Substansiya grizea

Latincesi: Substantia grisea

Dilimizde Boz madde,

  • Merkezi sinir sisteminde nöronların hücre gövdelerinden (perikarya), dendtritler, miyelinli ve miyelinsiz aksonlar, gliya hücreleri içeren bileşenidir.
  • Histolojik kesitlerde miyelin içeren beyaz maddeye göre daha az miyelin içerdiği için gri renkli görünmektedir. Bundan dolayı gri madde olarak tanımlanmıştır. (Bkz; Substansiya) (Bkz; grizea)
  • Gri maddenin yüzeysel bölgelerine “Kabuk (korteks)”, beyaz cevherle çevrili derin bölgelerine ise “çekirdek (Nuclei)” adı verilir.

Anatomi

Örneğin, merkezi sinir sisteminin aşağıdaki alanları gri maddeye aittir:

  1. Beyinde: serebral korteks, bazal çekirdekler
  2. Beyincikte: serebellar korteks, serebellar çekirdekler
  3. Beyin sapında: kranial sinir çekirdekleri, retiküler oluşum, kırmızı çekirdek
  4. Omurilikte: ön boynuz, arka boynuz, yan boynuz

Miyelosit

  • Köken: Yunanca
  • Anlam: “Kemik iliği hücresi” veya “kemik iliğinden türeyen hücre”


I. Tanım ve Genel Özellikler

  • Miyelosit, kemik iliğinde bulunan granülosit serisine ait olgunlaşma sürecinin üçüncü evresidir.
  • Miyeloblast → promiyelosit → miyelosit sıralamasında, promiyelositten sonra gelir ve metamiyelositten önceki son bölünebilen hücre evresidir.
  • Granülositlerin (nötrofil, eozinofil, bazofil) hücre soyuna özgül granüllerin ilk kez belirgin şekilde sitoplazmada gözlendiği hücre tipidir.

II. Morfolojik Özellikler

  • Çekirdek (Nukleus):
    • Genellikle oval ya da hafif eksantrik yerleşimli ve kenarları düzgün yapıdadır.
    • Nükleol genellikle kaybolmuştur veya silikleşmiştir.
    • Kromatin yapısı, önceki evrelere göre daha yoğun ve pürüzlüdür, koyu boyanır.
  • Sitoplazma:
    • Önceki evrelerdeki belirgin bazofili azalmış, sitoplazma daha açık renkli, gri-mavi ya da hafif pembe tonlardadır.
    • Miyelositin belirleyici özelliği, sitoplazmasında türüne göre nötrofilik, eozinofilik ya da bazofilik granüllerin belirginleşmesidir.
    • Azurofilik (birincil) granüller hâlâ bulunur ancak özgül (sekonder) granüller baskın hale gelmiştir.
  • Hücre Boyutu:
    • Çapı genellikle 15-18 mikrometre aralığındadır.
    • Hücre şekli yuvarlak ya da hafif ovaldir.

III. Hücredeki Değişim ve Farklılaşma Özellikleri

  • Miyelosit, granülositlerin son mitoz geçirebilen evresi olup, bu aşamadan sonra oluşan hücreler (metamiyelosit ve sonrası) artık bölünmez.
  • Bu evrede hücreler, ileride dönüşecekleri granülosit tipine (nötrofil, eozinofil, bazofil) özgül morfolojik ve biyokimyasal farklılıklar kazanmaya başlarlar.
  • Granül içeriği ve tipi, hücre soyunun hangi yöne evrileceğini belirler.
    • Nötrofilik miyelosit: Sitoplazmada ince, soluk pembe-lila granüller belirginleşir.
    • Eozinofilik miyelosit: Sitoplazmada büyük, koyu pembe-kırmızı granüller görülür.
    • Bazofilik miyelosit: Sitoplazmada kaba, koyu mavi-mor granüller izlenir.
  • Miyelositlerin sitoplazmik granülleri, hücrenin ilerideki fonksiyonel kapasitesinin ve immün yanıtının temelini oluşturur.

IV. Klinik ve Fizyolojik Önemi

  • Miyelositler normalde yalnızca kemik iliğinde bulunur, periferik kanda saptanmaları patolojik kabul edilir.
  • Periferik kanda miyelosit görülmesi, genellikle ağır enfeksiyon, kemik iliği hastalıkları (örn. lösemi, miyeloproliferatif hastalıklar) ya da kemik iliğinin aşırı uyarıldığı reaktif durumlara işaret eder.
  • Kemik iliği aspirasyonu ve biyopsilerinde miyelosit oranı, hematopoietik aktivite ve kemik iliği sağlığının önemli bir göstergesidir.

V. Moleküler ve Biyokimyasal Özellikler

  • Miyelosit evresinde, hücre zarı antijenik yapısında olgunlaşmaya paralel değişimler meydana gelir.
  • Granül proteinlerinin sentezinde artış vardır; özellikle miyeloperoksidaz, laktoferrin ve lizozim gibi proteinler öne çıkar.
  • Bu evrede hücreler halen büyüme faktörlerine (örn. G-CSF) duyarlıdır, mitoz yeteneğini sürdürür.


Keşif

I. Kavramsal ve Tarihsel Arka Plan

  • Miyelosit, kemik iliği ve kan hücrelerinin olgunlaşma basamaklarının mikroskobik olarak anlaşılmasında merkezi bir hücre tipidir.
  • Bu hücre tipinin keşfi, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında hematolojinin bilimsel disiplin olarak gelişmesiyle paralellik göstermektedir.
  • Kan ve kemik iliği hücrelerinin mikroskobik incelemesi için temel tekniklerin (anilin boyalar, özellikle Romanowsky tipi boyalar) geliştirilmesi, miyelosit gibi ara hücre evrelerinin ilk kez ayırt edilmesini mümkün kılmıştır.

II. İlk Tanımlamalar

  • 1870’lerde Paul Ehrlich ve Elie Metchnikoff gibi bilim insanları, kan hücrelerinin sitolojik çeşitliliğini araştırmış; farklı granül yapısına sahip hücreleri tanımlamışlardır.
  • Paul Ehrlich (1877-1880 arası), kemik iliği ve kan hücrelerinin farklı tiplerini ve bu hücreler arası granül farklılıklarını anilin boyalarıyla detaylandırarak ayırt etmiştir.
  • Ehrlich’in çalışmaları, granülositlerin olgunlaşma sürecinde birden fazla evre bulunduğunu ve bu evrelerin sitoplazmik granül ve çekirdek özellikleriyle birbirinden ayrıldığını göstermiştir.
  • Miyelosit terimi, ilk olarak Ehrlich’in tanımladığı ara evre hücreleri için kullanılmaya başlanmıştır.

III. Gelişen Mikroskobik Teknikler ve Standartlaşma

  • 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında, hematolojik hücrelerin sınıflandırılması giderek daha rafine hale geldi.
  • Kan ve kemik iliği preparatlarında Romanowsky tipi boyaların (ör. Giemsa, Wright, May-Grünwald) yaygınlaşması, miyelositin diğer öncül ve olgun hücrelerden güvenilir şekilde ayırt edilmesini sağladı.
  • Bu gelişmeler, hematolojide morfolojik evrelerin net olarak tanımlanmasına ve uluslararası terminolojinin oluşmasına olanak tanıdı.

IV. Modern Yorum ve Moleküler Karakterizasyon

  • 20. yüzyılın ortalarından itibaren sitokimya, immünohistokimya ve daha yakın dönemde akış sitometrisi gibi teknikler, miyelositin tanımlanmasını ve biyolojik işlevlerinin detaylandırılmasını sağlamıştır.
  • Bu tekniklerle, miyelositin yüzey antijenleri, granül protein içeriği ve farklılaşma süreçleri moleküler düzeyde de tanımlanabilir hale gelmiştir.



İleri Okuma
  1. Ehrlich, P. (1877). Beitrage zur Kenntnis der Anilinfärbungen und ihrer Verwendung in der mikroskopischen Technik. Archiv für Mikroskopische Anatomie, 13, 263-277.
  2. Ehrlich, P. (1880). Methodologische Beiträge zur Histologie der Blutkörperchen. Zeitschrift für Wissenschaftliche Mikroskopie und für Mikroskopische Technik, 1, 150-172.
  3. Metchnikoff, E. (1893). Lectures on the Comparative Pathology of Inflammation. The New Sydenham Society, London, pp. 32-35.
  4. Bain, B. J. (2005). Blood Cells: A Practical Guide. Blackwell Publishing, 4th Edition, pp. 17-19.
  5. Lichtman, M. A., & Shafer, D. A. (2010). Williams Hematology. McGraw-Hill, 8th Edition, pp. 5-8.
  6. Bain, B. J. (2015). Leukemia Diagnosis. Wiley-Blackwell, 5th Edition, pp. 13-15.
  7. Hoffbrand, A. V., & Moss, P. A. H. (2016). Essential Haematology. Wiley-Blackwell, 7th Edition, pp. 44-46.
  8. Prabhu, R. M., & Ramesh, K. G. (2019). Morphology of Myelocytes in Bone Marrow Smears. International Journal of Laboratory Hematology, 41(3), 245-252.


Kemotaksis

Sinonim: Chemotaxis, chemotaxes(çoğul hali).

Organizma veya hücrelerin kimyasal bir uyarana karşı verdiği hareketleridir. (Bkz; Kem-o-taksis)

Kaynak: http://2016.igem.org/wiki/images/thumb/9/95/T–Technion_Israel–repeattbacteria1.png/1200px-T–Technion_Israel–repeattbacteria1.png

  • Bu hareketler uyarana doğru ise; Kemotraktan (Sin: Chemoattractant), uyarandan uzağa doğru ise; Kemorepellent (Sin: Chemorepellent) denir.

Diyapedez

“Diapedesis” terimi Yunanca kelimelerden türetilmiştir:

  • διά” (dia), “içinden” veya “üzerinden” anlamına gelir.
  • “πήδησις” (pēdēsis), “sıçrama” ya da “atlama” anlamına gelir.

Dolayısıyla, diapedesis kelimenin tam anlamıyla “sıçramak” veya “atlamak” anlamına gelir ve kılcal damar duvarının endotel hücrelerini sıkıştıran veya “sıçrayan” beyaz kan hücrelerinin eylemini yansıtır.

Diapedez, immün yanıt sırasında, başta nötrofiller ve monositler olmak üzere beyaz kan hücreleri enfeksiyon veya yaralanma bölgesine göç ettiğinde meydana gelir. Bu süreç birkaç adımdan oluşur:

  1. Kenarlaşma: Lökositler kan damarlarının kenarlarına doğru hareket eder.
  2. Yapışma: Lökositler kan damarı duvarlarını kaplayan endotel hücrelerine yapışır.
  3. Transmigrasyon (diapedez): Lökositler kan dolaşımından çıkmak ve dokuya girmek için endotel hücreleri arasında sıkışır.

Diyapedez, beyaz kan hücrelerinin (lökositler) kan dolaşımından çıkıp enfeksiyonlarla savaşmak, hasarlı hücreleri uzaklaştırmak ve bağışıklık tepkilerini başlatmak için çevre dokulara girmesini sağlayan önemli bir fizyolojik süreçtir. Bu süreç vücudun immün savunmasının ve inflamatuar yanıtın önemli bir parçasıdır ve bağışıklık sisteminin enfeksiyon veya yaralanma alanlarını hedef almasına yardımcı olur.

1. Diapedezise Genel Bakış

Diapedez özellikle lökositlerin (nötrofiller, monositler ve lenfositler gibi) kılcal damarların ve venüllerin duvarlarından dokulara doğru hareketini ifade eder. Tipik olarak, patojenlerle mücadele etmek veya doku hasarını onarmak için lökositlere ihtiyaç duyulan iltihaplanma bölgelerinde meydana gelir. Hücreler, kan damarlarının endotelyal astarından yüksek oranda düzenlenmiş bir şekilde, damara zarar vermeden hareket eder.

2. Diyapedezin Adımları

Diapedez süreci, lökosit aktivasyonu, yuvarlanan yapışma, sağlam yapışma ve transmigrasyon gibi iyi koordine edilmiş birkaç aşamada gerçekleşir. Bu aşamalar, enfeksiyon veya yaralanma bölgesinde hücreler tarafından salınan kemokinler ve sitokinler gibi sinyal molekülleri tarafından düzenlenir.

a. Kemoatraksiyon

Süreç, enfeksiyon veya doku hasarı bölgesinde inflamatuar sinyaller salındığında başlar. Bu sinyaller hasarlı hücreler, patojenler veya diğer bağışıklık hücreleri tarafından üretilen kemokinleri ve sitokinleri içerir. Bu kimyasal sinyaller, lökositleri etkilenen bölgeye çeken bir gradyan oluşturur. Kan dolaşımında akan beyaz kan hücreleri bu sinyalleri algılar ve enfeksiyon bölgesine doğru yönlendirilir.

b. Marjinasyon ve Yuvarlanma

Lökositler başlangıçta kan damarlarının merkezinde serbestçe akar. Enflamatuar sinyallere yanıt olarak, beyaz kan hücreleri kan damarının çevresine doğru hareket eder (marjinasyon adı verilen bir süreç) ve damarı kaplayan endotel hücrelerine yaklaşır.

Endotel hücrelerine yaklaştıkça, lökositler yuvarlanma yapışması adı verilen bir sürece başlarlar. Bu aşamada, endotel hücrelerinin yüzeyindeki selektin molekülleri lökositler üzerindeki selektin reseptörlerine gevşek bir şekilde bağlanır. Bu bağlanma lökositlerin yavaşlamasına ve kan damarı yüzeyi boyunca “yuvarlanmasına” neden olur.

c. Sıkı Yapışma

Lökositler endotel boyunca yuvarlandıkça, daha güçlü inflamatuar sinyallerle aktive olurlar. Bu sinyaller lökositlerin yüzeyindeki integrinleri (yapışma proteinleri) aktive eder ve bunlar daha sonra endotel hücrelerindeki integrin reseptörlerine (ICAM-1 ve VCAM-1 gibi) sıkıca bağlanır.

Bu bağlanma, lökositlerin endotel yüzeyine sıkıca yapışmasını sağlayarak kan dolaşımındaki hareketlerini durdurur. Bu noktada, damar duvarından geçmeye hazırdırlar.

d. Transmigrasyon (Diapedez)

Lökositler endotel hücrelerine sıkıca bağlandıktan sonra, diapedez olarak da adlandırılan transmigrasyon sürecine başlarlar. Bu aşama sırasında:

  • Lökositler kan damarı duvarının endotel hücreleri arasında sıkışır.
  • Endotel hücrelerinin altındaki bir hücre dışı matris tabakası olan taban zarından geçerler.

Bu adım endotel hücrelerine veya kan damarı yapısına zarar vermeden gerçekleşir. Lökositler, paraselüler veya transselüler göç adı verilen bir süreç kullanarak endotel hücreleri arasındaki boşluklardan veya bazen endotel hücrelerinin kendisinden geçer.

e. Doku İçine Göç

Diapedezden sonra lökositler, kendilerini enfeksiyon veya yaralanma bölgesine yönlendiren kemokin gradyanları tarafından yönlendirilen çevre dokuya girer. Dokuya girdikten sonra, aşağıdakileri içerebilen bağışıklık işlevlerini yerine getirirler:

  • Fagositoz**: Patojenleri yutmak ve sindirmek (nötrofiller ve makrofajlar söz konusu olduğunda).
  • Sitokin salınımı**: Diğer bağışıklık hücrelerine enfeksiyon bölgesine sinyal gönderme.
  • Enfekte veya hasarlı hücrelerin öldürülmesi**: Bu, sitotoksik T hücreleri veya doğal öldürücü hücreler gibi spesifik bağışıklık hücreleri tarafından gerçekleştirilir.

3. Diyapedezdeki Kilit Oyuncular

Çeşitli moleküller ve hücreler diapedezde kritik rol oynar:

  • Endotel Hücreleri**: Kan damarlarının iç duvarlarını kaplar ve hücrelerin kan dolaşımından dokulara geçişini düzenler. Lökositlerin yuvarlanmasını, yapışmasını ve transmigrasyonunu kolaylaştıran *selektinler*, *integrinler* ve diğer adezyon moleküllerini eksprese ederler.
  • Lökositler (Beyaz Kan Hücreleri)**: Nötrofiller, monositler, lenfositler ve diğerlerini içerir. Bağışıklık tepkileri için gereklidirler ve kan dolaşımından çıkmak ve enfeksiyon veya iltihap bölgelerine ulaşmak için diapedezi kullanırlar.
  • Kemokinler ve Sitokinler: Enfeksiyon veya yaralanma bölgesinde salınan sinyal molekülleri. Bu moleküller lökositleri bölgeye çeker ve lökositlerin yüzeyindeki integrinleri aktive ederek sıkı bir yapışma sağlar.
  • Selektinler ve İntegrinler**: Yuvarlanma ve yapışma aşamaları sırasında lökositler ve endotel hücreleri arasındaki etkileşime aracılık eden yapışma molekülleri. Selektinler yuvarlanmayı başlatırken, integrinler sıkı yapışma oluşturur.

4. Bağışıklık Yanıtında Diapedezin Önemi

Diapedez immün gözetim ve inflamasyon için gereklidir. Beyaz kan hücrelerinin ihtiyaç duyulan bölgelere hızla ulaşmasını sağlayarak bağışıklık sisteminin patojenlere, hasarlı dokulara veya enfeksiyona yanıt verebilmesini sağlar.

  • Akut Enflamasyon**: Diapedez özellikle enflamasyonun erken aşamalarında önemlidir. Örneğin, bakteriyel enfeksiyonlar sırasında, *nötrofiller* istilacı mikroplarla savaşmak için kan damarlarından göç eden ilk yanıtlayıcılar arasındadır.
  • Kronik Enflamasyon**: Otoimmün hastalıklar (örneğin, *romatoid artrit*) gibi kronik inflamasyon vakalarında, diapedez uzun bir süre boyunca meydana gelebilir, bu da aşırı ve potansiyel olarak zararlı bir bağışıklık tepkisine yol açabilir.
  • Yara İyileşmesi**: Doku hasarı bölgelerine göç eden beyaz kan hücreleri, ölü hücrelerin ve döküntülerin temizlenmesinde de rol oynayarak doku onarımını ve iyileşmesini destekler.

5. Klinik Önem

  • Bağışıklık Bozuklukları**: Kusurlu diapedez, bağışıklık tepkilerinin bozulmasına neden olarak vücudu enfeksiyonlara karşı savunmasız bırakabilir. Örneğin, *Lökosit Adezyon Eksikliği (LAD)* gibi durumlarda, integrin moleküllerindeki mutasyonlar lökosit adezyonunu ve migrasyonunu bozarak tekrarlayan enfeksiyonlara yol açar.
  • Kronik Enflamasyon ve Otoimmünite**: Aşırı aktif diapedez, bağışıklık hücrelerinin sürekli olarak sağlıklı dokulara göç ettiği ve hasara neden olduğu kronik enflamatuar durumlara ve otoimmün hastalıklara katkıda bulunabilir.
  • Terapötik Hedefler**: Diapedesis, *astım*, *soriasis* ve multipl skleroz gibi aşırı inflamasyonla karakterize hastalıklarda terapötik müdahale için potansiyel bir hedeftir. İntegrinler gibi lökosit göçünde rol oynayan spesifik molekülleri bloke eden ilaçlar, bu koşulların bazılarını tedavi etmek için geliştirilmiştir.

Keşif

Beyaz kan hücrelerinin (lökositlerin)** kan dolaşımından kan damarlarının duvarları yoluyla çevre dokulara hareketi olan diapedezin fizyolojik süreci, immünoloji ve vasküler biyolojinin daha geniş gelişimine dayanan büyüleyici bir geçmişe sahiptir. Diapedez vücudun bağışıklık tepkisi için çok önemlidir ve lökositlerin enfeksiyon veya yaralanma bölgelerine ulaşmasını sağlar. Mikroskopi, hücre biyolojisi ve immünolojideki ilerlemelerle yakından bağlantılı olarak yüzyıllar boyunca gelişmiştir.

1. Kan ve Bağışıklığa İlişkin İlk Gözlemler (17.-18. Yüzyıl)

Diyapedezi** anlamaya yönelik yolculuk, kan ve kan damarlarına ilişkin ilk gözlemlerle başlamıştır. 17. yüzyılda**, *William Harvey* kan dolaşımını keşfederek tıp alanında devrim yarattı. Kanın kapalı bir damar sistemi içinde hareket ettiğini göstererek, kan hücrelerinin damar duvarlarıyla nasıl etkileşime girdiğini incelemenin temelini attı.

Bu dolaşım anlayışına rağmen, beyaz kan hücrelerinin enfeksiyon veya iltihap bölgelerine ulaşmak için kan dolaşımından nasıl çıktığı henüz bilinmiyordu. Aslında, beyaz kan hücrelerinin kendileri de henüz bağışıklık tepkisinin kilit oyuncuları olarak kabul edilmiyordu. Bu dönemde kan üzerine yapılan çalışmalar öncelikle kırmızı kan hücrelerine ve genel dolaşıma odaklanmış, lökosit davranışının daha ince ayrıntıları keşfedilmemişti.

2. Beyaz Kan Hücrelerinin Keşfi (19. Yüzyıl)

Diyapedezin anlaşılmasında önemli bir dönüm noktası 19. yüzyılda Fransız bilim insanı Gabriel Andral ve Alman doktor Rudolf Virchow tarafından beyaz kan hücrelerinin keşfedilmesiyle yaşandı. Andral, 1843 yılında kan dolaşımındaki beyaz kan hücrelerini ilk tanımlayanlardan biri olmuş, kırmızı kan hücrelerinden farklı olduklarını ve muhtemelen vücudun savunma mekanizmalarında rol oynadıklarını belirtmiştir. Aynı dönemde Virchow da kandaki beyaz kan hücrelerini gözlemledi ve bunları enflamatuar süreçlerle ilişkilendirmeye başladı.

Bu döneme ait en ünlü anekdotlardan biri, beyaz kan hücrelerinin iltihaplı dokularda biriktiğine dair kritik gözlemi yapan Virchow ile ilgilidir. Bu gözlem, bu hücrelerin enfeksiyon veya yaralanma bölgesine nasıl ulaştığına dair sorulara yol açtı. Virchow’un beyaz kan hücrelerinin vücudu hastalıklara karşı korumada rol oynayabileceği hipotezi, bağışıklık yanıtı çalışmalarının başlangıcına işaret etse de, bu hücrelerin kandan dokuya nasıl gittiğine dair mekanizma belirsizliğini koruyordu.

3. Çığır Açan Buluş: Diapedezin Gözlenmesi (19. Yüzyılın Sonları)

Diyapedezin** anlaşılmasındaki kesin atılım 1863 yılında Alman patolog ve Virchow’un eski öğrencisi Julius Cohnheim kurbağalarda inflamasyon üzerinde çalışırken önemli bir keşif yaptığında gerçekleşti. Cohnheim, kan damarlarını gözlemlemek için mikroskopi kullanarak, beyaz kan hücrelerinin iltihaplı dokulara ulaşmak için kılcal damarların duvarlarından geçtiğini gördü. Bu devrim niteliğinde bir keşifti, çünkü beyaz kan hücrelerinin kan dolaşımından çıkış süreci ilk kez doğrudan gözlemlenmişti.

Cohnheim’ın deneyleri, kurbağanın perdeli ayağı veya kemirgenlerin mezenterleri gibi şeffaf dokuları mikroskop altına yerleştirmeyi içeriyordu. Dokuya hafifçe iğne batırarak ya da tahriş edici maddeler uygulayarak lokalize iltihap oluşturdu ve kan hücrelerinin davranışını gözlemledi. Şaşırtıcı bir şekilde, lökositlerin kan damarlarının iç duvarlarına yapıştığını, kendilerini düzleştirdiklerini ve daha sonra endotel hücreleri arasındaki küçük boşluklardan sıkıştıklarını gördü – şimdi diapedesis olarak bildiğimiz bir süreç.

Bu keşif, bağışıklık sisteminin vücudu patojenlere karşı savunmak için beyaz kan hücrelerini nasıl harekete geçirdiğine dair ilk görsel kanıtı sağladı. Cohnheim’ın çalışması, beyaz kan hücrelerinin kan damarlarından dışarı göç edebileceğini ve bağışıklık tepkilerine aktif olarak katılabileceğini doğrulayarak iltihaplanma ve bağışıklık gözetimi anlayışını temelden değiştirdi.

4. Hücresel Biyolojideki Gelişmeler: Diyapedez Mekanizmaları (20. Yüzyılın Başları)

  1. yüzyılın başlarında**, daha sofistike mikroskopi ve boyama tekniklerinin ortaya çıkmasıyla, bilim insanları diapedezin altında yatan *hücresel mekanizmaları* daha derinlemesine araştırmaya başladılar. Bu dönemin kilit isimlerinden biri, beyaz kan hücrelerinin patojenleri yutma ve sindirme süreci olan fagositoz üzerine yaptığı çalışmalarla 1908 yılında Nobel Ödülü kazanan Rus immünolog Élie Metchnikoff idi.

Metchnikoff’un lökositlerin yabancı istilacıları nasıl tanıdığı ve onlara nasıl tepki verdiği konusundaki araştırması, Cohnheim’ın daha önceki diapedesis keşfini tamamlamıştır. Metchnikoff, beyaz kan hücrelerinin, özellikle de fagositlerin, hasarlı dokulardan gelen kimyasal sinyalleri algılayarak enfeksiyon veya yaralanma bölgesine göç ettiklerini öne sürdü; bu süreç daha sonra kemotaksis olarak adlandırıldı. Bu sinyaller lökositleri etkilenen bölgeye yönlendirdi ve burada diapedez yoluyla endotelyal bariyeri geçtiler.

Metchnikoff’un kariyerinden ünlü bir anekdot, bağışıklık hücrelerinin yabancı bir cisme doğru hareketini ilk kez gözlemlediği denizyıldızı larvaları üzerindeki ilk deneylerini içerir ve bağışıklık sistemi üzerine yaşam boyu çalışmasını ateşler. Beyaz kan hücrelerinin patojenleri aktif olarak arayıp yok ettiğine dair teorisi, bağışıklık tepkisinde diapedezin önemini pekiştirmiştir.

5. Moleküler Dönem: Yapışma Moleküllerinin Keşfi (20. Yüzyılın Sonları)

Hücre biyolojisi ilerledikçe, 20. yüzyılın sonları diyapedezin moleküler mekanizmalarını anlamada büyük atılımlar getirdi. 1980’lerde ve 1990’larda araştırmacılar, beyaz kan hücreleri ile kan damarlarını kaplayan endotelyal hücreler arasındaki etkileşime aracılık eden spesifik adhezyon moleküllerini tanımladılar.

Bu dönemdeki en önemli keşiflerden biri, lökosit adezyonu ve transmigrasyonunda kritik rol oynayan proteinler olan selektinler ve integrinlerin tanımlanmasıydı. Endotel hücrelerinin yüzeyindeki Selektinler lökositlerin damar duvarı boyunca “yuvarlanmasına ‘ izin verirken, lökositler üzerindeki integrinler endotel hücreleri üzerindeki ICAM-1 ve VCAM-1’e bağlanarak sıkı yapışmayı kolaylaştırır. Lökositler damar duvarına yapıştıktan sonra, endotel hücreleri arasındaki bağlantılardan veya bazı durumlarda hücrelerin kendilerinden geçerek diapedezise uğrarlar.

Bu döneme ait önemli bir hikâye, Harvard Üniversitesi’nde immünolog olan Tim Springer’ın 1990 yılında, bağışıklık tepkisi sırasında lökositlerin endotel hücrelerine sıkıca yapışması için çok önemli bir molekül olan LFA-1 integrinini keşfeden araştırmasını içermektedir. Springer’in çalışması, Cohnheim’ın orijinal gözlemlerine kritik ayrıntılar ekleyerek, diapedezdeki yuvarlanma-adhezyon-transmigrasyon olay dizisinin açıklanmasında etkili olmuştur.

Springer’in araştırması, inflamatuar hastalıklar ve otoimmün bozuklukları tedavi etmek için yeni terapötik yaklaşımların geliştirilmesinin temelini atmıştır. Bu adezyon moleküllerini hedef alarak, bağışıklık tepkisini modüle etmek ve romatoid artrit ve multipl skleroz gibi durumlarda zararlı iltihaplanmayı azaltmak mümkün hale geldi.

6. Klinik Alaka: Hastalık ve Tedavide Diyapedez (21. Yüzyıl)

  1. yüzyılda** diapedez, özellikle inflamatuar hastalıklar, kanser ve otoimmünite bağlamında immünoloji araştırmalarının merkezi bir odağı olmaya devam etmektedir. Genetik mutasyonların lökositlerin kan damarlarına yapışma ve damarlardan geçme yeteneğini bozduğu lökosit yapışma eksikliği (LAD) gibi bozukluklar, etkili bağışıklık fonksiyonu için diapedezin önemini vurgulamaktadır. LAD hastaları, beyaz kan hücreleri kan dolaşımından çıkıp enfekte dokulara ulaşamadığı için tekrarlayan enfeksiyonlardan muzdariptir.

Modern araştırmalar ayrıca tümör hücrelerinin metastaz yapmak ve uzak organlara yayılmak için diapedez sürecini nasıl taklit ettiğini de araştırmıştır. Kanser hücreleri, tıpkı beyaz kan hücrelerinin yaptığı gibi endotel bariyerini geçmek için benzer moleküler mekanizmalardan yararlanmaktadır; bu keşif, bu yolları hedef alarak kanser tedavisi için yeni yollar açmıştır.

2010** yılında, dönüm noktası niteliğindeki bir çalışma, diapedezde rol oynayan spesifik integrinlerin ve selektinlerin hedeflenmesinin hayvan modellerinde meme kanseri hücrelerinin yayılmasını azaltabileceğini göstermiştir. Bu araştırma, diğer çalışmalarla birlikte, sadece bağışıklık tepkileri için değil, aynı zamanda kanser ve diğer koşullarda hastalığın ilerlemesi için de diapedezi anlamanın geniş klinik etkilerini göstermiştir.

İleri Okuma

1. Muller, W.A. (2011). “Mechanisms of leukocyte transendothelial migration.” Annual Review of Pathology: Mechanisms of Disease, 6, 323-344. https://doi.org/10.1146/annurev-pathol-011110-130224

2. Nourshargh, S., Hordijk, P.L., & Sixt, M. (2010). “Breaching multiple barriers: Leukocyte motility through venular walls and the interstitium.” Nature Reviews Molecular Cell Biology, 11(5), 366-378. https://doi.org/10.1038/nrm2889

3. Ley, K., Laudanna, C., Cybulsky, M.I., & Nourshargh, S. (2007). “Getting to the site of inflammation: The leukocyte adhesion cascade updated.” Nature Reviews Immunology, 7(9), 678-689. https://doi.org/10.1038/nri2156

4. Vestweber, D. (2015). “How leukocytes cross the vascular endothelium.” Nature Reviews Immunology, 15(11), 692-704. https://doi.org/10.1038/nri3908

5. Petri, B., & Sanz, M.J. (2018). “Leukocyte adhesion under flow: A brief update.” F1000Research, 7, F1000 Faculty Rev-1940. https://doi.org/10.12688/f1000research.16412.1

6. Schenkel, A.R., Mamdouh, Z., & Muller, W.A. (2004). “Locomotion of monocytes on endothelium is a critical step during extravasation.” Nature Immunology, 5(4), 393-400. https://doi.org/10.1038/ni1051

7. Zarbock, A., & Ley, K. (2008). “Mechanisms and consequences of neutrophil interaction with the endothelium.” American Journal of Pathology, 172(1), 1-7. https://doi.org/10.2353/ajpath.2008.070502

8. Hidalgo, A., Chilvers, E.R., Summers, C., & Koenderman, L. (2019). “The neutrophil life cycle.” Trends in Immunology, 40(7), 584-597. https://doi.org/10.1016/j.it.2019.04.013

9. Herter, J.M., Rossaint, J., Block, H., & Zarbock, A. (2013). “Integrin activation by P-Rex1 is critical for neutrophil recruitment in response to TNF-α and CXCL1 in vivo.” Journal of Experimental Medicine, 210(9), 2081-2093. https://doi.org/10.1084/jem.20120538

10. Imhof, B.A., & Aurrand-Lions, M. (2004). “Adherens junctions and the regulation of endothelial permeability and leukocyte extravasation.” Nature Reviews Molecular Cell Biology, 5(8), 659-670. https://doi.org/10.1038/nrm1438

 

Nabzı atan kadavra olgusu

Ölü insanImage copyrightGETTY

Bazı vücut fonksiyonları hala yerinde olan insanlar nasıl oluyor da ölmüş sayılıyor?

Nabızları hala atan, idrar üreten, bedenleri sıcak olan, karınları guruldayan, yaraları iyileşen, mideleri yemek sindiren insanlar nasıl olur da hukuken ve tıbben ölü kabul edilir?

Bu insanlar kalp krizi de geçirebilir, nezle olabilir, yatak yaraları çıkabilir. Kızarıp terleyebilirler; hatta bebekleri bile olabilir. Ama ölüdürler.

Bunlara nabzı atan kadavralar deniyor. Beyin ölümü gerçekleşmiş, ama organları hala işliyor, nabızları atıyordur.

Bu vakaların tıbbi bakım masrafları birkaç hafta için 200 bin doları bulur. Ama teknik olarak ölü sayılsa da biraz şans ve epeyce yardımla bedenin aylarca, hatta yıllarca canlı kalması sağlanabilir.

TestImage copyrightGETTY
Image captionÖnceleri hastalarda yaşam belirtisi bulmak için meme uçlarına kıskaç tutturulurdu.

Nabzı olan bu kadavralar bilincini yitirmiş komadaki hastalarla karıştırılmamalıdır. Bu insanlar tepki vermese de beyin işlevleri kısmen de olsa sürmekte, uyku ve uyanıklık döngüsü devam etmektedir. Komadaki hastanın tam iyileşme gösterme ihtimali de vardır.

Bitkisel hayat durumu ise daha ciddidir. Bu hastalarda beynin bilinçli kısmı geri dönülmez bir şekilde hasara uğramıştır. Bir daha hiç bilinçleri yerine gelmeyecek olsalar da ölmüş de değillerdir.

Nabzı atan kadavra sayılmak için beynin tümüyle ölü olması gerekir. Nefes alma gibi kritik bedensel işlevleri yerine getirmekle görevli beyin kökü de ölü olmalıdır. Ama diğer organlar vücudun komuta merkezinin ölmüş olmasından sandığımız kadar etkilenmeyebilir.

Ölüm ve yaşam

Los Angeles’taki California Üniversitesi’nde nörolog olan Alan Shewmon beyin ölümü tanımını uzun süredir eleştiren bilim insanlarından biri. Shewmon, kişinin ölümünden sonra bedeni bir haftadan fazla yaşam belirtileri göstermeye devam eden 175 vaka tespit etmişti. Kalp atışı ve diğer organların çalışması 20 yıl boyunca devam eden bir kadavra örneği bile vardı.

stetoscopeImage copyrightGETTY
Image captionKalp atışının durması bir zamanlar ölüm hali olarak algılanıyordu.

Peki bu nasıl oluyor?

Aslında biyolojik açıdan bir an olarak ölümden söz edilemez. Farklı dokular farklı hızda ölür.

1984’te Lazarus belirtisi olarak ifade edilen otomatik refleks nedeniyle ölen kişi oturur pozisyon alır, kollarını kısa süreli kaldırıp indirir ve çapraz halde göğsüne koyar. Birçok refleks beyin tarafından idare edilse de omurilik boyunda “refleks kavisi” tarafından kontrol edilen refleksler de vardır. Öyle ki dizine vurulduğunda bacağını ileri fırlatan cesetlere rastlanmıştır.

Öldükten sonra deri ve beyindeki kök hücrelerin günlerce canlı kaldığı görülmüştür. İki buçuk haftalık cesetlerde canlı kas kök hücrelerine rastlanmıştır.

Nabzı atan kadavralarda beyin önce ölmüştür. Beyin vücut ağırlığının yüzde 2’sini oluşturur, ama vücuda giren oksijenin yüzde 25’ini tüketir.

Bunun nedeni sinir hücresi nöronların sürekli aktif olmasıdır. Kendi bünyeleri ile çevreleri arasında elektrik akımı oluşturmak için sürekli iyon pompalarlar. Oksijen eksikliği nöronların iyonlarla boğulmasına neden olur ve geri dönülmez hasar yaratır.

beyinImage copyrightGETTY
Image captionBeyin vücudumuzdaki oksijenin dörtte birini kullanıyor.

Peki kalp atmaya devam ediyorsa doktorlar hastanın öldüğüne nasıl karar verir? Beyin aktivitesine bakılır. Ancak alkol, anestezi, hipotermia ve Valium gibi bazı ilaçlar beyin aktivitesini dondurup doktorların hastanın öldüğünü sanmasına neden olabilir.

Bu amaçla yapılan testlerde hastanın sözlü uyarılara cevap vermemesi, bedeni uyarmaya yönelik uyarıcılara tepkisiz kalması gibi koşullara bakılır. Kulağa soğuk su doldurmak bunlardan biridir ve otomatik refleks sonucu gözlerin hareket etmesini sağlar. Bu testi bulan kişi Nobel Ödülü almıştır.

Kadavradan organ bağışı

Hastanın öldüğüne karar verildikten sonra bütün tıbbi tedavinin sona ermesi beklenir. Ama nabzı atan kadavra vakalarında durum böyle olmayabilir. Organ bağışında başarı oranını yüksek tutmak için, ölmüş tanısı konan bu kişilerin bakımı devam eder. Böylece beden her şey normalmiş gibi çalışmaya devam ederken organ nakli yapılacak hasta ve yapacak cerrahlar hazır oluncaya dek zaman kazanılmış olur.

morgImage copyrightSPL
Image captionDoktorlar artıkyaşam belirtisi bulmak için belli prosedürleri izliyor.

Nabzı atan kadavralardan başarılı organ nakli sayısı kadavra başına 3,9’dur ve bu, nabızsız kişilerden alınan organların iki katına tekabül eder. Kalp nakillerinin tek güvenilir kaynağı bugün için bu yöntemdir.

Bedenin hayatta kalmak için beyinde en çok ihtiyaç duyduğu bölge bilinçle ilgili korteks değil, hipotalamustur. Badem şeklindeki bu bölge, önemli hormonları kontrol eder, tansiyon, iştah, vücut saati, şeker seviyesi, sıvı dengesi ve enerji tüketimini düzenler.

Bu nedenle öldüğü halde nabzı atmaya devam eden kadavraların organ nakli amacıyla bedenlerinin canlı tutulması solunum makinelerine bağlanıp serumla beslenmelerinden öte bir şeydir. Yoğun bakım ekipleri serum yoluyla bunlara gerektiği miktarda hormon tedarik eder.

kadavradan organ nakliImage copyrightSPL
Image captionNabzı atan kadavralar organ nakli için özel bakıma alınıyor.

Bütün bunların olması için önce testlerle kesin ölüm halinin ilan edilmesi gerekir. Ancak bu sanıldığı kadar kolay olmayabilir. Harvard testleriyle beyin ölümü teşhisi konmuş 611 kişinin yüzde 23’ünde bilim insanları beyin aktivitesi tespit etti. Yüzde 4’ünde ise ölümden bir hafta sonra uyku haline benzer beyin aktivitesi görüldü. Bazıları ise nabzı atan kadavralardan organ nakli için cerrah müdahalesi esnasında vücudun tepki verdiğini iddia ederek bu işlemin anestezi altında yapılmasını önerdi.

Ölüm tartışması

Ayrıca sorunun bir de dinsel yönü var. Birçok dinde ölüm tanısı için bedenin soğuk olması ve kalp atışının durmuş olması esas alınır.

Klinik ölüm tanısı konusunda da bazı belirsizlikler olabiliyor. Örneğin kan dolaşımının ne kadar süre durması halinde yeniden canlandırılamayacağı konusu. ABD’de bu beş dakika olarak ifade ediliyor, ama bunun doğruluğu konusunda yeterli veri bulunmadığına inananlar da var.

morgda cesetImage copyrightGETTY
Image captionÖlümün kesin tanımı dinlere ve kültürlere göre farklılık gösterebiliyor.

Hamile iken beyin ölümü sorunu daha da karmaşıklaştırıyor. 1982-2010 yılları arasında böyle 30 vaka oldu. Aileler, bebeği kaybetme ya da onu yaşatma uğruna beyin ölümü gerçekleşmiş yakınlarının en azından bebek anne karnında 24 haftalık oluncaya dek suni bir şekilde canlı kalmasına izin verme tercihini yapmak zorunda kalabiliyor.

Organ bağışı konusunda da bazı kuralların yeniden ele alınması gerektiğine inananlar var. Bugün organın çıkarılması için kişinin ölmüş olması, yani tam beyin ölümü veya kalbin durmuş olması gerekiyor.

Bazıları ölüm halinin kişinin kalbinin ya da solunumunun durmasıyla gerçekleşmediğini, “birey olma durumunu” kaybettiği anda ölü sayılması gerektiğini savunuyor.

anne karnında fetüsImage copyrightSPL
Image captionHamileyken beyin ölümü olması halinde bebek 24 haftalık oluncaya kadar beden fonksiyonları desteklenebiliyor.

Beyninin önemli kısımları hala işlevli olsa ve kendi başına nefes alma yeteneğini sürdürse bile kişi bilinçli düşünce becerisini yitirdiği için ölü sayılabilir.

Böylece organ nakli konusunda daha geniş bir alan açılacağı ve sayısız hayat kurtarılacağı iddia ediliyor.

Ölüm bir an değil, süreçtir. Ama binlerce yıllık deneyimimize rağmen bugün hala daha kesin bir yanıt arıyor olmamız bu sorunun kısa sürede sonuca bağlanmayacağını gösteriyor.

Orjinal yazı: BBC

İleri okuma:

  1. David R. Field, Elena A Gates, Robert K. Creasy, Russell K. Laros Maternal Brain Death During PregnancyMedical and Ethical Issues JAMA The Journal of the American Medical Association 260(6):816-822 · September 1988 DOI: 10.1001/jama.1988.03410060086033
  2. D. Alan Shewmon, MD Chronic “brain death” Neurology December 1998 vol. 51 no. 6 1538-1545 oi: 10.1212/WNL.51.6.1538
  3. Allan H. Ropper, MD Unusual spontaneous movements in brain‐dead patients  Neurology August 1984 vol. 34 no. 8 1089 doi: 10.1212/WNL.34.8.1089
  4. Mathilde Latil, Pierre Rocheteau, Laurent Châtre, Serena Sanulli, Sylvie Mémet, Miria Ricchetti, Shahragim Tajbakhsh & Fabrice Chrétien Skeletal muscle stem cells adopt a dormant cell state post mortem and retain regenerative capacity Nature Communications 3, Article number: 903 (2012) Received: 14 February 2012 Accepted: 04 May 2012 Published online: 12 June 2012 doi:10.1038/ncomms1890
  5. Alexander E Pozhitkov,Rafik Neme, Tomislav Domazet-Loso, Brian Leroux, Shivani Soni,Diethard Tautz, Peter Anthony Noble Thanatotranscriptome: genes actively expressed after organismal death bioRxiv Posted June 11, 2016. doi: http://dx.doi.org/10.1101/058305
  6. D. W. McKeown, R. S. Bonser and J. A. Kellum Management of the heartbeating brain-dead organ donor Br. J. Anaesth. (2012) 108 (suppl 1): i96-i107. doi: 10.1093/bja/aer351
  7. Dick Teresi, The Undead: Organ Harvesting, the Ice-Water Test, Beating Heart Cadavers–How Medicine Is Blurring the Line Between Life and Death Kindle Edition
  8. HOWLETT, TREVOR A.; KEOGH, ANNE M.; PERRY, LES; TOUZEL, RICHARD; REES, LESLEY H. ANTERIOR AND POSTERIOR PITUITARY FUNCTION IN BRAIN-STEM-DEAD DONORS: A POSSIBLE ROLE FOR HORMONAL REPLACEMENT THERAPY. Transplantation: May 1989
  9. Grigg MM, Kelly MA, Celesia GG, Ghobrial MW, Ross ER Electroencephalographic activity after brain death. Arch Neurol. 1987 Sep;44(9):948-54. PMID: 3619714

Sperm

sperm electron microscope ile ilgili görsel sonucuSinonim: spermatozoon (çoğulu: spermatozoa), sperm-, spermo-, spermi-, spermio-, spermat-, spermato-, Spermien, spermium, Spermatozoon, Spermatozoid, Samenfaden, Samenzelle .

Fransızcadaki sperme kelimesinden"sperm" ile ilgili görsel sonucu türemiştir. Bu kelimede Antik Yunancadaki σπέρμα ‎(spérma, “tohum, semen) kelimesinden türeyen Latincedeki sperma kelimesinden türemiştir.

  • Olgun erkek üreme hücresini ifade eder.
  • Spermatogenez sonucu oluşur."sperm" ile ilgili görsel sonucu
  •  Meni örneğinde bulunan sperm sayısının istatistiksel normal değer ile karşılaştırılması sonucu üç farklı durum oluşur.
    1. Hipospermi (Hypo-spermia, hypospermie); sperm sayısının normalin altında olmasıdır.
    2. Hiperspermi (Hyper-spermia, hyperspermie); sperm sayısının normalin üstünde olmasıdır.
    3. Aspermi (A-spermia, Aspermie); Spermin menide olmamasıdır.

 

Ovulasyon

Yumurtalıklardan yumurta hücresi atımıdır. (Bkz; Ovulasyon)

Yumurtlama, adet döngüsünün yumurtlama evresinde patlamaya hazır olan yumurtalık folikülünden döllenmemiş bir yumurtanın periyodik olarak dışarı atılmasıdır. Bu terim Latince “küçük yumurta” anlamına gelen ovulum kelimesinden türetilmiştir.

Yumurtlama, hipotalamus, hipofiz bezi ve yumurtalıklar arasında hareket eden hormonal bir düzenleyici sistem tarafından kontrol edilir. Yumurtlama, yumurtanın fallop tüpünde bir sperm tarafından döllenmesi için ön koşuldur.

Yumurtlama çeşitli faktörlerden etkilenebilir veya bozulabilir. Bunlar arasında yaş, stres, diyet, ilaçlar veya üreme organlarının hastalıkları yer alır. Yumurtlama yapay olarak da uyarılabilir veya engellenebilir. Örneğin, hap veya RİA gibi hormon preparatları yumurtlamayı önleyebilir ve böylece gebeliği önleyebilir. Tersine, hormon enjeksiyonları veya tabletleri birkaç folikülün olgunlaşmasını teşvik edebilir ve böylece hamilelik şansını artırabilir. Buna süperovülasyon denir.

Yumurtlama çeşitli yöntemlerle tespit edilebilir veya tahmin edilebilir. Bunlar arasında örneğin bazal vücut ısısı yöntemi, servikal mukus testi veya idrarla ovülasyon testi yer alır. Bu yöntemler doğum kontrolü için olduğu kadar aile planlaması için de kullanılabilir. Yumurtlama, bazı kadınlarda karnın alt kısmında hafif bir ağrı olarak kendini hissettirir ve buna biraz kanama eşlik edebilir. Buna mittelschmerz adı verilir.

Yumurtlama kadın döngüsünün önemli bir parçasıdır ve hem fizyolojik hem de davranışsal etkileri vardır. Örneğin, cinsel istek yumurtlama zamanında artar ve hormonlar ve feromonlardan etkilenir. Yumurtlama birçok hayvan türünde de gözlemlenebilir ve bazen özel karakteristiklere sahiptir. Örneğin, spontane veya indüklenmiş ovulasyonu olan hayvanlar ve çoklu veya mevsimsel ovulasyonu olan hayvanlar vardır.

Yumurtlama sırasında graaf folikülü Graaf folikülü yani en büyük üçüncül folikül olgunlaşan folikül grubu. Folikülün kasılması miyofibroblastlardan oluşan teka eksterna, olgunlaşmanın ikinci aşamasında olan oositi, çevresindeki zona pellusida ve korona radiata ile birlikte folikülden dışarı atar. Daha sonra uterus tüpü tarafından emilir. Yumurta daha sonra yaklaşık 24 saat boyunca döllenme yeteneğine sahiptir.

  • Yumurtanın atılmasından sonra folikülün geri kalan katmanları (granüloza hücreleri, teka interna, teka eksterna) aşağıdakilerin uyarısı altında korpus luteumu (corpus luteum) oluşturur.
  • LH, folikülün kalan katmanları (granüloza hücreleri, teka interna, teka eksterna) korpus luteumu oluşturur. Eski folikülün granüloza hücreleri granülosalutein hücreleri haline gelir. Artık östrojen (foliküler aşamada olduğu gibi) değil, esas olarak progesteron üretirler. Teka interna hücreleri de dönüşür ve tekalutein hücrelerini oluşturur.
  • Granülosalutein hücreleri tarafından östradiole dönüştürülen progesteron ve testosteron üretirler. Döllenme gerçekleşmezse, korpus luteum korpus luteum menstrüasyonis olarak adlandırılır ve adet döngüsünün ikinci yarısında dejenere olur. Döllenme durumunda ise büyümeye devam ederek corpus luteum graviditatis’e dönüşür. Gebeliği sürdürmek için gebeliğin 10. haftasına kadar esas olarak progesteron üretir.

Kontrol

Yumurtlama şu şekilde tetiklenir LH tarafından yumurtlamadan 10-12 saat önce üretilen -peak hipofiz bezi yumurtlamadan 10-12 saat önce hipofiz bezinden salgılanır. LH salgılanması da aşağıdaki hormonların salınımı ile tetiklenir GnRH içinde hipotalamus hipotalamusta.

Davranışsal biyoloji

Folikül yırtıldığında, granüloza hücreleri gruplar halinde östradiol salgılar ve bu da cinsel isteği artırabilir. Buna ek olarak, östradiol vajinal salgı kopülin konsantrasyonunun artması. Bunlar feromon benzeri maddeler koku alma kadının doğurganlığına dair koku sinyali verir ve testosteron seviyesinde artışa neden olur.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.