Sinonim: Abdominal aort, abdominal aorta, Bauchaorta.
Karın hizasındaki aort kısmıdır. (bkz: aorta) (bkz: abdominalis)
Tıp terimleri sözlüğü
Dolaşım ve lenf sistemlerindeki damarları ve bu damarların bozukluklarını (hastalıklarını) konu alan tıbbi uzmanlık dalıdır.
Sinonim: Abdominal aort, abdominal aorta, Bauchaorta.
Karın hizasındaki aort kısmıdır. (bkz: aorta) (bkz: abdominalis)
“Arteria gastroduodenalis” terimi Latince ve Yunanca köklerden türetilmiştir:
Bu nedenle, “Arteria gastroduodenalis ‘in etimolojisi kelimenin tam anlamıyla ’mide ve duodenumla ilgili arter” anlamına gelir; bu da pilora (midenin distal kısmı) ve duodenumun proksimal kısmına kan sağlama işlevini doğru bir şekilde tanımlar.
Gastroduodenal arter (GDA), abdominal damar sisteminde kritik bir damardır:
Köken:
Dallar:
Besleme Bölgeleri:
Üst Gastrointestinal (GI) Kanaması:
Yönetim:
GDA’nın anatomisini anlamak, yaşamı tehdit eden üst GI kanamasını teşhis etmek ve yönetmek için önemlidir ve vasküler anatomi ile patoloji arasındaki etkileşimi vurgular.
GDA, ön bağırsağı besleyen büyük bir splanknik arter olan çölyak gövdesinden kaynaklanan ortak hepatik arterin terminal bir dalıdır. Bu tür vasküler yapıların anlaşılması, özellikle Rönesans’tan itibaren yüzyıllar süren kadavra diseksiyonları ve anatomik haritalamalar yoluyla gelişti. Andreas Vesalius (16. yüzyıl) gibi erken anatomistler ayrıntılı insan anatomisi için temel oluşturdular, ancak odak noktaları genellikle GDA gibi belirli arteriyel dallar yerine ana organlardı.
17. ve 18. yüzyıllarda anatomistler karın damar sistemini daha kapsamlı bir şekilde haritalamaya başladılar. İsviçreli bir anatomist olan Albrecht von Haller, 18. yüzyılın ortalarında çölyak gövdesi ve dallarının ayrıntılı açıklamalarıyla tanınır (Çölyak Gövdesi Anatomisi). Çalışmaları öncelikle çölyak gövdesinin sol gastrik, ortak hepatik ve splenik arterlere trifurkasyonuna odaklanmış olsa da, bu çalışmalar sırasında ortak hepatik arterin bir dalı olan GDA’nın gözlemlenmiş olması olasıdır. Haller’in “tripus Halleri” açıklaması (Çölyak Gövdesi Varyasyonları) muhtemelen GDA’yı da içeren arteriyel dallanmanın ayrıntılı bir incelemesini önermektedir.
19. yüzyılda Giovanni Battista Morgagni ve diğerleri gibi isimler tarafından yönlendirilen anatomik isimlendirme ve ayrıntılı vasküler anatomide önemli ilerlemeler görüldü. Morgagni’nin patolojik anatomi ve vasküler yapılar üzerine çalışması (İnsan Sindirim Sistemi Kan Temini) mide ve duodenumu beslemedeki önemi göz önüne alındığında GDA’ya atıflar içermiş olabilir. Ancak GDA’nın keşfine ilişkin özel atıflar nadirdir ve bu da bunun tek başına bir keşif olmaktan ziyade daha geniş çalışmaların bir parçası olarak tanımlandığını düşündürmektedir.
“Arteria gastroduodenalis” terimi, özellikle Nomina Anatomica gibi eserlerin yayınlanmasıyla bu dönemde standart hale gelen Latince anatomik isimlendirme kurallarını yansıtır. Jean Cruveilhier’in abdominal arterleri kapsamlı bir şekilde haritaladığı gibi dönemin ayrıntılı anatomik metinleri göz önüne alındığında, GDA’nın 19. yüzyılın başlarında tanındığı sonucuna varmak mantıklıdır.
Anatomik keşif muhtemelen daha önce gerçekleşmiş olsa da, GDA’nın klinik önemi 20. yüzyılda, özellikle radyoloji ve cerrahideki ilerlemelerle daha belirgin hale geldi. Özellikle peptik ülserlerin artere aşınması nedeniyle gastrointestinal kanamadaki rolü tıbbi literatürde vurgulanmıştır (Gastroduodenal Artery Clinical Role). Bu dönemde ayrıca GDA’yı ve varyasyonlarını görselleştirmeye yardımcı olan ve anatomik anlayışını güçlendiren anjiyografinin kullanımı da görüldü (GI Tract’ın Vasküler Anatomisi).
Üst ana toplardamar (vena cava superior), sistemik venöz dolaşımın en büyük santral damarlarından biridir ve vücudun baş, boyun, üst ekstremiteler ve üst toraks bölgesinden gelen oksijenden fakir kanı doğrudan kalbin sağ atriyumuna taşır. Yaklaşık 7–8 cm uzunluğunda, geniş lümenli, duvarı görece ince, fakat çevresindeki önemli yapılarla yakın ilişkisi nedeniyle klinik açıdan son derece kritik bir damardır.
Vena cava superior, sağ ve sol brakiyosefalik (innominat) venlerin birleşmesi ile üst mediastende oluşur; aşağı doğru kısa bir seyir izleyerek perikard boşluğu içine girer ve sağ atriyumun üst arka kısmına açılır. Bu kısa ama stratejik seyri sırasında trakea, sağ ana bronş, aort arkı, sağ akciğer hilusu, plevra ve özellikle mediastendeki lenf düğümleri ile komşulukları, hem cerrahi girişimlerde hem de malignitelerin yayılımında belirleyici rol oynar.
“Vena” sözcüğü, Latince’de “toplardamar” anlamına gelir ve kökeni büyük olasılıkla Proto-Hint-Avrupa dil ailesine ait “*wen- / *uen-” köküne kadar gider; bu kök “arz etmek, yönelmek” anlamlarını taşır ve kanın kalbe doğru yönelen akışını çağrıştıracak şekilde anlam kaymasına uğramıştır. Antik Roma tıbbında “arteria” ve “vena” ayrımı, Hippokratik ve Galenik gelenekle şekillenmiş, arterler “pnöma” (hava/yaşam nefesi) taşıyan damarlar, venalar ise kan taşıyan damarlar olarak kavranmıştır. Dolayısıyla “vena” tarihsel olarak da “kanın ana yolları” fikrini temsil eder.
“Cava” sıfatı Latince “cavus”tan gelir ve “boş, içi oyuk” anlamındadır. Damar için kullanıldığında “geniş, geniş lümenli, içi boş boru” vurgusu öne çıkar. “Vena cava” ifadesi böylece “geniş lümenli ana toplardamar” anlamına gelir. Anatomi tarihine bakıldığında “cava” kelimesinin özellikle 16. yüzyıl Rönesans anatomi metinleriyle birlikte istikrarlı biçimde kullanılmaya başladığı, önce alt ana toplardamar için, ardından üst segmenti de kapsayacak şekilde iki ana büyük toplardamarı tanımlamak üzere yerleştiği görülür.
“Superior”, Latince “supra” (üstünde) köküyle bağlantılı olup, “daha yukarıda, üstte bulunan” anlamındadır. Dolayısıyla “vena cava superior” ifadesi, “üstte yer alan geniş ana toplardamar” biçiminde kavranmalıdır. Aynı mantıkla “vena cava inferior” da “altta yer alan geniş ana toplardamar” olarak adlandırılır; bu ikili adlandırma, anatominin kraniokaudal eksen boyunca hiyerarşik konumlandırma alışkanlığının tipik bir örneğidir.
Evrimsel açıdan bakıldığında, üst ana toplardamarın homologu, embriyolojide de önemli bir yer tutan ön kardinal ven sistemi ile ilişkilidir. İlkel omurgalılarda (örneğin balıklarda) kalbe doğru dönen venöz kan, baş bölgesinden gelen venöz kan ile gövde boyunca uzanan dorsoventral venöz kanallardan birleşerek ortak büyük venöz havuzlara akar. Bu yapıların bir bölümü, karasal yaşama uyum sürecinde dönüşerek toraks içinde daha belirgin, segmental olarak düzenlenmiş venöz sistemlere evrilir.
Amfibiler ve sürüngenlerde, kalbe dönen venöz kanın organizasyonu memelilere kıyasla daha farklı olsa da, baş ve ön ekstremitelerden gelen kanı kalbe taşıyan büyük venöz gövdeler gelişimsel olarak vena cava superior’un öncülleri olarak kabul edilir. Kuşlarda da benzer şekilde, kalbin sağ atriyumuna açılan büyük venler bulunur; yine ön kardinal venlerin çeşitli bölümlerinin birleşmesi ve gerilemesi sonucunda oluşan venöz yapılar söz konusudur.
Memelilerde, özellikle insanda, ön kardinal venlerin sağ ağırlıklı bir yeniden düzenlenmesi sonucunda tek bir vena cava superior oluşur. Buna karşılık, bazı memeli türlerinde çift üst ana toplardamar varyantları daha sık görülebilir; bu, embriyonik dönemde sol ön kardinal sistemin tamamen gerilemeyip spesifik bir segmentinin kalıcı hale gelmesiyle açıklanır. Bu tür varyasyonların insanlar arasında da belirli sıklıkta görülmesi, embriyolojik planla evrimsel süreklilik arasındaki bağı vurgular.
Vena cava superior, insan embriyonunda ön kardinal venler ve bunları birleştiren anastomozların yeniden şekillenmesiyle oluşur.
Bu embriyolojik yolculuk, erişkin insandaki anatomik varyasyonların temelini anlar kılarken, aynı zamanda cerrahi ve girişimsel işlemlerde beklenmeyen venöz yollarla karşılaşılmasının nedenini de açıklar.
Bu komşuluklar nedeniyle, mediastinal tümörler, lenfoma, akciğer kanserleri veya genişlemiş lenf düğümleri vena cava superior’a kompresyon uygulayarak karakteristik bir klinik tabloya, yani vena cava superior sendromuna yol açabilir.
Vena cava superior’un temel dalları şunlardır:
Daha küçük dallar arasında:
sayılabilir. Bunların çoğu, ya doğrudan vena cava superior’a ya da brakiyosefalik venlere drene olur; varyasyonlar oldukça yaygındır.
Vena cava superior, tipik bir büyük toplardamar (vena magna) yapısı sergiler, ancak kalbe yakınlığı ve intratorasik basınç değişikliklerine duyarlılığı nedeniyle bazı özellikleri öne çıkar.
Vena cava superior’da kapak yapıları bulunmaz; bu durum, supin pozisyonda santral venöz basınç ölçümlerinin ve kateterizasyon tekniklerinin yorumlanması bakımından klinik önem taşır.
Vena cava superior, santral venöz basıncın (SVB) doğrudan yansıdığı bir bölgedir. SVB, genellikle sağ atriyum basıncı ile eşdeğer kabul edilir ve dolaşımda:
hakkında dolaylı bilgi verir. Normal koşullarda SVB düşük basınçlıdır (yaklaşık 2–8 mmHg aralığı sık anılır), bu da üst vücut segmentlerinden kalbe etkin bir venöz dönüşü kolaylaştırır.
Vena cava superior, embriyolojik gelişimin doğası gereği bazı varyasyonlara sahiptir:
Bu varyasyonların çoğu, görüntüleme tekniklerinin yaygınlaşması ile daha sık tanınır hale gelmiş; girişimsel kardiyoloji, kalp cerrahisi ve onkolojide önemli pratik sonuçlara sahip olmuştur.
Vena cava superior sendromu (VCSS), vena cava superior’un lümeninin tümüyle veya kısmen tıkanması ya da ciddi derecede daralması sonucu, üst vücut bölgesindeki venöz dönüşün engellenmesiyle ortaya çıkan klinik bir tablodur.
Başlıca nedenler:
Klinik bulgular:
Tanı:
Tedavi:
Vena cava superior sendromu, anatomik olarak kısa fakat stratejik bir damar olan üst ana toplardamarın, lokal patolojilerle nasıl sistemik ve dramatik bir klinik tabloya yol açabildiğinin çarpıcı örneklerinden biridir.
Vena cava superior, santral venöz kateterlerin ideal uç yerleşim hedefi olarak kabul edilir. Kateter ucu genellikle:
yerleştirilir. Bu sayede hem santral venöz basınç ölçümleri daha güvenilir hale gelir, hem de yüksek ozmolaliteli veya damar irritan ilaçlar nispeten geniş bir lümende seyrelerek verilebilir.
Uygunsuz kateter yerleşimi, duvar perforasyonu, tamponad, tromboz veya aritmilere yol açabileceği için vena cava superior’un uzunluğu, açılanma açıları ve sağ atriyumla olan ilişkisi klinik pratikte büyük önem taşır.
Kalp cerrahisinde, özellikle kardiopulmoner bypass sırasında vena cava superior’un klemplenmesi ve kanülasyonu sık yapılan işlemlerdendir. Aynı şekilde:
sırasında vena cava superior’un yaralanma riski yüksektir. Bu damarın travmatik veya iatrojenik yaralanmaları geniş lümen ve düşük basınçlı fakat büyük hacimli akım nedeniyle hızla hayatı tehdit eden kanamalara yol açabilir.
Hikâyeyi MÖ 3. yüzyılın İskenderiye’sinde, insan bedenini sistemli biçimde açıp inceleyen Herophilos ve Erasistratos’la başlatmak alışılmış bir yöntemdir. Bu erken anatomi öncüleri, damarların bir ağ gibi tüm bedeni sardığını, kalbin merkezî rolünü ve “ven” ile “arter” arasındaki temel farkı kavramaya başlamışlardı; ancak bugün “vena cava superior” dediğimiz spesifik yapıyı, embriyolojik ve fonksiyonel bağlamıyla tanımak için henüz çok erkendi.
Onların dünyasında göğüs kafesi açıldığında görülen şey, kalbe uzanan kalın damarlardı; ama bu damarların birinin baş-boyun ve üst ekstremitelerden, diğerinin alt beden ve karın içi organlardan kan topladığı ayrımı henüz net değildi. Kan; ruh, yaşam nefesi ve sıcaklık taşıyan, daha çok niteliksel bir “öz” olarak düşünülüyor, hacimsel ve kapalı devre dolaşım kavramı henüz ufukta görünmüyordu.
İS 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nda çalışan Galen, belki de vena cava superior’un tarihindeki ilk gerçekten belirleyici figürdür. O dönemde insan disseksiyonu kısıtlı olduğu için, Galen büyük ölçüde hayvan disseksiyonlarına dayanarak, kalpten çıkan ve kalbe dönen damarları tarif etti.
Galen’in şematik bedeninde, karaciğerden doğan büyük bir “vena cava” fikri öne çıkar. Bu damar, karaciğerde üretilen kanı bütün bedene taşır; kalp ise daha çok “pompa”dan ziyade, kanı çekip çeken ve “ruhsal nitelik” katan bir organ gibi resmedilir. Galen için baş-boyun ve üst ekstremite damarları, bu büyük venöz gövdeden çıkan dallardır; ama bizim bugün “vena cava superior” diye ayırdığımız yapı, ayrı isimli ve ayrı kökenli bir anatomik entite olarak henüz formüle edilmemiştir.
Yine de, Latince “cava” sıfatının (“içi boş, geniş”) büyük venöz gövde için kullanılmaya başlaması, üst ve alt ana toplardamarın daha sonra alacağı ismin dilsel temelini atar. Zamanla “vena cava”, karaciğer çevresinden kalbe uzanan büyük venöz eksen için yerleşir; fakat “superior” ve “inferior” nitelemeleri, Rönesans sonrası sistematik anatomi dilinin ürünleri olacaktır.
Galen’in şeması, yaklaşık bin yıl boyunca tıbbın ana referansı olarak kalır. Ancak İslam tıbbının yükselişiyle birlikte, özellikle dolaşım konusunda Galen’in bazı öğretilerini sorgulayan hekimler ortaya çıkar. Razi ve Haly Abbas gibi isimler Galenik çerçeveyi büyük ölçüde korusalar da, akciğerler ve kalp arasındaki ilişkiye dair ayrıntılar üzerinde durmaya başlarlar.
Bu hattın dramatik kırılma noktalarından biri, 13. yüzyılda Şamlı hekim İbnü’n-Nefis’tir. O, kalbin sağ ve sol tarafı arasında “gizli delikler” (septal porlar) bulunduğu yönündeki Galenik dogmayı reddedip, sağ ventrikülden çıkan kanın akciğerler üzerinden sol tarafa geçtiğini yazar; yani pulmoner dolaşımı tanımlar. Böylece kalbe dönen büyük venöz gövdenin –dolayısıyla daha sonra vena cava superior / inferior ayrımının– aslında kapalı bir halkaya bağlı olduğunu sezgisel olarak tasvir eder.
Vesalius ve onu izleyen Realdo Colombo, Gabriele Falloppio, Julius Casserius gibi anatomistler, baş-boyun ve üst ekstremite damarlarının birleşerek kalbe dönen kalın bir gövde oluşturduğunu açıkça betimler. Bu damar henüz her kaynakta “vena cava superior” adıyla anılmasa da, üstte yer alan geniş toplardamar fikri giderek daha belirginleşir. Anatomik çizimlerde, sternum arkasında kısa, kalın bir gövde olarak çizilen bu damar, klinik bağlamdan çok yapısal düzenin bir parçası olarak önem kazanır.
Vena cava superior’un gerçek anlamda “anlaşılması”, onu sistemik bir çarkın parçası olarak gören William Harvey ile mümkündür. Ondan önce hocası Hieronymus Fabricius, venöz kapakları tarif ederek, venlerin kanı tek yönlü taşıyan yapılar olduğunu göstermişti; bu, büyük venöz gövdelerin –dolayısıyla cava sisteminin– hemodinamik rolünü anlamak için kritik bir adımdı.
Harvey, 1628’de Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus’u yayımladığında, aslında üst ana toplardamar için ayrı bir “buluş” ilan etmiyordu. Onun yaptığı, kalpten çıkan ve kalbe dönen damarların –arterler ve venler dahil– kapalı devre bir sistem oluşturduğunu deneysel olarak göstermesiydi.
Harvey’nin modelinde vena cava superior, baş-boyun ve üst ekstremitelerden gelen kanı sağ atriyuma taşıyan ana gövdedir; alt ana toplardamar ise alt bedenin karşılığıdır. Böylece üst ana toplardamar, ilk kez sistemik dolaşımın kapalı halkasında, net bir başlangıç ve bitiş noktası olan, fonksiyonel bir segment olarak düşünülür hale gelir. Bu dönemden itibaren kalbe dönen venöz kanın yönü, hacmi ve ritmi, teorik dolaşım modellerinde belirgin bir yer edinir.
Harvey sonrası dönemde, hem kontinental Avrupa’da hem de Britanya’da anatomi atlasları çoğalırken, üst ana toplardamarın adı ve tasviri görece standartlaşmaya başlar. 17. ve 18. yüzyıl metinlerinde:
giderek daha tutarlı biçimde tarif edilir.
Bu yüzyıllarda bazı disseksiyonda, göğüs kafesi açıldığında “beklenmedik” venöz yollarla karşılaşan anatomi hocaları, bugün “persistan sol vena cava superior” veya “çift vena cava superior” diye adlandırdığımız varyasyonları, şaşkınlıkla ama sistematik bir dille kaydetmeye başlar. O zamanlar bu anomalilerin klinik karşılığı çok net olmasa da, anatominin evrimsel ve embriyolojik doğasını sezinleten ilk ipuçları bunlardır.
Mediastinal tümörler, akciğer kanserleri, lenfomalar veya sifilitik anevrizmalar nedeniyle vena cava superior’un sıkışması ya da içten trombüsle tıkanması sonucu ortaya çıkan tablo –yüzde ve boyunda ödem, genişlemiş yüzeyel venler, başta dolgunluk hissi– giderek daha net bir sendrom olarak tanımlanır. Bu dönemde “üst ana toplardamar tıkanıklığı”na dair patolojik-anatomik raporlar çoğalır; böylece damarın varlığı sadece anatomik değil, klinik bir gerçeklik olarak da yerleşir.
Bu yüzyıl aynı zamanda, kalp ve büyük damarların cerrahiye konu olamayacağına dair eski tabuların yavaş yavaş kırıldığı dönemdir; ancak vena cava superior üzerinde doğrudan cerrahi girişimlerin rutin hale gelmesi daha çok 20. yüzyılın ürünüdür.
X-ışınlarının keşfi ve kısa süre içinde klinik kullanıma girmesiyle, vena cava superior artık sadece kadavra masasında değil, canlı bedenin içinde, radyografik gölgeler ve kontrast görüntüler üzerinden izlenebilir hale gelir.
Bu, özellikle konjenital anomalilerin –persistan sol vena cava, çift vena cava superior gibi– tanınmasında önemli bir dönüm noktasıdır. Bazı olgularda, kardiyak kateterizasyon sırasında beklenmedik bir “sol tarafta büyük venöz gövde” görülür ve bu bulgular vaka raporlarıyla literatüre girer.
Aynı dönemde kardiyopulmoner bypass’ın ve açık kalp cerrahisinin gelişmesiyle, vena cava superior cerrahi sahaya girer; kalp ameliyatlarında, bu damarın klemplenmesi ve kanüllerle bağlanması standart bir teknik haline gelir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, gelişen embriyoloji ve mikroskopik teknikler, vena cava superior’un gelişimsel kökenine ışık tutar. Ön ve ortak kardinal venler, bunlar arasındaki anastomozlar ve gerileyen segmentler ayrıntılı embriyolojik şemalarla açıklanır; bu şemalar bugün halen textbook’larda kullanılan klasik çizimlerin temelini oluşturur.
Bu dönemde ortaya çıkan ana kavrayış şudur:
Görüntüleme teknikleri (özellikle 1970’lerden itibaren BT ve daha sonra MR) geliştikçe, bu embriyolojik şemalar, gerçek hastaların göğüs kafesinde gözlenen venöz yapılara “üst üste oturtulabilir” hale gelir. Böylece vena cava superior’un hikâyesi, kadavra masası ve mikroskopla sınırlı olmaktan çıkar; klinik radyoloji ve kardiyolojiyle entegre bir morfoloji anlatısına dönüşür.
Vena cava superior sendromu, özellikle akciğer kanserleri ve lenfomalara bağlı malign obstrüksiyonlarda sık görülen dramatik bir tablo olarak tanımlanmış; klasik tedaviler arasında radyoterapi ve kemoterapi yer almıştır. Ancak 1990’lardan itibaren, endovasküler stent yerleştirilmesi, semptomları hızla azaltan bir yöntem olarak yükselişe geçer. Bu yaklaşım, 2000’ler ve 2010’lar boyunca giderek daha fazla vaka serisi ve kohort çalışmasıyla desteklenir.
Son yıllarda yayımlanan sistematik derlemeler ve meta-analizler, malign vena cava superior sendromunda:
göstermektedir. Bu çalışmalar, endovasküler tedaviyi, cerrahi ve tek başına radyoterapiye göre daha ön planda, çoğu kılavuzda “ilk seçenek” veya “erken seçenek” haline getirir.
Böylece vena cava superior, modern tıpta artık sadece “tanımlanmış bir yapı” değil, sürekli geliştirilen girişimsel teknolojilerin hedeflediği, dinamik olarak yeniden şekillenen bir tedavi alanının ana eksenidir.
Bugün vena cava superior üzerine yürütülen araştırmalar birkaç ana eksende yoğunlaşmaktadır:
“Arteria thoracica interna” terimi, Latin anatomi terminolojisinin katmanlı adlandırma geleneğini yansıtır. Arteria “hava taşıdığı” sanılan damar anlamına gelen eski Grekçe artēria kökünden Latinceye geçmiş, modern dönemde ise oksijenlenmiş kanı sistemik dolaşıma taşıyan damarları ifade eden teknik bir terime dönüşmüştür. Thoracica, “göğüs, toraks” anlamındaki thorax kökünden gelir; göğüs kafesi ve mediastinal içeriklerle ilişkili anatomik bölgeyi işaret eder. Interna ise “içte, derinde” anlamına gelir; bu arterin göğüs duvarının “iç yüzüne” yakın, sternuma komşu ve kostal kıkırdakların arkasından seyreden karakterini vurgular. Klinik dilde sık kullanılan “internal mammary artery” ifadesi, arterin meme dokusuna giden perforan dalları üzerinden tarihsel-pratik bir adlandırmadır; ancak topografik olarak damar, memeyi besleyen bir “meme arteri” olmanın ötesinde, ön göğüs duvarı–mediasten–diyafram–üst karın duvarı aksında bir “ön toraks duvarı ana yolu” niteliği taşır.
İç torasik arterin anatomik tanımlanması, kadavra diseksiyonunun sistematik hale gelmesiyle birlikte Rönesans sonrası anatomi geleneğinde belirginleşmiştir. Erken dönem anatomistler toraks duvarının damarlarını genellikle “interkostal” başlığı altında betimlemiş; sternuma komşu uzunlamasına seyreden ön duvar damarının klinik/cerrahi önem kazanması ise daha geç bir döneme rastlamıştır.
Bu süreçte iç torasik arter, özellikle sol tarafta koroner bypass cerrahisinin “altın standart” grefti haline gelmiş; “LIMA–LAD” (sol iç torasik arter–sol ön inen koroner) anastomozu, kardiyak cerrahide dayanıklılık ve uzun dönem klinik yarar ile özdeşleşmiştir. Damarın endotel biyolojisi, duvar yapısı ve vazomotor özellikleri; yalnızca anatomik bir unsur olmanın ötesinde, modern damar cerrahisi ve kardiyolojinin “biyolojik olarak avantajlı greft” arayışının merkezine yerleşmesini sağlamıştır.
İç torasik arterin organizasyon mantığı, memelilerde göğüs kafesinin mekanik-solunumsal işlevi ile yakından ilişkilidir. Toraks, hem akciğerlerin ventilasyonu için ritmik biçimde genişleyip daralan bir “koruyucu-kinetik kafes”, hem de kalp ve büyük damarlar için “orta hatlı bir koridor” işlevi görür. Bu iki işlev, ön göğüs duvarında:
İç torasik arterin sternuma paralel ve kostal kıkırdakların arkasında seyretmesi, bu gereksinimlere cevap veren “aksiyel” bir damar düzeninin ifadesidir. Damarın ardışık şekilde anteriyor interkostal dallar vererek her interkostal aralığı segmental olarak beslemesi, toraks duvarını homojen ve yedekli biçimde perfüze eden bir tasarıma işaret eder. Posterior interkostal arterlerle kurduğu anastomozlar ise, göğüs duvarının arteriyel ağını “çift kaynaklı” kılar: aort kaynaklı posterior sistem ile subklavyen kaynaklı anterior sistemin birleşmesi, hem evrimsel dayanıklılık hem de travma/cerrahi durumlarda kollateral dolaşım için anatomik bir sigorta mekanizmasıdır.
İç torasik arterin distal uçta musculophrenic ve superior epigastric dallara ayrılması, toraks–diyafram–üst karın duvarı sürekliliğini gösterir. Diyafram, memelilerde ventilasyonun ana kası olduğundan, onun güvenilir arteriyel beslenmesi yaşamsal önem taşır; musculophrenic arterin diyaframa ve alt interkostal aralıklara katkısı bu bağlamda “solunum kasına adanmış” bir damar uzantısı gibi düşünülebilir. Superior epigastrik arterin rektus kılıfı içinde aşağı inmesi ve inferior epigastrik arterle anastomozu ise, üst–alt karın duvarı perfüzyonunu birbirine bağlayan fonksiyonel bir köprü oluşturur. Bu bütüncül düzen, gövdenin ventral yüzündeki kas-fasya kompleksinin uzunlamasına bir arteriyel omurgaya gereksinim duyduğunu düşündüren evrimsel bir süreklilik sergiler.
İç torasik arter, gelişimsel olarak üst ekstremite ve toraksın proksimal vasküler planına entegre biçimde, subklavyen arter sistemi üzerinden şekillenir. Embriyolojik damar ağında segmental düzen (somit ilişkili damar programları) ile orta hat yapıların (sternum, mediasten) beslenmesi arasında bir “entegrasyon ihtiyacı” doğar. İç torasik arterin sternuma paralel seyri ve her interkostal aralığa dallanması, bu segmental organizasyonun postnatal anatomideki kalıcı izdüşümüdür. Dallanmanın belirli seviyelerde düzenli olması, damarın cerrahi disseksiyonda öngörülebilirliğini artırır; yine de bireyler arasında dal sayısı, çap ve çıkış seviyelerinde varyasyonlar görülebilir.
İç torasik arter tipik olarak subklavyen arterin bir dalı olarak çıkar. Çoğunlukla subklavyenin ilk parçasından kaynaklanır; çıkış düzeyi ve açıları bireysel farklılık gösterebilir. Sağ ve sol iç torasik arterler simetrik planı paylaşsa da, mediastenin asimetrik içeriği ve kalp-aort konfigürasyonları nedeniyle komşuluk ilişkilerinde küçük taraf farklılıkları görülebilir.
Damar, sternumun yaklaşık bir parmak genişliği kadar lateralinde, göğüs duvarının iç yüzünde kaudale doğru seyreder. Klasik topografyada:
Yaklaşık 6. interkostal aralık düzeyinde iç torasik arter genellikle iki ana uç dala ayrılır:
Bu bifurkasyon düzeyi kişiden kişiye değişebilir; klinik açıdan, greft uzunluğu ve distal kontrol stratejileri bu varyasyonlardan etkilenebilir.
İç torasik arter dalları, toraks duvarının segmental beslenmesi, mediasten/perikard ilişkileri ve ventral gövde sürekliliği üzerinden üç ana işlevsel grupta düşünülebilir.
Bu dallanma düzeni, iç torasik arterin yalnızca “toraks içi” bir damar değil, aynı zamanda “ön gövde boyunca uzanan bir arteriyel eksen” olduğunu gösterir.
İç torasik arterin klinik değerini belirleyen temel noktalardan biri, duvar biyolojisinin ateroskleroz ve intimal hiperplaziye görece dirençli bir profil sergilemesidir. Bu avantaj, tek bir nedene indirgenemez; daha çok şu özelliklerin bileşkesi gibi düşünülür:
Bu biyolojik çerçeve, iç torasik arterin koroner dolaşım gibi hassas bir sistemde uzun dönem açık kalma başarısına katkıda bulunur. Ancak damar “arter” olduğu için vazospazma yatkındır; cerrahi sırasında mekanik manipülasyon, soğuk, katekolamin yükü veya yetersiz topikal vazodilatasyon, geçici lümen daralmasına yol açabilir. Bu nedenle modern cerrahi uygulamalar, greft hazırlığında endotel bütünlüğünü koruma ve spazmı önleme stratejilerini öne çıkarır.
İç torasik arterde görülebilecek varyasyonlar, çoğunlukla köken düzeyi, çap, bifurkasyon seviyesi ve belirli dalların belirginliği etrafında toplanır. Klinik açıdan en önemli sonuçlar şunlardır:
İç torasik arter, klasik anjiyografide, BT anjiyografide ve bazı durumlarda doppler ultrasonografiyle değerlendirilebilir. Koroner bypass planlamasında doğrudan rutin anjiyografik değerlendirme her zaman gerekmez; ancak daha önce toraks cerrahisi geçirmiş hastalarda, damar çapı, kalsifikasyon, travmatik hasar veya anormal seyir şüphesi olduğunda görüntüleme değer kazanır. Girişimsel radyoloji ve rekonstrüktif cerrahi bağlamında ise iç torasik arter, göğüs duvarı ve meme rekonstrüksiyonuna ilişkin “alıcı damar” planlamasında hedef yapılardan biri olabilir.
İç torasik arterin en iyi bilinen klinik kullanım alanı koroner arter bypass cerrahisidir. Sol iç torasik arterin sol ön inen koroner artere anastomozu, uzun dönem açıklık oranlarının yüksekliğiyle ilişkilendirilir. Sağ iç torasik arter de uygun hedef damarlar için kullanılabilir; çift iç torasik arter kullanımı seçilmiş hastalarda daha kapsamlı arteriyel revaskülarizasyon sağlayabilir. Bununla birlikte, bilateral kullanımın sternum kanlanması üzerindeki etkileri nedeniyle özellikle diyabet, obezite, KOAH, osteoporoz, ileri yaş veya immünsüpresyon gibi risklerde dikkatli hasta seçimi yapılır.
İç torasik arterin hasadında iki ana yaklaşım öne çıkar:
Skeletonizasyon, sternuma giden kollateral dalları daha çok koruma potansiyeli nedeniyle, özellikle bilateral iç torasik arter kullanımında sternum komplikasyonlarını azaltma hedefiyle tercih edilebilir. Buna karşılık teknik zorluk, operasyon süresi, öğrenme eğrisi ve damar duvarına travma riski gibi değişkenler cerrahın deneyimiyle yakından ilişkilidir.
İç torasik arter ve dalları, meme ve ön göğüs duvarı rekonstrüksiyonlarında alıcı damar olarak değerlendirilebilir. Perforan dalların anatomisi, flep planlamasında önem taşır. Ayrıca üst karın duvarı ve rektus kasına uzanan superior epigastrik arter, bazı rekonstrüktif yaklaşımlarda dolaylı biçimde klinik değer kazanır.
İç torasik arter, tek başına bir trunk olmaktan ziyade, toraks duvarının kanlanmasını sağlayan ağ topolojisinin merkezindeki eksenlerden biridir. Ön interkostal dallar ile posterior interkostal arterler arasındaki anastomozlar; sternum-perforan dallar; diyaframa uzanan musculophrenic bağlantı; karın duvarında superior–inferior epigastrik süreklilik, hepsi birlikte “ventral gövde kollateral sistemi” oluşturur. Bu sistem, travma, cerrahi ligasyon veya bölgesel tıkanıklık gibi durumlarda perfüzyonun sürdürülmesine imkân tanır. Koroner bypass bağlamında ise bu ağın bir parçası olan iç torasik arter, yeni bir hedef yatağa (koroner dolaşım) bağlanarak fizyolojik akım kapasitesini miyokard için yeniden yönlendirir.
Toraksın ön duvarında, sternumun hemen yanından aşağı doğru inen ince ama “stratejik” bir damar vardır: arteria thoracica interna. Bugün kalp cerrahisinin en değerli greftlerinden biri olarak anılsa da, onun hikâyesi bir ameliyathane icadından çok daha eskidir; anatomi tiyatrolarının loş ışıklarından, dolaşım fikrinin doğuşuna; deneysel miyokard perfüzyonu denemelerinden, mikrosütür tekniğiyle yapılan ilk koroner anastomoza; buradan da çağdaş, kanıta-dayalı kılavuzlar ve meta-analizlerle şekillenen “çoklu arteriyel revaskülarizasyon” tartışmalarına kadar uzanan uzun bir entelektüel yürüyüştür.
Antik dünyada hekimler damarları görüyordu, fakat onları bugünkü anlamıyla “arter–ven–kapiller” ayrımı içinde kavramıyordu. Galenik tıp geleneği, damarların içerikleri ve yönleri hakkında bugün yanlış bildiğimiz birçok varsayımı barındırıyordu; yine de bu dönemin asıl mirası, gövdenin içindeki yapıları düzenli bir bütün olarak düşünme alışkanlığıydı. Toraks duvarının iç yüzünde uzanan bir damar şeridini “özgül bir isimle” ayırıp klinik bir hedef hâline getirmek için erken sayılabilecek bu çağlarda, iç torasik arter daha çok “interkostal damar ağı”nın bir parçası olarak, büyük bir tablo içinde silik bir çizgi gibiydi.
Ortaçağ İslam tıbbı ve Latinceye aktarılan eserler, anatomi bilgisini canlı tuttu; ancak iç torasik arterin bugünkü anlamıyla net bir topografik kimlik kazanması için iki şey gerekiyordu: kadavra diseksiyonunun sistematikleşmesi ve anatominin çizimle sabitlenmesi.
1543’te Andreas Vesalius’un De humani corporis fabrica’sı yalnızca bir kitap değil, bir yöntem değişikliğiydi: yapıların “söylendiği gibi” değil, “görüldüğü gibi” anlatılması. Bu dönüşüm, iç torasik arter gibi göğüs duvarına gömülü, ancak düzenli bir eksen boyunca uzanan damarların da anatomik haritada yerini almasını hızlandırdı. Vesalius’un mirası, tek bir damarı “ilk keşfeden” olmak değil; damarı keşfedilebilir kılan epistemik zemini kurmaktı: tekrar edilebilir diseksiyon, karşılaştırmalı gözlem ve çizim.
Aynı yüzyılın sonlarında ve 17. yüzyıl boyunca anatomistler toraks duvarını giderek daha ayrıntılı betimlemeye başladılar. İç torasik arterin sternuma paralel inişi, interkostal aralıklara verdiği anterior dallar ve daha aşağıda epigastrik sisteme uzanan devamlılığı, artık bir “rastlantısal damar” değil, öngörülebilir bir anatomik aks olarak görünür hâle geliyordu.
1628’de William Harvey, kanın dolaştığını gösteren çerçeveyi ortaya koydu. Bu, iç torasik arter açısından dolaylı ama sarsıcı bir kırılmaydı: damarlar artık “içerik taşıyan borular” değil, dinamik bir devinimin parçalarıydı. Bu yeni bakış, toraks duvarındaki damarların da bir “besleme ekonomisi” içinde düşünülmesine yol açtı. Sternumun, interkostal kasların, diyaframın ve üst karın duvarının kan gereksinimi; bu gereksinimi karşılayan arteriyel yolların sürekliliği; kollateral ağların anlamı… Bunlar, dolaşım fikriyle birlikte sorulabilir hâle gelen sorulardı.
Bu yüzyılın entelektüel atmosferinde önemli olan şuydu: anatomistler sadece “ne var”ı değil, “ne kadar değişir”i de merak ediyordu. Varyasyon fikri, ileride cerrahinin damar seçimi ve greft planlaması açısından kritik bir düşünce alışkanlığına dönüşecekti.
Asıl sıçrama, 20. yüzyılda koroner arter hastalığının toplumsal yükünün artmasıyla, kalbe kan götürmenin yeni yollarını arayan cerrahların merakıyla gelecekti.
1940’lar–1950’lerde Arthur Vineberg’in adı, iç torasik arter hikâyesinde ilk büyük dönüm noktası olarak belirir. Vineberg’in yaklaşımı bugünkü koroner bypass mantığından farklıydı: iç torasik arter, doğrudan bir koroner artere anastomozlanmıyor; miyokard içine implante edilerek zamanla kollateral dolaşımı artırması umuluyordu. Bu fikir, çağının teknolojik sınırları içinde son derece yaratıcıydı: koroner arterler küçük, kırılgan ve teknik olarak “sütürlenmesi zor” yapılardı; mikrosütür ve büyütme olanakları bugünkü kadar gelişmemişti. Vineberg prosedürü, doğrudan koroner anastomozun zor olduğu bir dönemde “biyolojiyi ikna etme” girişimiydi: miyokardı yeni damarlaşma yollarına teşvik etmek.
Bu dönem, iç torasik arterin “kalbe hizmet edebileceği” düşüncesini tıbbi hayal gücünün merkezine taşıdı. Vineberg’in mirası, prosedürünün günümüzde sınırlı kalması değil; iç torasik arterin miyokard iskemisi problemine bağlanabilir bir araç olduğunu göstermesiydi. Bu kıvılcım, doğrudan anastomoz çağının kapısını araladı. (PMC)
1950’lerin “dolaylı” stratejisinden 1960’ların “doğrudan” stratejisine geçişte, anlatının en dramatik sahnesi Leningrad’da kurulur. Vasilii I. Kolesov, 25 Şubat 1964’te iç torasik arter ile bir koroner arter arasında ilk sütürlü anastomozu gerçekleştiren cerrah olarak anılır. Bu yalnızca bir teknik başarı değildi; bir kavrayış değişikliğiydi: küçük bir göğüs duvarı arterinin, doğru hedefe bağlandığında, kalbin perfüzyonunu sürdürülebilir biçimde destekleyebileceği fikri pratikte doğrulanmıştı. (PubMed)
Kolesov’un başarısı, dönemin koşullarında iki ayrı zorluğu aynı anda aşmayı gerektiriyordu:
Bu sahne, modern koroner cerrahinin “ilk doğrudan cümlesi” gibidir: damarlar artık yalnızca tarif edilen yapılar değil, yeniden bağlanabilen ve yeni bir fizyoloji kurabilen araçlardı.
1960’ların sonlarında George E. Green, iç torasik arterin koroner bypass için kullanımını sistematikleştiren ve özellikle sol iç torasik arter–sol ön inen koroner arter bağlantısını cerrahi repertuara yerleştiren öncü isimlerden biri olarak öne çıktı. 1968’den itibaren birikmeye başlayan klinik deneyim, iç torasik arterin “küçük olduğu için uygun değildir” şüphesini aşındırdı. Green’in 1970’lere uzanan serileri, tekil bir cesaret anından çok, tekrarlanabilir bir yöntemin doğuşunu temsil eder. (Annals of Thoracic Surgery)
Bu dönemde eş zamanlı olarak safen ven greftleri de yaygınlaştı; teknik olarak kolay olmaları, çok damarlı hastalıkta hızlı çözüm sunmaları, bypass cerrahisinin hızla büyümesine katkı verdi. Ancak iç torasik arter, daha o yıllarda “uzun vadede daha dayanıklı bir arteriyel greft” olabileceğine dair ilk ipuçlarını veriyordu. Cerrahinin kısa vadeli başarı ölçütleri ile uzun vadeli damar biyolojisi arasındaki gerilim, iç torasik arterin hikâyesinde sürekli hissedilecek bir tema hâline geldi.
1980’lerde büyük hasta serileri ve daha uzun takipler, iç torasik arterin kaderini belirledi. 1986’da yayınlanan ve iç torasik arter greftinin uzun dönem sağkalım ve kardiyak olaylar üzerine etkisini öne çıkaran bulgular, LITA–LAD yaklaşımını yalnızca “iyi bir fikir” olmaktan çıkarıp, “standart”a dönüştüren kanıt dalgasının parçası oldu. Bu aşamada iç torasik arter, cerrahi anatomiden çıkarak kanıta dayalı klinik üstünlük statüsü kazandı.
Bir kez “bir iç torasik arter iyiyse, iki tanesi daha iyi olabilir mi?” sorusu sorulduğunda, anlatı yeni bir çatışma ekseni kazandı. Sağ iç torasik arterin de ikinci arteriyel greft olarak kullanılması, teoride daha fazla arteriyel revaskülarizasyon ve daha iyi uzun dönem açıklık demekti. Pratikte ise sternumun kanlanması ve yara komplikasyonları gündeme geldi. Bilimsel merak bu kez, salt koroner akımı değil, sternum iyileşmesi gibi göğüs duvarının biyolojisini de hesaba katmak zorundaydı.
Bu dönemde cerrahlar ve araştırmacılar iki yönlü bir arayışa girdi:
2000’lerle birlikte iç torasik arter, yalnızca “hangi damarı nereye bağlayalım” sorusunun değil, “bu damarı nasıl hazırlayalım, hangi akım koşullarında en iyi çalışır, rekabetçi akım ne yapar” gibi daha rafine soruların odağına yerleşti.
Skeletonize hasat yaklaşımı, iç torasik arterin çevre dokulardan ayrılarak daha “çıplak” şekilde çıkarılmasını hedefler. Amaç, sternuma giden yan dalların daha fazla korunmasıyla sternal yara riskini azaltmak ve greft uzunluğunu artırmaktı. Pediküllü ve skeletonize tekniklerin karşılaştırılması, yalnızca cerrahi zevk farkı değil; patency, sternal komplikasyon ve uzun dönem klinik sonuçları bir arada tartan araştırma sorularına dönüştü. Güncel meta-analizlerde skeletonizasyonun sternal komplikasyon riskini azaltabileceği, ancak patency gibi uç noktalarda tartışmalı sinyallerin de bulunduğu gösterilmiştir. (ScienceDirect)
Aynı dönemde kompozit (Y/T) greft stratejileri, iç torasik arterin bir “ana gövde” gibi kullanılıp diğer arteriyel greftlerle birleştirilmesi fikrini yaygınlaştırdı. Bu yaklaşım, aort manipülasyonunu azaltma, total arteriyel revaskülarizasyonu artırma ve embolik riskleri düşürme gibi hedeflerle kesişti. İç torasik arter bu kez, yalnızca bir greft değil, bir revaskülarizasyon mimarisinin omurgası olmuştu.
Uzun süre gözlemsel çalışmalar BITA’nın avantajına işaret etmişti; ancak modern tıp, büyük iddialar için randomize kanıtı sever. Arterial Revascularization Trial (ART), bilateral ile tek iç torasik arter kullanımını karşılaştıran en çok ses getiren randomize denemelerden biri oldu. On yıllık sonuçlar, pratikteki çapraz geçişler ve ek arteriyel greft kullanımları gibi karmaşıklıkların gölgesinde, BITA’nın “herkese otomatik üstün” olduğuna dair basit anlatıları zorladı; tartışmayı hasta seçimi, teknik ayrıntılar ve gerçek dünya uygulamaları etrafında daha nüanslı bir noktaya taşıdı. (New England Journal of Medicine)
Bu, bilimin tipik ilerleyişine çok benzer: önce güçlü bir sezgi ve gözlem vardır; sonra daha büyük ve daha katı bir test gelir; sonuçlar sezgiyi tamamen yıkmaz ama onu koşullu, bağlamsal ve hasta-özgül hale getirir.
Günümüzde iç torasik arter, neredeyse evrensel biçimde koroner bypass cerrahisinin “birinci arteriyel grefti” olarak konumlanır. Modern kılavuzlar, özellikle LAD hedefinde iç torasik arter kullanımını temel bir öneri olarak çerçeveler; ayrıca uygun hastalarda ikinci arteriyel greft (sağ iç torasik arter veya radial arter) düşünülmesini vurgular. Bu yaklaşım, tek bir damarı kutsamak değil; hastanın risk profilini, beklenen yaşam süresini, diyabet/obezite/KOAH gibi sternal yara risklerini ve hedef damarların anatomisini birlikte değerlendirerek “en uygun arteriyel strateji”yi seçmek üzerine kuruludur. (STS)
Bu çağda araştırma gündemi birkaç eksende yoğunlaşıyor:
1) BITA’nın net faydasını hangi alt gruplar taşıyor?
Büyük randomize denemelerin ardından ilgi, alt grup analizlerine, gerçek dünya kohortlarına ve uzun dönem majör advers kardiyak-serebrovasküler olaylara kaydı. Son yıllarda yayınlanan geniş veri setleri ve analizler, BITA’nın seçilmiş hastalarda uzun vadeli olayları azaltabileceğine işaret eden bulgular sunuyor; fakat bu faydanın “herkeste aynı” olmadığı, sternal komplikasyon riskinin özellikle bazı gruplarda belirleyici olduğu daha net kabul görüyor. (Annals of Thoracic Surgery)
2) Skeletonize mi pediküllü mü?
Teknik ayrıntıların “biyolojik sonuç” doğurabileceği fikri, 2020’lerde daha da güçlendi. Patency, mortalite, sternal yara enfeksiyonu ve hasta-raporlu sonuçlar bir arada değerlendiriliyor. Yakın tarihli sistematik derlemeler ve büyük ölçekli analizler, skeletonizasyonun sternal komplikasyon riskini azaltabileceğini; ancak uzun dönem greft açıklığı açısından bazı çalışmalarda pediküllü tekniğin avantajlı sinyaller verebildiğini bildiriyor. Bu, cerrahinin en gerçekçi sorusunu öne çıkarıyor: “En iyi teknik” tek bir cevap değil; hastaya, merkeze, cerrahın deneyimine ve hedeflenen revaskülarizasyon mimarisine bağlı bir optimizasyon problemi. (ScienceDirect)
3) Minimal invaziv ve robotik LITA hasadı, hibrit stratejiler
Çağdaş yaklaşım, yalnızca greft seçimi değil; erişim yolunu da dönüştürüyor. Minimal invaziv direkt koroner bypass, robotik LITA hasadı ve hibrit revaskülarizasyon (LITA–LAD + seçilmiş lezyonlara PCI) gibi stratejiler, iç torasik arteri daha “az travmayla” kullanma arzusunun ürünleri. Burada bilimsel merakın yönü, anatomiye geri dönüyor: küçük bir çalışma alanında plevra, perikard, frenik sinir komşuluğu, greft uzunluğu ve kinking riskleri; hepsi yeniden “mikro-topografik” bir dikkatin konusu oluyor.
4) Subklavyen darlık taraması ve akım fenomenleri
İç torasik arterin kökeni subklavyen olduğundan, proksimal subklavyen darlık varlığında koroner-subklavyen steal gibi hemodinamik sorunlar gündeme gelebilir. Bu nedenle çağdaş pratikte, özellikle üst ekstremite nabız/basınç asimetrisi veya periferik arter hastalığı bulguları olan hastalarda subklavyen arter değerlendirmesi daha bilinçli biçimde ele alınıyor.
Sinonim: arteria subclavia sinistra, linke Unterschlüsselbeinarterie, left clavicle artery.
Sol köprücük kemiği altındaki atardamar. (bkz: Arterya ) (bkz: subklaviya ) (bkz: sinistra)
Sinonim: arteria subclavia dextra, rechte Unterschlüsselbeinarterie, right clavicle artery.
Sinonim: arcus aortae, aortic arch, Aortenbogen.
Mediastinum superiorun içinde, manubrium sterninin en yüksek noktasınde yer alır. Soluk borusunun pars cervicalisini sarar. bifurcatio tracheaenin yukarsında, sağ lateral dan sol dorsallaterala kadar, burda yemek borusunu çaprazlar ve burda aorta descendense bırakır.

Sinonim: aorta ascendens, çıkan Aorta, ascending aorta, Aufsteigende Aorta.
Aort’un kraniyal yönde olan kısmına verilen addır. (bkz: aorta) (bkz: assendens)