Eritem terimi, Antik Yunanca ἐρυθρός(eruthrós, “kırmızı”) sözcüğünden türetilmiştir. Bu kökten türeyen ἐρύθημα (erúthēma), “derideki kızarıklık” anlamında kullanılmıştır. Latinceye erythema biçiminde geçerek tıp diline yerleşmiştir. Modern tıpta “eritem”, esasen derideki damar genişlemesine bağlı oluşan kızarıklık anlamında kullanılır ve iltihabi ya da inflamatuvar bir sürecin görünür habercisidir.
2. Tanım
Eritem, deri yüzeyinde, genellikle iltihaplanma, travma, enfeksiyon veya alerjik reaksiyonlara bağlı olarak oluşan, damar genişlemesine (vazodilatasyon) bağlı kızarıklık durumudur. Eritem çoğunlukla bir döküntü olarak kendini gösterir ve ciltte sıcaklık artışı, hassasiyet, bazen şişlik ve/veya kaşıntı eşlik edebilir.
3. Klinik Özellikler
3.1 Görünüm
Eritem, tek bir leke veya birden fazla birleşmiş kızarıklık alanı şeklinde olabilir.
Keskin sınırlı veya belirsiz kenarlı, yüzeysel ya da hafif kabarık,
Sıcaklık artışı veya nadiren soğukluk hissi eşlik edebilir.
Açık kırmızıdan koyu kırmızıya değişen tonlar alabilir.
Kaşıntılı veya asemptomatik olabilir.
Deri yüzeyinin %90’ını aşan yaygın kızarıklık tabloları eritrodermi olarak adlandırılır.
4. Etiyoloji ve Tetikleyici Faktörler
Eritemin ortaya çıkmasına neden olabilecek faktörler aşağıdaki şekilde sınıflandırılabilir:
4.1 Fiziksel Etmenler
Güneş ışınları (UV radyasyon)
Isı ve soğuk maruziyeti
Basınç veya sürtünme
4.2 Kimyasal ve Alerjik Etkenler
Kontakt alerjenler (nikkel, lateks, deterjan vs.)
Tahriş edici kimyasallar
4.3 Psikojenik Etkenler
Duygusal stres, utanma, zorlanma
4.4 Enfeksiyonlar
Viral: Herpes Simpleks, EBV, COVID-19
Bakteriyel: Streptokok, Borrelia
Mikotik: Dermatofitler
4.5 İlaç Reaksiyonları
Antibiyotikler (özellikle sulfonamidler)
Antiepileptikler
Non-steroid antiinflamatuvarlar (NSAİİ)
4.6 Sistemik Hastalıklar
Otoimmün hastalıklar (SLE, dermatomiyozit)
Tümörler (paraneoplastik sendromlar)
Metabolik hastalıklar (porfiria)
5. Eritem Tipik Olarak Hangi Hastalıklarda Görülür?
5.1 Eritema Nodosum
Alt ekstremitelerde, ağrılı, derin, kırmızı nodüller
Streptokok enfeksiyonları, sarkoidoz, tüberküloz ile ilişkili olabilir.
5.2 Eritema Migrans
Lyme hastalığının tipik cilt belirtisidir.
Kenarları halka şeklinde yayılan, merkezde soluklaşan kızarıklık.
5.3 Lupus Eritematozus
Sistemik lupus eritematozus: malar döküntü (kelebek tarzı eritem)
Subakut ve diskoid lupus varyantlarında da yaygın.
5.4 Eritema Multiforme
Hedef tahtası (target lesion) şeklinde lezyonlar.
Hafif form: eritema multiforme minor
Şiddetli ve mukozaları etkileyen form: eritema multiforme major (örn. Stevens-Johnson sendromu)
6. Patofizyoloji
Eritem, çoğunlukla vazodilatasyon ve kapiller permeabilite artışı ile karakterizedir. İnflamatuvar medyatörlerin (histamin, prostaglandinler, sitokinler) salınımı damar düz kasında gevşemeye neden olur. Eritemli lezyonlarda histopatolojik olarak dermal ödem, perivasküler lenfositik infiltrasyon, bazen epidermal nekroz izlenebilir.
7. Ayırıcı Tanı
Eritem vs purpura (purpura basmakla solmaz)
Eritem vs döküntülü egzama
Eritem vs ürtiker (ürtikerde kabarık, gelip geçici plaklar)
Eritrodermi (yaygınlık) vs lokalize eritem
8. Tanı Yöntemleri
Klinik muayene (basmakla solan/solmayan döküntü)
Anamnez (ilaç kullanımı, enfeksiyon öyküsü)
Laboratuvar (CRP, ANA, ASO, serolojik testler)
Gerekirse biyopsi (özellikle atipik lezyonlarda)
9. Tedavi Yaklaşımları
Tedavi, eritemin nedenine ve ciddiyetine göre değişir:
9.1 Hafif Eritem (örneğin Eritema Multiforme Minör)
Antihistaminikler: Kaşıntı için
Yumuşatıcı kremler (emollient): Cilt bariyerini güçlendirmek için
Steroidli topikal kremler: İnflamasyonu baskılamak için
9.2 Şiddetli Formlar (örneğin Eritema Multiforme Major)
Hafif olgularda genellikle iz bırakmadan iyileşir.
Ağır vakalarda mukozal tutuluma bağlı yutma güçlüğü, dehidratasyon, ikincil enfeksiyon riski vardır.
Eritema multiforme major nadiren ölümcül olabilir.
Keşif
Antik Dönem
Hippokrates (MÖ 460–370): Corpus Hippocraticum adlı külliyatında deride renk değişikliklerinden söz etmiştir. Ancak bu dönemde kızarıklığın nedeni olarak damar genişlemesi değil, “humoral” (özsulara dayalı) dengesizlikler öne sürülmüştür.
Galen (MS 129–200)
Galen, ciltteki renk değişimlerini “kızgın kanın deri altına yönelmesi” şeklinde yorumlamıştır. Bu da modern anlamda vazodilatasyona bağlı kızarıklık kavramına erken bir yaklaşım sayılabilir.
16. Yüzyıl – İlk Sistematik Ayırımlar
Girolamo Mercuriale (1530–1606), De Morbis Cutaneis (1572) adlı eserinde cilt hastalıklarını sınıflandırırken, bazı döküntülerin yalnızca renk değişimine dayandığını, bazılarının ise kabarıklık ve irinle ilişkili olduğunu belirtmiştir. Bu, eritemin püstüler lezyonlardan ayırt edilmesi açısından önemlidir.
19. Yüzyıl – Eritemin Modern Tıbbi Tanımı
Ferdinand von Hebra (1816–1880): Modern dermatolojinin kurucularından kabul edilen Hebra, “eritem” terimini açık biçimde tanımlayarak, deride damar genişlemesine bağlı kızarıklık anlamında sistematik biçimde kullanan ilk hekimlerden biridir.
Hebra’nın Atlas der Hautkrankheiten (Cilt Hastalıkları Atlası, 1856–1876) adlı eserinde çeşitli eritem tiplerine özel gravürlü tanımlamalar yer alır.
“Erythema”, burada ilk kez bağımsız bir deri belirtisi ve farklı varyantları olan bir dermatolojik fenomen olarak sınıflandırılmıştır.
20. Yüzyıl – Klinik Alt Tiplerin Belirlenmesi
1900’lerin başında, Erythema nodosum, Erythema multiforme, Erythema migrans gibi alt tipler belirlenmeye başlamıştır.
1906: Erythema chronicum migrans, Alman dermatolog Afzelius tarafından tanımlandı. Bu tablo daha sonra Lyme hastalığı ile ilişkilendirildi.
1945: Stevens ve Johnson, ağır mukozal tutulumlu eritema multiforme olgularını tanımlayarak Stevens-Johnson sendromunu ayırdılar.
İleri Okuma
Hippokrates. (MÖ 4. yy). Corpus Hippocraticum.
Galenos. (MS 2. yy). De usu partium corporis humani.
Mercuriale, G. (1572). De Morbis Cutaneis. Venice: Hieronymum Polum.
Hebra, F. (1856–1876). Atlas der Hautkrankheiten. Wien: Kaiserlich-Königlichen Hof- und Staatsdruckerei.
Hebra, F. (1866). On Diseases of the Skin. London: New Sydenham Society.
Afzelius, A. (1910). Erythema chronicum migrans. Acta Dermato-Venereologica, 1(1), 120–125.
Stevens, A.M., Johnson, F.C. (1922). A New Eruption of the Skin and Mucous Membranes. American Journal of Diseases of Children, 24(6), 526–533.
Andrews, G.C. (1951). Diseases of the Skin: Clinical Dermatology. W.B. Saunders.
Fitzpatrick, T.B. et al. (1993). Dermatology in General Medicine. McGraw-Hill.
Stevens, A.M., Johnson, F.C. (1995). Erythema Multiforme: Review of Clinical Features. Journal of the American Academy of Dermatology, 32(5), 753–763.
1) Kavramın etimolojik kökeni ve dilbilimsel katmanları
“Purpura” sözcüğü, Antik Akdeniz dünyasında hem bir renk hem de o rengi veren boya maddesi ve hatta bu boyayla boyanmış giysi/itibar anlam alanlarını taşıyan çok katmanlı bir terimdir. Köken hattı tipik olarak Antik Yunanca πορφύρα (porphýra) üzerinden Latince purpura biçimine uzanır. Yunanca porphýra, tarihsel kullanımda “mor/purpura renk”, “mor boya” ve “mor boya elde edilen deniz canlısı” (özellikle mureks türleriyle ilişkilendirilen kabuklular) anlamlarını birlikte taşımıştır. Latince purpura da benzer biçimde hem rengi, hem boyayı, hem de bu boyayla boyanmış kumaşları karşılar.
Tıp dili bu kökü iki ana yönde devralmıştır:
Renk/renklenme üzerinden dermatolojik bir gözlem terimi olarak purpura (deri ya da mukozada kan ekstravazasyonuna bağlı mor-kırmızı renk değişikliği),
Aynı renk kökünden türemiş, ancak patogenezi farklı olan porfirin/porfiri terim ailesi (hem biyosentezi ve porfirin birikimleriyle ilişkili metabolik hastalıklar).
Dermatolojik “purpura”nın semantik çekirdeği “mor renk”ten çok, “basınçla solmayan (non-blanching) kanama temelli renklenme” fikrine evrilmiştir; böylece bir boya/renk sözcüğü, modern klinikte bir damar dışına çıkmış kanın görünür izi anlamında teknik bir işaret terimine dönüşmüştür.
2) Tarihsel gelişim: boyadan klinik işarete
Purpura kavramının tarihsel serüveni, kültür tarihi ile klinik gözlem tarihinin iç içe geçtiği bir örnektir:
MÖ 2.–1. binyıl ve sonrası (Doğu Akdeniz): Mor boya (özellikle “Tir moru” diye bilinen) statü, güç ve ritüel temsillerin parçasıdır; “purpura” ailesi esasen lüks ve nadirlik çağrışımları taşır.
Klasik ve Helenistik dönem: “Porphyra”nın hem boyayı hem boyayı veren deniz canlısını kapsaması; renk teriminin biyolojik kaynakla özdeşleşmesi.
Roma dönemi ve geç antikite: Latince “purpura”nın yaygınlaşması; terimin giysi/üniforma ve imparatorlukla ilişkili anlam genişlemesi.
Ortaçağ–erken modern dönem: Latince tıp dilinin sürekliliği; “purpura”nın renk ve lekelenme betimi olarak metinlerde yer alması.
19.–20. yüzyıl: Klinik dermatoloji ve hematolojinin sınıflandırıcı dili geliştikçe “purpura”, damar dışına kan sızmasına bağlı lezyon grubunu tanımlayan daha dar ve teknik bir terime dönüşür; “diyaskopi ile solmama” gibi yatak başı ayrımlar standardize olur.
Geç 20.–21. yüzyıl: Patogeneze dayalı yaklaşım güçlenir; “purpura” bir morfolojik işaret olmakla birlikte, trombosit bozuklukları, koagülasyon kusurları, vaskülitler, ilaç reaksiyonları, enfeksiyonlar ve mikroanjiyopatik süreçler gibi geniş bir nedenler spektrumunda tanısal bir düğüm noktası olarak ele alınır.
Bu tarihsel çizgide dikkat çekici dönüşüm şudur: purpura, bir “renk” olmaktan çıkıp bir “renklenmenin nedeni”ne (kanın dokuya çıkışı) işaret eden klinik bir göstergeye dönüşmüştür.
3) Evrimsel-biyolojik bağlam: renk, kan, damar ve hemostazın evrimi
Purpuranın klinik görünümü, memeli fizyolojisinde hemostaz (kanamanın durdurulması), damar duvarı bütünlüğü ve eritrositlerin dokuya ekstravazasyonu arasındaki dengenin bozulmasıyla ortaya çıkar. Bu mekanizmaları evrimsel-biyolojik bir çerçevede düşünmek, purpuranın neden “ortak bir son görünüm” (final common pathway) oluşturduğunu açıklar:
a) Hemostazın evrimsel mimarisi Omurgalılarda hemostaz üç ana bileşenin koordinasyonudur:
Damar duvarı ve endotelyum (bariyer ve düzenleyici yüzey),
Trombositler (hızlı primer tıkaç),
Pıhtılaşma kaskadı (fibrin ağı ile sekonder stabilizasyon).
Bu sistemler evrimsel süreçte, travmaya ve enfeksiyona karşı kan kaybını sınırlama ve yaralanma yerinde bariyeri yeniden kurma seçilim baskıları altında şekillenmiştir. Bunun bedeli, sistemin çok hassas bir eşikte çalışmasıdır: trombosit sayısı/işlevi azaldığında, koagülasyon faktörleri bozulduğunda ya da damar duvarı inflamasyonla hasarlandığında, kanın dokuya sızması kolaylaşır ve purpura görünür hale gelir.
b) Rengin biyolojisi: hemoglobinden hemosiderine Purpuranın mor-kırmızı spektrumu, dokuya çıkan eritrositlerdeki hemoglobin ve onun yıkım ürünlerinin optik özelliklerinden kaynaklanır. Zaman içinde eritrositler parçalanır; hemoglobin türevleri ve demir depolanma ürünleri (özellikle hemosiderin) renk değişimlerinin sürmesine ve lezyonun “solmayan” karakterine katkıda bulunur. Bu süreç, ekimoz/hematom gibi lezyonlarda günler içinde görülen renk geçişlerini de açıklar.
c) “Porphyra” kökü ile biyolojik gerçekliğin ilginç paralelliği Antik “porphyra”nın deniz canlılarından elde edilen boya ile ilişkisi, biyokimyasal açıdan “mor renk” üreten moleküllerin canlılar aleminde farklı bağlamlarda ortaya çıkabildiğini hatırlatır; insan purpurasında renk, bir boya pigmentinden değil, kanın dokuya yer değiştirmesi ve hem grubunun biyokimyasal kaderinden doğar. Böylece aynı renk ailesi, biri kültürel-biyoteknolojik (boya), diğeri patofizyolojik (kanama) iki ayrı biyolojik temele yaslanır.
4) Tanım ve temel klinik ilke: diyaskopide solmayan kanama lekesi
Purpura, deri ve/veya mukozada küçük damar kaynaklı kanamanın sonucunda eritrositlerin damar dışına çıkması (ekstravazasyon) ile oluşan, basınç uygulandığında solmayan (non-blanching) kırmızı-mor renk değişikliğidir. Eritemden ayrımı kritiktir:
Eritem: damar içi kan hacmi artışı/vasodilatasyon; basınçla geçici olarak solar.
Purpura: damar dışına çıkmış eritrosit; basınçla solmaz.
Bu nedenle cam spatula ile diyaskopi pratikte güçlü bir ayrım aracıdır. Purpura, tek başına bir hastalık adı olmak zorunda değildir; çoğu zaman bir bulgu ya da belirti kompleksinin parçasıdır. Bununla birlikte bazı tablolar, purpurayı baskın ve nispeten bağımsız bir klinik varlık gibi sergileyebilir (örneğin pigmente purpurik dermatozlar).
5) Morfolojik sınıflandırma: boyut, derinlik ve palpabilite
Literatürde sınırlar her zaman aynı kullanılmasa da, klinik iletişim açısından aşağıdaki morfolojik ayrımlar işlevseldir:
a) Boyuta göre (pratik yaklaşım)
Peteşi: milimetrik, genellikle 1–2(3) mm düzeyinde, palpe edilemeyen purpurik noktacıklar.
Purpura (dar anlam): peteşiden büyük, ekimozdan küçük, sıklıkla birkaç milimetre–santimetre altı aralıkta mor-kırmızı alanlar.
Ekimoz: genellikle 1 cm’den büyük alanı kaplayan, daha geniş “morarma/çürük” görünümü.
b) Derinlik ve yaygınlığa göre
Suffüzyon (suffusions): deri ve/veya subkutan dokuda geniş, sınırları belirsiz kanama alanları.
Hematoma (hematom): travma sonrası, daha lokalize ve bazen palpabl kitleleşme eğilimi gösteren kan koleksiyonu.
Palpabl purpura: “hissedilen/ele gelen” purpura; sıklıkla damar duvarında inflamasyon ve hasarla (özellikle küçük damar vaskülitleri) ilişkilidir. Bu bulgu, morfolojiden patogeneze geçişte en kritik işaretlerden biridir.
6) Patofizyoloji: ortak son yol ve ana mekanizma kümeleri
Purpura, farklı hastalıkların aynı son görünüme ulaşabildiği bir klinik fenotiptir. Nedensel mekanizmalar birkaç ana kümeye ayrılabilir:
1) Trombosit sayısı azalması (trombositopeni) Trombositler primer hemostazın ana elemanıdır. Sayı azaldığında, özellikle kapiller düzeyde mikrosızıntılar peteşi/purpura olarak görünür hale gelir. Trombositopeni akut veya kronik olabilir; ilaçlara bağlı, immün aracılı, kemik iliği baskılanması, hipersplenizm, enfeksiyonlar gibi çok farklı nedenlerle gelişebilir.
2) Trombosit fonksiyon bozuklukları (trombositopati) Sayı normal olsa bile adezyon, agregasyon veya granül salınım bozuklukları purpuraya yol açabilir. Klinik tablo, mukokutanöz kanama eğilimiyle birlikte seyredebilir.
3) Koagülasyon bozuklukları (sekonder hemostaz kusuru) Koagülasyon faktör eksiklikleri/işlev bozuklukları daha çok derin doku kanamalarıyla ilişkilendirilse de, bazı durumlarda purpurik döküntüler, ekimozlar ve geniş kanama alanları görülebilir. Antikoagülan kullanımı, karaciğer hastalığı, K vitamini metabolizması bozuklukları bu başlık altında düşünülür.
4) Damar duvarı bozuklukları ve vaskülitler Endotel hasarı, immün kompleks birikimi, nötrofilik inflamasyon veya doğrudan toksik/infeksiyöz etkiler küçük damar geçirgenliğini artırır. Palpabl purpura, nekroz, ülserasyon veya sistemik bulgular (ateş, artralji, böbrek tutuluşu) bu grupta öne çıkar.
5) Kapillarit ve pigmente purpura spektrumu “Pigmente purpurik dermatozlar”da ana sahne, kapiller düzeyde kronik sızıntı, eritrosit ekstravazasyonu ve hemosiderin birikimidir. Klinik olarak pas rengi-kahverengimsi fon üzerine peteşi/purpura birlikteliği görülebilir; genellikle benign seyirlidir ancak kronik ve inatçı olabilir.
6) Mikroanjiyopatik ve oklüzif süreçler Damar içi pıhtılaşma, mikrodamar tıkanmaları, embolik olaylar veya sepsisle ilişkili vasküler hasar, purpura fulminans gibi ağır tabloların zeminini oluşturabilir. Bu alt grup, purpuranın “acil” anlam taşıyabildiği klinik durumlardır.
7) Klinik yaklaşım: purpuraya bakan hekimin zihinsel algoritması
Purpura değerlendirmesi, dermatolojik morfolojiyi sistemik hemostazla birleştiren disiplinler arası bir süreçtir. Klinik yaklaşımın omurgası üç soruda özetlenebilir:
(ii) Palpabl mı, nekrotik mi, ağrılı mı? Palpabl/nekrotik/ağrılı → vaskülit veya vasküler oklüzyon düşünülür; sistemik değerlendirme derinleşir.
(iii) Hastanın kanama paterni mukokutanöz mü, derin doku mu? Mukokutanöz baskın → trombosit sayısı/işlevi ön plana çıkar. Derin doku/eklem içi kanamalar → koagülasyon bozuklukları daha olasıdır (purpura eşlik edebilir).
8) Öykü ve fizik muayene: tanısal ayrıntıların sistematik toplanması
A) Tıbbi öyküde odak noktaları
Başlangıç zamanı ve seyir: akut mu, subakut mu, kronik mi?
Dağılım: lokalize mi, dissemine mi? Alt ekstremite ağırlığı var mı?
Tetikleyiciler: yakın enfeksiyon, aşılanma, yeni ilaç, travma, yoğun egzersiz, uzun süre ayakta kalma.
Koagülasyon testleri: PT/INR, aPTT; fibrinojen ve D-dimer gerektiren klinik bağlamlar.
2) Klinik şüpheye göre genişletme
Trombosit fonksiyon testleri (uygun merkezlerde).
Böbrek fonksiyonları ve idrar analizi: vaskülit/sistemik tutulum değerlendirmesi.
Enflamasyon belirteçleri ve bağışıklık testleri: vaskülit, bağ dokusu hastalıkları veya immün aracılı süreç şüphesi varsa.
Cilt biyopsisi: özellikle palpabl purpura, nekroz veya açıklanamayan persistan purpurada; vaskülit ile kapillarit ayrımında belirleyici olabilir.
10) Ayırıcı tanı: purpura olmayan “mor” görünümler
Purpurayı taklit edebilen veya “mor renk” üreten ancak kanama temelli olmayan durumlar klinik hata riskini artırır:
Eritem ve vasküler dilatasyon tabloları: diyaskopi ile solma.
Pigmentasyon bozuklukları: hemosiderin dışı pigmentler; inflamasyon sonrası hiperpigmentasyon.
Vasküler malformasyonlar: bazıları basınçla kısmen solar; doğumsal/uzun süreli stabil görünüm.
Travma dışı morluklar: ilaçlar, bağ dokusu kırılganlığı, yaşlılık purpurası gibi tablolar; öykü ve dağılım belirleyicidir.
11) Tedavi: bulgudan nedene, nedenden hedefe
Purpura tedavisinin temel ilkesi, purpurayı “hedef” değil “işaret” olarak kabul etmektir. Yönetim, altta yatan mekanizmaya göre şekillenir:
A) Trombositopeni ilişkili purpura
Yaklaşım, trombositopeninin nedenine göre değişir: immün aracılı tablolar, ilaç ilişkili trombositopeniler, kemik iliği yetmezliği, maligniteler, enfeksiyonlar vb.
Klinik şiddet (aktif kanama, trombosit düzeyi, eşlik eden riskler) tedavinin aciliyetini belirler; immün aracılı olgularda kortikosteroidler veya IVIG gibi seçenekler gündeme gelebilir.
Hematolojik malignite veya ağır kemik iliği baskılanmasında spesifik onkolojik/hematolojik tedaviler belirleyicidir.
B) Koagülasyon bozukluğu ilişkili purpura/ekimozlar
Faktör replasmanı, plazma ürünleri, K vitamini desteği veya antikoagülanların düzenlenmesi gibi hedefe yönelik müdahaleler planlanır.
Karaciğer hastalığı veya tüketim koagülopatisi gibi kompleks durumlarda multidisipliner yaklaşım gerekir.
C) Vaskülit ilişkili palpabl purpura
Tedavi, damar inflamasyonunun kontrolüne yöneliktir; olası tetikleyicilerin kesilmesi, sistemik tutulumun değerlendirilmesi ve bağışıklık modülasyonu (klinik şiddete göre) temel eksendir.
Böbrek, gastrointestinal sistem veya sinir sistemi tutulumu gibi organ bulguları yönetimi belirler.
D) İlaç ilişkili purpura
Şüpheli ilacın kesilmesi çoğu zaman ilk ve en kritik adımdır; alternatif ilaç planı klinik gerekliliklere göre yapılır.
E) Enfeksiyon ilişkili purpura
Antimikrobiyal tedavi, hemodinamik destek ve koagülopati yönetimi birlikte ele alınabilir; bazı enfeksiyonlarda purpura hızlı kötüleşebilen bir belirti olabilir.
F) Pigmente purpura ve kapillarit spektrumu
Çoğu olguda yaşamı tehdit eden bir süreç yoktur; amaç semptom kontrolü ve tetikleyicilerin yönetimidir (uzun süre ayakta kalma, venöz yetmezlik eşlikleri, irritanlar).
Kronikleşme eğilimi nedeniyle hasta eğitimi ve gerçekçi beklenti yönetimi önemlidir.
12) Özel klinik senaryolar: purpuranın acil sinyali olabildiği durumlar
Purpura her zaman benign değildir. Özellikle şu birliktelikler klinik aciliyet taşır:
Şistositli hemoliz veya ciddi koagülopati bulguları
Bu tablolar, olası sepsis, vasküler oklüzyon, ağır vaskülit veya yaygın koagülasyon bozuklukları açısından derhal değerlendirme gerektirir.
13) Prognoz ve izlem: altta yatan hastalığın aynası
Purpuranın prognozu, purpuranın “tipi”nden çok nedeni tarafından belirlenir. Benign kapillarit tabloları yıllarca sürebilir ancak sistemik risk taşımayabilir; buna karşın trombositopeni veya vaskülit spektrumu, organ tutulumuna ve tedaviye yanıtına bağlı olarak çok farklı seyirler gösterebilir. İzlem stratejisi; lezyonların dinamiği, laboratuvar trendleri, sistemik belirti varlığı ve tedavi yanıtına göre yapılandırılır.
Keşif
1) İlk sezgiler: “Solmayan lekeler”in tıbbi merak uyandırması (Antik–Ortaçağ)
En eski hekimler, ateşli hastalıklar, salgınlar, beslenme yetersizlikleri ve travmalar sırasında ortaya çıkan “deride morarmalar/beneklenmeler”i kaçınılmaz biçimde gördüler. Ancak bu dönemde purpura bir “kavram”dan ziyade bir “gözlem dili”ydi: deride görülen renk değişikliği, kimi zaman kötü prognozun habercisi, kimi zaman da bedendeki “kanın taşması” fikrini çağrıştıran bir işaret olarak kayda geçiyordu. Modern anlamda hemostaz, damar geçirgenliği veya trombosit fikri yoktu; buna rağmen purpura, hekim zihninde kritik bir soru doğuruyordu: Neden bazı kızarıklıklar basınçla solar, bazıları kalır? Neden bazı hastalarda benek benek olurken bazılarında yaygın morarma gelişir?
Bu ayrımın klinik gücü, dermatoloji ve hematoloji doğmadan çok önce sezilmişti: “solmayan” bir leke, basit bir damar genişlemesinden farklı bir şeydi. Purpura’nın bilimsel serüvenini başlatan kıvılcım, işte bu kaba ama doğru sezgidir.
2) Yazılı tıpta ilk belirgin izler: Erken modern hekimlerin purpurayı isimlendirmesi (16.–17. yüzyıl)
Rönesans ve erken modern dönemde klinik betimleme yoğunlaştıkça, purpura benzeri döküntüler tıbbi metinlerde daha net görünür hale geldi. Bu dönemde iki isim özellikle “purpurik döküntü” fikrinin sistematikleşmesinde anılır:
Amato Lusitano (1556): Purpura benzeri kanamalı döküntülere ilişkin erken betimlemelerle, “deri altı kanama lekesi” fikrinin yazılı tıpta yer edinmesine katkı verir.
Lazarus de la Rivière (1658): Saray hekimliği geleneği içinde, kanamalı döküntülerin klinik tablolarla ilişkilendirilmesine dair gözlemler aktarır.
Bu evrede purpura hâlâ bir “hastalık” değil, farklı hastalıkların ortak görünümüydü; fakat artık dil, “morfoloji”yi daha dikkatli tarif edebilecek kadar keskinleşmişti.
3) İlk büyük dönemeç: “Morbus maculosus hemorrhagicus” ve Werlhof’un klinik portresi (1735)
yüzyılın ortasında, purpura tarihinin klasik başlangıç taşlarından biri yerli yerine oturur: Paul Gottlieb Werlhof (1735), daha sonra uzun süre “Werlhof hastalığı” diye anılacak tablonun kapsamlı bir betimini yapar. Bugün bu tabloyu çoğunlukla immün trombositopeni (tarihsel adıyla “idiopatik trombositopenik purpura”) başlığı altında düşünürüz.
Werlhof’un metninin gücü, yalnızca “mor lekeler var” demesi değildir; purpura ile mukozal kanama, burun kanaması gibi bulguların bir arada görüldüğü bir klinik sendromu tasvir eder. Ne var ki, o dönemde hekimlerin elinde bir eksik parça vardır: trombositler henüz bilinmemektedir. Bu nedenle Werlhof’un purpurası, neredeyse iki yüzyıl boyunca “kanama eğilimi”nin gizemli bir yüzü olarak kalır.
4) Purpura’nın anatomi-fizyolojiyle buluşması: Damar, mikroskop ve kanın yeni öğeleri (19. yüzyıl)
yüzyıl purpura açısından iki paralel devrime sahne olur:
4.1) Klinik sendromların ayrışması: Schönlein ve Henoch (1837–1874)
Purpura’nın bir kısmı “kanın azlığı” veya “pıhtılaşma zayıflığı” ile açıklanmaya çalışılırken, bazı olguların eklem ağrısı, karın ağrısı ve böbrek bulgularıyla birlikte seyrettiği fark edilir. Bu çizgide:
Johann Lukas Schönlein (1837), purpura ile eklem bulguları arasındaki ilişkiyi belirginleştirir; purpura’nın yalnızca hematolojik değil, “inflamatuvar damar hastalığı” penceresinden de okunabileceğini gösterir.
Eduard Henoch (1874), çocuklarda purpura’ya karın ağrısı, gastrointestinal kanama ve böbrek tutulumunun eşlik edebildiğini vurgulayarak tabloyu genişletir.
Böylece purpura, ilk kez güçlü biçimde iki yöne ayrılır: (1) Kan elemanları ve hemostaz bozukluklarıyla ilişkili purpuralar, (2) Damar duvarı inflamasyonu ve sistemik tutulumla ilişkili purpuralar. Bu ayrım modern sınıflandırmanın omurgasını oluşturur.
4.2) Mikroskobun getirdiği “yeni hücre”: trombositin keşfi (1865–1882)
Purpura’nın gerçek mekanizmasına giden kapıyı açan şey, kanın “görünmeyen oyuncuları”nın görünür hale gelmesidir.
Max Schultze (1865), kanda küçük parçacıkların varlığını ayırt etmeye dair erken bir adım atar.
Giulio Bizzozero (1882) ise modern anlamda trombositleri dolaşan kanda canlı koşullarda gözler; daha da önemlisi trombositlerin damar duvarına yapışma, kümelenme ve fibrin oluşumuyla ilişkisini tarif eder.
Bu noktada purpura artık yalnızca bir “deri rengi” değildir; hemostazın hücresel bileşeni keşfedilmiş, mor lekelerin bir kısmının trombositlerle açıklanabileceği anlaşılmıştır.
5) Pıhtılaşma düşüncesinin kristalleşmesi: Morawitz ve hemostazın kavramsal mimarisi (1905)
yüzyılın başında Paul Morawitz (1905), pıhtılaşma olayını daha sistematik bir teori çerçevesinde ele alır ve temel faktörleri bir modelde toplar. Bu model kusursuz olmasa da, “pıhtılaşma kaskadı” fikrinin önünü açar. Purpura açısından sonuç şudur:
Bazı purpuralar trombosit/primer hemostaz kusurundan,
Bazıları pıhtılaşma faktörleri/sekonder hemostaz kusurundan,
Bazıları ise damar duvarı hastalığından kaynaklanır.
Bu üçlü şema, klinisyenin purpura’ya bakışını kökten değiştirir: artık “tek bir purpura” yoktur; mekanizması farklı birçok purpura vardır.
6) Dermatolojinin ayrıntı işçiliği: Schamberg ve pigmente purpura (1901)
Aynı yıllarda dermatoloji, purpura’nın “benign ama inatçı” yüzünü ayırt etmeyi öğrenir. Jay Frank Schamberg (1901), bugün pigmente purpurik dermatozlar spektrumunda anılan tablolardan birini ayrıntılı biçimde tanımlar. Buradaki entelektüel kazanım şudur: Purpura her zaman akut, dramatik ve ölümcül bir işaret değildir; bazen kapiller düzeyde sızıntı ve hemosiderin birikimiyle giden, yıllarca sürebilen bir dermatozdur. Purpura böylece hem “acil alarm” hem de “kronik dermatolojik fenomen” olarak çift kimlik kazanır.
7) Purpura’nın “en korkutucu” biçimi: Moschcowitz ve TTP’nin doğuşu (1924)
Purpura tarihindeki en çarpıcı anlardan biri Eli Moschcowitz’in 1924’te yayımladığı olgudur: genç bir hastada anemi, purpurik-morarmaya eğilim, nörolojik bulgular ve otopside yaygın mikrovasküler trombüslerle seyreden ölümcül bir tablo. Bu, daha sonra trombotik trombositopenik purpura (TTP) diye adlandırılacak sendromun başlangıcıdır.
Bu adlandırma ilk bakışta paradoksal görünür: “purpura” kanamayı çağrıştırırken, TTP’de damar içinde trombüsler vardır. Fakat purpura burada mekanizmanın “son görünümü”dür: mikrotrombüsler trombositleri tüketir; trombositopeni purpura’yı doğurur. Böylece purpura, yalnız kanama bozukluklarının değil, trombotik mikroanjiyopatilerin de kapısı olur.
8) Tedavide büyük sıçrama: splenektomi, steroidler, plazma ve yoğun bakım çağı (1916–1990’lar)
Purpura’nın keşif öyküsü yalnız tanı değil, tedaviyle de ilerler:
Paul Kaznelson (1916), trombositopenik purpura tablosunda splenektominin etkisini vurgular; dalak, trombosit yıkımının merkezi olarak düşünülmeye başlanır.
1950’ler: Kortikosteroidlerin klinik kullanıma girişiyle immün trombositopeni yönetimi değişir; purpura artık kimi hastalarda dramatik biçimde gerileyebilen bir bulgu haline gelir.
TTP’de 1970’ler–1990’lar: Plazma tedavileri ve özellikle plazma değişimi (plazmaferez) yaklaşımıyla TTP’nin ölümcüllüğü belirgin biçimde azalır. Klinik gözlem, terapötik müdahale ve patofizyoloji arayışı birbirini besler: “Plazma işe yarıyorsa, kanda eksik olan ya da zararlı olan bir şey olmalı” düşüncesi, moleküler hedefin arayışına dönüşür.
9) Moleküler dönemin anahtar keşfi: ADAMTS13 ve TTP’nin mekanik açıklaması (1998 ve sonrası)
yüzyılın sonunda, TTP’nin gizli merkez taşı bulunur: von Willebrand faktörünü parçalayan proteazın eksikliği/işlev bozukluğu ve bunun ADAMTS13 ile ilişkisi. 1998’de yayımlanan çalışmalar, özellikle ailesel ve edinilmiş TTP formlarında bu proteaz yetersizliğinin önemini güçlü biçimde gösterir. Bu, purpura tarihindeki nadir “tam isabet” anlarından biridir:
Klinik sendrom (Moschcowitz’in tablosu),
Etkili tedavi (plazma değişimi),
Moleküler açıklama (ADAMTS13 eksikliği ve otoantikorlar) aynı çizgide birleşir.
Böylece purpura, bir kez daha “deriden” başlayıp “moleküle” ulaşan bir bilimsel yolculuğun simgesi olur.
10) Hedefe yönelik tedavi çağı: caplacizumab ve TTP’de paradigma değişimi (2018–2019 ve sonrası)
ADAMTS13 ekseninin anlaşılması, TTP’de tedaviyi yalnız destekleyici olmaktan çıkarıp hedefe yöneltir. Bu çizgide caplacizumab (vWF ile trombosit etkileşimini engelleyen bir ajan) 2018–2019 döneminde düzenleyici onaylar alarak akut iTTP tedavi paradigmasını değiştirir. Plazma değişimi ve immün baskılama stratejileriyle birlikte, mikrodamar trombüslerinin hızla durdurulması fikri klinik pratiğe yerleşir.
Burada “purpura” kelimesi, tarihsel olarak renk lekesi olmaktan çıkıp, çok hassas bir mikrovasküler biyolojinin klinik okumasına dönüşür: TTP’de purpura, mikrotrombüslerin “trombosit tüketimi” üzerinden deriye düşen gölgesidir.
11) Vaskülitlerde kavramsal düzen: eponimlerden tanımsal sınıflandırmaya (1994–2012 ve sonrası)
Purpura’nın inflamatuvar damar hastalıklarıyla ilişkili yüzü (özellikle küçük damar vaskülitleri) uzun süre eponimlerle taşındı. 20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başında vaskülitlerin isimlendirme ve sınıflandırma çabaları uluslararası uzlaşılarla daha tanımsal bir çizgiye çekildi. Bu hareketin purpura’ya etkisi şudur:
“Henoch–Schönlein purpurası” giderek IgA vasküliti kavramına yer açar; böylece purpura bir eponimin parçası olmaktan çok, IgA aracılı küçük damar tutulumunun dermatolojik ifadesi olarak konumlanır.
Bu dönüşüm yalnız dilsel değildir; araştırmanın yönünü de belirler. Adlandırma netleşince, hedeflenen biyoloji de netleşir: deri purpurasını “IgA immün kompleksleri, kompleman, endotel aktivasyonu” gibi mekanizmalarla ilişkilendiren modern patogenez çalışmaları ivme kazanır.
12) Purpura’nın çağdaş panoraması: mekanizmaların hassaslaşması ve yeni tedaviler (2000’ler–2025)
Günümüzde purpura araştırması, tek bir çizgide değil, üç büyük damar üzerinde ilerliyor:
ITP’nin mekanizması otoantikorlarla opsonize trombosit yıkımı, dalak ve retiküloendotelyal sistemin rolü, megakaryosit fonksiyonları ve immün tolerans bozuklukları çerçevesinde incelenirken, tedavi seçenekleri de genişledi. Sadece steroid ve splenektomi çağından; trombopoietin reseptör agonistleri, Syk inhibitörleri gibi hedefli yaklaşımlara; daha yakın zamanda ise IgG geri dönüşümünü düzenleyen FcRn inhibitörleri gibi stratejilere uzanan bir çizgi oluştu. Bu çizgi, purpura’nın “görünen uç” olduğu immünolojik buzdağının altını giderek daha ayrıntılı haritalıyor.
12.2) IgA vasküliti ve IgA vaskülit nefriti: ortak patogenez fikri ve “Gd-IgA1” ekseni
IgA vaskülitinde purpura, küçük damar duvarındaki immün olayların deri düzeyindeki izdüşümüdür. Son yıllarda özellikle galaktozdan yoksun IgA1 ve bunun oluşturduğu immün kompleksler, kompleman aktivasyonu ve endotel hasarı gibi mekanizmalar hem IgA nefropatisi hem de IgA vaskülit nefritiyle ortak bir patogenez dili içinde tartışılmaktadır. Bu yaklaşım, gelecekte tedavilerin sadece “genel immün baskılama” değil, belirli patolojik basamakları hedefleyen seçeneklere evrilmesi ihtimalini güçlendirir. Klinik araştırmaların bir kısmı da, IgA nefropatisinde gelişen yeni ajanların IgA vaskülit nefritine nasıl uyarlanabileceği sorusuna odaklanmaktadır.
12.3) TTP ve trombotik mikroanjiyopatiler: ADAMTS13 düzeyi, hızlı tanı ve kombinasyon tedavileri
TTP’de çağdaş yaklaşım, hızlı tanı algoritmaları, ADAMTS13 ölçümleriyle riskin stratifiye edilmesi, plazma değişiminin zamanında başlanması, immün modülasyonun akılcı seçimi ve caplacizumab gibi ajanların uygun hasta profillerinde kullanımı etrafında şekilleniyor. Burada purpura, hâlâ en erken görsel ipuçlarından biri; fakat artık “görmek”, “ölçmek” ve “hedeflemek” üçlüsünün yalnızca ilk halkası.
13) Purpura araştırmasının entelektüel dersi: tek bir işaretten çoklu biyolojiye
Purpura’nın keşif süreci, tıpta bilimsel merakın klasik ritmini taşır:
Önce çıplak gözle yakalanan bir farklılık (solmayan leke),
Ardından mikroskobik ve moleküler açıklama (trombosit, pıhtılaşma modeli, ADAMTS13),
Nihayet hedefe yönelik tedavi ve kılavuzlaşan pratik.
Bugün purpura, hâlâ ilk bakışta “deride morluk” gibi görünür; fakat modern tıpta o leke, hemostazın hücresel fiziğinden otoantikor biyolojisine, kompleman aktivasyonundan endotel patolojisine kadar uzanan geniş bir bilimsel haritanın giriş kapısıdır.
İleri Okuma
Werlhof PG (1735) Morbus maculosus hemorrhagicus. (Tarihsel kaynak; çeşitli derlemelerde yeniden basımlar).
Schamberg JF (1901) A Peculiar Progressive Pigmentary Disease of the Skin. (Tarihsel tanımlayıcı makale; JAMA Dermatology arşivlerinde atıf zinciriyle izlenir).
Moschcowitz E (1924) An acute febrile pleiochromic anemia with hyaline thrombosis of the terminal arterioles and capillaries. (TTP’nin ilk olgu tanımı; tarihsel kaynak).
Templeton HJ (1927) Progressive Pigmentary Dermatosis. Archives of Dermatology and Syphilology (JAMA Dermatology arşivi).
Ribatti D (2007) Giulio Bizzozero and the discovery of platelets. Leukemia Research, 31(10), 1339–1341.
Furlan M (1998) Von Willebrand Factor–Cleaving Protease in Thrombotic Thrombocytopenic Purpura and the Hemolytic–Uremic Syndrome. New England Journal of Medicine, 339, 1578–1584.
Jennette JC (2013) Overview of the 2012 Revised International Chapel Hill Consensus Conference Nomenclature of Vasculitides. Arthritis & Rheumatism, 65(1), 1–11.
Haddad CJ, Lacle JH, Haddad CM (2015) An Uncommon Cause of Skin Discoloration: Purpura Pigmentosa Progressiva. International Journal of Pathology and Clinical Research, 1, 011.
Lamadrid-Zertuche AC, Miteva M, Romanelli P (2018) Pigmented purpura and cutaneous vascular occlusion syndromes: A review and update. International Journal of Dermatology, 57(10), 1159–1173.
U.S. Food and Drug Administration (2019) Caplacizumab (Cablivi) Multidiscipline Review. (Regülatuvar değerlendirme belgesi).
McGraw Hill / AccessMedicine (2020) The Differential Diagnosis of Purpura. Clinical Dermatology (çevrimiçi ders kitabı bölümü).
Lesesve JF (2021) La découverte des plaquettes sanguines. Revue de Biologie Médicale, 359, 53–60.
Asirdizer M, Besik EZ, Kartal E (2023) Non-traumatic ecchymoses: A literature review from a medico-legal perspective. Journal of Forensic and Legal Medicine, 96, 102490. DOI: 10.1016/j.jflm.2023.102490.
Fujigaki JLZ, Miteva M (2023) Schamberg Disease. In: StatPearls. Treasure Island (FL): StatPearls Publishing.
Völker LA (2023) Five years of caplacizumab – lessons learned and perspectives. Transfusion and Apheresis Science, 62, 103749.
Al-Samkari H (2024) Update on Clinical Trials in Immune Thrombocytopenia. Hematology Reports (PMCID: PMC11469945).
Lämmle B (2024) 100 Years of Thrombotic Thrombocytopenic Purpura. Seminars in Hematology (PubMed kaydı; PMID: 38417804).
Parums DV (2024) A Review of IgA Vasculitis (Henoch–Schönlein Purpura) Past and Present. Medical Sciences, 12 (PMCID: PMC10832303).
Nilforoushzadeh MA (2025) FcRn inhibitors in immune thrombocytopenia. Transfusion Medicine Reviews (baskı bilgileri dergi kaydında).
Zhang Y (2025) IgA vasculitis with nephritis: an overview of the pathogenesis and treatment. Clinical and Experimental Rheumatology (PDF derleme).
DermNet NZ (2023) Purpura: Causes, types and images. DermNet New Zealand Trust (çevrimiçi klinik kaynak).
“Apse” sözcüğü, Latince abscessus’tan gelir; kök olarakab- (“uzak, ayrı”) ve cedere(“gitmek, çekilmek”) fiillerinin birleşimidir. Antik tıpta bu terim, “bedendeki zararlı özsuların (humorların) çekilip bir yerde toplanması” fikrini karşılamıştır. Yunanca kökenli apostēma (ἀπόστημα) da klasik kaynaklarda benzer anlamda kullanılmıştır. Güncel terminolojide “apse”, nekrotik dokunun yerini alan ve polimorfonükleer lökositler, bakteriler, hücresel artıklardan oluşan pürülan içeriğin (irin) bir kavite içinde birikmesiyle karakterize, iyi sınırlı bir lezyondur.
“Flegmon” (phlegmone) ile apse sıklıkla karıştırılsa da aynı değildir: flegmon, aralardaki fasya planlarını ve kompartmanları yayılıcı biçimde tutan, diffüz, henüz kapsülleşmemiş bir pürülan inflamasyondur; apse ise değişen derecelerde bir granülasyon/fibroz kapsülle çevrelenmiş loküle bir koleksiyondur. Klinik yönetim, bu ayrımın doğru yapılmasına bağlı olarak değişir.
Apse düşündüren fluktuan şişlikte önce drenaj planlanır; kültür için örnek alınır.
Derin/komplike odaklarda görüntüleme eşliğinde boşaltım tercih edilir.
Antibiyotikler, drenajın tamamlayıcısıdır; penetrasyon ve pH kısıtlılığı unutulmaz.
Yüz ve orta yüz apselerinde intrakraniyal venöz sistem komplikasyon riski nedeniyle erken ve agresif yaklaşım gerekir.
Perianal apsede eşlik eden fistül olasılığı yüksektir; rekürrensin önlenmesi için proktolojik değerlendirme yapılır.
İmmünsüpresyon, protez/yabancı cisim, diyabet ve dolaşım bozukluğu varlığında nüks riski ve komplikasyon eşiği daha düşüktür; takip protokolü sıkı tutulur.
Patobiyoloji ve mikrobiyoloji
Apse oluşumu, konak savunması ile patojen arasındaki karşılıklı etkileşimin sonucudur.
Başlangıç evresi: Dokuya giren pyojen mikroorganizmalar (en sık Staphylococcus aureus, β-hemolitik streptokoklar; anaeroblar ve Gram-negatif çomaklar—özellikle karın içi, pelvik ve diyabetik ayak odaklarında—sıklıkla polimikrobiyal kümeler hâlinde) yerel kompleman aktivasyonu ve PAMP/DAMP tanınması üzerinden güçlü bir nötrofil yanıtını tetikler.
Doku çözünmesi ve kaviteleşme: Nötrofil elastazı, miyeloperoksidaz, ROS ve proteazlar; birlikte doku nekrozu, hücre dışı tuzak (NET) oluşumu ve visköz püyün gelişimine yol açar.
Mikroçevre: Apse boşluğunun çekirdeği hipoksik, asidik ve hiperosmolar özellik taşır; yüksek DNA/protein içeriği viskoziteyi artırır. Bu koşullar bakterilerin biyofilm benzeri örgütlenmesini ve persistan fenotipleri destekler.
Kapsülleşme: Periferde fibroblast aktivasyonu ve granülasyon dokusu “piyojenik membran”ı oluşturur. Bu membran, bir yandan yayılımı sınırlayarak konağı korur, öte yandan vaskülarizasyonu düşürerek antimikrobiklerin ve sitotoksik kemoterapötiklerin penetrasyonunu zorlaştırır.
Evrimsel işlevsel yorum: Kapsülleşmiş pürülan odak, tehditin sistemik yayılımını sınırlayan bir “duvarlama” stratejisidir; granülom oluşumuna (tüberküloz vb.) akraba bir savunma motifi olarak düşünülebilir. Bedel, doku yıkımı ve olası anatomik kompartman sendromlarıdır.
Klinik tablo
Lokal bulgular: Dolgunluk/ağrı, ısı artışı (calor), kızarıklık (rubor), şişlik (tumor), fonksiyon kaybı; yüzeyel apselerde fluktuasyon ve bazen fistül ağzından püy drenajı.
Risk grupları: Diyabet, periferik vasküler hastalık, immünsüpresyon (neutropeni, kortikosteroid/immünomodülatör kullanımı, kemoterapi), yabancı cisim veya protez varlığı, IV ilaç kullanımı, kötü oral hijyen/dental odağa sahip bireyler.
Diş kaynaklı ve peritonsiller (quinsy) apseler: Orofasiyal boşluklara yayılım, Ludwig anjini riski; kavernöz sinüs trombozu olasılığı yüz bölgesinde özellikle önemlidir.
Perianal/perirektal apseler: Fistülizasyon oranı yüksek; kriptoglandüler köken sık.
Psoas, paravertebral ve epidural apseler: Sinsi seyreder; sıklıkla hematogen yayılım veya spondilodiskit eşliği.
Laboratuvar: CRP, lökosit; kan kültürü (özellikle sistemik toksisite, immünsüpresyon, endovasküler odak şüphesi varsa).
Görüntüleme:
Ultrason: Yüzeyel ve karın içi sıvı koleksiyonları için ilk basamak; ekojen püy ile anekoik/hipoekoik boşluk ve hiperemi çemberi.
Kontrastlı BT: Derin yerleşimli, komplike, çoklu lokülasyonlu koleksiyonların haritalanması; komşuluk ve gaz içeriği değerlendirmesi.
MR: SSS ve omurga, pelvis yumuşak dokuları için üstün; difüzyon kısıtlaması apse lehinedir.
Mikrobiyoloji: Drenaj materyalinden Gram boyası ve kültür (aerob/anaerob), gerekirse mantar/BCG; ampirik tedaviyi hedefe yönelik düzenlemek için kritiktir. Yüzey sürüntülerinden ziyade kavite içi örnek esastır.
Ayırıcı tanı
Selülit (fluktuasyonsuz diffüz inflamasyon), flegmon (kapsülsüz), hematom, serom, kistler (epidermoid, ganglion), nekrotizan fasiit (hızlı ilerleme, ağrının beklenenden fazla oluşu, sistemik toksisite), tümör nekrozu, hidatik kist rüptürü gibi durumlar klinik ve görüntüleme ile ayrılır.
Komplikasyonlar
Sepsis ve septik şok, fistül ve sinüs yolu oluşumu, çevre kompartmanlara diseksiyon, komşu damar trombozu (ör. yüz/engin venöz ağ: kavernöz sinüs trombozu), osteomiyelit, ampiyem, perforasyon ve rüptür, endokardit için bakteriyemi kaynağı, intrakraniyal yayılım gibi sonuçlar görülebilir. Nüks, kapsülün inkomplet drenajı, yabancı cisim varlığı ve immun yetmezlikte daha sıktır.
Tedavi ilkeleri
Cerrahi ilke:Ubi pus, ibi evacua — “Nerede irin varsa, orayı boşalt.” Bu ilke, apse tedavisinin merkezindedir ve tek başına antibiyotiklerin çoğu zaman yetersiz kalacağını vurgular.
İğne aspirasyonu: Küçük, kolay erişilebilir, kozmetik açıdan kritik bölgelerde veya tanısal amaçla.
Görüntüleme eşliğinde kateter drenajı: Derin karın içi, psoas, karaciğer, pelvik apseler; BT/US kılavuzluğunda, kalibre kateter ve yıkama protokolleri ile.
Cerrahi eksplorasyon: Nekrotizan süreç, çok bölmeli/komplike koleksiyonlar, eşlik eden anatomik kaynak (örn. perforan divertikül, drenaj gerektiren safra yolu obstrüksiyonu) durumlarında.
Antimikrobiyal tedavi:
Ampirik seçim, anatomik odağa ve hasta faktörlerine göre yapılır: cilt-yumuşak doku için stafilokok/streptokok kapsayan rejimler; ağız/dental ve intraabdominal odaklarda anaerob kapsaması; sağlık bakımı ile ilişkili veya ağır seyirde genişletilmiş Gram-negatif kapsamı.
Hedefe yönelik daraltma, kültür ve duyarlılıkla yapılır.
Penetrasyon sınırlılığı: Apse kavitesinin hipoperfüzyonu ve asidik, visköz içeriği; β-laktamlar ve birçok ajan için dağılımı kısıtlar. Lipofilik ve dokuya iyi geçen ajanlar görece avantajlı olsa da drenajın yerini tutmaz.
Solid tümör kemoterapisi bağlamı: Sitotoksik kemoterapötiklerin apseye difüzyonu da zayıftır; ayrıca kemoterapi immünsüpresyonu yeni apselere yatkınlığı artırır. Onkolojik hastada drenaj ve hızlı, etkili antimikrobiyal tedavi esastır.
Destek ve eşlik eden önlemler:
Ağrı kontrolü, dehidratasyon ve elektrolit yönetimi, glisemik kontrol (hiperglisemi enfeksiyon kontrolünü bozar).
Kaynak kontrolü: dental odakların tedavisi, yabancı cisim/protez gözden geçirme, fistülize perianal apselerde seton ve evreli yaklaşımlar.
Nükslerin önlenmesi için hijyen, yara bakımı, sigara bırakma, hidradenitis süpürativa gibi altta yatan durumların tedavisi.
Ne zaman sadece antibiyotik? Küçük (<≈2 cm), erken, belirgin fluktuasyon gelişmemiş, cerrahiye kontrendikasyon bulunan ya da yüksek kanama riski olan olgularda yakın takip koşuluyla denenebilir; başarısızlıkta gecikmeden drenaja dönülmelidir.
Özel popülasyonlar
İmmünsüprese/neutropenik hastalar: Tipik inflamatuvar belirti-bulgular silik olabilir; mantar ve nadir patojenler akılda tutulur; eşzamanlı bakteriyemi riski yüksek olduğundan ampirik kapsam genişletilir ve görüntüleme eşiği düşürülür.
Gebelik: Görüntülemede US/MR öncelikli; ilaç seçiminde fetotoksisite dikkate alınır.
Pediatri: S. aureus baskın; topluluk kökenli MRSA bölgelerine göre ampirik seçim uyarlanır.
Evrimsel ve biyofiziksel perspektif
Apse, konağın “hasarı lokalleştirme” stratejisinin bir ürünüdür: yüksek nötrofil akını ve NET’ler, mikroorganizmaları viskoz bir matrise hapseder; periferik fibroz bant, yayılımı sınırlar. Bu yapı, kısa vadede sistemik sepsisi azaltırken uzun vadede doku bütünlüğü pahasına maliyet üretir. Mikrobiyal tarafta ise biyofilm oluşumu ve düşük metabolik hız, antimikrobiklere toleransı artıran bir “siper” sağlar. Bu karşı-uyum dinamiği, klinikte drenajın neden vazgeçilmez olduğunu açıklayan temel biyolojidir.
Klasik vecize
Ubi pus, ibi evacua. Klinik pratiğin zamana direnmiş en berrak ilkelerinden biridir: irin varsa, boşaltılmalıdır; çünkü antibiyotik ve kemoterapötiklerin apse kavitesine etkin ve yeterli düzeyde ulaşması, biyofiziksel ve anatomik engeller nedeniyle sınırlıdır.
Keşif
Apseyi keşfetmenin hikâyesi, insan bedeninde “kötü özsuların bir yerde toplanması” gibi sezgisel bir gözlemle başlar ve bugün hipoksi, pH gradyanları, biyofilm ve nötrofil ekstrasellüler tuzakları gibi kavramlara uzanan bir bilimsel yolculuğa dönüşür. Bu yolculuğun kahramanları yalnızca tek tek “kaşifler” değildir; kıtalar ve çağlar boyunca cerrahlar, doğa filozofları, mikrobiyologlar, görüntüleme öncüleri ve girişimsel radyologlar birbirinin bayrağını devralır.
Antik sezgiden cerrahi dogmaya: “Ubi pus, ibi evacua”
Hikâye, Hippokrates külliyatında irinli yaraların “olgunlaşması” ve boşaltılması gerektiğine ilişkin uyarılarla açılır. Onun öğrencileri ve ardılları, özellikle Galenos, apseyi bedensel mizahların dengesizliğine bağlayarak “olgunlaşma—insizyon—drenaj” üçlemesini standartlaştırır. Bu pratik, Ortaçağ İslam tıbbında İbn Sînâ’nın sistematik sınıflamalarında daha da rafine edilir: irinli koleksiyonların nabız veren ağrısı, ısı artışı ve fluktuasyonun tanısal değeri vurgulanır; Ebu’l-Kasım Zehrâvî (Albucasis) ise cerrahi araçları ve kesi tekniklerini tarif ederek, apsenin teknik yönetimi için bir “usta el kitabı” bırakır. Böylece asırlar boyu yankılanacak bir ilke şekillenir: nerede irin varsa, orası boşaltılmalıdır.
Rönesans’tan aydınlanmaya: İnsan bedeninin mekanikleşmesi
Rönesans anatomi okullarında Vesalius, “çürüyen dokunun yerini alan sıvı birikimi”ni anatominin yeni diliyle tanımlar; Paris ve Padova’nın tiyatrovari anfilerinde cerrahlar fluktuasyonu parmak uçlarında öğrenir. 16. yüzyılda Ambroise Paré, merhemlerden çok mekanik drenajın önemini savunurken, barut yaralarının irinle “temizlenmesi” gerektiği inancını sorgular; apse, iyileştirici bir “iyi irin” değil, sınırlanması gereken bir patoloji olarak yeniden konumlanır. 18. yüzyılda William ve John Hunter kardeşler, inflamasyonun fizyolojik ve patolojik yüzlerini ayırmaya çalışırken, apseyi damar sistemi ve lenf yollarının anatomisiyle ilişkilendirerek derin boyun ve pelvik apselerin ölümcül yayılımlarını haritalamaya başlar.
Görünmeyen fail görünür oluyor: Mikrop kuramı ve antisepsi
19. yüzyılın ikinci yarısında Joseph Lister’ın karbolik asitle antisepsisi, irinli odakların ameliyat masasında yayılmasını frenler; Louis Pasteur ve Robert Koch’un mikrop kuramı, “irin”in yalnızca bozulan mizahların değil, somut mikroorganizmaların ürünleri olduğunu kanıtlar. Bu dönemde Billroth ve Halsted gibi cerrahlar, cerrahi prensipleri (dokuya saygı, hemostaz, ölü boşlukların ortadan kaldırılması) birer teknik dogmaya dönüştürür; apsede “kaviteyi bul, lokülasyonları kır, boşluğu drene et ve kapatmadan önce ölü boşluğu yönet” yaklaşımı standartlaşır. Anestezinin (eter/kloroform) klinik rutine girişi, apse drenajını daha güvenli ve sistematik kılar.
Antibiyotik çağının çifte yüzü
20. yüzyıl ortasında penisilinin sahneye çıkışıyla cilt–yumuşak doku apselerinin seyri hafifler; streptokok ve stafilokok odaklarında mortalite dramatik biçimde düşer. Ancak çok geçmeden klinisyenler şu paradoksla yüz yüze gelir: antibiyotikler selülitte mucizevîdir ama kapsüllenmiş apsede, hipoperfüzyon ve asidik mikroçevre nedeniyle başarısız kalabilir. Bu paradoks, eski çağlardan gelen cerrahi dogmayı yeniden parlatır: “Ubi pus, ibi evacua.” Antibiyotik, drenajın yerine geçmez; drenajın biyolojik müttefikidir.
Derinlikleri görmeyi öğrenmek: Ultrason, BT, MR ve yeni kaşifler
Görüntüleme teknolojileri, apsenin modern kâşifleridir. Ultrasonun klinikleşmesi, yüzeyel ve intraabdominal koleksiyonları yatağın başında görünür kılar; izo-ekoik karaciğer parankiminde hipoekoik bir “ay” gibi beliren koleksiyon, cerraha kılavuz olur. 1970’lerde bilgisayarlı tomografinin hastane koridorlarına girmesiyle derin yerleşimli, çok loküle apseler komşuluklarıyla birlikte haritalanır; MR, özellikle SSS ve omurga apselerinde difüzyon kısıtlaması ile “apse mi, tümör nekrozu mu?” sorusunu yanıtlamada yeni bir hassasiyet sunar. Bu teknolojik keşiflerin kliniğe çevrilmesi ise girişimsel radyolojinin öncüleriyle olur: ultrason/BT eşliğinde perkütan kateter drenajı, 1970’lerin sonlarından itibaren karaciğer, psoas ve pelvik apselerde büyük cerrahiyi çoğu kez gereksiz kılar; vanalı kateterler, yıkama protokolleri ve tekrarlı görüntüleme, “kaynak kontrolü”nü minimal invaziv bir bilime dönüştürür.
Kafatasının içinde bir kuşatma: Beyin apsesi ve stereotaksi
Orta kulak ve sinüs enfeksiyonlarının sessizce kraniyal boşluğa sızdığı çağlarda beyin apsesi yüksek ölüm oranlarıyla anılırdı. Antibiyotikler ve görüntüleme, bu karanlık tabloyu dönüştürür; stereotaktik aspirasyon teknikleri, kapsülün gerdiği parankimde kılcal bir hat üzerinden boşaltıma izin verir. Difüzyon ağırlıklı MR ile halkasal kontrastlanan lezyonun kısıtlı difüzyon sergilemesi, apseyi nekrotik tümörden ayırarak tedavi penceresini açar.
Ağızdan anüse: Odakların coğrafyası
Diş kaynaklı apselerden peritonsiller “quinsy”e, yüz orta üçgenindeki odaklardan kavernöz sinüs trombozuna, perianal–perirektal apselerden kriptoglandüler fistüllere uzanan bir atlas çıkar ortaya. Hepatik apseler, bazen kolanjitin izini sürer; bazen de amipik etkenle karşısına çıkar, metronidazolün dramatik yanıtıyla ayırt edilir. Diyabetik ayakta polimikrobiyal ekosistemler, anaeroblarla aerobların iş birliği içinde “lokülasyon adaları” üretir; bu adalar, cerrahın sabrını ve drenaj tekniğinin inceliğini sınar.
Mikrobiyal stratejiler ve konak taktikleri: Biyofilm, NET’ler ve asidik çekirdek
Modern immünoloji ve mikrobiyoloji, apsenin mikrodünyasına projektör tutar. Patojenler (özellikle S. aureus), biyofilm benzeri matrislerde persister fenotiplerine sığınır; lökositlerden ve liz edilmiş hücrelerden sızan DNA, püyü viskoz bir jöleye çevirir. Nötrofillerin kurduğu ekstrasellüler tuzaklar (NET’ler) mikropları hapsetse de doku hasarını büyütür. Kavitenin ortası hipoksiktir, pH düşüktür; bu iklim birçok antibiyotiğin etkin konsantrasyonlara ulaşmasını engeller. Periferde gelişen granülasyon dokusu ve fibroblastik kapsül, “sur” işlevi görür: sistemik yayılımı sınırlar ama ilacın ve bağışıklık hücresinin erişimini kısıtlar. Evrimsel açıdan bu, konağın kısa vadede yaşamı kurtaran fakat uzun vadede doku bedeli ödeten bir duvarlama manevrasıdır.
Güncel cepheler: Laboratuvardan yatağa
Son yıllarda araştırma ekseni üç ana hatta belirginleşir:
Mikroçevreyi yeniden şekillendirmek: Apse içi pH’ı ve viskoziteyi hedefleyen irrigasyon çözeltileri; DNaz veya fibrin bozucu katkılar; lokülasyonlar arası iletişimi artıran kateter tasarımları. Amaç, antibiyotiğin ve bağışıklık hücrelerinin erişimini kolaylaştırmak ve drenaj verimini artırmaktır.
Biyofilmi ve persisterleri sökmek: Antibiyotik kombinasyonlarıyla “uyandır–vur” stratejileri; antipersister moleküller; bakteriyofaj ve lizini temelli lokal tedaviler; lipofilik ve dokuya iyi geçen ajanların intrakaviter/yerel uygulamaları. Bu yaklaşım, sistemik toksisiteyi artırmadan odak içi konsantrasyonu yükseltmeyi amaçlar.
Görüntülemeyi tedaviye entegre etmek: Yapay zekâ destekli BT/MR segmentasyonu ile kavite hacmini, lokülasyon sayısını ve fistül yollarını nicelleştiren yazılımlar; bu metriklere göre “kapanma olasılığı”nı öngören modeller. Yatak başı ultrasonun eğitim programlarıyla yaygınlaşması, I&D kararlarının standardizasyonuna katkı verir. Serebral ve spinal apselerde ileri difüzyon teknikleri (örneğin IVIM, DTI) ile tedavi yanıtının erken biyobelirteçleri araştırılır.
Bunlara eşlik eden konak yönlü araştırmalar, nötrofil fonksiyon bozukluklarının (diyabet, kemoterapi, kortikosteroid kullanımı) apse organizasyonunu nasıl değiştirdiğini; metabolik çalışmalar ise hipergliseminin püy reolojisi ve iyileşme dinamikleri üzerindeki etkisini inceler. Mikrobiyom ekseninde, perianal apselerin nüks eğiliminde disbiyoz kalıpları ve fistülleşme riskini öngörebilecek mikrobik imzalar sorgulanır. Direnç cephesinde PVL üreten S. aureus suşlarının doku nekrozunu derinleştiren toksin repertuarı, tedavi süresini ve drenaj stratejisini belirlemede giderek daha fazla hesaba katılır.
Teknik ustalığın anatomisi: Drenaj, yalnızca bir kesi değildir
Günümüz cerrahisi ve girişimsel radyolojisi, “drenaj”ı bir işlemden ziyade bir süreç olarak kavrar: doğru pencereyi seçmek (eklem fasetleri, sinir demetleri, damarlar ve organ komşulukları gözetilerek), lokülasyon köprülerini kırmak, kaviteyi nazik ama etkili irrigasyonla arındırmak, uygun çap ve yan delik dizaynına sahip kateteri yerleştirip negatif basınç/yerçekimi ile sürekli drenaj sağlamak, çıkış sıvısının debi ve görünümüne göre yıkama planını dinamik yönetmek ve görüntüleme ile kapanmayı doğrulamak. Perianal apsede fistül yolunun erken tanınması ve gerektiğinde seton uygulaması, nüks sarmalını kırmanın anahtarıdır; yüz orta üçgenindeki apselerde ise intrakraniyal venöz sistemle olan tehlikeli anastomozlar, tedbiri ve düşük eşikli konsültasyonu zorunlu kılar.
Kapanış yerine: Eski bir cümlenin modern yankısı
Binlerce yıl önce çıplak elin duyduğu fluktuasyon, bugün çok kesitli görüntülerin piksel yoğunluğunda, akışkanlar mekaniğinin eşitliklerinde ve immünolojinin moleküler şemasında yeniden okunuyor. Yine de bütün bu sofistikasyon, bizi aynı yalın gerçeğe geri getiriyor: apse, canlı bir mikroekosistemdir; ilaçların ulaşmakta zorlandığı, konak ile mikrobun pazarlık yaptığı bir oyuk. Bu yüzden kadim cerrahi cümle modern anlamını korur: Ubi pus, ibi evacua—irin varsa boşalt; çünkü boşaltmadığın apse, bilgeliğinle değil, kendi biyolojisiyle seni ikna eder.
İleri Okuma
Hippocrates – De Ulceribus. c. 400 BCE, Kos School of Medicine, Classical Greek Corpus Hippocraticum.
Hippocrates – Aphorismi. c. 400 BCE, Kos School of Medicine, Classical Greek Corpus Hippocraticum.
Galen – De Tumoribus praeter Naturam. c. 180 CE, Pergamon & Rome, Corpus Galenicum, edit. Kühn XIII.
Avicenna (Ibn Sina) – Al-Qanun fi al-Tibb (Canon Medicinae). 1025, Rayy–Hamadan, yayımlayan: Gerardus Cremonensis (Lat. trans. 1187), Venice ed. 1527.
Albucasis (Abu al-Qasim al-Zahrawi) – Kitab al-Tasrif li-man ‘ajaza ‘an al-ta’lif. ca. 1000, Cordoba, Dar al-Andalus manuscripts; Lat. trans. Liber Servitoris, Venice 1497.
Andreas Vesalius – De Humani Corporis Fabrica. 1543, Basel: Johannes Oporinus.
Ambroise Paré – Les Oeuvres Complètes d’Ambroise Paré. 1575, Paris: Gabriel Buon.
William Hunter – Anatomia Uteri Humani Gravidi. 1774, Birmingham Press: John Baskerville.
John Hunter – Lectures on the Principles of Surgery. 1788, London: J. Johnson.
Joseph Lister – Antiseptic Principle of the Practice of Surgery. 1867, The Lancet, 2(3513): 353-356.
Louis Pasteur – Études sur la maladie appelée septicémie. 1877, Comptes Rendus de l’Académie des Sciences 84: 316-319.
Robert Koch – Untersuchungen über die Aetiologie der Wundinfectionskrankheiten. 1878, Beiträge zur Biologie der Pflanzen 2(3): 277-310.
William S. Halsted – The Treatment of Suppurative Diseases by Incision and Drainage. 1890, Johns Hopkins Hospital Reports 1: 33-45.
C. Korownyk & G.M. Allan – Evidence-based Approach to Abscess Management. 2007, Canadian Family Physician 53(10): 1680-1684.
R. Nelson et al. – Incision and Drainage of Cutaneous Abscess with or without Packing of the Abscess Cavity: A Meta-analysis. 2020, Surgical Clinics of North America 100(6): 1213-1225. DOI: 10.1016/j.suc.2020.08.006.
M.C. Brouwer, J.M. Coutinho & D. van de Beek – Clinical Characteristics and Outcome of Brain Abscess: Systematic Review and Meta-analysis. 2014, Neurology 82(9): 806-813. DOI: 10.1212/WNL.0000000000000172.
D. van de Beek et al. – Early Switch to Oral Antimicrobials in Brain Abscess: A Narrative Review. 2023, Clinical Microbiology and Infection 29(4): 405-412. DOI: 10.1016/j.cmi.2022.11.017.
Surgical Infection Society Guidelines Panel – Updated Guidelines on the Management of Skin and Soft Tissue Infections and Abscesses. 2020, Clinical Infectious Diseases 71(3): e1-e78. DOI: 10.1093/cid/ciaa181.
Dermato- Yunanca “deri” anlamına gelen dérma kelimesinden gelmektedir.
Deri plastik cerrahisi
İsim. dermatoplasti (çoğul dermatoplastiler) (cerrahi) Derinin plastik cerrahisi, özellikle deri greftlerinin kullanımı.
Dermatoplasti bir deri grefti midir?
Deri grefti gibi derinin herhangi bir plastik cerrahi şekli.
En iyi deri grefti türü hangisidir?
Doktorlar genellikle yüz gibi vücudun görünürlüğü yüksek kısımlarındaki küçük yaralar için tam kalınlıkta greftler kullanırlar. Bölünmüş kalınlıktaki greftlerin aksine, tam kalınlıktaki greftler etraflarındaki deriyle uyum sağlar ve daha iyi bir kozmetik sonuca sahip olma eğilimindedir.
4 tip deri grefti nedir?
Otogreft veya otolog greft: hastanın kendi donör bölgesinden elde edilen deri. Allogreft veya heterolog greft: başka bir kişiden elde edilen deri. Ksenogreft veya heterogreft: domuz gibi diğer türlerden alınan deri. Sentetik deri ikameleri: deri eşdeğeri olarak çalışan üretilmiş ürünler.
pigmentlerin yok olmasıyla ten renginin beyaz olması.
Renkleri alacali ila kahverengi arasinda degisen tüm boyutlarin ve sekillerin gözlendigi çoklu maküler yamalarin olusmasi ile karakterize, sik rastlanan, kronik, enflamatuar olmayan ve genelde semptom sergilemeyen bir bozukluk.
Göğüs, sırt, omuz, üst kol ve karın bölgelerinde hipo ve hiper pigmentasyon gözlemlenir. Yazları açık, kışlar koyu renklidir.
insan derisinin normal florasinin bir parçasi olan Malassezia furfur adli lipofilik mayanin proliferasyonu ile olusmaktadir.
Her yasta meydana gelebilir ancak en sik olarak genç eriskinlerde görülmektedir ve çocuklarda karsilastirilabilir derecede nadirdir.
Versikolor ciddi midir?
Pityriasis versicolor olarak da adlandırılan tinea versicolor ağrılı veya bulaşıcı değildir. Ancak duygusal sıkıntıya veya öz bilince yol açabilir. Antifungal kremler, losyonlar veya şampuanlar tinea versicolor tedavisine yardımcı olabilir. Ancak başarılı bir tedaviden sonra bile cilt rengi birkaç hafta veya ay boyunca düzensiz kalabilir.
Versikolor cilde ne sebep olur?
Pityriasis versicolor, maya benzeri mantarın (Malassezia furfur) neden olduğu yaygın bir cilt hastalığıdır. Mantar, cildin normal pigmentasyonuna müdahale ederek, genellikle vücudun ana gövdesinde ve omuzlarda renk değişikliği lekelerine neden olur. Antifungal kremler, losyonlar ve sabunlarla tedavi edilebilir.
Tinea versicolor giysilerin üzerinde yaşayabilir mi?
Bazı doktorlar giysilerde kalan mantarların enfeksiyonun geri dönmesine neden olabileceğine inanmaktadır. Normal yıkama ve temizlik genellikle mantarın kıyafetlerden çıkarılmasında etkilidir. Ancak inatçı tinea versicolor için giysilerinizi kuru temizleme yapmanız veya mümkün olan en sıcak suda yıkamanız gerekebilir.
Tedavi
Pityriasis versicolor geçer mi?
Tinea Versicolor Ne Kadar Sürer?
Tedavi ile mantar genellikle 1-2 hafta içinde temizlenir. Ancak cilt lekeleri haftalar veya aylar boyunca renksiz kalabilir. Daha az fark edilmelerini sağlamak için, cildin bronzlaşmasını veya yanmasını önlemek amacıyla güneş kremi kullanmak önemlidir.
Pityriasis versicolor’dan nasıl hızlı kurtulabilirim?
Hafif bir tinea versicolor vakası için reçetesiz satılan antifungal losyon, krem, merhem veya şampuan uygulayabilirsiniz. Çoğu mantar enfeksiyonu, aşağıdakileri içeren bu topikal ajanlara iyi yanıt verir: Clotrimazole (Lotrimin AF) krem veya losyon. Mikonazol (Micaderm) krem.
Pityriasis versicolor’u ne öldürür?
Hafif pityriasis versicolor topikal antifungal ajanlarla tedavi edilir.
Bu durum genellikle atlet ayağı olarak bilinir ve ayaklardaki derinin mantar enfeksiyonu anlamına gelir.
Epidemiyolojisi
Tinea pedis veya atlet ayağı, özellikle yetişkinleri ve sporcuları etkileyen, küresel olarak en yaygın yüzeysel mantar enfeksiyonlarından biridir. Tinea pedis prevalansı coğrafi bölge, iklim ve nüfusa bağlı olarak büyük ölçüde değişmekle birlikte, herhangi bir zamanda nüfusun %15-30’unu etkilediği tahmin edilmektedir.
Yaygınlık:
Sıcak, nemli iklimlerde ve ortak duşları, yüzme havuzlarını veya soyunma odalarını sık kullanan kişilerde daha yüksektir.
Erkeklerde kadınlardan daha yaygındır ve 16-45 yaş arası bireylerde görülme sıklığı daha yüksektir.
Muhtemelen kalabalık yaşam koşulları ve ortak banyo tesislerinin kullanımı gibi faktörlere bağlı olarak kentsel bölgelerde kırsal bölgelere kıyasla daha yüksek prevalans.
Risk Faktörleri:
Çevresel Faktörler: Sıcak, nemli ortamlar tinea pedisten sorumlu mantarlar olan dermatofitlerin büyümesini kolaylaştırır.
Mesleki Maruziyet: Ağır, nefes almayan ayakkabıların kullanılmasını veya sık sık neme maruz kalınmasını gerektiren mesleklerde çalışan kişiler (örneğin askeri personel, madenciler) daha yüksek risk altındadır.
Kişisel Alışkanlıklar: Kötü ayak hijyeni, tıkayıcı ayakkabı giymek ve çorapları düzenli olarak değiştirmemek riski artırır.
Bulaşma: Tinea pedis tipik olarak kontamine yüzeylerle (örneğin, ortak kullanım alanlarındaki zeminler) doğrudan temas yoluyla veya doğrudan ciltten cilde temas yoluyla bulaşır. Enfeksiyon, özellikle yakın temaslı ortamlarda vücudun diğer bölgelerine veya diğer bireylere yayılabilir.
Türleri
İnterdigital Tinea Pedis:
Tanımlama: En sık görülen tiptir ve genellikle ayak parmakları arasında (özellikle dördüncü ve beşinci ayak parmakları arasında) başlar. Deride pullanma, maserasyon ve fissürleşme ile kendini gösterir.
Semptomlar: Kaşıntı, yanma ve batma hissi yaygındır.
Komplikasyonlar: Cilt bariyerinin bozulması nedeniyle ikincil bakteriyel enfeksiyon oluşabilir.
Mokasen Tipi Tinea Pedis:
Tanımlama: Taban ve topuklarda hiperkeratoz (kalınlaşma) ile karakterize, mokasen giymiş görünümüne benzeyen bir durumdur.
Semptomlar: Genellikle kaşıntı ve rahatsızlığın eşlik ettiği kuru, pullu ve kalınlaşmış deri.
Komplikasyonlar: Kronik ve tedavisi zor olan bu tip, onikomikoza (ayak tırnaklarında mantar enfeksiyonu) yol açabilir.
Vezikülobüllöz Tinea Pedis:
Tanımlama: Daha az yaygındır, ayak tabanında vezikül (içi sıvı dolu küçük kabarcıklar) veya bül (daha büyük kabarcıklar) oluşumu ile karakterizedir.
Semptomlar: Kaşıntı ve ağrılı kabarcıklar, genellikle ikincil bir bakteriyel enfeksiyon eşlik eder.
Komplikasyonlar: Kabarcıklar patlayarak erozyonlara ve ikincil enfeksiyona yol açabilir.
Ülseratif Tinea Pedis:
Tanımlama: Tipik olarak diyabet veya HIV hastaları gibi bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde görülen nadir ve şiddetli bir formdur.
Semptomlar: Genellikle ikincil bir bakteriyel enfeksiyonla birlikte ağrılı ülserler ve erozyonlar.
Komplikasyonlar: Deri bütünlüğünün büyük ölçüde bozulması nedeniyle yüksek selülit ve diğer ciddi deri enfeksiyonları riski.
Tedavi
İlk Değerlendirme
Öykü: Enfeksiyonun semptomlarını, süresini ve şiddetini değerlendirin. Yakın zamanda toplu duşa maruz kalma, tıkayıcı ayakkabı kullanımı ve önceki mantar enfeksiyonu öyküsü gibi risk faktörlerini göz önünde bulundurun.
Muayene: Tineanın tipini değerlendirin: Tinea pedis tipini (interdigital, mokasen, vezikülobüllöz veya ülseratif) değerlendirin ve sekonder bakteriyel enfeksiyon belirtileri olup olmadığını kontrol edin.
Teşhis: Dermatofitlerin varlığını doğrulamak için KOH (potasyum hidroksit) preparatı için deri kazıntıları. İnatçı veya atipik vakalarda mantar kültürü veya biyopsi düşünülebilir.
Birinci Basamak Tedavi: Topikal Antifungaller
Endikasyon: Hafif ve orta dereceli tinea pedis vakaları, özellikle interdigital ve mokasen tipleri.
İlaçlar
Terbinafin (Lamisil): Etkilenen bölge(ler)e 1-2 hafta boyunca günde bir kez ince bir tabaka halinde uygulayın.
Klotrimazol (Lotrimin): 2-4 hafta boyunca günde iki kez uygulayın.
Mikonazol (Micatin): 2-4 hafta boyunca günde iki kez uygulayın.
Butenafin (Lotrimin Ultra): 2-4 hafta boyunca günde bir kez uygulayın.
Tolnaftate (Tinactin): 2-4 hafta boyunca günde iki kez uygulayın.
Alternatif Topikaller:
Naftifine (Naftin): Günde bir kez 2 hafta boyunca uygulayın.
Ekonazol (Spektazol): 2-4 hafta boyunca günde bir kez uygulayın.
Süre: Tipik olarak tedavi, şiddete ve kullanılan spesifik antifungale bağlı olarak 1-4 hafta devam eder. Mantarın eradikasyonunu sağlamak için semptomlar düzeldikten sonra tedaviye en az 1 hafta devam edilmelidir.
İkinci Basamak Tedavi: Sistemik (Oral) Antifungaller
Endikasyon: Şiddetli, yaygın veya dirençli vakalar; belirgin hiperkeratozlu mokasen tipi veya tırnakları tutan vakalar (onikomikoz).
İlaçlar
Terbinafin: 2 hafta boyunca günde bir kez 250 mg oral.
Itrakonazol: 2 hafta boyunca günde bir kez ağızdan 200 mg.
Flukonazol: Şiddetine bağlı olarak 2-6 hafta boyunca haftada bir kez ağızdan 150 mg.
Griseofulvin: 4-8 hafta boyunca günde 500 mg oral (daha uzun tedavi süresi ihtiyacı ve potansiyel yan etkiler nedeniyle daha az kullanılır).
Süre: Tipik olarak sistemik tedavi, şiddete ve kullanılan ilaca bağlı olarak 2-6 hafta sürer. Yaygın tutulum veya onikomikoz vakalarında daha uzun bir süre gerekebilir.
Yardımcı Tedaviler
Topikal Kortikosteroidler: Belirgin enflamasyon veya vezikülobüllöz tip vakalarda, enflamasyonu azaltmak için ilk birkaç gün düşük potensli bir topikal kortikosteroid (örn. hidrokortizon %1) eklenebilir. Bu, enfeksiyonu maskelemekten kaçınmak için dikkatli bir şekilde ve sadece tıbbi gözetim altında kullanılmalıdır.
Antibakteriyel Tedavi: İkincil bakteriyel enfeksiyon mevcutsa, topikal (örn. mupirosin) veya oral antibiyotikler (örn. sefaleksin) gerekli olabilir.
Farmakolojik Olmayan Müdahaleler
Ayak Hijyeni: Hastalara ayaklarını kuru tutmalarını, çoraplarını günlük olarak değiştirmelerini ve nemi azaltmak için ayakkabılarında mantar önleyici tozlar kullanmalarını tavsiye edin.
Ayakkabılar: Nefes alabilen ayakkabıların kullanılmasını ve tıkayıcı ayakkabılardan kaçınılmasını teşvik edin. Ayakkabıların dezenfeksiyonu gerekli olabilir.
Çevresel Kontrol: Mantar barındırabilecek ortak alanların ve kişisel eşyaların (örn. havlu, çorap) düzenli olarak temizlenmesi ve dezenfekte edilmesi.
Takip ve İzleme
Yeniden değerlendirme: Hastalar 2-4 haftalık tedaviden sonra yeniden değerlendirilmelidir. Semptomlar devam ederse veya kötüleşirse, daha fazla tanısal çalışma gerekebilir ve tedavinin ayarlanması gerekebilir.
Kronik veya Tekrarlayan Vakalar: Yeniden enfeksiyon veya tedaviye uyumsuzluk olasılığını göz önünde bulundurun. Bu gibi durumlarda, daha uzun tedavi süresi veya kombinasyon tedavisi gerekebilir.
Alternatif Tedaviler
Çay Ağacı Yağı (Melaleuca alternifolia): Topikal olarak %25-50 konsantrasyonlarda uygulanan çay ağacı yağı antifungal özelliklere sahiptir. Günde iki kez 4 hafta boyunca uygulayın. Geleneksel antifungallerden daha az etkilidir ve tahrişe neden olabilir.
Sirke Islatmaları (Asetik Asit): Seyreltilmiş sirke (1 ölçek sirke 2-4 ölçek su) günde 10-15 dakika bekletilerek mantar yükünün azaltılmasına yardımcı olabilir. Bu genellikle birincil tedaviden ziyade yardımcı tedavi olarak kullanılır.
Sarımsak Özü (Ajoene): Bazı çalışmalar, sarımsakta bulunan bir bileşik olan ajoenin antifungal özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. 2 hafta boyunca günde iki kez %0,4 ajoene krem uygulayın.
Tarih
1800’lar: Mantar Enfeksiyonlarının Erken Dönem Tanımları
1841: “Favus” terimi kafa derisi ve ciltteki mantar enfeksiyonunu tanımlamak için kullanılır. Bu, bir dermatofit enfeksiyonunun kaydedilen en eski tanımlarından biridir, ancak özellikle tinea pedis’e atıfta bulunmamaktadır.
1845: Alman doktor David Gruby, dermatofit enfeksiyonlarının anlaşılmasında önemli bir dönüm noktası olan saçkıranın nedeni olarak Trichophyton mantarını tanımlar. Bu bulgu, daha sonra tinea pedis de dahil olmak üzere diğer dermatofit enfeksiyonlarına yönelik araştırmaların temelini oluşturdu.
1900’lar: Tinea Pedis’in Tanınması ve İncelenmesi
1908: Fransız bir dermatolog olan Raymond Sabouraud, ayakları etkileyenler de dahil olmak üzere mantar enfeksiyonları üzerine kapsamlı bir çalışma yayınlar. Çalışmaları, tinea pedis’in ayrı bir dermatofit enfeksiyonu olarak klinik kimliğinin belirlenmesine yardımcı olur.
1920’lar: Bu durum, mantar enfeksiyonlarına elverişli koşullara maruz kalan I. Dünya Savaşı’ndan dönen askerler arasında yaygın bir sorun olarak kabul edilmesiyle aynı zamana denk gelecek şekilde, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygın olarak “atlet ayağı” olarak anılmaya başlar.
1930’lar-1950’ler: Teşhis ve Tedavide Gelişmeler
1934: KOH testinin (potasyum hidroksit preparatı) ortaya çıkışı, tinea pedis de dahil olmak üzere mantar enfeksiyonlarının teşhisi için standart bir yöntem haline gelir. Bu tanı yöntemi 20. yüzyılın ortaları boyunca geliştirildi.
1940lar: Undesilenik asit ve tolnaftat gibi topikal antifungal ajanların geliştirilmesi, tinea pedis için hedefe yönelik tedavilerin başlangıcını işaret eder.
1950’ler: Oral bir antifungal ajan olan griseofulvin’in yaygın kullanımı, tinea pedis de dahil olmak üzere daha şiddetli veya inatçı dermatofit enfeksiyonu vakaları için etkili bir tedavi seçeneği sunar.
1960’lar-1980’ler: Araştırma ve Tedavi Seçeneklerinin Genişletilmesi
1960’lar-70’ler: Devam eden araştırmalar, Trichophyton rubrum ve Trichophyton mentagrophytes gibi tinea pedis’ten sorumlu çeşitli dermatofit türlerini tanımlamaktadır.
1980’ler: Klotrimazol ve mikonazol gibi imidazoller de dahil olmak üzere yeni antifungal ajanların kullanıma girmesi, tinea pedis için daha etkili topikal tedavi seçenekleri sunar.
1990’lar-2000’ler: Modern Anlayış ve Yönetim
1990’ler: Hem topikal hem de oral formülasyonları olan terbinafinin geliştirilmesi ve onaylanması, etkinliği ve daha kısa tedavi süreleri nedeniyle tinea pedis tedavisinde önemli bir ilerlemeyi temsil etmektedir.
2000’ler: Araştırmacılar antifungal direnç mekanizmalarını anlamaya, tedavi protokollerini iyileştirmeye ve tinea pedis için tanı tekniklerini geliştirmeye odaklanır.
2010’lar-2020’ler: Devam eden çalışmalar, kombinasyon tedavilerinin etkinliğini ve tinea pedis bulaşmasında çevresel faktörlerin rolünü araştırmaktadır,
İleri Okuma
Aly, R. (1994). “Fungal Infections.” Journal of the American Academy of Dermatology, 31(3), S30-S32. DOI: 10.1016/S0190-9622(08)80743-5.
White, P. L., Archer, A. E., Barnes, R. A. (2020). “Diagnosis of Fungal Infection in the 21st Century.” Journal of Fungi, 6(4), 207. DOI: 10.3390/jof6040207.
Havlickova, B., Czaika, V. A., Friedrich, M. (2008). “Epidemiological trends in skin mycoses worldwide.” Mycoses, 51(Suppl 4), 2-15. DOI: 10.1111/j.1439-0507.2008.01606.x.
Havlickova, B., Czaika, V. A., Friedrich, M. (2008). “Epidemiological trends in skin mycoses worldwide.” Mycoses, 51(Suppl 4), 2-15. DOI: 10.1111/j.1439-0507.2008.01606.x.
Lupi, O., Tyring, S. K., McGinnis, M. R. (2005). “Tinea pedis: Current approaches to management.” American Journal of Clinical Dermatology, 6(2), 75-86. DOI: 10.2165/00128071-200506020-00002.
Zhan, P., Liu, W. (2017). “The changing face of dermatophytic infections worldwide.” Mycopathologia, 182(1-2), 77-86. DOI: 10.1007/s11046-016-0070-z.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.