İnsan iskelet sistemi karmaşık bir tasarım ve işlevsellik harikasıdır. Bu harikalardan biri, genellikle oturma kemiği olarak adlandırılan os ischii’dir. Bu makale os ischii’nin etimolojisini, anatomisini ve önemini ele almaktadır.
“Os ischii” teriminin kökleri Latince’ye dayanır ve “os işi” olarak telaffuz edilir. Latince’de “os” kemik anlamına gelir ve kemiğin iskelet yapısındaki önemini vurgular. Yıllar geçtikçe, anatomik çalışmalar özellikle kalça bölgesindeki önemli rolüne ışık tuttu.
Anatomisi:
Os ischii kalça kemiğinin alt ve arka kısmını oluşturur. İskelet anatomimizin karmaşık bir parçasıdır ve aşağıdakilerden oluşur:
Corpus ossis ischii: Os ischii’nin ana bileşenlerinden biridir. Ramus ossis ischii: Bu kısım korpusu tamamlayarak os ischii yapısını tamamlar.
Os ischii ve korpus birlikte asetabulumun arka kısmını oluşturur. Bu formasyon, ramusu ve obturator foramenlerin arka yarısını sınırlayarak kalça eklemine stabilite ve yapı sağladığı için çok önemli bir rol oynar.
Os ischii’nin dorsal tarafında siyatik omurga tanımlayıcı bir özellik olarak öne çıkıyor. Büyük iskiyal çentik ile küçük iskiyal çentik arasında ayırıcı görevi görür. Bir diğer önemli anatomik dönüm noktası, küçük iskiadik çentiğin alt ucunda yer alan iskiyal tüberozitedir. İskial tüberozite, otururken vücudun ağırlığını taşıdığı için özellikle önemlidir, dolayısıyla halk arasında “oturma kemiği” adı da verilir.
This content is available to members only. Please login or register to view this area.
Klinik Özellikleri:
İskial Tüberozite:
Bu iskiyumun üst ramusundaki pürüzlü alandır. Kalça kemiğinin üzerine oturulan kısmıdır.
Uzun süreli oturma veya doğrudan travma gibi buradaki yaralanmalar veya iltihaplanmalar, genellikle “oturma kemik ağrısı” veya iskiyal bursit olarak adlandırılan ağrı ve rahatsızlığa yol açabilir.
Hamstring kasları ve sakrotüberöz bağ için bağlantı noktası görevi görür.
İskial Omurga:
İskiumun dorsalinde yer alan bu bölge, doğum sırasında fetal başın seviyesinin değerlendirilmesinde obstetrikte bir dönüm noktası görevi görür.
Sakrospinöz bağ buraya bağlanır. Bu bağ, sakrotüberöz bağ ile birlikte, büyük ve küçük siyatik çentiklerini büyük ve küçük siyatik foramenler haline dönüştürür.
Doğum sırasında ağrıyı hafifletmek veya perineal bölgedeki ameliyatlar için uygulanan bir prosedür olan pudendal sinir bloğu, iskiyal omurganın yakınına uygulanır.
Obturatör Foramenleri:
Bu iskiyum ve pubis tarafından oluşturulan büyük bir açıklıktır. Bu foramenlerin arka yarısı iskiyumun ramusu tarafından oluşturulur.
Obturator membran ile kaplıdır ve içinden obturator sinir ve damarlar geçer. Bu sinir sıkışabilir ve obturator nevraljiye yol açabilir.
Asetabulum ile İlişkisi:
Os ischii, ilium ve pubis ile birlikte kalça ekleminin yuvası olan asetabulum’a katkıda bulunur. Os ischii’yi ilgilendiren herhangi bir deformasyon veya kırık, kalça ekleminin stabilitesini ve fonksiyonunu etkileyebilir.
Kırıklar:
İskial kırıklar, diğer pelvik kırıklardan daha az yaygın olmasına rağmen, özellikle çok fazla atlama veya sprint içeren sporlarda, doğrudan travma veya aşırı atletik aktiviteden kaynaklanabilir. Ergenlerde hamstring kaslarının ani kasılması nedeniyle iskial tüberozitede avülsiyon kırıkları meydana gelebilir.
Klinik Muayeneler:
İskiyum, özellikle de iskial tüberozite, fizik muayene sırasında palpe edilebilir. Bu, iskiyal bursit gibi durumların teşhisine veya travma sonrası kemiğin bütünlüğünü değerlendirmeye yardımcı olabilir.
Kaynak
Gray, H. (1918). Anatomy of the Human Body. Lea & Febiger.
Moore, K. L., Dalley, A. F., & Agur, A. M. R. (2013). Clinically Oriented Anatomy. Lippincott Williams & Wilkins.
Standring, S. (2008). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice. Elsevier Health Sciences.
Frontera, W. R., & Silver, J. K. (2001). Essentials of Physical Medicine and Rehabilitation. Hanley & Belfus.
Ana Hint-Avrupa dilindeki *mew-k- (“slip, slime”) kelimesinden türeyen Antik Yunancadaki μῠ́κης (múkēs) kelimesi mantar veya mantar şeklindeki objeyi ifade eder.
Latince Terim: Os pubis (etimoloji için “os” ve “pubis”e bakın).
Anatomi ve Yapı:
Pelvisteki Yerleşimi:
Pubis kemiği (os pubis), ilium ve iskiyum ile birlikte pelvisin her iki tarafını oluşturan üç kemikten biridir.
Pelvik kuşak içinde (os coxae) ön ve altta yer alır.
Pubis Kemiğinin Bileşenleri:
Gövde:
Merkezi, en kalın kısım.
Femur ekleminin bulunduğu asetabulumun oluşumuna katkıda bulunur.
Üst Ramus:
İlium ve iskiyumu birleştirmek için lateral olarak uzanır.
Asetabuluma yapısal destek sağlar.
Alt Ramus:
İskiyal ramus ile bağlantı kurmak için aşağı doğru uzanır. – Obturator foramenin altındaki kemiksi bir yapı olan iskiopubik ramus‘un bir parçasını oluşturur.
Pubik Simfiz:
İki pubik kemiği orta hatta birbirine bağlayan fibrokartilajinöz bir eklem.
Hafif harekete izin veren ve şok emici görevi gören bir disk içerir.
İlişkili Özellikler:
Obturator Foramen:
Pubis ve iskiyumla sınırlanan büyük bir açıklık.
Obturator sinir ve damarlarının geçişine izin veren obturator membranla kaplıdır.
Pubik Tepe:
Pubik gövdenin üst yüzeyindeki sırt.
Rektus abdominis gibi karın kaslarına bağlanma sağlar.
İşlev:
Yapısal Destek:
Pubik kemik, üst gövde ile alt uzuvlar arasındaki ağırlık dağılımında önemli bir rol oynar.
Mesane ve üreme yapıları gibi pelvik organları destekler.
Kas Bağlantıları ve İşlevsel Önemi
Adduktor grubu: Adduktor longus, brevis ve magnus.
Köken: Pubis kemiğinin gövdesi.
İşlev: Uyluğun adduksiyonu ve medial rotasyonu.
Gracilis:
Köken: Alt ramus.
İşlev: Uyluğun fleksiyonu ve medial rotasyonu.
Pectineus:
Köken: Üst ramus.
İşlev: Kalçanın fleksiyonu, adduksiyonu ve medial rotasyonu.
Karın hareketi ve stabilitesi için Rektus abdominis ve eğik kaslar:
Rektus abdominis kasık tepesine bağlanır ve gövde fleksiyonuna ve pelvisin stabilizasyonuna katkıda bulunur.
Pubis Kemiğinin Gelişimi
Embriyonik Gelişim:
Pubis kemiği, endokondral kemikleşme yoluyla bir kıkırdak modelinden gelişir.
Fetal dönemde (~gebeliğin 8-12. haftası) kemikleşme merkezlerinin ortaya çıkmasıyla başlar.
Pubis, iskiyum ve ilium erken çocukluk döneminde ayrı kalır.
Pelvik Kuşağa Füzyon:
Ergenlik döneminde (yaklaşık 15-17 yaşlarında), pubis kemiği ilium ve iskiyumla üçlü kıkırdakta birleşerek tek bir os coxae (kalça kemiği) oluşturur.
Tam füzyon genellikle 20’li yaşların ortalarında gerçekleşir.
Klinik Önemi:
Travma ve Kırıklar
Yaralanma Mekanizmaları:
Araba kazaları veya düşmeler gibi yüksek enerjili darbeler genellikle kasık kırıklarına neden olur.
Osteoporozlu yaşlı bireylerde kemik yoğunluğunun azalması nedeniyle kasık kırığı riski daha yüksektir.
Kırık Türleri:
Basit kırıklar: Lokalizedir ve pelvik stabiliteyi bozmaz.
Karmaşık kırıklar: Genellikle pelvisin stabilitesini tehlikeye atan, kasık simfizini ve çevresindeki pelvik yapıları içerir.
Açık kitap kırıkları: Genellikle şiddetli travma sonucu oluşan ve genellikle cerrahi fiksasyon gerektiren kasık simfizinin ayrılması.
Komplikasyonlar:
Kırıklar mesane, üretra ve kan damarları gibi yakındaki yapıları etkileyerek idrar veya damar sorunlarına yol açabilir.
Yönetim:
Cerrahi Olmayan: Küçük kırıklar için dinlenme ve fizik tedavi.
Cerrahi: Karmaşık kırıklar veya dengesiz pelvik yaralanmalar için plakalar ve vidalar kullanılarak iç fiksasyon.
Simfiz Pubis Disfonksiyonu (SPD):
Genellikle hamilelik sırasında hormonal değişiklikler (örn. relaksin) ve eklem gevşekliğinin artması nedeniyle ortaya çıkar.
Semptomlar: Pubis bölgesinde ağrı, yürümede zorluk ve pelviste tıklama hissi.
Yönetim: Fizyoterapi, pelvik destek kemerleri ve duruş ayarlamaları.
Osteitis Pubis:
Koşu veya futbol gibi tekrarlayan aktiviteler yapan sporcularda yaygın olan, aşırı kullanımdan kaynaklanan pubis simfizinin iltihabı.
Semptomlar: Kasık ve alt karın bölgesinde ağrı. – Tedavi: Dinlenme, iltihap giderici ilaçlar ve fizik tedavi.
Pubikal Simfiz Diyastazı:
Genellikle doğum veya travma nedeniyle oluşan pubik simfizin aşırı genişlemesi (>10 mm).
Şiddetli vakalarda cerrahi müdahale gerekebilir.
Pubikal Kemiğin Evrimsel Önemi
İki Ayaklılığa Adaptasyonlar:
İnsanlarda, pubik kemiği de dahil olmak üzere pelvis, dört ayaklılara göre daha geniş ve kısadır.
Bu değişiklikler dik bir duruşa ve alt uzuvlara daha etkili bir ağırlık transferine olanak tanır.
Cinsel Dimorfizm:
Kadın Pelvisi:
Pubik kemik, doğumu kolaylaştırmak için daha geniş bir açı (pubik kemer) oluşturur.
Pelvik giriş ve çıkışının şekli daha geniştir ve doğum sırasında fetal başın geçişine yardımcı olur.
Erkek Pelvisi:
Daha dar pubik kemer, hareket kabiliyetinde daha fazla güç ve verimlilik için tasarlanmıştır.
Doğum ve Evrim:
Kadınlarda obstetrik pelvis‘in evrimi, iki ayaklı hareket kabiliyeti ile doğumun gerekleri arasında bir uzlaşmayı yansıtır.
İnsan beyninin ve başının nispeten büyük boyutu (vücut boyutuna kıyasla) ek zorluklar ortaya çıkarır ve diğer primatlara kıyasla daha uzun ve daha karmaşık bir doğum sürecine yol açar.
Adli Antropolojideki Rolü
Cinsiyet Belirleme:
Pubik kemik, iskelet kalıntılarının cinsiyetini belirlemek için adli antropolojide kullanılan kritik bir özelliktir.
Subpubik açı, pubik gövde genişliği ve ventral arkın varlığı gibi özellikler kadınlarda daha belirgindir.
Yaş Tahmini:
Pubis simfizindeki değişiklikler, özellikle eklem yüzeyinin morfolojisi, yetişkinlerde ölüm yaşını tahmin etmek için kullanılır.
Keşif
Kavramsal Giriş ve Terminoloji
Pubis, leğen (pelvis) kemerinin anteroinferior kısmını oluşturan, gövde (corpus), üst (ramus superior) ve alt (ramus inferior) dallardan ibaret düzensiz bir kemiktir; iki pubis gövdesi orta hatta fibro-kıkırdaklı bir eklem olan symphysis pubica ile birleşir. Simfiz, arada disk ve etrafında superior, inferior (arcuate), anterior ve posterior bağlarla güçlendirilmiş amfiartrotik bir eklemdir. Modern anatomi kaynaklarında pubisin morfolojik alt bölümleri ve kas tutunma alanları (adduktor grubu, pektineus, rektus abdominis vb.) standart biçimde tarif edilmiştir.
Antik Gözlemler
Hipokrat geleneği (MÖ 5.–4. yy) Hipokrat Korpusu’nun jinekolojik ve obstetrik risaleleri (“Kadın Hastalıkları”, “Çocuğun Doğası” vb.) doğum mekanizmasını ve leğen yapısının doğumla ilişkisini ampirik düzeyde tartışır. Antik metinler detaylı disseksiyon-temelli osteolojik terminoloji sunmasa da, pelvik yapıların doğumdaki önemi klasik tıbbın erken bir izleğidir.
Galen (MS 2. yy) Galen, De anatomicis administrationibus’ta iskeletin parçalarını sistematik disseksiyon pratiği eşliğinde sınıflandırmış; pelvisin bileşenlerini (ilium-ischium-pubis) ve bunların organ desteğindeki işlevsel ilişkilerini tanımlamıştır. Galenik anatomi Ortaçağ ve erken Rönesans boyunca ‘standart model’ olarak etkisini sürdürmüştür.
Rönesans ve Erken Modern Anatomi
Andreas Vesalius (1514–1564) De humani corporis fabrica (1543), kadavra disseksiyonunu otorite kılan görsel ve metinsel bir devrimdir; pelvik kuşağı yüksek çözünürlüklü levhalarla bütüncül iskelet bağlamında sunar ve Galenik dogmayı pek çok ayrıntıda tashih eder. Fabricanın ön yüz ve iskelet dizileri, pubisin gövde ve rami’lerinin eklem halkası içindeki konumunu açık seçik gösterir.
William Harvey (1578–1657) Harvey’nin Exercitationes de generatione animalium (1651) başta olmak üzere üreme üzerine çalışmaları, obstetrik fizyolojinin kurucu tartışmalarına yön vermiş; insan ve hayvan üremesinde uterin membranlar, konsepsiyon ve gebelik süreçlerini sistemli biçimde ele almıştır. Erken modern bağlamda pelvik anatominin doğumsal işlevlerine kavramsal dayanak sağlayan eserler bu çizgide genişlemiştir.
18.–19. Yüzyıl: Patolojik Anatomi, Doku Kuramı ve Klasik Atlaslar
Giovanni Battista Morgagni (1682–1771) De sedibus et causis morborum per anatomen indagatis (1761), patolojiyi organ ve doku koltuklarına (sedes) yerleştirerek “hastalık-otopsi” korelasyonunu kurumsallaştırdı. Simfiz pubisin iltihabi-dejeneratif tabloları ve pelvik eklemlerin patomorfolojisi bu dönemde gözlemsel zemine kavuştu.
M. F. X. Bichat (1771–1802) Anatomie générale (1801), doku kuramını ortaya koyarken pubise tutunan kas tabakaları (özellikle adduktorlar ve karın duvarı) ile mekanik işlev (yük taşıma, hareket) arasındaki bağı fizyolojik dilde çerçeveledi.
Henry Gray (1827–1861) Anatomy: Descriptive and Surgical (1858) pubisi gövde–üst ramus–alt ramus olarak modern taksona bağladı; simfiz ve çevre bağlarıyla birlikte cerrahi başvuru atlaslarında standart referans haline getirdi.
20. Yüzyılın İlk Yarısı: Dimorfizm, Pelvimetri ve Radyografi
Cinsel dimorfizm ve pelvimetri Pelvisin cinsel dimorfizmi üzerine sistematik sınıflamalar, Caldwell–Moloy tipolojisi (1933/1938: jinekoid, android, antropoid, platipe/lloid) ile klinik obstetriye yerleşti; bu sınıflama günümüzde eleştirel olarak gözden geçirilse de obstetrik düşüncede iz bıraktı.
Radyografik analiz X-ışınlarının (1895) tıp pratiğine girişiyle pelvimetri araçları dönüşmüş; obstetrik radyopelvimetri klinik düzeyde özellikle 1920’lerden itibaren uygulanmaya başlanmıştır. Pelvik seri grafilerde inlet/outlet projeksiyonlarının standardizasyonu, 20. yy ortasında öğretisel hale gelmiştir.
Osteitis pubis’in tanımlanması Pubis simfizindeki non-enfeksiyöz inflamasyon tablosu osteitis pubis, suprapubik cerrahi sonrası hastalarda Beer (1924) tarafından ilk kez tanımlanmış; daha sonra atletlerde aşırı kullanım ve gebelikle ilişkisi vurgulanmıştır. Radyografi ve daha sonra BT/MRG ile erozyon-skleroz paternlerinin tanılanması standartlaşmıştır.
20. Yüzyıl Sonu – 21. Yüzyıl: Evrim, Biyomekanik, Görüntüleme ve Adli Antropoloji
Evrimsel antropoloji ve “obstetrik ikilem” Sherwood L. Washburn’un (1960) ortaya attığı obstetrik ikilem kavramı, iki ayaklılıkla daralan doğum kanalı ile artan beyin hacmi arasında bir dengeye işaret ederek pelvis evriminin doğumla ilişkili seçilim baskılarını anlattı. Rosenberg (1992, 1995) fosil ve karşılaştırmalı kanıtları işlemiş; Dunsworth ve arkadaşları (2012) ise gebelik süresi ve fetüs büyüklüğünü maternal metabolik sınırlar üzerinden açıklayan EGG (Energetics of Gestation & Growth) hipotezini ortaya koyarak ikilemi kısmen sorgulamıştır. Son yıllarda pelvik taban biyomekaniği ve doğum kanalı genişliğinin çoklu kısıtları vurgulanmaktadır.
Biyomekanik ve ileri görüntüleme BT/MRG tabanlı sonlu eleman (FE) modelleri, pubis simfizinin darbe, yük paylaşımı ve gebelik/doğum sırasındaki mekanik yanıtını nicel olarak incelemektedir. Simfiz alt modeli içeren bütüncül pelvis FE çalışmalarında lateral darbe koşullarında bağ-disk kompleksinin gerilme-şekil değiştirme örüntüleri gösterilmiştir; klinik uygulamaya yönelik hasta-özgül modeller, pelvik halka stabilizasyonu ve öngörü planlamasında kullanılmaktadır.
Klinik ve spor hekimliği yansımaları Gebelikte symphysis pubis dysfunction (SPD)/pelvik kuşak ağrısı ve atletlerde adduktor-aponevrotik kompleks kaynaklı kasık ağrısı, pubis-simfiz eksenini merkeze alan güncel klinik başlıklardır. Doha Uzlaşısı (2015) sporcularda kasık ağrısını “adduktor-iliopsoas-inguinal-pubik ilişkili” olarak klinik temelli sınıflandırmış; osteitis pubis ve “athletic pubalgia/inguinal disruption” tartışmaları terminolojik standarda kavuşturulmuştur. Tedavide konservatif yaklaşımlar (yük modülasyonu, hedefli rehabilitasyon) esastır; seçilmiş olgularda görüntüleme kılavuzlu enjeksiyon ve cerrahi seçenekler raporlanmıştır.
Adli antropoloji: yaş ve cinsiyet tahmini Yetişkin yaş tahmini için pubis simfiz yüzeyinin evreselleştirilmesi Todd (1920/1921) ile başlamış, McKern–Stewart (1957) ve en yaygın uygulamada Suchey–Brooks (1990) ile güncellenmiştir. Cinsiyet tayininde Phenice (1969) yöntemi (ventral ark, subpubik konkavite, ischiopubik ramusun medial yüzü) yüksek doğrulukla klasikleşmiştir. 2000’lerden itibaren 3B yüzey tarama, MDCT ve istatistiksel şekil modelleme tabanlı yöntemler (otomatik/yarı otomatik evreleme, derin öğrenme) adli değerlendirmeye nesnelleştirilmiş metrik destek sağlamaktadır. Bununla birlikte popülasyon-özgüllük, gözlemci değişkenliği ve yaşlı erişkinde sapma riskleri güncel araştırma konularıdır.
İleri OKuma
Vesalius, A. (1543). De Humani Corporis Fabrica Libri Septem. Basel: Johannes Oporinus.
Harvey, W. (1651). Exercitationes de generatione animalium. Londini: Du-Gardianis.
Morgagni, G. B. (1761). De sedibus et causis morborum per anatomen indagatis. Venezia: Remondini.
Bichat, M. F. X. (1801). Anatomie générale, appliquée à la physiologie et à la médecine. Paris: Brosson.
Gray, H. (1858). Anatomy: Descriptive and Surgical. London: J. W. Parker.
Todd, T. W. (1920). Age Changes in the Pubic Bone. I: The Male White Pubis. American Journal of Physical Anthropology, 3(3), 285–334.
Beer, E. (1924). Osteitis pubis: A complication following suprapubic operations. International Journal of Medical Sciences.
Beer, E., & Voelcker, F. (1933). Radiographic Studies of the Symphysis Pubis and Related Conditions. American Journal of Roentgenology and Radium Therapy, 30(3), 529–542.
Caldwell, W. E., & Moloy, H. C. (1933/1938). Anatomical variations in the female pelvis and their obstetrical significance. American Journal of Obstetrics and Gynecology.
Washburn, S. L. (1960). Tools and Human Evolution. Scientific American, 203(3), 63–75.
Phenice, T. W. (1969). A newly developed visual method of sexing the os pubis. American Journal of Physical Anthropology, 30(2), 297–301.
Lovejoy, C. O., Meindl, R. S., Pryzbeck, T. R., & Mensforth, R. P. (1985). Chronological metamorphosis of the auricular surface of the ilium: A new method for determining age at death. American Journal of Physical Anthropology, 68(1), 15–28.
Katz, D., & Suchey, J. M. (1986). Age determination of the male os pubis. American Journal of Physical Anthropology, 69, 427–435.
Gamble, J. G. (1986). The symphysis pubis: Anatomic and pathologic considerations. Radiology, 159, 661–667.
Abitbol, M. M. (1988). Evolution of the pelvis in hominids and its relevance to obstetrics. American Journal of Physical Anthropology, 77(3), 329–344.
Brooks, S., & Suchey, J. M. (1990). Skeletal age determination based on the os pubis: A comparison of the Acsádi-Nemeskéri and Suchey-Brooks methods. Human Evolution, 5, 227–238.
Rosenberg, K. R. (1992). The evolution of modern human childbirth. American Journal of Physical Anthropology, 35(S15), 89–124.
McHenry, H. M. (1994). Tempo and mode in human evolution. Proceedings of the National Academy of Sciences, 91(15), 6780–6786.
Walker, P. L. (1995). Problems of preservation and sexism in sexing: Some lessons from historical collections for paleodemographers. American Anthropologist, 97(2), 233–241.
Murphy, A. M., & Siegel, M. J. (2003). Pediatric pelvic trauma: Imaging and clinical correlations. Radiographics, 23(4), 1077–1087.
White, T. D., & Folkens, P. A. (2005). The Human Bone Manual. Burlington: Elsevier Academic Press.
Li, Z. (2007). Biomechanical response of the pubic symphysis: Finite element analysis. Journal of Biomechanics, 40, 2758–2767.
Krywonos, J. (2010). MRI image-based finite element modelling of the pelvis. Computer Methods in Biomechanics and Biomedical Engineering, 13, 1–12.
Becker, I. (2010). The adult human pubic symphysis: A systematic review. Journal of Anatomy, 217, 475–487.
Dunsworth, H. M., Warrener, A. G., Deacon, T., Ellison, P. T., & Pontzer, H. (2012). Metabolic hypothesis for human altriciality. Proceedings of the National Academy of Sciences, 109, 15212–15216.
Villa, C., Lynnerup, N., & Boldsen, J. L. (2013). Reliability of the Suchey-Brooks method on 3D visualizations of the pubic symphysis. International Journal of Legal Medicine, 127, 653–660.
Larsen, C. S. (2015). Bioarchaeology: Interpreting behavior from the human skeleton. Cambridge: Cambridge University Press.
Weir, A., Brukner, P., Delahunt, E., Ekstrand, J., & et al. (2015). Doha agreement meeting on terminology and definitions in groin pain in athletes. British Journal of Sports Medicine, 49, 768–774.
Garvin, H. M. (2016). Utility of advanced imaging in forensic anthropology. Forensic Science, Medicine and Pathology, 12, 99–110.
Haeusler, M., Gruss, L. T., & Fornai, C. (2021). Obstetrical dilemma—there’s life in the old dog yet. Biological Reviews, 96, 1464–1489.
Warrier, V., Morgan, B., & Black, S. (2021). Computed tomographic age estimation from the pubic symphysis. Forensic Science International, 321, 110720.
Kotěrová, A., Velemínská, J., & Brůžek, J. (2022). Computational age-at-death estimation from 3D symphyseal surface scans. Scientific Reports, 12, 10973.
Abegg, C., Bortolotti, F., & Cattaneo, C. (2023). Measuring pelvises in 3D surface scans and MDCT. Forensic Science International, 348, 111588.
StatPearls (2024). Pelvic Inlet. Treasure Island, FL: StatPearls Publishing.
Kim, Y., et al. (2025). Age-related morphological changes of the pubic symphyseal surface (statistical shape modeling approach). Scientific Reports, 15, e024-84168-8.
Bazı vücut fonksiyonları hala yerinde olan insanlar nasıl oluyor da ölmüş sayılıyor?
Nabızları hala atan, idrar üreten, bedenleri sıcak olan, karınları guruldayan, yaraları iyileşen, mideleri yemek sindiren insanlar nasıl olur da hukuken ve tıbben ölü kabul edilir?
Bu insanlar kalp krizi de geçirebilir, nezle olabilir, yatak yaraları çıkabilir. Kızarıp terleyebilirler; hatta bebekleri bile olabilir. Ama ölüdürler.
Bunlara nabzı atan kadavralar deniyor. Beyin ölümü gerçekleşmiş, ama organları hala işliyor, nabızları atıyordur.
Bu vakaların tıbbi bakım masrafları birkaç hafta için 200 bin doları bulur. Ama teknik olarak ölü sayılsa da biraz şans ve epeyce yardımla bedenin aylarca, hatta yıllarca canlı kalması sağlanabilir.
Image copyrightGETTYImage captionÖnceleri hastalarda yaşam belirtisi bulmak için meme uçlarına kıskaç tutturulurdu.
Nabzı olan bu kadavralar bilincini yitirmiş komadaki hastalarla karıştırılmamalıdır. Bu insanlar tepki vermese de beyin işlevleri kısmen de olsa sürmekte, uyku ve uyanıklık döngüsü devam etmektedir. Komadaki hastanın tam iyileşme gösterme ihtimali de vardır.
Bitkisel hayat durumu ise daha ciddidir. Bu hastalarda beynin bilinçli kısmı geri dönülmez bir şekilde hasara uğramıştır. Bir daha hiç bilinçleri yerine gelmeyecek olsalar da ölmüş de değillerdir.
Nabzı atan kadavra sayılmak için beynin tümüyle ölü olması gerekir. Nefes alma gibi kritik bedensel işlevleri yerine getirmekle görevli beyin kökü de ölü olmalıdır. Ama diğer organlar vücudun komuta merkezinin ölmüş olmasından sandığımız kadar etkilenmeyebilir.
Ölüm ve yaşam
Los Angeles’taki California Üniversitesi’nde nörolog olan Alan Shewmon beyin ölümü tanımını uzun süredir eleştiren bilim insanlarından biri. Shewmon, kişinin ölümünden sonra bedeni bir haftadan fazla yaşam belirtileri göstermeye devam eden 175 vaka tespit etmişti. Kalp atışı ve diğer organların çalışması 20 yıl boyunca devam eden bir kadavra örneği bile vardı.
Image copyrightGETTYImage captionKalp atışının durması bir zamanlar ölüm hali olarak algılanıyordu.
Peki bu nasıl oluyor?
Aslında biyolojik açıdan bir an olarak ölümden söz edilemez. Farklı dokular farklı hızda ölür.
1984’te Lazarus belirtisi olarak ifade edilen otomatik refleks nedeniyle ölen kişi oturur pozisyon alır, kollarını kısa süreli kaldırıp indirir ve çapraz halde göğsüne koyar. Birçok refleks beyin tarafından idare edilse de omurilik boyunda “refleks kavisi” tarafından kontrol edilen refleksler de vardır. Öyle ki dizine vurulduğunda bacağını ileri fırlatan cesetlere rastlanmıştır.
Öldükten sonra deri ve beyindeki kök hücrelerin günlerce canlı kaldığı görülmüştür. İki buçuk haftalık cesetlerde canlı kas kök hücrelerine rastlanmıştır.
Nabzı atan kadavralarda beyin önce ölmüştür. Beyin vücut ağırlığının yüzde 2’sini oluşturur, ama vücuda giren oksijenin yüzde 25’ini tüketir.
Bunun nedeni sinir hücresi nöronların sürekli aktif olmasıdır. Kendi bünyeleri ile çevreleri arasında elektrik akımı oluşturmak için sürekli iyon pompalarlar. Oksijen eksikliği nöronların iyonlarla boğulmasına neden olur ve geri dönülmez hasar yaratır.
Image copyrightGETTYImage captionBeyin vücudumuzdaki oksijenin dörtte birini kullanıyor.
Peki kalp atmaya devam ediyorsa doktorlar hastanın öldüğüne nasıl karar verir? Beyin aktivitesine bakılır. Ancak alkol, anestezi, hipotermia ve Valium gibi bazı ilaçlar beyin aktivitesini dondurup doktorların hastanın öldüğünü sanmasına neden olabilir.
Bu amaçla yapılan testlerde hastanın sözlü uyarılara cevap vermemesi, bedeni uyarmaya yönelik uyarıcılara tepkisiz kalması gibi koşullara bakılır. Kulağa soğuk su doldurmak bunlardan biridir ve otomatik refleks sonucu gözlerin hareket etmesini sağlar. Bu testi bulan kişi Nobel Ödülü almıştır.
Kadavradan organ bağışı
Hastanın öldüğüne karar verildikten sonra bütün tıbbi tedavinin sona ermesi beklenir. Ama nabzı atan kadavra vakalarında durum böyle olmayabilir. Organ bağışında başarı oranını yüksek tutmak için, ölmüş tanısı konan bu kişilerin bakımı devam eder. Böylece beden her şey normalmiş gibi çalışmaya devam ederken organ nakli yapılacak hasta ve yapacak cerrahlar hazır oluncaya dek zaman kazanılmış olur.
Image copyrightSPLImage captionDoktorlar artıkyaşam belirtisi bulmak için belli prosedürleri izliyor.
Nabzı atan kadavralardan başarılı organ nakli sayısı kadavra başına 3,9’dur ve bu, nabızsız kişilerden alınan organların iki katına tekabül eder. Kalp nakillerinin tek güvenilir kaynağı bugün için bu yöntemdir.
Bedenin hayatta kalmak için beyinde en çok ihtiyaç duyduğu bölge bilinçle ilgili korteks değil, hipotalamustur. Badem şeklindeki bu bölge, önemli hormonları kontrol eder, tansiyon, iştah, vücut saati, şeker seviyesi, sıvı dengesi ve enerji tüketimini düzenler.
Bu nedenle öldüğü halde nabzı atmaya devam eden kadavraların organ nakli amacıyla bedenlerinin canlı tutulması solunum makinelerine bağlanıp serumla beslenmelerinden öte bir şeydir. Yoğun bakım ekipleri serum yoluyla bunlara gerektiği miktarda hormon tedarik eder.
Image copyrightSPLImage captionNabzı atan kadavralar organ nakli için özel bakıma alınıyor.
Bütün bunların olması için önce testlerle kesin ölüm halinin ilan edilmesi gerekir. Ancak bu sanıldığı kadar kolay olmayabilir. Harvard testleriyle beyin ölümü teşhisi konmuş 611 kişinin yüzde 23’ünde bilim insanları beyin aktivitesi tespit etti. Yüzde 4’ünde ise ölümden bir hafta sonra uyku haline benzer beyin aktivitesi görüldü. Bazıları ise nabzı atan kadavralardan organ nakli için cerrah müdahalesi esnasında vücudun tepki verdiğini iddia ederek bu işlemin anestezi altında yapılmasını önerdi.
Ölüm tartışması
Ayrıca sorunun bir de dinsel yönü var. Birçok dinde ölüm tanısı için bedenin soğuk olması ve kalp atışının durmuş olması esas alınır.
Klinik ölüm tanısı konusunda da bazı belirsizlikler olabiliyor. Örneğin kan dolaşımının ne kadar süre durması halinde yeniden canlandırılamayacağı konusu. ABD’de bu beş dakika olarak ifade ediliyor, ama bunun doğruluğu konusunda yeterli veri bulunmadığına inananlar da var.
Image copyrightGETTYImage captionÖlümün kesin tanımı dinlere ve kültürlere göre farklılık gösterebiliyor.
Hamile iken beyin ölümü sorunu daha da karmaşıklaştırıyor. 1982-2010 yılları arasında böyle 30 vaka oldu. Aileler, bebeği kaybetme ya da onu yaşatma uğruna beyin ölümü gerçekleşmiş yakınlarının en azından bebek anne karnında 24 haftalık oluncaya dek suni bir şekilde canlı kalmasına izin verme tercihini yapmak zorunda kalabiliyor.
Organ bağışı konusunda da bazı kuralların yeniden ele alınması gerektiğine inananlar var. Bugün organın çıkarılması için kişinin ölmüş olması, yani tam beyin ölümü veya kalbin durmuş olması gerekiyor.
Bazıları ölüm halinin kişinin kalbinin ya da solunumunun durmasıyla gerçekleşmediğini, “birey olma durumunu” kaybettiği anda ölü sayılması gerektiğini savunuyor.
Image copyrightSPLImage captionHamileyken beyin ölümü olması halinde bebek 24 haftalık oluncaya kadar beden fonksiyonları desteklenebiliyor.
Beyninin önemli kısımları hala işlevli olsa ve kendi başına nefes alma yeteneğini sürdürse bile kişi bilinçli düşünce becerisini yitirdiği için ölü sayılabilir.
Böylece organ nakli konusunda daha geniş bir alan açılacağı ve sayısız hayat kurtarılacağı iddia ediliyor.
Ölüm bir an değil, süreçtir. Ama binlerce yıllık deneyimimize rağmen bugün hala daha kesin bir yanıt arıyor olmamız bu sorunun kısa sürede sonuca bağlanmayacağını gösteriyor.
David R. Field, Elena A Gates, Robert K. Creasy, Russell K. Laros Maternal Brain Death During PregnancyMedical and Ethical Issues JAMA The Journal of the American Medical Association 260(6):816-822 · September 1988 DOI: 10.1001/jama.1988.03410060086033
D. Alan Shewmon, MD Chronic “brain death” Neurology December 1998 vol. 51 no. 6 1538-1545 oi: 10.1212/WNL.51.6.1538
Allan H. Ropper, MD Unusual spontaneous movements in brain‐dead patients Neurology August 1984 vol. 34 no. 8 1089 doi: 10.1212/WNL.34.8.1089
Mathilde Latil, Pierre Rocheteau, Laurent Châtre, Serena Sanulli, Sylvie Mémet, Miria Ricchetti, Shahragim Tajbakhsh & Fabrice Chrétien Skeletal muscle stem cells adopt a dormant cell state post mortem and retain regenerative capacity Nature Communications 3, Article number: 903 (2012) Received: 14 February 2012 Accepted: 04 May 2012 Published online: 12 June 2012 doi:10.1038/ncomms1890
Alexander E Pozhitkov,Rafik Neme, Tomislav Domazet-Loso, Brian Leroux, Shivani Soni,Diethard Tautz, Peter Anthony Noble Thanatotranscriptome: genes actively expressed after organismal death bioRxiv Posted June 11, 2016. doi: http://dx.doi.org/10.1101/058305
D. W. McKeown, R. S. Bonser and J. A. Kellum Management of the heartbeating brain-dead organ donor Br. J. Anaesth. (2012) 108 (suppl 1): i96-i107. doi: 10.1093/bja/aer351
Dick Teresi, The Undead: Organ Harvesting, the Ice-Water Test, Beating Heart Cadavers–How Medicine Is Blurring the Line Between Life and DeathKindle Edition
HOWLETT, TREVOR A.; KEOGH, ANNE M.; PERRY, LES; TOUZEL, RICHARD; REES, LESLEY H. ANTERIOR AND POSTERIOR PITUITARY FUNCTION IN BRAIN-STEM-DEAD DONORS: A POSSIBLE ROLE FOR HORMONAL REPLACEMENT THERAPY. Transplantation: May 1989
Grigg MM, Kelly MA, Celesia GG, Ghobrial MW, Ross ER Electroencephalographic activity after brain death. Arch Neurol. 1987 Sep;44(9):948-54. PMID: 3619714
Prostat bezi hastalıklarını ifade etmek için kullanılan genel terim “prostatopati ‘ veya çoğul formda ’prostatopatiler ”dir. Bu terim Yunanca “prostata” (prostat) ve “pathos” (hastalık veya acı) köklerinden türemiştir. “-pati” eki tıbbi terminolojide yaygın olarak bir hastalığı veya bozukluğu belirtmek için kullanılır. Dolayısıyla, “prostatopati” prostat bezini etkileyen ve her biri farklı nedenlere, semptomlara ve tedavilere sahip bir dizi durumu kapsar.
Yaygın Prostatopatiler
Benign Prostat Hiperplazisi (BPH)
Tanım:** BPH, yaşlı erkeklerde sık görülen, prostat bezinin kanserli olmayan bir büyümesidir. Prostat büyüdükçe üretrayı sıkıştırarak idrara başlamada zorluk, zayıf idrar akışı, sık idrara çıkma ve noktüri (gece idrara çıkma ihtiyacı) gibi üriner semptomlara yol açabilir.
Patofizyoloji:** BPH’nin kesin nedeni tam olarak anlaşılamamıştır, ancak erkekler yaşlandıkça hormonal değişikliklerle, özellikle de dihidrotestosterondaki (DHT) artışla ilişkili olduğuna inanılmaktadır.
Tedavi:** Seçenekler arasında ilaçlar (alfa blokerler, 5-alfa redüktaz inhibitörleri), minimal invaziv tedaviler ve cerrahi (örn. prostatın transüretral rezeksiyonu veya TURP) yer alır.
Prostatit
Tanım:** Prostatit, prostat bezinin akut veya kronik olabilen iltihaplanmasını ifade eder. Çeşitli tiplere ayrılır:
Akut bakteriyel prostatit:** Ateş, titreme, dizüri (ağrılı idrara çıkma) ve pelvik ağrı ile karakterize ani bir bakteriyel enfeksiyon.
Kronik bakteriyel prostatit:** Akut prostatite benzer semptomlar gösteren ancak daha az şiddetli ve daha kalıcı olan tekrarlayan bakteriyel bir enfeksiyondur.
Kronik prostatit/kronik pelvik ağrı sendromu (CP/CPPS):** Pelvik ağrı ve idrar güçlüğü semptomları ile seyreden, ancak genellikle net bir bakteriyel nedeni olmayan en yaygın formdur.
Tedavi:** Türüne bağlı olarak, tedaviler antibiyotikleri, anti-enflamatuar ilaçları, alfa blokerleri ve yaşam tarzı değişikliklerini içerebilir.
Prostat Kanseri
Tanım:** Prostat kanseri, prostat bezi içindeki hücrelerin kontrolsüz büyümesidir. Erkeklerde en sık görülen kanserlerden biridir ve minimal tedavi gerektiren yavaş büyüyen tümörlerden hızla yayılan agresif formlara kadar değişebilir.
Belirtiler:** Erken evrelerde genellikle belirti görülmez, ancak hastalık ilerledikçe belirtiler arasında idrar yapma zorluğu, idrarda veya menide kan, pelvik ağrı ve erektil disfonksiyon yer alabilir.
Tedavi:** Seçenekler arasında aktif gözetim, cerrahi (radikal prostatektomi), radyasyon tedavisi, hormon tedavisi, kemoterapi ve immünoterapi gibi daha yeni tedaviler yer alır.
Prostatik İntraepitelyal Neoplazi (PIN)
Tanım:** PIN, prostat hücrelerinin mikroskobik görünümünde değişikliklerin olduğu ve prostat kanserinin habercisi olabilecek bir durumdur. Yüksek dereceli PIN, artmış prostat kanseri riski için bir belirteç olarak kabul edilir.
Tanı ve Yönetim:** PIN tipik olarak başka nedenlerle yapılan bir biyopsi sırasında tespit edilir. Yüksek dereceli PIN yakın izlemeyi gerektirir, ancak kansere ilerlemediği sürece genellikle özel bir tedavi gerekmez.
Klinik Önemi
“Prostatopati” terimi geniş kapsamlı ve spesifik değildir ve sağlık hizmeti sağlayıcıları tipik olarak prostatı etkileyen spesifik duruma göre daha kesin terimler kullanır. Etkili tedavi ve yönetim için doğru tanı ve bu durumlar arasında ayrım yapılması çok önemlidir. Prostatopatiler, özellikle idrar ve cinsel işlev açısından bir erkeğin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebilir, bu da erken teşhis ve tedaviyi önemli hale getirir.
Tarihsel ve Etimolojik Bağlam:
“Prostatopati” terimi prostat bezini etkileyen genel bir hastalık kategorisini ifade eder ve bu hastalıkların anlaşılması yüzyıllar boyunca tıp tarihindeki çeşitli dönüm noktalarıyla gelişmiştir. Aşağıda prostatopatilerin keşfi ve anlaşılmasındaki önemli dönüm noktaları yer almaktadır:
Erken Anatomik Tanımlamalar (1500’ler-1600’ler)
Niccolò Massa (1536):** Massa, prostat bezinin ilk tanımlarından birini yaparak erkek anatomisindeki rolünün anlaşılmasına zemin hazırlamıştır. Çalışmaları, prostatın ayrı bir anatomik yapı olarak tanınmasının başlangıcını oluşturmuştur.
Thomas Bartholin (1649): Bartholin, prostatın daha ayrıntılı anatomik tanımlarını sunarak yapısının ve potansiyel ilişkili durumların erken anlaşılmasına katkıda bulunmuştur.
John Hunter (1786):** Önde gelen bir İskoç cerrah olan Hunter, prostatı daha ayrıntılı olarak tanımladı ve özellikle yaşlı erkeklerde idrar sorunlarındaki rolünü kabul etti. Çalışmaları, prostatın günümüzde iyi huylu prostat hiperplazisi (BPH) gibi durumların semptomları olarak anlaşılan obstrüktif idrar sorunlarına neden olma potansiyelini vurgulamıştır.
Jean Civiale (1830’lar):** Fransız bir ürolog olan Civiale, genellikle büyümüş prostat bezleriyle ilişkili olan idrar tıkanıklıklarını gidermek için erken cerrahi teknikler geliştirdi. Bu çalışma prostatopatinin tedavisinde çok önemliydi.
Prostatitin Tanımlanması ve Sınıflandırılması (1800’ler)
Sir Benjamin Brodie (1832): İngiliz bir cerrah olan Brodie, prostat iltihabı vakalarını ve bunun idrar sağlığı üzerindeki etkisini tanımladı. Gözlemleri, prostatitin ayrı bir durum olarak erken tanımlanmasına katkıda bulunmuştur.
W. H. Byford (1850’ler): Byford, prostatit üzerine daha fazla çalışma yaparak, semptom süresi ve şiddetine göre akut ve kronik prostatit gibi farklı biçimlerde sınıflandırılmasına yardımcı oldu.
Prostat Kanserinin Tanınması (1853)
J. Adams: 1853’te Adams, prostat bezinde gözlenen patolojik değişiklikleri tanımlayarak kaydedilen ilk prostat kanseri vakalarından birini yayınladı. Bu, prostat kanserinin diğer prostat hastalıklarından ayırt edilmesinde önemli bir dönüm noktasıydı.
Prostat Cerrahisi ve Tedavisindeki Gelişmeler (1900’ler)
Freyer’in Prostatektomisi (1900):** Sir Peter Freyer, ciddi BPH vakalarını tedavi etmek için ilk başarılı prostatektomilerden birini gerçekleştirerek prostatopatilerde cerrahi müdahaleler için zemin hazırladı.
Prostatın Transüretral Rezeksiyonunun (TURP) Geliştirilmesi (1930’lar):** TURP, BPH tedavisinde standart cerrahi prosedür haline geldi ve obstrüktif prostatopatisi olan hastaların sonuçlarını önemli ölçüde iyileştirdi.
PSA Testinin Tanıtımı (1980’ler)
Prostat Spesifik Antijen (PSA) Testi:** PSA testinin kullanıma girmesi, prostat kanserinin tespitinde devrim yaratarak daha erken tanı konulmasına ve hastalığın daha iyi izlenmesine olanak sağladı. Bu dönüm noktası, özellikle iyi huylu ve kötü huylu durumların ayırt edilmesinde prostatopatilerin yönetimini önemli ölçüde etkilemiştir.
Prostatopatilerin Modern Sınıflandırması ve Tedavisi (2000’ler-Günümüz):
Prostatitin NIH Sınıflandırması (1995): Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) prostatit için bir sınıflandırma sistemi geliştirmiş ve bunu dört tipe ayırmıştır: akut bakteriyel prostatit, kronik bakteriyel prostatit, kronik prostatit/kronik pelvik ağrı sendromu (CP/CPPS) ve asemptomatik inflamatuar prostatit.
Minimal İnvaziv Tedavilerdeki Gelişmeler:** Lazer tedavisi ve robotik destekli prostatektomi gibi minimal invaziv tedavilerin geliştirilmesi, BPH ve prostat kanseri yönetimini iyileştirerek geleneksel cerrahiyle ilişkili riskleri azaltmıştır.
İleri Okuma
Brodie, B. C. (1832). Lectures on the Diseases of the Urinary Organs. London: Longman, Rees, Orme, Brown, Green, and Longman.
Power, D’Arcy (1898). Sir Benjamin Collins Brodie: His Life and Work. London: T. Fisher Unwin.
McNeal, J. E. (1988). Normal histology of the prostate. The American Journal of Surgical Pathology, 12(8), 619-633.
Cameron, H. C. (1918). Sir Benjamin Brodie, 1783-1862: A biography. London: T. Fisher Unwin.
Huggins, C., & Hodges, C. V. (1941). Studies on prostatic cancer: The effect of castration, of estrogen and of androgen injection on serum phosphatases in metastatic carcinoma of the prostate. Cancer Research, 1(4), 293-297.
Thompson, I. M. (1994). The history of prostate cancer treatment. The Urologic Clinics of North America, 21(4), 629-639.
Collins, M. M., & Barry, M. J. (1996). Prostate cancer: Controversies in screening and treatment.Annals of Internal Medicine, 125(9), 743-748.
Nickel, J. C. (1999). Prostatitis: Evolution of a clinical diagnosis.Urology, 54(2), 229-234.
Barry, M. J., & Roehrborn, C. G. (2001). Benign prostatic hyperplasia. BMJ, 323(7320), 1042-1046.
Nickel, J. C. (2003). Prostatitis: Myths and realities. Urological Clinics of North America, 30(4), 639-649.
Hutchinson, J. (2004). Brodie, Sir Benjamin Collins (1783–1862). In Oxford Dictionary of National Biography. Oxford University Press.
Pearce, J. M. S. (2007). Niccolò Massa (1485–1569) and the first description of the prostate.Journal of Neurology, Neurosurgery & Psychiatry, 78(1), 104.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.