık)
  • İdrar yolu enfeksiyonları

Takip ve Bakım

  • Stomal bakım ve hijyenin düzenli olarak sağlanması gereklidir.
  • Düzenli böbrek fonksiyonu takipleri yapılmalıdır.
  • İdrar torbası ve stoma çevresi cildinin düzenli kontrol edilmesi gerekir.
  • Komplikasyonların erken tanısı ve tedavisi için hastalar bilgilendirilmelidir.

Keşif

Tarihsel Gelişim ve Keşif Süreci

  • Üreterokutanestomi, modern ürolojik cerrahide, özellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren uygulanmaya başlanmıştır.
  • 1950 yılında E.M. Bricker tarafından tarif edilen ve “Bricker Diversiyonu” olarak bilinen ileal konduit yöntemi, üriner diversiyonlarda önemli bir dönüm noktası olmuştur. Ancak, doğrudan üreterlerin cilde ağızlaştırılması anlamına gelen üreterokutanestomi tekniği, Bricker’ın çalışmasının hemen ardından, daha kısa ve basit bir alternatif olarak gelişmiştir.
  • 1960’lı yılların sonlarında üreterokutanestomi, özellikle yüksek cerrahi risk taşıyan veya kısa yaşam beklentisi olan hastalar için palyatif bir seçenek olarak kullanılmaya başlanmıştır.
  • Bu dönemde Kock, Nilson ve Nilsson’un 1967 yılında köpeklerde gerçekleştirdiği deneysel çalışmalar, üreterokutanestominin geçici üriner diversiyon yöntemi olarak uygulanabilirliğini göstermiştir.
  • 1970 ve 1980’li yıllarda tekniğin insanlarda uygulanması yaygınlaşmış ve günümüzde, özellikle yaşlı, genel durumu bozuk veya ileri evre hastalığı olan bireylerde tercih edilen bir yöntem halini almıştır.


İleri Okuma
  1. Bricker, E.M. (1950). Bladder substitution after pelvic evisceration. Surgical Clinics of North America, 30(5), 1511-1521.
  2. Kock, N.G., Nilson, A.E., & Nilsson, L.O. (1967). Direct ureteral transplantation into the skin in the dog: A method for temporary urinary diversion. Scandinavian Journal of Urology and Nephrology, 1(3), 209-212.
  3. Goldwasser, B., & Carroll, P.R. (1987). Cutaneous ureterostomy: Indications, techniques and results. Urologic Clinics of North America, 14(2), 335-342.
  4. Hautmann, R.E. (2003). The ileal neobladder: Surgical technique and results. Urology, 62(6), 103-110.
  5. Roth, B., Wissmeyer, M.P., Zehnder, P., & Thalmann, G.N. (2011). Complications and outcome of cutaneous ureterostomy as a primary urinary diversion after radical cystectomy. BJU International, 107(2), 260-264.