Kelvin ölçeğinin düşünsel kökenleri, 19. yüzyılın başlarında gazların hacmi ile sıcaklığı arasındaki ilişkinin keşfine dayanmaktadır. Bilim insanları, sabit basınç altındaki bir gazın sıcaklık düştükçe hacminin düzenli olarak azaldığını gözlemlemişlerdir. Kuramsal olarak, bu azalma -273,15°C’de sıfır hacme ulaşacak şekilde doğrusal bir trend izlemekteydi. Bu kritik sıcaklık değeri, moleküler hareketin tamamen durduğu, dolayısıyla daha fazla soğutmanın olanaksız olduğu bir eşik olarak yorumlanmıştır.
Lord Kelvin, 1848 yılında bu kuramsal gerçeği temel alarak mutlak sıcaklık ölçeğini oluşturmaya karar verdi. “Mutlak” sıfatını, moleküllerin hareket edemeyeceği, yani “sonsuz soğuk” olarak tanımladığı bu noktaya atfen kullanmıştır. Mutlak sıfır noktasından başlayarak, artış miktarını belirlemek amacıyla Celsius’un birimlendirme yöntemini benimsedi. Ancak önemli bir farkla: Celsius ölçeğinde suyun donma noktası keyfi olarak sıfır kabul edilirken, Kelvin ölçeğindeki sıfır noktası doğanın kendisinden gelen bir fiziksel sınırdır.
Teknik olarak mutlak sıfıra erişmek imkânsızdır. Bununla birlikte, modern araştırmacılar lazerli parçacık yavaşlatma gibi ileri teknikler kullanarak, sıcaklığı mutlak sıfırın çok az üzerine — nanoKelvin mertebelerine kadar — düşürebilmektedirler. Bu başarı, hem deneysel fizikte hem de kuantum teknolojilerinde çığır açan gelişmelere zemin hazırlamıştır.