Hedef hücre

“Hedef” kelimesi Eski Fransızca’da “kalkan” anlamına gelen “targe” kelimesinden gelmektedir. Tıp bağlamında hedef hücre, bir ilaç veya başka bir terapi tarafından özel olarak hedeflenen bir hücredir.

Biyolojide hedef hücre, hormon, ilaç veya patojen mikroorganizma gibi belirli bir ajandan etkilenen bir hücreyi ifade eder. Bu ajan, hücre yüzeyindeki bir reseptöre bağlanmak veya hücreye girip normal işlevine müdahale etmek gibi çeşitli şekillerde hücre ile etkileşime girebilir.

  • Bir ilaç veya başka bir terapi tarafından özel olarak hedeflenen hücrelerdir.
  • Genellikle kanser hücreleridir, ancak başka hücre türleri de olabilirler.
  • İfade ettikleri yüzey molekülleri ile tanımlanırlar.
  • İlaç geliştirme için önemli bir hedeftirler.

Türleri

Farklı hedef hücre türleri şunları içerir:

Hormon hedef hücreleri: Bunlar belirli hormonlar için reseptörleri olan hücrelerdir. Örneğin, insülin glikoz metabolizmasını düzenlemek için kas hücrelerine, yağ hücrelerine ve karaciğer hücrelerine etki eder.

Bağışıklık hedef hücreleri: Bunlar, spesifik antijenlerin varlığı nedeniyle bağışıklık hücreleri tarafından tanınan hücrelerdir. Örneğin, sitotoksik T hücreleri enfekte veya kanserli hücreleri hedef alabilir ve yok edebilir.

İlaç hedef hücreleri: Bunlar, belirli bir ilaçla etkileşime girerek terapötik bir etkiye yol açan reseptörlere veya enzimlere sahip hücrelerdir. Örneğin, kanser ilaçları hızla bölünen hücreleri hedef alabilir.

Patojen hedef hücreler: Bunlar, virüs veya bakteri gibi bir patojenin enfekte ettiği ve içinde çoğaldığı hücrelerdir. Örneğin, HIV virüsü öncelikle insan bağışıklık sistemindeki CD4+ T hücrelerini hedef alır.

Tarih

Hedef hücrelerin tarihi 20. yüzyılın başlarına kadar uzanmaktadır. Alman immünolog Paul Ehrlich 1909’da kanser hücrelerini özel olarak hedef alan ve yok eden ilaçlar olan “sihirli mermiler” kavramını ortaya atmıştır.

1950’lerde monoklonal antikorların geliştirilmesi, belirli yüzey moleküllerini ifade eden hücrelerin spesifik olarak hedeflenmesini mümkün kılmıştır. Monoklonal antikorlar, tek bir B hücresi türü tarafından üretilen proteinlerdir. Kanser hücreleri gibi belirli yüzey moleküllerini ifade eden hücreleri hedef almak için kullanılabilirler.

Günümüzde hedef hücreler ilaç geliştirme için önemli bir hedeftir. Özellikle kanser hücrelerini hedef alan ilaçlar genellikle daha etkilidir ve geleneksel kemoterapi ilaçlarına göre daha az yan etkiye sahiptir.

Kaynak:

  1. Berg JM, Tymoczko JL, Gatto GJ, Gatto GJ Jr. Biochemistry. 8th Edition. W.H. Freeman and Company; 2015.
  2. Alberts B, Johnson A, Lewis J, et al. Molecular Biology of the Cell. 4th Edition. Garland Science; 2002.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Pleurotus eryngii

Pleurotus cins ismi Yunanca “kaburga” anlamına gelen pleura ve “kulak” anlamına gelen ous kelimelerinden türetilmiştir. Bunun nedeni, bu cinsteki mantarların yelpaze benzeri bir şekilde düzenlenmiş solungaçlara sahip olmasıdır. Özel epitet eryngii, bu mantarın konak bitkisi olan deniz çobanpüskülü bitkisine atıfta bulunan Yunanca eryngion kelimesinden türetilmiştir.

Kral İstiridye mantarı, Kral Trompet mantarı veya Bozkırların Boletusu olarak da bilinen Pleurotus eryngii, eşsiz mutfak nitelikleri ve sağlığa faydaları nedeniyle en çok takdir edilen mantarlardan biridir. Bu tür, Pleurotaceae familyasına aittir ve Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın Akdeniz bölgelerine özgüdür.

Habitat ve İklim

Pleurotus eryngii ılıman ve subtropikal ortamlarda yetişir. Tipik olarak otlaklarda, çayırlarda ve Eryngium bitkisinin çeşitli türlerinin köklerinde ve alt kısımlarında bulunur, bu nedenle tür adı ‘eryngii’dir. Doğal habitatında sonbaharda büyüme eğilimindedir.

Bununla birlikte, bu türün artık dünya çapında yaygın olarak yetiştirildiğini belirtmek gerekir. Uyum sağlama yeteneği onu çeşitli sıcaklıklara uygun hale getirir, ancak büyüme için en uygun aralık 15-18°C (59-64,4°F) civarındadır.

Yetiştirme ve Hasat

Kral İstiridye mantarları ticari olarak besinlerle zenginleştirilmiş saman ve/veya sert ağaç talaşından oluşan bir alt tabaka üzerinde yetiştirilir. Alt tabaka sterilize edilir, mantar yumurtası ile aşılanır ve kontrollü koşullar altında inkübe edilir. Miselyum alt tabakayı tamamen kolonize ettiğinde, torbalar yüksek nem ve temiz hava değişimi olan bir meyve odasına taşınır. Mantar primordiaları oluşacak ve birkaç hafta içinde olgun mantarlara dönüşecektir.

Besin Değeri

Pleurotus eryngii vitaminler, mineraller ve esansiyel amino asitler açısından zengindir. İyi bir diyet lifi kaynağıdır ve yağ ve kalori bakımından düşüktür, bu da onu herhangi bir diyete sağlıklı bir katkı haline getirir. Özellikle, B vitamini kompleksi (B1, B2, B5, B6), D vitamini ve potasyum, bakır ve selenyum gibi mineraller içerir. Ayrıca, antioksidanlar sağlar ve kolesterol düşürücü ve anti-enflamatuar etkiler de dahil olmak üzere çeşitli sağlık yararlarına sahip olduğu bildirilmiştir.

Yeme Alışkanlıkları

Pleurotus eryngii, etli dokusu ve umami açısından zengin lezzeti nedeniyle bir mutfak lezzeti olarak kabul edilir. Sert, kalın gövdesi ve kapağı ızgara, kavurma, sote ve tavada kızartma dahil olmak üzere çeşitli pişirme yöntemlerine iyi dayanır. Makarna, risotto, çorba ve tavada kızartma gibi çeşitli yemeklerde kullanılabilir ve ayrıca marine edildiğinde ve ızgarada mükemmeldir. En iyi lezzet ve dokularını ortaya çıkarmak için Kral İstiridye mantarlarının iyice pişirilmesi önerilir.

Pleurotus eryngii, güçlü mutfak niteliklerini önemli besin değeriyle birleştiren çok yönlü bir mantardır. İster bir mantar yetiştiricisi, ister bir ev aşçısı ya da sadece bir yemek meraklısı olun, Kral İstiridye mantarı şüphesiz repertuarınıza çekici bir katkı sağlayacaktır.

Tarih

Pleurotus eryngii, Avrupa ve Asya’ya özgü yabani bir mantardır. Yüzyıllardır yetiştirilmektedir ve şu anda dünyanın birçok yerinde popüler bir yenilebilir mantardır.

Pleurotus eryngii’den ilk kez 16. yüzyılda İtalyan botanikçi Pier Andrea Mattioli bahsetmiştir. Mattioli mantarı “hem taze hem de kurutulmuş olarak yenen çok iyi bir mantar türü” olarak tanımlamıştır.

Pleurotus eryngii 19. yüzyılda Kuzey Amerika’ya tanıtıldı ve yenilebilir bir mantar olarak hızla popüler hale geldi. Günümüzde Pleurotus eryngii, Avrupa, Kuzey Amerika, Asya ve Afrika dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde yetiştirilmektedir. Hem taze hem de pişmiş yemeklerde popüler bir mantardır.

Pleurotus eryngii popüler bir yenilebilir mantardır ve iyi bir protein, vitamin ve mineral kaynağıdır. Karıştırmalı kızartmalar, çorbalar ve salatalar dahil olmak üzere çeşitli yemeklerde kullanılabilen çok yönlü bir mantardır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Diffüz Nöroendokrin Sistem (DNES)

Terminoloji Tartışmaları

Literatürde bazı araştırmacılar, “nöroendokrin hücre” terimini fazla geniş ve belirsiz bulmakta ve bunun yerine sadece “endokrin hücre” teriminin kullanılmasını önermektedirler. Ancak bu öneri henüz yaygın klinik ya da akademik kullanımda benimsenmemiştir ve nöroendokrin terimi yaygın olarak kullanılmaya devam etmektedir.


Tanım ve Genel Özellikler

Yaygın nöroendokrin sistem (Diffuse Neuroendocrine System; DNES), nöropeptidler ve monoaminler gibi biyolojik olarak aktif maddeler salgılayan ve kromogranin A, sinaptofizin gibi nöroendokrin hücre belirteçlerini eksprese eden, farklı organlarda yerleşik özel hücre topluluklarını ifade eder. Bu hücreler, hem morfolojik hem de fonksiyonel açıdan nöronlara benzerlik gösterir. Bu nedenle, “nöroendokrin” terimi ile adlandırılmaktadırlar.

Histolojik Özellikler ve Anatomik Dağılım

Yaygın nöroendokrin sistem, klasik endokrin sistemin bir uzantısı olarak kabul edilir. Nöroendokrin hücreler iki temel şekilde bulunur:

  1. Organize Endokrin Yapılar İçinde:
    Bu hücreler hipofiz (özellikle adenohipofiz), paratiroid bezleri, adrenal medulla, pankreas adacıkları (Langerhans adacıkları) ve tiroid bezinin parafolliküler (C) hücreleri gibi endokrin organlarda yer alır.
  2. Dağınık (Diffüz) Yerleşimli Hücreler:
    Çok sayıda nöroendokrin hücre, gastrointestinal sistem (GİS), solunum yolları (özellikle bronşiyal sistem), ürogenital sistem, kardiyovasküler sistem ve deri gibi organların yüzey epitellerinde tek tek veya küçük gruplar halinde dağılmış şekilde bulunur. Bu özelliklerinden dolayı bu hücreler “dağınık nöroendokrin hücreler” olarak da tanımlanır. Özellikle GİS’te, midenin glandüler epitelinde, ince ve kalın bağırsağın mukozasında yoğun olarak bulunurlar ve bu bölgelerde enteroendokrin hücreler olarak adlandırılırlar.

Fonksiyonel açıdan, enteroendokrin hücreler ile pankreasın endokrin hücreleri arasında önemli benzerlikler mevcuttur. Bu nedenle bu iki grup, birlikte gastroentero-pankreatik nöroendokrin sistem (GEP sistemi) olarak sınıflandırılır.

Alt Gruplar ve Hücre Tipleri

Yaygın nöroendokrin sistem içerisinde yer alan hücre grupları genellikle APUD (Amine Precursor Uptake and Decarboxylation) hücreleri olarak adlandırılır. Bu hücreler amin prekürsörlerini alarak dekarboksilasyon yoluyla biyolojik olarak aktif aminleri sentezleyebilir. APUD hücreleri, organlara göre aşağıdaki alt gruplara ayrılır:

  • Gastrointestinal sistem ve pankreastaki hücreler:
    • G hücreleri: Gastrin üretir (mide antrumu)
    • I hücreleri: Kolesistokinin (CCK) üretir (duodenum ve jejunum)
    • S hücreleri: Sekretin üretir (duodenum)
    • K hücreleri: Gastrik inhibitör peptid üretir (duodenum ve jejunum)
    • L hücreleri: Glukagon-benzeri peptidler (GLP-1, GLP-2) üretir (ileum ve kolon)
    • N hücreleri: Nörotensin üretir (jejunum ve ileum)
    • Enterokromafin hücreleri: Serotonin sentezler (tüm GİS boyunca)
  • Bronşiyal sistemdeki APUD hücreleri: Kultschitzky hücreleri dahil, solunum yollarında bulunurlar.
  • Ürogenital sistemdeki APUD hücreleri: Mesane ve prostat gibi bölgelerde tanımlanmıştır.
  • Kardiyovasküler sistemdeki APUD hücreleri: Özellikle kalpte endokrin benzeri işlev gösteren hücreler mevcuttur.
  • Derideki nöroendokrin hücreler: Özellikle Merkel hücreleri bu grupta yer alır.

Klinik Önemi

Klinik açıdan nöroendokrin hücreler büyük öneme sahiptir. Özellikle Kultschitzky hücreleri, bronşiyal sistemde yer alan APUD hücreleri arasında yer alır ve çeşitli malign tümörlerin, özellikle de küçük hücreli akciğer karsinomu (small cell lung carcinoma, SCLC) gibi yüksek dereceli nöroendokrin karsinomların kaynağı olabilir. Benzer şekilde, GİS’te yer alan enteroendokrin hücrelerden kaynaklanan tümörler de klinik olarak “nöroendokrin tümörler” (NET) adı altında değerlendirilir.


Eğer bu metni belirli bir bağlamda (sunum, akademik yayın, ders materyali) kullanmak istiyorsanız, yapıya uygun olarak genişletebilir ya da kaynakça ile destekleyebilirim.

Keşif

Gastrointestinal kanalın endokrin düzenleyici sistemine ilişkin daha ayrıntılı karakterizasyon, 1938 yılında Friedrich Feyrter tarafından gerçekleştirilmiştir. Feyrter, dönemin ileri histokimyasal yöntemlerinden biri olan Masson boyama tekniğini kullanarak, pankreatik duktal sistem ile intestinal epitel içerisinde yer alan, sitoplazmaları açık boyanan hücreleri tanımlamış ve bu hücreleri “helle Zellen” (aydınlık hücreler) olarak adlandırmıştır. Feyrter’in bu gözlemleri, yalnızca pankreas ve bağırsaklarla sınırlı olmayan, çeşitli organlara yayılmış, fonksiyonel açıdan benzerlik gösteren bir hücre grubunun varlığını ortaya koymuş; böylece günümüzde “yaygın nöroendokrin sistem (DNES)” olarak bilinen kavramın temelleri atılmıştır. Bu yaklaşım, endokrin hücrelerin klasik bez yapılarla sınırlı olmadığı, aksine epitelial yüzeylerde dağınık halde de bulunabileceği yönünde paradigmatik bir değişime öncülük etmiştir.


1938 – Feyrter ve “Helle Zellen” Kavramı

  • Friedrich Feyrter, Masson boyama yöntemiyle pankreatik ve intestinal epitelde açık sitoplazmalı hücreleri tanımladı ve bunları helle Zellen olarak adlandırdı.
  • Bu hücrelerin endokrin fonksiyon gösterdiğini ve vücutta yaygın olarak bulunduklarını öne sürerek “diffus endokrines System” (yaygın endokrin sistem) kavramını ortaya attı.

1940’lar–1950’ler – Enterokromafin Hücrelerin Keşfi ve Serotonin

  • Enterokromafin hücrelerin keşfiyle, bu hücrelerin serotonin (5-HT) üretimi yaptığı bulundu.
  • Özellikle bağırsakta bulunan bu hücrelerin, hem nörotransmitter üretmesi hem de hormonal etki göstermesi nöroendokrin özellikleri destekledi.

1960 – APUD Kavramının Ortaya Atılması (Pearse)

  • A.G.E. Pearse, amino prekürsörlerin alımı ve dekarboksilasyon yeteneğine sahip hücreleri tanımlayarak APUD (Amine Precursor Uptake and Decarboxylation) sistemini tanıttı.
  • Bu hücrelerin ortak bir embriyonik kökenden (nöral krista) türediğini öne sürdü.
  • Geniş bir doku spektrumunda bulunmaları nedeniyle, yaygın nöroendokrin sistemin histogenetik ve fonksiyonel temeli için çığır açıcı oldu.

1970–1980’ler – Hücresel İşaretleyiciler ve Kromograninler

  • Nöroendokrin hücreleri tanımlamak için kromogranin A, sinaptofizin gibi immünohistokimyasal belirteçler kullanılmaya başlandı.
  • Bu belirteçler sayesinde hem normal doku dağılımı hem de nöroendokrin tümörler (NET) daha güvenilir şekilde tanımlanabildi.

1990’lar – GEP Sistemi ve Nöroendokrin Tümörlerin Moleküler Sınıflandırılması

  • Gastrointestinal ve pankreatik nöroendokrin hücrelerin ortak fonksiyonel birim oluşturduğu gastroentero-pankreatik (GEP) nöroendokrin sistem kavramı yerleşti.
  • GEP kaynaklı tümörlerin (örn. insulinoma, gastrinoma, VIPoma) klinik ve moleküler alt tipleri sınıflandırıldı.

2000’ler – Nöroendokrin Tümörlerde Genetik ve Moleküler Profiling

  • MEN1, DAXX/ATRX, mTOR gibi genetik mutasyonların özellikle pankreatik NET’lerde rol oynadığı gösterildi.
  • Dünya Sağlık Örgütü (WHO), nöroendokrin tümörlerin histolojik sınıflandırmasını güncelledi (düşük dereceli NET’ler ve yüksek dereceli NEC’ler ayrımı).

2010–Günümüz – Nöroendokrin Hücre Plastisitesi ve İmmün Onkoloji

  • Nöroendokrin hücrelerin plastisitesi (örn. adenokarsinomdan nöroendokrine dönüşüm gibi) özellikle akciğer ve prostat kanserlerinde vurgulandı.
  • İmmünoterapötik yaklaşımlar, nöroendokrin tümörlerin tedavisinde değerlendirilmeye başlandı.
  • Somatostatin reseptörlerine yönelik görüntüleme ve tedavi (örn. Ga-68 PET, Lu-177 terapi) klinik pratiğe girdi.

İleri Okuma
  1. Feyrter, F. (1938). Über diffuse endokrine Epitheliale in Magen- und Darmkanal. Zentralblatt für allgemeine Pathologie und pathologische Anatomie, 70, 11–23.
  2. Pearse, A.G.E. (1966). The cytochemistry and ultrastructure of polypeptide hormone-producing cells of the APUD series and the embryologic, physiologic and pathologic implications of the concept. Journal of Histochemistry & Cytochemistry, 14(9), 721–755.
  3. Polak, J.M., & Bloom, S.R. (1977). The diffuse neuroendocrine system and its relevance to pathology. Pathology Annual, 12, 423–441.
  4. Grimelius, L., & Wilander, E. (1980). Silver stains in the study of enterochromaffin cells. The American Journal of Clinical Pathology, 74(4), 429–432.
  5. Capella, C., Heitz, P.U., Höfler, H., Solcia, E., & Klöppel, G. (1995). Revised classification of neuroendocrine tumors of the lung, pancreas and gut. Virchows Archiv, 425(6), 547–560.
  6. Klöppel, G., Rindi, G., Anlauf, M., Perren, A., & Komminoth, P. (2004). Site-specific biology and pathology of gastroenteropancreatic neuroendocrine tumors. Virchows Archiv, 444(1), 1–9.
  7. Yao, J.C., Hassan, M., Phan, A., et al. (2008). One hundred years after “carcinoid”: epidemiology of and prognostic factors for neuroendocrine tumors in 35,825 cases in the United States. Journal of Clinical Oncology, 26(18), 3063–3072.
  8. Rindi, G., Klimstra, D.S., Abedi-Ardekani, B., et al. (2018). A common classification framework for neuroendocrine neoplasms: an international agency for research on cancer (IARC) and World Health Organization (WHO) expert consensus proposal. Modern Pathology, 31(12), 1770–1786.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Osteokondroprogenitör hücre

  • Osteokondroprogenitör hücreler, kemik iliğindeki mezenkimal kök hücrelerden (MSC) ortaya çıkan progenitör hücrelerdir.
  • Maruz kaldıkları sinyal moleküllerine bağlı olarak osteoblastlara veya kondrositlere farklılaşma yeteneğine sahiptirler ve sırasıyla kemik veya kıkırdak oluştururlar. Osteokondroprogenitör hücreler kemik oluşumu ve bakımı için önemlidir.

Keşif

Alexander Friedenstein ve meslektaşları, kemik iliği ya da bağ dokuları için herhangi bir genetik ya da morfolojik kriter ortaya konmadan önce, birçok memeli dokusunda osteoprogenitör hücreleri ilk kez tanımlamıştır. Osteoprogenitör hücreler, osteogenez ve kondrogenez bölgeleri artık bilindiğinden, mevcut kemik veya kıkırdak yapılarıyla olan ilişkileri veya embriyodaki yerleşimleri ile tanımlanabilir.

Sitoliz

Sitoliz, bir hücrenin zar bütünlüğünü parçalayarak “çözülmesidir”. Tetikleyici faktörler, hücre içi virüslerin güçlü bir şekilde çoğalması, hipotonik bir dış ortam veya immünolojik savunma mekanizmaları olabilir. Buna karşılık gelen sıfat sitolitiktir.

Bağışıklık sisteminin sitolitik aracılık eden bileşenleri şunları içerir.

  • T-katil hücreleri ve NK hücreleri (membrana zarar veren perforinlerin salgılanması) ve
  • kompleman sistemi (membran saldırı kompleksinin oluşumu).

Sitolizin sonucu hücre nekrozudur. Hemoliz, sitolizin özel bir şeklidir.

İnterstisyel sıvı

  • inter-: Latince “arasında, iki şeyin ortasında” anlamına gelir.
  • -stitium: Latince “yerleştirilmiş olan şey”, “aralık” ya da “boşluk” anlamına gelir; kökü stāre (durmak, yer almak) fiilidir.
  • interstitium: “İki şey arasında kalan yer, aralık” demektir.
  • interstitialis (sıfat hali): “Aralıkla ilgili, arada bulunan.”

İnterstisyel Sıvı (Doku Sıvısı): Tanımı, Fizyolojik Önemi ve Patofizyolojik Yansımaları

İnterstisyel sıvı –ya da daha yaygın adıyla doku sıvısı– canlı organizmalarda hücre dışı sıvı (extracellular fluid, ECF) kompartımanının temel bileşenlerinden biridir. Bu sıvı, dokuların parankimal hücreleri ile bunları besleyen kılcal damarlar arasındaki mikroskobik aralıkları dolduran ve hacim olarak oldukça büyük bir yer tutan yarı statik ama dinamik bir sıvıdır. Söz konusu sıvı; plazmadan kılcal endotel yoluyla süzülen su, iyonlar, küçük proteinler, hormonlar, besin maddeleri ve metabolitlerden oluşur.

İnterstisyel sıvı, canlı organizmalarda yalnızca bir taşıma ve difüzyon ortamı değil, aynı zamanda karmaşık fizyolojik işlevlerin yürütüldüğü bir mikroçevredir. Bu sıvının bileşimi, akışkanlığı, pH’sı ve elektrolit dağılımı hücre fonksiyonlarını doğrudan etkiler; dolayısıyla hem temel biyolojide hem de klinik tıpta merkezi bir rol oynar.


1. Biyolojik Dağılım ve Kompartımanlar Arasındaki İlişki

İnsan vücudu, ağırlığının yaklaşık %60’ını sudan meydana getirir. Bu toplam vücut suyu iki büyük kompartımana ayrılır:

  • İntraselüler sıvı (Intracellular fluid, ICF): Hücrelerin içini dolduran sıvı (yaklaşık %40)
  • Ekstraselüler sıvı (ECF): Hücre dışı sıvı (yaklaşık %20), kendi içinde üç ana alt bileşene ayrılır:
    • İnterstisyel sıvı (~%15)
    • İntravasküler sıvı (kan plazması) (~%5)
    • Transselüler sıvı (beyin omurilik sıvısı, sinovyal sıvı, perikardiyal sıvı, göz içi sıvı vb.) (daha küçük oranlarda)

Bu bağlamda interstisyel sıvı, hücre dışı sıvının en büyük alt birimini oluşturur ve homeostaz açısından vazgeçilmezdir.


2. İnterstisyel Sıvının Bileşimi ve Kaynağı

İnterstisyel sıvı, büyük oranda kan plazmasının süzülmesiyle oluşur. Kılcal damarların endotelyal duvarları, Starling kuvvetleri (hidrostatik ve onkotik basınçlar) denilen karşıt fiziko-kimyasal kuvvetlerin etkisiyle su ve çözünen küçük moleküllerin interstisyuma geçmesine izin verir:

  • Kapiller hidrostatik basınç, sıvının damar dışına doğru itilmesine neden olur.
  • Plazma onkotik basıncı (özellikle albümin gibi büyük proteinlerce belirlenir), sıvıyı damar içine çekmeye çalışır.

Bu fizyolojik denge sayesinde interstisyel sıvının miktarı ve bileşimi oldukça hassas biçimde düzenlenir.


3. Fonksiyonel Rolleri

İnterstisyel sıvı yalnızca bir “dolgu maddesi” değil, aynı zamanda bir fizyolojik arayüz işlevi görür. Fonksiyonları şu başlıklar altında özetlenebilir:

  • Besin Taşınımı: Glukoz, amino asitler, elektrolitler ve vitaminler gibi maddeler, interstisyel sıvı yoluyla hücrelere difüze edilir.
  • Atıkların Uzaklaştırılması: Hücre metabolizmasının ürünleri (örneğin laktat, üre, karbondioksit) bu sıvıya geçer ve buradan venöz sistem ya da lenfatik sistem aracılığıyla uzaklaştırılır.
  • Sinyal İletimi: Sitokinler, hormonlar ve nöropeptitler gibi moleküller interstisyel sıvıda difüze olarak hücreler arası haberleşmeyi mümkün kılar.
  • Mekanik Tamponlama: Hücre dışı boşlukları doldurarak mekanik streslere karşı dokuyu korur.
  • Bağışıklık Gözetimi: Doku makrofajları, dendritik hücreler ve lenfositler interstisyel sıvıdan gelen sinyallerle aktive olur.

4. Beyinde İnterstisyel Sıvı: Glimfatik Sistem ve BOS Etkileşimi

Merkezi sinir sisteminde interstisyel sıvının önemi daha da artar. Beyin parankiminde, bu sıvı glial hücreler arasında akar ve sinir hücrelerinin atık ürünlerini temizlemek için glimfatik sistem adı verilen özgün bir sistemle işlev görür. Glimfatik sistem, beyin omurilik sıvısı (BOS) ile yakın ilişkilidir; BOS, arteriyel pulsasyonla perivasküler boşluklardan interstisyuma geçer ve burada atıkları temizledikten sonra venöz perivasküler boşluklardan dışarı taşınır.


5. İnterstisyel Sıvının Düzenlenmesi ve Lenfatik Sistem

İnterstisyel sıvının hacmi, sürekli olarak lenfatik sistem aracılığıyla düzenlenir. Filtrasyonla kılcal damarlardan interstisyuma geçen sıvının fazlası, lenfatik kapillerler tarafından emilir ve lenf nodları üzerinden dolaşıma geri kazandırılır. Bu geri dönüşüm mekanizması bozulduğunda sıvı birikimi meydana gelir.


6. Patofizyolojik Durumlar: Ödem ve Denge Bozuklukları

İnterstisyel sıvının normal hacminin aşılması, klinikte ödem olarak bilinen duruma yol açar. Ödemin başlıca nedenleri şunlardır:

  • Kapiller hidrostatik basınç artışı (örneğin konjestif kalp yetmezliğinde)
  • Plazma onkotik basınç azalması (örneğin hipoproteinemi, nefrotik sendrom)
  • Kapiller geçirgenlik artışı (enflamasyon, sepsis)
  • Lenfatik drenajın bozulması (örneğin lenfödem, tümöral tıkanıklık)

Bu durumlar, interstisyel sıvının düzenlenmesini bozar ve hem dokuların işlevini hem de genel homeostazı tehlikeye atar.


7. Klinik ve Tanısal Önemi

İnterstisyel sıvı, doğrudan ölçülmesi zor olmakla birlikte, biyobelirteç difüzyonu, doku empedans ölçümleri, manyetik rezonans görüntüleme (MRI) ve bioimpedans analizi gibi tekniklerle dolaylı olarak değerlendirilebilir. Özellikle kronik ödem, lenfödem ve beyin ödemi gibi klinik durumların değerlendirilmesinde interstisyel sıvı hacminin ve bileşiminin izlenmesi büyük önem taşır.





Keşif

İnterstisyel Sıvının Keşfi: Mikroskobik Görünmeyenin Tarihsel Yolculuğu

İnterstisyel sıvı – yani hücreler arası boşlukları dolduran ve madde değişimini mümkün kılan yarı-saydam yaşam ortamı – tarihsel olarak tıbbın en geç anlaşılan fizyolojik bileşenlerinden biri olmuştur. Bunun temel nedeni, bu sıvının doğrudan gözlemlenebilir olmaması ve uzun bir süre boyunca yalnızca “dolgu boşluğu” ya da “boşluk” olarak algılanmasıdır. Ancak modern fizyolojide, bu sözde boşluğun aslında yaşamın en aktif alanlarından biri olduğu anlaşılmıştır.


1. Antik Tıpta Hücrelerarası Alan: Görünmeyenin Görülmeyişi

Antik Yunan tıbbında, özellikle Hipokratik metinlerde ve Galen’in çalışmalarında vücut sıvılarından sıkça bahsedilse de, bunlar esas olarak kan, balgam, sarı safra ve kara safra gibi makroskobik düzeyde tanımlanabilen sıvılardı. Galen’in fizyolojisinde, damar sisteminden çıkan sıvının dokular arasında “sızdığı” ve oradan tekrar geri döndüğü düşünülse de, bu sürecin mikroskobik düzeydeki yapıları – hücreler, kapiller damarlar ya da interstisyel boşluklar – içermesi mümkün değildi. Çünkü bu yapıların varlığı gözlemlenemiyor, sadece sezgisel olarak varsayılabiliyordu.


2. Mikroskopun Doğuşu: Görünmeyeni Görmek (17. yy)

  1. yüzyılda mikroskop teknolojisinin gelişmesiyle birlikte, damarların ve dokuların yapısı daha yakından incelenmeye başlandı. Özellikle Marcello Malpighi ve Antonie van Leeuwenhoek, kılcal damarların varlığını tanımlayan ilk bilim insanları arasında yer aldı.

Leeuwenhoek, 1680’lerde kurbağa dilinde kanın kılcal damarlarda akışını gözlemlediğinde, damar sisteminin gerçekten de devamlı olduğunu ilk kez gösterdi. Ancak bu damarlar arasındaki alanlarda dolaşan sıvının doğası hâlâ belirsizdi.


3. 18.–19. Yüzyıl: İnterstisyumun Anatomik Olarak Fark Edilmesi

  1. yüzyılda anatomist Albrecht von Haller, bağ dokusu içinde yer alan sıvı benzeri yapıları tanımlamaya başladı. Ancak bu yapılar “interstisyel sıvı” olarak adlandırılmıyordu. Haller bu sıvılardan humor aquosus gibi genel terimlerle söz ederken, bu sıvının fonksiyonları konusunda somut fizyolojik çıkarımlarda bulunamamıştı.

Xavier Bichat (1771–1802), dokular arası alanların hastalıkla nasıl değiştiğini gözlemleyen ilk klinik patologlardan biri oldu. Bichat, hücre teorisinden önce yaşamış olmasına rağmen, dokuların canlılığını belirleyen ara alanlardan bahsederek interstisyel çevreye dikkat çekti.


4. 19. Yüzyıl Ortası: Starling ve Mikrosirkülasyonun Fizyolojisi

  1. yüzyılın sonlarına doğru, İngiliz fizyolog Ernest Starling interstisyel sıvının gerçekten bilimsel tanımını yapabilen ilk isimlerden biri oldu. Starling, 1896-1899 yılları arasında yaptığı deneylerle, kanın plazma bileşenlerinin kılcal damarlardan dışarıya çıkışını ve bu sıvının interstisyel boşluklarda geçici olarak biriktiğini gösterdi.

Bu sıvının hidrostatik ve onkotik basınç etkisiyle dışarı çıktığını ve daha sonra lenf sistemiyle geri emildiğini gösteren bu model, günümüzde bile geçerliliğini sürdüren Starling hipotezinin temelini oluşturdu.

Starling’in modeli, interstisyel sıvının yalnızca var olduğunu değil, aynı zamanda dengeleyici, taşıyıcı ve düzenleyici bir fizyolojik ortam olduğunu ortaya koydu. Bu, tıpta “ara boşluk” olarak adlandırılan alanların aktif birer mikroçevre olduğu fikrini doğurdu.


5. 20. Yüzyıl: Mikroskobik Akışkanlar, Doku Basıncı ve Lenfatik Sirkülasyon

  1. yüzyılın ilk yarısında, fizyologlar interstisyel sıvının sadece bir “geçiş ortamı” değil, aynı zamanda dinamik bir basınç alanı olduğunu fark ettiler. Özellikle Arthur Guyton, interstisyel sıvının dokular üzerindeki basıncını ve sıvı dengesine etkisini ölçen deneysel düzenekler kurdu.

Bu dönemde:

  • Lenfatik kapillerlerin interstisyel sıvıyı emme kapasiteleri ölçüldü.
  • İnterstisyel sıvının elektrolit kompozisyonu, ozmolaritesi ve protein içerikleri tanımlandı.
  • Permeabilite çalışmaları, damar duvarının seçici geçirgenlik özelliklerini ve bu geçirgenliğin hastalıklarda nasıl değiştiğini ortaya koydu.

Bu gelişmelerle birlikte interstisyel sıvı, mikrosirkülasyonun merkezi bir unsuru olarak düşünülmeye başlandı.


6. 21. Yüzyıl: Glimfatik Sistem ve İnterstisyel Sıvının Nörolojik Fonksiyonu

2010’lu yıllarda yapılan çalışmalar, interstisyel sıvının yalnızca periferik dokularda değil, beyin gibi hassas ve kapalı sistemlerde de aktif rol oynadığını gösterdi.

Maiken Nedergaard ve ekibi, 2012 yılında fare modelleriyle yaptığı deneylerde, BOS’un arteriyel perivasküler boşluklardan beyin parankimine geçerek interstisyel sıvı ile karıştığını, bu sıvının beyin atıklarını temizlediğini ve venöz perivasküler alanlardan geri döndüğünü gösterdi.

Bu sisteme “glimfatik sistem” adı verildi. Bu keşif, interstisyel sıvının yalnızca taşıyıcı bir ortam değil, aynı zamanda sinir sistemi sağlığının korunmasında aktif bir temizlik ve iletim platformu olduğunu ortaya koydu.


Bugünkü Anlayış

Bugün interstisyel sıvı:

  • Hücre dışı sıvının en büyük hacmini oluşturduğu,
  • Elektrolit, hormon, metabolit ve bağışıklık hücrelerinin dağıtımında kritik rol oynadığı,
  • Doku onarımı, enflamasyon, ödem ve kanser metastazı gibi süreçlerde aktif yer aldığı bilinmektedir.

Ayrıca son yıllarda yapılan histolojik çalışmalarla, daha önce “bağ dokusu boşluğu” olarak kabul edilen alanlarda dinamik sıvı akışının olduğu ve bu akışın biyolojik sinyal iletişimi açısından kritik öneme sahip olduğu gösterilmiştir (örneğin bağ dokudaki interstisyel akımın fibroblast aktivitesi üzerine etkisi gibi).


Sonuç Yerine Notlar (Ancak Yorum İstenirse Genişletilir)

İnterstisyel sıvının keşfi, tıbbın en gözle görülmeyen ama en hayati alanlarından birinin yavaş yavaş aydınlatılma öyküsüdür. Bu süreç, Galen’in varsayımlarından Starling’in ölçümlerine, Guyton’un basınç modellerinden Nedergaard’ın nöroglial gözlemlerine kadar uzanan çok katmanlı, çok yüzyıllı bir yolculuktur.

İnterstisyel sıvı bugün yalnızca bir fizyolojik bileşen değil; organizmanın bütünlüğünü sağlayan mikroskobik ama merkezi bir altyapı sistemidir.




İleri Okuma
  1. Malpighi, M. (1661). De pulmonibus. Bologna.
  2. Leeuwenhoek, A. van (1680). Observationes de capillari vasis. Philosophical Transactions of the Royal Society.
  3. Starling, E. H. (1896). On the absorption of fluids from the connective tissue spaces. Journal of Physiology, 19(4), 312–326.
  4. Guyton, A. C. (1955). Interstitial fluid pressure: experimental measurements and physiological significance. Circulation Research, 3, 257–264.
  5. Aukland, K., & Reed, R. K. (1993). Interstitial-lymphatic mechanisms in the control of extracellular fluid volume. Physiological Reviews, 73(1), 1–78.
  6. Levick, J. R., & Michel, C. C. (2010). Microvascular fluid exchange and the revised Starling principle. Cardiovascular Research, 87(2), 198–210.
  7. Iliff, J. J., Wang, M., Liao, Y., et al. (2012). A paravascular pathway facilitates CSF flow through the brain parenchyma and the clearance of interstitial solutes, including amyloid β. Science Translational Medicine, 4(147), 147ra111.
  8. Wiig, H., & Swartz, M. A. (2012). Interstitial fluid and lymph formation and transport: physiological regulation and roles in inflammation and cancer. Physiological Reviews, 92(3), 1005–1060.
  9. Nedergaard, M. (2013). Garbage truck of the brain. Science, 340(6140), 1529–1530.
  10. Guyton, A. C., & Hall, J. E. (2006). Textbook of Medical Physiology (11th ed.). Elsevier Saunders.


Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Selülozlar

  • Selüloz, β(1→4)-glikozidik olarak bağlı doğrusal ve dallanmamış glikoz moleküllerinden oluşan bir polisakkarittir.
  • Kantitatif olarak dünyadaki en önemli biyopolimerdir ve bitki ve alglerin hücre duvarlarında bulunur.
  • Selüloz dirençlidir ve nişastanın aksine insanlar tarafından sindirilemez.
  • Diğer şeylerin yanı sıra kağıt, karton, tekstil ve biyomalzeme üretiminde kullanılır.
  • Çok sayıda türevi, eczacılıkta yardımcı maddeler olarak önemli bir rol oynamaktadır. Örneğin tablet, kapsül, süspansiyon ve jel üretimi için kullanılırlar.

Ürünler

Selüloz ve türevleri eczanelerde ve ecza depolarında saf maddeler olarak mevcuttur. Çok sayıda tıbbi üründe, özellikle yardımcı madde ve bazen de etken madde olarak bulunurlar.

Kimyasal

Yapı ve özellikler

Selüloz bir karbonhidrattır ve glukoz monomerlerinin doğrusal ve dallanmamış zincirlerinden oluşan bir polimerdir (bir polisakkarit). Yani ormanda ya da bir çayırda yürürken etrafınız yoğunlaştırılmış glikozla çevrilidir. Bir selüloz ipliğindeki yüzlerce ila binlerce D-glukoz birbirlerine β(1→4)-glikozidik olarak bağlıdır.

Bu, glikozun α(1→4)-glikozidik olarak bağlı olduğu ve spiral bir yapıya sahip olduğu nişastanın (amiloz) tersidir. İnsanların selülozu amilazlarla sindirememesinin nedeni budur. Güçlü asitlerle veya selülaz adı verilen enzimlerle hidrolize edilebilir. Otçulların çoğu selülazları kendileri üretmez, ancak bağırsak floralarında selülozu sindiren ve ATP sentezi için kullanılabilir hale getiren bakteriler vardır.

Moleküler formülü (C6H10O5)n’dir. Selülozdaki glikoz dimerine selobiyoz denir.

Selüloz esas olarak bitkilerin ve alglerin hücre duvarlarında bulunur ve dünyadaki en önemli biyopolimerdir. Doğa her yıl milyarlarca ton selüloz sentezlemektedir. Fotosentez için gerekli enerji güneşten, karbon ise havadaki karbondioksitten gelir. Pamuk neredeyse tamamen selülozdan oluşur.

Her bir düz iplikçik, hidroksi grupları aracılığıyla komşu iplikçiklerle hidrojen bağları oluşturur ve bu da yüksek stabilite ve gerilme mukavemeti sağlar. Selüloz genellikle kristal yapıdadır ve amorf değildir.

Ahşap ayrıca birçok özelliğini kazandıran hemiselüloz ve ligninden oluşur. Hemiselülozlar glikozun yanı sıra ksiloz, mannoz, galaktoz, ramnoz ve arabinoz gibi diğer şekerleri de içerir.

İlaç endüstrisi için doğal selülozdan kimyasallarla modifiye edilmiş özelliklere sahip çok sayıda türev üretilmektedir.

Farmakope tarafından tanımlanan selüloz tozu, beyaz, ince veya granüler, kokusuz ve tatsız, hidrofilik ancak pratik olarak suda çözünmeyen bir toz olarak bulunur.

Etkileri

Selülozların diğer özelliklerinin yanı sıra jel oluşturma, kalınlaştırma, ayrışmayı teşvik etme ve stabilize etme özellikleri vardır.

Uygulama alanları

Farmasötik yardımcı maddeler:

  • Jellerin, çözeltilerin, şurupların ve süspansiyonların hazırlanması için.
  • Tabletler ve kısmen de kapsüller için bağlayıcı, dolgu, taşıyıcı ve parçalayıcı maddeler olarak.
  • Doğrudan tabletleme için.
  • Jelatinsiz kapsül kabuklarının üretimi için.

Aktif bileşenler:

  • Gözyaşı ikameleri için.
  • Kabızlığın önlenmesi ve tedavisi için kalorisiz diyet lifi olarak.

Diğer kullanımlar:

  • Kağıt ve karton üretimi için.
  • Tekstil, bandaj ve tıbbi ürünler için pamuk.
  • Yapı malzemesi olarak ligninli ahşapta.
  • Ambalaj malzemesi için, örneğin selofan.
  • Biyoplastik ve biyomalzeme üretimi için.
  • Selülazlar, gıda intoleransı gibi sindirim bozukluklarında sindirim enzimi olarak kullanılır.

Ek: Selüloz türevleri
Selüloz türevleri, farmasötik yardımcı maddeler olarak kullanılan selülozun kimyasal türevleridir. Bunların çoğu farmakopede monografik olarak belirtilmiştir:

  • Carmellose
  • Selüloz asetat
  • Selüloz asetat bütirat
  • Selüloz asetat ftalat
  • Kroskarmeloz sodyum
  • Etil selüloz
  • Hidroksietil selüloz
  • Hidroksipropil selüloz
  • Hipromelloz
  • Metilselüloz
  • Metil hidroksietil selüloz
  • Mikrokristalin selüloz

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Dendrit

Yunanca dendron “ağaç” –> dendrites “ağaca ait veya ağaçla ilgili” —> 1745 “bazı taşların üzerinde dallanan çalılar, ağaçlar veya yosunlar şeklinde bulunan doğal işaret”

Dendritler bir hücrenin dal benzeri sitoplazmik uzantılarıdır. Sinir hücreleri ve dendritik hücreler de dahil olmak üzere çeşitli hücre tiplerinde görülürler.

Sinir hücrelerinde (nöronlar) dendritler elektriksel uyarıları almaya ve bunları somaya iletmeye yarar.

Fizyoloji

Dendritler öncelikle uyaranları almaya hizmet etse de, dendritteki aksiyon potansiyelleri temelde her iki yönde de çalışabilir. Bir sinir hücresi depolarize olduğunda, elektriksel uyarım sadece aksonda değil, aynı zamanda geri dönen bir aksiyon potansiyeli olarak dendritlerde de yayılır. Bu geri bildirim dendritlerin alım özelliklerini değiştirir ve sonrasında gelen sinaptik sinyali etkiler. Her iki sinir hücresinin daha güçlü bir şekilde bağlanmasına yol açar. Bunun aksine, sinaptik sinyalden önce tetiklenen bir dürtü sinir bağlantısının zayıflamasına yol açar. Bu mekanizma nöronal plastisite için önemli bir öneme sahiptir.

Ozmoreseptör

  • Osmo-: Yunanca osmos (ὠσμός), “itme, itki” kökünden gelir; biyolojide “su geçişi/osmoz” anlamına gelir.
  • -reseptör: Latince receptorrecipere (“almak, kabul etmek”) fiilinden türemiştir; “alıcı, algılayıcı” anlamındadır.

Ozmoreseptör, kelime anlamı olarak “osmotik basınç değişimlerini algılayan yapı” demektir. Terim, fizyolojide vücuttaki sıvı dengesini kontrol eden hücresel alıcıları tanımlar.


1. Tanım ve Lokalizasyon

  • Osmoreseptörler, hücre dışı sıvının ozmolaritesini (çözünen madde konsantrasyonunu) algılayan özelleşmiş nöral hücrelerdir.
  • Başlıca bulundukları yerler:
    • Hipotalamus (özellikle organum vasculosum lamina terminalis ve subfornical organ)
    • Böbreğin jukstaglomerüler aparatı

2. Hücre İçi ve Hücre Dışı Ozmolarite Dengesi

  • Osmoreseptörlerin sitoplazmik ozmolaritesi yaklaşık olarak 290 mosmol/kg H₂O’dur.
  • Hücre içi ve dışı ozmolarite eşit olduğunda, net bir su hareketi olmaz.
  • Hücre içi ve dışı arasında su geçişi, ozmotik gradyana göre gerçekleşir (osmoz ilkesi).

3. Ozmolarite Düşüşünde Mekanizma (Hipoozmolarite Durumu)

  • Hücre dışı ozmolarite düştüğünde (örneğin tuz kaybı ile):
    • Hücre dışından içeriye doğru su girişi olur.
    • Bu, hücrelerin şişmesine neden olur.
    • Şişme, mekanosensitif iyon kanallarının aktivasyonunu tetikler.
    • İyon kanalları açılarak membran depolarizasyonu meydana gelir.
    • Bu durum, nörotransmitter salınımı ya da aksiyon potansiyeli oluşturur.

4. Ozmolarite Artışında Mekanizma (Hiperozmolarite Durumu)

  • Hücre dışı ozmolarite arttığında (örneğin su kaybı ile):
    • Hücre dışına doğru su kaybı olur.
    • Hücre hacmi küçülür ve hiperpolarizasyon meydana gelir.
    • Bu süreç, susuzluk hissini başlatan sinyalleri tetikler.
    • Hipotalamus yoluyla ADH salınımı uyarılır.

5. Susuzluk Hissinin Anlık Sona Ermesi

  • Su içildikten sonra susuzluk hissi saniyeler içinde sona erer.
  • Oysa, yutulan sıvının kana ve osmoreseptörlere ulaşması birkaç dakika alır.
  • Bu durumun, ağız, yutak ve mide duvarındaki sinirsel geribildirim mekanizmalarıyla ilişkili olduğu düşünülmektedir.
  • Mekanizma tam olarak açıklığa kavuşmamıştır.

6. Osmolalite Homeostazında Rol Oynayan Hormonlar

a. Vazopressin (Antidiüretik Hormon – ADH)

  • Hipotalamustan salgılanır (nörohipofiz aracılığıyla).
  • Böbreklerde su geri emilimini artırarak idrar konsantrasyonunu artırır, su kaybını önler.

b. Aldosteron

  • Adrenal korteksten salgılanır.
  • Sodyumun geri emilimini artırır, bu da dolaylı olarak su tutulmasını sağlar.

c. Atriyal Natriüretik Peptid (ANP/ANF)

  • Kalbin sağ atriyumundan salgılanır.
  • Natriürez ve diyürezi teşvik ederek kan hacmini ve osmolaliteyi azaltır.
  • Aldosteron ve ADH salınımını inhibe eder.

7. Ek Bilgiler

  • Osmoreseptörler, yalnızca sıvı dengesini değil, aynı zamanda kan basıncının ve elektrolit dengesinin düzenlenmesinde de dolaylı rol oynar.
  • Özellikle hipotalamik osmoreseptörler, ADH salınımı ve susuzluk hissi üzerinden beyin-böbrek osmotik aksının merkezindedir.

Keşif

Aşağı yukarı yüz elli yılı bulan hikâyenin başında, “iç ortamın sabitliği” fikrini bilimsel düşüncenin merkezine yerleştiren Claude Bernard vardır: onun öğrencileri ve takipçileri, kanın “muhit” olarak hücrelere nasıl bir denge sunduğunu anlamaya çalışırken, su ile çözünmüş tuzların ve özellikle sodyumun bir organizmanın yaşamsal ritimlerine hükmettiğini sezmişti. Yine de “osmoreseptör” dediğimiz özel algılayıcıların varlığı—yani vücut sıvılarının osmolalitesindeki çok küçük oynamaları nöral koda dönüştüren hücreler—uzun süre yalnızca sezgi ve kuramsal gereklilik düzeyinde kaldı. Hikâye, asıl ivmesini böbreklerin su tutma kabiliyetini yöneten hipofiz arka lobu hormonunun (vasopressin/ADH) fizyolojisi aydınlandığında kazanır: antidiüretik prensibin saflaştırılması ve kimyasal doğasının anlaşılması, “pH ya da kan basıncı gibi” bir sabitin daha bulunduğunu—plazma osmolalitesinin—gözler önüne serdi.

İkinci Perde’de sahneye E. B. Verney çıkar. 1940’ların sonlarında yaptığı kusursuz fizyolojik düzeneklerle (karotid içine hipertonik eriyik infüzyonları, çapraz perfüzyon ve kontrollü diürez ölçümleri) Verney, ADH salınımının, kana karışan sodyumla değil, beynin bir yerlerindeki duyarlı alıcıların tuz/ su dengesindeki artışı “sezmesiyle” tetiklendiğini gösterir. Böylece “osmoreseptör” kavramı, saf kuramdan deneysel hakikate terfi eder: kanın osmolalitesindeki yüzde birlik artışlar—gündelik yaşamda susamayı başlatan türden çok küçük oynamalar—ADH salınımını refleks biçimde yükseltir; bu refleks, suyun böbrek tübüllerinden geri emilmesini arttırır ve içilen suyun hızla “sinyali susturmasına” olanak verir. Verney’nin köpeklerdeki o klasik “karotid hipertonik uyarım → hipofizer cevap” gösterileri, beynin ön-alt bölgelerinde, o dönemde henüz haritası kabaca çıkarılmış bir “susama alanı” ve ona komşu “osmotik kontrol devreleri” olduğuna ikna eder.

Üçüncü Perde’de yer, preoptik/ön hipotalamik alanlar çevresindeki lezyon ve mikroenjeksiyon deneylerine kalır. 1950’ler ve 60’lar boyunca, küçük elektrolit damlacıklarının anterior hipotalamusa verilmesiyle susama davranışının ani biçimde tetiklenmesi, tersi yönde, bu bölgelere yapılan sınırlı lezyonların içme davranışını “körleştirmesi”, anatomik hedefi daraltır. Aynı dönemde dolaşımsal anjiyotensinin (özellikle anjiyotensin II) merkezi etkilerinin keşfi, “susama” ile “osmotik” uyarılmışlığın birbirine eklemlendiği bir üst ağ düşüncesini doğurur. Beynin kan-beyin bariyerinin delikli/özelleşmiş pencereleri olan sirkumventriküler organlar—başta lamina terminalisin vasküloz organı (OVLT) ile forniks altı organ (SFO)—giderek daha fazla şüphe çeker; çünkü bu yapılar hem kana “açık”tır (arteriyel içeriği neredeyse doğrudan seyrederler), hem de preoptik çekirdek ve paraventriküler-supraoptik çekirdeklere zengin projeksiyonlar yollarlar. 1970’ler ve 80’lerdeki yol-izleme ve lezyon çalışmaları, “osmotik beyin”in bu iki düğüm etrafında örüldüğünü fiilen kanıtlar.

Dördüncü Perde, nöronun kendisini bir “osmotik transdüser”e dönüştüren biyofizik ile başlar. Hipotalamik nöronlar—özellikle OVLT ve supraoptik çekirdek nöronları—hacimlerinin küçülmesiyle (hipertonik ortamda su kaybı) mekanik olarak gerilen membranlarında “gerilmeyle etkisizleşen” (stretch-inactivated) katyon kanalları açar; bu, depolarizasyon ve aksiyon potansiyeli hızlanması demektir. Bu özdevinimsel osmosensitiviteye hangi moleküler gözeneklerin aracılık ettiği uzun süre tartışılır: bazı hücrelerde TRPV1-benzeri varyantların hacim büzüşmesine karşı duyarlı olduğu, başka popülasyonlarda TRPV4’ün ılımlı hipotonik-hipertonik salınımlara yanıt verdiği, hatta bazılarında mekanik kapılı katyon kanallarının (ör. Piezo ailesi ile kesişen özellikler gösteren akımlar) katkıda bulunduğu gösterilir. İçlerinden özellikle OVLT’de tanımlanan TRPV1-benzeri iletim, “hücre iskeletine bağlanmış, membran kavislenmesini algılayan” bir transdüksiyon modülü fikrini kuvvetlendirir; yani osmoreseptör nöron, yalnızca “kimyasal derişime” değil, doğrudan “hacim-mekanik” değişime kilitlidir. Bu biyofizik modül, ADH nöronlarının (supraoptik ve paraventriküler çekirdek) ateşleme paternine bağlandığında, birkaç miliosmol/kg’lık yükselmelerin dahi dakikalar ölçeğinde hormonal cevap doğurduğu açıklık kazanır.

Beşinci Perde, “tuz/su” dengesinin yalnızca osmolaliteyle değil, sodyumun mutlak derişimiyle de algılandığını gösteren buluşlarla açılır. Sirkumventriküler organların glial hücrelerinde (özellikle SFO/OVLT astrositlerinde) eksprese edilen ve klasik voltaj kapılı sodyum kanallarından yapısal olarak farklılaşan bir sensör—Na(_x) olarak adlandırılan SCN7A ürünü—uzun dönem plazma sodyumundaki değişimlere yavaş ama kalıcı bir “tonik” yanıt üretir. Bu glial algı, laktat gibi ara metabolitlerle nöronlara aktarılır; böylece “hızlı, hacim-odaklı” nöronal osmosensör ile “yavaş, sodyum-tonik” glial sensör, susama ve ADH eksenine iki zaman sabitli besleme sağlar. Bu ikili algı mimarisi, günlük yaşamda gözlediğimiz iki olguyu açıklar: tuzlu bir öğünden sonra gecikmeli ama ısrarlı susama; buna karşılık kısa sürede büyük hacimde su içilince çok hızlı kesilen susuzluk hissi.

Altıncı Perde, mimarinin devresel haritasıdır. OVLT ve SFO’nun glutamaterjik projeksiyonları median preoptik çekirdeğe (MnPO) ve oradan hipofiz arka lobunu yöneten hipotalamik nüvelere (PVN/SON) uzanır; buna paralel, SFO ve çevresinde GABAerjik “susama fren” devreleri tanımlanır. Optogenetik ve kalsiyum görüntüleme çalışmaları, SFO’daki glutamaterjik hücre gruplarının saniyeler ölçeğinde içme davranışını başlatabildiğini; GABAerjik altpopülasyonların ise içme sırasında ve hemen sonrasında devreye girerek “doyum” hissini pekiştirdiğini gösterir. Daha çarpıcı olan, “öngörücü (anticipatory) kapanış” denen olgudur: Ağıza dokunan ilk su yudumları, henüz kan ozmolalitesi değişmeden, OVLT/SFO→preoptik eksende ateşlemeyi bastırır, ADH salınımını hızla düşürür ve susama hissini dakikalar içinde söndürür. Ağız-yutak ve özofagus kaynaklı bu hızlı geri-bildirim, mide ve portal damar bölgesinden gelen daha yavaş visseral sinyallerle birleşir; beyin burada “gelecek 5–10 dakikada kana karışacak suyun” hesabını yapar. Böylece sistem, yalnızca hatayı (yüksek osmolalite) düzeltmekle kalmaz; düzelmenin hızını önceden tahmin eder.

Yedinci Perde, tek hücre çözünürlüğünde transkriptomik ve bağlanırlık atlaslarının devreye girmesiyle neredeyse bir “ansiklopedi”ye dönüşür. OVLT ve SFO’da farklı iyon kanal imzaları (ör. TRPV ailesi üyeleri, hacim-duyarlı K(^+) kanalları), peptiderjik belirteçler (ör. prodinorfin, tachykininler) ve reseptör kombinasyonları (AT(_1)R, EP(_3) vb.) ile tanımlanan altpopülasyonlar belirlenir. Bu haritalar, “aynı davranış”ın farklı bağlamsal itkiler altında (dehidrasyon, hipernatremi, hipovolemi, ateş/IL-1β aracılı pirojenik durumlar) farklı nöronal mikrodüğümlerce yönetildiğini; örneğin prostaglandin E(_2) aracılığıyla ateş ve susama arasında kurulan köprülerin ayrı devre kollarıyla işlendiğini ortaya koyar. Glia yalnızca metabolit köprüsü değildir: aquaporin-4 yoğun son ayaklar, perivasküler boşluklarda suyun mikrodolaşımını düzenler; astrosit kalsiyum dalgaları nöronal osmosensitivitenin eşik ve kazancını ayarlar. Bu “nöron-glia ansamblı”, osmoreseptör kavramını tek hücreden çok hücreli bir işbirliği paradigmasına taşır.

Sekizinci Perde, klinik fizyolojinin sahnesidir. Merkezi diyabetes insipidus, posterior hipofiz eksenindeki hasarla su tutma refleksinin çökmesini sergilerken; dipsogenik sendromlarda (OVLT/SFO çevresi irritasyonu/uyarılmışlığı) susama eşiği aşağı kayar ve birey, normal osmolalitede dahi içmeye zorlanır. Psikojenik polidipsi ile osmotik devrelerin patolojik uyarılması arasındaki ayrım, bugün nörogörüntüleme ve ADH/ko-peptin dinamikleriyle daha nesnel çizilebilmektedir. Yaşlılıkta susama eşiğinin yükselmesi ve “susuzluğu fark etme” penceresinin daralması, devrenin duyusal ve motivasyonel kollarında yaşa bağlı ayar kaymalarını düşündürür; bu, sıcak dalgaları ve ilaç etkileşimlerinde görülen kırılganlığın da nörobiyolojik altlığını açıklar. Kafa içi enfeksiyonlar, sarkoidoz veya paraneoplastik süreçler gibi nadir durumlar sirkumventriküler organları seçici biçimde hedefleyerek “osmotik denge bozukluğu” tabloları üretebilir.

Dokuzuncu Perde, bedenin dışarıyla kurduğu daha büyük döngülere odaklanır. Yemek öncesi öğrenilmiş sinyaller (zamanlama, tat/ koku), içme davranışını başlamadan önce ayarlar; bağırsak-liver–vagal eksen, portal kanın ozmolar içeriğini hızlıca beynin sap ve hipotalamik merkezlerine iletir. Bu “çok kaynaklı” veri füzyonu, susama/ADH ekseninin yalnızca bir hata-düzeltme regülatörü değil, aynı zamanda tahmin yürütme ve maliyet-minimizasyonu yapan bir karar modülü olduğunu gösterir: Sıcak yaz gününde koşuya çıkmadan önce “önlem içmesi”, bu devrenin öğrenilmiş ve bağlamsal girişlerle çalıştığının davranışsal kanıtıdır.

Onuncu Perde’de, geleceğe dönük sorular belirir: Osmosensitif nöronlarda hacim-duyarlı akımların tam moleküler kimliği nüve nüve ayrıştırılabilir mi? Glial Na(_x)–nöron ekseni farmakolojik olarak hedeflenirse—örneğin hipernatremi eğilimi olan kalp yetmezliği ya da diyaliz hastalarında—davranışsal ve hormonal cevap eşikleri rasyonel biçimde kaydırılabilir mi? Tek-hücre düzeyinde “osmotik fenotipler”i tanımlayan kanal/reseptör imzaları, yaşlanma ve inflamasyon durumlarında nasıl yeniden yazılıyor? Ve en önemlisi, öngörücü kapanışın beyin sapı–preoptik ekseninde hangi sinaptik ağırlıklar gerçek zamanlı olarak ayarlanıyor? Bu soruların peşinden giden deneysel çizgi, osmoreseptör hikâyesini klasik homeostaz fiziolojisinden bilişsel sinirbilime bağlayan bir köprüye dönüştürmektedir: organizma yalnızca iç dengesini “kurtarmak” için değil, gelecekteki dengesizliklerin olasılığını en aza indirmek için de içer.




İleri Okuma
  1. Bernard, C. (1878). Leçons sur les phénomènes de la vie communs aux animaux et aux végétaux. Paris: J.-B. Baillière.
  2. Cannon, W. B. (1932). The Wisdom of the Body. New York: W.W. Norton.
  3. Verney, E. B. (1947). The Antidiuretic Hormone and the Factors Which Determine Its Release. Proceedings of the Royal Society of London. Series B, 135, 25–106. https://doi.org/10.1098/rspb.1947.0045
  4. du Vigneaud, V. (1955). A Trail of Research in Sulfur Chemistry and Related Fields. Ithaca: Cornell University Press.
  5. Baylis, P. H., & Robertson, G. L. (1980). Neurohypophyseal hormones and disorders of water metabolism. Annual Review of Medicine, 31, 315–330.
  6. Johnson, A. K., & Gross, P. M. (1993). Sensory circumventricular organs and brain homeostatic pathways. FASEB Journal, 7(8), 678–686. https://doi.org/10.1096/fasebj.7.8.8500690
  7. Zhang, Z., & Bourque, C. W. (2003). Transient Receptor Potential Vanilloid Type 1 Channels Contribute to Osmosensory Transduction in Rat Hypothalamic Neurons. Journal of Physiology, 551(2), 517–523. https://doi.org/10.1113/jphysiol.2003.046631
  8. Liedtke, W., & Friedman, J. M. (2003). Abnormal osmotic regulation in trpv4−/− mice. Proceedings of the National Academy of Sciences, 100(23), 13698–13703. https://doi.org/10.1073/pnas.1735416100
  9. Hiyama, T. Y., Watanabe, E., Ono, K., Inenaga, K., & Noda, M. (2004). The Nax Channel: A Voltage-Gated Sodium Channel Analogue with Unique Ion-Sensing Properties. Journal of Physiology, 558(2), 539–548. https://doi.org/10.1113/jphysiol.2004.063842
  10. McKinley, M. J., & Johnson, A. K. (2004). The physiological regulation of thirst and fluid intake. News in Physiological Sciences, 19, 1–6. https://doi.org/10.1152/nips.01470.2003
  11. Bourque, C. W. (2008). Central mechanisms of osmosensation and systemic osmoregulation. Nature Reviews Neuroscience, 9(7), 519–531. https://doi.org/10.1038/nrn2400
  12. Oka, Y., Ye, M., & Zuker, C. S. (2015). Thirst driving and suppressing signals encoded by distinct neural populations in the brain. Nature, 520, 349–352. https://doi.org/10.1038/nature14108
  13. Hiyama, T. Y., & Noda, M. (2016). Sodium sensing in the brain. Pflügers Archiv – European Journal of Physiology, 468, 465–476. https://doi.org/10.1007/s00424-015-1775-3
  14. Zimmerman, C. A., et al. (2016). Thirst neurons anticipate the homeostatic consequences of eating and drinking. Nature, 537, 680–684. https://doi.org/10.1038/nature18950
  15. Gizowski, C., Zaelzer, C., & Bourque, C. W. (2016). Clock-driven vasopressin neurotransmission mediates anticipatory thirst prior to sleep. Nature, 537(7622), 685–688.
  16. Zimmerman, C. A., Leib, D. E., & Knight, Z. A. (2017). Neural circuits underlying thirst and fluid homeostasis. Nature Reviews Neuroscience, 18, 459–469. https://doi.org/10.1038/nrn.2017.71
  17. Gizowski, C., & Bourque, C. W. (2018). The neural basis of homeostatic and anticipatory thirst. Nature, 555, 204–209. https://doi.org/10.1038/nature25750
  18. Noda, M. (2020). The Na(_x) Channel and the Sensing of Sodium Levels in the Brain. Frontiers in Neuroscience, 14, 568. https://doi.org/10.3389/fnins.2020.00568
  19. Matsuda, T., Yao, J., & Tooyama, I. (2020). Osmoregulatory mechanisms in the hypothalamus. Frontiers in Physiology, 11, 112.
  20. Shen, E. H., & Saper, C. B. (2021). The emerging neurobiology of thirst. Current Opinion in Neurobiology, 67, 41–49. https://doi.org/10.1016/j.conb.2020.08.006
  21. Bourque, C. W., & Oliet, S. H. R. (2022). Osmosensation and neuro-glial interactions in hypothalamic homeostatic control. Nature Reviews Neuroscience, 23, 483–499. https://doi.org/10.1038/s41583-022-00594-7

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Arteria thoracica externa

Dış torasik arter, aksiller arterden ayrılan bir arterdir ve tüm evcil memelilerde bulunur. (Bkz; Arteria) (Bkz; thoracica) (Bkz; externa)

Anatomi

1. kaburga seviyesinde, dış torasik arter ana damarından kaudal olarak ayrılır ve ayrıca yüzeysel ve derin dal. Ramus superficialis: musculus pectoralis superficialis ile musculus pectoralis profundus arasında uzanır ve her iki kasta da dallara ayrılır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.