Arteria gastroduodenalis

“Arteria gastroduodenalis” terimi Latince ve Yunanca köklerden türetilmiştir:

  1. Arteria” Latince ‘arter’ anlamına gelir ve oksijenli kanı kalpten uzağa taşıyan bir kan damarına atıfta bulunur.
  2. Gastro-” Yunanca ‘mide’ anlamına gelen ‘gaster’ kelimesinden gelmektedir.
  3. Duoden-”, ince bağırsağın ilk bölümünü ifade eden Latince ‘duodenum’ kelimesinden türetilmiştir.
  4. “-alis” Latince bir son ek olup ‘ile ilgili’ veya ‘ona ait’ anlamına gelmektedir.

Bu nedenle, “Arteria gastroduodenalis ‘in etimolojisi kelimenin tam anlamıyla ’mide ve duodenumla ilgili arter” anlamına gelir; bu da pilora (midenin distal kısmı) ve duodenumun proksimal kısmına kan sağlama işlevini doğru bir şekilde tanımlar.


Gastroduodenal arter (GDA), abdominal damar sisteminde kritik bir damardır:

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Anatomik Genel Bakış

Köken:

    • Ortak hepatik arterin (çölyak gövdesinin ana dalı) terminal dalı.
    • Hepatoduodenal ligamanın yakınında başlar ve duodenumun ilk kısmının arkasına iner.

    Dallar:

      • Sağ gastroepiploik arter:
      • Midenin büyük eğriliği boyunca ilerler ve sol gastroepiploik arter (dalak arterinden) ile anastomoz yapar.
      • Büyük eğriliği ve omentumu besler.
      • Üst pankreatikoduodenal arter:
      • Anterior ve posterior dallara ayrılır.
      • İnferior pankreatikoduodenal arter (superior mezenterik arterden, SMA’dan) ile anastomotik bir ark oluşturur ve pankreas başı ve duodenuma ikili kan temini sağlar.

      Besleme Bölgeleri:

        • Mide piloru (mide ve duodenum arasındaki bağlantı).
        • Proksimal duodenum (ilk kısım).
        • Pankreasın başı.

        Klinik Önemi

        Üst Gastrointestinal (GI) Kanaması:

          • Duodenumun arka duvarına yakınlığı nedeniyle GDA şunlardan dolayı aşınmaya eğilimlidir:
          • Peptik ülser hastalığı (örneğin, H. pylori veya NSAID’lerin neden olduğu duodenum ülserleri).
          • Kötü huylu ülserler (örn. pankreas veya duodenum kanserleri).
          • Hematemez (kan kusma) veya melena (siyah, katranlı dışkı) şeklinde görülür.

          Yönetim:

            • Endoskopi: Tanı ve müdahale için birinci basamak (örn. koterizasyon, klipsleme).
            • Embolizasyonlu anjiyografi: Refrakter kanama için.
            • Cerrahi: Şiddetli vakalar için ayrılmıştır (örn. GDA’nın bağlanması).

            Kolateral Dolaşım

            • Üst (GDA’dan) ve alt (SMA’dan) pankreatikoduodenal arterler arasındaki anastomoz, çölyak gövdesi ve SMA arasında hayati bir bağlantı sağlayarak bir sistem tehlikeye girerse perfüzyonu korur.

            Temel Terminoloji

            • Latince: Arteria gastroduodenalis.
            • Eponimler: Eski literatürde bazen “pankreatikoduodenal kanama atardamarı” olarak anılır.

            GDA’nın anatomisini anlamak, yaşamı tehdit eden üst GI kanamasını teşhis etmek ve yönetmek için önemlidir ve vasküler anatomi ile patoloji arasındaki etkileşimi vurgular.


            Keşif

            Tarihsel Bağlam ve Erken Anatomik Çalışmalar

            GDA, ön bağırsağı besleyen büyük bir splanknik arter olan çölyak gövdesinden kaynaklanan ortak hepatik arterin terminal bir dalıdır. Bu tür vasküler yapıların anlaşılması, özellikle Rönesans’tan itibaren yüzyıllar süren kadavra diseksiyonları ve anatomik haritalamalar yoluyla gelişti. Andreas Vesalius (16. yüzyıl) gibi erken anatomistler ayrıntılı insan anatomisi için temel oluşturdular, ancak odak noktaları genellikle GDA gibi belirli arteriyel dallar yerine ana organlardı.

            17. ve 18. yüzyıllarda anatomistler karın damar sistemini daha kapsamlı bir şekilde haritalamaya başladılar. İsviçreli bir anatomist olan Albrecht von Haller, 18. yüzyılın ortalarında çölyak gövdesi ve dallarının ayrıntılı açıklamalarıyla tanınır (Çölyak Gövdesi Anatomisi). Çalışmaları öncelikle çölyak gövdesinin sol gastrik, ortak hepatik ve splenik arterlere trifurkasyonuna odaklanmış olsa da, bu çalışmalar sırasında ortak hepatik arterin bir dalı olan GDA’nın gözlemlenmiş olması olasıdır. Haller’in “tripus Halleri” açıklaması (Çölyak Gövdesi Varyasyonları) muhtemelen GDA’yı da içeren arteriyel dallanmanın ayrıntılı bir incelemesini önermektedir.

              19. Yüzyıl: İncelik ve İsimlendirme

              19. yüzyılda Giovanni Battista Morgagni ve diğerleri gibi isimler tarafından yönlendirilen anatomik isimlendirme ve ayrıntılı vasküler anatomide önemli ilerlemeler görüldü. Morgagni’nin patolojik anatomi ve vasküler yapılar üzerine çalışması (İnsan Sindirim Sistemi Kan Temini) mide ve duodenumu beslemedeki önemi göz önüne alındığında GDA’ya atıflar içermiş olabilir. Ancak GDA’nın keşfine ilişkin özel atıflar nadirdir ve bu da bunun tek başına bir keşif olmaktan ziyade daha geniş çalışmaların bir parçası olarak tanımlandığını düşündürmektedir.

                “Arteria gastroduodenalis” terimi, özellikle Nomina Anatomica gibi eserlerin yayınlanmasıyla bu dönemde standart hale gelen Latince anatomik isimlendirme kurallarını yansıtır. Jean Cruveilhier’in abdominal arterleri kapsamlı bir şekilde haritaladığı gibi dönemin ayrıntılı anatomik metinleri göz önüne alındığında, GDA’nın 19. yüzyılın başlarında tanındığı sonucuna varmak mantıklıdır.

                20. Yüzyıl: Klinik ve Radyolojik Tanıma

                Anatomik keşif muhtemelen daha önce gerçekleşmiş olsa da, GDA’nın klinik önemi 20. yüzyılda, özellikle radyoloji ve cerrahideki ilerlemelerle daha belirgin hale geldi. Özellikle peptik ülserlerin artere aşınması nedeniyle gastrointestinal kanamadaki rolü tıbbi literatürde vurgulanmıştır (Gastroduodenal Artery Clinical Role). Bu dönemde ayrıca GDA’yı ve varyasyonlarını görselleştirmeye yardımcı olan ve anatomik anlayışını güçlendiren anjiyografinin kullanımı da görüldü (GI Tract’ın Vasküler Anatomisi).


                İleri Okuma
                1. Singh, V. (2011). Anatomy of Abdomen and Lower Limb. London: Elsevier Health Sciences APAC.
                2. Moore, K. L., Dalley, A. F., & Agur, A. M. R. (2014). Clinically Oriented Anatomy (7th ed.). Philadelphia, PA: Lippincott Williams & Wilkins.
                3. Standring, S. (2016). Gray’s Anatomy (41st ed.). Edinburgh: Elsevier Churchill Livingstone.
                4. Tubbs, R. S., Shoja, M. M., Loukas, M., & Bergman, R. A. (2016). Bergman’s Comprehensive Encyclopedia of Human Anatomic Variation. Hoboken: Wiley Blackwell.

                Vena kava superior


                1. Tanım ve genel bakış

                Üst ana toplardamar (vena cava superior), sistemik venöz dolaşımın en büyük santral damarlarından biridir ve vücudun baş, boyun, üst ekstremiteler ve üst toraks bölgesinden gelen oksijenden fakir kanı doğrudan kalbin sağ atriyumuna taşır. Yaklaşık 7–8 cm uzunluğunda, geniş lümenli, duvarı görece ince, fakat çevresindeki önemli yapılarla yakın ilişkisi nedeniyle klinik açıdan son derece kritik bir damardır.

                Vena cava superior, sağ ve sol brakiyosefalik (innominat) venlerin birleşmesi ile üst mediastende oluşur; aşağı doğru kısa bir seyir izleyerek perikard boşluğu içine girer ve sağ atriyumun üst arka kısmına açılır. Bu kısa ama stratejik seyri sırasında trakea, sağ ana bronş, aort arkı, sağ akciğer hilusu, plevra ve özellikle mediastendeki lenf düğümleri ile komşulukları, hem cerrahi girişimlerde hem de malignitelerin yayılımında belirleyici rol oynar.


                2. Terimin etimolojisi: vena, cava, superior

                2.1. Vena

                “Vena” sözcüğü, Latince’de “toplardamar” anlamına gelir ve kökeni büyük olasılıkla Proto-Hint-Avrupa dil ailesine ait “*wen- / *uen-” köküne kadar gider; bu kök “arz etmek, yönelmek” anlamlarını taşır ve kanın kalbe doğru yönelen akışını çağrıştıracak şekilde anlam kaymasına uğramıştır. Antik Roma tıbbında “arteria” ve “vena” ayrımı, Hippokratik ve Galenik gelenekle şekillenmiş, arterler “pnöma” (hava/yaşam nefesi) taşıyan damarlar, venalar ise kan taşıyan damarlar olarak kavranmıştır. Dolayısıyla “vena” tarihsel olarak da “kanın ana yolları” fikrini temsil eder.

                2.2. Cava

                “Cava” sıfatı Latince “cavus”tan gelir ve “boş, içi oyuk” anlamındadır. Damar için kullanıldığında “geniş, geniş lümenli, içi boş boru” vurgusu öne çıkar. “Vena cava” ifadesi böylece “geniş lümenli ana toplardamar” anlamına gelir. Anatomi tarihine bakıldığında “cava” kelimesinin özellikle 16. yüzyıl Rönesans anatomi metinleriyle birlikte istikrarlı biçimde kullanılmaya başladığı, önce alt ana toplardamar için, ardından üst segmenti de kapsayacak şekilde iki ana büyük toplardamarı tanımlamak üzere yerleştiği görülür.

                2.3. Superior

                “Superior”, Latince “supra” (üstünde) köküyle bağlantılı olup, “daha yukarıda, üstte bulunan” anlamındadır. Dolayısıyla “vena cava superior” ifadesi, “üstte yer alan geniş ana toplardamar” biçiminde kavranmalıdır. Aynı mantıkla “vena cava inferior” da “altta yer alan geniş ana toplardamar” olarak adlandırılır; bu ikili adlandırma, anatominin kraniokaudal eksen boyunca hiyerarşik konumlandırma alışkanlığının tipik bir örneğidir.


                3. Evrimsel ve karşılaştırmalı anatomi

                3.1. İlkel omurgalılardan memelilere

                Evrimsel açıdan bakıldığında, üst ana toplardamarın homologu, embriyolojide de önemli bir yer tutan ön kardinal ven sistemi ile ilişkilidir. İlkel omurgalılarda (örneğin balıklarda) kalbe doğru dönen venöz kan, baş bölgesinden gelen venöz kan ile gövde boyunca uzanan dorsoventral venöz kanallardan birleşerek ortak büyük venöz havuzlara akar. Bu yapıların bir bölümü, karasal yaşama uyum sürecinde dönüşerek toraks içinde daha belirgin, segmental olarak düzenlenmiş venöz sistemlere evrilir.

                Amfibiler ve sürüngenlerde, kalbe dönen venöz kanın organizasyonu memelilere kıyasla daha farklı olsa da, baş ve ön ekstremitelerden gelen kanı kalbe taşıyan büyük venöz gövdeler gelişimsel olarak vena cava superior’un öncülleri olarak kabul edilir. Kuşlarda da benzer şekilde, kalbin sağ atriyumuna açılan büyük venler bulunur; yine ön kardinal venlerin çeşitli bölümlerinin birleşmesi ve gerilemesi sonucunda oluşan venöz yapılar söz konusudur.

                3.2. Memelilerde özel durum

                Memelilerde, özellikle insanda, ön kardinal venlerin sağ ağırlıklı bir yeniden düzenlenmesi sonucunda tek bir vena cava superior oluşur. Buna karşılık, bazı memeli türlerinde çift üst ana toplardamar varyantları daha sık görülebilir; bu, embriyonik dönemde sol ön kardinal sistemin tamamen gerilemeyip spesifik bir segmentinin kalıcı hale gelmesiyle açıklanır. Bu tür varyasyonların insanlar arasında da belirli sıklıkta görülmesi, embriyolojik planla evrimsel süreklilik arasındaki bağı vurgular.


                4. Embriyolojik gelişim

                Vena cava superior, insan embriyonunda ön kardinal venler ve bunları birleştiren anastomozların yeniden şekillenmesiyle oluşur.

                • Erken embriyonik dönemde, her iki tarafta birer ön kardinal ven bulunur; bunlar baş ve üst vücut yarısından gelen venöz kanı kalbin sinus venosusuna taşırlar.
                • Gelişimin ilerleyen haftalarında, sağ ve sol ön kardinal venler arasında enine bir anastomoz gelişir. Bu anastomoz, daha sonra sol brakiyosefalik venin temelini oluşturur.
                • Sağ ön kardinal ven ile sağ ortak kardinal venin proksimal segmenti, büyüyerek ve kalıcı hale gelerek nihai vena cava superioru oluşturur.
                • Sol taraftaki karşılık gelen yapılar büyük ölçüde geriler; gerileyen segmentler vena cardinalis communis sinistra ve ilişkili yapılar üzerinden ductus venosus ve koroner sinus oluşumuna katkıda bulunur. Sol ön kardinal venin proksimal kısmı gerilemezse persistan sol vena cava superior gibi embriyolojik varyasyonlar ortaya çıkar.

                Bu embriyolojik yolculuk, erişkin insandaki anatomik varyasyonların temelini anlar kılarken, aynı zamanda cerrahi ve girişimsel işlemlerde beklenmeyen venöz yollarla karşılaşılmasının nedenini de açıklar.


                5. Makroskopik anatomi

                5.1. Başlangıcı, seyri ve sonlanması

                • Başlangıç: Vena cava superior, sağ ve sol brakiyosefalik venlerin, sternumun birinci kıkırdağı düzeyinde, sağ arka tarafında birleşmesiyle oluşur.
                • Seyir: Yaklaşık 5–7 cm boyunca aşağı doğru ve hafifçe arkaya seyreder; üst mediastenden geçerken önünde manubrium sterni, arkasında trakea ve sağ ana bronş bulunur.
                • Perikard içine girişi: Alt yaklaşık 2–3 cm’lik segmenti perikard boşluğu içinde yer alır; burada duvarı perikard ile sıkı ilişki içindedir.
                • Sonlanma: Sağ atriyumun üst arka duvarına, genellikle süperior olarak, geniş ve valvsiz bir ağız ile açılır.

                5.2. Komşuluklar

                • Ön: Sağ akciğerin ön kenarı, sağ plevra, timus kalıntıları veya yağ dokusu, sternum.
                • Arka: Trakea, sağ ana bronş, sağ akciğer hilusu, sağ vagus siniri ve sağ akciğer arterinin dalları.
                • Sağ: Sağ akciğer, plevra.
                • Sol: Aort arkı, bazen sağdan sola çaprazlayan innominat arterler (özellikle truncus brachiocephalicus).

                Bu komşuluklar nedeniyle, mediastinal tümörler, lenfoma, akciğer kanserleri veya genişlemiş lenf düğümleri vena cava superior’a kompresyon uygulayarak karakteristik bir klinik tabloya, yani vena cava superior sendromuna yol açabilir.


                6. Drenaj alanı ve dalları

                6.1. Ana tributler

                Vena cava superior’un temel dalları şunlardır:

                • Sağ ve sol brakiyosefalik venler: Baş, boyun ve üst ekstremitelerden gelen kanın ana taşıyıcılarıdır.
                • Vena azygos: Toraks duvarının, bazı vertebral pleksusların, esofagusun ve arka mediastinal yapıların drenajını sağlar ve genellikle vena cava superior’a arkadan, sağ ana bronşun hemen üzerindeki seviyede açılır.

                6.2. Küçük tributler

                Daha küçük dallar arasında:

                • Perikardiyal venler
                • Mediastinal venler
                • Timik venler (erişkinde çoğunlukla küçük ve değişken)

                sayılabilir. Bunların çoğu, ya doğrudan vena cava superior’a ya da brakiyosefalik venlere drene olur; varyasyonlar oldukça yaygındır.


                7. Histoloji ve duvar yapısı

                Vena cava superior, tipik bir büyük toplardamar (vena magna) yapısı sergiler, ancak kalbe yakınlığı ve intratorasik basınç değişikliklerine duyarlılığı nedeniyle bazı özellikleri öne çıkar.

                • Tunica intima: İnce endotel tabakası ve az miktarda subendotelyal bağ dokusu içerir. Bazı bölgelerde düz kas hücrelerinin ince bir tabakası gözlenebilir.
                • Tunica media: Arterlere kıyasla çok daha incedir; dairesel dizilmiş az sayıda düz kas hücresinden ve elastik liflerden oluşur. Damarın geniş çapı ve düşük basınçlı sistemde çalışması, kalın bir medial tabaka gerektirmez.
                • Tunica adventitia: Görece kalındır ve yoğun kollajen lifleri, elastik lifler ve vasa vasorum içerir. Özellikle mediastende çevre bağ dokusuyla sıkı ilişkide olup, damar duvarının mekanik desteklenmesinde önemli rol oynar.

                Vena cava superior’da kapak yapıları bulunmaz; bu durum, supin pozisyonda santral venöz basınç ölçümlerinin ve kateterizasyon tekniklerinin yorumlanması bakımından klinik önem taşır.


                8. Hemodinamik özellikler ve fizyoloji

                8.1. Venöz basınç ve santral venöz dönüş

                Vena cava superior, santral venöz basıncın (SVB) doğrudan yansıdığı bir bölgedir. SVB, genellikle sağ atriyum basıncı ile eşdeğer kabul edilir ve dolaşımda:

                • Kalp doluşu
                • Venöz tonus
                • İntratorasik basınç
                • Dolaşımdaki kan hacmi

                hakkında dolaylı bilgi verir. Normal koşullarda SVB düşük basınçlıdır (yaklaşık 2–8 mmHg aralığı sık anılır), bu da üst vücut segmentlerinden kalbe etkin bir venöz dönüşü kolaylaştırır.

                8.2. Solunum, postür ve kalp siklusu ile ilişkiler

                • İnspirasyon: Diyaframın kontraksiyonu ve intratorasik basıncın negatifleşmesi, vena cava superior içerisindeki basıncı düşürerek venöz dönüşü artırır.
                • Ekspirasyon: Intratorasik basınç artışı venöz dönüşü nispeten azaltır; bu dalgalanmalar santral venöz basınç dalga formlarında izlenebilir.
                • Postür: Ayakta pozisyonda, yerçekimi etkisi nedeniyle üst vücutta venöz dönüş etkilenebilir; ancak vena cava superior kalbe yakınlığı ve kısa seyri nedeniyle alt ekstremite venlerine kıyasla daha az duyarlıdır.
                • Kalp siklusu: Sağ atriyumun sistol ve diyastol fazları, vena cava superior’daki basınç değişimlerini yansıtan “a”, “c”, “v” dalgaları ve “x”, “y” inişleri ile klasik santral venöz basınç dalgasını oluşturur.

                9. Anatomik varyasyonlar

                Vena cava superior, embriyolojik gelişimin doğası gereği bazı varyasyonlara sahiptir:

                • Persistan sol vena cava superior: Sol ön kardinal ven sisteminin gerilemeyip kalıcı hale gelmesiyle ortaya çıkar. Bu durumda sol tarafta da kalbe dönen büyük bir ven bulunur; genellikle koroner sinüse drene olur. Klinik olarak çoğu zaman asemptomatiktir, ancak kalp pili veya santral kateter yerleştirilmesi esnasında beklenmeyen damar yolları nedeniyle önem kazanır.
                • Çift vena cava superior: Hem sağ hem sol vena cava superior’un bulunduğu durumdur; genellikle ek anastomozlarla birlikte görülür.
                • Vena azygos’un farklı giriş seviyeleri: Azygos’un vena cava superior’a normalden daha yukarıda veya aşağıda girmesi, bazı görüntüleme bulgularını ve cerrahi yaklaşımları etkileyebilir.
                • Kısa veya hipoplastik segmentler: Nadir de olsa vena cava superior segmentlerinin hipoplazisi ya da segmental darlıkları doğumsal veya edinsel nedenlerle görülebilir.

                Bu varyasyonların çoğu, görüntüleme tekniklerinin yaygınlaşması ile daha sık tanınır hale gelmiş; girişimsel kardiyoloji, kalp cerrahisi ve onkolojide önemli pratik sonuçlara sahip olmuştur.


                10. Klinik önemi

                10.1. Vena cava superior sendromu

                Vena cava superior sendromu (VCSS), vena cava superior’un lümeninin tümüyle veya kısmen tıkanması ya da ciddi derecede daralması sonucu, üst vücut bölgesindeki venöz dönüşün engellenmesiyle ortaya çıkan klinik bir tablodur.

                Başlıca nedenler:

                • Maligniteler (en sık):
                  • Küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer kanserleri
                  • Non-Hodgkin lenfomalar
                  • Metastatik mediastinal tümörler
                • Trombüs veya fibrotik stenoz:
                  • Uzun süreli santral venöz kateter
                  • Kalp pili/ICD elektrotları
                  • Hemodiyaliz kateterleri
                • Nadir nedenler:
                  • Mediastinal fibrozis
                  • Aort anevrizmaları
                  • Enfeksiyöz veya inflamatuvar kitleler

                Klinik bulgular:

                • Yüzde, boyunda ve üst ekstremitelerde şişlik ve ödem
                • Boyun ve göğüs ön duvarında belirginleşmiş, dolgun yüzeyel venler
                • Dispne, ortopne ve bazen stridor
                • Baş ağrısı, başta dolgunluk hissi, baş ağrısı ve bazen görme bozuklukları
                • Siyanoz veya kızarıklık (plethora)
                • Ağır vakalarda bilinç değişiklikleri (intrakraniyal basınç artışına bağlı)

                Tanı:

                • Klinik bulgular tipiktir;
                • Göğüs röntgeni mediastinal genişleme, kitle, sağ hilus dolgunluğu gösterebilir;
                • BT anjiyografi, MR anjiyografi veya klasik venografi ile obstrüksiyonun düzeyi ve nedeni saptanır.

                Tedavi:

                • Altta yatan malignitenin tedavisi (kemoterapi, radyoterapi, cerrahi)
                • Endovasküler stent yerleştirilmesi, balon anjiyoplasti
                • Antikoagülasyon, tromboliz (trombotik nedenlerde)
                • Destek tedavileri: başın yükseltilmesi, oksijen, semptom kontrolü

                Vena cava superior sendromu, anatomik olarak kısa fakat stratejik bir damar olan üst ana toplardamarın, lokal patolojilerle nasıl sistemik ve dramatik bir klinik tabloya yol açabildiğinin çarpıcı örneklerinden biridir.

                10.2. Santral venöz kateterizasyon ve hemodinamik izlemler

                Vena cava superior, santral venöz kateterlerin ideal uç yerleşim hedefi olarak kabul edilir. Kateter ucu genellikle:

                • Sağ atriyuma birkaç cm kalacak şekilde,
                • Vena cava superior’un alt bölümünde, atriyal girişe yakın konumda

                yerleştirilir. Bu sayede hem santral venöz basınç ölçümleri daha güvenilir hale gelir, hem de yüksek ozmolaliteli veya damar irritan ilaçlar nispeten geniş bir lümende seyrelerek verilebilir.

                Uygunsuz kateter yerleşimi, duvar perforasyonu, tamponad, tromboz veya aritmilere yol açabileceği için vena cava superior’un uzunluğu, açılanma açıları ve sağ atriyumla olan ilişkisi klinik pratikte büyük önem taşır.

                10.3. Kardiyak cerrahi ve toraks cerrahisi

                Kalp cerrahisinde, özellikle kardiopulmoner bypass sırasında vena cava superior’un klemplenmesi ve kanülasyonu sık yapılan işlemlerdendir. Aynı şekilde:

                • Sağ akciğer rezeksiyonları
                • Mediastinal tümör eksizyonları
                • Trakeal veya bronşiyal rekonstrüksiyonlar

                sırasında vena cava superior’un yaralanma riski yüksektir. Bu damarın travmatik veya iatrojenik yaralanmaları geniş lümen ve düşük basınçlı fakat büyük hacimli akım nedeniyle hızla hayatı tehdit eden kanamalara yol açabilir.


                11. Görüntüleme ve tanısal yaklaşımlar

                • Düz göğüs grafisi:
                  • Sağ üst mediastende genişleme
                  • Azygos ven dolgunluğu
                  • Mediastinal kitleler için ilk ipuçlarını sağlayabilir.
                • Bilgisayarlı tomografi (BT) ve BT anjiyografi:
                  • Vena cava superior’un lümenini, komşu yapılarla ilişkisini ve obstrüksiyon düzeyini ayrıntılı gösterir.
                  • VCSS’de kollateral venlerin gelişimi ve tümör invazyonunun derecesi izlenebilir.
                • Manyetik rezonans görüntüleme (MR) ve MR anjiyografi:
                  • Özellikle radyasyon dozu istenmeyen olgularda veya yumuşak doku karakterizasyonunun önemli olduğu durumlarda tercih edilir.
                • Konvansiyonel venografi:
                  • Günümüzde çoğunlukla endovasküler girişim planlanan hastalarda, stent yerleştirilmesi veya balon anjiyoplasti öncesi ve sonrası değerlendirme amacıyla kullanılır.
                • Ekokardiyografi:
                  • Transözofageal ekokardiyografi, vena cava superior’un sağ atriyumla birleştiği segmenti ve bazı kitlesel lezyonları gösterebilir; kardiyak cerrahi veya girişimsel işlemler esnasında yararlıdır.

                12. Kavramsal özet (kronik bir bakış)

                • “Vena cava superior” terimi, Latince kökenli “vena” (toplardamar), “cava” (içi boş, geniş) ve “superior” (üstte) sözcüklerinin birleşimidir; kavramın kendisi antik dolaşım anlayışından modern anatomiye uzanan bir dilsel sürekliliği yansıtır.
                • Evrimsel ve embriyolojik açıdan, ön kardinal ven sisteminin sağ tarafta baskın bir reorganizasyonu sonucu ortaya çıkan bir yapıdır; bu yönüyle hem karşılaştırmalı anatomi hem de konjenital anomaliler için anahtar bir örnektir.
                • Mekânsal olarak kısa ama fonksiyonel olarak merkezi bir damar olup, üst vücuttan gelen venöz kanın kalbe dönüşünde tek ve kritik bir kapı görevi görür.
                • Klinik pratikte, özellikle vena cava superior sendromu, santral venöz kateterizasyon, onkolojik ve kardiyotorasik cerrahi, yoğun bakım hemodinamiği** gibi alanlarda merkezi bir yer işgal eder.

                Keşif

                1. Antik dünyanın belirsiz kavrayışı: “Büyük toplardamar”ın gölgesi

                Hikâyeyi MÖ 3. yüzyılın İskenderiye’sinde, insan bedenini sistemli biçimde açıp inceleyen Herophilos ve Erasistratos’la başlatmak alışılmış bir yöntemdir. Bu erken anatomi öncüleri, damarların bir ağ gibi tüm bedeni sardığını, kalbin merkezî rolünü ve “ven” ile “arter” arasındaki temel farkı kavramaya başlamışlardı; ancak bugün “vena cava superior” dediğimiz spesifik yapıyı, embriyolojik ve fonksiyonel bağlamıyla tanımak için henüz çok erkendi.

                Onların dünyasında göğüs kafesi açıldığında görülen şey, kalbe uzanan kalın damarlardı; ama bu damarların birinin baş-boyun ve üst ekstremitelerden, diğerinin alt beden ve karın içi organlardan kan topladığı ayrımı henüz net değildi. Kan; ruh, yaşam nefesi ve sıcaklık taşıyan, daha çok niteliksel bir “öz” olarak düşünülüyor, hacimsel ve kapalı devre dolaşım kavramı henüz ufukta görünmüyordu.


                2. Galen’in hâkimiyeti: “Cava” fikrinin kökleri

                İS 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nda çalışan Galen, belki de vena cava superior’un tarihindeki ilk gerçekten belirleyici figürdür. O dönemde insan disseksiyonu kısıtlı olduğu için, Galen büyük ölçüde hayvan disseksiyonlarına dayanarak, kalpten çıkan ve kalbe dönen damarları tarif etti.

                Galen’in şematik bedeninde, karaciğerden doğan büyük bir “vena cava” fikri öne çıkar. Bu damar, karaciğerde üretilen kanı bütün bedene taşır; kalp ise daha çok “pompa”dan ziyade, kanı çekip çeken ve “ruhsal nitelik” katan bir organ gibi resmedilir. Galen için baş-boyun ve üst ekstremite damarları, bu büyük venöz gövdeden çıkan dallardır; ama bizim bugün “vena cava superior” diye ayırdığımız yapı, ayrı isimli ve ayrı kökenli bir anatomik entite olarak henüz formüle edilmemiştir.

                Yine de, Latince “cava” sıfatının (“içi boş, geniş”) büyük venöz gövde için kullanılmaya başlaması, üst ve alt ana toplardamarın daha sonra alacağı ismin dilsel temelini atar. Zamanla “vena cava”, karaciğer çevresinden kalbe uzanan büyük venöz eksen için yerleşir; fakat “superior” ve “inferior” nitelemeleri, Rönesans sonrası sistematik anatomi dilinin ürünleri olacaktır.


                3. Ortaçağ’daki köprü isimler: Razi, Haly Abbas, İbnü’n-Nefis ve Servet

                Galen’in şeması, yaklaşık bin yıl boyunca tıbbın ana referansı olarak kalır. Ancak İslam tıbbının yükselişiyle birlikte, özellikle dolaşım konusunda Galen’in bazı öğretilerini sorgulayan hekimler ortaya çıkar. Razi ve Haly Abbas gibi isimler Galenik çerçeveyi büyük ölçüde korusalar da, akciğerler ve kalp arasındaki ilişkiye dair ayrıntılar üzerinde durmaya başlarlar.

                Bu hattın dramatik kırılma noktalarından biri, 13. yüzyılda Şamlı hekim İbnü’n-Nefis’tir. O, kalbin sağ ve sol tarafı arasında “gizli delikler” (septal porlar) bulunduğu yönündeki Galenik dogmayı reddedip, sağ ventrikülden çıkan kanın akciğerler üzerinden sol tarafa geçtiğini yazar; yani pulmoner dolaşımı tanımlar. Böylece kalbe dönen büyük venöz gövdenin –dolayısıyla daha sonra vena cava superior / inferior ayrımının– aslında kapalı bir halkaya bağlı olduğunu sezgisel olarak tasvir eder.

                1. yüzyılda İspanyol teolog ve hekim Michael Servet, benzer şekilde pulmoner dolaşımı vurgulayarak, kanın akciğerlerden “yenilenmiş” olarak döndüğünü belirtir. Bu iki isim, üst ana toplardamarı doğrudan kesip biçmiş olmasalar bile, bu damarın fonksiyonunu anlamamızı sağlayan dolaşım fikrinin köprü taşlarını yerleştirir.

                4. Vesalius ve Rönesans anatomisi: Vena cava superior sahneye çıkıyor

                1. yüzyılda Andreas Vesalius’un De humani corporis fabrica’sı yayımlanır ve anatominin dili kökten değişir. Vesalius, insan disseksiyonlarını sistemli ve resimli hale getirirken, kalbin çevresindeki büyük damarları çok daha ayrıntılı çizer. Burada artık karaciğerden tek bir “cava” uzantısı değil, kalbe üstten ve alttan giren ayrı venöz gövdeler görürüz.

                Vesalius ve onu izleyen Realdo Colombo, Gabriele Falloppio, Julius Casserius gibi anatomistler, baş-boyun ve üst ekstremite damarlarının birleşerek kalbe dönen kalın bir gövde oluşturduğunu açıkça betimler. Bu damar henüz her kaynakta “vena cava superior” adıyla anılmasa da, üstte yer alan geniş toplardamar fikri giderek daha belirginleşir. Anatomik çizimlerde, sternum arkasında kısa, kalın bir gövde olarak çizilen bu damar, klinik bağlamdan çok yapısal düzenin bir parçası olarak önem kazanır.


                5. Fabricius ve Harvey: Dinamik dolaşım fikrinin doğuşu

                Vena cava superior’un gerçek anlamda “anlaşılması”, onu sistemik bir çarkın parçası olarak gören William Harvey ile mümkündür. Ondan önce hocası Hieronymus Fabricius, venöz kapakları tarif ederek, venlerin kanı tek yönlü taşıyan yapılar olduğunu göstermişti; bu, büyük venöz gövdelerin –dolayısıyla cava sisteminin– hemodinamik rolünü anlamak için kritik bir adımdı.

                Harvey, 1628’de Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus’u yayımladığında, aslında üst ana toplardamar için ayrı bir “buluş” ilan etmiyordu. Onun yaptığı, kalpten çıkan ve kalbe dönen damarların –arterler ve venler dahil– kapalı devre bir sistem oluşturduğunu deneysel olarak göstermesiydi.

                Harvey’nin modelinde vena cava superior, baş-boyun ve üst ekstremitelerden gelen kanı sağ atriyuma taşıyan ana gövdedir; alt ana toplardamar ise alt bedenin karşılığıdır. Böylece üst ana toplardamar, ilk kez sistemik dolaşımın kapalı halkasında, net bir başlangıç ve bitiş noktası olan, fonksiyonel bir segment olarak düşünülür hale gelir. Bu dönemden itibaren kalbe dönen venöz kanın yönü, hacmi ve ritmi, teorik dolaşım modellerinde belirgin bir yer edinir.


                6. 17.–18. yüzyıllar: İsimlerin yerleşmesi, varyasyonların fark edilmesi

                Harvey sonrası dönemde, hem kontinental Avrupa’da hem de Britanya’da anatomi atlasları çoğalırken, üst ana toplardamarın adı ve tasviri görece standartlaşmaya başlar. 17. ve 18. yüzyıl metinlerinde:

                • Kalbe üstten dönen geniş venöz gövde,
                • Sağ ve sol brakiyosefalik venlerin birleşmesiyle oluşan kısa segment,
                • Azygos venin bu gövdeye arkadan açılması

                giderek daha tutarlı biçimde tarif edilir.

                Bu yüzyıllarda bazı disseksiyonda, göğüs kafesi açıldığında “beklenmedik” venöz yollarla karşılaşan anatomi hocaları, bugün “persistan sol vena cava superior” veya “çift vena cava superior” diye adlandırdığımız varyasyonları, şaşkınlıkla ama sistematik bir dille kaydetmeye başlar. O zamanlar bu anomalilerin klinik karşılığı çok net olmasa da, anatominin evrimsel ve embriyolojik doğasını sezinleten ilk ipuçları bunlardır.


                7. 19. yüzyıl: Patolojik anatomi ve “vena cava superior sendromu”nun sahneye çıkışı

                1. yüzyıla gelindiğinde, anatominin yanı sıra patolojik anatomi yükselişe geçer. Morgagni ve Laennec kuşağının, klinik bulgularla otopsi bulgularını ilişkilendiren yaklaşımı sayesinde, vena cava superior artık sadece atlaslarda çizilen bir boru değil, klinik tabloların sorumlusu olabilen dinamik bir yapı haline gelir.

                Mediastinal tümörler, akciğer kanserleri, lenfomalar veya sifilitik anevrizmalar nedeniyle vena cava superior’un sıkışması ya da içten trombüsle tıkanması sonucu ortaya çıkan tablo –yüzde ve boyunda ödem, genişlemiş yüzeyel venler, başta dolgunluk hissi– giderek daha net bir sendrom olarak tanımlanır. Bu dönemde “üst ana toplardamar tıkanıklığı”na dair patolojik-anatomik raporlar çoğalır; böylece damarın varlığı sadece anatomik değil, klinik bir gerçeklik olarak da yerleşir.

                Bu yüzyıl aynı zamanda, kalp ve büyük damarların cerrahiye konu olamayacağına dair eski tabuların yavaş yavaş kırıldığı dönemdir; ancak vena cava superior üzerinde doğrudan cerrahi girişimlerin rutin hale gelmesi daha çok 20. yüzyılın ürünüdür.


                8. 20. yüzyılın ilk yarısı: Radyolojinin gelişi ve venografinin keşfi

                X-ışınlarının keşfi ve kısa süre içinde klinik kullanıma girmesiyle, vena cava superior artık sadece kadavra masasında değil, canlı bedenin içinde, radyografik gölgeler ve kontrast görüntüler üzerinden izlenebilir hale gelir.

                • Kontrast venografi teknikleri, brakiyal veya juguler venlerden verilen kontrast maddenin vena cava superior’a doğru akışını gösterir.
                • Obstrüksiyon düzeyi, kollateral venöz yollar ve varyasyonlar ilk kez in vivo olarak belgelenir.

                Bu, özellikle konjenital anomalilerin –persistan sol vena cava, çift vena cava superior gibi– tanınmasında önemli bir dönüm noktasıdır. Bazı olgularda, kardiyak kateterizasyon sırasında beklenmedik bir “sol tarafta büyük venöz gövde” görülür ve bu bulgular vaka raporlarıyla literatüre girer.

                Aynı dönemde kardiyopulmoner bypass’ın ve açık kalp cerrahisinin gelişmesiyle, vena cava superior cerrahi sahaya girer; kalp ameliyatlarında, bu damarın klemplenmesi ve kanüllerle bağlanması standart bir teknik haline gelir.


                9. 20. yüzyılın ikinci yarısı: Embriyoloji, varyasyonlar ve yapısal anatominin derinleşmesi

                İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, gelişen embriyoloji ve mikroskopik teknikler, vena cava superior’un gelişimsel kökenine ışık tutar. Ön ve ortak kardinal venler, bunlar arasındaki anastomozlar ve gerileyen segmentler ayrıntılı embriyolojik şemalarla açıklanır; bu şemalar bugün halen textbook’larda kullanılan klasik çizimlerin temelini oluşturur.

                Bu dönemde ortaya çıkan ana kavrayış şudur:

                • Sağ ön kardinal ven + sağ ortak kardinal venin proksimal kısmı → erişkinde vena cava superior
                • Sol taraftaki karşılık gelen segmentlerin büyük kısmı geriler; gerilemeyenler → perzistan sol vena cava, çift vena cava gibi anomaliler

                Görüntüleme teknikleri (özellikle 1970’lerden itibaren BT ve daha sonra MR) geliştikçe, bu embriyolojik şemalar, gerçek hastaların göğüs kafesinde gözlenen venöz yapılara “üst üste oturtulabilir” hale gelir. Böylece vena cava superior’un hikâyesi, kadavra masası ve mikroskopla sınırlı olmaktan çıkar; klinik radyoloji ve kardiyolojiyle entegre bir morfoloji anlatısına dönüşür.


                10. 21. yüzyıla geçiş: Vena cava superior sendromu ve endovasküler çağ

                1. yüzyılın eşiğinde vena cava superior, artık sadece anatomi ve patoloji kitaplarının konusu değildir; endovasküler girişimler, stent teknolojileri ve onkolojik destek tedavilerinin merkezinde yer alan bir damardır.

                Vena cava superior sendromu, özellikle akciğer kanserleri ve lenfomalara bağlı malign obstrüksiyonlarda sık görülen dramatik bir tablo olarak tanımlanmış; klasik tedaviler arasında radyoterapi ve kemoterapi yer almıştır. Ancak 1990’lardan itibaren, endovasküler stent yerleştirilmesi, semptomları hızla azaltan bir yöntem olarak yükselişe geçer. Bu yaklaşım, 2000’ler ve 2010’lar boyunca giderek daha fazla vaka serisi ve kohort çalışmasıyla desteklenir.

                Son yıllarda yayımlanan sistematik derlemeler ve meta-analizler, malign vena cava superior sendromunda:

                • Endovasküler stent yerleştirilmesinin teknik başarı oranlarının çok yüksek olduğunu,
                • Semptomatik düzelmenin genellikle hızlı gerçekleştiğini,
                • Restenoz ve rekürrens oranlarının kabul edilebilir düzeylerde seyrettiğini

                göstermektedir. Bu çalışmalar, endovasküler tedaviyi, cerrahi ve tek başına radyoterapiye göre daha ön planda, çoğu kılavuzda “ilk seçenek” veya “erken seçenek” haline getirir.

                Böylece vena cava superior, modern tıpta artık sadece “tanımlanmış bir yapı” değil, sürekli geliştirilen girişimsel teknolojilerin hedeflediği, dinamik olarak yeniden şekillenen bir tedavi alanının ana eksenidir.


                11. Güncel araştırma başlıkları: Anomaliler, girişimler ve hemodinamik modellemeler

                Bugün vena cava superior üzerine yürütülen araştırmalar birkaç ana eksende yoğunlaşmaktadır:

                1. Konjenital varyasyonlar ve klinik yönetim
                  Persistan sol vena cava superior, çift vena cava üstün veya hipoplazik / aplastik varyantlar, gelişmiş görüntüleme sayesinde giderek daha sık –çoğu zaman tesadüfen– saptanmaktadır. Bu anomalilerin:
                  • Kalp pili ve ICD elektrot yerleştirme,Santral venöz kateterizasyon,Kardiyak cerrahi ve ablatif girişimler
                  üzerindeki etkilerini inceleyen vaka serileri ve gözlemsel çalışmalar artmaktadır.
                2. Endovasküler tedavilerin optimizasyonu
                  Vena cava superior sendromunda kullanılan stentlerin:
                  • Kaplı (covered) / kaplı olmayan (uncovered) olması,Çap ve uzunluklarının seçimi,Antikoagülasyon / antitrombosit protokollerinin süresi,Malign ve benign olgulara göre farklılaşan sonuçları
                  gibi sorulara yanıt arayan çalışmalar devam etmektedir. 2020’ler boyunca yayımlanan sistematik derlemeler ve karşılaştırmalı çalışmalar, özellikle malign olgularda kaplı ve kaplı olmayan stentlerin uzun dönem açıklık oranları ve komplikasyon profillerini kıyaslamaya odaklanmıştır.
                3. Gelişmiş görüntüleme ve hemodinamik modelleme
                  Yüksek çözünürlüklü BT / MR anjiyografi ve üç boyutlu rekonstrüksiyon teknikleri, vena cava superior’un çevre yapılarla ilişkisini; özellikle tümör invazyonu veya fibrotik stenoz durumlarında ayrıntılı olarak göstermektedir. Bu veriler, hesaplamalı akış dinamiği (CFD) modelleriyle birleştirilerek:
                  • Stent çap ve yerleşim stratejilerinin optimize edilmesi,Turbulans, duvar kesme stresi ve tromboz riskinin öngörülmesi,Kollateral venöz yolların fonksiyonel katkısının nicel değerlendirilmesi
                  gibi konularda kullanılmaktadır.
                4. Embriyolojik varyasyonların genetik zemini
                  Persistan sol vena cava superior gibi anomalilerin sıklığını ve birliktelik gösterdikleri diğer konjenital kalp ve damar defektlerini inceleyen çalışmalar, bu varyasyonların olası genetik/moleküler temelini araştırmaya başlamıştır. Özellikle kompleks konjenital kalp hastalıklarında vena cava superior varyasyonlarının beklenenden daha sık görülmesi, ortak gelişimsel yolları işaret edebileceği düşüncesini doğurmuştur.


                İleri Okuma
                1. Gray, H. (1918). Anatomy of the Human Body. Lea & Febiger, Philadelphia.
                2. Grant, J. C. B. (1948). An Atlas of Anatomy. Williams & Wilkins, Baltimore.
                3. Snell, R. S. (1967). Clinical Anatomy for Medical Students. Little, Brown and Company, Boston.
                4. Moore, K. L., Dalley, A. F., Agur, A. M. R. (1985). Clinically Oriented Anatomy. Williams & Wilkins, Baltimore.
                5. Standring, S. (2005). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice. Elsevier Churchill Livingstone, London.
                6. Boon, N. A., Colledge, N. R., Walker, B. R., Hunter, J. A. A. (2006). Davidson’s Principles and Practice of Medicine. Churchill Livingstone, Edinburgh.
                7. Riquet, M., Le Pimpec-Barthes, F. (2010). Surgical Anatomy of the Mediastinum. Springer, Berlin.

                Arteria thoracica interna

                Etymolojik köken ve terimlerin anlam katmanları

                “Arteria thoracica interna” terimi, Latin anatomi terminolojisinin katmanlı adlandırma geleneğini yansıtır. Arteria “hava taşıdığı” sanılan damar anlamına gelen eski Grekçe artēria kökünden Latinceye geçmiş, modern dönemde ise oksijenlenmiş kanı sistemik dolaşıma taşıyan damarları ifade eden teknik bir terime dönüşmüştür. Thoracica, “göğüs, toraks” anlamındaki thorax kökünden gelir; göğüs kafesi ve mediastinal içeriklerle ilişkili anatomik bölgeyi işaret eder. Interna ise “içte, derinde” anlamına gelir; bu arterin göğüs duvarının “iç yüzüne” yakın, sternuma komşu ve kostal kıkırdakların arkasından seyreden karakterini vurgular. Klinik dilde sık kullanılan “internal mammary artery” ifadesi, arterin meme dokusuna giden perforan dalları üzerinden tarihsel-pratik bir adlandırmadır; ancak topografik olarak damar, memeyi besleyen bir “meme arteri” olmanın ötesinde, ön göğüs duvarı–mediasten–diyafram–üst karın duvarı aksında bir “ön toraks duvarı ana yolu” niteliği taşır.


                Tarihsel gelişim: Anatominin tanımlanmasından cerrahiye uzanan çizgi

                İç torasik arterin anatomik tanımlanması, kadavra diseksiyonunun sistematik hale gelmesiyle birlikte Rönesans sonrası anatomi geleneğinde belirginleşmiştir. Erken dönem anatomistler toraks duvarının damarlarını genellikle “interkostal” başlığı altında betimlemiş; sternuma komşu uzunlamasına seyreden ön duvar damarının klinik/cerrahi önem kazanması ise daha geç bir döneme rastlamıştır.

                1. yüzyılın ortalarından itibaren iki paralel gelişme iç torasik arterin tıbbi değerini dramatik biçimde artırmıştır:
                1. Koroner arter hastalığının epidemiyolojik yükselişi ve cerrahi revaskülarizasyon tekniklerinin olgunlaşması,
                2. Arteriyel greftlerin uzun dönem açıklık (patency) üstünlüğünün anlaşılması.

                Bu süreçte iç torasik arter, özellikle sol tarafta koroner bypass cerrahisinin “altın standart” grefti haline gelmiş; “LIMA–LAD” (sol iç torasik arter–sol ön inen koroner) anastomozu, kardiyak cerrahide dayanıklılık ve uzun dönem klinik yarar ile özdeşleşmiştir. Damarın endotel biyolojisi, duvar yapısı ve vazomotor özellikleri; yalnızca anatomik bir unsur olmanın ötesinde, modern damar cerrahisi ve kardiyolojinin “biyolojik olarak avantajlı greft” arayışının merkezine yerleşmesini sağlamıştır.


                Evrimsel biyolojik bağlam: Ön göğüs duvarı, solunum mekaniği ve damar mimarisinin mantığı

                İç torasik arterin organizasyon mantığı, memelilerde göğüs kafesinin mekanik-solunumsal işlevi ile yakından ilişkilidir. Toraks, hem akciğerlerin ventilasyonu için ritmik biçimde genişleyip daralan bir “koruyucu-kinetik kafes”, hem de kalp ve büyük damarlar için “orta hatlı bir koridor” işlevi görür. Bu iki işlev, ön göğüs duvarında:

                • yüksek tekrarlı mekanik stres,
                • interkostal kasların sürekli metabolik gereksinimi,
                • sternum-kostal kıkırdak kompleksinin beslenme ihtiyacı
                  gibi sabit fizyolojik gereksinimler üretir.

                İç torasik arterin sternuma paralel ve kostal kıkırdakların arkasında seyretmesi, bu gereksinimlere cevap veren “aksiyel” bir damar düzeninin ifadesidir. Damarın ardışık şekilde anteriyor interkostal dallar vererek her interkostal aralığı segmental olarak beslemesi, toraks duvarını homojen ve yedekli biçimde perfüze eden bir tasarıma işaret eder. Posterior interkostal arterlerle kurduğu anastomozlar ise, göğüs duvarının arteriyel ağını “çift kaynaklı” kılar: aort kaynaklı posterior sistem ile subklavyen kaynaklı anterior sistemin birleşmesi, hem evrimsel dayanıklılık hem de travma/cerrahi durumlarda kollateral dolaşım için anatomik bir sigorta mekanizmasıdır.

                İç torasik arterin distal uçta musculophrenic ve superior epigastric dallara ayrılması, toraks–diyafram–üst karın duvarı sürekliliğini gösterir. Diyafram, memelilerde ventilasyonun ana kası olduğundan, onun güvenilir arteriyel beslenmesi yaşamsal önem taşır; musculophrenic arterin diyaframa ve alt interkostal aralıklara katkısı bu bağlamda “solunum kasına adanmış” bir damar uzantısı gibi düşünülebilir. Superior epigastrik arterin rektus kılıfı içinde aşağı inmesi ve inferior epigastrik arterle anastomozu ise, üst–alt karın duvarı perfüzyonunu birbirine bağlayan fonksiyonel bir köprü oluşturur. Bu bütüncül düzen, gövdenin ventral yüzündeki kas-fasya kompleksinin uzunlamasına bir arteriyel omurgaya gereksinim duyduğunu düşündüren evrimsel bir süreklilik sergiler.


                Embriyoloji ve gelişimsel anatomi: Kaynak damar, segmentasyon ve dallanma programı

                İç torasik arter, gelişimsel olarak üst ekstremite ve toraksın proksimal vasküler planına entegre biçimde, subklavyen arter sistemi üzerinden şekillenir. Embriyolojik damar ağında segmental düzen (somit ilişkili damar programları) ile orta hat yapıların (sternum, mediasten) beslenmesi arasında bir “entegrasyon ihtiyacı” doğar. İç torasik arterin sternuma paralel seyri ve her interkostal aralığa dallanması, bu segmental organizasyonun postnatal anatomideki kalıcı izdüşümüdür. Dallanmanın belirli seviyelerde düzenli olması, damarın cerrahi disseksiyonda öngörülebilirliğini artırır; yine de bireyler arasında dal sayısı, çap ve çıkış seviyelerinde varyasyonlar görülebilir.


                Topografik anatomi: Köken, seyir, ilişkiler ve sonlanma

                Köken

                İç torasik arter tipik olarak subklavyen arterin bir dalı olarak çıkar. Çoğunlukla subklavyenin ilk parçasından kaynaklanır; çıkış düzeyi ve açıları bireysel farklılık gösterebilir. Sağ ve sol iç torasik arterler simetrik planı paylaşsa da, mediastenin asimetrik içeriği ve kalp-aort konfigürasyonları nedeniyle komşuluk ilişkilerinde küçük taraf farklılıkları görülebilir.

                Seyir ve komşuluklar

                Damar, sternumun yaklaşık bir parmak genişliği kadar lateralinde, göğüs duvarının iç yüzünde kaudale doğru seyreder. Klasik topografyada:

                • Ön tarafta sternum ve kostal kıkırdaklar,
                • Arka-iç tarafta parietal plevra ve mediasten fasiyal planları,
                • Seyir boyunca eşlik eden venöz yapılar (iç torasik venler)
                  ile yakın komşuluk söz konusudur. Bu yakınlık, cerrahi disseksiyon sırasında plevra açılma riskini ve mediastinal yapılara dikkat gereksinimini doğurur.

                Sonlanma

                Yaklaşık 6. interkostal aralık düzeyinde iç torasik arter genellikle iki ana uç dala ayrılır:

                • Arteria musculophrenica
                • Arteria epigastrica superior

                Bu bifurkasyon düzeyi kişiden kişiye değişebilir; klinik açıdan, greft uzunluğu ve distal kontrol stratejileri bu varyasyonlardan etkilenebilir.


                Dallar: Sistematik sınıflama ve işlevsel yorum

                İç torasik arter dalları, toraks duvarının segmental beslenmesi, mediasten/perikard ilişkileri ve ventral gövde sürekliliği üzerinden üç ana işlevsel grupta düşünülebilir.

                1) Toraks duvarı ve sternum odaklı dallar

                • Arteriae intercostales anteriores: Her interkostal aralığa uzanan, interkostal kasları ve parietal yapıları besleyen dallardır. Posterior interkostal arterlerle anastomoz yaparak kollateral ağın omurgasını oluştururlar.
                • Rami sternales: Sternum ve çevre periost/perikondriyal dokuların beslenmesine katkı verir. Sternotomi sonrası iyileşme biyolojisi açısından bu dalların önemi dolaylı biçimde büyüktür.
                • Rami perforantes: Ön göğüs duvarını delerek cilt, subkutan doku ve özellikle meme bölgesine dallar verir. Meme dokusu perfüzyonu, çok kaynaklı bir ağın ürünüdür; iç torasik perforanlar bu ağın önemli bir bileşenidir.

                2) Mediasten, timus ve solunum yolu ilişkili dallar

                • Rami mediastinales: Ön mediastinal bağ dokusu ve komşu yapıların beslenmesine katkıda bulunur.
                • Rami thymici: Özellikle çocukluk döneminde görece büyük olan timus dokusuna giden ince dallardır.
                • Rami tracheales ve rami bronchiales: Trakea ve bronşların proksimal kısımlarına küçük besleyici dallar verebilir; bu katkı genellikle minör görünse de, bölgesel mikrodolaşımın sürekliliği açısından anlam taşır.

                3) Perikard–diyafram–üst karın duvarı sürekliliğini sağlayan dallar

                • Arteria pericardiacophrenica: İç torasik arterin proksimal bölümünden kaynaklanma eğilimindedir. Perikard ve diyaframın bazı kısımlarına uzanır; ayrıca frenik sinirle yakın seyir gösterebileceği anatomik tariflerde vurgulanır.
                • Arteria musculophrenica: Diyaframın periferik kısımlarını, ayrıca alt interkostal aralıklara katkıyı destekler.
                • Arteria epigastrica superior: Toraks duvarını geçerek rektus kılıfında kaudale ilerler; inferior epigastric arter ile anastomoz yaparak karın ön duvarının uzunlamasına beslenmesini güçlendirir.

                Bu dallanma düzeni, iç torasik arterin yalnızca “toraks içi” bir damar değil, aynı zamanda “ön gövde boyunca uzanan bir arteriyel eksen” olduğunu gösterir.


                Damar duvarı biyolojisi ve hemodinamik özellikler: Neden “ideal greft” davranışı gösterir?

                İç torasik arterin klinik değerini belirleyen temel noktalardan biri, duvar biyolojisinin ateroskleroz ve intimal hiperplaziye görece dirençli bir profil sergilemesidir. Bu avantaj, tek bir nedene indirgenemez; daha çok şu özelliklerin bileşkesi gibi düşünülür:

                • Elastik/arteriyel kompozisyonun akım dalgalanmalarına iyi uyum sağlaması,
                • Endotel fonksiyonunun vazodilatör aracılar ve antitrombotik yüzey özellikleri üzerinden lümen açıklığını korumaya yatkın olması,
                • Toraks duvarındaki fizyolojik akım gereksinimlerinin nispeten sürekli ve öngörülebilir olması nedeniyle damarın “akım koşulları” açısından stabil bir çevreye adapte olması.

                Bu biyolojik çerçeve, iç torasik arterin koroner dolaşım gibi hassas bir sistemde uzun dönem açık kalma başarısına katkıda bulunur. Ancak damar “arter” olduğu için vazospazma yatkındır; cerrahi sırasında mekanik manipülasyon, soğuk, katekolamin yükü veya yetersiz topikal vazodilatasyon, geçici lümen daralmasına yol açabilir. Bu nedenle modern cerrahi uygulamalar, greft hazırlığında endotel bütünlüğünü koruma ve spazmı önleme stratejilerini öne çıkarır.


                Anatomik varyasyonlar ve klinik anlamları

                İç torasik arterde görülebilecek varyasyonlar, çoğunlukla köken düzeyi, çap, bifurkasyon seviyesi ve belirli dalların belirginliği etrafında toplanır. Klinik açıdan en önemli sonuçlar şunlardır:

                • Greft olarak kullanılacak segmentin uzunluğu ve çapı değişebilir.
                • Bifurkasyonun daha proksimal olması, distal greft uzunluğunu sınırlayabilir.
                • Perikardiyofrenik dalın belirginliği ve seyri, disseksiyon planlarını etkileyebilir.
                • Ön interkostal dalların sayısı ve dağılımı, toraks duvarı perfüzyonunun “yedeklilik derecesini” değiştirerek sternum iyileşmesini dolaylı etkileyebilir.

                Görüntüleme ve girişimsel anatomide görünürlük

                İç torasik arter, klasik anjiyografide, BT anjiyografide ve bazı durumlarda doppler ultrasonografiyle değerlendirilebilir. Koroner bypass planlamasında doğrudan rutin anjiyografik değerlendirme her zaman gerekmez; ancak daha önce toraks cerrahisi geçirmiş hastalarda, damar çapı, kalsifikasyon, travmatik hasar veya anormal seyir şüphesi olduğunda görüntüleme değer kazanır. Girişimsel radyoloji ve rekonstrüktif cerrahi bağlamında ise iç torasik arter, göğüs duvarı ve meme rekonstrüksiyonuna ilişkin “alıcı damar” planlamasında hedef yapılardan biri olabilir.


                Klinik önem: Koroner bypass ve ötesi

                Koroner arter bypass grefti olarak kullanım

                İç torasik arterin en iyi bilinen klinik kullanım alanı koroner arter bypass cerrahisidir. Sol iç torasik arterin sol ön inen koroner artere anastomozu, uzun dönem açıklık oranlarının yüksekliğiyle ilişkilendirilir. Sağ iç torasik arter de uygun hedef damarlar için kullanılabilir; çift iç torasik arter kullanımı seçilmiş hastalarda daha kapsamlı arteriyel revaskülarizasyon sağlayabilir. Bununla birlikte, bilateral kullanımın sternum kanlanması üzerindeki etkileri nedeniyle özellikle diyabet, obezite, KOAH, osteoporoz, ileri yaş veya immünsüpresyon gibi risklerde dikkatli hasta seçimi yapılır.

                Greft hasadı teknikleri ve sternum iyileşmesi

                İç torasik arterin hasadında iki ana yaklaşım öne çıkar:

                • Pediküllü hasat: Arter çevresindeki ven, fasya ve bağ dokusuyla birlikte alınır.
                • Skeletonize hasat: Arter daha “çıplak” biçimde, çevre dokular korunarak disseke edilir.

                Skeletonizasyon, sternuma giden kollateral dalları daha çok koruma potansiyeli nedeniyle, özellikle bilateral iç torasik arter kullanımında sternum komplikasyonlarını azaltma hedefiyle tercih edilebilir. Buna karşılık teknik zorluk, operasyon süresi, öğrenme eğrisi ve damar duvarına travma riski gibi değişkenler cerrahın deneyimiyle yakından ilişkilidir.

                Komplikasyonlar ve risk yönetimi

                • Vazospazm: İntraoperatif veya erken postoperatif dönemde greft akımını azaltabilir.
                • Kanama: Yan dalların kontrolünde yetersizlik veya disseksiyon hattında zedelenme kanamaya yol açabilir.
                • Sternal yara komplikasyonları: Özellikle bilateral greft kullanımında, sternumun beslenmesi azalabileceğinden mediastinit gibi ağır tabloların riski artabilir; risk profili hastaya özgü değerlendirilmelidir.
                • Subklavyen arter darlığına bağlı “koroner-subklavyen steal”: Proksimal subklavyen darlık varlığında, iç torasik arter üzerinden retrograd akım gelişmesiyle miyokard perfüzyonu etkilenebilir. Klinik pratikte bu olasılık, özellikle periferik arter hastalığı bulguları olan, üst ekstremite nabız farkı veya belirgin kan basıncı asimetrisi saptanan hastalarda akılda tutulur.

                Rekonstrüktif cerrahi ve diğer kullanım alanları

                İç torasik arter ve dalları, meme ve ön göğüs duvarı rekonstrüksiyonlarında alıcı damar olarak değerlendirilebilir. Perforan dalların anatomisi, flep planlamasında önem taşır. Ayrıca üst karın duvarı ve rektus kasına uzanan superior epigastrik arter, bazı rekonstrüktif yaklaşımlarda dolaylı biçimde klinik değer kazanır.


                Fonksiyonel anatomi perspektifi: İç torasik arterin “bölgesel ağ” içindeki yeri

                İç torasik arter, tek başına bir trunk olmaktan ziyade, toraks duvarının kanlanmasını sağlayan ağ topolojisinin merkezindeki eksenlerden biridir. Ön interkostal dallar ile posterior interkostal arterler arasındaki anastomozlar; sternum-perforan dallar; diyaframa uzanan musculophrenic bağlantı; karın duvarında superior–inferior epigastrik süreklilik, hepsi birlikte “ventral gövde kollateral sistemi” oluşturur. Bu sistem, travma, cerrahi ligasyon veya bölgesel tıkanıklık gibi durumlarda perfüzyonun sürdürülmesine imkân tanır. Koroner bypass bağlamında ise bu ağın bir parçası olan iç torasik arter, yeni bir hedef yatağa (koroner dolaşım) bağlanarak fizyolojik akım kapasitesini miyokard için yeniden yönlendirir.


                Keşif

                Toraksın ön duvarında, sternumun hemen yanından aşağı doğru inen ince ama “stratejik” bir damar vardır: arteria thoracica interna. Bugün kalp cerrahisinin en değerli greftlerinden biri olarak anılsa da, onun hikâyesi bir ameliyathane icadından çok daha eskidir; anatomi tiyatrolarının loş ışıklarından, dolaşım fikrinin doğuşuna; deneysel miyokard perfüzyonu denemelerinden, mikrosütür tekniğiyle yapılan ilk koroner anastomoza; buradan da çağdaş, kanıta-dayalı kılavuzlar ve meta-analizlerle şekillenen “çoklu arteriyel revaskülarizasyon” tartışmalarına kadar uzanan uzun bir entelektüel yürüyüştür.

                Antik çağ ve ortaçağ: damarların “haritası” yokken merak vardı

                Antik dünyada hekimler damarları görüyordu, fakat onları bugünkü anlamıyla “arter–ven–kapiller” ayrımı içinde kavramıyordu. Galenik tıp geleneği, damarların içerikleri ve yönleri hakkında bugün yanlış bildiğimiz birçok varsayımı barındırıyordu; yine de bu dönemin asıl mirası, gövdenin içindeki yapıları düzenli bir bütün olarak düşünme alışkanlığıydı. Toraks duvarının iç yüzünde uzanan bir damar şeridini “özgül bir isimle” ayırıp klinik bir hedef hâline getirmek için erken sayılabilecek bu çağlarda, iç torasik arter daha çok “interkostal damar ağı”nın bir parçası olarak, büyük bir tablo içinde silik bir çizgi gibiydi.

                Ortaçağ İslam tıbbı ve Latinceye aktarılan eserler, anatomi bilgisini canlı tuttu; ancak iç torasik arterin bugünkü anlamıyla net bir topografik kimlik kazanması için iki şey gerekiyordu: kadavra diseksiyonunun sistematikleşmesi ve anatominin çizimle sabitlenmesi.

                16. yüzyıl: Vesalius ile görünür olanın “kanıt” hâline gelişi

                1543’te Andreas Vesalius’un De humani corporis fabrica’sı yalnızca bir kitap değil, bir yöntem değişikliğiydi: yapıların “söylendiği gibi” değil, “görüldüğü gibi” anlatılması. Bu dönüşüm, iç torasik arter gibi göğüs duvarına gömülü, ancak düzenli bir eksen boyunca uzanan damarların da anatomik haritada yerini almasını hızlandırdı. Vesalius’un mirası, tek bir damarı “ilk keşfeden” olmak değil; damarı keşfedilebilir kılan epistemik zemini kurmaktı: tekrar edilebilir diseksiyon, karşılaştırmalı gözlem ve çizim.

                Aynı yüzyılın sonlarında ve 17. yüzyıl boyunca anatomistler toraks duvarını giderek daha ayrıntılı betimlemeye başladılar. İç torasik arterin sternuma paralel inişi, interkostal aralıklara verdiği anterior dallar ve daha aşağıda epigastrik sisteme uzanan devamlılığı, artık bir “rastlantısal damar” değil, öngörülebilir bir anatomik aks olarak görünür hâle geliyordu.

                17. yüzyıl: Harvey ve “akış” fikrinin doğurduğu yeni sorular

                1628’de William Harvey, kanın dolaştığını gösteren çerçeveyi ortaya koydu. Bu, iç torasik arter açısından dolaylı ama sarsıcı bir kırılmaydı: damarlar artık “içerik taşıyan borular” değil, dinamik bir devinimin parçalarıydı. Bu yeni bakış, toraks duvarındaki damarların da bir “besleme ekonomisi” içinde düşünülmesine yol açtı. Sternumun, interkostal kasların, diyaframın ve üst karın duvarının kan gereksinimi; bu gereksinimi karşılayan arteriyel yolların sürekliliği; kollateral ağların anlamı… Bunlar, dolaşım fikriyle birlikte sorulabilir hâle gelen sorulardı.

                18. yüzyıl: Haller ve sistematik anatominin “envanteri”

                1. yüzyıl, anatomiyi ansiklopedik bir disipline dönüştürdü. Albrecht von Haller gibi isimler, damarların dağılımını ve varyasyonlarını düzenli bir çerçevede toplamaya çalıştı. Bu dönemde iç torasik arter, giderek daha tutarlı bir adlandırmayla ve ilişkiler ağıyla tarif edildi: subklavyenden çıkışı, sternuma yakın inişi, anterior interkostal dalları, mediastinal–sternal–perforan katkıları ve distal bifurkasyonu. Damarın “iç” niteliği, yani göğüs duvarının iç yüzündeki seyri, adının kalıcı parçasına dönüştü.

                Bu yüzyılın entelektüel atmosferinde önemli olan şuydu: anatomistler sadece “ne var”ı değil, “ne kadar değişir”i de merak ediyordu. Varyasyon fikri, ileride cerrahinin damar seçimi ve greft planlaması açısından kritik bir düşünce alışkanlığına dönüşecekti.

                19. yüzyıl: klinik anatomi ve cerrahi cesaretin zemini

                1. yüzyılın ikinci yarısında antisepsi–anestezi–cerrahi teknikler ilerledikçe, anatomi “güvenli erişim” bilgisinin temel kaynağına dönüştü. Henry Gray’in anatomi geleneğini popülerleştiren çalışmaları, iç torasik arterin topografisini klinisyenler için daha erişilebilir kıldı. Yine de bu aşamada iç torasik arter, kalbin damarlarını “yeniden beslemek” için düşünülen bir yapı değildi. Toraks duvarının bir damarıydı; değerli ama “lokal” bir damardı.

                Asıl sıçrama, 20. yüzyılda koroner arter hastalığının toplumsal yükünün artmasıyla, kalbe kan götürmenin yeni yollarını arayan cerrahların merakıyla gelecekti.

                20. yüzyılın ortası: Vineberg ve miyokardı “dolaylı” besleme fikri

                1940’lar–1950’lerde Arthur Vineberg’in adı, iç torasik arter hikâyesinde ilk büyük dönüm noktası olarak belirir. Vineberg’in yaklaşımı bugünkü koroner bypass mantığından farklıydı: iç torasik arter, doğrudan bir koroner artere anastomozlanmıyor; miyokard içine implante edilerek zamanla kollateral dolaşımı artırması umuluyordu. Bu fikir, çağının teknolojik sınırları içinde son derece yaratıcıydı: koroner arterler küçük, kırılgan ve teknik olarak “sütürlenmesi zor” yapılardı; mikrosütür ve büyütme olanakları bugünkü kadar gelişmemişti. Vineberg prosedürü, doğrudan koroner anastomozun zor olduğu bir dönemde “biyolojiyi ikna etme” girişimiydi: miyokardı yeni damarlaşma yollarına teşvik etmek.

                Bu dönem, iç torasik arterin “kalbe hizmet edebileceği” düşüncesini tıbbi hayal gücünün merkezine taşıdı. Vineberg’in mirası, prosedürünün günümüzde sınırlı kalması değil; iç torasik arterin miyokard iskemisi problemine bağlanabilir bir araç olduğunu göstermesiydi. Bu kıvılcım, doğrudan anastomoz çağının kapısını araladı. (PMC)

                1960’lar: Kolesov ve ilk sütürlü IMA–koroner anastomoz

                1950’lerin “dolaylı” stratejisinden 1960’ların “doğrudan” stratejisine geçişte, anlatının en dramatik sahnesi Leningrad’da kurulur. Vasilii I. Kolesov, 25 Şubat 1964’te iç torasik arter ile bir koroner arter arasında ilk sütürlü anastomozu gerçekleştiren cerrah olarak anılır. Bu yalnızca bir teknik başarı değildi; bir kavrayış değişikliğiydi: küçük bir göğüs duvarı arterinin, doğru hedefe bağlandığında, kalbin perfüzyonunu sürdürülebilir biçimde destekleyebileceği fikri pratikte doğrulanmıştı. (PubMed)

                Kolesov’un başarısı, dönemin koşullarında iki ayrı zorluğu aynı anda aşmayı gerektiriyordu:

                • Koroner arterlerin aterosklerotik duvarıyla baş edebilecek dikiş tekniği,
                • İç torasik arterin pediküllü hâlde güvenle mobilize edilmesi ve akımının korunması.

                Bu sahne, modern koroner cerrahinin “ilk doğrudan cümlesi” gibidir: damarlar artık yalnızca tarif edilen yapılar değil, yeniden bağlanabilen ve yeni bir fizyoloji kurabilen araçlardı.

                1968 ve sonrası: Green, LITA–LAD fikrinin “klasik” hale gelişi

                1960’ların sonlarında George E. Green, iç torasik arterin koroner bypass için kullanımını sistematikleştiren ve özellikle sol iç torasik arter–sol ön inen koroner arter bağlantısını cerrahi repertuara yerleştiren öncü isimlerden biri olarak öne çıktı. 1968’den itibaren birikmeye başlayan klinik deneyim, iç torasik arterin “küçük olduğu için uygun değildir” şüphesini aşındırdı. Green’in 1970’lere uzanan serileri, tekil bir cesaret anından çok, tekrarlanabilir bir yöntemin doğuşunu temsil eder. (Annals of Thoracic Surgery)

                Bu dönemde eş zamanlı olarak safen ven greftleri de yaygınlaştı; teknik olarak kolay olmaları, çok damarlı hastalıkta hızlı çözüm sunmaları, bypass cerrahisinin hızla büyümesine katkı verdi. Ancak iç torasik arter, daha o yıllarda “uzun vadede daha dayanıklı bir arteriyel greft” olabileceğine dair ilk ipuçlarını veriyordu. Cerrahinin kısa vadeli başarı ölçütleri ile uzun vadeli damar biyolojisi arasındaki gerilim, iç torasik arterin hikâyesinde sürekli hissedilecek bir tema hâline geldi.

                1980’ler: uzun dönem sonuçlar ve iç torasik arterin “üstün greft” kimliği

                1980’lerde büyük hasta serileri ve daha uzun takipler, iç torasik arterin kaderini belirledi. 1986’da yayınlanan ve iç torasik arter greftinin uzun dönem sağkalım ve kardiyak olaylar üzerine etkisini öne çıkaran bulgular, LITA–LAD yaklaşımını yalnızca “iyi bir fikir” olmaktan çıkarıp, “standart”a dönüştüren kanıt dalgasının parçası oldu. Bu aşamada iç torasik arter, cerrahi anatomiden çıkarak kanıta dayalı klinik üstünlük statüsü kazandı.

                1990’lar: iki iç torasik arter (BIMA/BITA) fikri ve sternal biyolojiyle yüzleşme

                Bir kez “bir iç torasik arter iyiyse, iki tanesi daha iyi olabilir mi?” sorusu sorulduğunda, anlatı yeni bir çatışma ekseni kazandı. Sağ iç torasik arterin de ikinci arteriyel greft olarak kullanılması, teoride daha fazla arteriyel revaskülarizasyon ve daha iyi uzun dönem açıklık demekti. Pratikte ise sternumun kanlanması ve yara komplikasyonları gündeme geldi. Bilimsel merak bu kez, salt koroner akımı değil, sternum iyileşmesi gibi göğüs duvarının biyolojisini de hesaba katmak zorundaydı.

                Bu dönemde cerrahlar ve araştırmacılar iki yönlü bir arayışa girdi:

                • BITA’nın uzun dönem kardiyak faydasını göstermek,
                • Seçilmiş hasta gruplarında sternal komplikasyon riskini azaltacak teknikleri geliştirmek.

                2000’ler: teknik incelikler—skeletonizasyon, kompozit greftler, akım fiziolojisi

                2000’lerle birlikte iç torasik arter, yalnızca “hangi damarı nereye bağlayalım” sorusunun değil, “bu damarı nasıl hazırlayalım, hangi akım koşullarında en iyi çalışır, rekabetçi akım ne yapar” gibi daha rafine soruların odağına yerleşti.

                Skeletonize hasat yaklaşımı, iç torasik arterin çevre dokulardan ayrılarak daha “çıplak” şekilde çıkarılmasını hedefler. Amaç, sternuma giden yan dalların daha fazla korunmasıyla sternal yara riskini azaltmak ve greft uzunluğunu artırmaktı. Pediküllü ve skeletonize tekniklerin karşılaştırılması, yalnızca cerrahi zevk farkı değil; patency, sternal komplikasyon ve uzun dönem klinik sonuçları bir arada tartan araştırma sorularına dönüştü. Güncel meta-analizlerde skeletonizasyonun sternal komplikasyon riskini azaltabileceği, ancak patency gibi uç noktalarda tartışmalı sinyallerin de bulunduğu gösterilmiştir. (ScienceDirect)

                Aynı dönemde kompozit (Y/T) greft stratejileri, iç torasik arterin bir “ana gövde” gibi kullanılıp diğer arteriyel greftlerle birleştirilmesi fikrini yaygınlaştırdı. Bu yaklaşım, aort manipülasyonunu azaltma, total arteriyel revaskülarizasyonu artırma ve embolik riskleri düşürme gibi hedeflerle kesişti. İç torasik arter bu kez, yalnızca bir greft değil, bir revaskülarizasyon mimarisinin omurgası olmuştu.

                2010’lar: randomize kanıtın sahnesi—ART ve “beklenenin” sorgulanması

                Uzun süre gözlemsel çalışmalar BITA’nın avantajına işaret etmişti; ancak modern tıp, büyük iddialar için randomize kanıtı sever. Arterial Revascularization Trial (ART), bilateral ile tek iç torasik arter kullanımını karşılaştıran en çok ses getiren randomize denemelerden biri oldu. On yıllık sonuçlar, pratikteki çapraz geçişler ve ek arteriyel greft kullanımları gibi karmaşıklıkların gölgesinde, BITA’nın “herkese otomatik üstün” olduğuna dair basit anlatıları zorladı; tartışmayı hasta seçimi, teknik ayrıntılar ve gerçek dünya uygulamaları etrafında daha nüanslı bir noktaya taşıdı. (New England Journal of Medicine)

                Bu, bilimin tipik ilerleyişine çok benzer: önce güçlü bir sezgi ve gözlem vardır; sonra daha büyük ve daha katı bir test gelir; sonuçlar sezgiyi tamamen yıkmaz ama onu koşullu, bağlamsal ve hasta-özgül hale getirir.

                2020’ler: çağdaş yaklaşım—kanıta dayalı kılavuzlar, risk modellemesi ve ince ayar

                Günümüzde iç torasik arter, neredeyse evrensel biçimde koroner bypass cerrahisinin “birinci arteriyel grefti” olarak konumlanır. Modern kılavuzlar, özellikle LAD hedefinde iç torasik arter kullanımını temel bir öneri olarak çerçeveler; ayrıca uygun hastalarda ikinci arteriyel greft (sağ iç torasik arter veya radial arter) düşünülmesini vurgular. Bu yaklaşım, tek bir damarı kutsamak değil; hastanın risk profilini, beklenen yaşam süresini, diyabet/obezite/KOAH gibi sternal yara risklerini ve hedef damarların anatomisini birlikte değerlendirerek “en uygun arteriyel strateji”yi seçmek üzerine kuruludur. (STS)

                Bu çağda araştırma gündemi birkaç eksende yoğunlaşıyor:

                1) BITA’nın net faydasını hangi alt gruplar taşıyor?
                Büyük randomize denemelerin ardından ilgi, alt grup analizlerine, gerçek dünya kohortlarına ve uzun dönem majör advers kardiyak-serebrovasküler olaylara kaydı. Son yıllarda yayınlanan geniş veri setleri ve analizler, BITA’nın seçilmiş hastalarda uzun vadeli olayları azaltabileceğine işaret eden bulgular sunuyor; fakat bu faydanın “herkeste aynı” olmadığı, sternal komplikasyon riskinin özellikle bazı gruplarda belirleyici olduğu daha net kabul görüyor. (Annals of Thoracic Surgery)

                2) Skeletonize mi pediküllü mü?
                Teknik ayrıntıların “biyolojik sonuç” doğurabileceği fikri, 2020’lerde daha da güçlendi. Patency, mortalite, sternal yara enfeksiyonu ve hasta-raporlu sonuçlar bir arada değerlendiriliyor. Yakın tarihli sistematik derlemeler ve büyük ölçekli analizler, skeletonizasyonun sternal komplikasyon riskini azaltabileceğini; ancak uzun dönem greft açıklığı açısından bazı çalışmalarda pediküllü tekniğin avantajlı sinyaller verebildiğini bildiriyor. Bu, cerrahinin en gerçekçi sorusunu öne çıkarıyor: “En iyi teknik” tek bir cevap değil; hastaya, merkeze, cerrahın deneyimine ve hedeflenen revaskülarizasyon mimarisine bağlı bir optimizasyon problemi. (ScienceDirect)

                3) Minimal invaziv ve robotik LITA hasadı, hibrit stratejiler
                Çağdaş yaklaşım, yalnızca greft seçimi değil; erişim yolunu da dönüştürüyor. Minimal invaziv direkt koroner bypass, robotik LITA hasadı ve hibrit revaskülarizasyon (LITA–LAD + seçilmiş lezyonlara PCI) gibi stratejiler, iç torasik arteri daha “az travmayla” kullanma arzusunun ürünleri. Burada bilimsel merakın yönü, anatomiye geri dönüyor: küçük bir çalışma alanında plevra, perikard, frenik sinir komşuluğu, greft uzunluğu ve kinking riskleri; hepsi yeniden “mikro-topografik” bir dikkatin konusu oluyor.

                4) Subklavyen darlık taraması ve akım fenomenleri
                İç torasik arterin kökeni subklavyen olduğundan, proksimal subklavyen darlık varlığında koroner-subklavyen steal gibi hemodinamik sorunlar gündeme gelebilir. Bu nedenle çağdaş pratikte, özellikle üst ekstremite nabız/basınç asimetrisi veya periferik arter hastalığı bulguları olan hastalarda subklavyen arter değerlendirmesi daha bilinçli biçimde ele alınıyor.


                İleri Okuma
                1. Vesalius, A. (1543). De humani corporis fabrica libri septem. Basel: Johannes Oporinus.
                2. Gray, H. (1858). Anatomy: Descriptive and Surgical. London: John W. Parker and Son.
                3. Netter, F. H. (1989). Atlas of Human Anatomy. Summit, NJ: Ciba-Geigy. ISBN: 978-0914168000.
                4. Loop, F. D., Lytle, B. W., Cosgrove, D. M., Stewart, R. W., Goormastic, M., Williams, G. W., Golding, L. A., Gill, C. C., Taylor, P. C., Sheldon, W. C. (1986). Influence of the Internal-Mammary-Artery Graft on 10-Year Survival and Other Cardiac Events. New England Journal of Medicine, 314(1), 1–6.
                5. Olearchyk, A. S. (1988). Vasilii I. Kolesov: A Pioneer of Coronary Revascularization. The Journal of Thoracic and Cardiovascular Surgery.
                6. Dobell, A. R. C. (1992). Arthur Vineberg and the Internal Mammary Artery Implant. The Annals of Thoracic Surgery.
                7. Cameron, A., Davis, K. B., Green, G., Schaff, H. V. (1996). Coronary Bypass Surgery with Internal-Thoracic-Artery Grafts—Effects on Survival over a 15-Year Period. New England Journal of Medicine, 334(4), 216–219.
                8. Konstantinov, I. E. (1997). The First Coronary Artery Bypass Operation and Forgotten Pioneers. The Annals of Thoracic Surgery.
                9. Thomas, J. L. (1999). The Vineberg Legacy: Internal Mammary Artery Implantation. The Annals of Thoracic Surgery.
                10. Taggart, D. P. (2001). Bilateral Internal Mammary Artery Grafting: Are BIMA Grafts Better?. Heart, 85(5), 465–466. DOI: 10.1136/heart.85.5.465.
                11. Lytle, B. W., Blackstone, E. H., Sabik, J. F., Houghtaling, P., Loop, F. D., Cosgrove, D. M. (2004). The Effect of Bilateral Internal Thoracic Artery Grafting on Survival during 20 Postoperative Years. The Annals of Thoracic Surgery, 78(6), 2005–2012. DOI: 10.1016/j.athoracsur.2004.05.074.
                12. Kamiya, H., Akhyari, P., Martens, A., Karck, M., Lichtenberg, A. (2008). Skeletonization of Internal Thoracic Artery: The Technique, Its Rationale and Clinical Outcomes. European Journal of Cardio-Thoracic Surgery, 34(5), 894–902.
                13. Standring, S. (2016). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice. 41st ed. Elsevier. ISBN: 978-0702052309.
                14. Aldea, G. S., Bakaeen, F. G., Pal, J., Fremes, S., Head, S. J., Sabik, J., et al. (2016). The Society of Thoracic Surgeons Clinical Practice Guidelines on Arterial Conduits for Coronary Artery Bypass Grafting. The Annals of Thoracic Surgery, 101(2), 801–809. DOI: 10.1016/j.athoracsur.2015.09.100.
                15. Green, G. E. (2018). After 50 Years, a Personal Reflection on the Development of Internal Thoracic Artery Grafting. Annals of Cardiothoracic Surgery.
                16. Melly, L. (2018). Fifty Years of Coronary Artery Bypass Grafting. Journal of Thoracic Disease.
                17. Mohrman, D. E., Heller, L. J. (2018). Cardiovascular Physiology. McGraw-Hill Education. ISBN: 978-1259862090.
                18. Neumann, F. J., Sousa-Uva, M., Ahlsson, A., et al. (2019). 2018 ESC/EACTS Guidelines on Myocardial Revascularization. European Heart Journal, 40(2), 87–165.
                19. Taggart, D. P., Benedetto, U., Gerry, S., et al. (2019). Bilateral versus Single Internal-Thoracic-Artery Grafts at 10 Years. New England Journal of Medicine, 380(5), 437–446. DOI: 10.1056/NEJMoa1808783.
                20. Lawton, J. S., Tamis-Holland, J. E., Bangalore, S., et al. (2022). 2021 ACC/AHA/SCAI Guideline for Coronary Artery Revascularization. Circulation.
                21. Barili, F., et al. (2023). Bilateral Internal Thoracic Arteries Improve 10-Year Outcomes. The Annals of Thoracic Surgery.
                22. Chen, D., et al. (2023). Risk Factors for Sternal Wound Infection after Open-heart Surgery. International Wound Journal.
                23. Dimagli, A., et al. (2024). A Systematic Review and Meta-analysis of Skeletonized versus Pedicled Internal Thoracic Artery Harvesting. International Journal of Cardiology.
                24. Dalén, M., et al. (2024). Skeletonized Versus Pedicled Harvesting of the Internal Thoracic Artery. Journal of the American Heart Association.

                Arkus aorta

                Sinonim: arcus aortae,  aortic arch, Aortenbogen.

                anatomide;

                Mediastinum superiorun içinde, manubrium sterninin en yüksek noktasınde yer alır. Soluk borusunun pars cervicalisini sarar. bifurcatio tracheaenin yukarsında, sağ lateral dan sol dorsallaterala kadar, burda yemek borusunu çaprazlar ve burda aorta descendense bırakır.

                • arcus aortae’den 3 supraaortal damar çıkar;
                  truncus brachiocephalicus
                  arteria carotis communis sinistra
                  arteria subclavia sinistra
                  arka tarafında, glomus aorticum bulunur.

                  Kaynak: http://medicalplanet.su/anatomia/Img/107.jpg