Franz Radziwill Kaynak: https://i.pinimg.com/736x/3b/80/29/3b802916139aa152fbb14c27d38f79ed–new-objectivity-degenerate-art.jpg
Yaklaşık 350 yıl kadar önce ünlü filozof Descartes o huzur bozucu soruyu sordu: Eğer duyularımız her zaman güvenilir değilse, illüzyonla gerçeği nasıl ayırabiliriz? Ağustos 2017`de Science’ta yayınlanan yeni bir çalışma, beynimizin bu ayrımı yapabildiğimizi öne sürüyor: Beynimiz kendi geçmişine dayanan beklenti ve inançlarıyla mevcut gerçekliği devamlı sorguluyor. Halüsinasyonlar ise bu iç kontrol mekanizması sekteye uğradığı zaman gerçekleşiyor. Yeni bulgu şizofrenler ve diğer psikiyatrik engele sahip olanlar için daha iyi bir tedavinin yolunu açabilir.
Duyularımızdan gelen bilgiyle algıladığımız dünya her zaman aynı değildir. Örneğin 1890’larda Yale Üniversitesi’nde gerçekleştiren bir deneyde, araştırmacılar gönüllülere arka arkaya bir resmi ona eşlik eden bir ses tonuyla birlikte gösterdiler. Bilim insanları sonrasında sesi kapatmalarına karşın gönüllüler resim gösterildiğinde, sesi duymaya devam ettiler. Bu gündelik hayatımızda yaşadığımız işitsel halüsinasyonlardan farklı değildir, mesela cep telefonumuzun çaldığını ya da titreştiğini zannettiğimiz zamanlar gibi. Makalenin yazarlarından ve Yale Üniversitesi’nden psikiyatrist Albert Powers bu durumu “İnsanlar sesi duyma beklentileri çok yüksekse, beyin onların yerine duyuyor.” cümlesiyle açıklıyor.
Çalışmanın yazarlarından ve yine Yale psikiyatristlerinden Philip Corlett, bu örneklerin beyinin dünyaya dair kendi beklenti ve inançlarına, dışarıdan aldığı duyusal kanıtlardan daha fazla ağırlık verdiği zaman ortaya çıktığını söylüyor. Araştırmacılar bu fikri sınamak için, 1890’larda geliştirilen deneyin yeni bir sürümünü dört farklı gurupla gerçekleştirdiler: Sağlıklı insanlar, psikoza sahip ama sesler duymayan insanlar, şizofreniye (psikozun bir biçimi) sahip insanlar ve düzenli olarak sesler duyan ama bundan rahatsız olmayan insanlar (kendilerini medyum ya da psişik olarak tanımlayanlar gibi).
Araştırmacılar önce tüm gönüllüleri 1 kilohertzlik ve bir saniyelik bir tınıyı bir dama tahtası görseli ile ilişki kurmaya alıştırdılar. Ekip tınının şiddetini değiştirirken ve bazen tamamen kapatırken, katılımcılardan artan ya da azalan basınç kararlarına ne kadar güvendiklerini gösterecek biçimde sesi duydukları zaman bir butona basmaları istendi. Aynı zamanda manyetik rezonans görüntüleme (MRI) cihazı kullanılarak, gönüllülerin yaptıkları kararlara göre anlık beyin aktiviteleri kaydedildi.
Araştırma ekibi sesi duyan insanların daha büyük ihtimalle işitsel halüsinasyona inananlar olduğunu hipotezleştirdiler. Tam olarak keşfettikleri şey: Hem şizofrenler hem de kendini psişik olarak tanımlayanların sağlıklı insanlara göre var olmayan bir sesi duyduklarını söylemeleri yaklaşık 5 kat daha muhtemel.
Aynı zamanda ortada ses yokken tınıyı duyduklarına dair kendilerine güvenlere kontrol grubuna göre %28 daha fazla. Aynı zamanda hem şizofrenler hem de kendini psişik olarak tanımlayanlarda gerçeklerin içsel temsillerini görüntülemekle sorumlu beyin bölgelerinde anormal bir aktivite gözlendi. Örneğin daha şiddetli halüsinasyon deneyimleyen insanlarda beyincikte daha az aktivite gözlendi. Beyincik gelecekteki hareketlerin planlanmasında, kontrol edilmesinde çok önemli bir rol oynar ve bu işlem kişinin dış dünya algısının devamlı olarak güncellenmesini gerektirir.
Powers’a göre bulgular konu dünyayı nasıl algıladığımız olunca fikir ve inançlarımızın duyularımız üzerinde kolayca güç sahibi olduğunu doğruluyor. Çalışma aynı zamanda bilginin bozulmasında beyinciğin kilit önemde olduğunu da öneriyor.
Northoff’a gore gelecek deneyler dinlenme sırasında psikozlu ve sağlıklı beyinler arasında bir fark olup olmadığını araştırmalı. Bu tür çalışmalar elektrik akımları aracılığıyla hedeflenen beyin bölgelerinin aktivitesini baskılamayı ya dar arttırmayı hedefleyen transkraniyal manyetik stimülasyon gibi deneysel tedaviler için yol gösterici olabilir. Corlett’e göre daha fazla gelecek vadeden ise bu tür çalışmaların klinik uygulamalarda kimlerin şizofreni geliştirmeye yatkın olduklarının tahmin edilmesine ve erken tedaviye başlanmasına gelecekte olanak sağlayabilecek olması.
Referans:
Çeviri kaynağı: How your mind protects you against hallucinations | Science | AAAS İlgili makale: Powers, A. R., Mathys, C., & Corlett, P. R. (2017). Pavlovian conditioning–induced hallucinations result from overweighting of perceptual priors. Science, 357(6351), 596-600. doi:10.1126/science.aan3458
Trafik ışıkları, neon-ışıklı reklamlar, yol işaretleri… Sürüş eğitimlerinde, önemli ve önemsiz ayrımını yapmak genellikle çok zordur. Beynin, birçok şey arasından belirli resimlerin önemini nasıl öğrendiği University of Basel’den Prof. Sonja Hofer tarafından araştırıldı. Neuron ‘da yayımlanan yeni bir çalışmada, sinir bilimcilerden oluşan araştırma ekibi; resimlerin anlamlılığını öğrenmenin beyindeki sinirsel bağlantıları büyük ölçüde değiştirdiğini ortaya koydu. Bu değişimler, çevremizde bulunan aşırı sayıdaki uyaranı sınırlandırma ve işleme noktasında beynimizin daha işlevsel olmasına yardımcı olabilir.
Çevremizi nasıl algıladığımız, büyük oranda, daha önce ne gördüğümüze ve ne öğrendiğimize dayanıyor. Örneğin, uzman sürücüler farklı yol işaretlerinin anlamı hakkında iki kez düşünmek zorunda kalmazlar ve trafik sorunlarını değerlendirmede deneyimlidirler. Çünkü bu sürücüler bolca uyaran arasından önemli olanı seçip ayırabilir ve böylece hızlı tepki verebilir. Öte yandan, acemi sürücüler yeni bilgiyi işlemekte daha fazla zamana ihtiyaç duyarlar. University of Basel ve University College London’dan araştırmacılar; duyusal uyaranın, beyinde, öğrenme aracılığıyla nasıl en uygun hale getirildiği sorusuna odaklandılar.
Beyin Resimler Arasında Ayrım Yapmayı Öğreniyor
Soruya cevap aramak için araştırma ekibi; farelerin görsel korteksini (görme merkezi) inceledi. Beynin bu kısmı görsel uyaranı algılama ve işlemeden sorumludur. Fareler; bir tanesinin ödülle eşleştirildiği çeşitli resimlerin bulunduğu gerçek-temsili bir çevreye bırakıldılar. Bir hafta içerisinde, hayvanlar; resimler arasında ayrım yapmayı ve buna göre cevap vermeyi öğrendiler. Bu öğrenme görsel korteksteki sinir hücrelerinin aktivitesine yansıdı ve verilen yanıtlar kaydedilerek öğrenme süresince takip edildi. İlgili görsel uyaranlara beyinde verilen yanıtlar acemi farelerde belirsiz iken, bir haftalık eğitimin ardından gösterilen resimlere spesifik olarak daha fazla sinir hücresinin tepki oluşturduğu gözlemlendi.
Öğrenme Uyaranın İşlenmesini En Uygun Hale Getiriyor
Makalenin yazarlarından Adil Khan şöyle diyor: “Günden güne, nöronların resimlere tepkisi artan bir şekilde ayırt edilebilir ve güvenilir hale geldi.”
Khan bu durumu; beyindeki bu değişimlerin çevremizdeki önemli bilgiyi daha etkin bir şekilde işlememizi olanaklı kıldığı ve belki de önemli görsel uyaranlara hızlıca tepki verebilme yetimizin asıl nedeni olabileceği şeklinde yorumluyor. Bilimciler ayrıca, çeşitli iç ve dış sinyallerin görsel uyaranın işlenmesini etkilediğini ortaya koydu.
Khan: “Fareler başka bir görevle meşgul olduklarında, –örneğin;farklı kokular arasında bir ayrım yaparken– sinir hücrelerinin aynı uyarana verdikleri tepkinin daha az hassaslıkta olduğunu gözlemledik. Sonrasında görsel uyaran ilgisini kaybediyor ve beyin tarafından etkin bir biçimde analiz edilmiyor. Daha önce görülen bir uyaran ve ödül beklentisi de beyindeki belirli hücrelerin aktivitesini gözle görülür biçimde değiştiriyor. Bu da demek oluyor ki; bir andan bir sonrakine beynimiz önemi ve ilgisine bağlı olarak aynı uyaranı biraz daha farklı işliyor.“
İç Sinyaller Görsel Algıyı Etkiliyor
Geleneksel olarak, görsel korteksin yalnızca görsel bilgiyi işlediği düşünülüyordu. Fakat bu çalışma; öğrenme anında, beynin değişik bölgelerinden gelen diğer birçok sinyalin de beynin bu bölgesindeki aktiviteyi etkilediğini delillerle destekliyor. Prof. Hofer bu durumu şöyle açıklıyor: “Bu durum şu anlama geliyor; daha önce öğrendiğimiz bilgiler, beklentilerimiz ve içinde bulunduğumuz konteks çevremize dair görsel algımız üzerinde büyük bir etki yaratabilir.”
Araştırma Referansı: Jasper Poort, Adil G. Khan, Marius Pachitariu, Abdellatif Nemri, Ivana Orsolic, Julija Krupic, Marius Bauza, Maneesh Sahani, Georg B. Keller, Thomas D. Mrsic-Flogel, Sonja B. Hofer. Learning Enhances Sensory and Multiple Non-sensory Representations in Primary Visual Cortex.Neuron, 2015; DOI: 10.1016/j.neuron.2015.05.037
Kaynak: University of Basel, “How the Brain Learns to Distinguish Between What Is Important and What Is not”, https://www.unibas.ch/en/News-Events/News/Uni-Research/How-the-brain-learns-to-distinguish-between-what-is-important-and-what-is-not.html
University of Western Australia’dan araştırmacılarpsikolojik bir illüzyonun insanları olduğundan daha zayıf olduklarını düşünme yanılgısına yönlendirebiliyor.
yayımlanan yeni bir araştırmada, vücudumuzu nasıl algıladığımızın, aslında kendimiz ve başkaları tarafından yapılan geçmiş gözlemlerin harmanlanmasıyla yaratılan bir bozulma olduğuna dair deliller elde edildi. Sıralı bağlılık olarak bilinen bu doğal önyargı, beynimizin zamanla topladığı verinin ortalamasını alma etkisidir. Araştırma verilerine göre, vücut büyüklüğüne ilişkin yargılar, daha önceki tecrübelere dayanıyor.
Bir kişinin ağırlığı, ortalamanın üzerine çıktıkça, geçmiş deneyimlerinin daha küçük vücut büyüklüğü içermesi de daha muhtemel hale gelir. Çünkü beynimiz, geçmiş ve güncel deneyimlerimizi birleştirir ve aslında olduğumuzdan daha zayıf göründüğümüze dair bir illüzyon oluşturur. 103 kadın katılımcının yer aldığı çalışmada, katılımcılara; normalin altında, normal, aşırı kilolu ve obez şeklinde değişkenlik gösteren bir dizi kadın vücudu fotoğrafı gösterildi. Araştırmada, katılımcılardan, vücut çizgisi olarak bilinen görsel bir analog ölçek boyunca bir çizgi çizerek algılanan vücut büyüklüğüne dair bir değerlendirmede bulunmaları istendi. Yapılan değerlendirmelerin ardından, algılanan vücut büyüklüğünde sıralı bir önyargıya dair deliller elde edildi. Yani katılımcılar, vücut büyüklüğüne dair yargılarının daha önce gördükleri vücut büyüklüğüyle uyumlu olması eğilimi gösterdiler.
Araştırma, insan gözlemcilerinin, kendi vücut büyüklüğü ve başkalarının vücut büyüklüğüne dair tahminler geliştirmede genellikle zayıf olduğunu ortaya koyuyor. Bir başka ifadeyle, vücut büyüklüğüne ilişkin yargılar, her zaman tutarlılık göstermiyor ve çeşitli faktörlerden etkilenebiliyor. Hatta bazen yanımızdaki insanın vücut büyüklüğüne dair gözlemimizden bile etkilenebiliyor.
Elde edilen bu bulgular, başarılı bir diyet şansını da içeren kilo verme yaklaşımları için önemli işaretler taşıyor. Bu durumu sağlık açısından ilginç kılan şey ise, yanlış algılayan vücut boyutunun yeme bozuklukları veya obezitenin ortak bir semptomu olmasıdır. Araştırma ekibi bu yanılsamaları düzeltmeyi ve böylelikle insanların ağırlıklarını doğru bir şekilde değerlendirebilmelerini, beklentileri yönünde mi yoksa aksi yönde mi bir değişimin gerçekleştiğini tutarlı bir biçimde görebilmelerine yardımcı olmayı hedefliyor.
Obezite oranlarının giderek arttığı bir dünyada, bu bozukluk; kötü sağlık, düşük yaşam kalitesi ve çeşitli büyük hastalıkların başlangıcı ve ciddiyetindeki artış ile bağlantılıdır. Kilo alımının fark edilmemesi, sorunun fark edilmesini geciktirir, böylece bireyler ve toplumlar için sağlık sorunlarının ortaya çıkma olasılığı da artar.
Kaynak ve İleri Okuma:
Past visual experiences weigh in on body size estimation. Scientific Reports, (January, 2018). https://www.nature.com/articles/s41598-017-18418-3
Herakut – She’s his Masterpiece Kaynak: https://d2jv9003bew7ag.cloudfront.net/uploads/Herakut.jpg
Bilişsel Yük Teorisi, öğrenme görevlerinin oluşturduğu bilişsel yükün öğrencilerin yeni bilgi işleme ve uzun süreli bellek yaratma becerisini nasıl engelleyebileceğini anlamaya çalışır. Öğrenci gereksiz istemlere maruz bırakıldığında bilgi işleme görevi, olduğundan daha karmaşık hale gelerek bilişsel yükün artmasına neden olur. Bu istemler arasında bir sınıftaki gereksiz dikkat dağıtıcılar ve öğretmenlerin bir konuyu anlatmak için kullandıkları yetersiz metotlar sayılabilir. Bilişsel yük iyi bir şekilde yönetildiğinde öğrenciler aşırı bilişsel yükün yeni bellek oluşumuna engel olduğu durumlara kıyasla yeni becerileri daha kolay öğrenebilirler.
Öğretmenler, bilişsel yük teorisinin ardındaki ilkeleri anlayarak, yeni fikirleri sunmak için kullandıkları yolu optimize edip öğrencilerin bu fikirleri anlamasını daha kolay hale getirebilirler.
Bilişsel yük teorisi ilk kez 1988’de New South Wales Üniversitesi’nde eğitim psikoloğu olan John Sweller tarafından ana hatlarıyla belirlendi. Sweller, çalışma belleği modeli üzerine ekleme yaparak bu modeli geliştirdi. Bu model uzun süreli hafızanın, işitsel ve görsel bilgi günlük gözlemlerden daha fazla miktarda işlendiğinde (veya tekrarlandığında) geliştiğini öne sürer (Baddeley ve Hitch, 1974). Sweller, öğrenmeyi gereksiz şekilde karmaşık hale getiren veya biz bilgiye odaklanmaya çalışırken dikkatimizi dağıtan faktörlerin bilişsel yükü arttırdığına inanır. Bilişsel yükün artmasının bir sonucu olarak, bir uyarıcıya odaklanmak, onu tekrar etmek ve hatırlamak daha da zorlaşır, bu da öğrenmeyi daha az etkin hale dönüştürür (Sweller, 1988).
John Sweller ve diğer araştırmacılar bilişsel yükün azaltılmasıyla ilgili çeşitli yollar belirlediler. Buna göre bilişsel yük öğrenme ortamında daha etkili öğretme metotları kullanarak azaltılabilir. Bu durum da yeni bellek oluşumunu destekler.
Bilişsel Yük Çeşitleri
Bilişsel yük; asıl (içsel), konu dışı (dışsal) veya etkili (ilişik) yük olmak üzere üç şekilden birini alır.
Asıl Bilişsel Yük
Bu tür bilişsel yük, öğrenilen bilginin içsel niteliği tarafından kişide oluşturulan yüke karşılık gelir. Bu yük, görev seti veya sunulan kavramın karmaşıklığı ile kişinin yeni bilgiyi öğrenme yeterliliğine bağlıdır.
Bu tür bilişsel yükün iç doğası onu elemeyi zorlaştırır. Yeni, zor bir aktivite (karmaşık bir denklem çözmek gibi) her zaman basit bir işlemden (iki küçük sayıyı toplamak gibi) daha uğraştırıcı gelir.
Bununla birlikte, karmaşık bir görevden kaynaklanan bilişsel yük, bu görevin daha küçük ve basit adımlara bölünmesiyle kişi için tamamlanması daha kolay hale getirilebilir.
Mesela demonte mobilyaları birleştirme işine muhtemelen aşinasınızdır. Her parçanın birbirine nasıl takıldığını gösteren büyük bir şema yerine, üreticiler süreci adım adım ilerleyen görevlere bölerek basitleştirir. Böyle yaparak müşterinin bir masayı kurmak için bütün süreci zihninde canlandırmasındansa sadece bu kolay adımları (bir vidayı vidalamak gibi) anlamasını sağlar. Ayrıca müşteriler bir kutu dolusu tahta parçası, çivi ve diğer aksesuarlar yerine her adımda kullanmaları gereken 2-3 parçaya odaklanabilirler.
Konu Dışı Bilişsel Yük
Konu dışı bilişsel yük, öğretmenlerin veya takip edilmesi gereken talimatların öğrenciler üzerinde oluşturduğu beklentilerden meydana gelir. Bu tür bilişsel yük öğrenilecek konunun dışında kalır ve istemeden öğrencileri dikkat dağıtıcı bilgilere yönlendiren veya görevi gereğinden fazla karmaşık hale getiren etkisiz öğrenme metotları nedeniyle artar.
Öğrencileri bir dersi tekrar etmek ve hatırlamak konusunda serbest bırakmaktansa etkili sunum metotları kullanmak, onlara yüklenen konu dışı yükün azalmasına yardım edebilir.
Mesela bazı bilgiler yazılı olarak sunulduğunda değil de bir şekille resmedildiğinde daha iyi anlaşılır. Örneğin, Ay’ın Dünya etrafındaki yörüngesi, şekil kullanılmadan yazılı bir biçimde değil, görsel olarak sunulduğunda daha kolay anlaşılır. Bunun için Güneş sistemi modeli veya video kullanılabilir. Güneş sistemi gibi kavramların görsel sunumu, kişinin bir paragraftaki son cümleyi anlaması için paragrafın başında açıklanan düşünceleri aklında tutmak zorunda olmadığı anlamına gelir. Böylece akılda tutmak yerine bir şekle bakarak çabucak bu düşünceler hatırlanabilir.
Etkili Bilişsel Yük
Bu üçüncü tür bilişsel yük, şemaların oluşumuyla ortaya çıkar. Yeni beceri ve başka bilgilerin öğrenilmesine yardımcı olduğundan, istenen türden bir yüktür.
Bellek şeması belirli bir düşüncenin veya nesnenin kavramsallaştırılmasıdır. Bu kavramsallaştırma gelecekte bu düşünce veya nesneyle karşılaştığımızda durumdan ne beklememiz gerektiğini söyler.
İnsanlar, evde kullandığımız nesneler için şemalar oluşturduğumuz gibi günlük iş veya olaylar için de ‘senaryo şemaları’ oluştururuz. Çevremizdeki belirli ‘roller’ için oluşturduğumuz şemalar da bize bu rolleri üstlenen kişilerden ne tür davranışlar beklediğimizi söyler.
Bir şeyi ilk kez deneyimliyor olmak (örneğin, ilk kez bir düğüne katılmak), bizi neyin beklediğini söyleyen bir şema olmadığından, ürkütücü olabilir. İşte bu noktada deneyimi gözlemleyip öğrendikçe, gelecekte önceden tahmin edip ona göre davranmamız ve anlamamızda yardımcı olacak etkili yük oluşturulur.
Uygulamalar
Bilişsel yük teorisi herhangi bir eğitici bağlam için uygulanabilir. Bunu yapmanın yollarından biri öğrencilere dayatılan konu dışı bilişsel yükü en aza indirmek, ikincisi ise öğrencileri bir düşüncenin karmaşıklığıyla boğan araç-amaç analizinden kaçınmaktır. Bu yollarla öğretmenler bilgi iletiminin öğrenmeyi engellemediğinden emin olur.
Dahası, etkili bilişsel yükü teşvik eden etkinlikleri geliştirerek uzun süreli bilgi ve beceri edinimini kolaylaştırabilirsiniz.
Bilişsel yük teorisinin olası uygulamaları, sınıf veya konferans salonu gibi geleneksel öğrenme ortamlarının ötesine uzanır. Öğretmenler öğrencileri için bilişsel yük teorisini kullanırken, siz de konuşma veya sunum yaparken bu teoriye başvurabilirsiniz. İletmek istediğiniz düşünceleri basitleştirerek, her durum için bireysel, anlaşılması kolay açıklamalar sunarak ve gereksiz detayları çıkararak konu dışı bilişsel yükü azaltabilirsiniz. Bu, dinleyiciler için sunumunuzu daha hatırlanabilir hale getirir.
Gelin, bilişsel yük teorisine başvurabileceğiniz belli durumlara bir bakalım.
Çalışılmış (Çözülmüş) Örnekler
John Sweller (2006), öğrencilere yeni görevleri nasıl yerine getirebileceklerini göstermek için çalışılmış örneklerin (worked examples) kullanımını vurgulamıştır. Çalışılmış bir örnek öncelikle sürecin tekil eylemlere indirgendiği adım adım ilerleyen bir gösterimdir. Burada, görevin karmaşıklığından kaynaklanan asıl bilişsel yük azaltılmış olur.
Örneğin, matematik öğretmenleri kalanlı bölme işlemlerini göstermek için çalışılmış örnekleri kullanır. Kalanlı bölme işlemi dışardan zor görünürken basit adımlara bölündüğünde çoğu insan tarafından anlaşılabilir hale gelir. Bir görevin küçük adımlara bölünüp bir uzman tarafından örneklerle açıklandığı çevrimiçi Kendin Yap projeleri çalışılmış örnekler için gösterilebilecek başka bir alternatiftir.
Bütünleştirme
Çalışma belleği modeline göre işitsel veriler görsel olanlardan ayrı işlenir. ‘Fonolojik döngü’ konuşma ve diğer sesleri ele alırken ayrı bir ‘görsel mekânsal yazboz tahtası’ metni ve diğer görsel uyarıcıları işler (Baddeley ve Hitch, 1974). Öğrenciye aynı tip iki uyarıcı örneği eş zamanlı olarak verildiğinde, bu iki uyarıcı da dikkati kendi üstüne çekmek için yarışır ve konu dışı bilişsel yük artar.
Örneğin, iki kişinin aynı anda size bir şey açıklamasıyla artan konu dışı bilişsel yük sizi her ikisine birden odaklanmaktan alıkoyar, her birinin söylediği şeylerden yalnızca bir kısmını anlayabilirsiniz.
Benzer bir örnek olarak, bir şekildeki sınıflandırmayı farklı numaralarla tanımladığımızı (1, 2, 3… ve i, ii, iii… gibi) düşünelim. Numaralar da diğer sayfadaki bir paragrafta açıklanmış olsun. Her bir numara için iki farklı görsel uyarı arasındaki göndermelere bakmak bilişsel yükü arttırır ve bilgiyi anlamak için harcanan çabayı ketler (aksatır).
Bölünmüş Dikkat Etkisi
Bilişsel yük teorisi bölünmüş dikkat etkisinden kaçınmak için eğitimcilere yarışan uyarıcıları ortadan kaldırmayı ve öğrencilerin belli bir zamanda tek bir görsel bilgi kaynağına odaklanmasını önerir. Benzer şekilde, ders dinlerken veya eğitsel bir video izlerken öğrencilerin dikkati bir düşüncenin yarışan açıklamalarıyla dağıtılmamalıdır.
Paul Chandler ve John Sweller, yarışan uyarıcılar tek bir bilgi kaynağı haline gelecek şekilde bütünleştirildiğinde öğrenmenin arttığını gösteren bir çalışma sunmuşlardır.
Araştırmacıların bulgularına göre, bir şekle ait yazılı açıklama görselle birlikte verildiğinde, görsel ve açıklamanın ayrı ayrı verildiği duruma kıyasla, öğrenciler sunulan bilgiyi daha iyi anlayabilmişlerdir (Chandler ve Sweller, 1992).
Benzer şekilde,öğrencilerine dünya haritası üzerindeki farklı ülkelerin yerlerini göstermek için kullanacağı sunumda öğretmen, bu araştırmanın bulgularından faydalanarak, ülkeleri numaralandırıp ayrı bir anahtar listeye referans vermektense ülke isimlerini harita üzerine yazabilir.
Bununla birlikte, Baddeley ve Hitch’in teorisi görsel ve işitsel uyarıcıların ayrı ayrı işlendiğini göstermesine rağmen, bu uyarıcılar gelişmiş bir öğrenme deneyimi sağlamak amacıyla birleştirilebilir.
Bu nedenle, video ile sunulan bir görevin görsellerle açıklanması, izleyicileri yarışan uyarıcılar ile yüklemeden her bir adımın işitsel anlatımı ile geliştirilebilir.
Dikkat dağıtıcılar
Öğrenme ortamında dikkat dağıtıcılar bulunduğunda bölünmüş dikkat ilkesi dinleyicileri etkileyebilir.
Tıpkı sinemadayken birinin telefonundan yayılan ışığın dikkatimizi dağıtması gibi, öğrenme ortamında da dikkat dağıtıcılar bulunduğunda dikkatimizi kaybedebiliriz..
Eğitimciler, dinleyenlerin dikkatini dağıtabilecek bir uyarıcıyı belirleyip ortadan kaldırarak, maruz kalınan ekstra konu dışı bilişsel yükü azaltabilir. Sunum yaparken öğretmen, öğrencilerin dikkatini dağıtıcı işaret veya posterlerinyanında durmadığından emin olmalıdır. Arka plandaki dikkat dağıtıcı seslerin yeni bellek oluşumunu engellediği tespit edildiğinden, işbirlikçi ve sessiz bir dinleyici kitlesi de konuyla ilgisiz konuşma etkisinden kaçınmaya yardımcı olarak bilişsel yükü azaltabilir (Jones ve Macken, 1993).
Pek çok insan, görüşün, basitçe gözler tarafından toplanan bilginin yani yalnızca gözümüzün gördüğü şeylerin bir fonksiyonu olduğunu düşünür. Ancak Psychological Science‘da yayımlanan yeni bir araştırma, görüşün, bundan biraz daha karmaşık bir şey olduğunu ortaya koydu.
Colorado State University’den bilişsel psikolog Jessica Witt, yaklaşık on yıldır, görüşün, eylemin bir fonksiyonu olarak değişebildiğini, yani genel amacına karşılık aksiyonlara özgü bir görüşün ortaya çıkabildiğini gösteren pek çok araştırma yürüttü. Witt’in en bilindik araştırmalarının birisinde, bir beyzbol oyuncusunun topa iyi bir vuruş yaptığında, topu olduğundan daha büyük gördüğü algısına değinilmişti. Bir başka araştırmada ise, kişi formda değilse veya bir sırt çantası taşıyorsa, karşısındaki bir dağı olduğundan daha dik görme algısına sahip olabildiği ileri sürülmüştü. Jessica Witt’in görüşe ilişkin bu algısı bazı araştırmacılar tarafından “fazla radikal” olmakla eleştirilmişti. Ancak eleştirilerin yanı sıra Witt’in bu yaklaşımları pek çok araştırmacının da övgüsünü kazanmıştı.
Psychological Science’da psikolojik bir fenomen olan tepki yanlılığına ilişkin bir araştırma yayımlandı. Yayımlanan çalışmada, 80lerin çocukları için tanıdık bir video oyunu olan Pong oyununu içeren eyleme-özgü deneyler yürütüldü.
Tepki Yanlılığı Nedir?
Tepki yanlılığı, denekler, bir deneyin amacını tahmin ettiğinde ya da anladığında ortaya çıkan psikolojik bir fenomendir. Böylece denek, deneyin amacını tahmin ettiğinde ya da anladığında, cevaplarını ya da davranışlarını bilinçli ya da bilinçaltı bir şekilde düzenler. Örneğin, bir Psikoloji 101 öğrencisi, bilim insanlarının deneyleri nasıl yürüttüğü bilgisine sahiptir. Bu öğrenci sırtına bir sırt çantası takarak bir dağın eğimini tahmin etmesini isteyen bir deneyde katılımcı olursa; deneyin amacının, sırtındaki sırt çantasının dağın eğimini nasıl gördüğünü etkileyeceği olduğuna dair tahminde bulunabilir. Dolayısıyla da, öğrenci eğimin 20 derece yerine 25 derece olduğunu söyleyebilir. Witt’in geçmişteki araştırmalarının eleştirilere konu olduğu nokta da genellikle burası olmuştu. Çünkü bazı araştırmacılar, katılımcıların deneyin amacını bildiği için etkiyi çarpıtabildiğini ileri sürüyordu.
Bu yüzden de araştırma ekibi, eski bir deneyi yeni bir
Görsel Kaynak: arcadecontrols.com
güncelleme ile tekrarladı. Pong oyununa benzer bir oyunla, katılımcılar, ekranın alt kısmında bulunan bir bloğu sağa sola hareket ettirerek gelen topu karşıladıkları bir video oyunu oynadı. Oyun esnasında bloğun boyutu bazen küçülüyor bazen de büyüyordu, bu da görevi (topa vurabilmeyi) bazen zorlaştırıyor bazen de kolaylaştırıyordu. Deneyde, katılımcılardan topa dair yaptıkları her girişimin ardından topun hızına dair tahminde bulunmaları istendi. Bloğun boyutu küçüldüğünde, topun hızı değişmese bile katılımcıların topun daha hızlı hareket ettiği tahmininde bulundukları görüldü. Pong etkisi olarak tanımlanan bu durum, Witt’in, eylemlerin görüş algısını etkilediği hakkındaki hipotezini destekliyordu.
Deney Sonrası Anketler
Yayımlanan çalışmada, katılımcıların deneyin amacını tahmin edip etmediklerini ve bu tahminlerinin topu nasıl gördüklerini etkileyip etkilemediği hakkında bilgiler toplayan deney sonrası anket sonuçlarına da yer verildi.
16 katılımcılı iki deneyden çeşitli cevaplar toplandı. Bazı katılımcıların deneyin amacını (blok büyüdükçe=top yavaşlıyor) doğru tahmin ettikleri görüldü. Fakat, ilginç bir biçimde, katılımcıların deneyin amacı hakkındaki tahminleri ne olursa olsun Pong Etkisi‘inin ortaya çıktığı görüldü. Deneyin amacını doğru tahmin edenler ve doğru tahmin edemeyenler arasında sistematik bir fark gözlemlenmedi. Dahası Pong Etkisi, geçmişteki çalışmalardan çok daha belirgin bir biçimde ortaya çıktı.
Araştırmacılara göre, algının eylemden etkilendiğini bilmek, Pong etkisinin eyleme özgü diğer etkilerde de ortaya çıkabildiğini engellemiyor. Bir diğer ifadeyle, kişi deneyin amacını bilse dahi, bu durum eyleme-özgü algısını değiştirmiyor. Yani, bir kişi ağır bir yük taşıdığı için dağın kendisine daha dik göründüğünü bilse de, bu bilgisi etkide herhangi bir değişim yaratmıyor.
Araştırma makalesinde, hareketin algıyı etkileyebildiği ancak bunun her zaman gerçekleşmediğine de değiniliyor. Eyleme-özgü algının ne zaman ve neden ortaya çıktığını belirleyen sınırların tanımlanabilmesi için daha fazla araştırmanın yapılmasına ihtiyaç var.
Kaynak ve İleri Okuma:
Is There a Chastity Belt on Perception? Psychological Science, (October, 2017). http://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/0956797617730892?
Alzheimer, dünya üzerinde yaklaşık 47 milyon insanı etkileyen yıkıcı bir beyin hastalığıdır. Fakat ne var ki; Alzheimer hastalığını tedavi etmede ya da amansız ilerlemesini önlemede henüz etkin bir tedavi yöntemine sahip değiliz.
Alzheimer, beyinde, beta-amiloid ve tau isimli iki anormal proteinin gelişmesinden kaynaklanan bir hastalıktır. Tau proteinleri, nöronları ve nöron bağlantılarını etkileyerek, nöronların ölümüne ve beyin bölgelerinin birbiriyle normal iletişiminin kesilmesine neden olması açısından önemlidir. Pek çok vakada, tau patolojisi ilk etapta beynin, entorhinal korteks ve hipokampal oluşum olarak bilinen hafıza merkezlerinde görülür. Bu durum, hastalarda, hastalığın herhangi bir belirtisinin görülmediği yıllar öncesinde ortaya konulmuştur.
Zamanla, beyin boyunca görülen tau protein miktarında artış başlar. Bu durum, Alzheimer hastalığı semptomlarında karakteristik bir ilerlemeye neden olur. Burada başlangıçtaki bellek kaybını takiben bağımsızlık kaybına yol açan düşünce ve davranışlarda daha yaygın değişiklikler görülür. Bu durumun nasıl gerçekleştiğine ilişkin ise bilim dünyasında henüz bir uzlaşıya varılmış değil.
Transnöronal Yayılım
5 Ocak’ta (2018) Brain‘de yayımlanan bir araştırmada, insanlarda tau proteinlerinin bağlantılı nöronlar arasındaki yayılımına ilişkin ilk deliller elde edildi. Bu bulgu oldukça önemli bir adımdır, çünkü geliştirilecek yeni yöntemlerle söz konusu bu yayılım durdurulabilirse, Alzheimer hastalığı erken yaşlarda engellenebilir veya semptomları durdurulabilir.
“Transnöronal yayılım”, geçmişte ortaya atılmış ve farelerde yapılan çalışmalar tarafından da desteklenmiş bir yaklaşımdır. Geçmişte yapılan çalışmalarda, sağlıklı fare beynine anormal tau proteinleri enjekte edilmiş ve bu proteinlerin hızlıca yayıldığı ve farede demans semptomlarına neden olduğu görülmüştü. Ancak ne var ki, aynı sürecin insanlarda da işlerlik gösterdiğine ilişkin geçmişte herhangi bir araştırma yapılmamıştı. Öte yandan, enjekte edilen tau miktarı nispeten yüksek olması ve –farelerdeki– hastalık ilerlemesinin insanlarda olduğundan daha hızlı gerçekleşmesinden kaynaklı fare çalışmalarından elde edilen deliller tartışmalıydı.
Bağlı nöronlar arasında tau yayılımı temsili gösterimi / Görsel: Cope, et. al. Brain, https://doi.org/10.1093/brain/awx347Brain’de yayımlanan çalışmada, araştırma ekibi, ileri iki beyin görüntüleme tekniğini birlikte kullandı. Bu tekniklerden birisi, beyinde belirli moleküllerin varlığını taramaya yarayan PET yani pozitron emisyon tomografisiyken; diğeri, beyindeki kan akışını gerçek zamanlı olarak taramaya yarayan fMRI yani fonksiyonel manyetik rezonans görüntülemeydi. Araştırmada, pozitron emisyon tomografisi (PET) ile hastalardaki anormal tau proteinleri doğrudan gözlemlenebildi ve beynin her bölgesinde ne kadar miktarda bulunduğu tam olarak görülebildi. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntülemeyle (fMRI) ise, birbiriyle iletişimde olan beyin bölgelerinin ortaya çıkardığı aktivite gözlemlenebildi. İlk kez, aynı insanları her iki yöntemle tarayarak, beyindeki bağlantıları, Alzheimer hastalığı olan insanlardaki anormal tau dağılımı ile doğrudan ilişkilendirildi.
Beyin bağlantısını analiz etmek için “grafik analizi” isimli bir tekniğin kullanıldığı araştırmada, beyin eşit büyüklükteki 598 bölgeye ayrıldı. Ardından bölgeler arasındaki bağlantı, bir sosyal ağ gibi incelenerek beyindeki bir bölgenin temas sayısı, kaç “arkadaşlık” grubuna katıldığı ve beyin bölgelerinin kaçının aynı zamanda birbirleriyle temas kurdukları gibi faktörler değerlendirildi.
Bir influenza salgınında, geniş bir sosyal ağ içerisinde bulunan insanların enfekte olması ve başkalarına bulaştırması çok daha olasıdır. Benzer şekilde, transnöronal yayılım hipotezi de bağlantısı güçlü beyin bölgelerinin daha fazla tau biriktireceği tahmininde bulunuyor. Araştırmada da bu durum gözlemlendi. Bu ilişki her bir beyin ağında tekil olarak ve aynı zamanda da tüm beyinde bulunuyordu.
Öte yandan, geçmişte yapılan araştırmalarda, yüksek metabolik ihtiyaç gerektiren ya da komşu bölgelerinden yeterli destek görmeyen beyin bölgelerinde tau görünümünün daha muhtemel olduğu sonucuna ulaşılmıştı. Her ne kadar bu faktörlerin nöronal ölüm açısından önemi mümkünse de, Brain‘de yayımlanan araştırmada anormal tau brikiminin başlıca nedenleri arasında yer almadı.
Ayrıca, araştırmada, hafif bilişsel bozukluktan ciddi Alzheimer hastalığına kadar farklı hastalık şiddeti bulunan hastalara bakarak, tau birikiminin nedenleri sonuçlarından ayrılabildi. Araştırma ekibi, Alzheimer hastalığındaki artan tau miktarının, beynin bir bütün olarak daha az bağlantısal hale gelmesine neden olduğu ve kalan bağlantıların da giderek rastgele bir hal aldığı sonucuna ulaştı.
Uzun-menzilli Bağlantılar
Son olarak, araştırma ekibi, Alzheimer hastalığındaki bulguları, her 100.000 kişiden yaklaşık üçünü etkileyen progresif supranükleer felç (PSP) adı verilen nadir bir vakayla karşılaştırdı. Bu hastalık da tau proteinlerinin neden olduğu bir hastalıktır, fakat beyin altı ile sınırlı kalır. Araştırmacılar, PSP’de delillerin transnöronal yayılımı desteklemediğini ortaya koydu. Bunun sebebi anormal tau patolojisinin iki hastalıktaki farklı yapısından kaynaklanıyor olabilir. Alzheimer hastalığında, tau, “çift sarmal iplikler” halindeyken, PSP’de bu yapı “düz iplikler” şeklindedir.
Araştırma ekibi, PSP ilerledikçe, direkt uzun menzilli bağlantıların öncelikli olarak zarar gördüğünü ortaya koydu. Bu da bilginin beyinde daha dolaylı bir yol izlemesi gerektiği anlamına geliyor. Bu durum PSP hastalarına bir soru sorulduğunda neden genellikle yavaş ancak doğru cevap verdiklerini açıklamamıza yardımcı olabilir.
Sonuç olarak, Alzheimer hastası insanlarda transnöronal yayılıma dair deliller, tau patolojisinin beyinde önemli bir hasar oluşturmadan önce kilitlenmesine yönelik yeni tedavi stratejilerinin geliştirilebilmesine olanak sağlayabilir.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
Tau burden and the functional connectome in Alzheimer’s disease and progressive supranuclear palsy. Brain, (January, 2018). https://academic.oup.com/brain/advance-article/doi/10.1093/brain/awx347/4775021
Selective Neuronal Vulnerability in Neurodegenerative Diseases: from Stressor Thresholds to Degeneration. Neuron, (July, 2011). http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0896627311005617
Prevalence, characteristics, and survival of frontotemporal lobar degeneration syndromes. Neurology, (April, 2016). http://n.neurology.org/content/86/18/1736.short
How Alzheimer’s Spreads Through the Brain. NeuroscienceNews. http://neurosciencenews.com/neurology-alzheimers-spread-8277/ (accessed January 8, 2018).
Yeni araştırmalara göre insan zekası yeni doğmuş bebeklere bakabilmek için evrilmiş olabilir. Beyin ve bilişsel bilim uzmanlarının geliştirdiği evrimsel bir model, yüksek zeka gelişiminin, çocuk yetiştirmenin talepleriyle şekillenmiş olabileceğini gösteriyor.
Beyin ve bilişsel bilim alanında yardımcı doçent olan Steven Piantadosi ve Celeste Kidd’in geliştirdiği yeni evrimsel model ile ilgili çalışmalar, the Proceedings of the National Academy of Sciences adlı sitede çevrimiçi olarak yayınlandı.
Kidd şöyle diyor: “Diğer türlerle kıyaslandığında insan yavruları, doğduklarında çok daha gelişmemiş durumdadır. Örneğin: yavru zürafalar doğduktan birkaç saat sonra ayakta durabilir, yürüyebilir ve hatta yırtıcı hayvanlardan kaçabilir. Oysa ki insan yavruları kendi başlarını bile kaldıramıyor.”
Piantadosi “Bizim teorimiz bir çeşit kendi kendini güçlendiren bir döngünün olduğu yönünde. Öyle ki daha büyük beyne sahip olmak, gelişmemiş (premature) yavrulara, premature doğan yavrular da büyük bir beyne sahip ebeveyinlere yol açıyor. Bizim modellememiz ise bu dinamiğin aşırı zeki ebeveynler ve çok premature bebekler için kontrolsüz baskıyla sonuçlanabileceğini gösteriyor.” dedi.
Başka bir deyişle, insanlar oldukça büyük beyne sahip olduğu için, bebekler gelişim sürecini tamamlamamışken, yani kafaları hala sorunsuz bir doğuma izin verecek kadar küçükken doğuyor. Bu erken doğumsa insan yavrularının diğer primatlardan daha uzun süre yardıma muhtaç ve savunmasız oldukları anlamına geliyor. Bu savunmasız bebekleri korumak içinse, daha zeki ebeveynlere ihtiyaç duyuluyor. Bunun sonucunda, büyük beyinler ve henüz gelişmemiş beyinlerin doğal seçilimde desteklenmesiyle ortaya çıkan baskı, kendi kendini güçlendiren bir döngü oluşturuyor. Bu durum da, insanlar gibi diğer hayvanlardan niteliksel olarak farklı bilişsel yeteneklere sahip türlerin ortaya çıkmasına sebep oluyor.
Piantadosi ve Kidd, bebeklerin gelişmemiş olarak doğmasının, genel zekayla bağlantılı olduğu model öngörüsünü test ettiler. Piantadosi “ Yeni doğmuş bebeklerin olgunlaşmalarının göstergesi olan sütten kesilme zamanının, primatın zekasını tahmin etmek için, beynin boyutu (ki genellikle zeka ile ilişkilendirilir) da dahil olmak üzere diğer ölçütlerden çok daha yararlı bir ölçüt olduğunu bulduk.” dedi.
Teorinin aynı zamanda insanları özel kılan bilişsel yeteneklerin nasıl oluştuğunu açıklayabileceği düşünülüyor. Rochester Üniversitesi Bebek Laboratuarı olan Kidd “İnsan eşsiz bir zeka türüne sahip. Sosyal muhakemede ve Zihin Kuramı (Theory of Mind) diye bilinen bir şeyde çok iyiyiz. Yani, başkalarının ihtiyaçlarını önceden sezme ve onların ihtiyaçlarının bizimkiyle örtüşmediğini anlayabilme becerisine sahibiz. Bu birkaç yıl boyunca konuşamayan bebeklerle ilgilenirken özellikle yardımcı olan bir özellik” dedi.
Piantadosi şöyle diyor: “İnsanların neden çok zeki olduklarına dair alternatif teoriler var. Bunların çoğu sert çevre şartlarında yaşamaya veya gruplar halinde avlanmaya dayanıyor. Araştırmamızda bizi motive eden ise bu teoriler hakkında düşünüp, aynı koşullara maruz kalan diğer türler yerine neden primatların ve memelilerin daha zeki olması gerektiğinin öngörüldüğünü anlamaya çalışmak oldu.”
Kilit nokta canlı doğum oldu. Araştırmacılara göre, zekanın kontolsüz seçiliminin gerçekleşmesi için hem sadece bir adet yavrunun doğması hem de büyük beyinli olması gerekiyor. Bunlar da gelişmiş memelilerin kendine özgü olan ayrıt edici özellikleridir.
Kidd şöyle diyor: “ Teorimiz neden daha çok zamanı olan ve aynı çevresel zorluklara maruz kalmış dinazorların değil de, primatların ileri bir zeka geliştirdiğini açıklıyor. Dinazorlar yumurtalarda gelişiyordu, böylece zeka ile yeni doğan yavruların premature/gelişmemiş doğması arasında bir ilişki yoktu.”
Makale: Steven T. Piantadosi and Celeste Kidd (2016) Extraordinary intelligence and the care of infants PNAS vol. 113 no. 25 > Steven T. Piantadosi, 6874–6879, doi: 10.1073/pnas.1506752113