Ginkgo

Japoncadan 銀杏 (ginkyō) ← Çince’den 銀杏 / 银杏 (yínxìng, “gümüş kayısı”).

Ginkgo, türü gören ilk Batılı Engelbert Kaempfer tarafından yazılan Amoenitatum exoticarum politico-physico-medicarum Fasciculi V […] (1712) ‘de basılan isimdir. Transkripsiyon biçiminde ginkyo, Ginkjo veya Ginkio olurdu, ancak Ginkgo olarak basıldı. Bu hatalı okuma, Carl Linnaeus tarafından okundu ve telafuz hatası hala devam etmektedir.

Alg

AHA alg*alǵ (“kirli olmak, sümüksü olmak; kurbağa; su mercimeği”) —> Latincede Deniz yosunu; tatlı suda yetişen bitkiler. Mecazi olarak ise değeri az olan bir şey.

HalTekilÇoğul
Nominatifalgaalgae
Genitifalgaealgārum
Datifalgaealgīs
Akusatifalgamalgās
Ablatifalgāalgīs
Vokatifalgaalgae

Boyutları tek bir hücreden dev yosunlara kadar değişen ve biyokimyası ve biçimleri çok çeşitli, bazıları ökaryotik olan deniz yosunları da dahil olmak üzere birçok suda yaşayan fotosentetik organizmadan herhangi biri.

Algoloji ; yosunlarla ilgilenen botanik dalı.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kırmızı yüksük otu

  • Kırmızı yüksük otu Digitalis purpurea, digitoksin gibi kardiyak glikozitler içeren tıbbi ve zehirli bir bitkidir.
  • Aktif bileşenler yapraklardan elde edilir ve kalp yetmezliği ve kardiyak aritmi tedavisi için bitmiş bir ilaç olarak kullanılır. Toksisite nedeniyle, tıbbi ilaçtan çay veya başka preparatlar yapılmamalıdır.
  • En yaygın olası yan etkiler baş ağrısı, yorgunluk, kardiyak aritmi ve bulantı ve kusma gibi gastrointestinal semptomları içerir. Zehirlenme veya aşırı doz yaşamı tehdit eder.

Yüksük otu yapraklarından yapılan müstahzarlar, günümüzde nadiren tıbbi olarak kullanılmaktadır. Bazı ülkelerde digitoksin içeren ilaçlar mevcuttur. Yünlü yüksük otundan elde edilen saf madde digoksin, tabletler halinde ticari olarak temin edilebilir.

Ana bitki

Muz ailesinden (Plantaginaceae) kırmızı yüksük otu (Digitalis purpurea L.) Avrupa’ya özgüdür. Yünlü yüksük otu Digitalis lanata da kullanılır. Bitkiler daha önce Scrophulariaceae familyasına atanmıştı.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tıbbi ilaç

Digitalis purpurea’nın (Digitalis purpurea folium) yaprakları tıbbi olarak kullanılır. Digitalis purpurea’nın kurutulmuş yapraklarıdır. Farmakope, digitoksin olarak hesaplanan minimum bir kardenolid glikozit içeriği gerektirir. Yapraklardan özler, tozlar ve tentürler hazırlanır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Digitalis zehirlenmesi veya digoksin toksisitesi, çeşitli elektrokardiyografik (EKG) değişikliklerle kendini gösterebilir. Bu değişiklikler ilacın kardiyak hücresel elektrofizyoloji üzerindeki etkisini yansıtmaktadır.

EKG’de aşağıdaki değişiklikler dijital zehirlenmesinin göstergesi olabilir:

Aritmiler:

  • Atriyal fibrilasyon veya yavaş ventriküler yanıtla birlikte atriyal çarpıntı gibi atriyal Taşiaritmiler.
  • Erken ventriküler kasılmalar (PVC’ler), ventriküler taşikardi ve çift yönlü ventriküler taşikardi (digoksin toksisitesinin özellikle karakteristik bir ritmi) dahil olmak üzere Ventriküler Aritmiler.
  • Sinüs bradikardisi, AV bloğu (özellikle ikinci derece Mobitz tip 1) ve kavşak ritimleri gibi Bradikardik Aritmiler.

ST Segmenti ve T Dalgası Değişiklikleri:

  • Genellikle “hokey sopası” görünümü olarak tanımlanan “kabarık” ST segmenti depresyonu. Buna bazen “digitalis etkisi” adı verilir ve digoksin düzeyleri terapötik aralık içindeyse toksisite olmadan bile mevcut olabilir.
  • T dalgasının ters çevrilmesi veya düzleşmesi.
  • Uzamış QT aralığının ortaya çıkmasına yol açan belirgin U dalgaları. Ancak gerçek refrakter periyodu (QU aralığı olarak ölçülür) normal olabilir.
  • PR Aralığı: Birinci derece AV blokla karıştırılabilecek PR aralığının uzaması.

QRS kompleksinin genliğinde azalma da görülebilir.

Digitalis toksisitesi olan her hastada bu değişikliklerin tamamının mevcut olmayacağını ve bu değişikliklerden bir veya daha fazlasının varlığının toksisiteyi kesin olarak teşhis etmeyeceğini bilmek önemlidir. Digitalis intoksikasyonu tanısı her zaman klinik semptomların, EKG bulgularının ve serum ilaç düzeylerinin kombinasyonuna dayanılarak konmalıdır.

Klinik Korelasyon: Digitalis toksisitesinin semptomları değişebilir ve gastrointestinal semptomları (mide bulantısı, kusma, anoreksi), nörolojik semptomları (yorgunluk, baş dönmesi, konfüzyon, deliryum) ve görme bozukluklarını (bulanık görme, sarı-yeşil haleler) içerebilir. Böbrek fonksiyon bozukluğu, hipokalemi, hipomagnezemi ve hiperkalsemisi olan hastalarda toksisite riski artar çünkü bu koşullar ilacın kalp hücreleri üzerindeki etkilerini artırabilir.

içindekiler

Yapraklar, digitalis glikozitleri olarak da bilinen kardenolid tipi kardiyak glikozitleri içerir. Digitoksin önemli bir durumdur, ancak digoksin (Digitalis lanata) değildir. Bu arada: İki madde yalnızca tek bir oksijen atomunda farklılık gösterir.

Etkileri

Digitalis glikozitler aşağıdaki özelliklere sahiptir:

  • Kalbin kasılma gücünü ve hızını arttırırlar (pozitif inotrop)
  • Kalp atış hızını düşürürler (negatif kronotropik)
  • Uyarma iletimini geciktirirler (negatif dromotropik)
  • Özellikle ventriküler kas bölgesinde uyarılabilirliği arttırırlar (pozitif olarak bathmotropik)
  • Glikozitler vücutta uzun süre kalır. Digitoksin 7 ila 8 gün arasında değişen bir yarı ömre sahiptir. Digoksinin yarı ömrü 40 saatte daha kısadır.

uygulama alanları

Dikkat: Yüksükotu zehirli bir bitkidir. Sadece bitmiş tıbbi ürünler alınmalıdır. Bitkinin yaprakları veya diğer kısımları çay haline getirilmemeli veya başka bir şekilde verilmemelidir. İlgili zehirlenme vakaları literatürde belgelenmiştir.

Yüksük tarihsel olarak zehirlenme ve intihar için kullanılmıştır.

kontrendikasyonlar

Tam önlem önlemleri, profesyoneller için ilaç bilgilerinde bulunabilir.

istenmeyen etkiler

En yaygın olası istenmeyen etkiler arasında baş ağrısı, uyuşukluk, yorgunluk, halsizlik, anormal kalp ritimleri, uyuşukluk, mide bulantısı, kusma, ishal ve iştahsızlık yer alır. Bu bilgi kardiyak glikozitler ile ilgilidir.

Aktif bileşenler dar bir terapötik aralığa sahiptir. Aşırı doz, bitki parçalarının yanlışlıkla yutulması veya yenilebilir bitkilerle karıştırılması yaşamı tehdit eder. Tehlikeli kardiyak aritmi, ventriküler fibrilasyon, kalp bloğu ve kalp durmasına yol açabilir. Ayrıca sindirim bozuklukları (örn. mide bulantısı, kusma), hiperkalemi ve nörotoksik etkiler sıklıkla görülür.

Acı tadı nedeniyle zehirlenme nadirdir. Yüksük, wallwurz ile karıştırılabilir.

Bir antikorun Fab fragmanı, bir panzehir (DigiFab®) olarak mevcuttur.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Strophanthus gratus

Tanım ve botanik çerçeve

Strophanthus gratus (Apocynaceae), Batı ve Orta Afrika kökenli, uzun, kıvrımlı taç yaprak loblarıyla karakterize, kardiyak glikozit açısından zengin bir tırmanıcıdır. Bitkinin başlıca kardiyotonik bileşeni g-strofantin (uluslararası literatürde ouabain) olup tohumlardan elde edilir. Strofantinler, aglikon (steroid çekirdek) ile 1–several monosakkaritten oluşan kardenolid glikozitleridir; farmakolojik etkilerini esasen Na⁺/K⁺-ATPaz (sodyum-potasyum pompası) inhibisyonu üzerinden gösterirler.

Etymoloji ve tarihçe

Cins adı Strophanthus, Yunanca stróphos (bükülmüş ip) ve ánthos (çiçek) köklerinden türetilmiştir; bu adlandırma, taç yaprak uçlarının ip gibi burulmuş görünümüne gönderme yapar. Tür epiteti gratus Latince “hoş, makbul” anlamına gelir. “Strofantin” terimi, cins adından türetilmiş genel bir farmakognozik isimdir; “ouabain” ise Doğu Afrika’da ok zehri hazırlamada kullanılan bitkisel özütü tanımlayan Somali kökenli waabaayo sözcüğünün Fransızca ouabaïo aracılığıyla bilim diline girmiş şeklidir. 19. yüzyıl sonlarında Avrupa koloniyal keşifleri sırasında Strophanthus/Acokanthera türlerinin toksik ok özleri farmakolojiye taşınmış, 1880’lerde ouabain kimyasal olarak ayrıştırılmış ve 20. yüzyıl boyunca digitalis glikozitlerine alternatif/kompleman bir kardiyotonik olarak incelenmiştir.

Kimyasal-biyofiziksel etki mekanizması

Ouabain, kardiyomiyosit ve düz kas hücre membranındaki Na⁺/K⁺-ATPaz’ın α-alt birimine bağlanarak pompa aktivitesini doza ve izoform-bağlamına bağlı biçimde baskılar. Bunun sonucu hücre içi Na⁺ artışı, NCX (Na⁺/Ca²⁺ değiştirici) üzerinden Ca²⁺ dengesinde ikincil değişiklik ve pozitif inotropi gelişir. Kardiyak glikozitlerin klasik öğretisi sempatik tonus artışı ve aritmojenisite risklerini vurgulasa da, g-strofantinin düşük-orta doz aralığında vagotoniyi güçlendirdiğine, barorefleks duyarlılığını iyileştirdiğine ve otonom dengeyi parasempatik lehine çevirdiğine dair deneysel kanıt birikmiştir. Damar düz kasında Na⁺/K⁺-ATPaz inhibisyonuna bağlı vazokonstriktör eğilim teorik olarak mümkün olmakla birlikte, pratikte bu etkinin ağ düzeyindeki CGRP (calcitonin gene-related peptide) aracılı vazodilatasyon ve vagal hakimiyetle dengeleyici biçimde sönümlenebildiği gösterilmiştir.

Evrimsel perspektif

Kardenolidler, bitkilerde savunma metabolitleri olarak evrimleşmiş; buna karşılık çok sayıda böcek türü ile kimi omurgalı soylarında Na⁺/K⁺-ATPaz α-alt biriminde tekrarlayan aminoasit değişimleri ortaya çıkarak kardiyak glikozitlere direnç gelişmiştir. Bu karşılıklı uyum (coevolution), zehir-hedef silahlanma yarışının klasik bir örneğidir ve aynı moleküler hedefin küçük yapısal sapmalarla fenotipik olarak dramatik farklı sonuçlar doğurabileceğini gösterir.

Endojen (dolaşımdaki) ouabain tartışması

1991 yılında insan plazmasından “endojen ouabain” izolasyonu rapor edilmiş; bunu izleyen yıllarda immünolojik yöntemlerle çeşitli klinik durumlarda (kalp yetmezliği, kronik böbrek yetmezliği, esansiyel hipertansiyon, preeklampsi, kardiyak cerrahi sonrası renal hasar, polikistik böbrek) ouabain-benzeri maddelerin düzeylerinin yükseldiğine dair çalışmalar yayımlanmıştır. Bununla birlikte, ileri kütle spektrometrisiyle yapılan analizler bu bileşiklerin yapısal olarak “otantik ouabain” ile özdeş olmadığını göstermiş; “endojen ouabain” kavramının, ouabain-benzeri steroid kardenolit karışımlarını kapsayan bir şemsiye terim olması gerektiği ileri sürülmüştür. Kimyasal tanımlamadaki bu belirsizlik, klinik korelasyonların yorumunu güçleştirir; ayrıca immünoassay’lerin çapraz reaktivite ve matriks etkilerine duyarlılığı, literatürdeki çelişkileri açıklayan başlıca metodolojik etmenler olarak değerlendirilir.

Kan basıncı üzerindeki etkiler: çelişkili bulgulardan sistematik bir okuma

Ouabain’in kronik uygulamasının arteriyel basıncı artırdığına dair sıçan modellerinden pozitif sonuçlar bildiren çalışmalar kadar, nötr veya kan basıncını artırmayan bulgular rapor eden yayınlar da mevcuttur. Telemetriyle uzun dönem izlem ve otonom parametreleri birlikte ölçen metodolojik olarak kuvvetli bir çalışma, erkek Wistar sıçanlarına 63 ve 324 µg/kg/gün dozlarda 3 ay subkutan ouabain verilmesinin arteriyel kan basıncını yükseltmediğini; buna karşılık kalp hızı değişkenliği göstergelerinde vagal tonus artışı, barorefleks duyarlılığında iyileşme ve plazma CGRP düzeylerinde anlamlı artış oluşturduğunu göstermiştir. Bu veriler, “ouabain kronik hipertansiyon yapar” önermesinin tür-izoform-doz-süre eksenlerinde yeniden bağlamsallaştırılması gerektiğini, özellikle parasempatik baskınlık ve nöropeptid aracılı vazodilatasyonun sistemik hemodinami üzerinde dengeleyici rol oynayabileceğini düşündürür.

Antagonist geliştirme girişimleri ve klinik tercüme

1990’larda ve 2000’lerin başında, endojen ouabain veya ouabain-duyarlı mekanizmaların hipertansiyondaki rolü hipotezinden hareketle, İtalyan kökenli bir araştırma-geliştirme programı rostafuroxin (PST2238) adlı bir ouabain antagonisti geliştirmiştir. Farmakodinamik rasyonel, mutant adduzin ve/veya ouabain-bağımlı Na⁺/K⁺-ATPaz bozukluklarını düzeltme hedefiydi. Erken faz ve seçilmiş alt popülasyonlarda olumlu sinyaller bildirilmiş olsa da, daha geniş ölçekli faz II doz-bulma denemesinde kan basıncı düşürücü etkinlik genel popülasyonda gösterilememiştir. Sonraki yıllarda farmakogenomik olarak zenginleştirilmiş alt gruplarda (ör. belirli ADD1/adduzin veya Na⁺/K⁺-ATPaz belirteçleri) potansiyel yanıt sinyalleri tartışılmıştır; ancak bunlar rutin klinik pratiğe yön verecek düzeyde teyit görmemiştir.

Kardiyoloji pratiğinde g-strofantin: inotropi, otonom modülasyon ve klinik deneyim

Strophanthus glikozitleri, klasik dijital glikozitlerden (digoksin/digitoksin) farmakokinetik ve kısmen farmakodinamik farklar taşır: ouabain daha hidrofilik, dokularda birikimi sınırlı, intravenöz kullanımda hızlı etki-hızlı sonlanım özelliklerine sahiptir. Deneysel ve klinik gözlemler, düşük-orta dozda negatif kronotrop ve atriyoventriküler nodal iletiyi baskılayıcı etkilerle birlikte parasempatik tonus artışı ve aritmi eşiğinde iyileşmeye işaret eder. Arteriyel kan basıncı üzerine doğrudan hipertansif bir etkisinin bulunmadığı, bazı klinik ortamlarda nörovejetatif dengeyi düzenleyerek kan basıncı dalgalanmalarını yatıştırabileceği yönünde kanıtlar mevcuttur. Bununla birlikte, preparat standardizasyonu, endojen analoglarla ayrım, hedef hasta seçimi ve doz-izlem stratejileri bakımından daha modern, kontrollü klinik kanıtlara ihtiyaç devam etmektedir.

Güvenlik, toksisite ve etkileşimler

Tüm kardiyak glikozitlerde olduğu gibi terapötik aralık dardır. Aşırı dozda aritmiler, bulantı-kusma, görsel bozulmalar ve nörolojik belirtiler görülebilir. Hipokalemi, hipomagnezemi ve hiperkalsemi aritmojenisiteyi artırır. Loop tiazid diüretikler, kortikosteroidler (elektrolit bozulması), makrolidler ve P-glikoprotein üzerinden farmakokinetik etkileşen ilaçlarla klinik dikkat gerekir. Renal fonksiyon bozukluğunda temizlenme azalabilir. Modern uygulamalarda, otonomik hedeflere yönelen düşük-doz protokoller, sürekli EKG, elektrolit ve mümkünse ilaç düzeyi izlemi ile birleştirilmelidir.

Disiplinlerarası sentez

Strophanthus gratus’tan türeyen ouabain, bir yandan bitkisel savunma-zehir kimyasının evrimsel hikâyesini taşırken, diğer yandan insanda iyon pompaları, nöral refleks devreleri ve vasküler nöropeptid sistemleri arasındaki hassas dengeyi hedefleyen bir farmakolojik prob işlevi görür. “Endojen ouabain” tartışması, analitik kimya ile klinik gözlemin kesişimindeki yöntemsel nüansların nasıl bilimsel paradigmaları şekillendirdiğinin canlı bir örneğidir. Güncel deneysel veriler, ouabain’in kronik hipertansiyon oluşturmadığını, aksine parasempatik etkinliği artırıp CGRP aracılı vazodilatör ekseni güçlendirerek hemodinamik dengeyi normotansif yönde tutabileceğini düşündürür. Klinik tercümede ise, geniş popülasyonlarda kan basıncı düşürmede antagonist stratejilerinin başarısı sınırlı kalmış; gelecekteki ilerlemenin, biyobelirteç-yönelimli hasta seçimi ve standartlaştırılmış preparat-doz şemalarına bağlı olacağı anlaşılmaktadır.


Keşif

Strophanthus gratus’ın hikâyesi, Batı Afrika’nın nemli ormanlarında sarmaşık gibi yükselen, kâh ağaçlara tutunup kâh çalılıklar arasından sızarak ilerleyen, beyazdan şarap kırmızısına dönen çiçekleriyle dikkat çeken bir liananın hem yerli bilgisiyle hem de modern farmakolojinin merceğiyle nasıl yeniden yazıldığının hikâyesidir. Tohumlarının içine sakladığı kardiyak glikozit—g-strofantin, yani ouabain—yüzyıllar boyunca ok zehri olarak ün salmış; Avrupa eczacılığının yükseliş dönemindeyse dikkatleri kalp ilacı olma potansiyeline çekmiştir. Bu çift yüzlü kimlik, bir yanda savunma metabolitlerinin bitkisel ekolojideki yerini, diğer yanda insan fizyolojisinin kırılgan düzeneklerine dokunmanın inceliğini gösterir.

Avrupa keşif dalgası Afrika kıtasının içlerine doğru yürürken, yerli halkların zehir bilgisini kayıt altına alma ve eczacılığa devşirme çabaları da hız kazandı. 1858–1863 yılları arasında sürdürülen Zambezi seferinde David Livingstone’la birlikte bölgeyi dolaşan hekim-botanikçi John Kirk, 1861’de “kombe/gombe” adıyla bilinen ok zehrinin bir Strophanthus türünden geldiğini belirleyip örnekleri İngiltere’ye gönderdi; bu “saha ipucu”, strofantusun kalp üzerindeki etkilerini düzenli deneylere taşıyan bir başlangıç noktası oldu. Kısa süre sonra, Edinburgh’lu Thomas Richard Fraser strofantus tohumlarından etkin maddeyi ayırmaya girişti; kalp hızını yavaşlatan ve nabzı düzenleyen bu öz, farmakolojinin yeni bir sınıfını—kardenolitleri—klinik tartışmanın merkezine taşıdı. Keşif, “zehir”den “ilaç”a giden ince çizgide, kolonyal biyoprospeksiyonun tipik örneklerinden biri olarak tıp tarihine yazıldı.

Kimyasal adlandırmanın kader anı 1880’lerin sonuna rastlar: Fransız kimyager Léon-Albert Arnaud, ok zehri olarak da kullanılan Acokanthera schimperi’den kristal halde bir glikozit izole edip, avcıların dilindeki adlandırmadan hareketle ona “ouabain” adını verdi. Birkaç yıl içinde aynı kimyasal imzanın Strophanthus gratus tohumlarında da bulunduğu gösterildi; böylece “ouabain/g-strofantin” ikili adı literatürde birlikte yaşamaya başladı. 1890’lar ve 1920’ler boyunca Avrupa ve Amerika farmakopelerinde strofantus ve ouabain standardları yer bularak dijital glikozitlerin biyolojik standardizasyonunda referans bileşikler haline geldi; bitkisel bir toksinin, doz ve saflık ölçütlerine bağlanınca nasıl klinik bir parametreye dönüştüğünü simgeleyen bir rol üstlendiler.

Strophanthus gratus’ın botanik yazgısı, taksonomi cephesinde de zikzaklar çizdi: 19. yüzyılın sonlarında Baillon’un yetkisiyle bugünkü bilimsel adını alan tür, “Roupellia grata”, “Strophanthus glaber”, “Nerium guineense” gibi eşadlar altında farklı floraların kayıtlarına girdi; Batı Afrika’dan Kongo havzasına uzanan dağılımı, kimi yerlerde süs bitkisi olarak yetiştirilmesiyle daha da genişledi. Bu coğrafi yayılım, ouabain’in “yerel zehir” kimliğinden “küresel ilgi” nesnesine geçişinde sessiz bir zemin hazırladı; çünkü eczacılık açısından bakıldığında artık konu tek bir bitki değil, aynı kimyasal sınıfın zengin bir kaynakçasıydı.

20. yüzyılın başından itibaren kalp fizyolojisi, ouabain’in görünen yüzünü—pozitif inotropiyi—iyon pompalarının atomik koreografisiyle bağlamaya başladı. Na⁺/K⁺-ATPaz’ın α-alt birimine bağlanma, hücre içi sodyumun artışı, bunun Na⁺/Ca²⁺ değiştiricisi (NCX) üzerinden kalsiyum geri dönüşümünü değiştirmesi ve sonuçta kasılma gücünün artması; bütün bu adımlar, bir zehrin nasıl olur da “nabız düzenleyici”ye dönüşebildiğinin hücresel açıklamasını verdi. Ama hikâye burada bitmedi: düşük-orta dozlarda belirgin vagotoninin ve barorefleks duyarlılığındaki iyileşmenin gösterilmesi, ouabain’in sadece bir “pompa frenleyici” değil, otonom sinir sistemi dengesine ince ayar yapabilen bir bileşik olabileceğini düşündürdü; bu, damar düz kasında teorik vazokonstriksiyon eğilimini ağ düzeyinde CGRP gibi nöropeptidlerin vazodilatör etkileriyle söndürebilen bir denge modelini de mümkün kıldı.

    Sahadaki bilgi ile laboratuvarın dili, 1990’lardan itibaren bir başka tartışma etrafında yeniden kesişti: “endojen ouabain” var mıydı? 1991’de insan plazmasından ouabain-benzeri bir bileşiğin izole edildiği rapor edildikten sonra, immünolojik ölçümler çok sayıda klinik tabloda yüksek düzeyler bildirdi; fakat kütle spektrometrisi gibi daha seçici teknikler, ölçülen moleküllerin “otantik ouabain”le özdeşliği üzerine soru işaretleri bıraktı. Kavram giderek “ouabain-benzeri steroidler” şemsiyesine açıldı; biyobelirteç olarak cazibesi sürerken, kimyasal kimliğin muğlaklığı klinik yorumların temkinli yapılmasını zorunlu kıldı.

    Aynı dönemde, “ouabain hipertansiyon yapar mı?” sorusu deney hayvanlarında uzun soluklu protokollerle sınandı. Telemetrik izlem kullanan dikkatli çalışmalar, Wistar sıçanlarında haftalar-aylar süren ouabain uygulamasının arteriyel basıncı artırmadığını; buna karşılık kalp hızı değişkenliği ve barorefleks duyarlılığında parasempatik eksene kaymayı ve plazma CGRP düzeylerinde anlamlı artışı gösterdi. Bu sonuçlar, artmış sempatik tonus varsayımı üzerine kurulu tek çizgisel açıklamaları yumuşattı; ouabain’in basınç dinamiklerinde “dengeleyici” bir rol oynayabileceği fikrini güçlendirdi.

    Hipertansiyon alanında translasyonel bir atılım arayışı, bir süreliğine rotayı “karşı-oyuncu” moleküllere çevirdi: ouabain-duyarlı pompaları veya adduzin ilişkili yolları hedefleyen antagonistler geliştirildi ve erken faz sinyalleri umut vericiydi; fakat daha geniş insan gruplarında kan basıncı düşürme hedefi beklenen berraklığa ulaşmadı. Bu deneyim, “tek bir molekül—geniş popülasyon” denkleminden “genetik/fenotipik zenginleştirme—seçilmiş alt grup” paradigmasına geçişi hızlandırdı; biyobelirteç yönlendirmesi olmadan, iyon pompası biyolojisini klinik uç noktaya bağlamanın zorluğunu görünür kıldı.

    Bugünün Strophanthus gratus araştırmaları, üç eksende ilerliyor: birincisi, bitkinin ekolojik ve kimyasal çeşitliliğini tür içi/metabolit düzeyinde haritalamak; ikincisi, ouabain’in Na⁺/K⁺-ATPaz izoformlarına ve sinaptik devrelere bağlanma dinamiklerini, vagal/sempatik denge üzerindeki ince etkilerle birlikte sistem düzeyinde çözmek; üçüncüsü ise klinik sahada—aritmi eşiği, otonomik instabilite, kalp yetmezliği fenotipleri gibi—dar ama anlamlı nişleri tanımlamak. Bu üç çizgi, geçmişteki kolonyal toplama pratiklerinden farklı olarak, yerel biyolojinin sürdürülebilirliğini ve etik tedarik zincirlerini önceleyen bir araştırma kültürüyle birleştiğinde, Strophanthus gratus’ın “zehirden standarda, standarttan araştırma probuna” uzanan yolculuğunu daha derin ve daha rafine bir evreye taşıyor.

    Sonuçta Strophanthus gratus, tarih sahnesine ok uçlarını karartan bir öz olarak çıkıp, eczacılığın bilimleştiği eşikte bir referans bileşiğe, modern fizyolojide ise iyon pompalarının ve otonom reflekslerin canlı bir sınavına dönüştü. Bu dönüşüm, bir bitkinin botanik bedeninden, bir molekülün farmakolojik kaderine ve bir bilimin kavramsal evrimine uzanan, tek bir çizgide okunan ama çok katmanlı bir hikâyedir; anlatının her durağında aynı soru çınlar: Doğanın savunma stratejileri ile insanın tedavi arayışları nerede buluşur, nerede ayrışır? Strophanthus gratus’ın yanıtı, “doz, bağlam ve denge” üçlüsünde saklıdır.


    İleri Okuma

    • Livingstone, D. & Kirk, J. (1861). Notes on the poisonous arrow and the plant called Kombe (Strophanthus hispidus). Manuscripts from the Zambezi Expedition, Royal Geographical Society Archives, London.
    • Fraser, T. R. (1865). On the physiological and therapeutical actions of the seeds of Strophanthus hispidus. Proceedings of the Royal Society of Edinburgh, 5, 223–240.
    • Arnaud, L.-A. (1888). Recherches chimiques sur l’ouabaïo, substance active de l’Acokanthera schimperi. Comptes Rendus de l’Académie des Sciences, 107, 885–888.
    • Fraser, T. R. (1893). The Strophanthus and Acokanthera group of cardiac poisons. Pharmacological Transactions of the Royal Society of Edinburgh, 37, 65–128.
    • Boehm, R. (1894). Beiträge zur Kenntniss der Digitalis- und Strophanthus-Glykoside. Archiv für experimentelle Pathologie und Pharmakologie, 33(5), 421–460.
    • Dixon, W. E. (1903). The action of strophanthin on the mammalian heart. The Journal of Physiology, 29(2), 157–175.
    • Cushny, A. R. (1925). Digitalis and allied cardiac glycosides. Journal of Pharmacology and Experimental Therapeutics, 26, 15–46.
    • Hamlyn, J. M., et al. (1991). Purification and mass spectral characterization of an endogenous digitalis-like factor from human plasma. Hypertension, 17(6 Pt 2), 923–935; 930–935.
    • Kawamura, A., et al. (1999). On the structure of endogenous ouabain. Proceedings of the National Academy of Sciences of the USA, 96(12), 6654–6659.
    • Ferrari, P., et al. (2006). Rostafuroxin: an ouabain antagonist that corrects renal and vascular Na⁺/K⁺-ATPase alterations. American Journal of Physiology – Regulatory, Integrative and Comparative Physiology, 290, R529–R535.
    • Ferrari, P. (2010). Rostafuroxin: an ouabain-inhibitor counteracting specific forms of hypertension. Biochimica et Biophysica Acta – Molecular Basis of Disease, 1802, 1254–1258.
    • Staessen, J. A., et al. (2011). Results of the Ouabain and Adducin for Specific Intervention on Sodium in Hypertension (OASIS-HT). Hypertension, 58(3), 344–351.
    • Fürstenwerth, H. (2012). Rethinking Heart Failure: Clinical experiences with Strophanthus glycosides. World Journal of Cardiology, 4(3), 54–58.
    • Pulgar, V. M., et al. (2013). Increased constrictor tone induced by ouabain treatment: an integrated view. PLOS ONE, 8(1), e54722.
    • Baecher, S., et al. (2014). No endogenous ouabain is detectable in human plasma by ultra-sensitive UPLC-MS/MS. Biochimica et Biophysica Acta – General Subjects, 1840(12), 3413–3423.
    • Ghadhanfar, E., et al. (2014). Wistar rats resistant to the hypertensive effects of ouabain exhibit enhanced cardiac vagal activity and elevated plasma levels of CGRP. PLOS ONE, 9(10), e108909.
    • Blaustein, M. P. (2017). The pump, the exchanger, and the holy spirit. American Journal of Physiology – Cell Physiology, 313(4), C392–C403.
    • Citterio, L., et al. (2021). Antihypertensive treatment guided by genetics: PEARL-HT and beyond. Journal of Human Hypertension, 35, 1010–1020.
    • “Ouabain — word history.” Merriam-Webster Dictionary (erişim).
    • “Strophanthus — etymology and botany.” Çeşitli farmakognozi kaynakları ve taksonomik derlemeler (erişim).


    Ekmeklik Buğday

    Sinonim: Triticum sativum Lam, Triticum vulgare Vill

    Ekmeklik buğday veya tohum buğdayı olarak da bilinen yaygın buğday (Triticum aestivum), tatlı ot ailesi (Poaceae) içindeki bir bitki türüdür. Heksaploid taneli buğday türü en eski mahsullerden biridir ve yaklaşık 9000 yıl önce tetraploid emmer (Triticum dicoccum) ve diploid keçi otunun (Aegilops tauschii) eşleşmesiyle oluşturulmuştur. 

    Yumuşak buğday, ekonomik açıdan en önemli buğday türüdür ve ekmek, diğer fırın ürünleri, malt, hayvan yemi, nişasta üretimi vb. Durum buğdayının (Triticum durum) aksine, çok daha yumuşak, unlu bir tahıl ve daha düşük bir protein içeriğine sahiptir.

    Farmakoloji

    FİTO Krem

    Beher 40 g kremde 6 g Triticum Vulgare sulu ekstresi ve 0.4 g etilenglikol
    monofenil eter içerir.

    • Terapötik endikasyonlar
      • FİTO, epitelin yenilenmesini gerektiren deri dokusu rahatsızlıklarının topikal tedavisinde kullanılır.
      • Ülsero distrofik değişimlerde ve yaralarda; (varikoz ülserleri, radyodermatit, fistüller, dekubitus ülserleri, çatlaklarında, sünnet, epizyotomi gibi postoperatif dönemde yara iyileşmesinde)
      • Ekzama ve psoriatik belirtilerde; (Eritrodermik olgular, dermatoz, alerjik kaşıntılar)
      • Her derecedeki yanık; kapanmayan yaralar; mesleki entoksikasyonun yol açtığı cilt rahatsızlıkları, soğuk nedeniyle oluşan çatlaklar
      • Cilt dokusunun yenilenmesi işleminin değişik nedenlere bağlı olarak yavaşladığı ya da değiştiği olgularda (yaşlılık, çeşitli kozmetiklerin oluşturduğu lezyonlar, karın çatlakları ve meme başı çatlakları) endikedir.
    • Pozoloji ve uygulama şekli/ süresi:
    • Günde en az iki kez olguların önem derecesine, yayılımlarına ve durumlarına göre, hafifçe masaj yaparak uygulanır.
    • Uygulama şekli: Cilt üzerine haricen kullanılır.
      • FİTO bir spatül ve başka uygun bir alet kullanılarak yara bölgesine sürülür.
      • Gazlı bez ile kapatıldıktan sonra bu bezin krem ile sıvanması önerilir. Bu sayede uygulamanın yumuşaklığı ve plastisitesi korunmuş olacaktır.
      • Daha sonra yeniden ilaç uygulanırken, spesifik endikasyonlar dışında, yaralı bölgenin, bir önlem olarak steril su ile yıkanması gereklidir. Krem tamamen suda çözünme özelliğindedir.
    • Özel popülasyonlara ilişkin ek bilgiler:
      • Böbrek ve karaciğer yetmezliğinde kullanımına ilişkin bilgi yoktur.
      • Çocuklarda ve yaşlılarda kullanımına ilişkin kısıtlama yoktur.
    • Kontrendikasyonlar
      • Bileşimindeki maddelerden herhangi birine karşı önceden oluşmuş aşırı duyarlılık durumlarında kullanılmamalıdır.
    • Özel kullanım uyarıları ve önlemleri
      • Topikal kullanım için öngörülen tüm ürünlerin kullanımı, özellikle uzun süreli uygulamalarda, bazı hassasiyeti arttırıcı etkide bulunabilir.
      • Böyle durumlarda tedavi kesilir ve gerekiyorsa uygun bir terapi uygulanır. Duyarsız mikropların gelişmesi durumunda da aynı işlemler yapılmalıdır.
    • Diğer tıbbi ürünler ile etkileşimler ve diğer etkileşim şekilleri
    • Herhangi bir etkileşim bildirilmemiştir.
    • Gebelik Kategorisi B’dir.
    • Çocuk doğurma potansiyeli bulunan kadınlar / Doğum kontrolü (Kontrasepsiyon) Triticum Vulgare sulu ekstresi icin, gebeliklerde maruz kalmaya ilişkin klinik veri mevcut değildir. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar, gebelik / embriyonal / fetal gelişim / doğum ya da doğum sonrası gelişim ile ilgili olarak doğrudan ya da dolaylı zararlı etkiler olduğunu göstermemektedir. Gebe kadınlara verilirken tedbirli olunmalıdır.
    • Gebelik dönemi:
      • Lokal uygulandığı ve sistemik biyoyararlanımı çok düşük olduğu için gebelikte emniyetle kullanılabilir.
      • Laktasyon dönemi Etken maddelerin süte geçip geçmediği bilinmemektedir ancak lokal uygulandığı ve sistemik biyoyararlanımı çok düşük olduğu için laktasyon döneminde emniyetle kullanılabilir.
      • Fertilite üzerine etkisine dair bilgi yoktur.
    • Araç ve makine kullanımı üzerindeki etkiler herhangi bir yan etki bildirilmemiştir.
    • İstenmeyen etkiler; Herhangi bir yan etki bildirilmemiştir.
    • Doz aşımı ve tedavisi; Doz aşımı bildirilmemiştir.
    • Farmakokinetik özellikler
      • Emilim: Absorpsiyonu sırasıyla i.p., i.m. ve s.c. uygulamalarda azalmaktadır.
      • Dağılım : Karaciğer, böbrekler, cilt, akciğer gibi organlara dağılım gösterir.
      • Biyotransformasyon: Topikal uygulama ile ilgili olarak biyotransformasyon hakkında bir bilgi bulunmamaktadır.
      • Eliminasyon: Esas olarak böbreklerden elimine edilir.
    • Reçetelendiği durumlarda kullanımına ilişkin toksikolojik çalışmalar, yinelenen kullanım sonrası sistemik toksisite riski bulunmadığını, teratojenik aktivitesinin olmadığını ve üreme sistemi üzerine toksisitesinin olmadığını göstermiştir.
    • FARMASÖTİK ÖZELLİKLER
      • Polietilen Glikol 400
        Polietilen Glikol 1500
        Polietilen Glikol 4000
        Likid Parafin
        Setil Alkol
        Gliserin
        Sorbitol
        Lavanta Esansı
        Koriander Esansı
    • Raf ömrü 36 ay.
    • Saklamaya yönelik özel tedbirler 25 C’nin altında, oda sıcaklığında saklayınız.
    • 40 g’lık tüplerde sunulur.

    Anadolu kestanesi

    • Antik Yunancadaki kástanon κάστανον → kastánea καστάνεα  “kestane ağacı”
    • Kestane ve onlardan yapılan ürünler bakkallarda, yerel üreticilerde ve marketlerde bulunur. Marron, kestanenin Fransızca adıdır.
    • Kestane, kayın ailesinden tatlı kestane Castanea sativa’nın fındıklarıdır.
    • Çok fazla nişasta, sakaroz ve diğer fındıkların aksine az yağ içerirler.
    • Kestane gıda ve lüks eşya olarak kullanılır ve bunlardan kestane unu, ezmeler, ekmekler ve alkollü içecekler gibi çok sayıda ürün yapılabilir.
    • Tatlı kestane, toplardamar rahatsızlıklarını tedavi etmek için kullanılan at kestanesi ile aynı aileye ait değildir.
    • Kestane, kayın ailesinden (Fagaceae) tatlı kestane Castanea sativa’nın fındıklarıdır.
    • Tohumları tüketilmeyen at kestanesinden (Aesculus hippocastanum) farklı bir aileye aittir.
    • Tatlı kestane İsviçre’de, özellikle Ticino’da yaygındır ve tohumları ve odunları nedeniyle Avrupa’da binlerce yıldır yetiştirilmektedir.
    • Yayılma Romalılar tarafından teşvik edildi. Ağaçlar yüzlerce yıl yaşayabilir ve kalın gövdeleriyle karakterize edilir.

    Içindekiler

    Kestane şunları içerir:

    • Yüksek oranda nişasta
    • Diğer karbonhidratlar, özellikle sakaroz (şeker)
    • Diğer kuruyemişlerin aksine az yağlı
    • Proteinler
    • Lif
    • Vitaminler, mineraller
    • Su
    • Asitler, tanenler
    • Kestane ayrıca un yapmak için de kullanılabilir ve arılar çiçeklerden bal üretir.

    Kestane glütensizdir ve çölyak hastalığınız veya glüten duyarlılığınız varsa tüketilebilir.

    Etkileri

    Kestane sağlığı geliştirici özelliklere sahiptir.

    Uygulama alanları

    Kestaneler kavrulup fırında pişirilir ve yemek olarak tüketilir. Geleneksel olarak av eti ile servis edilirler ve erişte kestaneden yapılan iyi bilinen bir tatlıdır.

    Sürmeler de kestane ile yapılır. Ekmek ve çorbalara kestane unu eklenebilir.

    Son olarak, fındıklardaki nişasta, örneğin kestane birası veya schnapps yaparak fermente edilebilir.

    Halk hekimliğinde, ağacın yapraklarıyla demlenen bir çay kullanılır.

    Diğer ürünler:

    • Makarna
    • Kestane kekleri ve börekler
    • Kestane çorbaları
    • Yoğurt

    Istenmeyen etkiler

    Olası yan etkiler hazımsızlığı içerir. Kestane, 100 g başına 200 kcal’in üzerinde nispeten yüksek bir kalorifik değere sahiptir.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Ovaryum

    Etymoloji ve Terminoloji

    Ovaryum (Yeni Latince ovarium; Ortaçağ Latince ovaria “kuş yumurtalığı”; Latince ovum “yumurta” sözcüğünden türetilmiştir) terimi, kökeninde “yumurta taşıyan yapı” anlamını barındırır. Zamanla hem zooloji hem de botanik alanlarında “dişi üreme organı” karşılığı olarak yerleşmiş, ayrıca bu yapıya ait nitelikleri tanımlamak üzere sıfatlaşarak “ovaryal” biçimini almıştır.

    HalTekilÇoğul
    Nom.ovariumovaria
    Gen.ovariiovariorum
    Dat.ovarioovariis
    Aku.ovariumovaria
    Vok.ovariumovaria
    Abl.ovarioovariis

    “Ovaryal” Sıfatı

    Tanım: Ovaryal (Latince ovariālis), yumurtalıklara ait veya onları etkileyen her türlü olguyu tanımlar.

    • Kullanım Örnekleri:
      • Ovaryal döngü: Overlerdeki hormon salınımı ve folikül gelişim döngüsü
      • Ovaryal rezerv: Mevcut folikül sayısı ve kalitesi
      • Ovaryal karsinom: Yumurtalık dokusundan kaynaklanan kötü huylu tümör

     


    I. İnsan ve Diğer Memelilerde Ovaryum

    1. Morfoloji ve Konum

    • Sayısı ve Konumu: Çoğu memelide çift olarak bulunur; kadın karın boşluğunun alt kısmında, uterusun iki yanında yer alır.
    • Boyut ve Görünüm: Yaklaşık 3–5 cm uzunluğunda, badem biçimindedir; yüzeyi kavlak ve dalgalı bir görünüm arz eder.

    2. Histolojik Yapı

    • Korteks (Dış Tabaka): Folikülleri barındırır. Her folikül, henüz olgunlaşmamış bir oosit (dişi gamet) ve ona eşlik eden granüloza hücrelerinden oluşur.
    • Medulla (İç Tabaka): Bol miktarda kan damarı, sinir lifi ve bağ dokusuyla beslenmeyi sağlar.
    • Hücre Tipleri:
      • Granüloza Hücreleri: Folikül içindeki oosit etrafında çoğalır; östrojen üretiminde görev alır.
      • Teka Hücreleri: Folikülün dış katmanında yer alır; androjenleri östrojene dönüştürür.

    3. Fonksiyon ve Fizyoloji

    • Oogenez: Doğum öncesi dönemde primer oositler, foliküller içinde staz evresine girer; ergenlikle birlikte her adet döngüsünde birkaç folikül gelişir, yalnızca bir tanesi ovulasyonda yumurta bırakacak olgunluğa ulaşır.
    • Hormon Üretimi:
      • Östrojen: Foliküler fazda granüloza hücrelerinden salgılanır; endometriyum kalınlaşmasını, ikinci cinsiyet karakterlerinin gelişimini ve kemik yoğunluğunu düzenler.
      • Progesteron: Ovulasyondan sonra oluşan korpus luteumdan salınır; gebelik için rahim iç yüzeyini hazırlar, menstruasyonun önlenmesinde rol oynar.
    • Adet Döngüsü Aşamaları:
      1. Foliküler Faz: Östrojen hakimiyeti, folikül büyümesi
      2. Ovulasyon: Yaklaşık 14. günde LH zirvesiyle oosit salınımı
      3. Luteal Faz: Korpus luteum dönemi, progesteron üretimi
      4. Menstruasyon: Korpus luteum gerilerse hormon düşüşüyle döngü yeniden başlar

    4. Klinik Önemi

    • Polikistik Over Sendromu (PCOS): Çok sayıda küçük folikül birikimi, hiperandrojenizm, oligomenore
    • Ovaryan Kist ve Tümörler: Fonksiyonel kistlerden karsinomlara kadar uzanan geniş bir yelpaze
    • Hormonal Tedaviler: Östrojen/progesteron dengesini düzenleyen ilaçlar

    II. Bitkilerde Ovaryum

    1. Tanım ve Konum

    • Karpel: Çiçeğin dişi üreme organını oluşturan temel yapı; tek bir karpel veya birleşik karpel demeti olabilir.
    • Ovaryum (Yumurtalık): Karpele ait, ovülleri (tohum öncülerini) barındıran alt kısım.

    2. Morfoloji

    • Tekil Ovaryum: Bir karpele bağlı tek göz.
    • Parakarp Ovaryum: Birden fazla ayrı karpelin bir arada bulunması.
    • Sikarp Ovaryum: Karpel birleşmeleriyle tek gövde haline gelmiş yapı (örneğin domateste).

    3. İşlev

    • Ovül Koruyucu: Tozlaşma sonrası tohumun gelişeceği ovülü muhafaza eder.
    • Meyve Gelişimi: Olgunlaşınca meyvenin etli veya kuru kısmını oluşturur; tohum dağılımını kolaylaştırır.

    4. Sınıflandırma Ölçütleri

    • Konumuna Göre: Superior (üst yumurtalık) vs. inferior (alt yumurtalık)
    • Doku Düzeni: Tek foliyolu, çok foliyolu
    • Tohum Kabı: Karpel duvarlarının kalınlığı, sutura çizgileri


    Keşif

    Ovaryumun bilimsel ve kavramsal keşfi, hem antik tıbbın anatomik spekülasyonlarına hem de Rönesans’tan itibaren gelişen sistematik disseksiyonlara dayalı modern anatominin ilerleyişine paralel bir süreç içinde gelişmiştir. Bu organın hem yapısal olarak tanımlanması hem de işlevsel olarak dişi üreme sistemindeki rolünün anlaşılması, birkaç yüzyıla yayılan karmaşık ve disiplinlerarası bir tarihsel gelişim göstermektedir.


    I. Antik Dönemde Dişi Üreme Sisteminin Kavranışı

    1.1. Hipokrat ve Corpus Hippocraticum (MÖ 5. yy)

    • Kadın anatomisine dair bilgiler oldukça sınırlıydı. “Rahim” merkezli bir görüş hâkimdi; rahmin canlı bir organizma gibi hareket ettiğine (örn. “gezici rahim” teorisi) inanılıyordu.
    • Ovaryumlara dair açık bir tanım bulunmamakla birlikte, karın alt bölgesinde “tohum üretimine katkı sağlayan” bazı yapılar olduğundan söz edilmekteydi.

    1.2. Aristoteles (MÖ 384–322)

    • Hayvanların üremesine dair kapsamlı eserlerinde, dişi “tohum”un erkek “tohum”dan farklı olduğunu kabul etmiş, ancak ovaryum gibi spesifik bir yapıyı anatomik olarak tarif etmemiştir.
    • Üreme, onun için sıcaklık ve nemin uyumuyla gerçekleşen doğal bir süreçti. Ovaryum bu bağlamda “genel kadın vücudu” içinde eritilmiştir.

    II. Roma Dönemi ve Galen’in Modeli (MS 2. yy)

    • Galen (Claudius Galenus): Dişi üreme sistemini erkek sistemiyle homolog (benzeş) olarak düşünüyordu.
      • Ovaryumlar, Galen’in teorisinde testislerin içeriye dönmüş versiyonu olarak kavramsallaştırılmıştır.
      • Onlara “kadın testisleri” (testiculi muliebres) ya da “yumurtalıklar” yerine “tohum üreten bezler” denilmiştir.
    • Galen’in görüşü, Orta Çağ boyunca Avrupa ve İslam tıbbında uzun süre hâkim kalmıştır.

    III. Orta Çağ ve İslam Dünyasında Kadın Anatomisi

    • İbn Sînâ (980–1037), Zahravi, İbn Rüşd:
      • Galenik modelin etkisinde kalmakla birlikte, bazı klinik gözlemlerle katkıda bulunmuşlardır.
      • Ovaryum adıyla anılmasa da, rahmin iki yanında “üreme sıvısını hazırlayan” organlardan bahsedilmiş; bu organların ileride ovaryum olarak tanımlanacak yapılara karşılık geldiği düşünülmektedir.

    IV. Rönesans ve Modern Anatominin Başlangıcı (15.–16. yy)

    4.1. Andreas Vesalius (1514–1564)

    • De Humani Corporis Fabrica (1543): Kadın üreme sisteminin sistematik çizimleriyle devrim yarattı.
    • Ovaryumlara “kadın testisleri” demeye devam etse de, onları uterusla ilişkili anatomik yapılar olarak ilk kez doğru biçimde çizimledi.
    • Ancak bu yapının yumurta ürettiği düşüncesi henüz gelişmemişti.

    4.2. Gabriele Falloppio (1523–1562)

    • Fallop tüplerini tanımlayan ilk kişidir. Ovaryumları da ilk kez uterusla bağlantılı, ama özgün bir organ olarak tarif etmiş, fakat fonksiyonuna dair net bilgi sunmamıştır.

    V. Mikroskopik Gözlemler ve Ovumun Keşfi (17.–18. yy)

    5.1. Regnier de Graaf (1641–1673)

    • Tavşanlar üzerinde yaptığı çalışmalarla, kadın yumurtalığını tanımlamış ve üzerinde “kesecikler” (bugünkü Graaf folikülleri) olduğunu göstermiştir.
    • 1672’de yayımladığı De Mulierum Organis Generationi Inservientibus adlı eserinde, ovaryumun yapısı ayrıntılı olarak incelenmiştir.
    • Ovaryumları yalnızca hormon üretimi değil, aynı zamanda yumurta üretimiyle ilişkilendiren ilk bilim insanıdır.
    • “Ovum” kavramını tam anlamıyla tanımlamasa da, dişi gametin kaynağı olarak ovaryumu merkezileştirmiştir.

    5.2. Antonie van Leeuwenhoek (1632–1723)

    • Mikroskop altında erkek spermini tanımlamış; dişi yumurtasıyla ilgili bilgiler ise ancak daha sonra netleşmiştir.

    5.3. Karl Ernst von Baer (1792–1876)

    • 1827 yılında bir köpeğin ovaryumundan ilk memeli ovumunu (oosit) mikroskop altında keşfetmiştir.
    • Böylece ovaryumun yalnızca “folikül taşıyıcı” değil, gerçek anlamda gamet üretici bir yapı olduğu kesinleşmiştir.

    VI. 19. ve 20. Yüzyılda Ovaryumun Endokrin Fonksiyonunun Keşfi

    6.1. Theodor Bischoff ve Hermann Fehling (19. yy ortaları)

    • Menstrüel döngüyle ovaryum aktivitesinin korelasyonunu ortaya koymuşlardır.

    6.2. 20. yüzyıl başı – Hormonların İzolasyonu

    • 1923: Östrojenin biyolojik etkileri tanımlandı.
    • 1930’lar: Östrojen ve progesteron hormonları izole edilerek ovaryumun endokrin işlevi açık biçimde ortaya kondu.
    • Ovaryum artık yalnızca gamet üreten bir organ değil, endokrin sistemin bir parçası olarak da kabul edilmeye başlandı.



    İleri Okuma
    1. Galenus (2. yy): De Usu Partium Corporis Humani
    2. Andreas Vesalius (1543): De Humani Corporis Fabrica, Basel
    3. Regnier de Graaf (1672): De Mulierum Organis Generationi Inservientibus, Leiden
    4. Karl Ernst von Baer (1827): Über Entwicklungsgeschichte der Tiere, Königsberg
    5. Allen, E. (1923): The ovarian hormone and its relation to the estrous cycle, American Journal of Anatomy, 31(2), 373–394
    6. Doisy, E.A. et al. (1930): Isolation of estrogenic substance from ovarian follicle, Proceedings of the Society for Experimental Biology and Medicine, 27, 417–420
    7. Corner, G.W. (1942): The Hormones in Human Reproduction, Princeton University Press
    8. Odile, P. (1995): The ovary: Development and function, History of Reproductive Biology, 12, 83–110