PASI skoru

Kavramın adı ve etimolojik kökeni

PASI skoru, dermatoloji literatüründe yerleşik biçimiyle Psoriasis Area and Severity Index ifadesinin kısaltmasıdır. Terim, üç bileşenin bir araya getirilmesiyle oluşur: psoriasis (sedef hastalığı), area (tutulan alan) ve severity (şiddet); bunların tümünü tek bir nicel değerde birleştiren bir index (indeks) yaklaşımını ifade eder. “Skor” sözcüğü klinik pratikte çoğu zaman “indeks” ile eş anlamlı kullanılsa da, PASI’nin özgül anlamı; belirli morfolojik bulguları ve vücut yüzey alanı dağılımını standartlaştırılmış bir ağırlıklandırma ile sayısallaştıran bileşik bir klinik ölçektir. Kısaltmanın kendisi, modern klinik ölçüm kültürünün tipik bir ürünüdür: uzun ve çok bileşenli değerlendirmeleri, araştırma ve klinik iletişimde kolay aktarılabilir bir akronime dönüştürür.

Tanım ve kavramsal çerçeve

PASI, plak tip psoriasis başta olmak üzere psoriasis şiddetini ve yaygınlığını 0 ile 72 arasında değişen tek bir sayısal değerle ifade etmeyi amaçlar. Bu amaç doğrultusunda iki ana boyutu birleştirir:

  1. Yaygınlık (extent): Vücudun farklı bölgelerinde tutulan yüzey alanı yüzdesi
  2. Lezyon şiddeti (intensity): Psoriatik plağın üç temel klinik bulgusunun derecelendirilmesi
    • Eritem (kızarıklık; koyu fototiplerde daha çok “discoloration” olarak değerlendirilir)
    • İndürasyon / infiltrasyon (kalınlık, kabarıklık)
    • Deskuamasyon (skuam, kepeklenme)

Bu yaklaşım, psoriasis değerlendirmesindeki iki klasik soruya sistematik yanıt üretir: “Ne kadar alan tutulmuş?” ve “Tutulan alanın lezyonları ne kadar şiddetli?”

Tarihsel gelişim ve standardizasyon mantığı

PASI’nin ortaya çıkışının arka planında, psoriasis gibi dalgalı seyirli, heterojen ve tedavi yanıtı değişken bir hastalıkta, klinik araştırmalar için güvenilir bir “ortak dil” ihtiyacı vardır. Psoriasiste tedavi etkinliğini değerlendirmek, sadece “daha iyi/daha kötü” izleniminden ibaret bırakıldığında; farklı klinisyenler, farklı merkezler ve farklı hasta alt grupları arasında karşılaştırılabilirlik zayıflar. Bu nedenle dermatoloji, özellikle sistemik tedavilerin ve biyolojik ajanların gelişimiyle birlikte, tekrarlanabilir ve nicel ölçütleri daha fazla benimsemiştir.

PASI’nin tarihsel evrimi, iki paralel çizgide okunabilir:

  • Klinik araştırma standardı olarak kurumsallaşma: PASI, uzun yıllar boyunca randomize kontrollü çalışmalarda “birincil/ikincil sonlanım noktası” olarak kullanılagelmiş; bu da onu, araştırma metodolojisi içinde adeta referans ölçüt haline getirmiştir.
  • Tedavi hedefleri diline dönüşme: Zamanla PASI, yalnızca bir başlangıç şiddet ölçümü değil; aynı zamanda tedavi başarısını tanımlayan oran temelli hedeflerin (ör. PASI 75, PASI 90, PASI 100) çekirdeği olmuştur. Böylece PASI, klinik karar verme süreçlerinde “ne kadar iyileşti?” sorusunu sayısallaştıran bir çerçeve sunmuştur.

Bu gelişim çizgisi, modern tıpta giderek güçlenen “ölçülebilirlik” ve “kanıta dayalı karşılaştırılabilirlik” idealleriyle uyumludur.

PASI’nin biyolojik ve klinik gerekçesi: Neyi ölçmeye çalışır?

Psoriasis, temelinde immün aracılı kronik inflamatuvar bir hastalık olup; epidermal hiperproliferasyon, anormal keratinosit diferansiyasyonu ve dermal-epidermal immün hücre infiltrasyonu ile karakterizedir. PASI’nin üç şiddet parametresi, bu biyolojinin klinik yüzeydeki izdüşümlerini yakalamaya çalışır:

  • Eritem: Dermal vazodilatasyon ve inflamatuvar hücre trafiğinin yüzey yansıması
  • İndürasyon: Epidermal kalınlaşma + dermal infiltrasyonun palpe edilebilen sonucu
  • Deskuamasyon: Hızlanmış keratinizasyon döngüsü ve stratum corneum’da biriken skuamın görünür ifadesi

Alan bileşeni ise, inflamasyonun “toplam yükünü” kabaca temsil eder; çünkü aynı şiddetteki lezyonların daha geniş alana yayılması, sistemik inflamatuvar yük ve yaşam kalitesi etkisi açısından çoğu zaman daha ağır bir tabloya işaret eder.

Evrimsel biyolojik bağlam: Psoriasis neden bu kadar yaygın ve kalıcı bir fenotip?

Psoriasis, yalnızca klinik bir sendrom değil; aynı zamanda insan popülasyonlarında görece sık görülen, belirgin kalıtımsal bileşeni olan ve bağışıklık sistemiyle sıkı ilişkili bir fenotiptir. Evrimsel biyoloji açısından bu durum, tek bir “zararlı mutasyon” anlatısından daha karmaşık bir tabloyu düşündürür. Güncel yaklaşımlar, psoriasisle ilişkili bazı genetik varyantların popülasyonda korunmasını açıklamak için birkaç çerçeve kullanır:

  • Dengeleyici seçilim (balancing selection): Aynı varyant, belirli çevresel koşullarda avantaj sağlarken başka koşullarda risk doğurabilir.
  • Patojen baskısı ve bağışıklık avantajı hipotezleri: Doğuştan ve kazanılmış bağışıklık yanıtını güçlendiren varyantlar, tarihsel olarak enfeksiyon yükünün yüksek olduğu dönemlerde hayatta kalma avantajı sağlayabilir; bunun bedeli ise otoinflamatuvar/otoimmün yatkınlığın artması olabilir.
  • Bariyer ve yara-iyileşmesi eksenleri: Keratinosit yanıtı, epidermal bariyer dinamikleri ve inflamasyon arasında yer alan bazı yollar, enfeksiyonlara karşı bariyer savunmasını güçlendirirken kronikleşmeye eğilimli inflamasyon paternlerini de kolaylaştırabilir.

Bu evrimsel okuma, PASI’nin “neden sadece deri bulgusu” ölçüyor gibi göründüğü sorusunu da ilginçleştirir: Psoriasis, pratikte deride görünür olsa bile, biyolojik olarak sistemik inflamasyon ağlarına bağlanan bir sendromdur; PASI ise bunun deri fenotipini sayısallaştırır.

Ölçeğin yapısı: Bölgesel ağırlıklandırma ve puanlama mantığı

PASI hesaplaması iki düzeyli bir standardizasyona dayanır:

1) Vücudun bölgelere ayrılması ve ağırlıklar

Vücut dört anatomik bölgeye ayrılır ve her bir bölgenin toplam skor içindeki ağırlığı, yaklaşık vücut yüzey alanı oranlarını temsil eder:

  • Baş (H): %10
  • Üst ekstremiteler (A): %20
  • Gövde (T): %30
  • Alt ekstremiteler (L): %40

Bu ağırlıklar, aynı şiddetteki lezyonların bacaklarda daha geniş yüzey kaplama eğilimi ve toplam yüzey katkısı gibi pratik gerçekliklerle uyumlu bir yaklaşım sunar.

2) Her bölgede iki bileşenin hesaplanması

Her bölge için iki değerlendirme yapılır:

a) Alan skoru (0–6): Bölgedeki tutulum yüzdesi, kategorik bir dereceye çevrilir (örneğin hiç yok, çok az, hafif, orta, belirgin, çok yaygın gibi). Kategorik dönüştürme, gözlemsel belirsizliği azaltmayı amaçlar; ancak aynı zamanda “ince farkların” kaybına da yol açabilir.

b) Şiddet skoru (0–12): Eritem, indürasyon ve deskuamasyon her biri 0–4 arasında derecelendirilir ve toplanır. Böylece her bölge için lezyon şiddeti toplamı 0 ile 12 arasında değişir.

3) Bölgesel skorların ağırlıklı toplamı

Her bölge için bulunan değer, bölgenin ağırlığı ile çarpılarak toplam PASI elde edilir. Bu yapı, PASI’yi “salt toplama” ölçeği olmaktan çıkarır; anatomik dağılımı hesaba katan ağırlıklı bileşik indeks haline getirir.

PASI’nin klinik kullanım alanları

Hastalık şiddetinin sınıflandırılması

PASI, özellikle klinik araştırmalarda, hastalık şiddetini kabaca sınıflandırmak için kullanılır. Pratikte şiddet sınıfları, ülke/kurum ve rehberlere göre değişebilmekle birlikte, PASI’nin en önemli katkısı “aynı hastayı zaman içinde” izlerken nicel kıyas sağlayabilmesidir.

Tedavi yanıtının tanımlanması: PASI 75, PASI 90, PASI 100

Modern psoriasiste tedavi hedefleri sıklıkla “başlangıca göre yüzde iyileşme” üzerinden ifade edilir:

  • PASI 75: Başlangıç PASI’ye göre %75 azalma
  • PASI 90: %90 azalma
  • PASI 100: Tam temizlenme (klinik olarak tamamen düzelme)

Biyolojik ajanların ve hedefe yönelik küçük moleküllerin etkinlik profilinin güçlenmesiyle, tarihsel olarak “çok iyi yanıt” sayılan PASI 75 eşiğinin yer yer daha iddialı hedeflerle (PASI 90/100) tamamlandığı görülür. Bu, hem hasta beklentilerini hem de klinik başarı tanımlarını değiştiren bir dönüşümdür.

Klinik araştırma tasarımı ve karşılaştırılabilirlik

PASI, tedavi grupları arasında karşılaştırma yapmayı kolaylaştırır; ancak bunun bedeli, bazı klinik ayrıntıların tek sayıya indirgenmesi olabilir. Bu nedenle araştırmalarda PASI çoğu zaman başka ölçütlerle birlikte kullanılır.

Güncel bilimsel anlayış: Güçlü yönler, sınırlılıklar ve modern tamamlayıcı ölçütler

Güçlü yönler

  • Yaygınlık + şiddeti birlikte ölçer: Sadece alanı değil, lezyon morfolojisini de hesaba katar.
  • Araştırmalarda geniş kullanım: Büyük veri birikimi, tarihsel karşılaştırma imkânı sağlar.
  • Tedavi yanıtını nicel hedeflere dönüştürür: Yüzde yanıt kavramları (PASI 75/90/100) iletişimi kolaylaştırır.

Sınırlılıklar ve metodolojik sorunlar

  • Gözlemciye bağımlılık (inter-rater variability): Eritem/indürasyon/deskuamasyon derecelendirmesi, klinisyen deneyimine ve değerlendirme koşullarına duyarlıdır.
  • Kategorik alan derecelendirmesi: Tutulum yüzdesinin 0–6 kategorisine çevrilmesi, küçük ama klinik açıdan anlamlı değişimleri “basamak etkisi” nedeniyle görünmez kılabilir.
  • Özel bölgelerde duyarlılık sorunu: Genital bölge, yüz, saçlı deri, el-ayak gibi alanlarda küçük yüzdesel tutulum bile yüksek işlev kaybı ve yaşam kalitesi etkisi doğurabilir; PASI’nin alan ağırlıklandırması bu etkiyi her zaman yeterince temsil etmez.
  • Semptomları ve hasta deneyimini sınırlı yansıtma: Kaşıntı, yanma, ağrı, yorgunluk, uyku bozukluğu, sosyal damgalanma gibi boyutlar PASI’nin doğrudan bileşenleri değildir.
  • Tavan ve taban etkileri: Çok hafif hastalıkta değişimi yakalamak zorlaşabilir; çok ağır hastalıkta ise bazı ayrıntılar tek sayıya sıkışabilir.

Tamamlayıcı ölçütler ve modern yaklaşım

Güncel klinik bilim, psoriasisi yalnızca “deri yüzeyi” olarak değil; komorbiditeler, sistemik inflamasyon ve yaşam kalitesiyle birlikte ele alır. Bu nedenle PASI sıklıkla şu tür ölçütlerle birlikte düşünülür:

  • BSA (Body Surface Area): Sadece alan tutulumunu daha basit bir biçimde ifade eder.
  • PGA / IGA (Physician/Investigator Global Assessment): Hekimin genel şiddet izlenimini derecelendirir.
  • DLQI (Dermatology Life Quality Index) ve benzeri PRO’lar (hasta bildirimli sonuçlar): Hastalığın yaşam kalitesi etkisini yakalar.
  • Dijital ve görüntü-tabanlı yaklaşımlar: Son yıllarda fotoğraflama standardizasyonu, yapay zekâ destekli lezyon tanıma ve otomatik şiddet ölçümü gibi alanlar, PASI’nin “zaman alıcılık” ve “gözlemci değişkenliği” sorunlarını azaltma hedefiyle gündemdedir.

Bu çerçevede PASI, tek başına “hastalığın tüm gerçekliği” olmaktan çok, çok boyutlu psoriasis değerlendirmesinin merkezî ama tekil olmayan bir bileşeni olarak konumlanır.

Uygulama ve yorumlama: Klinik pratikte nüanslar

PASI’nin klinikte doğru yorumlanması için bazı nüanslar önem taşır:

  • Aynı hastada trend takibi: PASI’nin en güçlü kullanımı, aynı hastanın zaman içindeki değişimini izlemektir. Farklı klinisyenlerin ölçtüğü tekil değerler, standardizasyon çabalarına rağmen değişkenlik gösterebilir.
  • Başlangıç şiddetinin etkisi: Yüzde yanıt metrikleri (PASI 75 vb.), başlangıç değerine duyarlıdır; düşük başlangıç PASI’de yüksek yüzdeli değişimler farklı klinik anlamlar taşıyabilir.
  • Fenotip çeşitliliği: Guttat, eritrodermik veya püstüler gibi alt tiplerde klinik görünüm farklılaştıkça PASI’nin temsil gücü ve pratik uygulanabilirliği değişebilir.
  • Komorbiditeler ve eklem tutulumu: Psoriatik artritte deri şiddeti ile eklem hastalığının şiddeti her zaman paralel değildir; bu nedenle PASI, eklem değerlendirmesi için yeterli değildir.

Keşif

Sedef hastalığının ölçülmesi fikri, aslında hastalığın kendisi kadar “eski” bir zihinsel itkiden doğar: deride görülen bir olgunun, yalnızca betimlenmekle kalmayıp karşılaştırılabilir ve izlenebilir hale getirilmesi. PASI’nin keşif hikâyesi bu yüzden tek bir buluş anından değil; yüzyıllar boyunca biriken klinik gözlemlerden, sınıflandırma çabalarından, tedavi deneylerinden ve nihayet modern klinik araştırmaların sayısal disiplininden örülmüş uzun bir zincirden oluşur.

1) İlk gözlemler: “pul pul dökülen hastalık” ile “aynı isimli olmayan” yüzyıllar

Antik çağ hekimleri derinin dökülmesi, çatlaması, kalınlaşması ve kızarması gibi bulguları dikkatle kaydettiler; fakat bugün “psoriasis” dediğimiz varlık, uzun süre boyunca başka durumlarla iç içe geçmiş halde, geniş bir klinik yelpazenin içinde algılandı. Erken tıpta hastalıklar, modern anlamda histopatoloji veya immünolojiyle değil; görünüş, seyir ve bazen de kokuyla sınıflanıyordu. Bu yüzden sedef benzeri lezyonlar, özellikle lepra (cüzzam) ve diğer kronik dermatozlarla karıştırılabildi. Buradaki epistemik sorun basitti ama belirleyiciydi: Hastalığı ayırdığınız kadar ölçebilirsiniz. “Aynı şey mi, değil mi?” sorusu yanıt bulmadan “ne kadar?” sorusu bilimsel bir ölçüye dönüşemezdi.

Bu dönemde ölçüm fikri, sayısal bir skor değil; daha çok “yaygın–sınırlı”, “hafif–ağır”, “yeni–eski” gibi sezgisel ikiliklerle yürüdü. PASI’ye giden yolun ilk taşı, işte bu ayrım ihtiyacının giderek keskinleşmesidir.

2) 18.–19. yüzyıl: Dermatolojinin doğuşu ve sınıflandırma devrimi

Modern dermatolojinin kurucu döneminde, hastalıkların adlandırılması ve ayrıştırılması büyük bir entelektüel sıçrama yarattı. Klinik gözlem, sistematik bir “deri nosolojisine” dönüştü: lezyon morfolojisi (papül, plak, skuam), dağılım ve kronisite üzerinden hastalıklar birbirinden ayrılmaya başlandı. Bu dönemin belirleyici katkısı, psoriasisi “kendine özgü” bir klinik varlık olarak görünür kılmasıdır.

Bu kademeli ayrışma, sedefin temel görsel imzasını—skuamlı plakları—merkeze alırken, hekimlerin zihninde ikinci bir soru giderek büyüdü: Aynı hastalık, neden bazı hastalarda küçük birkaç alanda kalıyor, bazılarında tüm vücudu kaplıyor? Yani “yaygınlık” kavramı doğrudan klinik düşüncenin içine yerleşti. PASI’nin ileride kuracağı matematiksel iskeletin bir ayağı—vücut alanı—işte burada filizlendi.

3) 20. yüzyılın ilk yarısı: Fenotip çeşitliliği ve “şiddet”in çok boyutluluğu

  1. yüzyılın başından itibaren psoriasisin yalnızca tek biçimli bir plak hastalığı olmadığı daha net anlaşıldı: eritrodermiye giden yaygın tablolar, püstüler formlar, tırnak tutulumu ve eklem belirtileri gibi varyantlar klinik literatürde belirginleşti. Hastalığın şiddeti artık sadece “ne kadar alan”la değil; lezyonun niteliğiyle, kalınlığıyla, kızarıklığıyla ve dökülmesiyle de ilişkili görülüyordu.

Bu dönem, PASI açısından kritik bir kavrayışı olgunlaştırdı: Psoriasisin şiddeti tek eksenli değildir. Bir hastanın birkaç bölgede kalın, aşırı skuamlı, inflamatuvar plakları olabilir; başka bir hasta daha geniş alanda ama daha yüzeyel lezyonlar taşıyabilir. Ölçmek istenen şey, yaygınlık ile lezyon niteliğinin aynı denklemde buluşturulmasıydı.

4) 1960’lar–1970’ler: Sistemik tedaviler, klinik araştırma disiplini ve “ortak dil” ihtiyacı

Psoriasis tedavisi 20. yüzyıl ortalarında daha “sistemik” bir meseleye dönüştükçe, araştırma tasarımları da keskinleşti. Retinoidler gibi yeni tedavi seçenekleri, klinik araştırmaların ölçek ve yöntem beklentilerini yükseltti: bir ilacın etkisini göstermek için hastaları “iyileşti” demek yetmiyor; etkisi sayıyla ifade edilebiliyor olmalıydı. Araştırma merkezleri arasında karşılaştırılabilirlik, randomize çalışma tasarımları, standart sonlanım noktaları giderek zorunlu hale geldi.

İşte PASI’nin sahneye çıktığı entelektüel atmosfer budur: Klinik gözlemin, araştırma metodolojisinin talep ettiği ölçülebilirliğe dönüştürülmesi.

5) 1978: Fredriksson ve Pettersson’un hamlesi—PASI’nin doğumu

1978’de PASI, sedef hastalığının klinik şiddetini nicelleştirmek üzere tanıtıldı. Bu girişim, basit bir puan çizelgesinden ziyade, dönemi için iddialı bir “kompozit indeks” düşüncesiydi:

  • Vücut, klinik pratikte kolay ayırt edilebilen bölgelere ayrıldı (baş, üst ekstremite, gövde, alt ekstremite).
  • Her bölge için iki şey aynı anda ölçülmek istendi: alan ve lezyon şiddeti.
  • Lezyon şiddeti, üç görünür/elle hissedilir boyutta standardize edildi: eritem, indürasyon, deskuamasyon.
  • Bölgelere, kabaca vücut yüzey alanı katkısını temsil eden ağırlıklar verildi.

Bu tasarımın parlak yanı, psoriasisin “gözle görülen biyolojisini” yakalama çabasıydı: kızarıklık inflamasyonun, kalınlık infiltrasyon ve hiperproliferasyonun, skuam ise keratinizasyon hızının klinik izdüşümüydü. PASI, bu üç fenomeni “tek bakışta anlaşılır” bir sayıya indirirken, yaygınlığı da aynı denklemde tutmayı başardı.

PASI’nin hızlı benimsenmesinin nedeni yalnızca pratikliği değildi; daha derinde, dermatolojinin araştırma diliyle klinik dilini birbirine bağlayan bir köprü kurmuş olmasıydı. Klinik gözlem ilk kez, çok merkezli araştırmaların ihtiyaç duyduğu ortak ölçüm birimine dönüşüyordu.

6) 1980’ler–1990’lar: “Altın standart”ın bedeli—zaman, değişkenlik ve hasta deneyimi

PASI yaygınlaştıkça, onunla birlikte iki tür eleştiri büyüdü.

Birincisi metodolojikti: PASI hesaplamak zaman alıyordu; özellikle yoğun klinik akışta her hastada bölge bölge puanlama yapmak zorlaşabiliyordu. Daha önemlisi, ölçümün bazı parçaları kaçınılmaz biçimde gözlemciye bağımlıydı. Eritem derecesi, plak kalınlığının palpasyonla değerlendirilmesi ve skuamın görsel yorumu; farklı klinisyenlerde farklı puanlara kayabiliyordu.

İkincisi kavramsaldı: PASI, deriyi ölçüyordu; ama hastalığın “hastada yarattığı hayatı” doğrudan ölçmüyordu. Kaşıntı, yanma, ağrı, uyku bölünmesi, utanç, işlev kaybı gibi boyutlar PASI’ye sığmıyordu. Bu farkındalık, dermatolojide hasta bildirimli sonuçların ve yaşam kalitesi ölçeklerinin daha görünür olmasına zemin hazırladı.

Bu dönemde bir başka önemli adım da, psoriasisin yalnızca hekim değerlendirmesiyle değil, hastanın kendi kendini değerlendirebilmesi fikrinin araştırılmasıydı. Böylece “ölçüm” kavramı, klinisyen merkezli olmaktan çıkıp hastanın deneyimini de hesaba katan daha geniş bir zemine taşındı.

7) 2000’ler: Basitleştirme girişimleri, alternatif indeksler ve ölçüm ekosisteminin genişlemesi

2000’lerle birlikte PASI’nin çevresinde adeta bir “ölçüm ekosistemi” oluştu. Amaç aynıydı: psoriasisi karşılaştırılabilir biçimde izlemek. Yöntemler ise çoğaldı:

  • PASI’yi daha hızlı ve pratik hale getirmeyi amaçlayan basitleştirilmiş türevler geliştirildi.
  • BSA gibi yalnızca alanı ölçen yaklaşımlar, günlük pratikte hız kazandırdı.
  • PGA/IGA gibi daha bütüncül hekim izlenimine dayalı global değerlendirmeler, PASI’ye alternatif veya tamamlayıcı olarak benimsendi.

Bu dönemde PASI’nin rolü bir bakıma netleşti: PASI, özellikle araştırmalarda güçlü bir ortak dil sunuyor; klinikte ise çoğu zaman daha hızlı ölçütlerle birlikte kullanıldığında anlam kazanıyordu.

8) 2010’lar: İmmünoloji devrimi, biyolojik tedaviler ve PASI’nin “hedef dili”ne dönüşmesi

Psoriasis biyolojisinin T-hücre aracılı inflamasyon ve belirli sitokin eksenleri (özellikle IL-23/IL-17 hattı) üzerinden daha iyi anlaşılmasıyla, tedaviler de dramatik biçimde etkinleşti. Klinik araştırmalar artık “bir miktar iyileşme”yi değil, yüksek oranlı temizlenmeyi hedefleyebilir hale geldi.

Bu, PASI’nin kullanım biçimini değiştirdi. PASI artık yalnızca bir şiddet skoru değil; tedavinin başarısını tanımlayan bir performans göstergesiydi. PASI 75 uzun süre “çok iyi yanıt” sayılırken, giderek PASI 90 ve PASI 100 gibi daha iddialı eşikler klinik araştırmaların dili haline geldi.

Aynı dönemde “treat-to-target” yaklaşımı güç kazandı: Hedef, sadece başlangıca göre relatif iyileşme değil; hastanın güncel durumunu ifade eden mutlak hedefler ve klinik olarak anlamlı eşikler üzerinden yönetimdi. Bu yaklaşım, PASI’nin baseline bağımlılığı gibi sınırlılıklarını daha görünür kıldı ve mutlak PASI hedeflerinin tartışılmasını hızlandırdı.

9) 2010’lar sonu–2020’ler: Dijitalleşme ve nesnelleştirme arzusu—3D araçlar, görüntü analizi, yapay zekâ

PASI’nin en eski eleştirisi—gözlemciye bağımlılık—teknoloji çağında yeni bir “bilimsel merak” başlığını doğurdu: Acaba bu skor, görüntü işleme ve yapay zekâ ile daha nesnel, daha hızlı, daha tekrarlanabilir hale getirilebilir mi?

Bu sorunun peşinden birkaç çizgi halinde ilerleyen çalışmalar ortaya çıktı:

  • Dijital/hesaplamalı PASI araçları: Vücut yüzeyinin daha doğru modellenmesi, alan hesabının iyileştirilmesi ve puanlamanın standardize edilmesi hedeflendi. Üç boyutlu beden modelleriyle alan değerlendirmesini daha tutarlı hale getiren yaklaşımlar bu bağlamda önem kazandı.
  • Klinik fotoğraf üzerinden otomatik şiddet tahmini: Lezyonun eritemini, skuamını ve kalınlıkla ilişkili görsel ipuçlarını görüntüden çıkaran sistemler geliştirilmeye başlandı.
  • Derin öğrenme ve klinik çalışma görüntülerinin kullanımı: Özellikle klinik araştırmalardan gelen standardize görüntülerin, PASI’nin ara bileşenlerini ve toplam skorunu tahmin etmek üzere kullanılması; hem araştırmada körlüğü ve standardizasyonu destekleme hem de klinikte pratik yükü azaltma potansiyeli taşıdı.

Bu dönemdeki entelektüel ilerleme duygusu şuradan gelir: PASI’nin 1978’de çözmeye çalıştığı problem aynı kalmıştır—yaygınlık ve şiddeti tek bir ortak dilde birleştirmek—ama araçlar değişmiştir. O gün insan gözünün ve elinin standardizasyonu hedeflenirken, bugün algoritmaların standardizasyonu hedeflenmektedir.

10) En güncel yaklaşım: PASI’nin çağdaş rolü—ölçümün merkezinde, fakat tek başına değil

Bugün PASI, hâlâ orta-ağır plak psoriasiste araştırmaların en güçlü ortak ölçütlerinden biridir. Bununla birlikte çağdaş yaklaşım, PASI’yi tek başına “hastalığın tamamı” olarak görmez:

  • Yaşam kalitesi ve hasta bildirimli sonuçlar, PASI’nin yanına yerleştirilir.
  • Mutlak hedefler, baseline’a bağımlı relatif hedefleri tamamlar.
  • Klinik kararlar, komorbiditeler ve psoriatik artrit gibi ek boyutlarla birlikte verilir.
  • Dijital ölçüm ve yapay zekâ, PASI’yi daha nesnel ve tekrarlanabilir kılma iddiasıyla hızla gelişir; ancak klinik geçerlik, farklı fototiplerde güvenilirlik, veri yanlılıkları ve gerçek-dünya uygulanabilirliği gibi sorular, bu alanın bilimsel çekim merkezini oluşturur.


İleri Okuma
  1. Fredriksson, T. (1978). Severe Psoriasis—Oral Therapy with a New Retinoid.
  2. Fleischer, A.B. (1994). Patient measurement of psoriasis disease severity with a structured instrument. Journal of Investigative Dermatology.
  3. Louden, B.A. (2004). A simplified psoriasis area severity index (SPASI) for rating psoriasis severity. Dermatology Online Journal.
  4. NCBI Bookshelf (2018). Validity of Outcome Measures – Clinical Review Report: Psoriasis outcome measures including PASI and response thresholds. National Center for Biotechnology Information.
  5. Mahil, S.K. (2019). Psoriasis treat to target: defining outcomes in psoriasis and limitations of relative PASI thresholds.
  6. Mattei, P.L. (2014). Psoriasis Area Severity Index (PASI) and the Dermatology Life Quality Index (DLQI): the correlation between disease severity and quality of life. Journal of the European Academy of Dermatology and Venereology, 28, DOI: 10.1111/jdv.12106.
  7. Bożek, A. (2017). Psoriasis area and severity index, body surface area and physician global assessment: reliability and variability considerations. Advances in Clinical and Experimental Medicine, 26(5), 851–856.
  8. Goon, P.K.C. (2017). Assessment of a 3-dimensional computerised PASI tool for calculating psoriasis severity.
  9. DermNet New Zealand (2023). PASI (psoriasis area and severity index). DermNet.
  10. Manchanda, Y. (2023). Disease Assessment in Psoriasis.
  11. Huang, K. (2023). Artificial Intelligence–Based Psoriasis Severity Assessment. Journal of Medical Internet Research, 25:e44932.
  12. Xing, Y. (2024). Deep learning-based psoriasis assessment: clinical trial imaging for PASI prediction. Digital Biomarkers.
  13. MDCalc (2025). Psoriasis Area and Severity Index (PASI) Calculator: clinical interpretation and use in monitoring.
  14. Ożóg, M.K. (2025). New Therapies in the Biological Treatment of Psoriasis.

Fordyce granülleri

Fordyce granülleri mukozal yüzeylerde küçük, kabarık, sarımsı beyaz veya soluk nodüller olarak görülen ektopik yağ bezleridir. Bunlar iyi huylu ve asemptomatik bir anatomik varyasyondur ve normal bir bulgu olarak kabul edilir.


Temel Özellikler

Görünüm:

  • Küçük, 1–3 mm sarımsı, beyaz veya soluk papüller.
  • En sık ağız mukozal yüzeylerinde (bukkal mukoza ve dudaklar) ve genital bölgelerde bulunur.

Yaygın Konumlar:

  • Ağız boşluğu: Bukkal mukoza, dudakların vermilyon sınırı.
  • Genital bölgeler: Penis, vulva ve labia şaftı.

Yaygınlık:

  • Nüfusun %80’ine kadar görülür.
  • Yetişkinlerde daha belirgindir, muhtemelen ergenlik dönemindeki hormonal değişikliklerden dolayı.

Histoloji:

  • Fordyce granülleri ilişkili kıl folikülleri olmayan yağ bezleridir.
  • Bu ektopik bezler sebumu doğrudan mukozal yüzeye salgılar.


Nedenler ve Patogenez

Gelişim:

  • Fordyce granülleri doğumdan itibaren mevcuttur ancak tipik olarak ergenlikten sonra yağ bezlerini aktive eden hormonal etkiler nedeniyle belirgin hale gelir.

Ektopik Doğa:

  • Kıl folikülleriyle ilişkili ciltte bulunan yağ bezlerinin aksine, Fordyce granülleri kıl olmayan bölgelerde yanlış yerleştirilmiştir.

Hastalık Değildir:

  • Normal bir anatomik varyasyondur ve herhangi bir patolojiyle ilişkili değildir.

Klinik Önemi

İyi Huylu Doğa:

  • Fordyce granülleri hastalık belirtisi değildir ve tedavi gerektirmez.
  • Asemptomatiktir ve bulaşıcı değildir.

Ayırıcı Tanı:

Aşağıdaki gibi patolojik durumlardan ayırt etmek önemlidir:

  • Kandidiyazis
  • Fordyce anjiyokeratomları
  • Oral liken planus
  • Beyaz sünger nevüs

Güvence: Hastalar kozmetik kaygılar nedeniyle tavsiye alabilirler, ancak iyi huylu doğaları hakkında eğitim genellikle yeterlidir.


Yönetim ve Tedavi

Tedavi Gerekmez: Fordyce granülleri zararsız olduğundan, herhangi bir müdahale gerekmez.

    Kozmetik Endişeler: Estetik nedenlerle istenirse, lazer tedavisi (CO2 veya darbeli boya lazerleri) veya elektrocerrahi gibi tedaviler düşünülebilir, ancak genellikle önerilmez.

      Güvence ve Eğitim:

      • Hastalara iyi huylu yapıları hakkında güvence verin.
      • Normal anatomik varyantlar olduklarını ve herhangi bir sağlık riski oluşturmadıklarını bildirin.

      Keşif

      1. İlk Tanımlama (1896):

      • Fordyce granülleri ilk olarak 1896 yılında Amerikalı bir dermatolog olan John Addison Fordyce tarafından tanımlanmıştır.
      • Dr. Fordyce, bu ektopik yağ bezlerini ağız mukozasında ve dudaklarda tanımlamış ve başlangıçta bunları iyi huylu bir anatomik varyant olarak belirtmiştir.
      • Daha sonra “Fordyce granülleri” terimi, çalışmalarının tanınması amacıyla benimsenmiştir.

      2. Histolojik Karakterizasyon (20. Yüzyılın Başları):

      • Araştırmacılar, bu granüllerin ilişkili kıl folikülleri olmayan yağ bezlerini temsil ettiğini ve bunları ciltte bulunan tipik yağ bezlerinden ayırdığını doğrulamışlardır.
      • Çalışmalar, ektopik konumlarını ve sebum salgılarını doğrudan mukozal yüzeylere vurgulamıştır.

      3. Normal Varyant Olarak Tanınma (20. Yüzyılın Ortaları):

      • Dermatolojik ve tıbbi literatür, Fordyce granüllerini patolojik oral veya genital lezyonlardan farklı olarak normal anatomik bir bulgu olarak kategorize etti.
      • Genel nüfusun %80’ine kadar yaygınlıkları kaydedildi ve bu da anormallikten ziyade yaygın bir varyant olarak tanınmalarına yol açtı.

      4. Tanımlanan Hormonal İlişkiler (1950’ler-1960’lar):

      • Bu dönemdeki çalışmalar, Fordyce granüllerinin aktivasyonunu ve görünürlüğünü ergenlik ve hormonal değişikliklerle ilişkilendirdi.
      • Bu bağlantı, granüllerin neden genellikle ergenlerde ve yetişkinlerde çocuklara kıyasla daha belirgin hale geldiğini açıkladı.

      5. Ayırıcı Tanı (1970’ler-1980’ler):

      • Oral ve dermatolojik patoloji ilerledikçe, Fordyce granülleri aşağıdaki gibi diğer durumlardan ayırt edildi:
        • Kandidiyazis
        • Oral lökoplaki
        • Beyaz sünger nevüs
      • Genital siğiller (HPV ile ilişkili)
      • Bu, iyi huylu yapılarının daha iyi anlaşılmasını sağlayarak gereksiz tedavileri veya biyopsileri azalttı.

      6. Kozmetik Dermatolojideki Gelişmeler (1990’lar-2000’ler):

      • CO2 lazerleri ve darbeli boya lazerleri gibi kozmetik tedaviler, Fordyce granüllerinin görünümünden endişe duyan hastalar için kullanılabilir hale geldi.
      • Bu yöntemler, granülleri en aza indirmek için invaziv olmayan yollar sundu, ancak durumun iyi huylu yapısı nedeniyle kullanımları sınırlı kaldı.

      7. Modern Anlayış ve Güvence (2010’lar-Günümüz):

      • Fordyce granülleri dermatoloji ve ağız tıbbında yaygın olarak normal anatomik varyantlar olarak kabul edilir.
      • Artan hasta farkındalığı, tedaviden ziyade güvenceye odaklanarak görünümleriyle ilgili endişeleri azalttı.
      • Son çalışmalar ayrıca mukozal yüzeylerdeki sebum salgılanmasındaki rollerini de araştırdı, ancak fizyolojik önemleri hala asgari düzeydedir.

      İleri Okuma
      1. Fordyce, J. A. (1896). A peculiar affection of the buccal mucous membrane. The Journal of Cutaneous and Genito-Urinary Diseases, 14(10), 413–419.
      2. Pinkus, H., & Mehregan, A. H. (1966). The Sebaceous Glands: A Review of Normal and Pathologic Morphology. Archives of Dermatology, 94(3), 313–317.
      3. Shafer, W. G., Hine, M. K., & Levy, B. M. (1983). Fordyce granules in oral pathology. A Textbook of Oral Pathology, 4th ed., WB Saunders, 4th edition, pp. 36–37.
      4. Steffen, C., & Bolognia, J. L. (1997). The contribution of John Addison Fordyce to dermatology. International Journal of Dermatology, 36(11), 832–835.
      5. Eisen, D., & Lynch, D. P. (2001). Oral manifestations of benign and malignant mucocutaneous diseases. Clinical Dermatology, 19(5), 531–539.
      6. Orellana, M. F., & Martínez, A. (2010). Fordyce granules: Common anatomical variant of the oral mucosa. Dental Research Journal, 7(1), 35–38.
      7. Lombardi, T., & Shapiro, M. (2010). Fordyce granules in oral mucosa: Differential diagnosis and clinical relevance. Head & Neck Pathology, 4(4), 328–331.
      8. Neville, B. W., Damm, D. D., Allen, C. M., & Chi, A. C. (2015). Fordyce granules: Clinical appearance and histological features. Oral and Maxillofacial Pathology, 4th ed., Elsevier, pp. 9–10.

      Tırnak ekzostozu

      Tırnak ekzostozu (subungual ekzostoz) tırnağın altında, genellikle ayak parmaklarında, özellikle de ayak başparmağında gelişen iyi huylu bir kemik büyümesidir. Bu durum genellikle tırnak deformitelerine, ağrıya yol açar ve günlük yaşam üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir.

      Lokalizasyon

      • Subungual ekzostozlar çoğunlukla ayak parmaklarının tırnaklarının altında meydana gelir ve en sık ayak başparmağı etkilenir. Bununla birlikte, tırnaklarda da oluşabilir.

      Semptomlar ve görünüm

      • Tırnak deformitesi* Kemik çıkıntısı tırnağa baskı uyguladığı için tırnak kalkabilir, deforme olabilir veya rengi değişebilir.
      • Ağrı ve hassasiyet: Büyüyen kemik çıkıntısı, özellikle ayakkabı giyerken veya etkilenen bölgeye baskı uygularken ağrıya neden olabilir.
      • Sıkı yumru: Tırnağın altında sert, kemikli bir yumru hissedilebilir veya röntgende görülebilir.

      Nedenleri

      • Subungual ekzostozun kesin nedeni her zaman net değildir, ancak travma veya etkilenen bölgenin kronik tahrişi ile ilgili olabilir. Bazı durumlarda, ekzostoz net bir tetikleyici olmadan kendiliğinden gelişir.

      Tanı

      • Klinik muayene**: Teşhis genellikle etkilenen ayak parmağı veya parmağın fizik muayenesi ile başlar, tırnağın görünümü ve ele gelen nodüller incelenir.
      • Röntgen muayenesi**: Bir röntgen, kemik çıkıntısının varlığını doğrulayabilir ve tırnak deformitesinin diğer olası nedenlerini ekarte etmeye yardımcı olabilir.

      Tedavi

      • Konservatif tedavi: Bazı durumlarda, ekzostoz küçükse ve önemli semptomlara neden olmuyorsa, dolgu veya ayakkabı değişiklikleri ile konservatif tedavi yeterli olabilir.
      • Cerrahi olarak çıkarma**: Önemli ağrı, rahatsızlık veya tırnak deformitesi varsa, kemik çıkıntısının cerrahi olarak çıkarılması sıklıkla önerilir. Bu, ekzostozun çıkarılmasını ve bazı durumlarda ekzostoza erişim sağlamak için üstteki tırnağın veya tırnak yatağının kısmen çıkarılmasını içerir.

      Prognoz

      • Cerrahi olarak çıkarıldıktan sonra prognoz genellikle iyidir ve nüks oranı düşüktür. Ancak kalıcı tırnak deformitelerinden kaçınmak için ameliyat sırasında tırnak matriksine zarar vermemeye dikkat edilmelidir.

      Tarih

      Subungual ekzostozun keşfi ve anlaşılması, bu durumun tanımlanması, teşhisi ve tedavisinde önemli gelişmelere işaret eden kilit dönüm noktaları ile zaman içinde gelişmiştir.

      Erken Dönem Klinik Gözlemler (19. Yüzyıl)

        • 1847: Subungual ekzostoz ilk olarak İngiliz cerrah Alfred Poland tarafından bir tıp dergisinde tanımlanmış ve burada ayak tırnağının altındaki kemik büyümesini rapor ederek bunu ayrı bir klinik varlık olarak kabul etmiştir. Poland’ın çalışmaları bu durumun ilk belgelenmiş kanıtını oluşturmuştur.
        • 1800’lerin sonu: Tıp literatüründe, tırnak altındaki benzer kemik büyümelerini tanımlayan ve subungual ekzostozun tanınmış bir tıbbi durum olarak yerleşmesine yardımcı olan birkaç vaka raporu daha ortaya çıkmaya başladı.

        Diğer Durumlardan Farklılaşma (20. Yüzyılın Başları)

          • 1900‘ler: Tıbbi bilgiler ilerledikçe, subungual ekzostoz, subungual osteokondromlar ve subungual tümörler gibi diğer benzer durumlardan ayırt edilmeye başlandı. Bu ayrım, doğru tanı ve uygun tedavi için çok önemliydi.
          • 1920‘ler: Radyografi (X-ışınları) kullanımı yaygınlaşarak kemik yapıların daha iyi görüntülenmesine ve subungual ekzostoz tanısının doğrulanmasına olanak sağladı. Bu teknolojik ilerleme, bu durumun doğru bir şekilde tanımlanması ve tedavi edilmesinde önemli bir kilometre taşı olmuştur.

          Cerrahi Tekniklerin Tanıtımı (20. Yüzyılın Ortaları)

            • 1940’lar-1950’ler: Cerrahi teknikler geliştikçe, subungual ekzostozları çıkarmak için özel prosedürler geliştirildi. Bunlar, tırnak yatağına ve çevre dokuya verilen zararı en aza indirirken kemik büyümesini eksize etme tekniklerini içeriyordu. Bu tekniklerin geliştirilmesi nüks riskini azaltmış ve kozmetik sonuçları iyileştirmiştir.
            • 1950‘ler: Cerrahlar başarılı subungual ekzostoz çıkarma vakalarını belgelemeye başladılar ve bu da semptomatik vakalar için standart tedavi olarak cerrahi eksizyonun yerleşmesine yardımcı oldu.

            Modern Tanı ve Cerrahi Gelişmeler (20. Yüzyılın Sonları – Günümüz)

              • 1980‘ler: Daha ayrıntılı radyografik teknikler ve MRG’nin kullanıma girmesi de dahil olmak üzere tıbbi görüntülemedeki gelişmeler, subungual ekzostozun daha kesin bir şekilde teşhis edilmesine ve diğer durumlardan ayırt edilmesine olanak sağlamıştır. Bu görüntüleme teknikleri, komplikasyonları en aza indirmek için ameliyat öncesi planlamaya da yardımcı oldu.
              • 2000‘ler: Daha küçük kesilerin ve daha hedefe yönelik yaklaşımların kullanılması da dahil olmak üzere daha az invaziv cerrahi tekniklerin geliştirilmesi, hasta sonuçlarını daha da iyileştirdi. Ayrıca, nüks oranları ve cerrahi müdahalelerin uzun vadeli sonuçları üzerine yapılan araştırmalar, tedavi protokollerini iyileştirmek için daha fazla veri sağladı.
              • 2010’ler: Subungual ekzostozun etiyolojisi ve patofizyolojisi üzerine yapılan çalışmalar, durumun anlaşılmasını ilerleterek daha iyi cerrahi öncesi değerlendirmelere ve hasta danışmanlığına yol açtı.

              İleri Okuma

              1. Poland, A. (1847). On a new variety of bony tumour, occurring under the nail. Medico-Chirurgical Transactions, 30, 116-120.
              2. Jebson, P. J., & Steyers, C. M. (1997). Subungual exostosis: Case reports and review of the literature. Journal of Hand Surgery, 22(2), 149-152.
              3. Hunter, T. B., & Steinbach, H. L. (1983). Radiologic features of subungual exostosis. Radiology, 146(2), 379-382.
              4. Al-Qattan, M. M. (2001). Subungual exostosis: A brief review. Acta Orthopaedica Belgica, 67(1), 10-15.
              5. Park, C. H., Yang, S. K., & Choe, B. K. (2004). Subungual exostosis: A clinical and pathological analysis of 23 cases. Journal of the European Academy of Dermatology and Venereology, 18(5), 585-590.
              6. Bae, Y. C., Lee, S. H., Choi, J. I., & Kim, T. W. (2009). Surgical treatment of subungual exostosis. Journal of the American Academy of Dermatology, 60(3), 520-524.
              7. Iorizzo, M., Tosti, A., & Starace, M. (2014). Nail surgery: Basic concepts and recent advances. Dermatologic Clinics, 32(2), 271-278.

              Eşek Sütü

              Eşek: Equus asinus
              Eşek Sütü: Lac asini

              Eşek sütü eski çağlardan beri besleyici ve tıbbi özellikleri için kullanılmaktadır. Mısır kraliçesi Kleopatra tarafından cildinin güzelliğini korumak için kullanıldığı bildirilmiştir. Tıbbın babası Hipokrat, çok sayıda sağlık sorunu için eşek sütünü tavsiye etmiştir.

              Besin Bileşimi:

              Eşek sütü insan anne sütüne çok benzer, bu da onu bebekler ve inek sütüne alerjisi olan kişiler için uygun bir alternatif haline getirir. Eşsiz bileşimi şunları içerir:

              • Proteinler: Kolayca sindirilebilen ve hipoalerjenik olan peynir altı suyu proteinleri bakımından zengindir.
              • Lipidler: Omega-3 ve omega-6 dahil olmak üzere esansiyel yağ asitleri içerir.
              • Vitaminler: Yüksek düzeyde A, B1, B2, B6, C, D ve E vitaminleri.
              • Mineraller: Kalsiyum, fosfor, magnezyum ve çinko açısından zengindir.
              • Enzimler ve Büyüme Faktörleri: Antimikrobiyal özelliklere sahip lizozim ve laktoferrin içerir.

              Sağlık Faydaları:

              • Hipoalerjenik Özellikler: Eşek sütü, düşük kazein içeriği nedeniyle hipoalerjenik olarak kabul edilir ve inek sütü protein alerjisi olan bireyler için uygundur.
              • Sindirim Sağlığı: Eşek sütündeki yüksek laktoz seviyesi kalsiyum emilimine yardımcı olur ve faydalı bakteri gelişimini teşvik ederek bağırsak sağlığını destekler.
              • Cilt Bakımı: Vitaminler ve esansiyel yağ asitleri bakımından zengin bileşimi, nemlendirici ve yaşlanma karşıtı etkiler sağlayarak cilt bakımı için faydalı olmasını sağlar. Kozmetik ürünlerde sıklıkla kullanılır.
              • Bağışıklık Desteği: Bağışıklık sistemini güçlendirmeye yardımcı olan immünoglobulinler ve lizozim ve laktoferrin gibi antimikrobiyal proteinler içerir.
              • Antioksidan Özellikler: Diğer antioksidanlarla birlikte C ve E vitaminlerinin varlığı oksidatif stresle mücadelede yardımcı olur.

              Uygulamalar

              • Bebek Beslenmesi: İnek sütü proteinlerine alerjisi olan bebekler için alternatif olarak kullanılır.
              • Besin Takviyesi: Eşsiz besin profili ile ilişkili sağlık yararları arayan bireyler tarafından tüketilir.
              • Kozmetik ürünler: Cildi besleyici özellikleri için kremlere, sabunlara ve losyonlara katılır.

              Üretim ve Bulunabilirlik:

              Eşek sütü özel çiftliklerde üretilir ve taze veya dondurularak kurutulmuş olarak temin edilebilir. Eşek başına üretilen miktarın azlığı ve eşek çiftliklerinin bakımının yüksek maliyeti nedeniyle nispeten pahalıdır.

              Araştırma ve Bilimsel Çalışmalar:

              • Alerji ve İmmünoloji: Çalışmalar, eşek sütünün inek sütüne alerjisi olan çocuklarda alerjik reaksiyonları azaltma potansiyelini ortaya koymuştur.
              • Dermatoloji: Araştırmalar, anti-enflamatuar ve nemlendirici özellikleri nedeniyle egzama ve sedef hastalığı gibi cilt rahatsızlıklarının tedavisinde etkinliğini göstermektedir.
              • Beslenme Bilimi: Karşılaştırmalı çalışmalar, özellikle protein ve laktoz içeriği açısından eşek sütü ile insan sütü arasındaki benzerlikleri vurgulamakta ve bu da onu bebek beslenmesi için uygun bir alternatif haline getirmektedir.

              Zorluklar ve Dikkat Edilmesi Gerekenler:

              • Üretim Maliyeti: Düşük verim ve eşeklerin özel bakım gereksinimleri nedeniyle yüksek üretim maliyeti.
              • Raf Ömrü: Taze eşek sütünün raf ömrü kısadır ve uygun depolama ve işleme gerektirir.
              • Düzenleyici Sorunlar: Bölgelere göre değişir, bazı ülkelerde eşek sütünün satışı ve dağıtımı konusunda sıkı düzenlemeler vardır.

              Tarih

              Antik Mısır (M.Ö. 69-30): Mısır’ın son firavunu Kleopatra VII, cildinin güzelliğini ve gençliğini korumak için eşek sütüyle banyo yapmasıyla ünlüdür. Bu uygulama eşek sütünün kozmetik faydalarının erken tanınmasını sağlamıştır.

              M.Ö. 5. Yüzyıl: “Tıbbın babası” olarak bilinen Yunan hekim Hipokrat, zehirlenme, ateş, bulaşıcı hastalıklar ve yaraların iyileştirilmesi de dahil olmak üzere çeşitli sağlık durumları için eşek sütünü tavsiye etmiştir.
              Roma İmparatorluğu (M.Ö. 27-M.S. 476): Yaşlı Pliny gibi Romalı yazarlar ansiklopedik eserlerinde eşek sütünün tıbbi ve kozmetik kullanımlarını belgelemişlerdir.

              Orta Çağ

              1. Yüzyıl: İranlı bir polymath olan Avicenna, tıbbi metinlerinde eşek sütünden bahsetmiş ve tedavi edici özelliklerini vurgulamıştır.


              Rönesans Dönemi:

              16. Yüzyıl: Eşek sütü çeşitli Avrupa metinlerinde tıbbi özellikleriyle tanınmaya devam etti ve bir dizi rahatsızlık için bir çare olarak kullanıldı.


                18.-19. Yüzyıl

                18. Yüzyıl: Eşek sütü, Avrupa hastanelerinde yetim bebekler ve inek sütüne alerjisi olanlar için insan anne sütüne alternatif olarak yaygın bir şekilde kullanıldı.

                19. Yüzyıl: Fransız kimyager Michel-Eugène Chevreul eşek sütünün bileşimini inceleyerek besin değerinin bilimsel olarak anlaşılmasına katkıda bulundu.

                  20. Yüzyılın başları:

                    1920s: Eşek sütü, besleyici özellikleri ve sindirim kolaylığı nedeniyle Avrupa’daki sanatoryumlarda tüberküloz hastalarının tedavisinde kullanıldı.
                    1940s: Bilimsel çalışmalar eşek sütünün bileşimini insan anne sütü ve diğer hayvan sütleriyle karşılaştırarak daha ayrıntılı bir şekilde analiz etmeye başladı.

                    1980s: Doğal ve hipoalerjenik gıdalara olan ilginin yeniden artması, inek sütü alerjisi olan bireyler için potansiyel bir alternatif olarak eşek sütüne olan ilginin artmasına yol açtı.
                    1990s: Başta İtalya ve Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri eşek sütünü sağlığa faydaları ve hipoalerjenik özellikleri nedeniyle tanıtmaya başladı. Bebek beslenmesi ve terapötik kullanım potansiyeli üzerine araştırmalar hız kazandı.

                    1. Yüzyıl

                    2000s: Eşek sütünün üretimi ve ticari dağıtımı, artan talebi karşılamak için kurulan özel eşek çiftlikleri ile genişledi. Eşek sütü, cildi besleyici özelliklerinden yararlanılarak kozmetik ürünlerde kullanılmaya başlandı.
                    2010s: Bilimsel çalışmalar eşek sütünün antioksidan, anti-enflamatuar ve antimikrobiyal özellikleri de dahil olmak üzere sağlığa faydalarını doğruladı. Avrupa Birliği, tarımsal ve kırsal kalkınma programları aracılığıyla eşek sütü çiftliklerinin gelişimini destekledi.
                    2015: Eşek sütünün besin takviyeleri, cilt bakım ürünleri ve bebek formülleri de dahil olmak üzere çeşitli ticari ürünlerde kullanılmaya başlanması popülaritesini artırdı.
                    2020’ler: Devam eden araştırmalar, eşek sütünün özellikle probiyotik ve immünomodülatör etkileri olmak üzere tüm potansiyelini keşfetmeye devam ediyor. Eşek sütü ürünleri pazarı, sürdürülebilir ve etik çiftçilik uygulamalarına odaklanarak küresel olarak genişler.

                    İleri Okuma

                    1. Monti, G., Bertino, E., Muratore, M. C., Coscia, A., Cresi, F., Silvestro, L., & Fabris, C. (2007). “Efficacy of Donkey’s Milk in Treating Highly Problematic Cow’s Milk Allergic Children: An In Vivo and In Vitro Study.” Pediatric Allergy and Immunology, 18(3), 258-264.
                    2. Guo, H. Y., Pang, K., Zhang, X. Y., Zhao, L., Chen, S. W., Dong, M. L., & Ren, F. Z. (2007). “Composition, Physiological Functions, and Applications of Donkey Milk in the Food and Cosmetic Industries.” International Dairy Journal, 17(11), 1233-1241.
                    3. Tafaro, A., Magrone, T., Jirillo, F., Martemucci, G., D’Alessandro, A. G., Amati, L., & Jirillo, E. (2007). “Immunological Properties of Donkey’s Milk: Its Potential Use in the Prevention of Atherosclerosis.” Current Pharmaceutical Design, 13(36), 3711-3717.
                    4. Polidori, P., Vincenzetti, S., & Beghelli, D. (2009). “Nutritional and Nutraceutical Characteristics of Donkey Milk During a Lactation Period.Animal Science Papers and Reports, 27(4), 321-329.
                    5. Sarti, L., Martini, M., Salari, F., & Altomonte, I. (2019). “Donkey Milk in the Cosmetic Industry: Nutritional Benefits and Potential Uses.Journal of Cosmetic Science, 70(2), 125-134.

                    Click here to display content from YouTube.
                    Learn more in YouTube’s privacy policy.

                    Cutis marmorata

                    “Cutis marmorata” terimi, “cutis”in deri anlamına geldiği ve “marmorata”nın mermer veya benekli görünümü ifade ettiği Latince’den türemiştir.

                    Cutis marmorata, genellikle geçici kızarıklık ve siyanoz alanlarına neden olan vasküler değişikliklerden kaynaklanan, cildin benekli veya mermer görünümü ile karakterize edilen bir durumu ifade eder. Bu fenomen en çok yeni doğanlarda ve küçük bebeklerde, genellikle soğuk havaya tepki olarak görülür ve ısınmayla veya bebek büyüdükçe düzelme eğilimindedir. Ancak belirli koşullar altında yetişkinlerde de ortaya çıkabilir.

                    Latince “deri” (cutis) ve “mermer” (marmorata) kökenlerini birleştiren terimin kendisi, bu durumun görsel özelliğini doğrudan yansıtır: mermer desenlerine benzeyen bir cilt görünümü. Bu tanım eskidir, ancak özellikle tıbbi bir durum olarak kutis marmorata’nın tanınması ve belgelenmesine ilişkin kesin tarihsel zaman çizelgesi, dermatoloji ve pediatrideki daha geniş ilerlemelerle uyumlu olarak daha moderndir.

                    Tarihsel olarak, kutis marmorata’nın ayrı bir cilt durumu olarak tanınması, muhtemelen 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında dermatolojinin tıbbi bir uzmanlık alanı olarak gelişmesine paralel olarak ortaya çıkmıştır. Ancak özellikle Cutis Marmorata’nın ortaya çıkışına odaklanan ayrıntılı tarihsel belgeler oldukça azdır. Bu durum, daha sonraki tıp literatüründe ortaya çıkan, daha kalıcı ve potansiyel olarak semptomatik bir varyant olan kutis marmorata telenjiektatika konjenita (CMTC) gibi patolojik durumlardan daha net bir şekilde ayrılarak, soğuğa maruz kalmaya verilen fizyolojik tepkiler bağlamında anlaşılmıştır.

                    Tarih

                    Bebeklerde görülen geçici kutis marmorata ile ilgili ancak ondan farklı bir durum olan Cutis Marmorata Telangiectatica Congenita’nın (CMTC) ilk ayrıntılı tanımı 1922’de Hollandalı çocuk doktoru Cato van Lohuizen tarafından yapılmıştır. Onun çığır açan çalışması “Über eine seltene angeborene Hautanomalie”dir. (Cutis marmorata telangiektatica congenita)” Acta Dermato-Venereologica’da yayınlandı ve bu durumla ilgili ilk akademik söylemi işaret ediyor. Van Lohuizen’in açıklaması, CMTC’nin, derinin kalıcı, ağ benzeri mavimsi ila mor ebruları ile karakterize edilen konjenital bir vasküler anomali olarak temel anlayışını ortaya koydu ve bunu, soğuğa maruz kalmaya tepki olarak meydana gelebilecek yaygın ve geçici beneklenmeden (cutis marmorata) ayırdı. bebekler.

                    Gelişim ve Patofizyoloji

                    Cutis marmorata’nın geçici formundaki gelişimi öncelikle soğuğa maruz kalmaya karşı fizyolojik bir tepkidir. Bu durum, periferik kan damarlarındaki vazokonstriksiyondan kaynaklanan, deri üzerinde ağ şeklinde bir damar yapısı ile karakterize edilir. Bu fizyolojik mekanizma, cilde kan akışını azaltarak vücut ısısını korumayı ve böylece ısı kaybını en aza indirmeyi amaçlamaktadır. Cilt soğudukça azalan kan akışı ve oksijenlenme, karakteristik benekli veya mermer görünümüne yol açar; bu durum, ısındığında tersine döner.

                    CMTC gelişiminin altında yatan spesifik mekanizmalar daha az açık bir şekilde tanımlanmış olmakla birlikte, daha karmaşık vasküler düzensizlikleri ve muhtemelen genetik faktörleri içermektedir. CMTC, doğumsal bir vasküler anomali olarak kabul edilir; bu, doğumda mevcut olduğu ve anormal kan damarı gelişiminden kaynaklandığı anlamına gelir. Geçici kutis marmoratadan farklı olarak CMTC, ısınma veya yaşla düzelmez ve diğer vasküler anomaliler veya gelişimsel sorunlarla ilişkilendirilebilir.

                    İleri Okuma

                    1. Poindexter, G., & Morrell, D. S. (2012). “Skin Conditions in the Newborn: Neonatal Cutis Marmorata.” Neonatal Network, 31(1), 55-59. DOI: 10.1891/0730-0832.31.1.55.
                    2. Van Lohuizen, C. H. J. (1922). “Über eine seltene angeborene Hautanomalie (Cutis marmorata telangiectatica congenita).” Acta Dermato-Venereologica, 3, 202-211.

                    Silikon

                    “Silikon” terimi, yerkabuğunda bol miktarda bulunan kimyasal bir element olan “silikon” sözcüğünden türemiştir. Silikonlar, silikondan türetilen sentetik bileşiklerdir ve çok yönlülüğü ve benzersiz özellikleriyle bilinir. Silikon bazlı malzemelerin yara iyileşmesi ve yara izi tedavisinde kullanımı, tıbbi sınıf silikon ürünlerinin klinik kullanıma ilk kez sunulduğu 20. yüzyılın ortalarına kadar uzanabilir. O zamandan bu yana silikon bazlı pansumanlar, jeller ve tabakalar, yara iyileşmesi ve yara izinin azaltılması üzerindeki faydalı etkilerinden dolayı yara bakımı alanında popülerlik kazanmıştır.

                    Yara iyileşmesi, hasarlı dokunun bütünlüğünü yeniden sağlamayı amaçlayan bir dizi fizyolojik olayı içeren karmaşık ve dinamik bir süreçtir. Silikon bazlı ürünler yara yönetimi ve yara izi tedavisinde uzun yıllardan beri kullanılmaktadır ve etkinlikleri kapsamlı araştırmalara konu olmaktadır.

                    • Astronotlar mikro yerçekiminde keloid oluşumunu önlemek için silikon yara tabakaları kullanırlar.
                    • Silikon jel, yaralanmadan yıllar sonra bile eski yara izlerinin görünümünü iyileştirebilir.
                    • Araştırmalar silikonun granülasyon dokusu oluşumunu teşvik ederek ve ağrıyı azaltarak kronik yaralara fayda sağlayabileceğini öne sürüyor.
                    • Bilim insanları, potansiyel olarak tedavi seçeneklerinde devrim yaratacak şekilde, yaralara hedefe yönelik ilaç dağıtımı için silikon nanoparçacıklarını araştırıyor.

                    Tıbbi Cihazlarda Silikonlar:

                    Silikondan türetilen silikonlar, biyouyumlulukları ve esneklikleri nedeniyle kateter, tüp ve protez implantları gibi tıbbi cihazlarda yaygın olarak kullanılmaktadır.

                    • Tıbbi Tanıda Silikon Mikroelektronik: Silikon bazlı mikroelektronikler, mikroçipler ve kan şekeri izleme ve DNA dizilemesinde kullanılan sensörler gibi cihazlar aracılığıyla tıbbi teşhiste çok önemli bir rol oynuyor.
                    • İlaç Dağıtımında Silikon Nanopartikülleri: Silikon nanopartikülleri, ilaçların belirli hedef bölgelere kontrollü salınmasını sağlayan ilaç dağıtım sistemleri için araştırılmaktadır.
                    • Silikon Bazlı Görüntüleme Ajanları: Silikon nanopartikülleri ve kuantum noktaları, MRI, CT taramaları ve floresan görüntüleme dahil olmak üzere tıbbi görüntüleme tekniklerinde görüntüleme ajanları olarak kullanılır.
                    • Silikon Bazlı Biyosensörler: Silikon bazlı biyosensörler, biyomoleküllerin ve patojenlerin tespiti için kullanılır ve teşhis ve hastalık takibine katkıda bulunur.
                    • Doku Mühendisliğinde Silikon: Silikon bazlı yapı iskeleleri ve biyomateryaller doku mühendisliğinde hücre büyümesini ve doku yenilenmesini desteklemek için kullanılır.
                    • Sinir Arayüzlerinde Silikon: Silikon bazlı sinirsel arayüzler, beyin-bilgisayar arayüzlerinin (BCI’ler) ve duyusal ve motor fonksiyonların geri kazanılması için nöroprostetiklerin geliştirilmesine olanak sağlar.

                    Yara İyileşmesinde Silikon:

                    Silikon bazlı ürünler, biyouyumlulukları, esneklikleri ve tıkayıcı özellikleri de dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle yara iyileşmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Silikonun yara iyileşmesine ve yara izi yönetimine yardımcı olduğu temel yollar şunlardır:

                    • Nemli Ortam: Silikon pansumanlar yara bölgesinde hücre proliferasyonu, anjiyogenez ve kollajen sentezine yardımcı olan nemli bir ortam oluşturarak yaranın daha hızlı kapanmasını sağlar. Bu “nemli yara iyileşmesi” ilkesi olarak bilinir.
                    • Yara İzlerinin Azaltılması: Silikon jellerin ve tabakaların yara oluşumunu en aza indirdiği ve mevcut yara izlerinin görünümünü iyileştirdiği gösterilmiştir. Bunu, kollajen üretimini ve iyileşen dokudaki hizalamayı modüle ederek başarırlar.
                    • Tıkayıcı Bariyer: Silikon pansumanlar tıkayıcı bir bariyer görevi görerek yarayı dış kirleticilerden korur ve enfeksiyon riskini azaltır.
                    • Hipertrofik Skarlaşmanın Azaltılması: Çalışmalar, muhtemelen yaranın mekanik gerginliğini ve inflamatuar yanıtını etkileyerek, silikonun hipertrofik skarları ve keloidleri önlemede ve azaltmada etkinliğini göstermiştir.
                    • Ağrı Azaltma: Silikon ürünler, dokuyu yumuşatıp nemlendirerek yara izleriyle ilişkili ağrı ve rahatsızlığın hafifletilmesine yardımcı olabilir.

                    Tarih

                    Silikonun yara iyileşmesi alanına olan yolculuğu, ilginç gelişmeler ve dönüşlerle dolu zengin bir tarihe sahiptir:

                    Erken Karşılaşmalar:

                    Eski Mısır (MÖ 3000): Mısırlılar, yara iyileşmesini desteklemek için doğal bir nemlendirici olan balı kullandılar ve bilmeden daha sonra kopyalanan silikon jellerin bir özelliğinden yararlandılar.
                    1824: İlk sentetik silikon, İskoç kimyager J.F. Fraser tarafından kazara yaratıldı, ancak potansiyeli bir yüzyıldan fazla bir süre keşfedilmeden kaldı.

                    20. Yüzyılın Ortası: Öncü Adımlar:

                    1943: Dow Corning Corporation, gelecekteki ilerlemelerin temelini oluşturan tıbbi sınıf silikonu geliştirdi.
                    1950’ler: Silikon implantlar rekonstrüktif cerrahide devrim yaratarak biyouyumluluğunu ve insan vücudundaki güvenliğini gösterdi.
                    1960’lar: Yara tedavisi için silikon süngerler ve tabakalar araştırılan ilk deneyler, malzeme özelliklerinin sınırlı anlaşılması nedeniyle karışık sonuçlar verdi.

                    Silikon Jellerin Yükselişi (1970’lerden itibaren):

                    1970’ler: Dr. Arthur Shaloub, yara izinin azaltılması için silikon jel kaplamaya öncülük ederek bir dönüm noktası oluşturdu.
                    1980’ler: Araştırmalar gelişti ve silikonun yara iyileşmesindeki temel faktörler olan hidratlama, inflamasyonu azaltma ve kollajen üretimini modüle etme yeteneğini ortaya çıkardı.
                    1990’lar: Yanık izleri, keloidler ve basınç ülserleri için onaylanan silikon jellerle klinik uygulamalar genişletildi.
                    2000’lerden günümüze: Devam eden araştırmalar silikon teknolojisini geliştiriyor, yeni formülasyonları, uygulama yöntemlerini ve diğer terapilerle kombinasyonları keşfediyor.

                    Kaynak

                    1. Mustoe, T. A., Cooter, R. D., Gold, M. H., Hobbs, F. D., Ramelet, A. A., Shakespeare, P. G., … & Woodward, S. C. (2002). International clinical recommendations on scar management. Plastic and Reconstructive Surgery, 110(2), 560-571.
                    2. Nedelec, B., Shankowsky, H. A., & Tredget, E. E. (2011). Rating the resolving hypertrophic scar: comparison of the Vancouver Scar Scale and scar volume. Journal of Burn Care & Research, 32(3), 400-407.
                    3. Gurtner, G. C., Werner, S., Barrandon, Y., & Longaker, M. T. (2008). Wound repair and regeneration. Nature, 453(7193), 314-321.
                    4. Perkins, K., Davey, R. B., & Wallis, K. A. (2001). Silicone gel: a new treatment for burn scars and contractures. Burns, 27(3), 295-298.
                    5. Gold, M. H., Foster, T. D., Adair, M. A., & Burlison, K. (2001). A prospective, randomized, double-blind, controlled trial of silicone gel sheeting for treating hypertrophic scars and keloids. Journal of the American Academy of Dermatology, 44(2), 200-207.
                    6. Ratner, B. D., & Bryant, S. J. (2004). Biomaterials: where we have been and where we are going. Annual Review of Biomedical Engineering, 6, 41-75.
                    7. Carrara, S., Ghoreishizadeh, S., & De Micheli, G. (2017). Micro and nanosystems for in vitro diagnostics. In Biomedical Devices (pp. 91-116). Academic Press.
                    8. Lee, J. E., & Lee, N. (2012). Clinical applications of silica nanoparticles: a new nanomedicine horizon. Pharmaceutical Science, 101(1), 29-45.
                    9. Jokerst, J. V., & Gambhir, S. S. (2011). Molecular imaging with theranostic nanoparticles. Accounts of Chemical Research, 44(10), 1050-1060.
                    10. Gao, Z., Agarwal, A., & Trigg, A. D. (2005). Silicon nanowire arrays for label-free detection of DNA. Analytical Chemistry, 77(13), 422-427.
                    11. Li, X., Liu, H., Niu, X., Yu, B., & Fan, Y. (2013). Electrospun polymer biomaterials. Progress in Polymer Science, 38(6), 908-928.
                    12. Kipke, D. R., & Shain, W. (2008). Bionic engineering: the impact of microsystems technology on neural interfaces. In Proceedings of the IEEE, 96(7), 1168-1179.

                    Click here to display content from YouTube.
                    Learn more in YouTube’s privacy policy.

                    Thiamidol

                    Thi, “kükürt” anlamına gelen Yunanca “thios” kelimesinden türetilmiştir.
                    Amidol, azot ve hidrojen içeren bir kimyasal grup olan “amido” kelimesinden türetilmiştir.

                    Thiamidol, Beiersdorf tarafından öncelikle cilt bakım markası Eucerin için geliştirilmiş patentli bir bileşendir. Hiperpigmentasyonu azaltmadaki etkileri ile bilinir. Hiperpigmentasyon, aşırı melanin üretimi nedeniyle cilt lekelerinin renginin çevredeki normal deriden daha koyu hale geldiği bir durumdur.

                    Tiamidol içeren ürünler:

                    Eucerin’in ‘Anti-Pigment’ ürün yelpazesinin çoğu, birincil aktif bileşen olarak Tiamidol içerir.

                    Hareket mekanizması:

                    Melanin Üretimi: Tiamidol, melanin üretim sürecinde çok önemli olan tirozinaz enzimini inhibe ederek etki eder. Bunu yaparak melanin üretimini azaltmaya yardımcı olur.
                    Koyu Lekelerin Azaltılması: Thiamidol, melanin üretimi üzerindeki etkisinden dolayı, düzenli kullanımla koyu lekelerin gözle görülür şekilde azaltılmasına ve yeniden ortaya çıkmalarının önlenmesine yardımcı olur.

                    Kullanım Alanları:

                    Cilt Bakım Ürünleri: Thiamidol, serumlar, gündüz kremleri ve leke düzelticiler gibi çeşitli cilt bakım ürünlerine dahil edilmiştir.
                    Hiperpigmentasyon: Bu ürünler, yaşlılık lekeleri, melazma ve iltihap sonrası hiperpigmentasyon gibi sorunlarını hedefler.

                    Faydalar:

                    Cilt Aydınlatıcı: Koyu lekeleri azaltarak cilt tonunun eşitlenmesine yardımcı olur.
                    Güvenlik: Cildi tahriş etmeden gözle görülür sonuçlar sunabilen, agresif olmayan bir bileşen olarak tanıtılır.

                    Tiamidol İçeren Ürünler Nasıl Kullanılır:

                    Uygulama: Thiamidol içeren ürünlerin, ihtiyaç halinde doğrudan siyah noktalara veya yüze uygulanması önerilir.
                    Güneşten Korunma: Melanini azaltan ürünler uygulandıktan sonra cilt güneşe karşı daha hassas hale geldiğinden, gün içinde güneş koruması kullanmak şarttır.

                    Yan etkiler:

                    Thiamidol genellikle cilt üzerinde topikal kullanım için güvenli kabul edilir. Bununla birlikte, herhangi bir cilt bakım ürününde olduğu gibi, bazı kişiler hassasiyet veya alerjik reaksiyonlar yaşayabilir. Yeni bir ürün denerken yama testi yapmak her zaman iyi bir fikirdir.

                    Tarih

                    Thiamidol, hiperpigmentasyonu tedavi etmek için kullanılan sentetik bir bileşiktir. Melanin üretiminden sorumlu enzim olan tirozinazın güçlü bir inhibitörüdür.

                    “Tiamidol” kelimesi ilk olarak 1990’larda hiperpigmentasyonu tedavi etmek için geliştirilen yeni bir bileşiğe atıfta bulunmak için kullanıldı. Bileşiğin tirozinazı inhibe etmede ve melanin üretimini azaltmada etkili olduğu bulundu.

                    Thiamidol artık bazı ülkelerde reçeteli bir ilaç olarak mevcuttur. Bazı ülkelerde tezgah üstü ürün olarak da mevcuttur.

                    • Thiamidol ilk olarak 1990’larda Tokyo Üniversitesi’ndeki bir bilim adamları ekibi tarafından sentezlendi.
                    • Tiamidol ilk olarak 2000’li yılların başında klinik deneylerde test edildi.
                    • Thiamidol, 2007 yılında Japonya’da kullanım için onaylanmıştır.
                    • Thiamidol artık Japonya, Güney Kore ve Avrupa da dahil olmak üzere birçok ülkede mevcuttur.
                    • Thiamidol, Amerika Birleşik Devletleri’nde henüz mevcut değildir.

                    Kaynak:

                    1. Beiersdorf’s research on Thiamidol and its efficacy.
                    2. Eucerin’s product descriptions and user guides.

                    Click here to display content from YouTube.
                    Learn more in YouTube’s privacy policy.

                    Serkariyal dermatit

                    Cercaria: Bu kelime, parazitik bir trematodun (kelebekler) serbest yüzen larva aşamasını ifade eder.
                    Dermatit: Bu kelime derinin iltihaplanması anlamına gelir.

                    Serkariyal dermatit olarak da bilinen Zerkariendermatitis, belirli mikroskobik parazitlere karşı alerjik reaksiyonun neden olduğu bir cilt rahatsızlığıdır. Parazitler, enfekte salyangozlardan tatlı ve tuzlu suya (göller, göletler ve okyanuslar gibi) salınır. İnsan derisi bu parazitleri içeren suyla temas ettiğinde, “yüzücü kaşıntısı” veya “istiridye kaşıntısı” olarak da bilinen serkariyal dermatit gelişebilir.

                    Durum bulaşıcı değildir ve kaşıntı yoğun olabilse de tipik olarak kendi kendine düzelir. Semptomlar arasında deride karıncalanma, yanma veya kaşıntı, ardından 12 saat içinde küçük kırmızımsı sivilceler ve daha sonra küçük kabarcıklar olabilir.

                    Tedavi tipik olarak, antihistaminikler ve kortikosteroid kremler dahil olmak üzere semptomları hafifletmek için önlemler içerir. Önleme, parazitlerin en yaygın olduğu zamanlar olduğu için, özellikle daha sıcak olduğunda, enfekte sudan kaçınmayı içerir.


                    Serkariyal dermatit terimi ilk olarak 1900’lerin başında tıbbi literatürde serkaryaların deriye nüfuz etmesinden kaynaklanan bir deri döküntüsünü tanımlamak için kullanılmıştır. Cercariae, parazitik bir trematodun (kelebekler) serbest yüzen larva aşamasıdır. Tipik olarak tatlı suda bulunurlar ve kirli suyla temas ettiklerinde insanların ve diğer hayvanların derisine nüfuz edebilirler.

                    Serkariyal dermatit semptomları tipik olarak bir döküntü, kaşıntı ve bazen şişmeyi içerir. Döküntü kırmızı, pembe veya beyaz olabilir ve genellikle “kovan benzeri” olarak tanımlanır. Kaşıntı şiddetli olabilir ve bazen yanma hissi eşlik edebilir.

                    Cercarial dermatit ciddi bir durum değildir, ancak çok rahatsız edici olabilir. Genellikle birkaç gün içinde kendiliğinden geçer. Bununla birlikte, reçetesiz satılan antihistaminikler almak veya etkilenen bölgeye soğuk kompres uygulamak gibi semptomları hafifletmek için yapılabilecek birkaç şey vardır.

                    Serkariyal dermatitin geçmişi, yüzme ve rekreasyonel su aktiviteleri geçmişiyle yakından bağlantılıdır. İnsanlar kirli suyla giderek daha fazla temas ettikçe, serkariyal dermatit insidansı da artmıştır. Son yıllarda, dünyanın her yerindeki yüzme alanlarında bir dizi serkariyal dermatit salgını olmuştur.

                    Kirli suda yüzmekten kaçınmak, koruyucu giysiler giymek ve yüzdükten hemen sonra duş almak gibi serkaryal dermatiti önlemek için yapılabilecek birçok şey vardır. Serkaryal dermatit geliştirirseniz, semptomları hafifletmek için yapabileceğiniz birkaç şey vardır.

                    Teşhis

                    Serkariyal dermatit veya yüzücü kaşıntısının teşhisi tipik olarak hastanın maruz kalma öyküsü ile döküntünün karakteristik görünümünün bir kombinasyonuna dayanır.

                    Klinik Tarih: Bir hastanın, özellikle sıcak aylarda, potansiyel olarak istila edilmiş tatlı veya tuzlu su kütlelerine maruz kalması, serkariyal dermatite işaret edebilir. Döküntünün genellikle maruz kaldıktan birkaç dakika ila saatler sonra ortaya çıkması ve genellikle bir mayoyla kapatılmayan açıkta kalan cilt bölgelerini etkilemesi de onu diğer koşullardan ayırt etmeye yardımcı olabilir.

                    Fizik Muayene: Serkariyal dermatit döküntüsü oldukça karakteristiktir. Çoğunlukla suya maruz kalan bölgelerde papüllere (kabarık şişlikler) ve ardından veziküllere (küçük kabarcıklar) ilerleyebilen kaşıntılı maküller (düz, kırmızı noktalar) olarak başlar. Bununla birlikte, reaksiyonun bir kişinin parazitlere duyarlılığına bağlı olarak değişebileceğini not etmek önemlidir.

                    Serkariyal dermatit için özel bir laboratuvar testi yoktur. Teşhis, semptomlara ve maruz kalma öyküsüne dayalı olarak öncelikle kliniktir. Bazı durumlarda, teşhis net değilse bir deri biyopsisi yapılabilir, ancak bu genellikle gerekli değildir.

                    Tedavi

                    Yüzücü kaşıntısı olarak da bilinen serkariyal dermatit tedavisi, öncelikle semptomatik rahatlama içerir, çünkü durum kendi kendini sınırlar ve tipik olarak bir veya iki hafta içinde tedavi olmaksızın kendi kendine düzelir. Yaygın önerilerden bazıları şunlardır:

                    Tezgah üstü (OTC) ilaçlar:

                    • Kalamin, aloe veya hidrokortizon içeren antipruritik losyonlar veya kremler kaşıntı ve iltihabı yatıştırmak için kullanılabilir.
                    • Difenhidramin (Benadryl) veya setirizin (Zyrtec) gibi oral antihistaminikler, alerjik yanıtı azaltmaya ve kaşıntıyı hafifletmeye yardımcı olabilir.
                    • Asetaminofen veya ibuprofen gibi reçetesiz satılan ağrı kesiciler, gerekirse rahatsızlığı gidermeye yardımcı olabilir.

                    Reçeteli ilaçlar:

                    Şiddetli vakalarda veya OTC ilaçları yeterli değilse, bir sağlık uzmanı daha güçlü bir topikal kortikosteroid krem veya oral kortikosteroid reçete edebilir.

                    Evde bakım:

                    Etkilenen bölgeye uygulanan soğuk kompresler kaşıntıdan bir miktar rahatlama sağlayabilir. Epsom tuzları veya kabartma tozu ile banyo yapmak da cildi rahatlatabilir. İkincil bakteriyel enfeksiyonları önlemek için mümkün olduğunca çizilmekten kaçınmak önemlidir.

                    Semptomların ciddiyetine ve genel sağlık durumuna göre kişiselleştirilmiş tedavi seçenekleri için lütfen bir sağlık uzmanına danışın.

                    Kaynak:

                    • CDC. (2021). Parasites – Cercarial Dermatitis (also known as Swimmer’s Itch). Centers for Disease Control and Prevention. Retrieved from https://www.cdc.gov/parasites/swimmersitch/faqs.html
                    • Buechner SA. Dermatologic and allergic conditions caused by arthropods. In: UpToDate, Post TW (Ed), UpToDate, Waltham, MA. (Accessed on July 13, 2023.)

                    Click here to display content from YouTube.
                    Learn more in YouTube’s privacy policy.

                    Mallorca akne

                    Tanım ve Köken

                    Mallorca aknesi, akne aestivalis olarak da bilinen ve halk arasında yaz aknesi veya güneş aknesi şeklinde anılan özel bir cilt reaksiyonudur. İsmindeki “Mallorca”, durumun ilk kez Akdeniz’deki Mallorca Adası’nda tatil yapan kişilerde tanımlanmış olmasından gelir. Bu kişiler kış mevsimi boyunca güneş görmedikten sonra yoğun güneş ışığına maruz kalınca birkaç gün içinde ciltlerinde akne benzeri döküntüler gelişmiştir. Böylece literatürde 1970’lerde “Mallorca aknesi” terimi kullanılmaya başlamıştır.

                    Mallorca aknesi, klasik akne (akne vulgaris) ile benzer görüntüde olmasına karşın ondan farklı bir durumdur. Tıpta polimorf ışık erüpsiyonu (PLE) adı verilen güneş alerjilerinin bir alt tipi olarak kabul edilir. Başka bir deyişle, güneş ışınlarının tetiklediği mevsimsel bir cilt hipersensitivite reaksiyonudur. Genellikle ilkbahar-sonbahar döneminde ortaya çıkar, kış aylarında kendiliğinden kaybolur.

                    Nedenleri ve Patogenezi

                    Mallorca aknesinin nedeni tam olarak klasik akne ile ilişkili değildir; yani artmış sebum üretimi, bakteri çoğalması veya hormon dalgalanmaları doğrudan rol oynamaz. Bunun yerine, ana tetikleyici güneşin ultraviyole (UV) ışınları, özellikle de UVA bandıdır. Güneş ışığı ciltteki bazı maddeleri değişime uğratarak bağışıklık sistemini harekete geçirmektedir. Bu durum, gecikmiş tip bir aşırı duyarlılık reaksiyonu olarak sınıflandırılır; belirtilerin ortaya çıkması genellikle güneşe maruziyetten 24–72 saat sonra olur.

                    Araştırmalar, Mallorca aknesi gelişimine yatkın kişilerde genetik bir hassasiyet olabileceğini düşündürmektedir. Kabul gören teoriye göre UVA ışınları cildin kendi yağları (sebum) ve kullanılan güneş kremi/kozmetiklerdeki bazı yağ veya emülsifier bileşenlerle etkileşime girer. Bu etkileşim sonucunda lipid peroksitler adı verilen okside yağ ürünleri oluşur ve bunlar cildin bağışıklık sistemini uyararak kıl foliküllerinde iltihaplı bir reaksiyona yol açar. Sonuçta, güneş gören bölgelerde akneyi andıran kırmızı kabarıklıklar ortaya çıkar.

                    Özetle, Mallorca aknesinin patogenezi birden fazla faktörün birleşimine dayanır: yoğun UVA radyasyonu, ciltte foto-alerjik bir antijen oluşturacak şekilde sebum ve/veya topikal ürünlerle etkileşir; buna karşı gelişen bağışıklık tepkisi gecikmeli olarak ortaya çıkar ve akne benzeri lezyonlara yol açar. Bu reaksiyonun, aslında güneşin potansiyel zararlı etkilerine karşı vücudun verdiği bir savunma yanıtı olabileceği ileri sürülmektedir.

                    Belirtiler ve Klinik Görünüm

                    Mallorca aknesi, güneş ışığına maruz kaldıktan birkaç gün sonra beliren, tek tip (monomorfik) döküntüler ile karakterizedir. Belirtilerin ortaya çıkması genellikle 1–3 gün gecikmeyle olur ve lezyonlar haftalarca sürebilir. Döküntüler, tipik olarak küçük, kırmızımsı kabarıklıklar (papüller) şeklindedir. Çapları birkaç milimetre (çoğunlukla 2–4 mm) kadar olup kubbemsi, sert nodüller şeklinde hissedilebilir. Bazen papüllerin ucu iltihaplanarak küçük irinli kabarcıklar (püstüller) da oluşabilir. Ancak klasik aknede görülen siyah noktalar veya beyaz noktalar (komedonlar) bu lezyonlarda bulunmaz. Bu, Mallorca aknesinin önemli ayırt edici özelliklerinden biridir. Lezyonlar çoğunlukla kaşıntılıdır ve hastada yanma-hassasiyet hissi de yaratabilir.

                    Döküntülerin vücutta dağılımı, güneş gören bölgelere odaklanır. En sık etkilenen alanlar göğüs (dekolte bölgesi), sırt, omuzlar ve kolların dış yüzeyleridir. Boyun ve ense bölgesi de tutulabilir. Yüz bölgesi genellikle etkilenmez veya çok hafif etkilenir; bu da klasik akneden bir diğer farktır. Lezyonlar başlangıçta cilt renginde veya pembe-kırmızı renkte olabilir, güneş maruziyeti sürdükçe sayıları artabilir. Şiddetli olgularda birleşerek daha geniş kızarık alanlar oluşturabilirler.

                    Mallorca aknesinin seyri genellikle iyi huyludur. Eğer kişi güneşten uzak durursa veya tatil süresi biterse, yeni lezyon oluşumu durur ve mevcut döküntüler yavaş yavaş geriler. Çoğu vakada birkaç hafta içerisinde iz bırakmadan iyileşme görülür. Ancak bazı durumlarda lezyonlar tam iyileşirken hafif lekeler bırakabilir veya kişi tekrar yoğun güneşe çıktığında döküntü tekrarlayabilir. Mallorca aknesi genellikle sonraki yıllarda tekrarlama eğilimindedir; her ilkbahar/yaz döneminde benzer şartlarda yeniden ortaya çıkabilir.

                    Epidemiyoloji ve Risk Faktörleri

                    Mallorca aknesi, güneşli iklimlerde tatil yapan veya ilkbahar-yaz aylarında aniden yoğun güneşe çıkan kişilerde görülme eğilimindedir. Özellikle açık tenli, cildi güneşe alışık olmayan bireyler risk altındadır. Avrupa kaynaklarında, Kuzey ülkelerinden gelip Akdeniz sahillerinde tatil yapan genç yetişkinlerde vakaların sık görüldüğü bildirilmiştir. Tipik hasta profili olarak 20-40 yaş arası genç erişkinler tanımlanmıştır. Bazı çalışmalar kadınların erkeklere oranla daha sık etkilendiğini öne sürse de, bu fark her kaynakta vurgulanmamıştır; her iki cinste de Mallorca aknesi gelişebilir. İlginç şekilde, hastaların çoğunda daha önce şiddetli akne öyküsü olmaması da dikkat çekicidir.

                    Genel nüfusta kesin prevalans bilinmemekle birlikte, Mallorca aknesi güneş alerjilerinin bir formu olduğundan, polimorf ışık erüpsiyonu görülen kişilerin belirli bir alt grubunda ortaya çıktığı kabul edilebilir.

                    Mallorca Aknesi ve Akne Vulgaris Arasındaki Farklar

                    • Nedenleri: Akne vulgaris çoğunlukla hormonal değişimler, artmış sebum üretimi ve bakterilerin rol oynadığı bir tabloyken, Mallorca aknesinde esas tetikleyici UV ışığına karşı gelişen bir bağışıklık reaksiyonudur.
                    • Lezyon Tipi: Klasik aknede sıklıkla komedonlar görülür; Mallorca aknesinde ise komedon yokluğu ayırt edicidir.
                    • Lokalizasyon: Akne vulgaris en çok yüzde yoğun iken, Mallorca aknesi genellikle yüzü tutmaz.
                    • Mevsimsellik: Akne vulgaris yıl boyu sürebilirken, Mallorca aknesi güneşli mevsimde ortaya çıkar.
                    • Tedaviye Yanıt: Akne vulgaris tedavileri Mallorca aknesinde genellikle etkili değildir.

                    Önleme (Profilaksi)

                    • Yoğun güneşten kaçınma.
                    • SPF 30 veya üzeri, geniş spektrumlu, yağsız ve non-komedojenik güneş kremleri kullanma.
                    • Koruyucu giysiler giyme.
                    • Yaz aylarında ağır yağlı kozmetiklerden kaçınma.
                    • Cildi kademeli olarak güneşe alıştırma.

                    Tedavi

                    • Güneşten uzak durma.
                    • Soğuk kompres ile kaşıntı ve inflamasyonu azaltma.
                    • Antihistaminikler kaşıntıyı hafifletir.
                    • Topikal rahatlatıcılar ve hafif kortikosteroid kremler kısa süreli kullanılabilir.
                    • Benzoil peroksit veya salisilik asit içeren ürünler lezyonları kurutabilir.
                    • Şiddetli vakalarda dermatolog değerlendirmesi gereklidir.

                    Prognoz ve Uyarılar

                    Mallorca aknesi genellikle kendiliğinden düzelen, iyi huylu bir durumdur. Ancak güneş sonrası ciltte görülen her değişiklik cilt kanseri gibi daha ciddi durumları dışlamak için dermatolog tarafından değerlendirilmelidir.


                    Keşif

                    1970’li yılların başında, Kuzey Avrupa’nın uzun ve karanlık kışlarından çıkan tatilciler, ilkbahar ve yaz aylarında Akdeniz’e, özellikle de İspanya’nın Mallorca adasına akın ediyordu. Ada, altın kumları ve masmavi sularıyla yeni yükselen bir turizm cennetiydi. Güneşe hasret kalmış turistler, tatillerinin ilk günlerinde saatlerce plajda güneşleniyor, ciltlerini hızlıca bronzlaştırmak istiyorlardı. Ancak tatilin ikinci ya da üçüncü günü, bazı kişilerde göğüs, omuz ve sırt bölgelerinde kaşıntılı, kırmızı, küçük kabarcıklar ortaya çıkmaya başladı.

                    Başlangıçta bu döküntüler tuzlu deniz suyu, güneş kremleri ya da bölgeye özgü yiyecekler gibi farklı nedenlere bağlandı. Fakat kısa sürede, özellikle açık tenli ve güneşe alışık olmayan kişilerde tekrarlayan benzer vakalar dikkat çekti. Adada tatilde bulunan Danimarkalı dermatolog Dr. Nils Hjorth ve ekibi, bu vakaları sistematik olarak incelemeye başladı. Yaptıkları gözlemler, döküntülerin klasik akne ile ilgisi olmadığını, güneş ışığının tetiklediği özel bir cilt reaksiyonu olduğunu ortaya koydu.

                    Hjorth ve arkadaşları, hastaların öykülerini, güneş altında geçirdikleri süreleri ve kullandıkları ürünleri detaylı biçimde kayda aldılar. Çoğunda daha önce belirgin akne öyküsü yoktu ve lezyonlar yüz bölgesini neredeyse hiç etkilemiyordu. Bulgularını 1972’de yayımladılar ve bu yeni tabloya gözlemlerin yapıldığı yerin onuruna “Mallorca aknesi” adını verdiler.

                    Kısa süre sonra Amerika’dan Dr. Albert M. Kligman ve Dr. Oliver H. Mills, Kuzey Amerika’daki ilk vakayı rapor etti. Lezyonların histolojik incelemesinde klasik akneden farklı özellikler saptandı: komedonlar yoktu, bakteri artışı gözlenmiyor, ancak kıl folikülü duvarında hasar ve hafif iltihap bulunuyordu. Antibiyotikler etkisizdi, fakat topikal tretinoin ile hızlı düzelme görüldü.

                    Aynı dönemde İngiltere’de tıp dergilerinde, Mallorca aknesinin özellikle güneşe alışık olmayan genç kadınlarda yaygın görüldüğü, yaz sonunda kendiliğinden gerilediği vurgulandı. Bu sırada Almanya’da ve İngiltere’de yapılan başka gözlemler, hastalığın yalnızca doğal güneş ışığıyla değil, psoralen ile birlikte UVA ışın tedavisi gören hastalarda da ortaya çıkabildiğini gösterdi. Bu durum, UVA ışınlarının başlıca tetikleyici olabileceğini düşündürdü.

                    1979’da yapılan histopatolojik çalışmalar, Mallorca aknesi lezyonlarında folikül duvarında odaklanmış hasar ve keratin birikimi olduğunu doğruladı. 1980’lerde terminoloji tartışmaları başladı; bazı dermatologlar tabloya “aktinik follikülit” adını önerdi. Ayrıca benzer vakaların Goa gibi diğer güneşli bölgelerde de görüldüğü rapor edildi.

                    1990’larda dermatoloji literatüründe Mallorca aknesi, foto-indükte akneiform erüpsiyonlar arasında özel bir başlık olarak yer aldı. Patogenezde genetik yatkınlık, oksidatif stres ve kozmetik ürünlerin UV ile etkileşimi gibi faktörler tartışıldı. 2000’li yıllarda antioksidan içerikli güneş kremlerinin koruyucu etkisi üzerine araştırmalar yapıldı. 2010’larda ise bazı güneş ürünü bileşenlerinin UV ile birleşerek serbest radikal oluşumunu artırıp hassas kişilerde tabloyu tetikleyebileceği gösterildi.

                    Bugün Mallorca aknesi, nadir görülen ama iyi huylu bir fotodermatoz olarak tanımlanır. Keşfi, dikkatli klinik gözlemlerle başlayan ve uluslararası bilimsel işbirliğiyle şekillenen bir dermatoloji hikâyesi olarak tıp tarihinde yerini almıştır.




                    İleri Okuma
                    1. Hjorth N, Sjölin KE, Sylvest B, Thomsen K. (1972). Acne aestivalis – Mallorca acne. Acta Derm Venereol, 52(1), 61–63.
                    2. Mills OH Jr, Kligman AM. (1975). Acne aestivalis. First American case report. Arch Dermatol, 111(7), 891–892.
                    3. Editorial. (1975). Summer acne. Br Med J, 4(5989), 125.
                    4. Hofmann C, Plewig G, Braun-Falco O. (1977). Ungewöhnliche Nebenwirkungen bei oraler PUVA-Therapie. Hautarzt, 28(12), 583–588.
                    5. Jones C, Bleehen SS. (1977). Acne induced by PUVA treatment. Br Med J, 2(6091), 866.
                    6. Sjølin KE. (1979). Acne aestivalis: A histopathological study. Acta Derm Venereol Suppl, 59(85), 171–176.
                    7. Verbov J. (1985). Actinic folliculitis. Br J Dermatol, 113(5), 630–631.
                    8. Dreher F, Gabard B, Schwindt DA, Maibach HI. (1998). Topical melatonin in combination with vitamins E and C protects skin from ultraviolet-induced erythema: a human study in vivo. Br J Dermatol, 139(2), 332-9.
                    9. Plewig G, Kligman AM. (1993). Acne Aestivalis (Mallorca Acne). In Acne and Rosacea. Springer, Berlin, pp. 400–403.
                    10. Seite S, Bredoux C, Compan D, et al. (2006). Clinical and biological effect of a new combination of phytosphingosine, nicotinamide and zinc acetate in acne. Dermatology, 213 Suppl 1:41-48.
                    11. Rippke F, et al. (2001). Photoprovocation and prevention study with antioxidant for polymorphous light eruption and acne aestivalis. J Dermatolog Treat, 12(1), 3–8.
                    12. Jung K, et al. (2016). High levels of free radicals in suncare products induce acne aestivalis in sensitive subjects. SOFW Journal, 142, 2–8.
                    13. Dr. Anne (2022). Acne aestivalis – Sommerakne.
                    14. Eucerin (2021). Mallorca Akne: Ursachen und Behandlung.
                    15. K-Cosmetics (2023). Mallorca Acne: Causes, Symptoms, and Prevention.
                    16. Parać, E., et al. (2023). Sun-Induced Skin Reactions: Mechanisms and Prevention. Cosmetics, 10(3), 57.
                    17. Parać E, et al. (2023). Acne-like eruptions: Disease features and differential diagnosis. Cosmetics, 10(3), 89.
                    18. Altmeyer, R. (2024). Polymorphe Lichtdermatose. In Altmeyers Encyclopedia.

                    Click here to display content from YouTube.
                    Learn more in YouTube’s privacy policy.

                    Kulak egzaması

                    Kulak egzamasının Latince isimlendirmesi dermatitis auris‘tir. Bu terim Yunanca “derma” (deri) ve “itis” (iltihap) kelimelerinden türetilmiştir.

                    Egzama, cildin kızarmasına, kaşınmasına ve iltihaplanmasına neden olan bir grup durum için kullanılan bir terimdir. Egzama, kulak da dahil olmak üzere vücudun herhangi bir yerinde ortaya çıkabilir.

                    Nedenleri:

                    Kulak egzamasına alerjiler, tahriş edici maddeler, genetik, enfeksiyonlar ve hava değişiklikleri gibi çeşitli faktörler neden olabilir. Genellikle çocukluk çağında başlayan kronik bir cilt rahatsızlığı olan atopik dermatitin bir belirtisi de olabilir.

                    Semptomlar:

                    Kulak egzamasının semptomları değişebilir, ancak kaşıntı, kızarıklık, kuruluk, pullanma ve bazen şişmeyi içerebilir. Şiddetli vakalarda cilt çatlayabilir ve kanayabilir. Dış kulağı, kulak kanalını veya her ikisini de etkileyebilir.

                    Teşhis

                    Teşhis genellikle kulağın fiziksel muayenesine ve hastanın tıbbi geçmişinin gözden geçirilmesine dayanarak bir sağlık hizmeti sağlayıcısı tarafından yapılır. Sedef hastalığı veya mantar enfeksiyonu gibi benzer semptomlara neden olabilecek diğer durumları ekarte etmek için testler yapılabilir.

                    Click here to display content from YouTube.
                    Learn more in YouTube’s privacy policy.

                    Tedavi:

                    Kulak egzamasının tedavisi genellikle semptomların yönetilmesini ve alevlenmelerin önlenmesini içerir. Bu şunları içerebilir:

                    • Belirtileri daha da kötüleştirebilecek alerjenler veya tahriş edici maddeler gibi tetikleyicilerden kaçınmak.
                    • Enflamasyonu ve kaşıntıyı azaltmak için topikal kortikosteroidler uygulamak.
                    • Cildi korumaya ve kuruluğu önlemeye yardımcı olmak için yumuşatıcılar (nemlendiriciler) kullanmak.
                    • Egzama bir enfeksiyondan kaynaklanıyorsa, antibiyotikler veya antifungal ilaçlar reçete edilebilir.
                    • Etkilenen bölgeyi kaşımaktan kaçınmak önemlidir, çünkü bu daha fazla iltihaplanmaya, potansiyel enfeksiyona ve kulak kanalında olası hasara yol açabilir.

                    Click here to display content from YouTube.
                    Learn more in YouTube’s privacy policy.

                    Tarih

                    Kulak egzamasının tarihsel keşfi tam olarak net değildir. Bununla birlikte, eski tıp metinlerinde kulak egzamasına dair bazı referanslar bulunmaktadır. Örneğin, Yunan hekim Hipokrat (MÖ 460-370) kulak egzamasının bir türü olduğu düşünülen “pruritus aurium” (kulak kaşıntısı) adlı bir durumu tarif etmiştir.

                    Kulak egzamasının ilk net tanımı muhtemelen Fransız hekim Jean-Nicolas Corvisart (1755-1821) tarafından yapılmıştır. Corvisart, “Traité des Maladies des oreilles” (Kulak Hastalıkları Üzerine İnceleme) adlı kitabında “eczéma de l’oreille” (kulak egzaması) adlı bir durumu tanımlamıştır.

                    İşte kulak egzaması hakkında bazı ek gerçekler:

                    • En sık çocuklarda ve genç yetişkinlerde görülür.
                    • Genellikle alerjiler veya tahriş edici maddelerle temas sonucu tetiklenir.
                    • Ağrılı olabilir ve duymayı zorlaştırabilir.
                    • Tedavisi yoktur, ancak ilaçlar ve yaşam tarzı değişiklikleri ile tedavi edilebilir.