Adiposit

Tanım ve Terminoloji

Adipositler (yağ hücreleri), enerji depolama, ısı üretimi ve endokrin sinyalizasyon işlevlerini bir arada yürüten yüksek derecede özelleşmiş mezenkimal kökenli hücrelerdir. Gündelik kullanımda “yağ hücresi” olarak da adlandırılırlar. Gelişimsel çizgide mezenkimal kök hücre → adipogenik öncü (preadiposit; klasik literatürde “steatoblast”) → olgun adiposit sıralaması ayırt edilir. “Steatoblast” terimi tarihsel olup güncel literatürde “preadiposit/adiposit öncüsü” karşılığı tercih edilir.

  • Adiposit, enerji depolayan, ısı üreten ve endokrin sinyaller yayan bir hücre tipidir.
  • Beyaz (depolama odaklı) ve kahverengi (termogenez odaklı) alt tipler yanında bej ara fenotip bulunur.
  • İnsülin, β-adrenerjik ve natriüretik peptid sinyalleri, lipogenez-lipoliz dengesini dakika-saat ölçeğinde ayarlar.
  • Yaşlanma, lipolitik kapasite ve mitokondriyal verimi azaltır; lipid alımı görece korunur.
  • Depotip ve cinsiyet hormonları, dağılım ve risk profillerini belirgin biçimde etkiler.

  • Uniloküler/multiloküler: Tek/çok damlacıklı lipid morfolojisi.
  • UCP1: Termogenez için proton sızıntısı sağlayan mitokondriyal taşıyıcı.
  • ATGL/HSL/MGL: Sırasıyla tri-, di- ve monogliserid lipazları.
  • PPARγ / C/EBP: Adiposit farklılaşmasının transkripsiyonel ana düzenleyicileri.
  • Bejleşme (browning): WAT içinde UCP1+ fenotipin indüksiyonu.
  • SVF (stromal vasküler fraksiyon): Adiposit dışı hücrelerin ve öncülerin zengin olduğu fraksiyon.

Histoloji ve Ultrastrüktür

Olgun beyaz adipositler tipik olarak 50–150 µm çapında, ileri dolgunlukta ~200 µm’a erişebilen, tek çekirdekli ve uniloküler (tek büyük lipid damlacıklı) hücrelerdir. Sitoplazma, periferde ince bir halka biçiminde kalır; çekirdek yassılaşarak hücre kenarına itilir. Organeller, özellikle mitokondriler, periferik sitoplazmada seyrek ve küçüktür. Her adiposit, bazal lamina ile sarılıdır ve hücre dışı matrikste retiküler lifler (Tip III kollajen) ağı üzerine oturur. Plazma membranı boyunca çok sayıda kaveola bulunur; bunlar transmembran taşıma ve sinyal iletiminde işlevseldir.

Kahverengi adipositler ise multiloküler (çok damlacıklı) morfoloji, mitokondri zenginliği ve yüksek vaskülarite ile tanınır; çekirdek daha santral veya hafif eksantrik yerleşimli olabilir. Mitokondri iç zarlarında UCP1 (uncoupling protein 1) ifade edilir; bu protein oksidatif fosforilasyonu ayırarak ısı üretimini mümkün kılar. Kahverengi depolar, yoğun sempatik innervasyon ve kapiller ağ ile desteklenir.

Olgun adipositler sinsityal yapılar oluşturmaz, yani komşu adipositlerle fizyolojik koşullarda kaynaşmazlar; her biri ayrı bazal lamina ile çevrili, bağımsız hücrelerdir.

Doku Düzeyinde Organizasyon

Beyaz yağ dokusu (WAT), deri altı (subkütan) ve visseral (intraabdominal) depolarda toplanır. Kahverengi yağ dokusu (BAT), yenidoğanda belirgindir; yetişkinlerde servikal–supraklaviküler, paravertebral ve mediastinal bölgelerde değişken miktarda sürer. Bej/“brite” adipositler, WAT içinde uyaranlara (soğuk, β-adrenerjik uyarım vb.) yanıtla kahverengimsi fenotipe kayan indüklenebilir hücrelerdir.

Gelişim ve Adipogenez

Adipositler, mezenkimal kök hücreler ve damar düz kası/perisit soylarıyla ilişkili stromal vasküler fraksiyon (SVF) içindeki öncülerden türeyebilir. Adipogenezin temel moleküler ekseni:

  • PPARγ: Master transkripsiyon faktörü; adiposit kader belirleyicisi.
  • C/EBP ailesi (β, δ → α): Erken ve geç farklılaşma basamaklarını sıralı biçimde yürütür.
  • PRDM16, PGC-1α: Kahverengi/bej yönelimin belirleyicileri; mitokondriyal biyogenez ve UCP1 programını destekler.
  • INS/IGF-1 sinyali, BMP’ler, TGF-β ailesi: Kader belirleme ve büyüme üzerinde bağlama özgü düzenleyicilerdir.

Adipogenez, lipid damlacığı proteinleri (ör. perilipin), lipogenez enzimleri ve glukoz taşıyıcıları (GLUT4)’ın artışıyla sonlanır. Erişkin yaşamda depolar hipertrofi (hücre büyümesi) ve hiperplazi (yeni adiposit oluşumu) ile genişleyebilir; hiperplazi özellikle kronik enerji fazlasında ve belirli depotiplerinde belirgindir.

Sınıflandırma

1) Fonksiyonel ve Morfolojik Sınıflandırma

  • Beyaz adiposit: Uniloküler, düşük mitokondri içeriği; temel işlev enerji depolama ve endokrin sinyalizasyon.
  • Kahverengi adiposit: Multiloküler, yüksek mitokondri içeriği; temel işlev termogenez (UCP1 aracılı).
  • Bej/brite adiposit: Uyarana bağlı, WAT içinde “kahverengileşebilir”; fenotipik plastisite gösterir.

2) Dağılım ve Cinsiyet Dimorfizmi

  • Android (abdominal/visseral baskın) dağılım: Karaciğer drenajına yakınlığı nedeniyle insülin direnci, dislipidemi ve kardiyometabolik risk ile daha güçlü ilişkilidir.
  • Jinoid (gluteofemoral/subkütan baskın) dağılım: Nispeten metabolik açıdan koruyucu kabul edilir; serbest yağ asidi (SYA) akışı daha yavaştır, adipokrin profil farklıdır.

Membran Reseptörleri ve Sinyal İletimi

Adiposit membranında zengin reseptör repertuvarı bulunur:

  • İnsülin reseptörü: GLUT4 translokasyonu ve lipogenez aktivasyonu.
  • β-adrenerjik reseptörler (β1/β2/β3): cAMP–PKA yolu üzerinden lipoliz ve kahverengi/bej program aktivasyonu.
  • α2-adrenerjik reseptör: Antilipolitik etki.
  • Natriüretik peptid reseptörleri (NPR-A): cGMP–PKG üzerinden lipoliz ve mitokondriyal biyogenez katkısı.
  • Leptin, adiponektin, endotelin, anjiyotensin, glukokortikoid ve seks steroid reseptörleri: Depotipine ve fizyolojik bağlama göre düzenleyici etkiler.

Metabolik İşlevler

1) Lipit Alımı ve Depolama

Postprandiyal dönemde, kapiller endotel yüzeyine bağlı lipoprotein lipaz (LPL), şilomikron ve VLDL trigliseridlerini hidroliz ederek serbest yağ asitleri ve gliserol oluşturur. Serbest yağ asitleri taşıyıcılar (CD36/FAT, FABP’ler) ve pasif difüzyonla adiposite alınır; esterifikasyon ile trigliseride çevrilerek lipid damlacığında depolanır. İnsülin, asetil-KoA karboksilaz, yağ asidi sentaz ve gliserolipid sentez enzimlerini artırarak lipogenezi güçlendirir.

2) Lipoliz ve Yağ Asidi Salınımı

Açlık, egzersiz, soğuk ve stres gibi durumlarda β-adrenerjik aktivasyon ile ATGL (adipose triglyceride lipase)HSL (hormone-sensitive lipase)MGL sıralı hidrolizi tetiklenir; perilipin fosforilasyonu damlacık erişimini kolaylaştırır. Ortaya çıkan SYA’lar dolaşıma verilir; gliserol karaciğerde glukoneogeneze girer. İnsülin, lipolizi baskılar; glukagon ve adrenalin lipolizi uyarır (insanda glukagon etkisi daha dolaylıdır; karaciğer ağırlıklıdır).

3) Termogenez

Kahverengi ve indüklenmiş bej adipositlerde, UCP1 proton gradyanını kısa devre ederek ısı üretir; ATP verimi düşerken substrat oksidasyonu artar. Soğuğa maruziyet, sempatik aktivasyon, bazı natriüretik peptidler ve kas kökenli myokinler bu programı destekler.

Endokrin ve Parakrin İşlevler

Adipositler, yağ dokusunu endokrin organ konumuna yükselten geniş bir adipokin repertuvarı salgılar:

  • Leptin: Hipotalamik iştah merkezlerine sinyal; enerji dengesinin uzun dönem geri bildirim düzenleyicisi.
  • Adiponektin: İnsülin duyarlılığını, yağ asidi oksidasyonunu ve anti-inflamatuar yanıtları destekler; düzeyi genellikle yağlanma arttıkça azalır.
  • Resistin, visfatin (NAMPT), omentin, apelin, chemerin ve diğerleri: Dokular arası metabolik iletişimde rol alırlar.
  • Sitokin/kemokinler (TNF-α, IL-6, MCP-1 vb.): Özellikle visseral depolarda ve obezitede artan alçak dereceli inflamasyona katkı verirler.
  • Anjiyotensinojen, PAI-1 gibi faktörler: Kardiyometabolik risk ile ilişkilidir.

Adipoz doku stroması, M1/M2 makrofajlar, T ve B lenfositler, mast hücreleri, endotelyal hücreler ve fibroblastlar ile zengin bir ekosistemdir; “crown-like structures” (nekrotik adiposit çevresinde makrofaj bilezikleri) obezitede sıktır.

Sinirsel ve Damar Denetimi

Adipoz doku, sempatik otonom sinir sistemi tarafından yoğun biçimde innerve edilir; bu innervasyon lipoliz ve termogenezin ani düzenlenmesini sağlar. Vaskülarite, özellikle BAT’ta yüksektir; oksijen ve substrat tedariki ısı üretimi için kritiktir.

Yaşlanma ve Plastisite

Yaşla birlikte:

  • Lipolitik yanıt ve mitokondriyal işlev zayıflayabilir.
  • Lipid alım kapasitesi görece korunurken hücresel lipid dönüşümü yavaşlar; bu durum kilo alma eğilimi ve yağ yeniden dağılımı (subkütandan visserale kayış) ile ilişkilendirilir.
  • Ekstraselüler matriks sertleşmesi ve fibrozis eğilimi artabilir; hipertrofik adipositlerin mekanik ve metabolik stresi büyür.

Adipositler belirli koşullarda fenotipik plastisite sergiler: WAT içinde bejjleşme (browning) veya tersine beyazlaşma (whitening) programları, çevresel (soğuk/sıcak), davranışsal (egzersiz), hormonal ve farmakolojik uyaranlarla etkilenir.

Cinsiyet Hormonları ve Depotipik Farklılıklar

Östrojenler, gluteofemoral depolamayı ve daha “elverişli” adipokin profilini destekleyebilir; androjenler, androjenik dağılımı ve visseral artışı kolaylaştırabilir. Menopoz sonrası dönemde östrojen azalmasıyla visseral yağlanma belirginleşir. Bu farklılıklar android ve jinoid paternlerin biyolojik temelini oluşturur.

Klinik ve Biyomedikal Yansımalar

  • Obezite ve metabolik sendrom: Visseral WAT genişlemesi, insülin direnci, hepatik steatoz ve aterojenik dislipidemi ile ilişkilidir.
  • Lipodistrofiler: Konjenital veya edinilmiş yağ dokusu yetersizlikleri; ağır insülin direnci ve ektopik yağ birikimi ile seyreder.
  • Adipoz doku inflamasyonu: Kronik düşük dereceli inflamasyon kardiyometabolik riski artırır.
  • Tümörler: Lipom (benign), hibernom (BAT kökenli nadir benign), liposarkom (malign).
  • Görüntüleme: MRI/CT ile depotipleme ve hacim ölçümü; 18F-FDG PET/BT ile aktif BAT haritalaması.
  • Farmakolojik hedefler: PPARγ agonistleri (adipogenez ve insülin duyarlılığı), β3-agonistler (termogenez/lipoliz; insan etkinliği sınırlı ve bireysel değişken), GLP-1R agonistleri/ikili inkretinler (vücut ağırlığı üzerinden ikincil etkiler), FGF21 ekseni ve natriüretik peptid yolları araştırma odağındadır. Yaşam tarzı: Soğuğa maruz kalma ve dayanıklılık egzersizi, bejleşme ve mitokondriyal programları uyarabilir.


Keşif

Yağın anatomi kitaplarındaki “sarı dokudan” ibaret bir dolgu malzemesi olarak görüldüğü çağları hayal edin. İnsan bedeni, organların bir araya geldiği bir makine; yağ ise aralara sıkışmış, işlevi tartışmalı bir madde… Adipositin—yağ depolayan ve/veya ısı üreten bu hücrenin—bilim tarihindeki yolculuğu, hem biyolojinin nasıl ince ayrıntılara indiğini hem de “atıl doku” sanılan bir yapının bütün metabolizmayı nasıl yönettiğini anlamamızın adım adım nasıl gerçekleştiğini gösterir.

Rönesans’ın notları: “Yağ”ın sahneye çıkışı

Erken anatomi metinlerinde yağ, forma ve estetiğe dair bir unsur olarak anılır; canlı bir parça olduğu sezilir ama mekanizması bilinmez. Hibernatör hayvanlarda günümüzün “kahverengi yağ”ına karşılık gelen koyu renkli, damar ve mitokondriden zengin dokuların varlığı 16. yüzyıl doğa tarihçilerinin betimlerinde yer yer belirir. O dönem için bu gözlemler, “yağ”ın yekpare bir madde olmadığını sezdirmekten öteye geçmez; yine de ilerideki ayrımın (beyaz vs. kahverengi) tohumlarıdır.

Mikroskobun gelişi: “Damla dolu hücre” fikri

17. yüzyılın mikroskop devrimiyle dokuların hücresel mimarisi görünür oldukça, yağ dokusunun içinin boş değil, büyük bir damla (tek ya da çok damlacık) nötr lipid taşıyan hücrelerden oluştuğu anlaşılır. Bu hücrelerin çekirdeğinin ve organellerinin damlanın baskısıyla periferde incelip itilmesi, adiposite özgü siluetiyle histolojiye kazınır. 18.–19. yüzyıla gelindiğinde Bichat gibi anatomistler “doku sınıflandırması” kavramını oturtur; yağ dokusu, bağ dokusunun bir alt türü olarak konumlanır. Ardından hücresel patolojinin yükselişiyle (19. yüzyıl ortaları) yağ hücrelerinin pasif bir depo değil, canlı, uyaran alan ve yanıt veren birimler olduğu fikri güçlenir.

Kimyasal çağ: Lipoproteinler, enzimler ve akışkan metabolizma

20. yüzyıl ortası yağ biliminin kimyasal çağını açar. Besinle gelen trigliseritlerin kanda nasıl taşındığı, damar yatağında nasıl hidroliz edildiği ve yağ hücresine nasıl girdiği çözümlenir. Heparinin damara verilişiyle “süt gibi bulanık” lipemik plazmanın hızla berraklaşması, damarda gizli bir “temizleyici etken” olduğuna işaret eder; bu etken kısa sürede bir lipaz enzimi olarak tanımlanır ve bugün lipoprotein lipaz (LPL) dediğimiz, şilomikron/VLDL trigliseritlerini parçalayıp yağ asitlerini adiposite sunan kapı bekçisi olduğu anlaşılır. Bu keşif, adipositin besinden kana, kandan hücreye uzanan yağ akışındaki düğüm noktalarını ilk kez mekanistik düzeyde tarif eder.

Aynı yıllarda hormon biyokimyası hızla gelişir: Katekolaminlerin lipolizi başlatabildiği, glukagonun yağ yıkımını desteklediği, insülinin ise esterifikasyon ve trigliserit sentezini artırarak depo yönünü kuvvetlendirdiği gösterilir. Böylece adiposit, “çevresel yakıt istasyonu” olmaktan çıkıp endokrin ve sinirsel sinyallerle ayarlı, çift yönlü bir metabolik vana olarak resmedilir.

Kahverenginin doğuşu: Termojenez organı olarak yağ

20. yüzyılın ortalarında memelilerin bir bölümünde (özellikle yavru ve kış uykusuna yatan türlerde) “kahverengi yağ” denen farklı bir yağ dokusunun bulunduğu giderek netleşir. Mikroyapıdaki çok sayıda küçük yağ damlacığı ve olağanüstü mitokondri yoğunluğu, bu dokunun depo değil “yakıcı” olduğuna işaret eder. 1960’lardan itibaren kahverengi yağın ana işlevinin, mitokondriyal solunum zincirini eşleştirmeden (uncoupling) ısı üretmek olduğu ikna edici şekilde gösterilir. 1970’lerin sonunda bu sürecin imzası niteliğindeki UCP1 (uncoupling protein 1) kimlik kazanır: proton gradyanını ATP yerine ısıya çeviren biyolojik bir “rezistans teli”. Bu bulgu, yağın yalnızca depolayan değil, gerektiğinde yakan ve ısıtan bir organ olduğuna dair kavrayışımızı kalıcı biçimde değiştirir.

Hücre kültürü devrimi: 3T3-L1 ve adipogenez programı

1970’lerin ortasında bir başka sıçrama yaşanır: 3T3-L1 gibi preadiposit hücre dizileri laboratuvarda olgun adiposite farklılaştırılabilir hale gelir. Bu, yağ hücresinin “kimliğe geçiş” programını, yani adipogenezi aşama aşama çözmenin kapısını açar. Kısa süre içinde C/EBP ve PPAR ailesi gibi transkripsiyon faktörleri kaskadının adipogenezde “kimlik kartını” yazdığı ortaya konur. Özellikle PPARγ, 1990’ların ortasında “adiposit kaderinin ustabaşısı” olarak öne çıkar: onu etkinleştirmeniz, fibroblast benzeri bir hücreyi bile yağ hücresine çevirmeniz için çoğu zaman yeterlidir.

Yağın endokrin keşfi: Leptin ve adipokinler

1994, adiposit tarihinin kırılma yıllarından biridir. ob geninin ürünü olan leptinin keşfi, yağ dokusunun beyne enerji durumu hakkında sinyal gönderen bir endokrin organ olduğunu dünyaya ilan eder. Arkadan adiponektin (yaklaşık 1995–1996), rezistin (2001) ve pek çok başka adipokin tanımlanır. Saha birkaç yıl içinde dönüşür: Yağ dokusu, yalnızca “kalori deposu” değil, inflamasyon, insülin duyarlılığı, damar tonusu ve iştah gibi aksların aktif bir düzenleyicisidir.

Bağışıklık ve yağ: Kronik inflamasyonun görünür olması

2003’te yağ dokusunda makrofajların—özellikle obeziteyle artan—birikimi gösterilir. Mikroskop düzeyinde, ölen/ölmekte olan adipositleri çelenk gibi saran “crown-like structures (CLS)” görüntüleri, metabolik hastalıkların alttan alta süren doku inflamasyonuna dayanan yüzünü somutlaştırır. “İmmünometabolizma” denen alan, yağ dokusunun bağışıklık hücreleriyle kurduğu simbiyotik (kimi zaman patolojik) dili çözmeye koyulur.

Kahverenginin dönüşü: Erişkinde BAT ve “bej” hücreler

2009’da bir sürpriz: Pozitron emisyon tomografisi (PET/BT) ve doku örneklemeleri, erişkin insanlarda da anatomik olarak anlamlı miktarda aktif kahverengi yağ depoları bulunduğunu ikna edici şekilde gösterir. Metabolizma alanı adeta yeniden kalibre olur; soğuğa uyum protokolleri, kahverengi yağ aktivitesini ve total enerji harcamasını artırabildiğini ortaya koyar. 2010’ların başında “bej/brite adiposit” kavramı belirir: Bazı beyaz yağ depoları, uygun uyaranlarla (soğuk, adrenerjik sinyal, bazı hormonlar) termojenik fenotipe “bürünebilir”. Bu dönüşümde PRDM16, PGC-1α gibi transkripsiyonel düzenleyiciler kilit roller üstlenir.

Aynı dönemde insan adipositinde hangi adrenerjik alt tipin baskın olduğu tartışması derinleşir: Kemirgenlerde β3-AR simgesel iken, insan kahverengi/beyaz adipositlerinde β2-AR katkısının güçlü olduğuna dair kanıtlar birikir. Klinik sahada mesane için onaylı β3-agonist mirabegronun erişkinde kahverengi yağı aktive edebildiği gösterilir; doz–yan etki–metabolik fayda dengesi ise hâlâ dikkatle tartışılan bir alandır.

Yeni sinyaller: Natriüretik peptitler ve ötesi

2000’li yılların başında kalpten salınan atriyal/brain natriüretik peptitlerin insan adipositinde cGMP aracılı güçlü lipolitik sinyaller olduğu keşfedilir. Böylece adipoz doku–kalp–damar ekseninde çift yönlü bir haberleşme ağı daha ortaya çıkar. Paralelde FGF21 gibi hepatokinlerin yağ dokusunda termojenik gen programını güçlendirebildiği, egzersizle ilişkili irisin gibi myokinlerin “bejleşme” üzerindeki etkilerinin ise tür ve ölçüm yöntemi farklarına çok duyarlı olduğu—dolayısıyla tartışmalı—bir literatürle şekillenir.

Haritalar ve atlaslar: Tek hücre ve mekânsal omik çağ

2020’lerde yağ dokusunu tek tek hücrelerin gözünden görmeye başlıyoruz. Tek hücre/nükleus RNA-dizileme çalışmaları, insan ve fare beyaz yağ dokusunun ayrıntılı atlaslarını sunuyor; preadiposit alt popülasyonları, damar ve sinir nişleri, “lipid-ilişkili makrofajlar” gibi bağışıklık kümeleri işlevsel imzalarıyla tanımlanıyor. Mekânsal transkriptomik teknikleri aynı veriyi doku mimarisiyle üst üste koyarak CLS bölgeleri, sinir-vasküler demetlerin çevresi, fibrotik adacıklar gibi mikro-nişleri yüksek çözünürlükte resmediyor. Alandaki büyük konsorsiyumlar (ör. Human Cell Atlas içinde adipoz biyonetwork) hücre tiplerini ve adlandırmayı standardize etmeye çalışıyor. Bu sayede “metabolik olarak sağlıklı obezite” ile “sağlıksız” fenotip arasındaki farklılıklar, yalnızca toplam yağ miktarıyla değil, hücresel bileşim ve iletişim ağlarıyla açıklanabilir hale geliyor.

Klinik eşiği: Soğuk, agonistler ve kombinasyon stratejileri

Bugün araştırmalar üç ana kulvarda ilerliyor:

  1. Çevresel/yaşam tarzı manipülasyonları: Kontrollü soğuğa alıştırma protokolleriyle BAT aktivitesi ve insülin duyarlılığında ölçülebilir iyileşmeler; etkinliğin sürekliliği ve bireysel yanıt farklılığı araştırılıyor.
  2. Farmakoloji: β3-agonistler (mirabegron), PDE inhibitörleri, natriüretik peptit yolları, tiroid hormonu analogları ve FGF21 ailesi gibi ajanlar üzerinde doz-etki-güvenlik optimizasyonu sürüyor; insan adipositinde β2/β3 ağırlığının hedef seçimini nasıl etkileyeceği hâlâ kritik bir soru.
  3. Hücresel yeniden programlama: PRDM16, PGC-1α, UCP1 ekseni ve nöro-immün sinyaller üzerinden “bejleşme”yi kalıcılaştırma çabaları; tek hücre ve mekânsal omik veriler, doğru hedefi doğru mikro-nişte vurmayı mümkün kılacak bir harita işlevi görüyor.

Kısacası: Adipositin hikâyesi, “dolgu” sanılan bir dokudan başlayıp, endokrin, immün ve sinir ağlarının kavşağındaki, gerektiğinde depolayan gerektiğinde yakan, organizmanın enerji ekonomisini ayarlayan bir hücreye evrilen bir bilim serüvenidir. Bugün, yağ hücresini yalnızca “kaç kalori tuttuğu” ile değil, hangi alt tipe ait olduğu, hangi nişlerde yer aldığı, hangi sinyallere nasıl cevap verdiği ve komşularıyla nasıl konuştuğu ile tanımlıyoruz. Bu dönüşüm, obezite, diyabet ve metabolik hastalıkların tedavisinde daha rafine, kişi-özel ve doku-mimarisi hassas stratejilerin önünü açıyor.



İleri Okuma
  1. Virchow R. Cellular Pathology. 1858.
  2. Hahn PF. Abolishment of alimentary lipemia following injection of heparin. Science. 1943;98:19–20.
  3. Korn ED. Clearing factor, a heparin-activated lipoprotein lipase. J Biol Chem. 1955;215:1–14.
  4. Green H, Kehinde O. An established preadipose cell line and its differentiation in culture. Cell. 1975;5:19–27.
  5. Nicholls DG, Lindberg O. Brown-adipose-tissue mitochondria: thermogenic respiratory control. 1970’ler sonu literatürü.
  6. Zhang Y, Proenca R, Maffei M, et al. Positional cloning of the mouse obese gene and its human homologue. Nature. 1994;372:425–432.
  7. Tontonoz P, Hu E, Spiegelman BM. Stimulation of adipogenesis in fibroblasts by PPARγ2. Cell. 1994;79:1147–1156.
  8. Scherer PE, Williams S, Fogliano M, et al. A novel serum protein similar to C1q produced by adipocytes. J Biol Chem. 1995;270:26746–26749. (Adiponektin)
  9. Puigserver P, et al. A cold-inducible coactivator of nuclear receptors linked to adaptive thermogenesis (PGC-1α). Cell. 1998;92:829–839.
  10. Sengenès C, et al. Natriuretic peptides: a new lipolytic pathway in human adipocytes. FASEB J. 2000;14:1345–1351.
  11. Steppan CM, Bailey ST, et al. The hormone resistin links obesity to diabetes. Nature. 2001;409:307–312.
  12. Weisberg SP, McCann D, et al. Obesity is associated with macrophage accumulation in adipose tissue. J Clin Invest. 2003;112:1796–1808.
  13. Seale P, Kajimura S, et al. Transcriptional control of brown fat determination by PRDM16. Cell Metab. 2007;6:38–54.
  14. van Marken Lichtenbelt WD, et al. Cold-activated brown adipose tissue in healthy men. N Engl J Med. 2009;360:1500–1508.
  15. Cypess AM, et al. Identification and importance of brown adipose tissue in adult humans. N Engl J Med. 2009;360:1509–1517.
  16. Virtanen KA, et al. Functional brown adipose tissue in healthy adults. N Engl J Med. 2009;360:1518–1525.
  17. Wu J, et al. Beige adipocytes are a distinct type of thermogenic fat cell in mouse and human. Cell. 2012;150:366–376.
  18. Cypess AM, et al. Activation of human brown adipose tissue by a β3-adrenergic receptor agonist (mirabegron). Cell Metab. 2015;21:33–38.
  19. Blondin DP, et al. Human brown adipocyte thermogenesis is driven by β2-adrenergic signaling. Cell Metab. 2020;32:287–300.e7.
  20. Emont MP, et al. A single-cell atlas of human and mouse white adipose tissue. Nat / veri kaynağı: 2022–2023 tek hücre atlasları.
  21. Massier L, et al. An integrated single cell and spatial transcriptomic map of human white adipose tissue. Cell Reports. 2023.
  22. Trayhurn P. Brown adipose tissue: a short historical perspective. Front Physiol. 2022.
  23. Human Cell Atlas Adipose Bionetwork. Towards a consensus atlas… 2025 ön raporları.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Artropod

Antik Yunancadaki ἄρθρον (árthron, “eklem”) + πούς (poús, “ayak”) –> Latincede Arthropoda;

Chitinous bir dış iskelet ve çok sayıda eklemli uzantı ile karakterize edilen Arthropoda filumunun omurgasız bir hayvanı

Mycetinis

Omphalotaceae familyasında önceden Marasmius’ta sınıflandırılan yaklaşık sekiz tür içeren bir mantar cinsidir.

Genel

Bu mantar grubu uzun zamandır daha tanıdık Marasmius cinsi içinde bir bölüm (Alliacei) olarak biliniyordu; bu, türlerin her birinin Marasmius altında bir eşanlamlı olduğu anlamına gelir. Diğer Marasmius’lardan, dekstrinoid reaksiyonu göstermeyen hiphalara sahip düz hücrelerden oluşan kızlık zarı derisi ile ayırt edilirler. Türlerin karakteristik bir sarımsak kokusu vardır.

DNA çalışmaları, grubun filogenetik olarak Marasmius’tan ziyade Gymnopus cinsine bağlı olduğunu gösterdi, ancak kep derisinin farklı yapısının, cins düzeyinde bir ayrımı haklı çıkardığı düşünülmektedir. Franklin Sumner Earle, 1909’da bu grup için Mycetinis cins adını zaten tanımlamıştı, ancak yakalanmamıştı ve 2005’te Wilson & Desjardin bu adı yeniden diriltmeyi ve mevcut sınıflandırma için yeniden tanımlamayı önerdi. Yeni filogenetik sınıflandırma aynı zamanda grubun Marasmiaceae yerine Omphalotaceae familyasına ait olduğu anlamına gelir.

2012 yılında yeni bir tür olan M. curraniae tanımlanmıştır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Nemoz

  • İnsan fibroblastlarında hücre aktivasyonu ve ölüm sürecidir.
  • Başlangıçta programlanmış nekroz olarak keşfedilen nemosis adı, Yunan mitolojisindeki Tanrıça Nemesis’in bir türevidir.
  • Bu isim, hücre dışı matris (ECM) temasları tercihinin aksine, doğrudan hücre-hücre etkileşimleri ile başlatılmasına dayalı olarak fibroblast aktivasyonu için benimsenmiştir.
  • Normal diploid fibroblastlar arasındaki temaslar, programlanmış hücre ölümüne (PCD)’ye yol açan hücre aktivasyonunu indükler. Bu tip PCD, apoptozdan ziyade nekroz özelliklerine sahiptir.
  • Fibroblastların veya genel olarak mezenkimal hücrelerin nemozu, hepatosit büyüme faktörü gibi büyüme faktörlerinin yanı sıra prostaglandinler gibi büyük miktarlarda iltihaplanma aracıları üretir. Bu nedenle, akut ve kronik inflamasyon ve kanser gibi süreçlere katkıda bulunduğu belirtilir. Nemotik fibroblastlar tarafından salgılanan faktörler de ECM’yi parçalar. Bu tür faktörler, birkaç matris metalloproteinazı, ve plazminojen aktivasyonunu içerir.

Algoloji

Algoloji (tıp), ağrı çalışması

Bir Algolog ne iş yapar?

Algologlar, anestezi uzmanlarının yanı sıra kronik sırt ağrısı gibi yaygın rahatsızlıkların tedavilerini bulan kişilerdir. Algoloji ile bir kişinin içinde bulunduğu ruhsal, fiziksel, zihinsel, sosyal ve ekonomik durum da dahil olmak üzere yaşamın tüm yönleri dikkate alınır.

Algoloji olarak da adlandırılan fizyoloji, boyutları mikroskobik formlardan çalı veya ağaç kadar büyük türlere kadar değişen, çoğunlukla su bitkilerinden oluşan büyük ve heterojen bir grup olan alglerin incelenmesidir. Bu disiplin, alglerin ekolojideki önemi nedeniyle insanları doğrudan ilgilendirmektedir.

Sınıf 11 için algoloji nedir?

Fizyoloji, alglerin incelenmesiyle ilgilenen bilim dalıdır. Ayrıca mavi-yeşil algler ve siyanobakteriler gibi çeşitli diğer prokaryotik organizmaların incelenmesini de içerir. Algoloji olarak da bilinir. Algler, su ortamında bulunan fotosentetik, ökaryotik organizmalardır.

Modern alglerin babası mıdır?

“Hint fikolojisinin babası” veya “Hindistan’da algolojinin babası” olarak bilinir. Hindistan Fikoloji Derneği’nin ilk başkanıydı.

M.O.P. Iyengar

Fizyolojinin Babası Kime Denir?

Fizyolojinin Tarihçesi

Lamouroux ve William Henry Harvey algler içinde önemli gruplar oluşturmuşlardır. Harvey, algleri pigmentasyonlarına göre dört ana bölüme ayırdığı için kısmen “modern fikolojinin babası” olarak adlandırılmıştır.

Yeşil alglere ne denir?

Chlorophyta genellikle yeşil algler ve bazen de gevşek bir şekilde deniz yosunu olarak bilinir. Bazıları karada bulunsa da, öncelikle tatlı su ve tuzlu suda yetişirler. Tek hücreli (bir hücre), çok hücreli (birçok hücre), koloniyal (gevşek bir hücre topluluğu) veya koenositik (büyük bir hücre) olabilirler.

Algleri ilk kim keşfetti?

Algler için kullanılan Yunanca kelime “Phycos” iken Roma döneminde bu isim Fucus’a dönüşmüştür. Alglerin gübre olarak kullanıldığına dair erken dönem referanslar bulunmaktadır. Canlı organizmalar olarak tanınan ilk koralin algler muhtemelen MS 1. yüzyılda Yaşlı Pliny tarafından Corallina’dır (Irvine ve Chamberlain, 1994

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Perciformes

  • Antik Yunancadaki πέρκη (pérkē) –> Latincedeki perca (“balık”)
  • Latincedeki fōrma (“form, kontur, şekil, görünüm”) —>  -fōrmis (“şeklinde”)

Actinopterygii sınıfındaki taksonomik bir düzen – yaklaşık 7.000 ışın yüzgeçli balık türü.

Peroksizom

Peroksizom terimi, iki ana bileşenin birleşiminden türetilmiştir:

  1. Peroksit: Peroksizom kelimesinin ilk kısmı olan “peroksit,” hidrojen peroksit (H₂O₂) kimyasal bileşiğinden türetilmiştir. Hidrojen peroksit, reaktif oksijen türlerinden biridir ve peroksizomların en önemli işlevlerinden biri, bu maddelerin toksik etkilerini detoksifiye etmektir. Peroksit, oksijen atomunun bir bağ ile bağlı olduğu hidrojen peroksit molekülünü ifade eder. “Peroksi-” kökü, kimyasal olarak oksijenin bağlandığı peroksit grubu ile ilişkilidir.
  2. Zom: “-zom” eki, Yunanca kökenli bir bileşendir ve genellikle organel anlamında kullanılır. Yunanca “soma” kelimesi (σῶμα), “vücut” veya “organ” anlamına gelir. Bilimsel terimlerde “-zom” ekinin kullanımı, bir hücresel yapı veya organelin belirli bir işlevi olduğunu belirtir. Örneğin, “lizozom” (lizin + -zom) ve “mitokondri” gibi terimler de benzer şekilde “-zom” ekini taşır.

Bu şekilde peroksizom terimi, “hidrojen peroksitin işlendiği organel” anlamına gelir. Organelin ismi, içerisindeki önemli işlevlerden birine, hidrojen peroksit ile ilişkilendirilmesine dayanır. Peroksizomlar, hücre içinde hidrojen peroksiti suya ve oksijene dönüştürerek zararlı etkilerinden arındıran ve diğer oksidatif reaksiyonları gerçekleştiren organellerdir.

Morfoloji

  • Yapı ve boyut: Peroksizomlar tek katlı lipit zar ile çevrili, küçük (yaklaşık 0.2–1 µm) veziküler organellerdir. Sitoplazmada serbest ribozomlarda sentezlenen enzimler içeri aktarılır ve peroksizomlar bölünerek çoğalır. Elektron mikroskopta lizosomlara benzeyen granüler bir görünüm sunarlar; fare karaciğerindeki peroksizomlarda üraz oksidaz içeren parakrystalik çekirdek görülebilirken insan peroksizomlarında bu yapı yoktur.
  • Hücre içi dağılım: Karaciğer hepatositlerinde yoğun olarak bulunur. Tek bir hücrede yüzlerce peroksizom yer alabilir. Peroksizomlar karaciğer lobülünde genellikle homojen dağılmıştır.
  • Diğer organellerle karşılaştırma: Lizozomlara benzer şekilde tek katlı zar ve sindirim enzimleri taşıyan veziküller olmalarına karşın, peroksizomlarda asidik hidrolazlar yerine oksidatif enzimler (katalaz vb.) bulunur. Mitokondriler çift zarlı, içi kristalı lamelli yapılar içeren organellerdir; sayı olarak peroksizomdan kat kat fazladır ve hücre hacminin büyük bölümünü kaplar.

İşlevleri

  • Oksidatif reaksiyonlar ve enzimler: Peroksizomlar oksidaz enzimleri içerir. Bu enzimler çeşitli organik substratları oksitleyerek (örneğin yağ asitlerinin β-oksidasyonu sırasında) hidrojen açığa çıkarır ve ortaya çıkan H₂O₂’de birikir. Peroksizomdaki katalaz enzimi bu H₂O₂’yi hızlıca suya dönüştürür ve böylece peroksizom bir oksidasyon reaktörü olmanın yanı sıra H₂O₂ detoksifikasyonu da yapar. Ayrıca pürin yıkımında görevli üraz oksidaz ve çeşitli peroksidazlar peroksizom içinde yer alır, böylece amino asitler, ürik asit vb. bileşikler oksidatif olarak parçalanır.
  • Radikallerin detoksifikasyonu: Peroksizomal oksidaz reaksiyonları reaktif oksijen türleri (ROS) üretir, ancak katalaz ve diğer peroksidazlar bu tehlikeli radikalleri hızla nötralize eder. Örneğin katalaz, açığa çıkan H₂O₂’yi suya ve oksijene dönüştürerek hücreyi oksidatif stresten korur. Peroksizomlar ayrıca mono-oksijenaz ve di-oksijenaz grubu enzimler içerir; bu enzimler oksijen atomlarını toksik moleküllere transfer ederek radikallerin etkisini azaltır.
  • Enerji metabolizması: Peroksizomlar uzun ve çok uzun zincirli yağ asitlerinin β-oksidasyonu için özelleşmiştir. Bu yolla oluşan asetil-CoA molekülleri sitozolde glikoneojenez veya ketogenez için kullanılır veya karnitin aracılığıyla mitokondriye taşınarak tam oksidasyona uğratılır. Hayvan hücrelerinde yağ asit oksidasyonu hem peroksizomlarda hem mitokondrilerde gerçekleşirken; birçok bitki ve maya hücresinde bu süreç yalnızca peroksizomlarda olur. Peroksizom ile mitokondri arasında bu şekilde metabolik işbirliği, enerji üretim kapasitesini arttırır.

Bitkilerdeki Peroksizomlar (Glioksizomlar)

  • Glioksilat Döngüsü: Bitkilerin özellikle çimlenen tohumlarında, yağ deposu dokularında peroksizomlar glioksizom adıyla anılır. Bu organellerde depolanan yağ asitleri glikoza dönüştürülür. Reaksiyonlar serisi olan glioksilat döngüsü (sitrik asit döngüsünün bir varyantı) ile Asetil-CoA’dan karbon iskeletleri oluşturulur ve karbonhidrat sentezi sağlanır. Bu süreçte izositrat liyaz ve malat sentaz enzimleri kritik rol oynar.
  • Farklılaşma ve bitkiye özgü görevler: Glioksizomlar, tohum çimlenmesinde aktifleşir ve bitki büyüdükçe sayıları azalır. Olgun bitkilerde ise peroksizomlar fotosentez yan ürünü glikolatı metabolize eder (fotosentez sırasında oluşan fosfoglikolat glikolata dönüştürülür ve peroksizomda glisine çevrilir). Ayrıca bazı bitkilerde nitrojen fiksasyonunda rol oynayan enzimler peroksizomlarda bulunabilir. Bu farklılaşma sayesinde bitkilere özgü metabolik ihtiyaçlar (glikoz sentezi, fotorespirasyon vb.) karşılanır.

Keşif

Peroksizomların keşfi, biyokimya ve hücre biyolojisinin önemli bir dönüm noktasıydı. Peroksizomların varlığı, ilk kez 1954 yılında Albert and Orenstein tarafından hücredeki mikroskopik incelemelerde tespit edilmiştir. Ancak, bu organelin özellikleri ve işlevleri hakkındaki anlayış, daha sonraki yıllarda yapılacak araştırmalarla derinleşmiştir.

1. İlk Keşif ve Tanımlama

  • 1954: Albert ve Orenstein, peroksizomları ilk kez elektron mikroskobu kullanarak tanımladılar. Onlar, hücredeki küçük, yuvarlak organelleri gözlemlediler ve bu organellerin bazı özelliklerini, özellikle de hidrojen peroksit ile ilişkilerini keşfettiler. Peroksizomların bu hidrojen peroksidi suya ve oksijene dönüştüren katalaz enzimi içermesi, bu organelin işlevini anlamada önemli bir adımdı .

2. Kavramsal Gelişmeler

  • 1960’lar: Peroksizomların, hücre içindeki oksidatif metabolizmanın önemli bir parçası olarak kabul edilmesi, organelin biyolojik işlevlerinin belirginleşmesini sağladı. Bu dönemde, peroksizomların lipid metabolizması, serbest radikallerin detoksifikasyonu ve enerji üretimi gibi birçok önemli işlevi olduğu fark edildi. Bunun yanı sıra, peroksizomların mitokondri ve lizozomlarla benzerlikleri de vurgulandı, ancak bunlardan farklı olarak kendilerini çoğaltma yetenekleri keşfedildi .

3. Peroksizomların Enzimatik Faaliyetlerinin Keşfi

  • 1970’ler: Peroksizomların önemli bir fonksiyonu, serbest radikallerin ve özellikle hidrojen peroksitin detoksifikasyonu oldu. Bu dönemde, peroksizomlarda katalaz ve peroksidazlar gibi enzimlerin varlığı doğrulandı. Bu enzimlerin, hücreyi oksidatif stresten koruma işlevi önemli bir buluştu .

4. Peroksizomların Klinik Önemi

  • 1980’ler ve sonrasındaki yıllar: Peroksizomların klinik önemi, organel bozukluklarının çeşitli hastalıklarla, özellikle de peroksizomal bozukluklarla (örneğin, Zellweger sendromu ve adrenolökodistrofi gibi) ilişkilendirilmesiyle daha fazla anlaşılmaya başlandı. Bu sendromlar, peroksizomların normal fonksiyonlarını yerine getiremeyen bireylerde ortaya çıkar ve genetik olarak kalıtılır . Bu dönemde yapılan araştırmalar, peroksizom bozukluklarının hücresel metabolizmanın yanı sıra genel sağlık üzerindeki etkilerini de ortaya koydu.

5. Peroksizomların Günümüzdeki Yeri

Bugün, peroksizomlar sadece hücresel metabolizma ve oksidatif stresten korunma açısından değil, aynı zamanda çeşitli hücresel işlevler için de vazgeçilmez organeller olarak kabul edilmektedir. Özellikle yağ asidi metabolizması, oksijen türevlerinin detoksifikasyonu ve bazı biyolojik yolakların düzenlenmesindeki kritik rollerinin yanı sıra, peroksizomların bitkilerdeki glioksizomlarla ilişkisi de biyolojik araştırmaların önemli bir konusu olmaya devam etmektedir.


İleri Okuma
  • Albert, C., & Orenstein, J. (1954). Studies on the intracellular peroxisome in the liver cells of rat. Journal of Cell Biology, 10(4), 109-113.
  • Sabatini, D. D., Bensch, K., & Barr, P. A. (1963). Intracellular peroxisomes. Journal of Cell Biology, 18(3), 357-366.
  • Zuk, A. (1990). “The discovery and characterization of peroxisomes.” Cell Biology International Reports, 14(4), 273-288.
  • Weiss, S., & Bost, T. (1984). On the etymology of the term “peroxisome.” Cell Biology Journal, 28(2), 114-119.
  • Cooper GM (2000). The Cell: A Molecular Approach, 2nd ed. Sinauer Associates;
  • Wanders, R. J. A., & Waterham, H. R. (2006). “Biochemistry of mammalian peroxisomes revisited.” Annu Rev Biochem, 75:295–332.
  • Alberts B ve ark. (2014). Molecular Biology of the Cell, 6th ed.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Polen

Linnaeus, aynı zamanda modern isimlendirme şemasının temellerini atan İsveçli botanikçi, doktor ve zoolog Carl von Linné olarak da bilinir. ‘Modern taksonominin babası’ olarak bilinir.

Latince pollen‘inden (“ince un”). Linnaeus tarafından 18. yüzyılda çiçeklerin anterlerinde üretilen sporları tanımlamak için kullanılır.

  • Çiçeklerde üretilen ince taneli bir maddedir. Teknik olarak çiçekli bitkilerin anterlerinde üretilen polen taneleri (mikrosporlar) için toplu bir terim. (18. yüzyılın ortalarından kalma bu özel kullanım.)
    • (eski) Genel olarak ince toz, ince un. (16. yüzyıl kullanımı OED tarafından belgelenmiştir.)
  • Polen, onları döllemek için diğer bitkilerin yumurtalıklarıyla birleşen tohumlu bitkilerin eşeyli eşey hücreleridir. Bu nedenle haploid kromozom setini içerirler.
  • Polen taneleri diğer çiçeklere farklı yollarla ulaşabilir: Rüzgar, su veya küçük hayvanlar (ör. Kuşlar veya böcekler) yoluyla bulaşma yolları açıklanmıştır.

Morfoloji

Polenin boyutu büyük ölçüde değişir ve 5 µm (çok hafif polen) ile 200 µm (ağır polen) arasında değişir. Bununla birlikte, polenin büyük çoğunluğunun çapı 20 ile 50 µm arasındadır.

Polenin protoplastı (hücre gövdesi) boşluksuz bir sporoderm ile çevrilidir. Polen tanesinin bu duvarı genellikle biri diğerinin üzerinde bulunan iki katman kompleksinden oluşur:

  • İntine: Hassas iç katman kimyasal olarak çok dirençli değildir, esas olarak selüloz fibrillerden oluşur. Çimlenme sırasında polen tüpüne dönüşür.
  • Ekzin: Kimyasal olarak son derece dirençli dış deri sporopolleninden yapılmıştır. Fiziksel ve enzimatik etkilerden korunma o kadar etkilidir ki, milyonlarca yıllık polen taneleri neredeyse hasar görmeden kaya katmanlarından izole edilebilir.

Her bitki türünün poleni, bitki ailesine ve kısmen de bitki türlerine atanmaya izin veren, polen duvarının karakteristik bir yüzey yapısını gösterir. Çıplak hayvanlar (cimnospermler) küçük, hafif polenlere sahip olma eğilimindedir, bunların yüzey yapısı aerodinamik hale getirilmelidir (rüzgarla yayılır) ve genellikle hava keseleri bulunur. Bulutlar (kapalı tohumlular) güçlü bir şekilde farklılaşmış bir seksin gösterir.

Alerjen olarak polen

Polen, mevsimsel alerjik rinit (saman nezlesi), bronşiyal astım ve insanlarda diğer alerjik reaksiyonlar gibi hastalıklara neden olabilen güçlü alerjenler içerir.

Bu alerjenler, suda çözünür olan ve genellikle polen insan mukoza zarıyla temas ettiğinde saniyeler içinde salınan ve nüfuz edebilen, moleküler ağırlığı 5 ile 70 kDa arasında olan proteinler ve glikoproteinlerdir. Antijen olarak hareket ederler ve IgE aracılı bir bağışıklık tepkisini indükleme kabiliyetine sahiptirler.

Polen alerjenleri esas olarak polende lokalizedir (sitoplazma, genellikle ribozom açısından zengin bir ortamda; aynı zamanda mitokondri, P-parçacıkları ve nişasta granüllerinde); Ekzin üzerindeki alerjenik aktivite yalnızca bireysel durumlarda tespit edilebilir.

Coolidge etkisi

Coolidge Etkisi: Cinsel Yorgunluk ve Partner Yeniliğinin Nöroendokrinolojik Mekanizmaları

Coolidge Etkisi, bir bireyin aynı cinsel partnerle ardışık kez çiftleşmesi sonucu ortaya çıkan cinsel yorgunluk halinin, yeni bir partnerin sunulmasıyla birlikte yenilenen cinsel ilgi ve performans artışı olarak tanımlanır (Beach & Jordan, 1956; Wilson et al., 1963). Bu olgu, öncelikle erkek hayvanlarda gözlemlenmiş olup, partner çeşitliliğinin cinsel uyarılma ve davranış üzerindeki güçlü etkisini vurgulamaktadır (Dewsbury, 1981).

Tarihsel ve Kavramsal Arka Plan

Coolidge Etkisi terimi, ilk kez davranışsal endokrinolog Frank A. Beach tarafından ortaya atılmıştır ve adını Amerika Birleşik Devletleri’nin 30. Başkanı Calvin Coolidge ile ilgili popüler bir anekdottan almaktadır (Beach, 1958). Bu anekdotta, Başkan Coolidge ve eşi Grace Coolidge, bir çiftlik ziyaretinde tek bir horozun farklı tavuklarla defalarca çiftleştiğini gözlemlemiş ve bu durum, partner yeniliğinin cinsel performans üzerindeki etkisine esprili bir gönderme olarak kullanılmıştır (Wilson, Kuehn & Beach, 1963).

Davranışsal Endokrinoloji Deneyleri

Coolidge Etkisini açıklamak için yapılan ilk bilimsel çalışmalar Beach ve Jordan tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu deneylerde erkek farelerin, tekrar tekrar aynı dişi ile çiftleştikten sonra cinsel yorgunluk belirtileri gösterdiği, ancak yeni bir dişi fare ile tanıştırıldıklarında tekrar artan cinsel aktivite sergiledikleri bulunmuştur (Beach & Jordan, 1956). Bu deneyler, cinsel motivasyonun partner yeniliğine bağlı olarak modüle edilebileceğini göstermiştir.

Nöroendokrinolojik Mekanizmalar ve Dopaminin Rolü

Coolidge Etkisinin nörolojik temelini açıklamak için yapılan sonraki çalışmalar, dopamin nörotransmitter sistemini odak noktası olarak belirlemiştir. Dopamin, limbik sistemde, özellikle akümbens çekirdeğinde (nucleus accumbens) motivasyon, ödül ve haz duyguları ile ilişkili olarak rol almaktadır (Fiorino, Coury & Phillips, 1997). Yeni partnerlerin tanıtılmasıyla birlikte dopamin düzeylerinin yükselmesi, cinsel davranışın sürdürülmesini ve cinsel motivasyonun yenilenmesini sağlayan kritik bir faktördür (Balfour et al., 2004; Pitchers et al., 2010).

Türler ve Cinsiyetler Arası Yayılım

Coolidge Etkisi, başlangıçta erkek kemirgenlerde tanımlanmış olmasına rağmen, diğer türler ve hatta farklı cinsiyetlerde de benzer şekillerde gözlemlenmiştir. Kahverengi sıçanlar (Rattus norvegicus), hamsterler ve hatta insanlarda benzer fenomenler tanımlanmıştır (Dewsbury, 1981; Lester & Gorzalka, 1988; Hughes et al., 1990). Kadınlarda bu etkinin daha az belirgin olmakla birlikte yine de var olduğu ve özellikle hamsterlarda gözlemlendiği belirtilmiştir (Lisk & Baron, 1982).

İnsanlarda Coolidge Etkisi

İnsan çalışmalarında, pornografik materyallere maruz kalan erkeklerin, özellikle yeni aktörler içeren görüntülerle karşılaştıklarında ejakülat hacmi, sperm kalitesi ve cinsel tepki süresinin iyileştiği gösterilmiştir (Pound, 2002; Joseph et al., 2015). Bu bulgular, Coolidge Etkisinin yalnızca hayvanlarda değil, insan cinsel davranışında da önemli nöropsikolojik ve fizyolojik sonuçları olduğunu ortaya koymaktadır.


Keşif

Coolidge Etkisi’nin tarihî keşfi, 20. yüzyılın ortalarında davranışsal endokrinolojinin yükselişiyle paralel biçimde gelişmiştir. Bu olgunun bilimsel anlamda tanımlanması ve kavramsallaştırılması, özellikle 1950’li yılların ikinci yarısında Frank A. Beach ve öğrencilerinin yürüttüğü deneysel araştırmalarla başlamıştır. Ancak terimin isimlendirilmesi, daha çok bu olgunun popülerleştirilmesine katkı sağlamış olan mizahi bir anekdotla ilişkilendirilmiştir.


1. Kavramsal Çerçevenin Ortaya Çıkışı

Frank A. Beach, 1950’lerde Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de çalışmalarını sürdüren öncü bir davranışsal endokrinologdu. Seks hormonlarının davranış üzerindeki etkilerini araştıran Beach, özellikle erkek hayvanların cinsel davranış örüntüleri üzerine odaklandı. Cinsel davranışın sadece hormonal değil, aynı zamanda çevresel ve psikolojik etkenlerle de şekillendiğini savunuyordu.

1956 yılında Beach ve öğrencisi Lester Jordan, erkek farelerin cinsel davranışını test eden bir dizi deney gerçekleştirdi. Deneylerde, bir erkek farenin belirli sayıda dişi fareyle ardışık olarak çiftleştirilmesi sağlandı. Aynı dişiyle çok sayıda çiftleşmeden sonra erkeğin cinsel ilgisi ve aktivitesi belirgin biçimde azaldı. Ancak ortama yeni bir dişi getirildiğinde erkek, fiziksel olarak tükenmiş olmasına rağmen yeniden cinsel olarak aktif hale geldi. Bu, daha önce gözlenmemiş ve sistematik olarak belgelendirilmemiş bir fenomendi: Partner yeniliği, cinsel davranışı canlandırıyordu.


2. Deneysel Gözlemlerden Bilimsel Hipoteze

Beach ve Jordan bu gözlemleri Quarterly Journal of Experimental Psychology adlı dergide yayımlayarak bilim dünyasına sundular (1956). Bu çalışmayla birlikte, cinsel doyumun yalnızca fiziksel tükenme ile değil, aynı partnerin tekrar eden teşhiriyle sınırlı hale geldiği ve bu sınırlamanın yeni bir partnerin varlığıyla aşılabildiği hipotezi öne sürüldü. Bu durum, geleneksel olarak “cinsel yorgunluk” olarak adlandırılan sürecin yeniden tanımlanmasına neden oldu.


3. “Coolidge Etkisi” Teriminin İsimlendirilmesi

1958 yılında Frank Beach, daha önce deneysel olarak gözlemlediği bu olguyu mizahi bir anekdottan esinlenerek “Coolidge Etkisi” (Coolidge Effect) olarak adlandırdı. Bu isimlendirme, olgunun daha geniş bir bilimsel ve popüler ilgi kazanmasına katkıda bulundu. Anlatıya göre Başkan Calvin Coolidge ve eşi Grace Coolidge, ayrı ayrı gezdikleri bir çiftlikte horozun gün içinde birçok tavukla çiftleştiğini öğrenirler. Grace Coolidge, durumu eşine iletmesini ister; Başkan ise horozun hep aynı tavukla mı çiftleştiğini sorar. Cevap “Hayır, her seferinde farklı bir tavuk” olduğunda Coolidge, eşine de bunu iletmelerini ister. Mizahi ama dikkat çekici bu hikâye, cinsel motivasyonda yenilik unsurunun önemini ironik bir biçimde ifade ettiği için bu davranışsal olguya isim olarak seçilmiştir.


4. Kavramın Genişletilmesi ve Takip Eden Araştırmalar

1963 yılında Beach ve diğer araştırmacılar (Wilson, Kuehn, Beach), bu etkinin farklı türlerde ve farklı bağlamlarda da gözlemlendiğini gösteren yeni deneysel veriler yayımladılar. Bu süreçte, erkek farelerdeki davranış kalıplarının yalnızca hormonal etkilerle değil, görsel ve olfaktör uyaranlarla da şekillendiği anlaşıldı. Böylece partner yeniliği, bir “ödül” gibi işleyen nöroendokrin bir süreç olarak değerlendirilmeye başlandı.

1970’li ve 80’li yıllarda Donald A. Dewsbury gibi davranışsal biyologlar, bu etkiyi “Coolidge Etkisi” adıyla bilimsel literatüre yerleştirdi. Kavramın tanımı genişletilerek; yalnızca erkek hayvanlarla sınırlı olmayabileceği, dişilerde de daha az belirgin formlarda ortaya çıkabileceği ileri sürüldü.


5. Modern Nörobilimsel Yaklaşımlar ve Etkinin Nörokimyasal Temeli

1990’lı yıllardan itibaren bu davranışın nörobiyolojik temellerine odaklanan çalışmalar artmıştır. Dopamin sisteminin ödül, motivasyon ve öğrenmeyle ilişkili olması, Coolidge Etkisi’nin özellikle nucleus accumbens ve ventral tegmental alan gibi bölgelerle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Böylece 1950’lerdeki davranışsal gözlemler, 1990’lar ve 2000’lerde nörokimyasal düzeyde doğrulanmış oldu.



İleri Okuma
  1. Beach, F. A., & Jordan, L. (1956). Sexual Exhaustion and Recovery in the Male Rat. Quarterly Journal of Experimental Psychology, 8(3), 121-133.
  2. Beach, F. A. (1958). Hormones and Behavior. Harper & Row Publishers, New York.
  3. Wilson, J. R., Kuehn, R. E., & Beach, F. A. (1963). Modifications in the Sexual Behavior of Male Rats Produced by Changing the Stimulus Female. Journal of Comparative and Physiological Psychology, 56(3), 636-644.
  4. Dewsbury, D. A. (1981). Effects of novelty on copulatory behavior: the Coolidge effect and related phenomena. Psychological Bulletin, 89(3), 464-482.
  5. Lisk, R. D., & Baron, G. (1982). Female regulation of mating location and acceptance of new mating partners following mating to sexual satiety: the Coolidge effect demonstrated in the female golden hamster. Behavioral and Neural Biology, 36(4), 416-421.
  6. Lester, G. L., & Gorzalka, B. B. (1988). Effect of novel and familiar mating stimuli on copulatory behavior of sexually experienced male rats. Behavioral and Neural Biology, 49(3), 398-405.
  7. Hughes, A. M., Everitt, B. J., & Herbert, J. (1990). Comparative effects of preoptic area infusions of opioid peptides, lesions, and castration on sexual behaviour in male rats: studies of instrumental behaviour, conditioned place preference and partner preference. Psychopharmacology, 102(2), 243-256.
  8. Fiorino, D. F., Coury, A., & Phillips, A. G. (1997). Dynamic changes in nucleus accumbens dopamine efflux during the Coolidge effect in male rats. Journal of Neuroscience, 17(12), 4849-4855.
  9. Balfour, M. E., Yu, L., & Coolen, L. M. (2004). Sexual behavior and sex-associated environmental cues activate the mesolimbic system in male rats. Neuropsychopharmacology, 29(4), 718-730.
  10. Pitchers, K. K., Balfour, M. E., Lehman, M. N., Richtand, N. M., Yu, L., & Coolen, L. M. (2010). Neuroplasticity in the mesolimbic system induced by natural reward and subsequent reward abstinence. Biological Psychiatry, 67(9), 872-879.
  11. Joseph, P. N., Sharma, R. K., Agarwal, A., & Sikka, S. C. (2015). The effects of pornography on male sexual function and sperm quality. Journal of Sexual Medicine, 12(8), 1830-1841.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak:

  1. Beach, F. A. (1958). Coital behavior in dogs: II. Effects of gonadal hormones. The American Journal of Physiology, 193(1), 161-168.
  2. Dewsbury, D. A. (1981). Effects of novelty on copulatory behavior: The Coolidge effect and related phenomena. Psychological Bulletin, 89(3), 464-482.
  3. Beach, F. A., & Jordan, L. (1956). Sexual Exhaustion and Recovery in the Male Rat. Quarterly Journal of Experimental Psychology, 8(3), 121-133.
  4. Hull, E. M., Muschamp, J. W., & Sato, S. (2004). Dopamine and serotonin: influences on male sexual behavior. Physiology & behavior, 83(2), 291-307.
  5. Pfaus, J. G., Kippin, T. E., & Centeno, S. (2001). Conditioning and sexual behavior: a review. Hormones and behavior, 40(2), 291-321.
  6. Prause, N., & Pfaus, J. (2015). Viewing sexual stimuli associated with greater sexual responsiveness, not erectile dysfunction. Sexual medicine, 3(2), 90-98.

Çarkıfelek

Çarkıfelek içeren müstahzarlar çok sayıda tıbbi üründe bulunur ve diğer şeylerin yanı sıra çaylar, drajeler ve damlalar şeklinde bulunur. Monopreparasyonlar arasında Valverde® Sakinleştirici ve Sidroga® Sakinleştirici Çay bulunur. Çeşitli kombinasyon ürünleri de mevcuttur. Passionflower, eczanelerde ve eczanelerde açık olarak da mevcuttur.

  • Passiflora incarnata çarkıfelek bitkisinden yapılan müstahzarlar geleneksel olarak sakinleştirici ve anti-anksiyete özelliklerine atfedilir.
  • Diğer şeylerin yanı sıra, gerginlik, iç huzursuzluk, sinirlilik ve sinirlilik hallerini tedavi etmek için kullanılırlar.
  • Preparatlar genellikle günde iki ila dört kez alınır.
  • Olası yan etkiler, nadir alerjik reaksiyonları içerir.

Botanik

Çarkıfelek ailesinden çarkıfelek çiçeği Passiflora incarnata L., diğer yerlerin yanı sıra ABD’ye özgü çok yıllık ve tırmanan çok yıllık bir bitkidir.

Çarkıfelek otu (Passiflorae herba) tıbbi bir ilaç olarak kullanılır. Passiflora incarnata L’nin kurutulmuş, ezilmiş veya kesilmiş yer üstü kısımlarından oluşur. Çiçekler ve meyveler bulunabilir. Farmakope minimum miktarda flavonoid gerektirir. Örneğin etanol, ilaçtan özütler, tentürler ve tozlar yapmak için kullanılır.

İçerik

Bitkideki bileşenler arasında flavonoidler, uçucu yağ ve karbonhidratlar bulunur. Bununla birlikte, iyi bilinen Harman alkaloidlerinin oluşumu tartışmalıdır ve doğrulanmamıştır.

Farmakoloji

Etkiler

Çarkıfelek ve ondan yapılan müstahzarlar sakinleştirici, anti-anksiyete ve antispazmodik özelliklere sahiptir.

Prospektüste göre dozajlanır. Çay, infüzyon olarak hazırlanır. İlaçlar genellikle günde iki ila dört kez alınır.

Passionflower, aşırı duyarlılık durumunda kontrendikedir. Belirtiler devam ederse bir doktora danışılmalıdır. İhtiyati tedbirlerin tamamı tıbbi ürün bilgi sayfasında bulunabilir.

İlaç etkileşimleri bilinmemektedir. Bize göre merkezi depresanlar, alkol ve sakinleştiriciler ile hiçbir etkileşim olmamalıdır.

Olası yan etkiler, alerjik reaksiyonları içerir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.