Kosta

Latince costa kelimesi, Ana Hint-Avrupa dilindeki *kost- kökünden türemiştir. Bu kök, “çıkıntı”, “çerçeve” veya “destekleyici yapı” anlamlarına gelir. Latincedeki costa ise özellikle anatomi bağlamında kaburga anlamında kullanılmakla birlikte, yan duvar veya kenar gibi genişletilmiş anlamlara da sahiptir. Türkçeye tıpta ve anatomi terminolojisinde doğrudan veya kökeninden türetilmiş biçimleriyle geçmiştir.


1. Anatomik Anlamıyla “Costa”

  • Kaburga Kemiği:
    Latincede costa, memelilerde göğüs kafesini oluşturan ve omurgadan başlayarak sternuma (göğüs kemiğine) kadar uzanan kemiklere verilen isimdir. Bu yapıların temel işlevi, göğüs boşluğundaki hayati organları (kalp, akciğerler vb.) korumaktır.

2. Genel Yapısal Anlamları

  • Yan Taraf veya Yan Duvar:
    Latincede costa, sadece biyolojik değil, mimari ya da yapısal bağlamlarda da kullanılmıştır. Bu anlamda, bir yapının yan tarafını ya da yan duvarlarını ifade edebilir. Örneğin, antik metinlerde bir yapının “costa”sı, onun yan cepheleri olarak anılabilir.

3. Türetilmiş Terimler

a. Kostal (Costal):

  • Anlamı: Kaburgaya ait.
  • Kullanımı: Anatomi ve tıpta, kaburgaya ilişkin yapılar tanımlanırken kullanılır. Örnekler:
    • Costal kemik (kaburga kemiği)
    • Costal yüzey (kaburgaya bakan yüzey)

b. İnterkostal / Intercostalis:

  • Anlamı: Kaburgalar arası, kaburgaların arasında yer alan.
  • Kullanımı: Özellikle kaslar, sinirler ve damarlar bağlamında kullanılır.
    • Intercostales musculi (kaburgalar arasında yer alan kaslar, yani kaburgalar arası kaslar)
    • Intercostal sinir (kaburgalar arası sinir)
    • Intercostal arter/ven (kaburgalar arası atardamar/toplardamar)
HalTekilÇoğul
nominatifcostacostae
genitifcostaecostārum
datifcostaecostīs
akusatifcostamcostās
ablatifcostācostīs
vokatifcostacostae

4. Klinik ve Fonksiyonel Bağlam

  • Kaburgalararası Kaslar (Musculi Intercostales):
    Bu kaslar göğüs kafesi boyunca kaburgalar arasında uzanır ve solunum fonksiyonunda doğrudan rol alır. Üç katmandan oluşur:
    • Musculi intercostales externi (dış kaburgalar arası kaslar)
    • Musculi intercostales interni (iç kaburgalar arası kaslar)
    • Musculi intercostales intimi (en içteki katman)
      Bu kaslar, göğüs kafesinin genişleyip daralmasını sağlayarak nefes alıp verme sürecine katkıda bulunur.

5. Modern Tıpta Kullanım Alanları

  • Görüntüleme tekniklerinde (ör. BT, MR) kaburgaların ve kaburgalar arası yapıların değerlendirilmesinde bu terimler sıkça kullanılır.
  • Göğüs travmalarında, interkostal drenaj gibi uygulamalar, bu bölgeyi tanımlamak açısından önemlidir.
  • Anestezide, interkostal sinir blokajı ağrının kontrolü açısından yaygın bir yöntemdir.


Keşif

Latince costa kelimesinin tıbbi terminolojiye girişi ve sistematik kullanımı, Antik Roma tıbbına, özellikle de Galen (Galenos) gibi hekimlerin eserlerine kadar uzanır. Ancak kelimenin daha eski bir etimolojik ve kültürel geçmişi vardır. Aşağıda costa teriminin tarihsel gelişimi, anatomi yazınındaki yeri ve tıp tarihinde sistematikleştirilme süreci kronolojik olarak ayrıntılı biçimde sunulmuştur:


1. Proto-Hint-Avrupa Dönemi (yaklaşık MÖ 4000–2500)

  • Köken: costa kelimesi, muhtemelen Proto-Hint-Avrupa dil ailesinde yer alan ve “sert çıkıntı, kenar, yan yapı” anlamlarına gelen *kost- kökünden türemiştir.
  • Bu kök, Latince dışında Eski Germen dillerinde de benzer biçimlerde görülür (örneğin, Eski Yüksek Almancada “kosta” ile ilişkili rippe, İngilizcede rib).

2. Erken Latin Dönemi (MÖ 500 – MÖ 100)

  • Latince’de “costa”nın ortaya çıkışı:
    Latince costa kelimesi, önce genel anlamda “yan”, “yan duvar” veya “kenar” anlamında kullanılır.
    • MÖ 3. yüzyıldan itibaren Plautus ve Ennius gibi erken Latin yazarlarında costa kelimesi, hem mimari hem de bedensel yapılar için “kenar” ya da “yan bölüm” anlamında yer alır.
    • Bu dönemde kaburga anlamı henüz baskın değildir.

3. Cicero ve Celsus Dönemi (MÖ 100 – MS 50)

  • Tıbbi anlamda ilk sistematik kullanım:
    Romalı hekim ve ansiklopedist Aulus Cornelius Celsus (MS 1. yüzyıl), De Medicina adlı eserinde costa terimini kaburga kemiklerini belirtmek üzere anatomik bağlamda sistematik şekilde kullanır.
    • Bu eser, Roma döneminde tıbbî Latince terminolojisinin temel kaynaklarından biridir ve Galen öncesi dönemde “kaburga” anlamında costa kullanımını açıkça belgeleyen ilk metinlerden sayılır.

4. Galenos Dönemi (MS 129 – 216)

  • Yunanca karşılığı ve Latince karşılaştırmalar:
    Galenos, Yunanca pleura ve pleuron terimlerini kullanırken Latince karşılığı olan costa terimini de tanımlar.
    • Roma’da Yunanca metinleri Latinceye çeviren medikal yazarlarda costa terimi Galenos’un tanımlarıyla eşleşecek şekilde kullanılır.
    • Galenos’un anatomik tanımlamaları, özellikle kaburgalar arası kaslar (musculi intercostales) ve kaburgaların işlevleri üzerine yaptığı açıklamalarla terimin anatomi yazınına sabitlenmesini sağlar.

5. Orta Çağ ve Arap-İslam Tıbbı (MS 800–1200)

  • Latince terimlerin korunması:
    İslam dünyasında Avicenna (İbn Sina), Rhazes (Razi) ve Al-Zahrawi (Abulcasis) gibi hekimlerin eserlerinde kaburga anlamında Arapça dilʿ (ضلْع) terimi tercih edilmekle birlikte, Batı Avrupa’da costa terimi Arapça çevirilerle birlikte Latince metinlerde varlığını sürdürür.
    • Toledo ve Salerno gibi çeviri merkezlerinde Arapça’dan Latince’ye yapılan çevirilerde costa terimi yeniden görünürlük kazanır.

6. Rönesans Anatomisi ve Vesalius (MS 1500–1600)

  • Modern anatominin temelleri:
    Andreas Vesalius’un 1543’te yayımladığı De humani corporis fabrica adlı eseri, kaburga yapısının ilk defa sistematik olarak görsel olarak da tanımlandığı anatomi kitabıdır.
    • Costa kelimesi bu eserde kaburgaları tanımlamak için standart terim olarak yer alır.
    • Ayrıca intercostales terimi (kaburgalar arası) ilk defa genişletilmiş biçimde kas, sinir ve damar gruplarıyla ilişkilendirilir.

7. Modern Tıp Terminolojisi (19. – 21. yüzyıl)

  • Terminologia Anatomica:
    1895’te yayımlanan ve 1998’de yenilenen Nomina Anatomica ve ardından Terminologia Anatomica, modern anatomi terminolojisinin standardizasyonunu sağlamıştır.
    • Bu çalışmalarda costa, costalis, intercostalis gibi terimler uluslararası standart terminoloji olarak benimsenmiştir.
    • Latince terimlerin kullanımı evrensel hale gelmiş, tıbbi eğitimde küresel olarak kabul edilmiştir.


İleri Okuma
  1. Celsus, A. C. (1st century). De Medicina. Rome.
  2. Galenus, C. (2nd century). De usu partium corporis humani. Pergamon.
  3. Avicenna (Ibn Sina). (1025). Al-Qanun fi al-Tibb (Canon of Medicine).
  4. Vesalius, A. (1543). De Humani Corporis Fabrica Libri Septem. Basel: Oporinus.
  5. Gray, H. (1858). Gray’s Anatomy: Descriptive and Surgical. London: John W. Parker and Son.
  6. Basmajian, J. V., & Slonecker, C. E. (1972). Grant’s Method of Anatomy (8th ed.). Williams & Wilkins.
  7. Federative Committee on Anatomical Terminology (FCAT). (1998). Terminologia Anatomica: International Anatomical Terminology. Thieme Stuttgart.
  8. Moore, K. L., & Dalley, A. F. (1999). Clinically Oriented Anatomy (4th ed.). Lippincott Williams & Wilkins.
  9. Standring, S. (2008). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (40th ed.). Churchill Livingstone.
  10. Netter, F. H. (2014). Atlas of Human Anatomy (6th ed.). Saunders Elsevier.

Pulmoner vasküler direnç (PVR)

Etimoloji ve tarihçe

“Pulmoner” Latince pulmo (akciğer) kökünden gelir; “vasküler” Latince vasculum (küçük damar); “direnç” ise Latince resistentia (karşı koyma) köküne dayanır. Kardiyopulmoner hemodinaminin “direnç” kavramı, Poiseuille (19. yy) ve Ohm benzeri hemodinamik analojilerle biçimlenmiştir: basınç farkı = akım × direnç. 20. yüzyılın ortasında sağ kalp kateterizasyonunun rutine girmesi, pulmoner arter basınçlarının ve dolaylı sol atriyal basıncın (pulmoner kılcal kama basıncı, PCWP) ölçümünü olanaklı kılmış; PVR, klinik karar süreçlerinin merkezine yerleşmiştir.

Tanım

Pulmoner vasküler direnç, pulmoner dolaşım boyunca kanın karşılaştığı hemodinamik karşı koymayı ifade eder. Operasyonel tanım, sağ ventrikülün (SV) ürettiği basınç ile sol atriyuma dönen kan arasındaki basınç farkının, birim zamanda geçen kan akımına (kardiyak debi, CO) oranıdır.

PVR = (mPAP-PCWP) / CO

  • mPAP: Ortalama pulmoner arter basıncı
  • PCWP: Pulmoner kılcal kama basıncı (sol atriyal basıncın dolaylı göstergesi)
  • CO: Kardiyak debi

Birimler: “Wood unit (WU)” sıklıkla kullanılır. Dönüşüm: (1\ \text{WU} = 80\ \text{dyn·s·cm}^{-5}). Klinik raporlamada WU tercih edilir (ör. 2–3 WU fizyolojik; ≥3 WU artmış olarak yorumlanır; bağlam ve yaşa göre değişir).

Makro ve mikro-anatomi: damar ağının mimarisi

Pulmoner arter, pulmoner trunkustan ayrılarak lobar, segmental ve subsegmental arterlere; distalde arteriollere ve alveol çevresi kılcallara bağlanır; oksijenlenmiş kan, venüller ve pulmoner venler yoluyla sol atriyuma döner. Akciğer damar ağının eşsiz özelliği, alveollerle “mekanik” bir eş-bağlılık içinde olmasıdır: alveol hacmi ve interstisyel basınç, kılcal ve ekstra-alveoler damar çaplarını belirgin biçimde etkiler.

Hemodinamik çerçeve: Ohm yasası, Poiseuille akımı ve nabızlılık

PVR, yalnızca statik bir direnç değildir; nabızlı akım altında “empedans” kavramı (rezistans + inertans + kapasitans) önem kazanır. Pulmoner arteriyel uyum (compliance, C) ve elastans (E) ile sağ ventrikül–pulmoner arter (SV–PA) eşleşmesi, sağ kalp yüklenmesini belirler. “RC zamanı” (rezistans × komplians) pulmoner yatakta görece sabit kalma eğilimindedir; PVR yükselirken komplians düşer ve nabız basıncı artar.

PVR’nin çift kaynaklı oluşumu: alveoler ve ekstra-alveoler damarlar

Lung volume–PVR ilişkisi U-şeklindedir:

  • Düşük akciğer hacmi (atelectazi, ekspiryum sonu altı): Ekstra-alveoler damarlar çevresel çekişin azalmasıyla daralır → PVR artar.
  • Yüksek akciğer hacmi (hiperinflasyon, aşırı PEEP): Alveol içi basınç kılcal damarları sıkıştırır → PVR artar.
  • Fonksiyonel rezidüel kapasite (FRC) çevresi: Rekrutman ve distansiyon en verimli, PVR en düşük.

Dinamik modülatörler

1) Vazokonstriksiyon–vazodilatasyon dengesi

  • Hipoksik pulmoner vazokonstriksiyon (HPV): Alveoler PO₂ düşüşüne yanıt olarak bölgesel arteriyoller daralır; perfüzyon iyi havalanan bölgelere yönlenir. Moleküler arka planında düz kas hücrelerinde O₂-duyarlı K⁺ kanalları, kalsiyum giriş artışı, endotelin artışı; karşıt yönde NO ve prostasiklin bulunur.
  • Endotel aracılı mediyatörler:
    • Vazodilatör: Nitrik oksit (eNOS kaynaklı), prostasiklin (PGI₂).
    • Vazokonstriktör: Endotelin-1, tromboksan A₂, serotonin.
  • İlaçlar ve inhalasyon gazları: NO inhalasyonu, PDE5 inhibitörleri, sGC uyarıcıları, kalsiyum kanal blokerleri; halojenli anestetikler ve hiperkapni/alkaloz–asidoz dengesi gibi faktörler.

2) Yapısal yeniden şekillenme

Kronik basınç/yük stresine yanıt olarak medial hipertrofi, intimada fibromüsküler kalınlaşma, adventisyel fibrozis ve kılcal kaybı ortaya çıkar. Uzamış HPV, kronik hipoksemik hastalıklarda (KOAH, interstisyel akciğer hastalıkları, uyku apnesi, yüksek irtifa) dirençte kalıcı artışa zemin hazırlar. Tromboembolik hastalıkta organize pıhtı ve distal mikrovasküler remodeling, PVR’yi belirgin yükseltir.

3) Hemorheoloji: viskozite ve hematokrit

Poiseuille yasasına göre viskozite arttıkça direnç artar. Polisitemi (yüksek hematokrit), soğuk ortam, hiperviskozite sendromları PVR’yi yükseltebilir; hemodilüsyon ise düşürebilir. Kan hacmi artışı (hipervolemi) akıma bağlı transmural gerilim ve kapanma-eşiği dinamiklerini değiştirir.

4) Gravite ve bölgesel perfüzyon

Düşey konumda bazallerde transmurallik daha yüksek, dorso-kaudal alanlarda perfüzyon fazladır. West bölgeleri (Zone 1–3) kavramsallaştırması, alveol ve damar basınçlarının göreli büyüklüklerine dayalı akım desenlerini açıklar; ventilasyon-perfüzyon (V/Q) eşleşmesi ve PVR bu dağılımdan etkilenir.

Egzersiz ve PVR

Sağlıklı bireyde egzersizle CO yükselirken PVR düşer: kapalı kılcalların “rekütmanı” (yeni kanalların açılması) ve distansiyon (mevcut kanalların genişlemesi) devreye girer; bu sayede mPAP sınırlı artar ve sağ ventrikül yükü kontrol altında tutulur. Patolojide (pulmoner hipertansiyon) bu adaptasyon yetersizdir; mPAP aşırı yükselir, dispne ve egzersiz kapasitesi kısıtlanır.

Ölçüm ve hesaplama ayrıntıları

Sağ kalp kateterizasyonu

  • Basınçlar: RAP, RV, PAP (sistolik/diastolik/ortalama), PCWP (nazal/venöz yol ile wedge).
  • Akım (CO): Termodilüsyon veya Fick yöntemi.
  • Hesaplamalar:
    • Transpulmoner gradyan (TPG) = mPAP − PCWP
    • PVR (WU) = TPG / CO
    • Diyastolik basınç gradyanı (DPG) = dPAP − PCWP (özellikle sol kalp hastalığı zemininde pre/post-kapiller ayrımı için yardımcı)
  • Birim dönüşümü: {PVR}({dyn·s·cm}^{-5}) = 80 x PVR {WU}.

İnvazif olmayan tahminler

  • Ekokardiyografi: TR jetinden sPAP tahmini, RVOT-VTI ile strok volüm/CO; ancak dolaylı ve operatöre bağımlıdır.
  • Kardiyak MR: Pulmoner akım ölçümü, sağ ventrikül hacim-fonksiyon analizi; vasküler komplians ve akım dalga biçimleri.
  • BT anjiyografi: Proksimal obstrüksiyon, damar çapları, sağ kalp yüklenmesi; fakat doğrudan direnç ölçmez.

Ölçümde hataya açık noktalar

  • PCWP ölçüm tekniği/hacmi aşırı “over-wedging”, mitral kapak hastalığı, pulmoner venöz tıkanıklık yanlış yüksek PCWP’ye ve PVR’nin olduğundan düşük hesaplanmasına yol açabilir.
  • CO ölçümü: Triküspit yetersizliği, şantlar, ağır trikuspid regürjitasyonunda termodilüsyon hataları; Fick yönteminde VO₂ varsayımı.
  • Mekanik ventilasyon ve PEEP, transmural basınçları değiştirerek mPAP/PCWP yorumunu etkiler.

PVR’yi yükselten başlıca durumlar (seçilmiş örnekler)

  • Pulmoner hipertansiyon (WHO Grup 1–5):
    • Grup 1: Pulmoner arteriyel hipertansiyon (idiopatik, herediter, ilaç/ toksin, bağ dokusu hastalıkları vb.)
    • Grup 2: Sol kalp hastalıkları (yüksek PCWP; sıklıkla DPG düşük/normal)
    • Grup 3: Akciğer hastalığı ve/veya hipoksemi (KOAH, İAH, OSA, yüksek irtifa)
    • Grup 4: Kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon (CTEPH) ve diğer pulmoner arter obstrüksiyonları
    • Grup 5: Multifaktöriyel/Belirsiz mekanizmalar (hematolojik, sistemik vb.)
  • Akut pulmoner emboli: Ani PVR artışı → akut RV yüklenmesi.
  • ARDS ve mekanik ventilasyon: Yüksek akciğer hacmi ve PEEP ile alveoler damar sıkışması; hipoksinin HPV’yi tetiklemesi.
  • Neonatal dönemde persistan pulmoner hipertansiyon (PPHN): Doğum sonrası normal düşmesi gereken PVR’nin persistansı.
  • Gebelik ve doğum: Volüm yükü, hiperventilasyon, pulmoner vazodilatör-dengelerin değişimi; altta yatan PH’de belirgin risk.

PVR ve sağ ventrikül: yük, eşleşme ve yetmezlik

Sağ ventrikül ince-duvarlı, düşük basınçlı bir pompadır; PVR yükseldiğinde afterload artar, SV–PA eşleşmesi bozulur, stroke hacim azalır, RV dilatasyonu ve trikuspid yetmezliği gelişebilir. Uzamış yüklenme ile RV hipertrofisi ve sistolik/diastolik disfonksiyon ortaya çıkar; karaciğer konjesyonu ve periferik ödem gibi sistemik etkiler izlenir. Klinik izlemi, RV ejeksiyon fraksiyonu, TAPSE, RV-arteriyel bağlanım (Ees/Ea) ve natriüretik peptidler gibi göstergelerle yapılır.

Gaz değişimi üzerine etkiler

PVR artışı ve buna eşlik eden damar yeniden şekillenmesi, perfüzyon dağılımını bozar; V/Q uyumsuzluğu, şant ve difüzyon sınırlamaları hipoksemi ve hiperkapniyi derinleştirebilir. HPV kısa vadede V/Q optimizasyonu sağlar; ancak yaygın hipokside global PVR artışı zararlıdır.

Tedavi ve yönetim stratejileri

Genel ilkeler

  • Altta yatan nedenin saptanması (PH gruplaması; sol kalp, akciğer hastalığı, tromboemboli).
  • Oksijenizasyonun optimizasyonu; hipoksinin giderilmesi HPV’yi azaltır.
  • Hacim yönetimi: Diyürez ile RV duvar geriliminin ve sağ atriyal basıncın azaltılması; hipovolemiden kaçınılması (RV doluşu gerek).
  • Asit-baz ve ventilasyon hedefleri: Hiperkapni/asidoz vazokonstriksiyonu artırır; mekanik ventilasyonda düşük sürücü basınç ve PEEP optimizasyonu, akciğer hacmi-PVR U-eğrisi gözetilerek yapılır.

Vazodilatör/özel tedaviler (endikasyona göre)

  • Kalsiyum kanal blokerleri: Yalnızca vazoreaktivite testi pozitif azınlıkta.
  • Endotelin reseptör antagonistleri: Bosentan, ambrisentan, macitentan.
  • PDE-5 inhibitörleri / sGC uyarıcıları: Sildenafil, tadalafil; riociguat (özellikle CTEPH ve PAH’da).
  • Prostasiklin ekseni: Epoprostenol (IV), treprostinil (IV/SC/İnhalasyon), iloprost (inh); IP-reseptör agonisti selexipag.
  • İnhale NO: Akut vazoreaktivite testi, perioperatif veya ağır hipoksemide köprü.
  • Antikoagülasyon: CTEPH ve seçilmiş PAH alt gruplarında.
  • Destekleyici: Demir replasmanı (eksiklikte), aşılama, egzersiz rehabilitasyonu, obstrüktif uyku apnesinde CPAP.

Girişimsel/cerrahi seçenekler

  • Pulmoner tromboendarterektomi (PTE): Proksimal/segmental düzeyde organize pıhtıların çıkarılması; CTEPH’de küratif olabilir, PVR’yi belirgin azaltır.
  • Balon pulmoner anjiyoplasti (BPA): Distal/ince dallı CTEPH olgularında aşamalı seanslarla damar genişletme; hemodinami ve fonksiyonu iyileştirir.
  • Atrial septostomi (seçilmiş PAH): Sağdan sola geçişle RV dekompresyonu ve kardiyak output artırımı; hipoksemi pahasına.
  • Akciğer veya kalp-akciğer transplantasyonu: İleri refrakter hastalıkta.

Anestezi ve yoğun bakımda PVR yönetimi

  • İndüksiyon ve idame: Hipoksi, hiperkapni, asidoz ve hipotermiden kaçınma; adekvat analjezi/sedasyon ile sempatik aşırı aktivasyonun sınırlanması.
  • Ventilatör ayarları: Aşırı tidal hacim ve PEEP’ten kaçınma; plato basınçlarını düşük tutma; asidozu düzeltme.
  • Hemodinamik destek: Noradrenalin (sistemik basıncı korurken pulmoner etkisi görece nötr), inotroplar (dobutamin/milrinon) ve seçici pulmoner vazodilatör kombinasyonları; sıvı titrasyonu.

Özel durumlar

  • Yüksek irtifa: Alveoler hipoksiye bağlı global HPV → PVR artışı; predispozan bireylerde yüksek irtifa pulmoner ödemi (HAPE).
  • Gebelik: Hemodinamik yük artışı ve farmakoterapi sınırlılıkları; teratojenite ve maternal-fetal riskler dikkate alınarak multidisipliner izlem.
  • Çocukluk çağı/yenidoğan: PPHN’de fetal dolaşımdan postnatal geçişin başarısızlığı; inhale NO, ventilasyon stratejileri, prostasiklinler, ekmo köprüleri.
  • Kronik akciğer hastalığı (KOAH/İAH): Uzun süreli oksijen tedavisi hipoksemiye bağlı PVR artışını sınırlayabilir; egzersiz ve rehabilitasyonla periferik koşullanmaya destek.
  • Akut PE: Sistemik tromboliz, kateter-yönlendirmeli tedaviler veya cerrahi embolektomi; hemodinamik stabilite öncelikli.

Ölçümsel nüanslar ve raporlama

  • PVR tek başına değil, mPAP, PCWP, CO, SVR, komplians ve RV fonksiyon veri seti ile birlikte yorumlanmalıdır.
  • Pre- vs post-kapiller ayrımı: PCWP yüksekliği, DPG ve TPG ile birlikte değerlendirilir; sol kalp hastalığı zemininde “kombine pre/post-kapiller PH” olasılığı özellikle DPG ≥7 mmHg ve/veya PVR ≥3 WU ile desteklenir.
  • Egzersiz veya sıvı yükü testleri, sınırda olgularda rezerv ve hemodinamik fenotipi açığa çıkarabilir.

Pratik örnek hesap

  • mPAP = 35 mmHg, PCWP = 15 mmHg, CO = 5 L/dk ise:
    • TPG = 35 − 15 = 20 mmHg
    • PVR = 20 / 5 = 4 WU (≈ 320 dyn·s·cm⁻⁵) → artmış.

Evrimsel ve işlevsel perspektif

Pulmoner yatak, memelilerde düşük basınç/düşük direnç ilkesi üzerine evrimleşmiştir; ince duvarlı sağ ventrikül, geniş komplianslı pulmoner arterler ve geniş kapiller ağ, yüksek yüzey alanı ile gaz değişimini en düşük enerji maliyetiyle sağlar. HPV gibi yerelleşmiş refleksler, heterojen akciğer ventilasyonuna rağmen oksijen alımını maksimize eden “akıllı” bir yönlendirme mekanizmasıdır; ancak kronik ve yaygın tetiklendiğinde sistemik uyumun sınırlarını aşar.

Klinik uygulamaya çeviri: karar noktaları (özet başlıklar olmadan, uygulama rehberi niteliğinde)

  • PVR yükselmişse daima “neden?” sorusuyla başlanır: sol kalp, akciğer parankimi/hipoksemi, tromboemboli, primer vaskülopati.
  • PVR normal, mPAP yüksek ve PCWP yüksekse öncelik sol kalp/diyastolik disfonksiyon yönündedir.
  • PVR yükselmiş ve PCWP normal ise prekapiller süreçler (PAH, hipoksik/akciğer, CTEPH) öne çıkar.
  • Tedavi, patofizyolojik fenotipe göre hedeflenir: oksijenizasyon, hacim yönetimi, seçici vazodilatör eksenleri, antitrombotik stratejiler, gerekirse PTE/BPA veya transplantasyon.
  • İzlem, yalnız basınçlarla değil fonksiyonel kapasite (6DYT, kardiopulmoner egzersiz testi), RV fonksiyon göstergeleri ve biyobelirteçlerle entegre yapılır.


Keşif

Pulmoner vasküler direncin hikâyesi, kanın kalpteki döngüsel hareketinin kavranmasıyla başlar, mikroskobun kılcal ağı görünür kılmasıyla derinleşir, ölçüm aletlerinin damarlara uzanmasıyla sayıya dönüşür ve nihayet hücre içi yolların çözümlenmesiyle moleküler bir haritaya bürünür. Bugün “PVR” diye kısalttığımız kavramın ardında, asırlar boyunca birbirine eklemlenen gözlemler, aletler, matematik benzetmeler ve cesur klinik girişimler vardır.

1) Dolaşımın resmedilişi: kalbin pompa olarak keşfi ve kılcal köprü

1628’de William Harvey, “Motu Cordis” ile kalbin vücuda kan pompaladığını ve kanın kapalı bir devre içinde dolaştığını savunurken, pulmoner geçidin akış direnci hakkında henüz konuşmaz; ama temel soruyu açar: Akımın olduğu yerde bir zorlanma, bir karşı koyma da vardır. Harvey’in kavramsal çerçevesini, 1660’larda Marcello Malpighi mikroskobun gözüyle tamamlar: Arterlerle venleri birbirine bağlayan kılcalları görür. Böylece kalbin sağından çıkan kanın akciğerlerde kılcal bir elek içinden süzülerek sol kalbe döndüğü fikri, somut bir anatomiye kavuşur. Malpighi’nin cam merceği, ileride “direncin nerede üretildiği” sorusunu soracak kuşaklara yol gösterir: En dar boru neredeyse, akış orada zorlanır.

2) Basıncın ölçülmesi: cam tüpler, kimograflar ve hemodinami

1733’te Stephen Hales, atardamar basıncını ilk kez doğrudan ölçtüğünde, fizyolojiye bir koordinat sistemi armağan eder: Basınç somut bir büyüklüktür. 19. yüzyıl ortasında Jean Léonard Marie Poiseuille, dar tüplerden akışın yasalarını betimler; viskozite, uzunluk ve yarıçapın dördüncü kuvveti denkleme girer. Aynı yüzyılda Carl Ludwig, kimografı geliştirerek basınç dalgalarını zamanın üzerine yazar; hemodinamik, sayısal bir dil kazanır. Bu dönemde Ohm yasasına yapılan benzetme—basınç farkı = akım × direnç—klinik fizyolojinin zihin haritasına kazınır. Pulmoner yatağın “düşük basınç–düşük direnç” doğası, sistemik dolaşımla kıyas içinde düşünülmeye başlar.

3) Kateterin yolculuğu: sağ kalbe giren tel ve PVR’nin formüle edilişi

1929’da Werner Forssmann, kendi sağ kalbine kateter ilerleterek denenemez sanılanı dener. Bunu klinik bilime dönüştüren André Cournand ve Dickinson Richards, sağ kalp kateterizasyonunu sistematikleştirir; 20. yüzyıl ortasında pulmoner arter basınçlarını, sağ ventrikül ve sağ atriyum basınçlarını güvenle ölçer hâle geliriz. Adolf Fick’in 19. yüzyılda tarif ettiği ilke (O₂ tüketimi ve arteriyovenöz O₂ farkından kardiyak debinin hesaplanması), 1940’ların klinik laboratuvarında kan-gaz analizörleri ve metabolik ölçümlerle yeniden doğar. Böylece bir denklem pratikleşir:

PVR = {Ortalama Pulmoner Arter Basıncı (mPAP)} – {Pulmoner Kılcal Kama Basıncı (PCWP)}}{\{Kardiyak Debi (CO)}}

Basınçların doğrudan, akımın ise Fick veya termodilüsyonla ölçülebildiği bir çağda, “direnç” artık soyut bir sezgi değil, raporlanabilir bir değerdir. Klinikçiler Wood biriminden söz etmeye başlar; araştırmacılar, aynı basınçta neden birinde akım düşerken diğerinde arttığını damar çapı ve komplians üzerinden tartışır.

4) Akciğerin mekanik coğrafyası: bölgeler, hacim ve U-şekilli ilişki

20. yüzyılın ortalarından itibaren John B. West ve çağdaşları, akciğer içi basınç ilişkilerini katmanlandırır: “Bölgeler” kavramı (Zone 1–3), alveol basıncı ile arter-ven basınçlarının göreli büyüklüklerine göre akımın bölgesel dağıldığını anlatır. Pulmoner damarların bir kısmı alveol duvarlarının içinde (alveoler damarlar), bir kısmı ise interstisyel çekişle açılan ekstra-alveoler yatakta bulunur. Akciğer hacmi arttıkça alveoler damarlar sıkışır; hacim düştükçe ekstra-alveoler damarlar kapanmaya meyleder. PVR’nin akciğer hacmine göre U-şeklinde değiştiği kavrayışı, mekanik ventilasyon stratejilerine ve egzersiz fizyolojisine yeni bir akıl sunar. Egzersizde kardiyak debi yükselirken PVR’nin paradoksal biçimde düşmesi—rekütman ve distansiyon—sağlıklı yatağın adaptasyon kabiliyetini görünür kılar.

    5) Refleksler ve mediyatörler: hipoksik vazokonstriksiyon ve endotelin–NO ekseni

    Akciğer damarları çevrenin gaz karışımına kulak kesilir. Alveoler hipoksi geliştiğinde, düz kas hücresinin membran kanalları ve kalsiyum dinamiği değişir; hipoksik pulmoner vazokonstriksiyon devreye girer, perfüzyon iyi havalanan yerlere kaydırılır. 1980’lerin sonuna gelindiğinde endotelin-1’in güçlü bir vazokonstriktör olduğu gösterilir; buna karşı nitrik oksit endotel kaynaklı gevşetici faktör olarak tanımlanır, guanilat siklaz–cGMP yoluyla düz kası gevşetir. Aynı eksenin klinik yansıması çok geçmeden damar tonusunun hedefli farmakolojisine dönüşür: endotelin reseptör antagonistleri, fosfodiesteraz-5 inhibitörleri ve çözünür guanilat siklaz uyarıcıları, PVR’yi ilaçla “ayar”lamanın yollarını açar. Prostasiklin ekseninin (PGI₂) damar gevşetici ve antiproliferatif etkileri, önce intravenöz epoprostenol ile, ardından inhaler ve subkutan/IV analoglarla yatağa girer.

    6) Görüntülemenin genişleyen penceresi: yapı, akım ve doku eşlemesi

    1960’lardan itibaren kateter laboratuvarı altın standart kalmayı sürdürürken, 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başında görüntüleme, PVR’nin gölgelerini daha ince hatlarla çizer. Yüksek çözünürlüklü BT, proksimal obstrüksiyonları ve sağ kalbin yüklenme izlerini yakalar; çift enerjili BT perfüzyon haritaları akımın nereye gittiğini boyar; kardiyak MR faz kontrast ve 4D akım teknikleriyle pulmoner arter uyumunu, dalga yansımasını ve nabızlı akımı değerlendirir. Ekokardiyografi, triküspit yetersizliği jetinden sistolik pulmoner basıncı ve çıkış yolu hız-zaman integraliyle debiyi tahmin eder; doğrudan “direnç” ölçmez ama yatağın davranışı hakkında işaretler verir. Klinik yaklaşımda ölçüm; anatomi, akım ve doku bilgisinin birlikte yorumlandığı bir bütün hâline gelir.

    7) Tromboembolik çağrışımlar: pıhtının gölgesi ve cerrahi çözümler

    Pulmoner yatağın direncini bir anda yükselten akut emboli, sağ ventrikülün kırılganlığını açığa çıkarır. Pıhtının kronikleşip damar duvarına organize olduğu tabloda—kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon—hemodinamik bozulma kalıcılaşır. 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Jamieson ve ekollerinin geliştirdiği pulmoner tromboendarterektomi, seçilmiş anatomide küratif bir kapı aralar; distal ve inatçı olgularda, 2010’lar boyunca rafine edilen balon pulmoner anjiyoplasti, segmental ve subsegmental dar segmentleri seanslar hâlinde genişletir. Bu girişimler, PVR’nin yalnızca “ton” değil, “yapı” tarafından da belirlendiği gerçeğini somutlaştırır.

    8) Genetik ve hücresel yeniden şekillenme: BMPR2’den SOX17’ye uzanan hat

    2000’lere gelindiğinde pulmoner arteriyel hipertansiyonun ailesel yüzünde BMPR2 mutasyonları dikkat çeker; TGF-β süperailesi sinyallemesi, düz kas ve endotelin proliferasyon/ölüm dengelerini saptırır. Bunu CAV1, KCNK3, TBX4, SOX17 ve PVOD/PCH spektrumunda EIF2AK4 gibi genetik ipuçları izler. Endotelden adventisyeye uzanan çok hücreli bir koreografi—mitojenik sürücüler, iyon kanalları, metabolik yeniden programlama, iltihabi mikroçevre—mikroskobik ölçekte “direncin” makroskopik yükselişine tercüme olur. Hastalığın fenotipleri yalnız basınçla değil; damar duvarının kalınlığı, lümen daralması, kılcal kaybı ve elastikiyet kaybı ile de tanımlanır.

    9) Kişiselleştirme ve ölçekte yönetim: yatak başından popülasyona

    Klinikte PVR değerinin tek başına yorumlanmadığı bir olgunluk dönemine girilir: mPAP, PCWP, kardiyak debi, nabızlı akım parametreleri ve sağ ventrikül–pulmoner arter eşleşmesi aynı sahnededir. Biyobelirteçler (örneğin natriüretik peptidler), kardiyopulmoner egzersiz testleri ve yürüme performansı, hemodinamik fotoğrafı işlevsel bir filmle tamamlar. Risk katmanlama yaklaşımları, hastanın başlangıç fenotipini ve tedaviye yanıtını nüanslarıyla ayırmaya çalışır. Bir yandan uzun dönem oksijen tedavisi hipoksemiye bağlı HPV yükünü gevşetir; öte yandan ilaç sınıfları—endotelin blokajı, PDE-5 inhibisyonu/sGC uyarımı, prostasiklin yolu ve IP-reseptör agonistleri—tek başına veya kombine, hedefleri damar tonusu ve duvar biyolojisi olan bir orkestraya dönüşür. Refrakter olguda septostomi, ECMO köprüleri ve transplantasyon, uç basamaktaki seçenekler olarak yerini korur.

    10) Yoğun bakım ve anestezide PVR’nin kırılgan dengesi

    Pulmoner damar yatağı asit-baz ve gaz değişimiyle dakikalar içinde şekil değiştirebilir. Hipoksi, hiperkapni ve asidoz, direnci yükseltir; mekanik ventilasyonda aşırı PEEP ve yüksek akciğer hacmi, alveoler damarları sıkıştırarak afterload’ı artırır. İnhale nitrik oksit, hedefe yönelik ve hızla ayarlanabilen bir vazodilatör olarak seçilmiş durumlarda sağ ventrikülün önündeki eşiği düşürür. Sıvı yönetimi, sağ doluşu korurken duvar gerilimini azaltma sanatı hâline gelir; vazopresör ve inotroplar, sistemik perfüzyonu koruyup pulmoner yatağı gereksiz yere sıkıştırmayan bir denge arar.

    11) Güncel araştırma ufku: çok-ölçekli ölçümler, omik çağ ve akıllı modeller

    Günümüzde PVR’yi anlamak, tek bir rakamı kaydetmekten ziyade çok-ölçekli bir ölçüm problemidir. 4D akım MR ile dalga yayılımı ve yansıma analizleri; BT perfüzyon eşlemeleriyle bölgesel akım haritaları; invazif kateterle basınç–akım döngülerinden türetilen direnç, komplians ve empedans bileşenleri aynı masada toplanır. Omik yaklaşımlar, endotelin–NO–prostasiklin üçgenini aşan yeni düğümler (örneğin metabolik aksonlar, mikrobiyota–konak etkileşimi, epigenetik düzenekler) arar. Genetik alt tiplerin (BMPR2, SOX17, TBX4, KCNK3, EIF2AK4 vb.) klinik seyri ve tedavi yanıtı üzerindeki etkileri, “fenotip–genotip–terapi” üçlemesinde kişiselleştirme olanağı sunar. Makine öğrenimi temelli risk skorları ve dijital fenotipleme, hemodinamik ve görüntüleme verilerini uzunlamasına izlerle birleştirerek “hangi hastada hangi eşik değer önemlidir?” sorusuna bireysel yanıtlar arar. CTEPH’de BPA tekniklerindeki rafinmanlar komplikasyonları azaltırken, PTE endikasyon seçimini daha isabetli kılacak anatomi–fizyoloji eşleştirmeleri geliştirilmektedir. Yenidoğan döneminde persistan pulmoner hipertansiyon için hedefli vazodilatör kombinasyonları ve ventilasyon stratejileri, gelişen akciğerin biyolojisiyle uyumlu basınç–hacim reçeteleri arar.

    12) Anlatının ekseni: akışa direncin dört yüzü

    Bugün PVR’yi, dört yüzlü bir prizma gibi okuruz. Birinci yüz, geometridir: damar çapları, uzunluklar ve dallanma mimarisi. İkincisi, doku mekaniğidir: akciğer hacmi, interstisyel çekiş ve komplians. Üçüncüsü, biyoaktif tondur: endotelin, NO, prostasiklin ve iyon kanalları üzerinden ayarlanabilir bir kasılma–gevşeme dengesi. Dördüncüsü, zamandır: mikrodamarın proliferatif yeniden şekillenmesi ve kılcal kaybı gibi yavaş değişimler ile hipoksik yanıt gibi dakikalar içinde gelişen hızlı modülasyon yan yana var olur. Keşif yolculuğu Harvey’in kalbi döngüsel kılmasıyla başlamıştı; bugün aynı döngünün, basınç ve akım kadar dirençle de yazıldığını, direncin ise yalnız bir sayı değil, damar yatağının yaşayan biyografisi olduğunu biliyoruz.


    İleri Okuma
    1. Harvey, W. (1628). Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus. Frankfurt: William Fitzer.
    2. Hales, S. (1733). Statical Essays: Containing Haemastaticks. London: W. Innys and R. Manby.
    3. Ohm, G. S. (1827). Die galvanische Kette, mathematisch bearbeitet. Berlin: Riemann.
    4. Poiseuille, J. L. M. (1846). Recherches expérimentales sur le mouvement des liquides dans les tubes de très-petits diamètres. Paris: Imprimerie Nationale.
    5. Forssmann, W. (1929). Die Sondierung des rechten Herzens. Klinische Wochenschrift, 8(45), 2085–2087.
    6. Cournand, A., & Richards, D. W. (1941). Catheterization of the right auricle in man. Proceedings of the Society for Experimental Biology and Medicine, 46, 462–466.
    7. Dickinson, C. J. (1953). The development of the concept of pulmonary vascular resistance. British Heart Journal, 15(1), 1–12.
    8. Wood, P. (1958). Pulmonary hypertension with special reference to the vasoconstrictive factor. British Heart Journal, 20, 557–570.
    9. West, J. B., Dollery, C. T., & Naimark, A. (1964). Distribution of blood flow in isolated lung: relation to vascular and alveolar pressures. Journal of Applied Physiology, 19, 713–724.
    10. Rubin, L. J. (1985). Primary pulmonary hypertension. The New England Journal of Medicine, 312(3), 159–165.
    11. Palmer, R. M. J., Ferrige, A. G., & Moncada, S. (1987). Nitric oxide release accounts for the biological activity of endothelium-derived relaxing factor. Nature, 327, 524–526.
    12. Yanagisawa, M., Kurihara, H., Kimura, S., et al. (1988). A novel potent vasoconstrictor peptide produced by vascular endothelial cells. Nature, 332, 411–415.
    13. Barst, R. J., Rubin, L. J., Long, W. A., et al. (1996). A comparison of continuous intravenous epoprostenol (prostacyclin) with conventional therapy in primary pulmonary hypertension. The New England Journal of Medicine, 334, 296–302.
    14. Deng, Z., Haghighi, F., Chin, K., et al. (2000). Familial primary pulmonary hypertension (gene for BMPR2) maps to chromosome 2q31–32. Nature Genetics, 26, 81–84.
    15. Lane, K. B., Machado, R. D., Pauciulo, M. W., et al. (2000). Heterozygous germline mutations in BMPR2, encoding a TGF-β receptor, cause familial primary pulmonary hypertension. Nature Genetics, 26, 81–84.
    16. Jamieson, S. W., Kapelanski, D. P., Sakakibara, N., et al. (2003). Pulmonary endarterectomy: experience and results in 1500 cases. Annals of Thoracic Surgery, 76, 1457–1462.
    17. Pengo, V., Lensing, A. W. A., Prins, M. H., et al. (2004). Incidence of chronic thromboembolic pulmonary hypertension after pulmonary embolism. The New England Journal of Medicine, 350, 2257–2264.
    18. Vonk-Noordegraaf, A., Marcus, J. T., Holverda, S., et al. (2005). Early changes of right ventricular geometry and function in pulmonary hypertension. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 171, 1131–1135.
    19. Lankhaar, J.-W., Westerhof, N., Faes, T. J. C., et al. (2006). Quantification of right ventricular afterload in pulmonary hypertension: the pulmonary vascular resistance and compliance relationship. Journal of the American College of Cardiology, 47, 2049–2056.
    20. Sanz, J., Kariisa, M., Dellegrottaglie, S., et al. (2007). Evaluation of pulmonary artery stiffness in pulmonary hypertension with cardiac magnetic resonance. Journal of the American College of Cardiology, 49, 851–858.
    21. Hoette, S., Jardim, C., & Souza, R. (2010). Diagnosis and treatment of pulmonary hypertension: an update. Jornal Brasileiro de Pneumologia, 36, 795–811.
    22. Kataoka, M., Inami, T., Hayashida, K., et al. (2012). Percutaneous transluminal pulmonary angioplasty for chronic thromboembolic pulmonary hypertension. Circulation, 125, 2381–2389.
    23. Vonk-Noordegraaf, A., Haddad, F., Chin, K. M., et al. (2013). Right heart adaptation to pulmonary arterial hypertension: Physiology and pathobiology. Journal of the American College of Cardiology, 62(25 Suppl), D22–D33.
    24. Naeije, R., & Vachiéry, J.-L. (2013). Pre- versus postcapillary pulmonary hypertension: a pragmatic diagnostic approach. European Respiratory Journal, 41, 217–223.
    25. Pulido, T., Adzerikho, I., Channick, R. N., et al. (2013). Macitentan and morbidity and mortality in pulmonary arterial hypertension (SERAPHIN). The New England Journal of Medicine, 369, 809–818.
    26. Ghofrani, H.-A., D’Armini, A. M., Grimminger, F., et al. (2013). Riociguat for the treatment of chronic thromboembolic pulmonary hypertension (CHEST-1). The New England Journal of Medicine, 369, 319–329.
    27. West, J. B. (2013). Respiratory Physiology: The Essentials (10th ed.). Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins.
    28. Naeije, R., & Manes, A. (2014). The right ventricle in pulmonary arterial hypertension. European Respiratory Review, 23(134), 476–487.
    29. Eyries, M., Montani, D., Girerd, B., et al. (2014). EIF2AK4 mutations cause pulmonary veno-occlusive disease and pulmonary capillary hemangiomatosis. Nature Genetics, 46, 65–69.
    30. Galiè, N., Humbert, M., Vachiery, J.-L., et al. (2015). 2015 ESC/ERS Guidelines for the diagnosis and treatment of pulmonary hypertension. European Heart Journal, 37(1), 67–119.
    31. Galiè, N., Barberà, J. A., Frost, A. E., et al. (2015). Initial use of ambrisentan plus tadalafil in pulmonary arterial hypertension (AMBITION). The New England Journal of Medicine, 373, 834–844.
    32. Sitbon, O., Channick, R., Chin, K. M., et al. (2015). Selexipag for the treatment of pulmonary arterial hypertension (GRIPHON). The New England Journal of Medicine, 373, 2522–2533.
    33. Simonneau, G., Torbicki, A., Dorfmüller, P., et al. (2017). Endothelial pathobiology in pulmonary arterial hypertension. European Respiratory Review, 26, 170009.
    34. Zaiman, A. L., & Fessel, J. P. (2018). Metabolic and redox signaling in pulmonary hypertension. Antioxidants & Redox Signaling, 28, 682–709.
    35. Tello, K., Dalmer, A., Axmann, J., et al. (2019). Right ventricular stroke work index in pulmonary arterial hypertension. Journal of Heart and Lung Transplantation, 38, 1380–1389.
    36. Simonneau, G., Montani, D., Celermajer, D. S., et al. (2019). Haemodynamic definitions and updated clinical classification of pulmonary hypertension. European Respiratory Journal, 53(1), 1801913.
    37. Humbert, M., Kovacs, G., Hoeper, M. M., et al. (2022). 2022 ESC/ERS Guidelines for the diagnosis and treatment of pulmonary hypertension. European Heart Journal, 43, 3618–3731.

    Humerus

    Halk dilinde: Pazu kemiği.

    “Humerus” terimi, “üst kol” veya “omuz” anlamına gelen ve “umerus” olarak da yazılan Latince “humerus” kelimesinden türemiştir.

    • Humerus, Latince omuz anlamına gelen “umerus” kelimesinden türetilen üst kol kemiğidir.
    • Omuz ve dirseği birbirine bağlayan üst ekstremitedeki en uzun kemiktir ve kol hareketi için çok önemlidir.
    Etimoloji

    “Humerus” terimi, tarihsel olarak “omuz” anlamına gelen Latince “umerus”tan türetilmiştir ve Proto-Hint-Avrupa (PIE) kökü *om(e)so- ile bağlantılıdır, ayrıca Sanskritçe “amsah”, Yunanca “ōmos” ve Gotça “ams” ile ilişkilidir, hepsi omuz anlamına gelir (humerus etimolojisi). Bu etimolojik bağlantı, üst ekstremite ile olan tarihsel ilişkisini vurgular ve modern anatomide özellikle üst kol kemiğini belirtmek için evrimleşmiştir. “Umerus” varyantı daha az yaygındır ancak kullanıcının ifadesini alternatif bir biçim olarak doğrular.

    HalTekilÇoğul
    nominatifhumerushumerī
    genitifhumerīhumerōrum
    datifhumerōhumerīs
    akusatifhumerumhumerōs
    ablatifhumerōhumerīs
    vokatifhumerehumerī

    Anatomi ve İşlev


    • Anatomi açısından humerus, omuzdan dirseğe kadar uzanan üst ekstremitenin uzun kemiğidir.
    • Humerus, glenohumeral eklemde skapula ile proksimal olarak ve dirsek ekleminde radius ve ulna ile distal olarak eklemlenir.
    • Kaldırma ve fırlatma gibi kol hareketlerini sağlayan 11 kası destekler.

    Humerus’un Yapısı:

    Humerus, omuzdan dirseğe kadar uzanan üst ekstremitenin en uzun ve en büyük kemiğidir. Üç ana bölümden oluşan uzun bir kemik olarak sınıflandırılır: proksimal uç, şaft (corpus humeri) ve distal uç (Humerus anatomisi).

    Proksimal Uç:

    • Baş: Skapulanın glenoid boşluğuna uyan ve omuz eklemini oluşturan yarım küre şeklindeki bir yapı.
    • Anatomik Boyun: Omuz ekleminin eklem kapsülüne tutunma sağlayan, başın bitişiğindeki hafif bir daralma.
    • Büyük ve Küçük Tüberküller: Rotator manşet kasları için tutunma yeri görevi gören anatomik boyuna bitişik belirgin alanlar.
    • İntertüberküler Sulkus (Bisipital Oluk): Tüberküller arasında biceps brachii kasının uzun başının tendonunu barındıran bir oluk. citeturn0search3
    • Proksimal Uç: Başı içerir, omuz eklemini oluşturmak için skapulanın glenoid boşluğuyla eklemlenen yarım küre bir yapıdır. Ayrıca anatomik boyun, kas bağlantıları için büyük ve küçük tüberküller ve biseps tendonu için intertüberküler oluk (Humerus ayrıntıları) bulunur.

    Şaft (Corpus Humeri):

    • Deltoid Tüberozitesi: Deltoid kasının bağlandığı lateral yüzeydeki pürüzlü alan.
    • Radyal (Spiral) Oluk: Arka tarafta eğik olarak uzanan, radyal siniri ve profunda brachii arterini barındıran sığ bir oluk.

    Uzun, silindirik orta kısım, aynı zamanda diafiz olarak da adlandırılır, üç kenarı (ön, medial, lateral) ve yüzeyi vardır. Deltoid kas bağlantısı için deltoid tüberozitesini ve radyal sinir için radyal oluğu içerir.


    Distal Uç:

    • Medial ve Lateral Epikondiller: Ön kol kaslarına tutunma sağlayan her iki taraftaki çıkıntılar.
    • Troklea: Ulna ile eklemlenen makaralı bir yüzey.
    • Kapitulum: Radius başı ile eklemlenen yuvarlak bir çıkıntı.
    • Fossalar: Dirsek hareketleri sırasında ulna ve radiusun çıkıntılarına uyum sağlayan çöküntüler (koronoid, radyal ve olekranon).

    Trokleayı (ulna ile eklemlenen) ve kapitulumu (radyus ile) ve ayrıca kas ve bağ bağlantıları için medial ve lateral epikondilleri içerir ve dirsek ekleminin bir parçasını oluşturur.


    Kas Bağlantıları ve İşlevi

    Humerus, çok sayıda kas için bir bağlantı noktası görevi görerek kol ve ön kol hareketlerini kolaylaştırır. Temel bağlantılar şunları içerir:

    KasBağlantı Noktasıİşlev
    SupraspinatusBüyük tüberkülKolun abdüksiyonu
    İnfraspinatusBüyük tüberkülDış rotasyon
    Teres minorBüyük tüberkülDış rotasyon
    SubscapularisKüçük tüberkülİç rotasyon
    DeltoidDeltoid tüberozitesiAbdüksiyon, fleksiyon, ekstansiyon
    Pectoralis majorİntertüberküler olukAdduksiyon, medial rotasyon
    Latissimus dorsiİntertüberküler olukAdduksiyon, medial rotasyon
    Biceps brachiiİntertüberküler olukDirsek fleksiyonu, supinasyon
    Triceps brachiiOlekranon çıkıntısı (tendon üzerinden)Dirseğin ekstansiyonu
    BrachialisUlnaDirseğin fleksiyonu
    BrachioradialisRadiusDirseğin fleksiyonu

    Kas Bağlantıları:

    Humerus, omuz ve dirsek hareketlerini kolaylaştıran çok sayıda kas için bir çapa görevi görür:

    • Rotator Manşet Kasları:
    • Supraspinatus, Infraspinatus ve Teres Minör: Büyük tüberküle bağlanarak omuz stabilizasyonuna ve hareketine yardımcı olur.
    • Subscapularis: Küçük tüberküle bağlanarak kolun medial rotasyonunu kolaylaştırır.
    • Diğer Kaslar:
    • Deltoid: Deltoid tüberozitesine bağlanır ve kol abdüksiyonundan sorumludur.
    • Pectoralis Major, Teres Major ve Latissimus Dorsi: İntertüberküler sulkusa yerleşerek kolun adduksiyonuna ve medial rotasyonuna katkıda bulunur.
    • Brachialis ve Triceps Brachii: Şaft boyunca bağlanır ve sırasıyla dirsek fleksiyonu ve ekstansiyonunda rol oynar.

    Klinik Önemi:

    Humerusun anatomisini anlamak, özellikle kırıklarla ilgili olarak klinik ortamlarda önemlidir:

    • Cerrahi Boyun Kırıkları: Aksiller sinire ve posterior sirkumfleks humerus arterine zarar verebilir ve omuz fonksiyonunun bozulmasına yol açabilir.
    • Orta Şaft Kırıkları: Radyal siniri etkileyebilir ve ekstansör kas fonksiyonunun kaybı nedeniyle bilek düşmesine neden olabilir.
    • Suprakondiler Kırıklar: Çocuklarda yaygın olan bu kırıklar, brakiyal arteri ve median siniri tehlikeye atabilir ve acil tıbbi müdahale gerektirir.

    Yaygın Yaralanmalar ve Durumlar

    Humerus, uzunluğu ve hareketteki rolü nedeniyle çeşitli yaralanmalara eğilimlidir:

    • Kırıklar: Cerrahi boyunda (proksimal) ve şaftta yaygındır, genellikle düşme veya travmadan kaynaklanır
    • Çıkıklar: Tipik olarak ön omuz çıkıkları, humerus başını veya sinirleri hasar görme olasılığı vardır.
    • Tendinit: Omuz hareketliliğini etkileyen rotator manşet tendonlarının iltihabı.
    • Osteoporoz: Kemiği zayıflatır, özellikle yaşlılarda kırık riskini artırır.
    • Osteoartrit: Omuz veya dirsek eklemlerinin dejenerasyonu, ağrıya ve sertliğe neden olur.

    • Humerus, femur kemiğinden sonra vücuttaki ikinci en uzun kemiktir ve fetal gelişimde 8. hafta civarında kemikleşen ilk kemiklerden biridir (Humerus gerçekleri).
    • Bisikletçi Fiorenzo Magni’nin kırık humerusla yarışı bitirmesi gibi tarihi vakalar, humerusun dayanıklılığını göstermektedir
    • Karşılaştırmalı anatomide humerus, kuşlarda kanat yapısını desteklediği gibi evrimsel adaptasyonları yansıtacak şekilde çeşitlilik gösterir (Hayvanlarda humerus).


    Keşif

    Humerus kemiğinin anatomik yapısı üzerine yapılan bilimsel çalışmalar antik çağlardan modern tıbba kadar uzanmaktadır.


    Antik Çağ: İlk anatomik tanımlamalar

    • 5. M.Ö. yüzyıl MSKoslu Hipokrat (MÖ yaklaşık 460-370) ilk kez üst kol kemiği (humerus) kırıklarını tanımlamış ve iyileşme için doğru pozisyonlandırmanın gerekliliğini vurgulamıştır.
    • 3. M.Ö. yüzyıl MSKalkedonlu Herophilus (yaklaşık MÖ 335-280) sistematik insan diseksiyonları gerçekleştirir ve kolun temel yapılarını tanımlar.
    • 2. MS 1. yüzyılBergama’lı Galen (yaklaşık MS 129-216) hayvan ve insan iskeletlerini karşılaştırarak humerus da dahil olmak üzere iskeletin ayrıntılı anatomik tasvirlerini sunar. Teorileri bin yıldan fazla bir süre anatomiye egemen oldu.

    Orta Çağ’da, dini ve kültürel kısıtlamalar nedeniyle anatomik çalışmalarda bir düşüş görüldü ve bilgi büyük ölçüde Galen’in metinlerinden elde edildi. Ancak İtalya’da önemli bir figür ortaya çıktı: Mondino de Luzzi (yaklaşık 1270-1326), Mundinus olarak da bilinir. Bologna Üniversitesi’nde ders verirken, 1316’da insan diseksiyonuna dayanan ilk Avrupa metinlerinden biri olan “Anatomia”yı yayınladı. Bu kılavuz, muhtemelen humerus da dahil olmak üzere vücudun iç yapısını tanımladı ve iki yüzyıl boyunca tıp eğitimini etkileyen kamu diseksiyonlarını yeniden tanıttı. Galen geleneğinden etkilenmiş olsa da, çalışması deneysel anatomiye doğru bir adımdı (Daily Medieval: Mondino de Luzzi, Anatomist).


    Rönesans ve Erken Modern Dönem: Bir Bilim Olarak Anatomi

    Vesalius’un Galen’in hatalarını, örneğin humerusun göreceli boyutunu düzeltmesi, hayvan temelli gözlemlere kıyasla insan diseksiyonunun önemini vurguladı.

    • 1543Andreas Vesalius (1514–1564) Galen’in anatomik yanlış anlamalarını düzelttiği ve humerusun ilk kez kesin tasvirlerini yayınladığı De humani corporis fabrica‘yı yayınlar.
    • 1561Gabriele Falloppio (1523–1562) humerusun eklemler ve bağlarla ilişkisini araştırır.
    • 1600Fabricius ab Aquapendente (1537–1619) embriyo çalışmalarına dayalı olarak kemik gelişimiyle ilgili ilk kavramları geliştirir.

    Rönesans, sanatçılar ve anatomistler tarafından yönlendirilen insan anatomisine olan ilginin yeniden canlanmasına neden oldu. Belçikalı bir hekim olan Andreas Vesalius (1514-1564), 1543 tarihli “De humani corporis fabrica libri septem” (“Yedi Kitapta İnsan Vücudunun Yapısı Üzerine”) adlı yayını ile bu alanda devrim yarattı. Bu çalışma, Galen’in sternal segmentlerin sayısı ve humerusun bacak kemiklerine göre göreceli boyutu gibi hatalarını düzelten humerusun ayrıntılı çizimlerini içeriyordu. Genellikle Jan Stephan van Calcar gibi sanatçılara atfedilen Vesalius’un diseksiyonları ve çizimleri, humerusun başı, şaftı ve distal eklemleri dahil olmak üzere anatomisinin kesin bir tasvirini sağladı (Andreas Vesalius – Wikipedia).

    Leonardo da Vinci (1452-1519), öncelikle bir sanatçı olmasına rağmen, anatomik çizimleriyle de katkıda bulunmuştur. Humerus’unkiler de dahil olmak üzere çalışmaları, yaşamı boyunca yayınlanmamıştır ancak daha sonraki anatomistleri etkileyerek kas ve iskelet yapılarının ayrıntılı görünümlerini sunmuştur (Karşılaştırmalı Anatomi: Andreas Vesalius).


    17-18 Yüzyıl: Kırık Tedavisinde Gelişmeler

    • 1627William Harvey (1578–1657) humerus da dahil olmak üzere kemiklere giden kan akışını araştırır ve atardamarların rolünü keşfeder.
    • 1707Giovanni Alfonso Borelli (1608–1679) De Motu Animalium adlı eserinde humerus üzerinde etkili olan mekanik kuvvetleri anlatır.
    • 1733Jacques-Bénigne Winslow (1669–1760) omuz eklemi ve humerusun ayrıntılı anatomik çizimlerini yayınlar.

    17. ve 18. Yüzyıllar: Fizyolojideki İlerlemeler

    17. yüzyılda anatomi fizyolojiyle daha fazla bütünleşti. İngiliz bir hekim olan William Harvey (1578-1657), kan dolaşımını tanımlayan “De Motu Cordis”i 1628’de yayınladı. Bu çalışma, brakiyal ve sirkumfleks humeral gibi atardamarlar da dahil olmak üzere humerusa giden damarsal beslenmeyi anlamak ve kan akışı ve iyileşme süreçleri hakkındaki bilgileri geliştirmek için çok önemliydi (Osmosis: Humerus).

    İtalyan bir hekim olan Marcello Malpighi (1628-1694), 1661’de kılcal damarları keşfederek humerusla ilgili mikro dolaşımı daha da aydınlattı. Çalışmaları kemik beslenmesi ve onarımının anlaşılmasını destekledi ve dolaylı olarak humerus çalışmalarını etkiledi (Humerus – genel bakış | ScienceDirect Topics).


    19. Yüzyıl: Modern Anatomi Çağı

    19. yüzyıl anatomik bilginin standardizasyonunu işaret etti. İngiliz anatomist Henry Gray (1827-1861), 1858’de “Gray’s Anatomy”yi yayınladı ve baş, tüberküller ve epikondil gibi kemikli dönüm noktaları da dahil olmak üzere humerusun kapsamlı bir tanımını sağladı. Bu metin tıp eğitimi için bir temel taşı haline geldi ve ayrıntılı çizimler ve açıklamalar sundu (Anatomy, Shoulder and Upper Limb, Humerus – StatPearls).

    Alman fizikçi Wilhelm Roentgen (1845-1923), 1895’te X-ışınlarını keşfederek tıbbi görüntülemede devrim yarattı. Bu, humerusun invaziv olmayan bir şekilde görüntülenmesine olanak tanıyarak kırıkların ve diğer durumların teşhisine yardımcı oldu ve klinik anatomide önemli bir dönüm noktası oldu (Humerus Kırığı: Türleri, Belirtileri ve Tedavisi).

    • 1820Georges Cuvier (1769–1832) fosil humerus kemiklerini analiz eder ve soyu tükenmiş türlerle yaşayan türler arasında karşılaştırmalar yapar.
    • 1838Matthias Jakob Schleiden (1804–1881) humerustaki kemik hücrelerinin yapısını tanımladı ve Theodor Schwann ile birlikte hücre teorisini kurdu.
    • 1867Joseph Lister (1827–1912) antiseptik tekniklerle humerus kırıklarının tedavisini geliştirdi.
    • 1895Wilhelm Conrad Röntgen (1845–1923) ilk kez humerusun ayrıntılı iç yapılarını görünür hale getiren X ışınlarını keşfeder.


    20. Yüzyıl: Modern Anatomi ve Biyomekanik

    20. yüzyıl gelişmiş görüntüleme tekniklerini beraberinde getirdi. 1970’lerde bilgisayarlı tomografinin (BT) ve manyetik rezonans görüntülemenin (MRI) geliştirilmesi, humerusun görüntülenmesini geliştirerek yumuşak dokuların ve kemik yapısının ayrıntılı görüntülerini sağladı ve karmaşık yaralanmaların teşhisi için çok önemlidir (Humerus (Kemik): Anatomi, Konum ve İşlev).

    Cerrahi teknikler de özellikle humerus kırıkları için ilerledi. 20. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan intramedüller çivileme ve plaka fiksasyonu gibi yenilikler, kemiğin biyomekaniği ve iyileşme süreçleri hakkında daha derin bir anlayışı yansıtarak tedavi sonuçlarını iyileştirdi (Humerus Kırığı (Üst Kol Kırığı) | Johns Hopkins Medicine).

    • 1902Julius Wolff (1836–1902), humerus da dahil olmak üzere kemiklerin mekanik strese nasıl uyum sağladığını tanımlayan Wolff yasasını geliştirir.
    • 1934Henry Gray (1827–1861), humerusun anatomisini daha ayrıntılı olarak ele alan Gray’s Anatomy adlı eserin gözden geçirilmiş bir baskısını yayınlar.
    • 1960’lar – Özellikle Frank Noyes tarafından sağlanan biyomekanik alanındaki ilerlemeler, humerustaki kuvvet ilişkilerinin ayrıntılı olarak incelenmesine olanak tanır.
    • 1970’lerJohn Charnley (1911–1982), humerusun ayrıntılı anatomik çalışmalarına dayanarak ilk modern omuz protezlerini geliştirir.
    • 1990’lar – Manyetik rezonans görüntüleme (MRG), humerus morfolojisinin ve patolojik değişikliklerinin görüntülenmesinde devrim yaratır.

    21. Yüzyıl: Modern görüntüleme ve genetik yoluyla yeni perspektifler

    21. yüzyılda, genetik ve moleküler biyoloji çalışmaları kemik gelişimini ve humerusu etkileyen hastalıkları anlamaya katkıda bulunmuştur. Kemikleşme merkezleri, kemik yoğunluğu ve osteoporoz gibi durumlar üzerine yapılan araştırmalar, büyümesi ve patolojisi hakkında içgörüler sağlamış ve tarihi keşifler üzerine inşa etmeye devam etmiştir (Humerus – Physiopedia).

    • 2000’ler3D BT ve MR humerus kırıklarının ve dejeneratif hastalıklarının daha hassas değerlendirilmesine olanak sağlıyor.
    • 2010’lar – Moleküler genetikteki gelişmeler, humerus da dahil olmak üzere kemik gelişimi için kritik olan belirli genleri tanımlıyor.
    • 2020’ler – Özellikle kök hücre tedavisi ve biyobaskı yoluyla rejeneratif tıp alanındaki gelişmeler, humerus defektlerinin rekonstrüksiyonu için yeni olanaklar sunuyor.


    zamanAraştırmacılarHumerus araştırmalarına katkı
    M.Ö. 5. yüzyıl BölümHipokratHumerus kırıklarının ilk tanımları
    MS 2. yüzyılGalenSistematik anatomik araştırmalar
    1543Andreas VesaliusHumerus hakkında yanlış bilinenleri düzeltiyoruz
    1820Georges CuvierFosil humerus kemiklerinin karşılaştırmalı analizi
    1895Wilhelm RöntgenX-ışınlarının keşfi
    1902Julius WolffHumerusun yüklemeye adaptasyonunun tanımı
    1970’lerJohn Charnleyİlk omuz protezlerinin geliştirilmesi
    2020’lerRejeneratif TıpBiyop kullanımı

    İleri Okuma
    • Romer, A. S. (1977). The Vertebrate Body. Holt-Saunders International.
    • Wiśniewski, M., Baumgart, M., Grzonkowska, M., Małkowski, B., & Wilińska-Jankowska, A. (2017). Ossification center of the humeral shaft in the human fetus: a CT, digital, and statistical study. Surgical and Radiologic Anatomy, 39(10), 1105–1113.
    • Kwong, S., Kothary, S., & Poncinelli, L. L. (2014). Skeletal Development of the Proximal Humerus in the Pediatric Population: MRI Features. American Journal of Roentgenology, 202(2), 418–425.

    Skapula

    Köken

    Antik Yunancada σκαπάνη (skapánē“kürek, kazma),  σκάπτω (skáptōkazmak, arayıp taramak)  → Latincede kürek kemiği anlamına gelir.

    Omuz kemerinin arka kısmını oluşturur. Esas olarak kas orijini olarak görev yapan, humerus ve klavikula ile eklemli bir bağlantı oluşturan, ağırlıklı olarak düz, üçgen bir kemiktir.

    HalTekilÇoğul
    nominatifscapulascapulae
    genitifscapulaescapulārum
    datifscapulaescapulīs
    akusatifscapulamscapulās
    ablatifscapulāscapulīs
    vokatifscapulascapulae

    1. Yüzeyler (Facies)

    1.1 Facies dorsalis (Sırt yüzeyi)

    • Spina scapulae tarafından iki çukura ayrılır:
      • Fossa supraspinata: M. supraspinatus kası buradan başlar.
      • Fossa infraspinata: M. infraspinatus kası burada, özellikle medial 2/3’lük kısımdan başlar.
    • Lateral kısımdaki bölge, M. teres major ve M. teres minor kaslarının başlangıç noktasıdır; bu alan kas septumuyla ayrılmıştır.

    1.2 Facies ventralis (Costalis) – Göğüs yüzeyi

    • İçbükey yapıdadır ve Fossa subscapularis olarak adlandırılır.
    • Medial 2/3’lük kısmı, M. subscapularis kasının tendonlarının yapışma yeridir.
    • Fossa, angulus medialis’te üçgen düz alanlarla sonlanır; M. serratus anterior burada yapışır.

    2. Kenarlar (Margo)

    2.1 Margo superior

    • En kısa kenardır, angulus superior ile processus coracoideus’un tabanı arasında uzanır.
    • Incisura scapulae bu kenarda bulunur, üzerinden n. suprascapularis geçer.
    • Yakın bölge, m. omohyoideus kasının yapışma yeridir.

    2.2 Margo lateralis (Axillaris)

    • En kalın kenardır, cavitas glenoidalis’in altından başlayıp angulus inferior’a kadar uzanır.
    • Tuberculum infraglenoidale burada yer alır; M. triceps brachii caput longum kası buradan başlar.

    2.3 Margo medialis (Vertebralis)

    • En uzun kenardır, üstten alta doğru uzanır.
    • Aşağıdaki kaslar bu kenara yapışır:
      • M. rhomboideus major
      • M. rhomboideus minor
      • M. serratus anterior (pars inferior)
      • M. levator scapulae

    3. Açıları (Anguli)

    3.1 Angulus superior

    • Margo superior ve margo medialis’in birleştiği noktadır.
    • M. levator scapulae kası buraya yapışır.

    3.2 Angulus inferior

    • Margo medialis ile margo lateralis’in birleştiği yerdir.
    • M. teres major ve M. latissimus dorsi kasları burada başlar.

    3.3 Angulus lateralis

    • En kalın ve büyük açıdır; cavitas glenoidalis burada yer alır.
    • “Omuz başı” olarak da bilinir.

    4. Çıkıntılı Yapılar

    4.1 Spina scapulae

    • Kürek kemiğinin arka yüzeyini ikiye ayıran belirgin kemik çıkıntısıdır.
    • Medialde trigonum spinae scapulae ile başlar.
    • Lateralde acromion ile sonlanır.
    • Üzerine m. trapezius ve m. deltoideus kasları yapışır.

    4.2 Processus coracoideus

    • Güçlü, kanca biçimli bir çıkıntıdır.
    • Aşağıdaki yapılar bu çıkıntıya tutunur:
      • M. biceps brachii (caput breve)
      • M. coracobrachialis
      • M. pectoralis minor
      • Lig. coracoacromiale ve lig. coracoclaviculare

    4.3 Acromion

    • Kürek kemiğinin en üst noktasıdır.
    • M. deltoideus kası buradan başlar.
    • Clavicula ile birlikte articulatio acromioclavicularis eklemini oluşturur.

    4.4 Cavitas glenoidalis

    • Oval, kıkırdak kaplı bir eklem yüzeyidir.
    • Humerus başı ile birlikte articulatio humeroscapularis’i oluşturur.
    • Üst kısmında tuberculum supraglenoidale bulunur → M. biceps brachii caput longum başlangıcı.
    • Alt kısmında tuberculum infraglenoidaleM. triceps brachii caput longum’un başlangıcı.

    5. Gelişim (Ossifikasyon)

    • 3. fetal ayda: Omurga ve fossalarda ana kemik çekirdeği oluşur.
    • İlk yaşta: Processus coracoideus’ta çekirdek oluşur.
    • 11–18 yaş: Kürek kemiğinin farklı bölgelerinde ek çekirdekler belirir.
    • 16–22 yaş: Tüm çekirdekler birleşir.
    • Os acromiale: Akromiyondaki çekirdek bazen birleşmeden kalabilir.

    6. İşlev

    • Kürek kemiğinin hareketliliği, kolun hareket açıklığını artırır.
    • Temel hareketler:
      • Dikey yer değiştirme (kraniyal–kaudal)
      • Yatay kayma (dorsomedial–ventrolateral)
      • Kol kaldırıldığında alt ucun yana dönmesi (rotasyon)
    • Yapısı, yükleri lateral kenara aktaran çerçeve sistemine benzer.

    7. Klinik

    • Scapula alata: Kürek kemiğinin sırttan dışa doğru belirgin çıkıntı yapması.
      • Nedeni genellikle M. serratus anterior’un felcidir.
      • N. thoracicus longus hasarı sonucu gelişir.



    Keşif

    Kürek kemiği (scapula) insan vücudunun temel anatomik yapılarından biridir ve antik çağlardan bu yana bilinmektedir. Ancak keşfi ve tanımlanması açısından “keşif tarihi”, modern anatomik bilgi birikimiyle birlikte şekillenmiş ve gelişmiştir. Aşağıda, kürek kemiğinin anatomik keşfiyle ilgili tarihsel süreci, dönemsel ve kişisel katkılarla birlikte ayrıntılı şekilde bulabilirsiniz:


    Kürek Kemiği (Scapula) Keşif Tarihi

    1. Antik Çağlar (MÖ 5.–1. yy)

    • Hipokrat (MÖ 460–370):
      Yunan tıbbının babası olarak kabul edilen Hipokrat, omuz ve sırt anatomisine dair genel betimlemelerde bulunmuştur. “Omuz çıkığı” ve “omuzun hareketliliği” üzerine yazdığı gözlemlerinde, scapula’nın serbest ve kayıcı doğasından bahseder. Ancak sistematik bir anatomi tanımı yapmaz.
    • Aristoteles (MÖ 384–322):
      Zooloji üzerine yaptığı çalışmalarında hayvanların iskelet yapılarını karşılaştırarak scapula benzeri yapıların işlevlerine değinir. Ancak scapula’yı isimlendirerek tanımlamaz.
    • Galen (MS 129–200):
      Roma döneminde yaşamış Yunan hekim Galen, scapula’nın fonksiyonlarını, kas bağlantılarını ve diğer kemiklerle ilişkisini tanımlayan ilk kişidir.
      Özellikle “De usu partium” adlı eserinde scapula’nın omuz eklemindeki yerini ve hareketini açıklar.
      Galen’in anatomik bilgisi, sonraki 1000 yıl boyunca Avrupa tıbbında temel referans kabul edilmiştir.

    2. Orta Çağ (MS 5.–15. yy)

    • Bu dönem, büyük oranda Galen’in otoritelerinin sorgulanmadan tekrarlandığı bir dönemdir. Kadavra diseksiyonu dini yasaklara tabi olduğu için özgün keşif yapılmamıştır.
    • İbn Sînâ (Avicenna) ve Ali bin Abbas el-Mecusi gibi İslam hekimleri Galen’in bilgilerini Arapçaya çevirerek korumuş ve genişletmiştir. Bu eserler, daha sonra Avrupa’ya Latinceye çevrilerek aktarılmıştır.

    3. Rönesans Dönemi (15.–16. yy)

    • Andreas Vesalius (1514–1564):
      Modern anatominin kurucusu olarak kabul edilir. 1543’te yayımladığı “De humani corporis fabrica” adlı eseriyle scapula’nın doğru şekli, bağlantıları, kas ilişkileri ve işlevleri detaylı biçimde çizilmiş ve tanımlanmıştır.
      Vesalius, Galen’in hatalarını düzeltmiş ve scapula’nın gerçekten neye benzediğini ilk kez bilimsel olarak göstermiştir.
    • Leonardo da Vinci (1452–1519):
      Kadavra diseksiyonları yaparak, scapula’nın fonksiyonel hareketlerini ve kas bağlantılarını çizimlerle belgeleyen ilk sanatçı ve bilim insanlarından biridir.
      Özellikle m. deltoideus ve m. trapezius gibi kasların scapula ile ilişkisini doğru tasvir etmiştir.

    4. 17.–18. Yüzyıl: Terminolojik Standartlaşma

    • Jean Riolan (1580–1657) ve Thomas Willis (1621–1675) gibi anatomistler, scapula’nın detaylı morfolojik varyasyonlarını betimlemişlerdir.
    • Nomina Anatomica’nın İlk Versiyonları:
      18. yüzyıl sonlarında başlayan terminoloji çalışmaları sonucunda scapula terimi uluslararası anatomik terminolojiye dâhil edilmiştir.

    5. 19.–20. Yüzyıl: Sistematik Anatomi ve Klinik İlişkilendirme

    • Henry Gray (1827–1861) tarafından 1858’de yayımlanan Gray’s Anatomy, scapula’nın kas bağlantıları, ossifikasyon merkezleri ve klinik önemini detaylı olarak sunar.
      1. yüzyılda radyolojik görüntüleme tekniklerinin (X-ray, CT, MRI) gelişmesiyle birlikte, scapula’nın patolojik durumları (örneğin scapula alata, os acromiale) daha iyi anlaşılmıştır.

    6. 21. Yüzyıl: Fonksiyonel ve Klinik Yaklaşımlar

    • Modern anatomi, scapula’nın biyomekanik özelliklerini analiz eden 3D modellemeler ve hareket analizleriyle desteklenmiştir.
    • Spor hekimliği, ortopedi ve rehabilitasyon alanlarında scapula’nın hareketi ve stabilitesi artık tedavinin temel unsurları arasında yer almaktadır.



    İleri Okuma
    1. Vesalius, A. (1543). De humani corporis fabrica libri septem. Basel: Oporinus.
    2. Choulant, L. (1852). History and Bibliography of Anatomic Illustration. Leipzig: Rudolph Weigel.
    3. Gray, H. (1858). Anatomy: Descriptive and Surgical. London: John W. Parker and Son.
    4. Singer, C. (1957). A Short History of Anatomy from the Greeks to Harvey. New York: Dover Publications.
    5. Rouvière, H., & Delmas, A. (1975). Anatomie humaine descriptive, topographique et fonctionnelle. Paris: Masson.
    6. Netter, F. H. (1987). Atlas of Human Anatomy. Summit, NJ: Ciba-Geigy Corporation.
    7. Persaud, T. V. N. (1997). A History of Human Anatomy. Springfield, IL: Charles C Thomas.
    8. Standring, S. (Hrsg.). (2008). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (40th ed.). London: Churchill Livingstone.
    9. Galen. (2000). On the Usefulness of the Parts of the Body (Çev. M. T. May). Ithaca, NY: Cornell University Press.
    10. Drake, R. L., Vogl, A. W., & Mitchell, A. W. M. (2014). Gray’s Anatomy for Students (3rd ed.). Philadelphia: Elsevier Health Sciences.
    11. Platzer, W. (2015). Taschenatlas der Anatomie: Bewegungsapparat (12. Aufl.). Stuttgart: Thieme.
    12. Moore, K. L., Dalley, A. F., & Agur, A. M. R. (2018). Clinically Oriented Anatomy (8th ed.). Philadelphia: Wolters Kluwer.
    13. Schuenke, M., Schulte, E., & Schumacher, U. (2020). PROMETHEUS LernAtlas der Anatomie – Allgemeine Anatomie und Bewegungssystem (6. Aufl.). Stuttgart: Thieme.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Trake

    Etymoloji ve terminoloji

    “Trakea” (Lat. trachēa, gen. trachēae) terimi, Eski Yunanca τραχεῖα (trakheîa, “pürüzlü”) sıfatından, “arteria tracheia” (“pürüzlü arter/boru”) ifadesi üzerinden Latinceye geçmiştir. “Pürüzlü” nitelemesi, trakeanın iç yüzünü kaplayan mukus ve kirpiklerle birlikte, dıştan elle palpe edildiğinde algılanabilen kıkırdak halkaların oluşturduğu engebeli kıvamla ilişkilendirilir. Klasik metinlerde “arteria” sözcüğü hem atardamarlar hem de soluk borusu için kullanıldığından, tarihsel literatürde “iri atardamar” gibi ifadeler trakea ile karıştırılmıştır; modern anatomi trakeayı hava ileten bir yapı olarak sınıflandırır ve damar sistemiyle karıştırmaz.

    Türkçe karşılıkları “soluk borusu” ve daha teknik kullanımla “trakea”dır. Sıfat biçimi “trakeal/trakealis” (örn. m. trachealis), “trakeaya ait” anlamına gelir. Almanca’da tekil Trachea, çoğul Tracheen; Latincede çoğul nominatifi trachēae biçimindedir.

    Konum, boyut ve bölümler

    Trakea, üst solunum yolunun larenks distalinden başlayan ve ana bronşlara (bronchus principalis dexter/sinister) ayrılan, alt solunum yoluna geçiş sağlayan fibrokıkırdaklı bir tüptür. Ortalama 10–12 cm uzunluğunda, erişkinde istirahatte iç çapı yaklaşık 18–22 mm (kadında biraz daha küçüktür) olup solunum fazına göre dinamik değişkenlik gösterir. Başlangıcı krikoid kıkırdak (C6 civarı), bitişi ise tipik olarak sternal açı düzeyindeki T4–T5 seviyesinde bifurcatio tracheae ve carina tracheae ile tanımlanır.

    Anatomik olarak iki ana bölüm ayırt edilir:

    • Pars cervicalis: C6’dan toraks girişine kadar uzanan boyun içi segment.
    • Pars thoracica: Torasik inlet’ten carina’ya kadar uzanan göğüs içi segment.

    Komşuluk ilişkileri

    Servikal bölümde trakeanın önünde isthmus tiroideum (çoğu bireyde 2.–4. halkalar düzeyinde), yüzeyel venöz pleksuslar ve infrahyoid kaslar; arkasında özofagus bulunur. Yanlarında a. carotis communis ve n. laryngeus recurrens’in seyri klinik açıdan önemlidir.
    Torasik bölümde trakeanın önünde timik/yağ dokusu kalıntıları ve büyük damarlar; sağında v. azygos, solunda arcus aortae ve truncus pulmonalis ilişkileri görülür. Arkasında özofagus toraks boyunca trakeayı izler.

    Makroanatomi: kıkırdak iskelet ve arka membran

    Trakea duvarında 16–20 adet C-şekilli hiyalin kıkırdak halka (cartilagines tracheales) bulunur. Komşu halkalar ligamenta anularia ile birbirine bağlanır; bu esnek bağlar, solunum ve boyun hareketleri sırasında lümenin stabil kalmasına yardımcı olur. Halkaların açık ucu posteriyorda yer alır ve burada paries membranaceus adı verilen fibröelastik duvar ile m. trachealis (düz kas demetleri) bulunur. m. trachealis kasılması öksürük refleksinde lümeni hafif daraltarak ekspiratuvar hızın artmasına ve sekresyonların distale doğru sürüklenmesine katkı sağlar.

    Histoloji: tabakalar ve hücre tipleri

    Trakea duvarı dört ana histolojik katmandan oluşur:

    1. Mukoza: Tipik pseudostratifiye silli kolumnar (respiratuvar) epitel; goblet hücreleri mukus üretir. Bazal hücreler epitelin yenilenmesinden sorumludur; Kulchitsky (nöroendokrin) hücreleri ve fırça hücreleri daha seyrektir.
    2. Lamina propria/submukoza: Lümene açılan glandulae tracheales (serömüköz bezler), elastik lifler ve vaskülarizasyon içerir.
    3. Kıkırdak tabakası: Hiyalin kıkırdak halkalar; dışta perikondrium ile çevrili.
    4. Adventisya: Trakeayı çevre bağ dokulara sabitleyen dış tabaka.

    Mukosiliyer klirens mekanizması, goblet hücrelerinin mukusu ve submukozal bezlerin sekresyonunu kirpik hareketleriyle farinkse doğru taşır; bu sistemin bütünlüğü enfeksiyonlara ve partikül birikimine karşı başlıca savunmadır.

    Damarlar, sinirler ve lenfatik drenaj

    • Arteriyel beslenme: Servikal kısım ağırlıkla a. thyroidea inferior dalları, torasik kısım aa. bronchiales ve komşu interkostal dallar yoluyla beslenir.
    • Venöz dönüş: v. thyroidea inferior ve brakiyosefalik/azigos sistemine drene olur.
    • İnnervasyon: Parasempatik lifler n. vagus ve nn. laryngei recurrentes üzerinden; sempatik lifler servikotorasik sempatik zincirden gelir. Parasempatik uyarı bronkokonstriksiyon ve sekresyon artışı, sempatik uyarı bronkodilatasyon ve sekresyon azalması eğilimindedir.
    • Lenfatik drenaj: Nodi lymphatici pretracheales, paratracheales ve tracheobronchiales düğümlerine; bu zincirler özellikle akciğer kanserlerinde evreleme açısından kritiktir.

    Embriyoloji ve gelişimsel varyasyonlar

    Trakea, ön bağırsaktan ayrılan laringotrakeal divertikülün kaudal uzantısından gelişir. Trakeoözofageal septumun oluşum kusurları trakeoözofageal fistül ve özofagus atrezisi ile sonuçlanabilir. Kıkırdak halkaların sayısı ve biçiminde bireysel farklılıklar sık görülür. Önemli varyantlar:

    • Trakeal bronş (bronchus suis): En sık sağ üst lob düzeyinde, trakeadan doğrudan ayrılan aksesuar bronş.
    • Trakeomalazi: Kıkırdak yetersizliği ve arka membranın aşırı laksitesi nedeniyle ekspirasyon sırasında lümen çökmesi.
    • Mounier–Kuhn sendromu (trakeobronşomegali): Elastik doku/smooth kas zayıflığına bağlı trakea ve ana bronşlarda belirgin genişleme.
    • Williams–Campbell sendromu: Segmental/subsegmental bronşların kıkırdak eksikliği ile giden, yaygın bronşiektaziye yol açan konjenital bir durumdur; primer tutulum trakea değil, daha distal bronş düzeyindedir.

    Bifurkasyon ve carina

    Bifurcatio tracheae, solunum fazı ve beden pozisyonuna bağlı değişmekle birlikte çoğunlukla T4–T5 düzeyinde yer alır. Buradaki carina tracheae şeffaflaştırıldığında kama biçimli bir çıkıntı olarak görülür; aşırı duyarlı bir mukoza segmenti olup yabancı cisim ve sekresyonların varlığında güçlü öksürük refleksini tetikler. Carina açısı (genellikle 60–70°) dinamik olup sağ ana bronşun daha dik ve geniş olması aspirasyonların sağ tarafa meyletmesine katkıda bulunur.

    Fonksiyonel anatomi ve fizyoloji

    Trakea,

    • İletim: Üst hava yolundan alveollere hava iletimini sürtünme ve enerji kaybını minimize edecek yarı rijit bir boru olarak sağlar.
    • Koşullandırma: Zengin submukozal vasküler ağ aracılığıyla havayı ısıtır ve nemlendirir.
    • Savunma: Mukosiliyer klirens ve öksürük refleksiyle partikül/organizma temizliği yapar.
    • Dinamik stabilite: Kıkırdak halkalar inspiryumda patensi korur; ekspirasyonda m. trachealis’in kontrollü tonusu akım hızını optimize eder.

    Klinik anatomi ve uygulamalar

    • Entübasyon: Oro/nazotrakeal entübasyonda tüp ucunun carina’dan 2–3 cm proksimalde konumlandırılması hedeflenir; sağ ana bronşa selektif ilerleme atelektaziye yol açabilir.
    • Hava yolu cerrahisi:
      • Krikotirotomi (acil): Krikotiroid membran üzerinden hızlı hava yolu açılması.
      • Trakeostomi (elektif/erken): Genellikle 2.–4. trakeal halka seviyesinde, iskemi/stenoz riskini azaltacak tekniklerle uygulanır.
    • Enfeksiyon ve inflamasyon: Trakeit viral veya bakteriyel olabilir; çocuklarda subglottik dar segment ile birlikte ciddi stridor ve solunum sıkıntısı yaratabilir.
    • Trakeal stenoz: Uzun süreli entübasyon, trakeostomi stoması veya granülasyon dokusuna bağlı gelişebilir; dilatasyon, lazer, stent veya rezeksiyon-anastomoz seçenekleri vardır.
    • Trakeomalazi/Trakeobronkomalazi: Ekspiratuvar çökme ile giden dinamik hava yolu obstrüksiyonu; CPAP, stent veya cerrahi destek gerekebilir.
    • Tümörler: Primer (örn. skuamöz hücreli karsinom, adenoid kistik karsinom) veya sekonder tutulum; dispne, inatçı öksürük, hemoptizi ve tekrarlayan pnömonilerle prezente olabilir.
    • Yabancı cisim aspirasyonu: Özellikle çocuklarda sık; sağ ana bronşa kaçma eğilimi. Radyolojik işaretler (valv mekanizmasıyla tek taraflı hiperinflasyon) ve rijit bronkoskopi sık kullanılır.
    • Dış bası ve deviasyon: Büyük tiroide guatrları, mediastinal kitleler veya plevral patolojiler trakeada deviasyona ve daralmaya yol açabilir; fizik muayenede trakeal deviasyon önemli bir ipucudur.
    • Görüntüleme ve endoskopi: BT, trakeal lümen çapı ve duvar kalınlığını niceliksel değerlendirir; fiberoptik bronkoskopi doğrudan görsel inceleme ve girişim olanağı sağlar.


    Keşif

    Trakeanın Keşif Hikâyesi: Antik kentlerin disseksiyon odalarından günümüzün doku mühendisliği laboratuvarlarına uzanan bir yol

    MÖ 3. yüzyılın İskenderiye’sinde, taş kemerlerin gölgesinde, Herophilos’un bıçakla açtığı insan bedeni yalnız organları değil kavramları da görünür kılıyordu. Larenks ile göğsün derinlikleri arasında uzanan “pürüzlü boru”yu—Yunanların τραχεῖα ἀρτηρίαsını—ayınlatan da bu cesur anatomi geleneğiydi: soluk borusunun duvarındaki sert halkaların parmak ucu ile hissedilen kabalığı, adını aldığı “pürüzlü” sıfatına somut bir zemin veriyordu. Herophilos ve çağdaşı Erasistratos’un sistematik disseksiyonları, trakeanın yalnız bir “kan yolu” değil, “hava yolu” olduğunu kavramsallaştırmada bir dönüm noktasıydı; yüzyıllar sonra Galenos’un metinlerine sızan bu ayrımlar, Avrupa tıbbının diline ve zihin haritasına yerleşecekti.

    Kelimenin izini sürdüğümüzde, Ortaçağ Latincesindeki trachēa ile İngilizce “trachea”nın kökünde hep aynı antik birleşik terimi buluruz: tracheia (arteria)—“pürüzlü (arter/boru)”. Buradaki “arteria”nın bugün anladığımız damardan çok “boru/kanal” anlamına geldiğini, trakeanın yüzeyde hissedilen kıkırdak halkalarının “pürüzlülük” imgesini nasıl pekiştirdiğini sözlükler ve filolojik notlar kayda düşer. Dilin, anatominin dokusunu nasıl yansıttığını izlemek, “hava” ile “hayat” arasındaki antik içgüdünün izlerini de gösterir.

    İşin cerrahi kısmı ise antik tıp polemiklerinin tam ortasında doğdu. Trakeotomi fikrini MÖ 1. yüzyılda Asclepiades’in dillendirdiği, MS 2. yüzyılda Antyllos’un üst hava yolu tıkanmalarında yatay kesi önererek tekniği belirginleştirdiği aktarılır. Galenos ve Aretaeus bu müdahalenin faydasını tartışırken, İslam tıbbı döneminde İbn Sînâ’nın entübasyondan söz etmesi ve özellikle İbn Zühr’ün (Avenzoar) keçi üzerinde deneysel trakeotomi uygulayarak insan için güvenliğini gerekçelendirmesi, yöntemi teoriden deneyime taşıdı. Bu erken anlatılar, anatomik cesareti akıl yürütme ve deneyle sınama çabasıyla birleştirir.

    Rönesans’ta bedenin “haritası” yeniden çizilirken, laflar yerini çizimlere, çekinceler yerini teknik tanımlara bıraktı. Vesalius (1543) larenks ve trakea komşuluklarını modern bir gözle resmederken, Ferraralı Antonio Musa Brasavola’nın 1546’da peritonsiller apse nedeniyle yaptığı trakeostomi kaydı “ilk başarılı olgu” olarak anıldı. Fabricius ab Aquapendente’nin tüp fikrini tarif etmesi, Paré’nin trakeal yaralanmalarda onarım denemeleri ve 17.–18. yüzyıl boyunca kavramın cerrahi literatürde yerleşmesi, teorinin pratiğe dönüştüğü uzun bir eşiktir.

    19. yüzyılda difteri ve krupun acı tablosu, trakeostomiyi “nihai çare”den sistematik bir tedavi seçeneğine evirdi. Pierre Bretonneau ve öğrencisi Armand Trousseau’nun olgu dizileri, ardından Trendelenburg’un anestezi için elektif trakeotomi uygulaması ve Macewen’in orotrakeal entübasyonu tarif etmesi, hava yolunun cerrahi yönetimini kader olmaktan çıkardı. Bu dönemin metinleri, “yüksek mi, alçak mı?” tartışmalarından postoperatif bakım ilkelerine uzanan pratik sorunların nasıl çözüldüğünü gösterir.

    20. yüzyılın başında Chevalier Jackson sahneye çıktı ve modern trakeotominin dilini, alet takımını ve emniyet kültürünü standardize etti. Mortaliteyi dramatik biçimde azaltan bu yaklaşım, yalnız kesiyi değil sonrasını—kanamadan stenozun önlenmesine—bir protokol meselesi olarak ele aldı. Paralel bir çizgide, 1897’de Gustav Killian’ın rijit endoskopla yabancı cisim çıkarmasıyla doğan bronkoskopi, Jackson’ın aygıt ve teknikleriyle serpilecek, 1960’larda Shigeto Ikeda’nın fiberoptik bronkoskopu ile hava yolunun iç yüzeyi ilk kez “esnek bir göz”le taranabilir hale gelecekti. Bugünün girişimsel göğüs hastalıkları ve hava yolu cerrahisi ekosistemi bu üç sütun üzerinde yükselir.

      Yoğun bakım çağında, 1980’lerden itibaren bir başka pratik devrim daha geldi: yataşbaşı perkutank dilatasyonel trakeostomi. Ciaglia’nın (1985) tel-üzerinden seri dilatasyon tekniği ve onu tek adımlı Blue Rhino varyantına evrilen modifikasyonlar, Griggs’in kılavuz forseps yaklaşımıyla birlikte, yoğun bakım pratiğinde güvenli ve hızlı bir standart doğurdu. Endoskopik eşlik ve ultrason gibi yardımcılar, güvenlik profilini daha da iyileştirdi.

      Mikroskop ve histolojinin açtığı pencereden bakınca, trakeanın “pürüzlü boru” olmanın ötesindeki mikrokozmosu da yavaş yavaş aydınlandı. Henle’nin 19. yüzyılda epitel sınıflamalarını ayrıştırması ve solunum mukozasındaki silli (flimmer) epitelin tanımlanması, “mukosiliyer temizlenme”nin biyofiziğini kuran 20. yüzyıl çalışmalarıyla birleşti. Bu çizgi, 2018’de pulmonary ionocyte denen nadir bir hücre tipinin tanımlanmasına, 2020–2023 arasında tek hücreli “Akciğer Hücre Atlası” verileriyle trakeal epitelin beklenmedik hücresel çeşitliliğinin ve kök hücre hiyerarşisinin yeniden yazılmasına kadar uzanır; CFTR-yoğun ionositlerin kistik fibroz patofizyolojisindeki rolüne dair güncel deneysel platformlar, bu keşifleri translasyona bağlamaktadır.

      Trakeanın yeniden inşası fikri—kaydırmalı trakeoplastiyle doğumsal uzun segment stenozun yerli doku ile onarımından, yetişkinde segmenter rezeksiyon-anastomozlara—20. yüzyılın son çeyreğinde olgunlaştı. 3B yazıcılarla kişiye özel, biyobozunur dış splintlerin ağır trakeobronkomalazide yaşam kurtarıcı kullanımları, pediatrik olgulardan yetişkin vakalara genişleyen bir çizgide yayımlandı. Bu araçlar, lümenin dinamik çökmesini dıştan engelleyip büyümeyi ve hava akımını eşzamanlı kılmayı hedefler.

      Fikirlerin bazen bilim etiğiyle sınandığı çetin bir sayfa da bu hikâyenin parçası: 2008–2014 arasında sentetik/doku-mühendislikli trakea bildirimleriyle gündeme gelen ve dramatik biçimde başarısızlıkla sonuçlanan vakalar sonrası yürüyen soruşturmalar, önde gelen dergilerde geri çekmelere uzandı. Bu süreç, hava yolu onarımında vaskülarizasyon, mekanik bütünlük ve epitelizasyonun “olmazsa olmaz” olduğunu acı bir tecrübeyle hatırlattı ve alanın metodolojik çıtasını yükseltti.

      Tam da bu nedenlerle 13 Ocak 2021’de New York’ta gerçekleştirilen, tek seansta damarlandırılmış uzun-segment trakea allogreft nakli—çok disiplinli bir ekibin 18 saatlik çalışması—başka bir paradigma sundu: canlı, kanlanan, epitelize olabilen bir allogreftin orta dönem izlemi, hastanın trakeostomi ve stentten bağımsız nefes alabildiğini gösterdi. Bu, uzun segment defektlerde “gerçek” bir rekonstrüktif çözümün mümkün olduğunu kanıta dayalı biçimde gösteren dönüm noktalarından biri olarak kayda geçti.

      Bugünün araştırma laboratuvarlarında aynı hikâye, farklı ölçeklerde yeniden yazılıyor: “üstten aşağı” doku tasarımının karşısına “alttan yukarı” hücresel öz-örgütlenmeyi koyan organoid ve air-liquid interface kültürleri; insan akciğerinin 2,4 milyon hücrelik tek hücreli atlaslarını harmanlayan hesaplamalı referans haritalar; ionositlerin sitokin sinyallerine verdiği yanıtların CFTR işlevi üzerindeki etkilerini modelleyen yeni işlevsel platformlar. Doku mühendisliğinde ise dekellülarize trakeal iskeletlerin yeniden hücrelendirilmesi, 3B biyo-yazdırılmış çok fazlı (kıkırdak-lif) yapılar, exozom yüklü ECM hidrojel sistemleri ve vaskülarizasyonu hedefleyen biyomalzeme-tasarım stratejileri, “mekanik dayanım + biyouyumluluk + re-epitelizasyon” üçlemesini aynı anda sağlama arayışıyla hızla sofistike hale geliyor. Bu çalışmalar, birkaç yıl önce “öykü”nün kırıldığı yerlerde bugün daha temkinli ama daha sağlam adımlar atıldığını düşündürüyor.

      Klinik sahada ise girişimsel bronkoskopinin tarihi çizgisi—Killian’dan Jackson’a, oradan Ikeda’nın fiberoptik vizyonuna—bugün termal ablasyon, kriyoterapi, stentleme ve navigasyonel tekniklerle trakeal lumenin fonksiyonel korunmasına odaklanıyor. Pediatrik konjenital stenozda kaydırmalı trakeoplasti “altın standart”ını korurken, yetişkinde uzun segment defektlerde allogreft nakli ve kişiselleştirilmiş biyomalzemeler arasında rasyonel seçim, görüntüleme-fizyoloji-cerrahi üçlüsünün birlikte karar verdiği çok-disiplinli bir mimariye oturuyor.

      Ve tüm bu katmanların üzerine, bedenin kendi onarım kapasitesini hedefleyen bir düşünce ekleniyor: trakeal bazal kök hücrelerin niş sinyalleriyle (Notch/Wnt) yönlendirilmesi, hasarlı epitelin yeniden kolonizasyonu ve karma kültür sistemlerinde doğru hücre düzeninin sağlanması. Bir yanda mühendisliğin kaba kuvvetiyle “boru”yu ayakta tutmak; öte yanda biyolojinin ince kuvvetiyle ona yeniden canlı bir yüz kazandırmak… Trakeanın keşif hikâyesi, antik bir kelimenin—pürüzlü—bugünlerde “akıllı pürüzlülük”e, yani doku-ölçekli işlevselliğe evrilişini anlatmaya devam ediyor.


      İleri Okuma
      1. Kollofrath O. (1897). Entfernung eines Knochenstücks aus dem rechten Bronchus … Münchener Medizinische Wochenschrift, 38:1038–1039.
      2. Jackson C. (1909). Tracheotomy. The Laryngoscope, 19(4):285–340.
      3. Rath G.S., et al. (1973). Flexible Fiberoptic Bronchoscopy. Chest, 63(5):689–693.
      4. Ciaglia P., Firsching R., Syniec C. (1985). Elective Percutaneous Dilatational Tracheostomy: A New Simple Bedside Procedure (Preliminary Report). Chest, 87(6):715–719.
      5. Griggs W.M., et al. (1990). A Simple Percutaneous Tracheostomy Technique. Surgery, Gynecology & Obstetrics, 170(6):543–545.
      6. Griggs W.M., et al. (1991). A Prospective Comparison of a Percutaneous Tracheostomy Technique with Standard Surgical Tracheostomy. Intensive Care Medicine, 17(5):261–263.
      7. Ciaglia P., et al. (1992). Percutaneous Dilatational Tracheostomy: Results and Long-Term Follow-up. Chest, 101(2):464–467.
      8. Barba C.A., et al. (1995). Bronchoscopic Guidance Makes Percutaneous Tracheostomy a Safe Procedure. Surgery, 118(5):879–883.
      9. Tsang V., et al. (2002). Management of Congenital Tracheal Stenosis by Means of Slide Tracheoplasty or Resection and Reconstruction … Journal of Thoracic and Cardiovascular Surgery, 123(2):391–398.
      10. Byhahn C., et al. (2000). Percutaneous Dilatational Tracheostomy: Ciaglia Blue Rhino Versus GWDF—Prospective Comparison. Anesthesia & Analgesia, 91(3):882–886.
      11. Ambesh S.P., et al. (2002). Percutaneous Tracheostomy with Single Dilatation Technique: Ciaglia Blue Rhino Versus Griggs GWDF. Anesthesia & Analgesia, 95(6):1739–1745.
      12. Grillo H.C., et al. (2004). Management of Congenital Tracheal Stenosis. European Journal of Cardio-Thoracic Surgery, 25(6):1065–1073.
      13. Opinel A., et al. (2011). French 19th-Century Contributions to the Development of Tracheotomy in Diphtheria. Journal of the Royal Society of Medicine, 104(6):255–260.
      14. Zopf D.A., et al. (2013). Bioresorbable Airway Splint Created with a Three-Dimensional Printer. New England Journal of Medicine, 368(21):2043–2045.
      15. Panchabhai T.S., et al. (2015). A Historical Perspective of Bronchoscopy: Connecting the Dots. Annals of the American Thoracic Society, 12(5):631–641.
      16. Mehta C., Mehta Y. (2017). Percutaneous Dilatational Tracheostomy—Technique Evolution and Current Practice. Indian Journal of Critical Care Medicine, 21(4):176–182.
      17. Shieh H.F., et al. (2017). Three-Dimensional Printing of External Airway Splints for Tracheobronchomalacia. Translational Pediatrics, 6(1):63–71.
      18. Montoro D.T., et al. (2018). A Revised Airway Epithelial Hierarchy Includes CFTR-Rich Ionocytes. Nature, 560(7718):319–324.
      19. Plasschaert L.W., et al. (2018). A Single-Cell Atlas of the Airway Epithelium Reveals the CFTR-Rich Pulmonary Ionocyte. Nature, 560(7718):377–381.
      20. Travaglini K.J., et al. (2020). A Molecular Cell Atlas of the Human Lung from Single-Cell RNA Sequencing. Nature, 587(7835):619–625.
      21. Genden E.M., et al. (2021). Single-Stage Long-Segment Tracheal Transplantation. New England Journal of Medicine, 384:e9.
      22. Mahase E. (2023). The Lancet Retracts Two Papers on Tissue-Engineered Trachea. BMJ, 383:p2529.
      23. Mudry A. (2023). Friedrich Trendelenburg’s Tracheal Tampon-Cannula (1871) – Historical Note. European Annals of Otorhinolaryngology, Head and Neck Diseases, 140(4):249–252.
      24. Aravena C., et al. (2023). Innovation in Rigid Bronchoscopy—Past, Present, and Future. Journal of Thoracic Disease, 15(7):3867–3882.
      25. Vilà-González M., et al. (2024). In Vitro Platform to Model the Function of Ionocytes in the Human Airway. Respiratory Research, 25:xx.
      26. Nakatani T., et al. (2024). Slide Tracheoplasty for Congenital Tracheal Stenosis Repair: Systematic Review and Meta-analysis. Pediatric Surgery International, 40(1):84.
      27. [Mount Sinai Tracheal Transplant Program] (2021–2024). Programmatic Reports and Early Clinical Experience. Kurumsal raporlar/olgu bildirimleri.
      28. Yuan F., et al. (2023). Transgenic Ferret Models Define Pulmonary Ionocyte Biology and Function. Nature, 620:xx–xx.
      29. [Kliniko-translasyonel çalışma] (2023). Pulmonary Ionocytes Regulate Airway Surface Liquid pH in Humans. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 208(12):xx–xx.
      30. [Klinik seri] (2025). Slide Tracheoplasty in Long-Segment Tracheobronchial Stenosis. Journal of Thoracic and Cardiovascular Surgery, xx(x):xx–xx.

      Glandula

      Etimoloji

      Glandula terimi Latince kökenlidir ve glāns (birçok bezin yuvarlak şeklini sembolize eden “meşe palamudu” anlamına gelir) ve küçültme eki -ula (küçük anlamına gelir) birleştirilir. Birlikte, birçok bezin şekline ve boyutuna atıfta bulunarak “küçük meşe palamudu benzeri yapı” anlamına gelir.

      HalTekilÇoğul
      nominatifglandulaglandulae
      genitifglandulaeglandulārum
      datifglandulaeglandulīs
      akusatifglandulamglandulās
      ablatifglandulāglandulīs
      vokatifglandulaglandulae

      Tıbbi bağlamlarda, glandula özellikle salgılama ve düzenlemede yer alan özel organlar olan insan vücudundaki bezleri ifade eder.


      Bezlerin (Glandulae) Tıbbi Ayrıntıları

      Bez Türleri

      Ekzokrin Bezler (Glandulae Exocrinae)

        • Deri veya sindirim sistemi gibi belirli bir yüzeye giden kanallara maddeler (örneğin enzimler, mukus, ter) salgılar. – Örnekler:
        • Tükürük bezleri (glandula salivariae)
        • Ter bezleri (glandula sudoriferae)
        • Meme bezleri (glandulae mammariae)

        Endokrin Bezleri (Glandulae Endocrinae)

          • Uzak organ ve dokuları etkileyerek hormonların doğrudan kan dolaşımına salınmasını sağlar.
          • Örnekler:

          Karışık Bezler (Glandulae Mixtae)

            • Hem endokrin hem de ekzokrin fonksiyonları sergiler.
            • Örnekler:
              • Pankreas (glandula pancreatica)
              • Gonadlar (testisler ve yumurtalıklar)

            Bezlerin Yapısal Özellikleri

            • Asini veya Alveoller: Salgının gerçekleştiği, “meşe palamudu” şekline benzeyen yuvarlak veya tübüler yapılar.
            • Kanallar: Salgıların taşınması için ekzokrin bezlerde bulunur; endokrin bezlerde bulunmaz.
            • Stroma ve Parenkima: Bezler, destekleyici bağ dokusundan (stroma) ve işlevsel epitel hücrelerinden (parenkima) oluşur.

            Bezlerin İşlevleri

            • Salgılama: Enzimler, hormonlar, ter ve tükürük gibi maddelerin üretimi ve salınımı.
            • Düzenleme: Endokrin bezleri, metabolizmanın, büyümenin ve üremenin hormonal kontrolü yoluyla homeostazın korunmasında önemli bir rol oynar.
            • Koruma: Mukozal bezler, iç yüzeyleri mekanik veya kimyasal hasardan korumak için mukus üretir.

            Keşif

            1. Antik Anlayış: İlk Açıklamalar

            • Hipokrat (MÖ 460-370): “Tıbbın Babası” bezlerin balgam ve safra gibi vücut sıvılarını üretme ve düzenlemede rol oynadığını ileri sürmüştür. Eserlerinde bezleri vücuttan fazla nemi emen “süngerimsi yapılar” olarak tanımlamıştır. Bu anlayış, daha sonraki anatomik çalışmalar için temel oluşturmuştur.
            • Galen (MS 130-210): Romalı bir hekim olan Galen, Hipokrat’ın fikirlerini genişleterek bezleri “mizaç” salgılamaktan sorumlu organlar olarak tanımlamıştır. Anatomik konumlarına göre farklı bez türleri arasında ayrım yaptı ancak bunların belirli fizyolojik rolleri hakkında bilgi sahibi değildi.

            2. Rönesans: Anatomik Çalışmalar

            • Andreas Vesalius (1514–1564): Vesalius, anıtsal eseri De humani corporis fabrica (1543)’da bezlerin ilk doğru ve ayrıntılı anatomik çizimlerini sundu. Galen’in humoral teorisinden uzaklaşarak şekillerini, konumlarını ve brüt anatomilerini tanımladı.
            • Gabriele Falloppio (1523–1562): Falloppio, tükürük bezleri ve kanal sistemlerinin çalışmasını ilerletti ve belirli bezlerin sindirime nasıl dahil olduğunun anlaşılmasına katkıda bulundu.

            3. 17. Yüzyıl: Mikroskobinin Ortaya Çıkışı

            • Marcello Malpighi (1628–1694): “Mikroskobik Anatominin Babası” olarak bilinen Malpighi, bez dokularını incelemek için mikroskop kullandı. Ekzokrin bezlerinin mikroskobik yapısını tanımlayan ilk kişi oldu ve karaciğer ve pankreas gibi organlardaki asinileri (salgı hücrelerinin kümeleri) tanımladı.
            • Thomas Wharton (1614–1673): Wharton, submandibular tükürük bezinin ayrıntılı bir çalışmasını sağladı ve Wharton kanalını keşfederek tükürük bezi anatomisinin anlaşılmasına önemli katkıda bulundu.

            4. 18. Yüzyıl: İşlevsel Teoriler

            • Albrecht von Haller (1708–1777): Von Haller bezleri salgı üretme yeteneğine sahip uzmanlaşmış organlar olarak tanımladı. Salgıların sadece “filtrelenmiş kan” olmadığını, aynı zamanda bez aktivitesi yoluyla üretildiğini öne sürerek bezlere özgü işlevler kavramını ortaya attı.

            5. 19. Yüzyıl: Bez Salgıları ve Histoloji

            • Johannes Müller (1801–1858): Müller’in araştırması bezlerin sınıflandırılmasına odaklandı ve bunları ekzokrin (kanallı) ve endokrin (kanalsız) olarak ayırdı. Bu ayrım, bez fizyolojisinde önemli bir dönüm noktası oldu.
            • Claude Bernard (1813–1878): Bernard, pankreasın sindirimdeki rolünü, özellikle de sindirim enzimlerinin salgılanmasını keşfetti. Ayrıca karaciğerin safra salgılamadaki rolünü göstererek metabolizmada glandüler salgılama kavramını sağlamlaştırdı.
            • Theodor Schwann (1810–1882): Hücre teorisinde öncü olan Schwann, glandüler dokuyu hücre düzeyinde inceleyerek, bireysel hücrelerin glandüler fonksiyona nasıl katkıda bulunduğunu açıkladı.

            6. 20. Yüzyıl: Hormonal Keşifler ve Glandüler Fizyoloji

            • Ernest Starling (1866–1927): Starling ve William Bayliss, pankreası uyarmak için duodenum tarafından salgılanan ilk hormon olan sekretini keşfettiler. Bu, bezlerin hormon üreten organlar olarak tanınmasına yol açtı.
            • Harvey Cushing (1869–1939): Cushing’in hipofiz bezi üzerindeki çalışması, büyüme ve metabolizmayı düzenlemedeki kritik rolünü belirleyerek endokrin geri bildirim döngüleri kavramını ortaya koydu.
            • Frederick Banting ve Charles Best (1921): Banting ve Best, pankreas tarafından salgılanan bir hormon olan insülini ve glikoz metabolizmasındaki rolünü keşfetti. Bu, endokrin bezlerinin fizyolojik süreçleri nasıl düzenlediğinin anlaşılmasında bir dönüm noktasıydı.

            7. Modern Çağ: Moleküler Biyoloji ve Genetik İçgörüler

            • 1950’ler–1970’ler: Hücresel ve Moleküler Çalışmalar: Histokimya ve elektron mikroskobundaki gelişmeler, bilim insanlarının bezleri ultra yapısal düzeyde incelemesine ve salgılama mekanizmalarını ortaya çıkarmasına olanak tanıdı. – Hormonal sinyal yolları aydınlatıldı ve tiroid, adrenal ve pankreas gibi bezleri sistemik sağlığa bağladı.
            • 1980’ler–2000’ler: Genetik ve Klinik Araştırmalar: Bez dokularındaki (örneğin tiroid veya pankreasta) genetik mutasyonlar kanser ve diyabet gibi hastalıklarla ilişkilendirildi. Yapay bez replasmanları ve rejeneratif tıp (örneğin tükürük ve pankreas bezleri için) üzerine araştırmalar ortaya çıktı.

            Belirli Bezlerin Temel Katkıları

            • Tiroid Bezi: İyotun tiroid hormonu üretimindeki rolü 20. yüzyılın başlarında Eugen Baumann tarafından keşfedildi.
            • Pankreas: Banting ve Best tarafından insülinin izole edilmesi, bez endokrinolojisinin temel taşı olmaya devam ediyor.
            • Adrenal Bezler: Edward Kendall ve Tadeusz Reichstein, 1940’larda bağımsız olarak kortizonu keşfederek iltihaplı hastalıkların tedavisinde devrim yarattı.

            İleri Okuma
            1. Vesalius, A. (1543). De humani corporis fabrica. Basel: Johannes Oporinus.
            2. Malpighi, M. (1666). De viscerum structura exercitatio anatomica. Philosophical Transactions of the Royal Society, 1(12), 154–166.
            3. Wharton, T. (1656). Adenographia: The description of the glands of the entire body. London: Thomas Roycroft.
            4. Bernard, C. (1855). Introduction à l’étude de la médecine expérimentale. Paris: J.-B. Baillière.
            5. Müller, J. (1830). Über die sogenannten blutdrüsen. Archiv für Anatomie und Physiologie, 6, 265–300.
            6. Baumann, E. (1896). Über das Vorkommen des Jods in der Schilddrüse. Hoppe-Seyler’s Zeitschrift für Physiologische Chemie, 21(1), 319–328.
            7. Starling, E. H., & Bayliss, W. M. (1902). The mechanism of pancreatic secretion. Journal of Physiology, 28(5), 325–353.
            8. Cushing, H. (1912). The pituitary body and its disorders: Clinical states produced by disorders of the hypophysis cerebri. Philadelphia: J.B. Lippincott.
            9. Banting, F. G., & Best, C. H. (1922). The internal secretion of the pancreas. Journal of Laboratory and Clinical Medicine, 7(5), 251–266.
            10. Kendall, E. C., Reichstein, T., & Hench, P. S. (1949). The effect of steroid hormones on rheumatoid arthritis. Experimental Biology and Medicine, 70(1), 216–220.

            Abdomen

            Sinonim: abdomin-, abdomino-.

            Latincedeki anlamları:

            • (Anatomide)karın, göbek,
            • (Mecazi) oburluk
            Hal Tekil Çoğul
            nominatif abdōmen abdōmina
            genitif abdōminis abdōminum
            datif abdōminī abdōminibus
            akusatif abdōmen abdōmina
            ablatif abdōmine abdōminibus
            vokatif abdōmen abdōmina

            Abdominal, karına ait anlamına gelir.

            collum

            sinonim: kollum, koll-, kollo-.

            Ana Hint-Avrupa dilindeki kwol-o- ‎(“boyun, harfiyen ‘kafayı döndüren’) kelimesinden türeyen kʷékʷlos(“çember, tekerlek) kelimesi Eski Dutch dilinde ve Eski Nors dilindeki hals ‎(boyun) kelimesinin köküdür. Latincedeki collum kelimesi de aynı kökenden gelmiştir ve anlamları:

            1. Boyun, boğaz,
            2. Bitkinin sapından yukarı,
            3. (Sembolik) esaret.
            Hal Tekil Çoğul
            nominatif collum colla
            genitif collī collōrum
            datif collō collīs
            akusatif collum colla
            ablatif collō collīs
            vokatif collum colla

            Kaput

            Sinonim: Caput, Haupt, head.

            Ana-İtalik dilindeki kaput kelimesi, Ana Hint – Avrupa dilindeki kauput-, káput kelimelerinden türemiştir.

            Latincede(n); baş, kafa.