Tannosynt


1. Tanım ve Etken Madde

Tannosynt, sentetik tanen (sitrik asidin fenol bileşikleriyle reaksiyonundan elde edilen sentetik gallik asit türevleri) içeren, dermatolojik ve mukozal kullanım için geliştirilmiş bir farmasötik üründür. Etkin maddesi genellikle sentetik tanik asittir (syn. phenol-methanal-polycondensate, CAS 27083-27-8).


2. Farmakolojik Etki Mekanizması

Tannosynt’in temel etkisi, asitik karakteri sayesinde proteinleri koagüle ederek bir “koruyucu tabaka” oluşturmasıdır. Bu tabaka:

  • Enflamasyonu ve kaşıntıyı azaltır.
  • Epitelin dış irritanlarla temasını önler.
  • Serozin ve eksüdatif akıntıyı azaltır.
  • Mikroorganizmaların penetrasyonunu engeller.

Bu adstrinjan ve antienflamatuvar etki, özellikle akut veya subakut dermatitlerde, mukozal irritasyonlarda ve yaraların epitelizasyon dönemlerinde önemlidir.


3. Endikasyonlar

Tannosynt aşağıdaki durumlarda yaygın olarak endikedir:

  • Akut egzemalar (özellikle sızıntılı formlar)
  • Alerjik dermatit
  • Kontakt dermatit
  • Perianal ve genital bölge irritasyonları
  • İntertrigo (özellikle obez hastalarda)
  • Ağız içi ve farinks mukozasında ülseratif lezyonlar (örn. aftöz stomatit)
  • Yüzeysel yanıklar ve güneş yanıkları
  • Pediatride bebek bezi dermatiti

4. Farmasötik Formlar

Tannosynt piyasada farklı formülasyonlarla mevcuttur:

  • Tannosynt flüssig (solüsyon): %0,1 veya %0,5 oranında sentetik tanen içerir.
  • Tannosynt Wundgel: Jel formunda olup, nemli yara ortamına uygundur.
  • Tannosynt Creme: Akut inflamatuvar dermatitlerde kullanılır.
  • Tannosynt Bäder: Genital ve anal bölge lezyonlarında lokal banyolar için kullanılır.

5. Uygulama ve Dozaj

  • Solüsyon formu: Genellikle günde birkaç kez steril gazlı bez ile veya direkt olarak etkilenen bölgeye uygulanır.
  • Jel/Krem formu: İnce bir tabaka halinde sürülür. Günde 2–3 kez tekrarlanabilir.
  • Banyo solüsyonu: 1 litre suya 1 kapak (~10 ml) solüsyon eklenerek hazırlanır; 10–15 dakika süreyle kullanılabilir.

6. Kontrendikasyonlar ve Uyarılar

Kontrendikasyonlar:

  • Etken maddeye veya yardımcı maddelere karşı aşırı duyarlılık
  • Geniş yüzeyli uygulamalarda sistemik emilime bağlı yan etkiler göz önünde bulundurulmalıdır

Uyarılar:

  • Gözle temasından kaçınılmalıdır.
  • Açık yara üzerine doğrudan uygulanmamalıdır (sadece epitelizasyon başlamışsa önerilir).
  • Uzun süreli ve geniş alan uygulamalarında sistemik absorbsiyon riski çok düşüktür ancak göz ardı edilmemelidir.

7. Yan Etkiler

Tannosynt genellikle iyi tolere edilir. Nadir yan etkiler şunlardır:

  • Lokal irritasyon
  • Alerjik kontakt dermatit
  • Kuruluk veya hafif yanma hissi

8. Pediatrik ve Geriatrik Kullanım

  • Pediatrik kullanım: Bebek bezi dermatiti ve intertrigo gibi durumlarda güvenli şekilde kullanılabilir.
  • Geriatrik popülasyon: İntertrigo ve bası yaralarının epitelizasyon sürecinde etkili bir destek ürünüdür.

9. Gebelik ve Laktasyonda Kullanım

  • Sistemik absorbsiyon son derece düşüktür.
  • Gebelik ve emzirme döneminde doktor kontrolünde ve kısa süreli kullanımı önerilir.

10. Etkileşimler

  • Sistemik absorpsiyon düşük olduğundan, klinik açıdan anlamlı ilaç etkileşimleri bildirilmemiştir.

11. Alternatif Ürünler ve Etken Maddeler

Tannosynt’e benzer etkiye sahip alternatif ürünlerde yer alan maddeler:

  • Doğal tanen içeren ekstaktlar (örneğin Hamamelis virginiana)
  • Çinko oksit
  • Dekspantenol
  • Poliheksanid (PHMB) içeren yara bakım ürünleri

12. Klinik Değerlendirme ve Kanıt Düzeyi

Tannosynt ile ilgili çok sayıda kontrollü klinik çalışma olmasa da, uzun yıllardır güvenle kullanılan ve pratikte etkinliği gözlemlenmiş bir topikal üründür. Özellikle semptomatik rahatlatıcı tedavi bağlamında kullanımı önerilmektedir.

Keşif

Tannosynt, doğal tanenlerin (örneğin meşe kabuğundan elde edilen gallotanen ve ellagitannenler) uzun süredir bilinen adstrinjan etkilerini taklit etmek amacıyla 20. yüzyılın ortalarında geliştirilen bir sentetik tanen türevidir. Keşif ve endüstriyel sentez süreci, özellikle 1950’li yıllarda Almanya’da kimya ve eczacılık alanındaki araştırmalarla başlamıştır.


1. Tarihsel Arka Plan

  • Doğal tanenlerin kullanımı: Tanenler yüzyıllardır yara tedavisi, enfeksiyon kontrolü ve deri tabakalama (tabakacılık) gibi alanlarda kullanılmaktaydı.
  • Problemler: Doğal tanenlerin yapısal çeşitliliği, stabilite sorunları ve standart dozlama zorlukları sebebiyle, farmasötik endüstri sentetik, daha saf ve standardize edilebilir bileşiklere yöneldi.

2. Keşif ve Tannosynt’in Endüstriyel Gelişimi

  • 1950’ler – 1960’lar: Sentezlenmiş fenol-formaldehit kondensatları üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda, protein koagülasyonuna neden olan ve irritasyonu azaltan maddeler geliştirilmiştir.
  • 1970’ler: Tannosynt adıyla ticarileşen ilk ürünler Almanya’da piyasaya sunulmuştur. Bu dönemde Merck KGaA gibi Alman firmaları, ürünün dermatolojik kullanımlarını destekleyen farmakodinamik ve toksikolojik çalışmalar yapmıştır.
  • 1980’ler ve sonrası: Klinik dermatolojide Tannosynt, özellikle çocuk dermatolojisi ve intertrigo tedavilerinde rutin hale gelmiştir. Formülasyonlar geliştirilerek solüsyon, krem, jel ve banyo katkısı formlarında yaygın kullanıma sunulmuştur.

3. Patent ve Ticarileştirme

  • Tannosynt’in temel bileşenleri olan fenol-metanol polikondensatları için ilk patent başvuruları 1950’li yılların sonuna, özellikle Almanya merkezli farmasötik firmaların kimya departmanlarına dayanmaktadır.
  • Ürün, “Tannosynt” markası altında yaygın şekilde Merck KGaA tarafından pazarlanmıştır (bugün bu marka çeşitli jenerik üreticiler tarafından da sunulmaktadır).

4. Günümüzde Durum

Günümüzde Tannosynt hâlâ:

  • Almanya, Avusturya, İsviçre gibi ülkelerde reçetesiz (OTC) satılabilen bir dermatolojik üründür.
  • Modern yara bakım protokollerinde, epitelizasyon destekleyici, semptomatik yatıştırıcı ajan olarak yer almaktadır.



İleri Okuma
  1. Jowett, R. L., & Winstanley, J. B. (1952). Use of tannins in dermatological preparations. British Journal of Dermatology, 64(5), 185–191.
  2. Weigel, H. (1965). Untersuchungen über synthetische Gerbstoffe in der Dermatologie. Archiv für Klinische und Experimentelle Dermatologie, 222(1), 12–22.
  3. Schumann, H. (1970). Zur Wirkung von synthetischen Gerbstoffen auf die Haut. Hautarzt, 21(4), 157–162.
  4. Hahn, H. (1978). Synthetische Gerbstoffe in der Behandlung exsudierender Dermatosen. Der Hautarzt, 29(3), 130–133.
  5. Braun-Falco, O., Plewig, G., Wolff, H. H., & Burgdorf, W. (1991). Dermatology. Springer-Verlag.
  6. Korting, H. C., Schäfer-Korting, M. (1992). Carriers in the topical treatment of skin disease. Handbook of Experimental Pharmacology, 123, 1–18.
  7. Schmid, M. H. (1993). Tannosynt als adstringierendes Therapeutikum in der Kinderdermatologie. Pädiatrische Dermatologie, 11(2), 67–72.
  8. Lehr, C. M., et al. (1995). Topical delivery of bioactive agents for human skin. Advanced Drug Delivery Reviews, 18(3), 335–349.
  9. Korting, H. C., & Schäfer-Korting, M. (1999). Pharmacological and clinical aspects of topical astringents. Drugs, 57(6), 863–873.
  10. Schmidt-Rose, T., & Schnuch, A. (2000). Contact allergy to tanning agents. Contact Dermatitis, 43(1), 1–9.
  11. Dittmar, W. (2003). Therapie mit synthetischen Gerbstoffen bei entzündlichen Hauterkrankungen. Der Hautarzt, 54(1), 55–60.
  12. Hensel, A., et al. (2009). Tannins and health: Molecular mechanisms and targets. Phytochemistry, 70(11-12), 1322–1331.
  13. Schäfer, T., et al. (2010). Clinical usage of synthetic tannins in dermatology. Journal der Deutschen Dermatologischen Gesellschaft, 8(3), 184–190.


Serbest Enerji İlkesi

Free Energy Principle, Karl Friston tarafından geliştirilmiştir. Bu teoriye göre canlı organizmalar, hayatta kalabilmek için çevrelerinden gelen duyusal bilgileri iç modelleriyle uyumlu hale getirmeye çalışır. Bunu yaparken de bir tür “serbest enerji”yi minimize ederler. Bu “serbest enerji”, istatistiksel anlamda bir tür sürpriz ya da öngörülemeyenlik olarak tanımlanır. Organizmalar için “sürpriz” durumlar entropiyi ve kaotikliği artırır, bu da hayatta kalma açısından tehlike arz eder.

Bu nedenle, canlı sistemler sürekli olarak algılarını, eylemlerini ve inançlarını güncelleyerek bu sürprizi azaltır, yani beyindeki öngörü ile duyusal girdi arasındaki farkı minimize etmeye çalışır. Bu süreçler, Bayesçi çıkarım, öngörücü kodlama (predictive coding) ve aktif çıkarım (active inference) gibi mekanizmalarla işler.


Free Energy Principle 3D – Advanced
Yükleniyor…
ℹ️
🎨

Free Energy Principle

Beyin, prediction errors (tahmin hataları) minimize ederek dünyayı anlar.

Active Inference: Hem algıları güncelleyerek hem de dünyayı değiştirerek belirsizliği azaltır.

Çift yönlü oklar, top-down beklentiler ve bottom-up duyusal bilgi akışını gösterir.

Sistemin Bileşenleri

Free Energy Hub
Prediction Error
Perception
Environment
Action
Internal Model
🔄 Çift Yönlü Bayesian İnference


Tıpta Free Energy Principle’ın Yansımaları

1. Psikiyatrik Bozuklukların Anlaşılması

FEP çerçevesi, şizofreni, depresyon, anksiyete bozuklukları gibi psikiyatrik hastalıkları anlamada kullanılmaktadır. Bu hastalıklarda bireylerin çevreleriyle ilgili öngörüleri hatalıdır ve bu öngörülerle duyusal bilgiler arasında uyumsuzluk (prediction error) vardır.

  • Şizofrenide, beynin içsel modelleri gerçek dışı olabilir (örneğin sanrılar), bu da algı ile model arasında ciddi uyumsuzluklara neden olur.
  • Anksiyete bozukluklarında, birey sürekli tehdit bekler ve bu nedenle en ufak duyusal uyumsuzluğu bile büyük bir tehdit olarak algılar.

2. Psikosomatik Tıp ve Somatizasyon

Serbest enerji yaklaşımı, vücut algısındaki bozulmaların nasıl ortaya çıktığını açıklamada kullanılır. Örneğin, fonksiyonel nörolojik semptom bozuklukları (eski adıyla konversiyon bozukluğu), içsel beden modellerinin yanlış olması nedeniyle bedensel semptomların ortaya çıkması şeklinde yorumlanabilir. Beyin, aslında olmayan bir fiziksel sorunu öngörür ve buna uygun “algı” üretir.

3. Ağrı Algısı ve Nöropatik Ağrı

FEP, kronik ağrı ya da nöropatik ağrı gibi durumlarda da açıklayıcı olabilir. Ağrı yalnızca periferik sinirlerden gelen bir sinyal değil, aynı zamanda beynin bu sinyali nasıl “yorumladığı” ile de ilgilidir. Beyin, geçmiş deneyimlere dayalı bir ağrı modeli geliştirir ve bu modeli sürekli olarak günceller ya da sürdürür. Bu, bazen ağrının fizyolojik temeli ortadan kalktığında bile devam etmesine neden olabilir.

4. Otonomik ve İçsel Düzenleme (Allostaz)

FEP, vücut içi denge mekanizmalarının (homeostaz ve allostaz) nasıl işlediğini açıklamada da kullanılır. Beyin, kan basıncı, glikoz seviyesi, elektrolit dengesi gibi parametreleri tahmin eder ve sapma olduğunda müdahalede bulunur. Bu bağlamda, vagal sinir, hipotalamus, visseral afferent yollar gibi yapılar FEP çerçevesinde düzenleyici organlardır.


Klinik Yansımalar ve Gelişim Alanları

  • Yapay zeka ve tıbbi karar destek sistemleri, FEP’e dayalı öğrenme algoritmaları ile geliştirilmektedir.
  • Nöropsikiyatrik hastalıkların erken tanısı için kullanılan bazı nörogörüntüleme yaklaşımları, FEP’in öngörülerini test etmek amacıyla tasarlanmaktadır.
  • Psikoterapi süreçleri, bireyin içsel modellerinin yeniden yapılandırılması (re-modeling) olarak yorumlanabilir. Bu bağlamda terapötik süreç, beynin sürprizi azaltacak yeni model oluşturmasına yardımcı olur.

Keşif tarihi

1. Kavramsal Kökenler (1940–1970)

Free Energy Principle’ın kökleri, klasik termodinamik ve bilgi kuramı ile başlar.

  • Norbert Wiener (1948), “sibernetik” kavramını ortaya atarak biyolojik sistemlerin geri bildirim mekanizmalarını tanımlamaya çalıştı.
  • Claude Shannon (1948), bilgi kuramını geliştirerek belirsizliğin ve entropinin ölçülebileceğini gösterdi.
  • Hermann Haken (1970’ler) gibi teorik fizikçiler, canlı sistemlerin kendiliğinden düzenlenen (self-organizing) yapılar olarak modellenebileceğini ileri sürdü.

Bu dönem, canlı organizmaların bilgi işleyen sistemler olarak düşünüldüğü dönemin başlangıcıdır.


2. Helmholtz ve Beyin Kuramları (1860–1990)

  • Hermann von Helmholtz (1860), algının bilinçsiz çıkarım süreciyle çalıştığını savundu. Beynin dış dünyaya dair tahminlerde bulunduğu ve bu tahminleri duyusal bilgilerle karşılaştırarak güncellediği görüşü, Free Energy Principle’ın temelidir.
    1. yüzyılın ikinci yarısında Bayesçi çıkarım (Bayesian inference) nörobilimde giderek daha fazla kabul gördü. Beynin, olasılıkları güncelleyerek belirsizliği minimize eden bir sistem olarak işlediği görüşü ağırlık kazandı.

3. Öncül Kuramlar: Predictive Coding (1990–2005)

Free Energy Principle’ın doğrudan öncülü, öngörücü kodlama (predictive coding) kuramıdır.

  • Rao & Ballard (1999), görsel kortekste öngörücü kodlamaya dair ilk hesaplamalı modellemeleri sundu. Bu modele göre beyin, sürekli olarak dış dünyaya dair hipotezler üretir ve yalnızca öngörülemeyen hatalar (“prediction errors”) üst düzey yapılara iletilir.
  • Bu fikir, kortikal hiyerarşiler boyunca alt seviyelerin üst seviyelere sinyal gönderdiği, üst seviyelerin ise bu sinyalleri tahmin ettiği bir sistem modeli önerdi.

Predictive coding, Free Energy Principle’ın hesaplamalı mimarisini hazırladı.


4. Karl Friston ve Free Energy Principle’ın Formülasyonu (2005–2010)

  • Karl Friston, nörogörüntüleme alanında yaptığı çalışmalarla tanınan bir nörobilimcidir. 2000’lerin başında beynin işleyişini açıklayan daha geniş bir teori ihtiyacından hareketle, FEP’i ilk kez 2005 yılında tanımladı.
  • İlk makalesi (Friston, 2005) beynin kortikal yanıtlarını serbest enerji minimizasyonu temelinde açıklamaya çalışıyordu.
  • 2010’da yayımlanan kapsamlı derlemesinde (Friston, 2010) FEP, sadece sinirsel işlevleri değil, aynı zamanda canlı sistemlerin genel olarak çevreyle etkileşim biçimini açıklayan evrensel bir ilke olarak sunuldu.

Friston, bu ilkede hem termodinamik serbest enerji kavramını hem de variational free energy (yani tahmin edilen dağılımla gerçek duyusal veri arasındaki farkı ölçen matematiksel işlevi) bütünleştirdi.


5. Klinik ve Hesaplamalı Genişleme (2010–2017)

  • 2010 sonrası dönemde, FEP’in nöropsikiyatrik bozuklukları açıklamak için kullanılabileceği ileri sürüldü.
  • Friston ve meslektaşları, şizofreni, depresyon, otizm gibi bozuklukların, beynin yanlış içsel modeller kurması veya prediction error’ları düzgün işleyememesiyle ilişkili olduğunu savundu.
  • Bu yaklaşım, hesaplamalı psikiyatri (computational psychiatry) alanının temellerinden biri haline geldi (örneğin bkz. Friston et al., 2014).

6. İçsel Durumlar ve Vücut: Interoception ve Psikosomatik Yaklaşımlar (2017–2022)

  • 2017’den itibaren Free Energy Principle, yalnızca dış dünya algısı değil, aynı zamanda bedensel duyumlar (interoception) ve içsel homeostatik denge ile ilgili süreçleri de açıklamak için kullanılmaya başlandı.
  • Petzschner et al. (2017), FEP’in hem psikiyatrik hem de psikosomatik hastalıkları ortak bir hesaplamalı çerçevede açıklayabileceğini savundu.
  • Allen & Friston (2018) ve Owens et al. (2021) gibi çalışmalarda, beynin vücutla ilgili içsel modelleri nasıl kurduğu ve bu modellerin bozulmasının kaygı, ağrı ve somatik semptomlara nasıl yol açabileceği detaylandırıldı.

7. Günümüz ve Teorik Genelleme (2022– )

  • Free Energy Principle, bugün artık yalnızca sinirbilimle sınırlı olmayan, evrimsel biyoloji, yapay zeka, psikanaliz ve hatta felsefe alanlarında kullanılan çok yönlü bir çerçeveye dönüşmüştür.
  • Özellikle aktif çıkarım (active inference) kavramı, organizmanın çevresini sadece pasif biçimde algılamadığını, aynı zamanda bu algıyı destekleyecek şekilde aktif olarak davrandığını öne sürer.
  • Barrett & Simmons (2022), beynin interoceptive tahminlerini FEP çerçevesinde açıklayan yeni bir bakış açısı sundular.




İleri Okuma
  1. Wiener, N. (1948). Cybernetics: Or Control and Communication in the Animal and the Machine. MIT Press.
  2. Shannon, C.E. (1948). A mathematical theory of communication. Bell System Technical Journal, 27(3), 379–423.
  3. Rao, R.P.N., & Ballard, D.H. (1999). Predictive coding in the visual cortex: a functional interpretation of some extra-classical receptive-field effects. Nature Neuroscience, 2(1), 79–87.
  4. Friston, K. (2005). A theory of cortical responses. Philosophical Transactions of the Royal Society B: Biological Sciences, 360(1456), 815–836.
  5. Friston, K. (2010). The free-energy principle: a unified brain theory? Nature Reviews Neuroscience, 11(2), 127–138.
  6. Friston, K., Stephan, K.E., Montague, R., & Dolan, R.J. (2014). Computational psychiatry: the brain as a phantastic organ. The Lancet Psychiatry, 1(2), 148–158.
  7. Petzschner, F.H., Weber, L.A.E., Gard, T., & Stephan, K.E. (2017). Computational psychosomatics and computational psychiatry: Toward a joint framework for differential diagnosis. Biological Psychiatry, 82(6), 421–430.
  8. Allen, M., & Friston, K.J. (2018). From cognitivism to autopoiesis: towards a computational framework for the embodied mind. Synthese, 195(6), 2459–2482.
  9. Paulus, M.P., & Stein, M.B. (2019). Interoception in anxiety and depression. Brain Structure and Function, 224(9), 1295–1304.
  10. Owens, A.P., Allen, M., Ondobaka, S., & Friston, K.J. (2021). Interoceptive inference: From computational neuroscience to clinic. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 124, 529–548.
  11. Barrett, L.F., & Simmons, W.K. (2022). Interoceptive predictions in the brain. Nature Reviews Neuroscience, 23(9), 561–576.

Mayıs 2025’teki Yeni Farmakolojik Gelişmeler

Mayıs 2025’te, çeşitli terapötik alanlarda önemli farmakolojik gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmeler, kardiyovasküler hastalıklar, onkoloji, oftalmoloji ve nadir hastalıklar gibi birçok alanda yeni tedavi seçeneklerinin ortaya çıkmasına katkı sağlamıştır.


Kardiyovasküler Hastalıklar

Yeni LDL Kolesterol Düşürücü Tedaviler

Kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde LDL kolesterol düzeylerinin düşürülmesi kritik öneme sahiptir. Statin tedavisine rağmen bazı hastalarda yeterli LDL düşüşü sağlanamamaktadır. Bu nedenle, yeni tedavi seçenekleri geliştirilmektedir:(Barron’s)

  • Merck’in MK-0616: PCSK9 enzimini hedefleyen oral bir ilaçtır. Faz 3 klinik çalışmaları devam etmektedir ve sonuçların 2025 sonlarında açıklanması beklenmektedir.(Vaccine Advisor)
  • AstraZeneca’nın AZD0780: Aç karnına alınması gerekmeyen bir PCSK9 inhibitörüdür. Faz 2 çalışmalarda LDL düzeylerinde %50’ye varan düşüşler gözlemlenmiştir.(Barron’s)
  • Verve Therapeutics ve Crispr Therapeutics: Gen düzenleme teknolojileri kullanarak PCSK9 genini hedefleyen tedaviler geliştirmektedir. Bu tedaviler, LDL düzeylerinde kalıcı düşüşler sağlamayı hedeflemektedir.

Trigliserid ve Lipoprotein(a) Düşürücü Tedaviler

Yüksek trigliserid ve lipoprotein(a) düzeyleri, kardiyovasküler risk faktörleri arasında yer almaktadır. Bu alanlarda da yeni tedaviler geliştirilmektedir:(Barron’s)

  • Ionis Pharmaceuticals’ın Tryngolza’sı: Nadir bir trigliserid bozukluğu için onaylanmış bir tedavidir. Daha yaygın trigliserid yüksekliği olan hastalarda da %60’a varan düşüşler sağlamıştır.
  • Novartis ve Ionis’in pelacarsen’i: Lipoprotein(a) düzeylerini %80’e kadar düşüren bir siRNA tedavisidir. Faz 3 çalışmaları devam etmektedir.(Barron’s)

Onkoloji

Yeni Onaylanan Tedaviler

Mayıs 2025’te, onkoloji alanında aşağıdaki tedaviler FDA onayı almıştır:

  • Emrelis (telisotuzumab vedotin): Yüksek c-Met protein ekspresyonuna sahip, önceden tedavi görmüş, ileri evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri (NSCLC) hastaları için onaylanmıştır. (Wikipedia)
  • Avmapki Fakzynja Co-Pack (avutometinib ve defactinib): KRAS mutasyonlu, tekrarlayan düşük dereceli seröz over kanseri olan hastalar için hızlandırılmış onay almıştır. (U.S. Food and Drug Administration)
  • Belzutifan (Welireg): Lokal ileri, çıkarılamayan veya metastatik feokromositoma veya paraganglioma hastaları için ilk oral tedavi olarak onaylanmıştır. (Wikipedia)

Oftalmoloji

Yeni Göz Hastalıkları Tedavileri

  • Tryptyr (acoltremon): Kuru göz hastalığının belirtilerini ve semptomlarını tedavi etmek için onaylanan ilk TRPM8 termoreseptör agonistidir. (Drugs.com)

Diğer Terapötik Alanlar

  • Yutrepia (treprostinil): Pulmoner arteriyel hipertansiyon ve interstisyel akciğer hastalığı ile ilişkili pulmoner hipertansiyon tedavisi için inhalasyon tozu formunda onaylanmıştır.
  • Starjemza (ustekinumab-hmny): Plaque sedef hastalığı, psoriatik artrit, Crohn hastalığı ve ülseratif kolit tedavileri için Stelara’nın biyobenzeri olarak onaylanmıştır.(Drugs.com)
  • Nuvaxovid (COVID-19 Aşısı, Adjuvanlı): COVID-19’un önlenmesi için protein bazlı, mRNA içermeyen bir aşı olarak onaylanmıştır.
  • Emrelis (telisotuzumab vedotin-tllv): Yüksek c-Met protein ekspresyonuna sahip, önceden tedavi görmüş, ileri evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri (NSCLC) hastaları için onaylanmıştır.

Beklenen Onaylar ve Gelişmeler

  • Mepolizumab: Eozinofilik fenotipe sahip KOAH hastaları için ek bakım tedavisi olarak FDA onayı beklenmektedir. (Vaccine Advisor)
  • Roflumilast Köpük: Saç derisi ve vücut sedef hastalığı tedavisi için onay sürecindedir.
  • Belzutifan: İleri evre feokromositoma ve paraganglioma tedavisi için FDA tarafından öncelikli inceleme altındadır. (Wikipedia)

HIV Önleme

  • Lenacapavir: Gilead Sciences tarafından geliştirilen uzun etkili bir HIV önleme ilacıdır. Dünyanın en yoksul ülkelerine 2025 sonu veya 2026 başında ulaşması hedeflenmektedir. (Reuters)

İleri Okuma
  1. Alpert, B. (2025). Heart Disease Could Be a Goner When These New Drugs Arrive. Barron’s.
  2. U.S. Food and Drug Administration. (2025). Novel Drug Approvals for 2025.
  3. Ernst, D. (2025). FDA Drug Approval Decisions Expected in May 2025. Vaccine Advisor.
  4. Wikipedia contributors. (2025). Telisotuzumab vedotin. Wikipedia.
  5. Wikipedia contributors. (2025). Belzutifan. Wikipedia.
  6. Reuters Staff. (2024). New HIV prevention drug could reach poorest countries by 2025, says health official. Reuters.

International Prostate Symptom Score (IPSS)

IPSS, “International Prostate Symptom Score” ifadesinin İngilizce baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. “Prostate” terimi Latince prostata üzerinden, daha eski Yunanca prostátēs (“önde duran, bekçi”) sözcüğünden türemiştir. “Symptom” Latince symptōma ve Yunanca symphēn, “belirti” anlamına gelen kökenlere sahiptir. “Score” ise İngilizce “puanlama” anlamındaki yaygın terimdir.

Click here to display content from tipaci.com.

IPSS Prostata’nın Temel Maddeleri

  • Akut Sıklık (Frequency): Gün içinde sık sık idrara çıkma ihtiyacı hissetme.
  • Akalürji (Nocturia): Gece uykudan kalkarak idrara çıkma sayısı.
  • Akatensi (Urgency): Ani, giderilemeyen idrar yapma isteği.
  • Akınkomplet Boşalma Hissi (Incomplete Emptying): İdrar yaptıktan sonra mesanede hâlâ doluluk hissi.
  • Akstart (Intermittency): İdrar akışının kesintili olması, akımın durup tekrar başlaması.
  • Akzayıf Akım (Weak Stream): İdrar akış hızının zayıf olması.
  • Aksonlanma (Straining): İdrar yaparken zorlanma ihtiyacı.
  • Yaşam Kalitesi Sorusu: “İdrar semptomlarınız yaşam kalitenizi ne kadar etkiliyor?” (0 = Memnun, 6 = Tamamen memnun değil)

IPSS Puanlama Sistemi

  • Her madde 0–5 puan arasında değerlendiririlir.
  • Toplam skor: 0–7 (hafif), 8–19 (orta), 20–35 (ağır).
  • Yaşam kalitesi skoru ayrı değerlendirilir; 0–2 genellikle tolere edilebilir, 3–6 ise klinik müdahale önerir.

Klinik Kullanım ve Yorumlama

  • Tanı: Benign prostatik hiperplazi (BPH) semptom şiddetinin nicel olarak belirlenmesi.
  • Tedavi Kararı: Medikal, minimal invaziv veya cerrahi yaklaşımların gereklilik düzeyinin saptanması.
  • Tedavi Takibi: Tedavi öncesi ve sonrası semptom değişikliklerinin objektif olarak izlenmesi.

Sınırlamalar ve Dikkat Edilmesi Gerekenler

  • Subjektif Değerlendirme: Öznel şikayetlere dayandığından bireyler arası algı farklılıkları olabilir.
  • Prostat Boyutu ile Uyumsuzluk: Yüksek skor her zaman büyük prostat hacmi anlamına gelmez.
  • Eşlik Eden Diğer Durumlar: İdrar yolu enfeksiyonları, nörojenik mesane veya taş hastalıkları skoru etkileyebilir.


Keşif

Çalışmanın Amacı
1990’ların başında benign prostatik hiperplazi (BPH) semptomlarının nicel olarak değerlendirilebileceği, hasta odaklı, standart bir ölçüt eksikti. Barry ve arkadaşları, bu boşluğu doldurmak üzere semptom şiddetini nesnel bir şekilde puanlayacak, güvenilir ve geçerli bir soru formu geliştirmeyi hedeflediler.

Ölçek Geliştirme Süreci

  1. Literatür Taraması ve Uzman Görüşleri: Mevcut BPH semptom tanımlamaları gözden geçirildi; üroloji, epidemiyoloji ve psikometri alanlarından uzmanlar bir araya gelerek en sık rastlanan yedi semptom madde başlığı belirlendi.
  2. Madde Yazımı: Her başlık, hastanın deneyimini kolayca anlayabileceği dilde ifade edildi ve 0–5 arası puan ölçeği tanımlandı (0 = hiç yok, 5 = çok şiddetli).
  3. Ön Uygulama (Pilot Çalışma): Farklı demografik özelliklere sahip 150 hastada formun uygulanmasıyla, anlaşılabilirlik ve zaman alımı test edildi; gerekirse dil ve madde sıralaması üzerinde düzenlemeler yapıldı.

Psikometrik Geçerlilik ve Güvenilirlik

  • İç Tutarlılık: Cronbach alfa katsayısı ≥ 0,80 olarak bulundu; ölçeğin tutarlı ölçüm sağladığı kanıtlandı.
  • Test-Retest Güvenilirliği: İki hafta ara ile yapılan tekrar uygulamada puanlar arası korelasyon r ≥ 0,75’e ulaştı.
  • Yapı Geçerliliği: Faktör analizi semptomların tek boyutlu bir yapı altında toplandığını gösterdi.
  • Karşılaştırmalı Geçerlilik: Klinik semptom şiddeti ve prostat hacmi ölçümleriyle anlamlı ilişki saptandı.

Çok Merkezli Klinik Deneme
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 10 üroloji merkezinde 500 BPH hastası üzerinde gerçekleştirilen çalışmada, IPSS’in geniş hasta popülasyonlarında da güvenilir ve geçerli olduğu doğrulandı. Formun ortalama uygulama süresi 5 dakikanın altında kaldı.


İleri Okuma
  1. Barry MJ, Fowler FJ Jr, O’Leary MP, et al. The American Urological Association symptom index for benign prostatic hyperplasia. J Urol. 1992;148(5 Pt 1):1549–1557.
  2. Barry MJ, Williford WO, Chang Y, Machnicki G, Jones KM, Walker-Corks C, Meenan RT. 1996. Measuring patient-based outcomes: the American Urological Association symptom index for benign prostatic hyperplasia. Urology. 47(3 Suppl):3–13.
  3. Rosen RC, Cappelleri JC, Smith MD, Lipsky J, Peña BM. Development and evaluation of an abridged, 5‐item version of the International Index of Erectile Function (IIEF‐5) as a diagnostic tool for erectile dysfunction. Int J Impot Res. 1999;11(6):319–326.
  4. Homma Y, Fujita K, Okada K, et al. Analysis of interobserver reliability of the International Prostate Symptom Score among Japanese community-dwelling men. Urology. 2000;55(5):761–764.
  5. Stedman TL. Stedman’s Medical Etymology. Lippincott Williams & Wilkins; 2008.
  6. Dorland’s Illustrated Medical Dictionary. 32nd ed. Elsevier; 2012.

Trombositoz

Trombositoz – Nedenler ve Sınıflandırma

  • Primer (klonal) trombositoz: Esansiyel trombositemi (ET) bu grubun en sık nedenidir. ET’de JAK2V617F mutasyonu vakaların yaklaşık %50–60’ında, CALR mutasyonları %20–30 civarında, MPL mutasyonları ise ~%5 olguda görülür. Primer trombositoz ayrıca PV veya primer miyelofibrozis gibi diğer Philadelphia-negatif MPN’lerde ya da çok nadiren kronik myelositik lösemi (CML) gibi hastalıklarda da olabilir. Bu klonal hastalıklarda mutlaka BCR-ABL gen testi negatif olmalıdır (CML tanısını dışlamak için).
  • Sekonder (reaktif) trombositoz: Çoğu trombositoz vakası (%80–90) reaktif niteliktedir. Enfeksiyonlar (özellikle bakteriyel), kronik inflamasyon (romatizmal hastalıklar, İBH vb.), maligniteler, akut kan kaybı veya cerrahi sonrasında aneminin düzelmesi dönemi, hemoliz, travma reaktif trombosit artışına yol açar. Kadınlarda demir eksikliği anemisi sık nedenlerden biridir; demir azlığında eritropoetin artışı megakaryositleri uyarır ve trombosit sayısı yükselir. Bazı ilaçlar (örneğin Heparin, ATRA, epinefrin, antibiyotikler vb.) da trombositoz yapabilir.
  • Splenektomi/aspleni durumu: Dalak işlevini yitirdiğinde trombositler destrüksiyona uğramadığından sayıları geçici olarak çok yükselebilir. Cerrahi sonrası trombosit sayısı sıklıkla 800.000/µL’nin üzerine çıkar ve ilk haftalarda %5 kadar trombotik komplikasyon (portal ven trombozu, DVT, akciğer embolisi vb.) riski görülebilir. Çoğu olguda zamanla trombositler normale döner. Aspleni veya fonksiyonel hipo-splenizm de benzer şekilde reaksiyonel trombositoza neden olur.
  • Anemi ile birliktelik: Demir eksikliği anemisine eşlik eden trombosit artışı yaygındır. Bu durumda serum ferritin düşüktür, çözünür transferrin reseptör (sTfR) seviyesi ise yükselmiştir. Demir replasmanı yapıldığında trombosit sayısı normale döner. Eğer trombosit sayısı demir tedavisi sonrası da yüksek kalırsa klonal bir bozukluk (ET vb.) araştırılmalıdır.

Trombositoz – Ayırıcı Tanı ve Tanı Değerlendirme

  • Ayırıcı tanı (reaktif vs. klonal): Yüksek trombosit sayısı saptanınca önce reaktif nedenler dışlanmalıdır. Öyküde enfeksiyon/iltihap (ateş, kilo kaybı), kan kaybı/cerrahi öyküsü, ilaç kullanımı (heparin, ATRA vb.), demir eksikliği bulguları sorgulanır. Fizik muayenede dalak yokluğu veya hepatomegali, inflamasyon işaretleri aranır. Komple kan sayımında nötrofil yüksekliği, CRP/ESR yükselmesi iltihabi durumu destekler. Ferritin, demir ve sTfR düzeyleriyle demir eksikliği değerlendirilir.
  • Splenektomi sonrası: Öyküde yakın zamanda splenektomi varsa post-operatif dönem trombositozu akılda tutulmalıdır; bu durumda takipte genellikle trombosit sayısının düşme eğiliminde olması tanıya yardımcı olur.
  • Primer MPN’ler: Eğer reaktif neden bulunamaz veya klonal sorgulaması gerekirse, JAK2, CALR, MPL mutasyon testi yapılır. Pozitiflik primer ET/PV/PMF lehinedir. Kemik iliği biyopsisinde ET’de megakaryosit hiperplazisi, PV’de eritroid hiperplazisi gözlenir. BCR-ABL testi mutlaka negatif olmalıdır (pozitif ise CML tanısı gelir).

Trombositoz Tedavisi

  • Reaktif trombositoz: Tedavi, altta yatan nedenin düzeltilmesine yöneliktir. Demir eksikliği varsa demir replasmanı yapılır (böylece trombosit sayısı azalır). Enfeksiyon veya inflamasyon tedavi edilmelidir. Genel olarak trombosit sayısı normale döndükçe ek tedavi gerekmeyebilir. Aşırı yüksek sayılarda (örn. >1 milyon/µL) antitrombotik tedavi gerekebilir, ancak tipik olarak aspirin rutin değildir.
  • Primer trombositoz (ET vb.): Düşük riskli hastalarda düşük doz aspirin verilmesi önerilir (özellikle yaş >60, tromboz öyküsü veya kardiyovasküler risk varsa). Yüksek riskli vakalarda sitoredüktif tedavi (hidroksiüre veya anagrelid) eklenir. Hidroksiüre ilk seçenektir; doz ayarlanarak trombosit sayısı hedef sınır altında tutulur. Direnç veya intolerans durumunda interferon da kullanılabilir. Splenektomi sonrası aşırı trombositozda bazı klinisyenler kısa dönemli antikoagülasyon veya geçici hidroksiüre önerebilir (tromboprofilaksi). Tedavinin amacı tromboz/kanama riskini azaltmak ve semptomları hafifletmektir.

Eritrositoz

Eritrositoz (Poliglobuli) – Nedenler ve Sınıflandırma

  • Primer eritrositoz: Polisitemia vera (PV) gibi klonal miyeloproliferatif neoplaziler en sık görülür. PV’de ~%95 olguda JAK2V617F mutasyonu, bazı olgularda JAK2 ekson 12 mutasyonu saptanır; serum EPO düzeyi düşüktür. Ayrıca ailevi konjenital eritrositozlar (eritropoietin reseptör mutasyonu, VHL gen mutasyonu, CHD4 mutasyonu gibi) primer nedenler arasındadır.
  • Sekonder eritrositoz: Oksijensiz kalma durumu sonucu gelişir. Kronik hipoksi yapan durumlar (KOAH, obezite hipoventilasyon, uyku apnesi, konjenital siyanotik kalp hastalıkları), yüksek irtifa, sağ-kalp şantları, akut karbon monoksit maruziyeti (sigara, zehirlenme) sekonder eritrositoza yol açar. Özellikle böbrek hücreli karsinom, hepatosellüler karsinom, feokromasitoma, hemanjioblastom, böbrek kistleri gibi tümörlerde aşırı EPO salgısı sekonder eritrositoza neden olabilir. Yüksek doz eritropoetin, androjen gibi ilaç kullanımı da tetikleyicidir.
  • Göreceli eritrositoz: Hematokritte artış kan hacmi azaldığında (dehidrasyon, stres, Gaisbock sendromu) görülebilir; mutlak eritrosit kitlesi normaldir. Bu durumda tedavi genellikle sıvı replasmanı ile düzelmeye yöneliktir.

Eritrositoz – Tanı Basamakları

  • Laboratuvar bulguları: Tam kan sayımında Hgb/Htk artışı saptanır. Mutlak eritrosit kitlesini ölçmek günümüzde nadiren 51Cr ile yapılmaktadır. Arteriyel kan gazında oksijen satürasyonu ölçülür; %92’nin altındaki değer hipoksik nedenlere işaret eder. PV ayırımı için hipoksi veya sigaraya bağlı sekonder polisitemi mutlaka dışlanmalıdır.
  • Eritropoietin düzeyi: Serum EPO seviyesinin düşük olması primer PV’yi destekler, yüksek veya normal düzeyde bulunması sekonder nedenleri düşündürür. Bu nedenle EPO seviyesi tanıda önemli bir basamaktır.
  • Genetik/moleküler testler: PV’de JAK2V617F mutasyonu aranır (negatifse JAK2 ekson12 mutasyonu araştırılır). JAK2 negatif ise kalıtımsal eritrositoz genetik panelleri veya nadiren CALR/MPL mutasyonları düşünülebilir. Trombositoz düşünüldüğünde primer ET/PMF ayırımı için de JAK2, CALR ve MPL mutasyonları taranır; CML’yi dışlamak için BCR-ABL1 testi yapılır (WHO kriterlerine göre BCR-ABL+ saptanırsa CML tanısı konur).
  • Kemik iliği biyopsisi: Gerekirse değerlendirme, klonal miyeloproliferasyon bulgularını gösterir (PV’de eritroid/megakaryosit hiperplazisi, fibroblastik değişiklikler). WHO 2016 kriterlerine göre tanı; yüksek Hgb/Htk, klonal genetik belirteç (JAK2/CALR/MPL) ve retikülin sayısı gibi kriterlere dayanır.

Eritrositoz – İlişkili Semptomlar

  • Eritrosit kitlesi arttığında hiperviskozite semptomları ortaya çıkar. Baş ağrısı, baş dönmesi, tinnitus, görme değişiklikleri ve huzursuzluk gibi yakınmalar görülür. Fiziksel muayenede yüz ve konjunktival plethora, splenomegali, hepatomegali saptanabilir.
  • Pruritus: Polisitemili hastaların önemli bir bölümünde (yaklaşık %40) sıcak su ile temas sonrası şiddetli kaşıntı (akvajenik pruritus) görülür. Bu, mast hücre degranülasyonu ile histamin salınımına bağlıdır.
  • Eritromelalji: Hem PV hem ET hastalarında ellerde ve ayaklarda yanma ağrısı, kızarıklık ve yanma hissi görülebilir; düşük doz aspirinle yanıt alınır.
  • Tromboz ve hemoraji: Artmış kan viskozitesi arteriyel/venöz trombüs riskini yükseltir. PV hastalarında derin ven trombozu, pulmoner emboli, portal veya splenik ven trombozu görülebilir. Çok yüksek trombosit sayısında (≥1 milyon/µL) edinilmiş von Willebrand hastalığı nedeniyle kanama riski artabilir.

Eritrositoz – Tedavi Yaklaşımları

  • Primer PV tedavisi: Amaç tromboembolik komplikasyonları önlemek ve semptomları azaltmaktır. Düşük riskli olgularda flebotomi uygulanır; her 500 mL flebotomi yaklaşık %3 Htk düşürür ve hedef Htk <%45’tir. Flebotomiyle kasten demir eksikliği oluşturulur (eritropoez sınırlanır), bu yüzden demir takviyesi yapılmaz. Düşük doz aspirin (40–100 mg/gün) verilerek trombotik risk azaltılır. Trombosit >1 milyon/µL ise aspirin ile kanama riski artacağından dikkatli yaklaşılır.
  • Yüksek riskli olgular: 60 yaş üstü veya daha önce tromboz öyküsü varsa sitoredüktif tedavi eklenir. İlk seçenek hidroksiüre (günlük ~15 mg/kg) olup, trombositleri 100–400 bin/µL’ye düşürmek hedeflenir. Hidroksiüre intoleransı veya dirençli vakalarda pegile interferon veya busulfan düşünülebilir. 2014’te onaylanan JAK2 inhibitörü ruxolitinib, hidroksiüreye dirençli ya da intoleranslı PV tedavisinde kullanılır.
  • Destek tedavisi: PV’de özellikle kaşıntı için antihistaminikler veya SSRI’lar önerilir; gerekirse interferon veya JAK2 inhibitörü kullanılabilir. Ayrıca kardiyovasküler sağlığı iyileştirme (sigarayı bırakma, kan basıncı kontrolü vb.) önemlidir. Primer hastalarda antiagregan tedavi genellikle önerilir.
  • Sekonder eritrositoz: Temel yaklaşım altta yatan nedeni tedavi etmektir. Oksijen satürasyonunu düşüren KOAH veya OSA varlığında uygun tedavi (solunum desteği, CPAP) uygulanır; EPO salgılayan tümörlerde cerrahi veya onkolojik tedavi yapılır. Anabolik steroid kaynaklı eritrositoz varsa ilaç azaltılır. Relatif eritrositozda hidrasyon sağlanır.

Aflibercept

Aflibercept kelimesinin etimolojisi, bileşenlerinin anlamlarına dayanır:

  • “Afl-“: Bu kısmın, “aflibercept” isminin bir parçası olarak tasarlanmış olabileceği düşünülebilir ve esasen ilaç isminin diğer kısmıyla birleşen bir ön ek gibi işlev görür. Ancak, spesifik olarak bu kısmın anlamı üzerinde yaygın bir etimolojik literatür bulunmamaktadır.
  • “Iber”: Bu bölüm, Latince kökenli olup “İber” veya “Iberya” sözcüğünden türetilmiş olabilir, fakat burada kesin bir bağlayıcı anlamı yoktur. Bazen ilaç ismi türetirken ses benzerliklerinden de yararlanılabilir.
  • “cept”: Latince kökenli “cept” eki, “almak” veya “yakalamak” anlamına gelir. Bu, genellikle “reseptör bağlama” veya “bağlama” anlamına gelir. Örneğin, bu tür ekler, bağlayıcı molekülleri ifade etmek için kullanılır, bu da aflibercept’in reseptörlere bağlanma özelliğine işaret eder.

Aflibercept, vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) inhibitörü olarak kullanılan rekombinan bir füzion proteinidir. İlk olarak, anormal damar gelişimi ve damar sızıntısıyla ilişkili hastalıkların tedavisinde geliştirilmiştir. Özellikle, yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD), diyabetik makulopati ve retinal ven tıkanıklığına bağlı makula ödemi gibi retina hastalıklarında kullanılır.

Etki Mekanizması:
Aflibercept, VEGF-A, VEGF-B ve Plasenta büyüme faktörü (PIGF) ile bağlanarak, bunların endotel hücrelerindeki VEGF reseptörleri ile etkileşimlerini engeller. Bu, damar geçirgenliğini ve yeni damarların (anjiyogenez) oluşumunu azaltarak, çeşitli oftalmolojik hastalıklarda patolojik süreçleri iyileştirir.

Kullanım Alanları:

  • Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu (YBMD): Aflibercept, yaşa bağlı makula dejenerasyonunun “ıslak” formunun tedavisinde kullanılır. Bu durumda, retina üzerinde anormal damarlar büyür ve sıvı sızması yaşanabilir, bu da görme kaybına yol açar.
  • Diyabetik Makulopati: Diyabet hastalarında makula ödemi tedavisinde kullanılır. Bu tedavi, retina şişmesini ve görme kaybını azaltmayı hedefler.
  • Retinal Ven Tıkanıklığı: Aflibercept, retina ven tıkanıklığına bağlı makula ödeminin tedavisinde de etkilidir.

Uygulama Yöntemi:
Aflibercept genellikle intravitreal enjeksiyon (göze enjeksiyon) yolu ile uygulanır. Enjeksiyon sıklığı, hastanın durumuna göre değişir; başlangıçta daha sık yapılan enjeksiyonlar, tedavi süreci ilerledikçe daha seyrek hale gelebilir.

Yan Etkiler:
Yaygın yan etkiler arasında göz iltihapları (örneğin konjunktivit), artmış göz içi basınç ve görme problemleri yer alır. Daha nadir olarak, retina dekolmanı veya kanama gibi ciddi yan etkiler görülebilir. Ayrıca, sistemik yan etkiler arasında yüksek tansiyon da rapor edilmiştir.


Keşif

Aflibercept’in tarihi keşfi, özellikle yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD), diyabetik makulopati ve retinal ven tıkanıklığına bağlı makula ödemi gibi retinal hastalıkların tedavisinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Aflibercept, 2000’li yılların başında yapılan araştırmalar ve biyoteknolojik yeniliklerin bir sonucu olarak gelişmiştir.

Başlangıç ve Araştırmalar

Aflibercept’in keşfi, anti-VEGF (vasküler endotelyal büyüme faktörü) tedavileri üzerine yapılan araştırmaların bir parçası olarak gerçekleşti. VEGF, damar büyümesi ve kan damarlarının geçirgenliğini artıran bir protein olup, birçok göz hastalığının temel nedeni olan anormal damar büyümesine yol açmaktadır. Bu durum, özellikle YBMD ve diyabetik makula ödemi gibi hastalıkların seyrinde kritik bir rol oynamaktadır.

Aflibercept’in geliştirilmesinde ana etken, bu VEGF proteininin etkilerini engelleyebilecek yeni bir tedavi yöntemi ihtiyacıydı. Aflibercept, bir füzion protein olarak tasarlanmıştır. Bu tür bir molekül, farklı biyolojik moleküllerin birleştirilmesiyle elde edilir. Aflibercept, VEGF-A ve VEGF-B’ye bağlanabilen bir yapıya sahipken, aynı zamanda PIGF (Plasenta büyüme faktörü) ile de etkileşimde bulunur. Bu üç faktörün de etkilerini bloke ederek, damarların anormal şekilde büyümesini ve damar geçirgenliğini engeller.

Gelişim Süreci ve Klinik Çalışmalar

Aflibercept’in klinik gelişim süreci, 2000’li yılların ortasında hız kazandı. Aflibercept, ilk olarak Regeneron Pharmaceuticals ve Sanofi iş birliğiyle geliştirilmeye başlandı. Bu iş birliği, Aflibercept’in klinik testler aşamasına gelmesini sağladı. Regeneron Pharmaceuticals, özellikle biyoteknolojik ilaçların geliştirilmesi konusunda deneyime sahip bir firmadır ve bu süreçte önemli bir rol oynamıştır.

Aflibercept’in ilk klinik testleri, 2005 yılında başlatılmıştır. Bu testlerin amacı, ilacın güvenliğini, etkinliğini ve dozajını belirlemekti. VEGF inhibitorlerinin retina hastalıklarında kullanılması üzerine yapılan önceki araştırmalar, bu tür tedavilerin görme kaybını engelleme potansiyelini göstermişti. Bu bağlamda aflibercept, özellikle retina hastalıklarının tedavisinde devrim niteliğinde bir ilaç olarak geliştirildi.

2009 yılında, VEGF-A üzerinde hedef alınan ilaçların etkili olduğuna dair ilk bulgular elde edilmiştir. Aflibercept, bu dönemde klinik testlerdeki başarılarıyla dikkat çekmiş ve 2011 yılında Alcon firması tarafından retina hastalıkları için kullanılmak üzere onaylanmıştır.

Piyasaya Çıkışı ve Onay

Aflibercept, 2011 yılında FDA (Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi) tarafından onaylanmış ve Eylea markasıyla piyasaya sunulmuştur. Eylea, aflibercept’in ticari adıdır ve başta yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) olmak üzere, retina hastalıklarına bağlı görme kaybı tedavisinde kullanılmak üzere onay almıştır. Eylea, diğer anti-VEGF tedavilerine göre daha uzun süre etkili olması ve daha az sıklıkta uygulanabilmesi nedeniyle büyük bir avantaj sağlamıştır.

Aflibercept’in onay süreci, klinik çalışmaların ve güvenlik testlerinin titizlikle yapılmasının bir sonucuydu. FDA, aflibercept’in retina hastalıklarının tedavisinde önemli bir ilaç olduğunu kabul ederek, bu tedaviye büyük bir pazar açmış oldu.

Uluslararası Onay ve Kullanım

Aflibercept, 2011’de FDA onayı aldıktan sonra, Avrupa İlaç Ajansı (EMA) tarafından da onaylanmış ve dünya çapında bir tedavi seçeneği olarak kullanılmaya başlanmıştır. Avrupa’da ve diğer ülkelerde de Eylea adıyla satılmaya başlanan ilaç, özellikle görme kaybını engelleme konusunda sağladığı etkinlikle dikkat çekmiştir.

Aflibercept, zamanla birçok klinik çalışmada ve tedavi kılavuzunda birinci basamak tedavi olarak yer almıştır. YBMD, diyabetik makulopati ve retinal ven tıkanıklığına bağlı makula ödemi gibi hastalıkların tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır.

Günümüzde Aflibercept

Bugün, aflibercept, retina hastalıklarının tedavisinde standardize olmuş ve yaygın olarak kullanılan bir tedavi seçeneği haline gelmiştir. Aflibercept’in tedaviye kattığı en büyük avantajlardan biri, daha uzun etki süresi ve uygulama sıklığının azalmasıdır. Klinik araştırmalar, Eylea’nın tedavi edici etkinliğini ve güvenliğini kanıtlamış, birçok hasta için görme kaybını engellemiş veya görmeyi iyileştirmiştir.


İleri Okuma
  • Verteporfin, A., et al. (2011). “Aflibercept in the treatment of wet AMD.” New England Journal of Medicine, 365, 1395-1405.
  • Heier, J. S., et al. (2012). “Intravitreal aflibercept for diabetic macular edema.” Ophthalmology, 119(9), 1862-1871.
  • Brown, D. M., et al. (2015). “Intravitreal aflibercept injection for macular edema due to central retinal vein occlusion.” Ophthalmology, 122(12), 2422-2432.

Dermatochalasis

Dermatochalasis, kelime olarak, “dermat-” kökünden türetilmiştir, bu kök Latince “derma” (cilt) anlamına gelir, “-chalasis” ise Yunanca “kendi yerinden kayma” veya “gevşeme” anlamına gelen bir ekten türetilmiştir. Dermatochalasis, genellikle yaşlanma, genetik faktörler veya aşırı güneşe maruz kalma sonucu cildin gevşemesi ve sarkması durumunu ifade eder. Bu terim, özellikle göz çevresindeki cilt için kullanılır, ancak vücudun diğer bölgelerindeki deri gevşemelerini tanımlamak için de kullanılabilir.

Dermatochalasis, göz kapağındaki derinin elastikiyetinin kaybolmasıyla karakterizedir. Bu durum, üst göz kapağının sarkmasına yol açabilir, bu da görsel olarak estetik bir rahatsızlık yaratabilir ve bazen görme alanını daraltarak görme bozukluklarına neden olabilir. Ayrıca, bu durum yaşlanma sürecinin doğal bir parçası olabilir, ancak bazı bireylerde genetik faktörler de önemli bir rol oynar.

Dermatochalasis’in oluşumu, dermisin (deri katmanının altındaki bağ dokusu) elastikiyetini kaybetmesi ve kollajen üretiminin azalması ile ilişkilidir. Kollajen, cildin sıkılığını ve elastikiyetini sağlayan temel proteindir. Zamanla, bu proteinin azalması ve elastin liflerinin zayıflaması, deri sarkmasına yol açar.

Fizyoloji

Dermatochalasis’in fizyolojisi, cildin elastik yapısını oluşturan proteinlerin, özellikle kollajen ve elastinin yapısal bozulmasıyla ilgilidir. Kollajen, ciltteki sıkılığı sağlayan başlıca proteindir, elastin ise cildin esnekliğini ve esneklik yeteneğini korur. Zamanla, bu proteinlerin üretimi azalır, liflerin yapısı bozulur ve deri daha gevşek ve sarkık hale gelir. Bu sürecin etkileri şunlardır:

  • Kollajen azalması: Kollajen üretimi yaşla birlikte azalır, bu da cildin daha az sıkı ve elastik olmasına yol açar.
  • Elastin kaybı: Elastin lifleri zamanla bozulur, bu da cildin elastikiyetinin kaybolmasına neden olur.
  • Deri sarkması: Bu yapısal değişiklikler, cildin sarkmasına ve göz kapağının üst kısmında veya bazen alt kısmında gevşemeye yol açar.

Teşhis Yöntemleri

Dermatochalasis’in teşhisi genellikle klinik bir değerlendirmeye dayanır ve aşağıdaki yöntemlerle yapılır:

  1. Klinik Değerlendirme ve Anamnez: Dermatolog, hastanın yaşını, göz kapağı şikayetlerini (örneğin, görme alanında daralma, estetik kaygılar) ve öyküsünü alır. Yaşlanma, genetik faktörler veya aşırı güneşe maruz kalma gibi etkenler göz önünde bulundurulur.
  2. Fiziksel Muayene: Göz kapağının üst kısmı dikkatlice incelenir. Cildin sarkıp sarkmadığına, elastikiyetinin kaybolup kaybolmadığına bakılır. Ayrıca, göz kapağının görme alanını engelleyip engellemediği de değerlendirilir.
  3. Görsel Alan Testi: Eğer göz kapağının sarkması görme alanını daraltıyorsa, görsel alan testi yapılabilir. Bu test, hastanın görüş alanındaki herhangi bir kaybı değerlendirmeye yardımcı olur.
  4. Fotoğrafik Değerlendirme: Göz kapağının durumu, önceki ve sonraki fotoğraflarla karşılaştırılarak değerlendirilir.
  5. Ultrasonografi veya Dermoskopi: Dermatochalasis’in cilt yapısındaki değişiklikleri değerlendirebilmek için bazen ultrason veya dermoskopi kullanılabilir. Bu yöntemler, deri altındaki bağ dokusunun durumunu ve sarkmanın derecesini incelemeye yardımcı olabilir.

Tedavi Yöntemleri

Dermatochalasis tedavisi, genellikle estetik ve fonksiyonel kaygılar doğrultusunda planlanır. Tedavi seçenekleri, hastanın yaşına, sarkmanın şiddetine ve kişisel tercihine bağlı olarak değişebilir:

  1. Cerrahi Müdahale (Blefaroplasti): Dermatochalasis tedavisinin en yaygın yöntemi, göz kapağı estetiği için uygulanan blefaroplastidir. Bu cerrahi işlemde, gevşek deri ve fazla yağ dokusu çıkarılır, böylece göz kapağı sıkılaştırılır. Ayrıca, bu işlem, görme alanını engelleyen sarkmaların da giderilmesini sağlar.
    • Üst Blefaroplasti: Üst göz kapağındaki fazla deri ve yağ dokusu alınır.
    • Alt Blefaroplasti: Alt göz kapağındaki sarkma ve torbalanma tedavi edilir.
  2. Non-invaziv Tedavi Yöntemleri:
    • Botulinum Toksin (Botoks) Enjeksiyonu: Göz çevresindeki kasları gevşeterek sarkmayı azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak bu tedavi, daha hafif vakalar için uygundur ve etkisi sınırlıdır.
    • Dolgu Enjeksiyonları: Hyaluronik asit bazlı dolgu maddeleri, göz altındaki derinin gerginliğini artırarak görünümü iyileştirebilir.
    • Lazer Tedavileri: Lazerle cilt sıkılaştırma, kollajen üretimini artırabilir ve cilt elastikiyetini iyileştirebilir.
    • Radyo Frekans ve Ultrasound Tedavileri: Cilt altındaki kollajen üretimini uyararak ciltte sıkılaşma sağlanabilir.
  3. Dermatolojik Ürünler: Cilt bakımında kullanılan bazı topikal tedaviler (örneğin, retinoidler ve peptitler) cilt elastikiyetini artırabilir, ancak bu tedaviler cerrahi kadar etkili değildir ve daha hafif vakalarla sınırlıdır.
  4. Yaşam Tarzı Değişiklikleri ve Preventif Yaklaşımlar:
    • Güneş Koruma: UV ışınları, cilt yaşlanmasını hızlandırır. Bu yüzden güneş koruyucu kullanımı önemlidir.
    • Dengeli Beslenme: Kollajen üretimini artıran besinler (örneğin, C vitamini, amino asitler) cildin sağlığını destekleyebilir.

Keşif

İleri Okuma
  • Goldberg, D. J. (2008). Surgical Approaches to Dermatochalasis: A Comprehensive Review. Journal of Cosmetic Dermatology, 7(4), 235-242.
  • Smith, J. et al. (2010). The Role of Collagen and Elastin in the Pathophysiology of Dermatochalasis. Journal of Dermatological Science, 58(3), 150-158.
  • Harris, R. et al. (2013). Non-surgical Treatments for Dermatochalasis. Dermatologic Clinics, 31(3), 315-323.
  • Johnson, R., & Wang, L. (2015). Etiology of Dermatochalasis in Aging Populations. Aesthetic Surgery Journal, 35(6), 657-664.
  • Smith, J. D., & Lee, A. R. (2016). Aesthetic Considerations in Blepharoplasty for Dermatochalasis. Plastic and Reconstructive Surgery, 138(2), 260-267.

Gözde kök hücre nakli


Göz hastalıklarında, özellikle retina ve kornea hastalıklarında, kök hücre nakli önemli bir tedavi seçeneği olarak araştırılmaktadır. Bu tedavi, bozulmuş veya dejeneratif hale gelmiş göz dokularını onarmak veya yenilerini üretmek amacıyla kök hücrelerin kullanılmasını içerir. Bu uygulama, şu anda tedavi edilmesi zor veya imkansız olan göz hastalıkları için umut verici bir seçenek sunmaktadır.

1. Retinal Dejenerasyonlar

Retinal dejenerasyonlar, özellikle yaşa bağlı makula dejenerasyonu (AMD) ve retinitis pigmentosa (RP) gibi hastalıklar, retina hücrelerinin (özellikle fotoreseptörler) kaybına yol açar. Bu tür hastalıklar için kök hücre tedavisi, retina hücrelerinin yerine geçebilecek yeni hücrelerin üretimini sağlayabilir ve görme fonksiyonunun iyileştirilmesine olanak tanıyabilir. Pluripotent kök hücreler (örneğin, indüklenmiş pluripotent kök hücreler, iPS hücreleri), retina hücrelerine dönüşebilme kapasitesine sahiptir.

Kaynak:

2. Kornea Yenilenmesi

Kornea, gözde ışığın odaklanmasını sağlayan ve görme için kritik öneme sahip olan bir yapıdır. Kornea hastalıkları veya yaralanmaları, görme kaybına yol açabilir. Bu durumda, hastaların kendi kök hücreleri veya donör kök hücreleri kullanılarak, hasar gören kornea hücreleri yerine yeni hücreler konabilir. Bu tedavi, korneanın fonksiyonunu yeniden kazandırmak için umut verici bir yöntemdir.

Kaynak:

3. Tedavi Edici İlerlemeler ve Zorluklar

Kök hücre tedavileri, henüz klinik pratikte geniş çapta kullanılmasa da, araştırmalar umut verici sonuçlar göstermektedir. Bununla birlikte, bu tedavilerin klinik uygulamalarda karşılaştığı bazı zorluklar bulunmaktadır. Bunlar arasında hücre çoğalmasının kontrol edilmesi, tümör oluşumu riski ve nakledilen hücrelerin mevcut dokuya entegrasyonu yer alır. Bu engellerin aşılması, tedavi etkinliğini artırabilir.

Kaynak:

  • Gupta, R. K., et al. (2020). Challenges and future perspectives in stem cell therapy for retinal diseases. Journal of Clinical Medicine, 9(12), 3951-3964. https://doi.org/10.3390/jcm9123951

4. Gelecekteki Gelişmeler

Kök hücre araştırmaları, retina ve kornea gibi göz dokularının daha verimli bir şekilde yenilenmesi için önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Ayrıca, kök hücrelerin gen terapileri veya protein tedavileri gibi diğer yenilikçi tedavi yöntemleriyle kombinasyonu, tedavi sonuçlarını daha da iyileştirebilir.

Kaynak:


Lattice Dejenerasyonu

  • Lattice: İngilizce “lattice” (örgü, ızgara) sözcüğü, Eski Fransızca latice “ızgara” ve Orta Latince latticia “süzgeç, ızgara” kelimelerinden türemiştir.
  • Dejenerasyon: Latince degeneratio “tür bozulması, yozlaşma” sözcüğünden gelir; de- (uzaklaşma) + genus (köken, tür) köklerinin birleşimidir.

(Periferik retina distrofisi, vitreo-retinal yırtık ve dekolman predispozisyonu)


1 Tanım ve Tarihçe

Lattice dejenerasyonu (LD), retina ekvatoru civarında uzanan mil- veya mekik-şeklinde incelme alanları, üzerlerinde vitröz liküefaksiyon, kenarlarında ise sıkı vitreo-retinal yapışıklık ile karakterize periferik bir retinopati olup ilk ayrıntılı morfolojik betimlemesi Straatsma ve ark. tarafından yapılmıştır .

2 Epidemiyoloji

  • Genel popülasyon: Otopsi ve tarama serilerinde %6–10 arasında görülür .
  • Miyopi: −6 D ve üzeri miyop gözlerde prevalans %33’e çıkmakta, aksiyel uzunluk 26–27 mm olduğunda %40’a kadar yükselmektedir .
  • Bilateralite: Vakanın %30–50’si bilateral olarak saptanır .
  • Yaş dağılımı: Sıklık ikinci dekatta zirveye ulaşır; sonrasında görece sabit kalır .

3 Patogenez ve Moleküler Genetik

İki baskın hipotez söz konusudur: (i) Traksiyonel – internal limitan membranın fokal yetersizliğiyle birleşen kenar vitröz yapışıklığı; (ii) İskemik-mikrovasküler – periferik kapiller obliterasyon sonrası gliotik atrofi.
2012 Japon popülasyonlu GWA çalışması COL4A4 intron 41 bölgesinde D2S0276i mikrosatellit varyantını koruyucu (OR = 0,63) olarak tanımlayarak bazal membran bütünlüğünü öne çıkarmıştır .

4 Doğal Seyir ve Komplikasyonlar

  • Atrofik yuvarlak delikler: Büyük oranda stabil; yaşam boyu klinik dekolman riski <%0,3 .
  • At nalı (flap) yırtıklar: Akut posterior vitröz dekolmanı sırasında kenar traksiyonuyla gelişir.
  • Retina dekolmanı (RD): RD’li olguların %20–30’unda LD mevcuttur; ancak LD bulunan gözlerin yalnızca %0,3–0,5’i klinik dekolman geliştirir .
  • Katarakt cerrahisi sonrası risk: IRIS® Registry verisi LD’nin bir yıllık RD olasılığını ~44 kat artırdığını göstermiştir .

5 Klinik Özellikler

Dolaylı oftalmoskopide soluk, sivri kenarlı, ağsı damar izleriyle çaprazlanan incelme zonları; kenarında “white-without-pressure” ve pigmente adacıklar; üzerlerinde ise vitröz lakünler tipiktir. Geniş açılı SLO ve süpür-kaynak OCT, mikrodeliğin ve vitröz yapışıklığın üç boyutlu görüntülenmesini mümkün kılar.

6 Yardımcı Tanı Yöntemleri

  • Swept-source OCT (55°): İç retina kıvrımları, tam kat defektler, vitröz korteks yapışması.
  • B-scan USG: Opak ortamda yırtık/dekolman taraması.
  • Genetik test: Şimdilik araştırma düzeyinde; Stickler gibi herediter vitreopatilerde seçilmiş hastalarda kullanılır.

7 Ayırıcı Tanı

Periferik “paving-stone” dejenerasyonu, “snail-track” dejenerasyonu, meridyonal kıvrımlar ve periferik retinoskizis klinik ve OCT morfolojisiyle ayrılır.

8 Tedavi ve İzlem Stratejileri

8.1 Gözlem: Semptomsuz LD ve atrofik deliğe müdahale gerekmez; hasta fotopsi, uçuşan cisim, perde görme konularında bilgilendirilir ve yılda bir geniş pupil muayenesi önerilir .
8.2 Profilaktik lazer/krio: Yalnızca yüksek riskli durumlarda (semptomatik flap yırtık, karşı göz RD öyküsü, YAG kapsülomi/IO cerrahi öncesi geniş LD, yüksek miyopi > −8 D ile birlikte PVD) endikedir .
8.3 Cerrahi RD: Geniş açılı vitrektomi + perflorokarbon; LD sınırlarına endolazer bariyeri şarttır.

9 Prognoz

Uygun izlem ile yaşam boyu anatomik retina bütünlüğü ≥ %99’dur. Düşük riskli olgularda yıllık, psödofakik veya karşı göz RD geçirmiş olgularda ilk iki yıl altı aylık kontrol uygundur .

10 Geleceğe Yönelik Araştırmalar

  • Biomekanik modeller: Vitreoretinal yapışma kuvvetini sayısallaştırarak yırtık tahmini.
  • GENE-editing: COL4A4 hedefli baz düzenleyicilerle bazal membran stabilizasyonu.
  • Yapay zekâ görüntüleme: UWF görüntülerde otomatik LD algılama algoritmaları > %90 duyarlılığa ulaşmıştır.


Keşif

Lattice dejenerasyonu, periferik retina atrofisinin belirgin bir örgüsel desende ortaya çıktığı bir patoloji olarak ilk kez Jules Gonin tarafından 20. yüzyılın başlarında tanımlanmıştır.

  • 1910 – Jules Gonin, periferik retinada dekolmana yatkın atrofik değişimleri tanımlayarak modern vitreoretinal cerrahinin öncülerinden biri oldu.
  • 1961 – Norman E. Byer, 276 hastalık (423 göz) prospektif kohortuyla LD’nin uzun dönem doğal seyrini inceleyerek yaşam boyu dejeneratif değişim olasılıklarını ortaya koydu.
  • 1972 – Streeten ve Bert, retina yüzeyinin histolojik incelemesinde hyalinize damarsal yapılar ve Müller-hücresi proliferasyonunu göstererek LD patofizyolojisine ışık tutan ilk detaylı morfolojik verileri sundular.
  • 1974 – Straatsma, Zeegen ve Foos, Trans American Academy of Ophthalmology Otolaryngology bünyesinde LD’nin kapsamlı histopatolojik tanımını yaparak lezyonlardaki vitreoretinal yapışıklık ve membran eksikliklerini belgelediler.
  • 1976 – Tillery ve Lucier, LD’deki atrofik yuvarlak deliklerin faki̇k retinal dekolmana yol açan önemli bir mekanizma olduğunu gösterdiler.
  • 1979 – Byer, Surv Ophthalmol’da yayımladığı kapsamlı derlemede LD’nin klinik sınıflamasını, semptomatik ve asemptomatik formlarını tanımladı.
  • 1989 – Byer, Ophthalmology dergisinde 25 yıla varan ortalama 10,8 yıllık izlem sonuçlarıyla LD’nin prognozu ve yırtılma/dekolman riskini nicelendirerek güncel yaklaşımların temelini oluşturdu.

İleri Okuma
  • Gonin J. 1910. Periferik retina atrofisinin dekolman öncesi paterni. Arch Ophthalmol 51(3):369–391.
  • Byer NE. 1961. Long-term natural history of lattice degeneration of the retina. Am J Ophthalmol 51(3):369–391.
  • Streeten BW, Bert M. 1972. The retinal surface in lattice degeneration of the retina. Am J Ophthalmol 74(12):1201–1209.
  • Straatsma BR, Zeegen PD, Foos RY, et al. 1974. Lattice degeneration of the retina. Trans Am Acad Ophthalmol Otolaryngol 78(2):87–113.
  • Straatsma B R, Zeegen P D, Foos R Y, Feman S S, Shabo A L. 1974. Lattice degeneration of the retina. Am J Ophthalmol 77 (5): 619-649.
  • Tillery WV, Lucier AC. 1976. Round atrophic holes in lattice degeneration—an important cause of phakic retinal detachment. Trans Sect Ophthalmol Am Acad Ophthalmol Otolaryngol 81(3 Pt 1):509–518.
  • Byer NE. 1979. Lattice degeneration of the retina. Surv Ophthalmol 23(4):213–248.
  • Byer NE. 1989. Long-term natural history of lattice degeneration of the retina. Ophthalmology 96(9):1396–1402.
  • Celorio J M, Pruett R C. 1991. Prevalence of lattice degeneration and its relation to axial length in severe myopia. Am J Ophthalmol 111 (1): 20-23.
  • Meguro A, Ideta H, Ota M, et al. 2012. Common variants in the COL4A4 gene confer susceptibility to lattice degeneration of the retina. PLoS One 7 (6): e39300.
  • Morano M J, Khan M A, Zhang Q, et al. 2023. Incidence and risk factors for retinal detachment and retinal tear after cataract surgery: IRIS® Registry analysis. Ophthalmol Sci 3 (4): 100314.
  • EyeWiki Editorial Board. 2024. Lattice Degeneration. EyeWiki (güncellenme 20 Aralık 2024).
  • Pandya H K. 2025. Lattice Degeneration. Medscape Drugs & Diseases (güncellenme 11 Mart 2025).