Spermatosel

Sinonim: Spermatocele.

Testis, epididimis veya sperm kanalındaki sperm ile dolmuş kistlerdir. (Bkz; Spermat-o-sel)"spermatocele" ile ilgili görsel sonucu

Etiyoloji

Spermatosel birçok erkekte doğuştandır, ancak uzun süredir devam eden epididimit veya bir yaralanmanın sonucu da olabilir. Ortaya çıkan drenaj tıkanıklığı, protein içeren sıvı ve spermle dolu bir genişlemenin oluşumuna yol açar.

Epidemiyoloji

Spermatosel çok yaygındır. Erkeklerin yaklaşık% 80’inde tespit edilebilir, ancak çoğunda sadece çok küçüktür. Bu durumda, bu tip kist genellikle herhangi bir semptoma neden olmaz. Sadece yaklaşık% 5’i spermatoselin genişlemesinden şikayet eder, bu aşırı durumlarda 10 cm ve daha fazla çapa ulaşabilir.

Çoğu durumda, spermatosel epididimden başlar. Daha nadir olarak, kökeni spermatik korddadır. Hemen hemen her zaman üst testis direğinde lokalizedir.

Klinik

Belirtiler

  • Çoğu durumda olduğu gibi, spermatosel yalnızca toplu iğne başı büyüklüğündeyse, herhangi bir semptoma neden olmaz. Büyütüldüğünde, aşağıdaki gibi belirtiler:
    • Acı çekmek
    • Baskı hissi

Teşhis

Ayırıcı tanı açısından yapılacak ilk şey bir testis tümörünü dışlamaktır. Ayrıntılı teşhis, palpasyon ve görüntüleme prosedürleri ile gerçekleştirilir.

Tedavi

  • Spermatosel herhangi bir semptoma neden olmazsa tedaviye gerek yoktur. Aksi takdirde cerrahi rezeksiyon endikedir. Prosedür belirli riskleri içerir:
    • Epididim enfeksiyonu
    • Skrotal hematom
    • Kanama
    • Yara enfeksiyonu
    • Kısırlık

BİR ŞEYLER BİLİYORSUN JOHN SNOW…

19. yy’da şehir tulumbalarından yayılan Kolera, halkın korkulu rüyası idi.

Jon Snow  ismi sanıyorum bu sıralar herkese oldukça tanıdık gelecektir. Çoğumuzun severek seyrettiği ya da okuduğu Taht Oyunları ( Game of Thrones) serisindeki ana karakterlerden biri Jon Snow.  Evini, sevdiklerini geride bırakarak,  Duvar’a gidiyor, ve burada soğuk ve karlı kuzeyden gelecek ölümü durdurmak için kıyasıya bir mücadele veriyor.

Ölüme karşı en az Jon Snow kadar önemli bir mücadele vermiş, yaşadığı yıllarda sayısız insanı öldüren bir başka korkunç tehdite karşı durmuş ve geçtiğimiz ay 200. yaşgününü kutladığımız bir başka kahraman daha var: Dr. John Snow.

Dr. John Snow, 15 Mart 1813 yılında, bir işçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ondört yaşında, bir cerrahın yanında asistan olarak çalışmaya başlayan Snow, 23 yaşında Londra’ya taşınarak tıp eğitimi görmeye başladı.  1844 yılında doktor olarak tıp fakültesinden mezun oldu ve 1850 yılında İngiliz Kraliyet Doktorları Birliği’ne kabul edildi.

john-snow-main

Dr. John Snow (1813-1858)

Tıbbın pekçok farklı alanında çalışan Dr. John Snow, bir hezarfen (polymath) (*) idi. O yıllarda anestezi yeni keşfedilmişti ve cerrahi müdaheleleri daha insani hale getirme konusunda ciddi umut vaat ediyordu. Dr. Snow, özellikle kloroform maddesi ile ilgili çalışmalarda bulunuyordu, hatta dönemin İngiltere Kraliçesi Victoria’ya doğum sırasında anestezi vermişti.  Ancak Dr. John Snow’u tıp tarihinde saygıyla anılan bir kahraman olmasının sebebinin dönemin en korkutucu hastalıklarından biri olan kolera ile savaşta edindiği zafer ve bu vesile ile epidemiyoloji (**)bilimine yaptığı katkı olduğunu söyleyebiliriz.

Daha önce, 19. Yüzyıldaki tuhaf tıp uygulamaları yazımızdan da hatırlayacağınız üzere, o yıllarda henüz mikropların hastalık kaynağı olduğu bilinmiyordu. Kolera ve veba gibi hastalıkların, kötü havadan ve havadaki kötü kokulardan kaynaklandığı düşünülüyordu. Bu nedenle bu tip hastalıklarda bir bulaş etmeni olduğu kimsenin aklına gelmiyordu.

Snow, 1854 yılında Londra’nın Soho mahallesinde yaşıyordu. O yıllarda, ülkenin pekçok yerinde sıklıkla kolera salgını görülmekteydi. Bu salgınların en büyüklerinden biri de, Dr. Snow’un ikamet ettiği Soho bölgesinde ortaya çıktı.   31 Ağustos 1854 tarihinde ortaya çıkan salgında, ilk üç günde 127 kişi hayatını kaybetti. İzleyen bir hafta içinde, bölgede yaşayanların dörtte üçü şehri korkuyla terk ettiler.  Takvimler 10 Eylül’ü gösterdiğinde ölü sayısı 500’e ulaşmıştı.

Bu korkutucu salgının Dr. Snow’un dikkatini çekmesi uzun sürmedi. Dr. Snow, o yıllarda kabul gören koleranın “kötü hava“dan kaynaklandığı görüşüne karşı oldukça şüpheyle yaklaşıyordu. Hastalığın etmeninin ne olduğunu bilmemesine rağmen, araştırmaya koyuldu.  Önce mahallede yaşayanlarla konuştu, kimlerin hastalandığının envanterini tutmaya başladı. Zamanla, topladığı veriler arttıkça bunları grafik olarak gösterecek bir yol düşünmeye başladı. En sonunda, bugün adının tarihe geçmesini sağlayan meşhur Soho 1854 Kolera Salgını Haritası’nı oluşturdu.

Bu harita, basitçe şehrin sokaklarını ve şehirde bulunan su tulumbalarını gösteren bir haritaydı. Dr. John Snow, ölüm vakalarını bu haritaya bir bir işaretlemeye başladığında ilginç bir sonuçla karşılaştı: Ölüm vakaları bir noktada kümelenmişti.

Dr. John Snow’un kolera salgınına neden olan kaynağı tespit etmek için yaptığı harita.  Sokakların kenarında görülen üstüste çizili çubuklar her bir ev hanesindeki ölen kişi sayısını gösteriyor.  Salgına neden olan su tulumbası ise haritanın ortasında görülebilir. ( Wellcome Images)

Ölenlerin çoğunluğu, içme suyunu Broad Sokağı köşesinde yer alan su tulumbasından alan evlerde meydana gelmişti. Dr. Snow, söz konusu tulumbayı yakından tetkik etti, tulumbanın çektiği suyu kimyasal ve mikroskopik incelemelere tabi tuttu, ancak bir şey bulamadı.  Lakin elindeki tüm veriler, ölümlerin bu tulumba etrafında kümelendiğini gösteriyordu. Bu nedenle önlem olarak, tulumbanın kolunu söktürdü. Salgın tulumbanın kullanılmaz hale gelişinden sonra  kısa zaman sonra duruldu (***).

JohnSnow.Breaks.Pump_

Dr. John Snow, Broad Sokağı’ndaki salgına neden olan tulumbanın kolunu kırıyor. (Temsili resim, Kaynak: Environmental History Timeline)

Dr. John Snow’un kolera salgınına yaklaşımı adeta CSI dizilerindeki vakaların çözümünü anımsatıyor. Ölüm vakalarını harita üzerinde işaretlemeye başladıktan sonra, fark ettiği şablona uymayan vakalar olduğunu da gördü. Örneğin,  tulumbaya çok yakın olmasına rağmen yakındaki bir manastırdaki papazlardan hiçbiri kolera olmamıştı. Daha detaylı araştırma sonucu, manastırdaki keşişlerin su içmedikleri, sadece kendi binalarının içinde bulunan bir kuyudan alınan suyla bira imal ettikleri ve onu içtiklerini saptadı. Bir başka ilginç vaka da, Soho’dan oldukça uzakta olan West Hampstead’de görülen koleralı bir kadındı. Bu durum ilk başta hastalığın başka bir kaynağı daha olabileceğini düşündürmüştü. Ancak, çok geçmeden söz konusu hastanın, Broad Sokağındaki bu tulumbadan çıkan suyu çok beğendiği, bu nedenle de Soho’da yaşayan oğlunun her gün kendisine at arabası ile bir damacana su gönderdiğini saptadı.

Dr. Snow, bulgularını zamanında Medical Times isimli tıbbi dergiye yazdığı mektupta şöyle ifade etmişti:

“Ölümlerin neredeyse hemen hepsinin Broad Sokağı tulumbasına yakın olduğunu tespit ettim. Bu tulumbadan uzakta, bir başka sokak tulumbasına yakın olan evlerde ise sadece on ölüm vakası meydana gelmişti. Burada ölen kişilerin ailelerinden beşi ile konuştuğumda, evlerine daha yakın bir tulumba olmasına rağmen, Broad Sokağı tulumbasının suyunu daha çok beğendikleri için damacanalarını oradan doldurduklarını öğrendim.  Diğer üç ölü ise, Broad Sokağı’na yakın bir okula giden çocuklardı.

 

Şüpheli tulumba yakınındaki evlerde ise 61 adet ölüm vakası tespit ettim.  Bu kişilerin tamamı Broad Sokağı tulumbasından su içen kişilerdi.

 

Bulgularımı,  7 Eylül’de St. James Manastırındaki yöneticilere aktardım. Onlara sunduğum veriler sayesinde, ertesi gün tulumbanın kolu söküldü.”

 

Daha sonra, söz konusu tulumbanın, eski bir foseptik çukurunun 1 metre kadar yakınında olduğu saptandı.  Bu foseptik çukuru, kolera salgınının kaynağı idi. Daha önce kolera olan bir bebek bezi bu foseptik çukura atılmış, çukurdan sızan lağım suyu, hemen yakındaki sokak tulumbasının kuyusuna karışmış ve yüzlerce kişinin ölümüne neden olmuştu.

345845299_82da3f8913

Broad Sokağı köşesindeki, 1854 kolera  salgınını başlatan meşhur su tulumbası. Bugün, hala sapı çıkmış halde, Dr. John Snow’un anısını yaşatıyor.

Tulumbanın kolunun çıkarılmasıyla salgın kontrol altına almıştı.  Ancak, devlet görevlileri salgın sonlandıktan hemen sonra tulumba kolunu tekrar yerine taktılar ve salgın nedeninin sudaki bir etkenden kaynaklanmış olma ihtimalini asla resmen kabul etmediler. Zira Dr. Snow’un bulguları ne kadar ikna edici olsa da, bu teoriyi kabul etmeleri, koleranın “kötü hava”dan ziyade, insanların lağım suyu karışmış suyun tüketilmesi sonucu meydana geldiğini kabul etmek demekti. Bu, belediye ve diğer yönetim kadrosunun politik olarak kabul etmek istedikleri bir durum değildi. Öyle ya, insanlara temiz su sağlamak onların göreviydi ve lağım suyunun içme suyuna karıştığını kabul etmeleri işlerini iyi yapmadıklarını kabul etmeleri demek olacaktı.

Politik engellemelere rağmen, Dr. John Snow, yaptığı bu çalışma ile halk sağlığı ve epidemiyoloji alanında bir çığır açmıştı. Zamanın kabul görenkötü hava teorisine eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşması, veri toplamadaki titizliği, tuttuğu sistematik kayıtlar ve yaptığı istatistik analiz, bugün kullandığımız epidemiyoloji  metodolojisinin temellerini oluşturuyor.

Bugün, 2000’den fazla üyesi olan Kraliyet Halk Sağlığı Birliği, her yıl Dr. John Snow anısına “Tulumba Kolu” isimli bir kongre düzenliyor. Dünyanın dört bir yanından epidemiyoloji ve halk sağlığı uzmanlarının katıldığı bu kongrede, güncel halk sağlığı konularıyla ilgili sunum ve toplantılar yapılıyor.  Ardından, halk sağlığı alanında yüzleştiğimiz zorlukları sembolize etmek adına, Dr. John Snow’un karşılaştığı engelleri anarak, bir tulumbanın kolu önce törenle yerinden çıkarılıyor, daha sonra tekrar takılıyor.

(*) Epidemiyoloji: Toplumdaki hastalık, kaza ve sağlıkla ilgili durumların, görülme sıklıklarını, dağılımlarını ve bu görülme sıklıklarını etkileyen süreçleri araştırıp inceleyen  bir tıp bilimi dalıdır. Epidemiyolojinin hedefi, bu süreçleri ortaya çıkararak toplum sağlığını iyileştirmektir.

(**) Hezarfen (Polymath): Birden fazla bilimsel alanda yetkin olan biliminsanı.

(***)Bazı kaynaklar, kolera salgınının durmasında Dr. John Snow’un tulumba kolunu çıkarttırmasının büyük etkisi olduğuna inanmasına rağmen, salgının tulumbanın çalışmaz hale gelmesinden önce  şiddetini yitirmeye başladığını düşünen bir görüş de mevcut. 

Meraklısına Notlar:
  • Dr. John Snow’un Medical Times dergisine yazdığı mektubu şuradan okuyabilirsiniz.
  • Medical London isimli belgeselin, Londra kolera salgını ve Dr. John Snow’u anlatan bölümünü ekte izleyebilirsiniz. (İngilizce).

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

 

Kaynaklar:
  1. AçıkBilim
  2. Wellcome Trust: John Snow, Medical Dedective.
  3. Tufte, Edward (1997). Visual Explanations, chapter 2. Graphics Press. ISBN 0-9613921-2-6.
  4. The John Snow Society: John Snow Facts
  5. UCLA Department of Epidemiology: The Cholera Near Golden Square and at Deptford
  6. BBC, Historic Figures: John Snow

ÇİKOLATA – NOBEL EĞRİSİ – STOCKHOLM’E GİDEN YOL

Vurucu ve ilgi çekici başlığımı attıktan sonra, yanımda bulunan çikolatamdan bir parça alıp ağzıma atıyorum ve mutlu mutlu sırıtarak acaba bunun gibi kaç kilo daha yersem günün birinde bana Nobel Ödülü verirler ve ben de Stockholm’ü görme fırsatı elde ederim diye düşünüyorum. Sonra başlığı tekrar okuyorum ve birbirinden bu kadar ilgisiz gibi gözüken iki şeyin nasıl bir araya geldiğini hatırlamaya çalışıyorum. Nobel Ödülü kazanmak ile çikolata yemek arasında nasıl bir ilişki olabilir? Yıllardır mide ve kilo sorunları yaşayan beni bugün tekrardan çikolataya başlatan bir çalışma, o çalışmanın getirdikleri ve ona karşı öne sürülen tezler ile birlikte, hem öne sürdüğü fikir hem de bilimsel yönteme/verilere tekrardan kısaca bir göz atmak anlamında oldukça faydalı olabileceğine inanmam, yazının geri kalanını Dr. Franz Messerli’nin New England Journal of Medicine’da 2012 yılında yayınlanan çalışmasına[1] adamama sebep oluyor.

Dr. Messerli, ABD’de bulunan St Luke’s-Roosevelt Hastanesi’nde ve Columbia Üniversitesi’nde çalışan bir tıp doktoru. 10 Eylül 2012 tarihinde dünyanın en önde gelen tıp dergilerinden olan New England Journal of Medicine’da, ülke başına düşen Nobel Ödülü sahibi biliminsanı sayısı ile ülkede kişi başına tüketilen çikolata arasında doğrusal bir ilişki olduğunu gösteren makalesi yayınlandı. Oldukça sarsıcı! Ülkemiz dışındaki popüler haber sitelerinde büyük bir ilgiyle karşılanması ancak aynı alanda çalışan bilim insanlarınca da oldukça kuşkucu bir şekilde yaklaşılması çalışmanın sarsıcılığını gösteriyor, en azından popüler anlamda.

Makalenin detaylarına geçmeden, öncelikle şu soruya cevap vereyim; neden çikolata? Nasıl bir zihnin ürünü durup dururken çikolata ile Nobel Ödülü sayısını karşılaştırmak ister? Eğer çikolataya biraz daha yakından bakarsak, sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Kısaca Çikolata


Çikolata yaklaşık olarak 3000 yıldır insanlık tarafından biliniyor ve tüketiliyor. Daha çok Mayalar ve Aztekler tarafından tüketilirken, Avrupa’lı keşiflerin bu iki ulusu tüketmesinin ardından Avrupa’ya geçiyor ve zaman içerisinde şu anda yediğimiz bol kalorili besine dönüşüyor. Benim burada verdiğimden çok daha detaylı ve eğlenceli bilgiye Kerem Kaynar’ın Çikolata: Tanrıların Yiyeceği isimli makalesinden ulaşabilirsiniz.

Flavonoidce zengin tanrıların yiyeceği (c) WikiCommons

Flavonoidce zengin tanrıların yiyeceği (c) WikiCommons

Ben çikolatanın konumuza ilgisine geleyim. İçerdiği kakao sayesinde pek çok farklı kimyasala ev sahipliği yapıyor bizim kalori depomuz. Dopaminden kafeine, serotoninden theobromine, sonu “-in” ile biten pek çok kimyasal ürün (genel olarak amin içeren bileşikler) çikolatanın içinde bulunuyor[2]. Meraklısına bahsedeyim; dopamin sinirsel iletimde rol alan bir hormondur ki fazlası şizofreniye yol açar, kafein ise zaten hepimizin yakından bildiği bizi uyanık tutan merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır. Geri kalan ikisinden serotonin eksikliğinde depresyona yol açan, mutluluk duygusuyla ilişkilendirdiğimiz bir sinirsel iletken iken theobromin ise mutluluk hormonu olarak da adlandırılan endorfinin salgılanmasında rol oynayan, yapısı kafeine benzeyen bir kimyasal. Ama bunlardan hiçbirisi Nobel kazanmamızı, daha doğrusu yüksek bilişsel aktivite göstermemizde doğrudan etkili değildir. Öte yandan, kakaoda bulunan flavonoid adı verilen kimyasallar bilişsel aktivite ile daha yakından ilgililer.

Flavonoidler ve Çikolata

Flavonoidler bitkilerin ikincil metabolik ürünleridir. Türkçe söylersek, bitkilerin yaşamlarını devam ettirmelerinde birincil öneme sahip olmayan ancak bitkisel işlevlerin bir kısmının sağlanmasına yarayan ürünlerin arasında flavonoidler de bulunuyor. Bitkilerin sarı, kırmızı ve mavi renkler almasına yardımcı olmaları, yüksek enerjili morötesi ışının filtrelenmesinde rol almaları ve bitkilerin azot bağlama işleminde görev almaları flavonoidlerin görev tanımını büyük ölçüde kapsıyor. Bizim için önemli olan şey ise, flavonoidlerin şimdiye kadar antiallerjik, ateş düşürücü ve antioksidant özelliklerinin olabileceğinin, en azından deneysel ortamda gösterilmiş olması. Yani, flavonoidler bizim için oldukça yararlı ürünler olabilirler (önemle vurgulamak isterim ki flavonoidlerin henüz geniş çaplı insan deneyleri yapılmamıştır, FDA tarafından henüz onaylanmış bir flavonoid ilaç yoktur [3]). Dahası, kanser karşıtı etkilerinin de olduğu söylenmektedir ama henüz tam olarak doğrulanmamıştır[4]. Bütün bunlar göz önüne alındığında flavonoidlerin önümüzdeki yıllarda önemli bir araştırma konusu olabileceği fikrine kapılmadan edemiyor insan.

Bilişsel aktivite demişken, flavonoidlerin, kesin olmamakla beraber, insanlarda bunamayı geciktirdiği ve yaşlılıkla gelen bilişsel aktivitelerde gerilemeyi yavaşlattığı yönünde bulgular olduğunu söylemeden edemeyeceğim[5-9]. Zaten bu bulgular da Messerli’nin bu yazıda bahsi geçen çalışmasının temel itkisini oluşturuyor.

Nobel ile Çikolatayı İlişkilendirmek

Messerli, şöyle bir düşünce yolu izliyor; madem flavonoidlerin bilişsel aktiviteyi arttırdığı düşünülüyor, o zaman acaba ülkede tüketilen çikolata miktarı ile ülkenin bilişsel aktivitesi arasında bir bağlantı var mıdır? Tüketilen çikolata miktarını bulmak kolay, bunun için şirketlerin verilerine veya veritabanlarına ulaşmak yeterli. Ancak bir toplumun, ya da daha önemlisi bir bireyin bilişsel aktivitesini nasıl tanımlarsınız, bunu nasıl ölçersiniz? Messerli bunu ölçmek için, verisine oldukça rahat bir şekilde ulaşılabilinen ve bilim dünyasının açık ara en prestijli ödülü olan Nobel Ödülü’nü seçiyor. Ardından, ülkedeki kişi başına düşen Nobel Ödülü sayısı ile tüketilen çikolata miktarını karşılaştırıyor. Elde ettiği sonuçlar, her iki değişken arasında doğrusal bir ilişki, bir bağlaşıklık (korelasyon) gösteriyor. Listenin en başında İsviçre geliyor, onu İsveç izliyor, ki bu ülkeler de çikolatanın en çok tüketildiği ülkeler aynı zamanda. ABD’de kişi başına tüketilen çikolata miktari 5 kg. iken, bu İsviçre’de 11.5 kg’a çıkıyor. Sonuçlara göre ABD bu sayede 12 kişi çıkarabilmiş, İsviçre ise 32. Elbette belirtmem lazım, Nobel kazanan vatandaş sıralamasında ABD 350 ile açık ara önde; İsviçreliler’in sayısı ise 26 [10]. Unutmadan, ABD’nin yaklaşık olarak 320 milyon nüfusu varken İsviçre’ninki 8 milyon civarında. Böyle muazzam bir uçurum da gözardı edilmemeli.

Çikolata Tüketimi ile Nobel Ödüllü bilim insanlarının ilişkisini gösteren orijinal grafik

Çikolata Tüketimi ile Nobel Ödüllü bilim insanlarının ilişkisini gösteren orijinal grafik

Bağlaşıklık İncelemesi Bize Ne Söyler, Ne Söylemez

İşte bu noktada, bir saniye durup düşünmemiz gerekiyor; bir takım veriyi işlediniz ve onları bağlaşıklık incelemesine tabii tutarak bir dizi sonuç elde ettiniz. Öncelikle şunu sormalıyız; bağlaşıklık analizi bize ne söyler? Messerli’nin bulduğu sonuçlar, aslında bize doğrudan doğruya Nobel almanın yolunun çikolata tüketiminden geçtiğini söylemez; tek bilebildiğimiz şey Nobel sayısı ile çikolata yemenin arasında bir ilişki olduğu. Bu ilişki, nedensellik göstermez, yani çikolata yediğiniz için Nobel alma şansınız artmaz ya da tam tersi doğru olmak zorunda değil. Bir başka bakış açısı ise, bu iki değişkenin arasında doğrudan bir nedensellik olmasa bile, ikisinin ortak bir nedeni olabilir. Dahası, bu değişkenlerin arasındaki ilişki tamamen tesadüf de olabilir. Önemli olan, bu seçeneklerden hangisinin doğru olduğuna karar verebilmekte.

Birkaç örnek vereyim. Yeldeğirmenlerinin dönme hızı ile rüzgarın şiddetini karşılaştıracak olursak, daha şiddetli rüzgarda dönme hızının daha yüksek olduğunu buluruz. Fakat bağlaşıklık analizi uyguladıysak eğer, tek bilebileceğimiz şey şiddetli rüzgar ile daha hızlı dönme arasında bir ilişki olduğu. Misal, şunu söyleyemeyiz; yeldeğirmenlerini döndüren şey rüzgardır, bu yüzden şiddetli rüzgar yüksek dönme hızının sebebidir. Çünkü bağlaşıklık analizi, aynı olguya farklı bir açıdan bakarak şiddetli rüzgarın sebebinin hızlı dönen yeldeğirmenleri olduğunu söylememize izin verir. Kısacası, nedensellik (sebep-sonuç) ilişkisini bağlaşıklık analizi ile yakalayamayız.

Daha uçuk bir örnek vereyim. Hayatımın ilk on beş yılı boyunca boyumu ölçtüm diyelim. Bu veriyi İstanbul Boğazı’ndan her yıl geçen gemi sayısıyla karşılaştırdığım zaman da doğrusal bir ilişki elde edeceğim; çünkü benim boyum ilk on beş sene boyunca her yıl uzadı, aynı zamanda da boğazdan geçen gemilerin sayısı da her yıl arttı. Ama sorarsanız benim boyumun uzamasının nedeni boğazdan geçen gemiler mi yoksa boğazdan geçen gemiler benim boyum uzadığı için mi artıyor diye, vereceğim cevap “hiçbiri” olacak, çünkü arada hiçbir bağlantı yok. Bu ilişki tamamen tesadüf eseri oluşmuş durumda.

Nobel Fizik Ödülü kazananlar

Einstein ne kadar çikolata yemiştir acaba çığır açan çalışmalarını yaparken?

İşte tam da bu saydığım sebeplerden dolayı Messerli’nin çalışması pek çok eleştiri aldı. Bunlardan bazısı çıkarımın yetersiz olduğu ve altında başka sebeplerin yattığını söyledi, bazısı doğrudan verilerin güvenilirliğini sorguladı. İlk eleştiriye biraz daha yakından bakalım.

Eleştiriler ve Karşı Görüşler

Yayınlanan bir başka çalışma, Messerli’nin incelemesini farklı iki veri üzerinden yürüttü. Burada, kişi başına düşen milli gelir ile kişi başına düşen çikolata tüketimi karşılaştırıldı. Sonuç? Messerli’nin gördüğü eğilimin aynısı burada da ortaya çıktı. Bu demek oluyor ki, kişi başına düşen milli gelir ile Nobel kazanan bilimadamı sayısı arasında da doğrusal bir ilişki var. Çalışmayı gerçekleştiren yazarların bahsettiği gibi, güçlü ekonomiye sahip ülkelerden bilime daha büyük katkılar geliyor ve bu sebeple de Nobel Ödülü daha çok gelişmiş ülkelerden çıkıyor. Eldeki verileri düşününce bana biraz daha elle tutulur bir açıklama gibi geldi. Zaten, Messerli’nin kendisi de çalışmasının sonuçlarından haberdar olduğu için kendisini doğrulayacak veya yanlışlayacak deneylerin yapılması gerektiğini söylüyor.

Bir başka bilimadamı grubu ise, Messerli’nin çalışmasına verilerin yetersizliği ve güvenilir olmaması açısından yaklaşıyor. Elimizde 1900’den beri Nobel kazananların tam listesi bulunsa da, Messerli’nin çikolata tüketimine dair verileri en erken 2002 yılından başlıyor. Yani, 2002’den daha önce tüketilen çikolata miktarına dair bir bilgi çalışmada yer almıyor. Haliyle, 1905 yılında Almanya’da ortalama tüketilen çikolata miktarını bilmiyoruz ve bu çalışmanın geriye dönük güvenilirliğini sorgulatır hale getiriyor.

Getirilen bir başka eleştiri ise, toplumun genel eğilimlerinin Nobel kazanan bireylerin hareketleriyle uyuşma zorunluluğunun olmaması yönündeydi. Türkiye olarak aşırı miktarda sigara tüketiyor olabiliriz, ama bizim bilim insanlarımız sigara içmiyor olabilir. Benzer şekilde, Nobel kazanmış İsviçreli bilim insanları da Milka’dan pek hoşlaşmıyor olabilirler. Bu savı test etmek için yapılan bir çalışmanın sonuçları ise geçtiğimiz aylarda yayınlandı[11].

Son yayınlanan çalışmanın sahibi bilim insanları, doğrudan Nobel Ödülü kazananlara bir anket uygulamayı seçtiler. Nobel Ödülü’ne sahip yaklaşık 30 tane bilimadamı üzerinde (elbette ayrı bir kontrol grubu da var) yürüttükleri çalışma sonucunda yaklaşık %41’lik bir kısmın Nobel Ödülü kazandığı çalışmayı gerçekleştirdiği yıllarda toplumun aynı yaşta bireylerinin tükettiği ortalama değerinin iki katı veya daha fazla çikolata tükettiğini bulurken %23’ünün ise çok daha az tükettiği sonucuna ulaştı. Dahası, Nobelli bilimadamlarının sadece %32’sinin toplumun genelinden daha fazla çikolata yediği ortaya çıktı. Bu sayı, daha az tüketenler için %14 civarında. Kısacası, bu çalışma da Messerli’nin tezini kesin bir şekilde doğrular nitelikte değil.

Gelecek ve Sonuç- Güncel Çalışmaların Ötesi

Gelecekte neler yapılabilir? Bu noktada belki de en önemli soru bu. Flavonoidlerin insan vücüduna etkisi daha ciddi ve geniş bir şekilde araştırılmaya devam edilecek, şu anda böyle çalışmalar halihazırda destekleniyor. Aynı zamanda bilişsel aktivitelerin nicelendirilmesi ve eldeki çikolata tüketiminin Nobel kazanan bireylere göre dağılımının daha detaylı ve kesin bilgilerin ortaya çıkması da bu çalışmaların geleceği açısından önemli.

O zaman şu şekilde toplayayım; çikolatada bulunan flavonoidlerin insanlarda bilişsel aktiviteyi arttırdığı yönünde bulgular var. Bunu farklı bir şekilde test etmek isteyen Messerli ülkedeki birey başına düşen çikolata tüketimi ile Nobel kazanan biliminsanı sayısında doğrusal bir ilişki olduğunu buluyor fakat elimizdeki güncel veri bu savın nedenselliğini doğrulamak konusunda yeterli değil. Kısacası, her istatistiksel veri ve ilişki bizi nedensellik ilişkisine (ki bilimin en temel amaçlarından bir tanesine) yöneltmek zorunda değil. Bu yüzden siz siz olun, çikolata tüketimini abartmayın (yarattığı kilo problemi pek çok iyi özelliğini gizleyebilir) ve size sonuç olarak sunulan matematiksel ilişkilerin doğruluğuna güvenmeden gerçekte ne anlama gelebileceklerini bir kez daha düşünün.


Notlar ve Kaynakça

 

  1. AçıkBilim
  2. Messerli, F.H. Chocolate Consumption, Cognitive Function, and Nobel Laureates. New England Journal of Medicine 367;16 18.9.2012
  3. Wikipedia Health Effects of Choclolate  4 Ocak 2014’te tarihinde kontrol edildi.
  4. Wikipedia Flavonoid 4 Ocak 2014’te tarihinde kontrol edildi.
  5. Romagnolo D. F., Selmin, O. İ.,Flavonoids and Cancer Prevention:A Review of the Evidence Journal of Nutrition in Gerontology and Geriatrics, 31:206–238, 2012
  6. Nurk E, Refsum H, Drevon CA, et al. Intake of flavonoid-rich wine, tea, and chocolate by elderly men and women is associated with better cognitive test performance. J Nutr 2009;139:120-7.
  7. Desideri G, Kwik-Uribe C, Grassi D, et al. Benefits in cognitive function, blood pressure, and insulin resistance through cocoa flavanol consumption in elderly subjects with mild cognitive impairment: the Cocoa, Cognition, and Aging (CoCoA) Study. Hypertension 2012;60:794-801.
  8. Corti R, Flammer AJ, Hollenberg NK, Lüscher TF. Cocoa and cardiovascular health. Circulation 2009;119:1433-41.
  9. Sorond FA, Lipsitz LA, Hollenberg NK, Fisher ND. Cerebral blood flow response to flavanol-rich cocoa in healthy elderly humans. Neuropsychiatr Dis Treat 2008;4:433-40.
  10. Bisson J. F. ve diğerleri. Effects of long-term administration of a cocoa poly-phenolic extract (Acticoa powder) on cognitive performances in aged rats. Br J Nutr 2008;100:94-101.
  11. Wikipedia Nobel Laureates by Country 4 Ocak 2014’te tarihinde kontrol edildi.
  12. Nobel-Choclolate-Nature 2013.06.30 PDF

Kadınların Çoğu Heteroseksüel Değil: Ya Biseksüel Ya Lezbiyen!

Bizi nelerin heyecanlandırdığı ve kendimizi cinsel spektrumda nerede gördüğümüz çok kişiseldir. Yeni bir çalışma bu spektrumun varlığıyla ilgili tartışmalı kanıtlar öne sürdü. Yapılan çalışmaya göre kadınlar biseksüel veya lezbiyen ama neredeyse kesinlikle heteroseksüel değiller. Araştırma Journal of Personality and Social Psychology’de yayınlandı.
Önceki çalışmalarda cinsel uyarılmayı araştırmak için kadın ve erkeklerden oluşan gönüllüler incelenmişti. Araştırmaların pek çoğu, kadınların fizyolojik olarak kadın ve erkek olan cinsel uyarıcılardan etkilendiklerini gösteriyor. Ancak bu durum şaşırtıcı bir şekilde lezbiyenler için geçerli değil, lezbiyenler hemcinslerinden erkeklere göre çok daha büyük ölçüde etkileniyorlar.
Essex Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Dr. Gerulf Rieger’in başında bulunduğu bu yeni çalışmada farklı cinsel yönelimlere sahip 345 kadından çeşitli cinsel içeriğe sahip videolar izlenmesi istendi. Bu esnada gözbebeklerinin hareketi ve cinsel bölgelerindeki tepkiler gibi biyolojik değişimler (tansiyon ve kan akışı) ise kayda alındı.
Araştırmadaki kadınlar yaş, eğitim düzeyi ve etnik köken yönünden oldukça çeşitliydi. Çalışmaya katılanların cinsel spektrumda “heteroseksüel”, “çoğunlukla heteroseksüel”, “biseksüel eğilimli heteroseksüel”, “biseksüel”, “biseksüel eğilimli lezbiyen”, “çoğunlukla lezbiyen” ve “lezbiyen” seçeneklerinden birini seçmeleri beklendi.
Alınan sonuçlara göre “heteroseksüel” seçeneğini işaretleyen kadınlar genel olarak görüntülerde ki hem kadın hem erkeklerden güçlü bir şekilde etkileniyorlar. Ancak lezbiyen olduğunu belirtenler beklenenin aksine kadınlardan erkeklere göre çok daha güçlü bir şekilde etkileniyorlar.
Bu araştırmanın karşılaşacağı en büyük eleştiri yazarın kullandığı dil. Çünkü yazar “tahrik olmak” ile “cinsel yönelim” arasındaki farkı yansıtamıyor. Dr. Rieger Pink News’a şöyle konuşuyor:
“Kadınların çoğunluğu heteroseksüel olduklarını belirtse de nelerin tahrik ettiğine baktığımızda yaptığımız çalışma biseksüel veya lezbiyen olduklarını ama heteroseksüel olmadıklarını söylüyor.”
Çalışma, erkeklerin aksine, kadınların cinsel çekiminin partnerlerinin cinsiyetine göre daha az etkilendiğini ancak ilişkilerinin geçmişi, eğitim seviyeleri, dini inançları gibi kültürel ve sosyal faktörlerden daha çok etkilendiğini not düşüyor. Bunun sonucu olarak kadınların cinsel kimlikleri erkelere göre çok daha çeşitli olabiliyor ve bunun gibi pek çok çalışma da bu görüşü destekler nitelikte. Genç yaşlarda ki çeşitli hormon seviyeleri de cinsel uyarılmaya getirilebilecek olası başka bir açıklama.
Bu oldukça aldatıcı bir konu. Çalışmanın yazarları fizyolojik cinsel çekimde erkek ve kadın uyarıcılarda cinsiyetler arasında oldukça fazla çeşitliliğin mevcut olduğunu belirtiyor. Ayrıca çalışmalarının batılı, eğitimli, zengin ve demokratik katılımcıları baz aldığını da ekliyorlar. Bu da sonuçlarının doğru bir şekilde geniş kitlelere henüz uygulanamayacağını gösteriyor.
Kaynak:
  • IFLS
  • Rieger G, Savin-Williams RC, Chivers ML, Bailey JM. Sexual arousal and masculinity-femininity of women. J Pers Soc Psychol. 2016 Aug;111(2):265-83. doi: 10.1037/pspp0000077. Epub 2015 Oct 26.

Kuluçka evresi

Latincede in– “üstünde” + cubare “yatmak” —>incubare “yumurtadan çıkmak, kelimenin tam anlamıyla ‘üzerine yatmak, dinlenmek” —geçmiş zamandaki zarfı —>incubationem (nominatif incubatio) “yumurtlama” —>inkübasyon

Hastalık yapıcı organizma, vücuda girdiği zaman üremeye başlar. Üreyerek hastalık belirtilerini ortaya çıkaracak sayıya gelmesi belli zaman alır. Mikrobun vücuda girdikten hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasına kadar geçen zamana kuluçka süresi denir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

İnkübasyonun amacı nedir?

İnkübasyon, yumurtaların veya laboratuvar koşullarında belirli deney organizmalarının, özellikle bakterilerin gelişimini sağlamak için tek tip sıcaklık ve nem koşullarının sürdürülmesidir.

Kuluçkaya örnek olarak ne verilebilir?

Kuluçka dönemi, bir kişinin bir virüse yakalanması ile semptomların görülmeye başlaması arasında geçen süredir. Örneğin, su çiçeğinin kuluçka süresi 14-16 gündür. Koronavirüs için kuluçka süresi, maruz kalma anından itibaren 2 ila 14 gün arasındadır.

Kuluçka süreci nedir?

Yumurta kuluçkası, ovipar (yumurtlayan) hayvanların yumurtasının, yumurta oluşumu ve yumurtlama salınımından sonra yumurta içinde bir embriyo geliştirdiği süreçtir.

Kuluçka türleri nelerdir?

Kuluçka yöntemi, kuluçka makinesi tipleri ve mevsimsel kuluçka

İki ana inkübasyon türü vardır:

  1. Doğal inkübasyon
  2. Yapay inkübasyon.

Bir yumurta için yumurtlamadan çatlamaya kadar geçen tam kuluçka süresi 20 ila 21 gündür.

Kuluçka hemşireliği nedir?

Kuluçka dönemi, enfeksiyon veya etkenle temas ile enfeksiyon semptomlarının veya belirtilerinin başlaması arasında geçen süredir.

Kuluçka döneminin 4 aşaması nelerdir?

Bir problemin tanımlanmasını ve bilinçli olarak çözülmeye çalışılmasını içeren hazırlık; bir çözüm ortaya çıkmadığında bilinçli çalışmanın durduğu, ancak bilinçsiz olarak devam ettiği kuluçka; içgörü anını kapsayan aydınlatma; çözümün rafine edildiği ve onaylandığı doğrulama.

Kuluçka aşamasının belirti ve semptomları nelerdir?

Enfeksiyonun beş aşaması vardır: kuluçka. prodromal.

Genel olarak, aktif bir enfeksiyonu olan kişiler şunları yaşayabilir:

  1. ateş.
  2. yorgunluk.
  3. baş ağrısı.
  4. kas ağrıları.
  5. şişmiş lenf düğümleri.

Enfeksiyonun ilk aşaması nedir?

Kuluçka dönemi, patojenin konağa (hastaya) ilk girişinden sonra akut bir hastalıkta ortaya çıkar. Bu süre zarfında patojen konakçıda çoğalmaya başlar. Ancak, hastalık belirti ve semptomlarına neden olmak için yeterli sayıda patojen partikülü (hücre veya virüs) mevcut değildir.

İnkübasyon için gerekenler nelerdir?

İyi kalitede verimli yumurtaların inkübasyonunun dört ana şartı şunlardır: Bir termometre veya termokupl ile kontrol edilen doğru ve eşit sıcaklık. Havalandırma oranı ve su uygulaması ile kontrol edilen doğru nem. Havalandırma ile kontrol edilen doğru oksijen ve karbondioksit konsantrasyonları.

Ön inkübasyon ve inkübasyon nedir?

Ön kuluçka, genellikle teknoloji odaklı bir iş fikrini veya projeyi içeren, tek başına veya bir ekiple çalışmaya başlamış ancak bu fikri gerçeğe dönüştürmek için şirketleşmemiş startup’ların yer aldığı süreçtir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

enzootik

Sinonim: enzootic, Enzootic, Enzootie, enzootisch

İnsan olmayan havyanlarda belirli bir iklim, sezon veya bölgede istikrarlı, yaygın hastalıktır.

Salgın

Sinonim: epidemi, Epidemie, epidemic

belli bir insan popülasyonunda,belli bir periyotta ,yeni vakalar gibi görülen ancak önceki tecrübelere göre beklenenden fazla etki gösteren hastalıktır.(bkz: epidemos)

Tifo

Sinonim: Typhoid fevertyphoid, Typhus.

ICD-10 kodu: A01.0

Yunancada typhon “kasırga,” → typhos “kör,” → typhein “tütmek,”  →  typhos “Ateşin neden olduğu sersemlik,” → 1785’de Latincede; Genellikle bitkinlik, deliryum ve küçük kırmızımsı lekelerin eşlik ettiği akut bulaşıcı ateş →1800, “tifusu andıran” typhus + -oid

Kirli içme suları ve pis yiyeceklerle bulaşan bakteriyel bir hastalıktır. Hastalık etkeni Salmonella typhi adlı bir bakteridir

Epidemiyoloji

Hastalık dünyanın bazı bölgelerinde, özellikle Afrika, Güneydoğu Asya ve Latin Amerika’da yaygındır. Tedavi edilmezse ölüme neden olabilir. Tifüs patojeni, esas olarak sağlıksız gıda ve kirli su hazırlanması yoluyla yayılır.

Klinik

  • Hastalığın ana semptomları yüksek ateş (40 ° C’nin üzerinde), yorgunluk, yorgunluk, baş ağrısı ve Faget belirtisi olarak da bilinen nispeten düşük kalp hızıdır (ateşte göreceli bradikardi).
  • Ayrıca başlangıçta kabızlık ve bazen nefes almada zorluklar ortaya çıkar. Hastalığın ilerleyen dönemlerinde kabızlık azalır ve daha çok ishal olur (‘bezelye dışkısı’).
  • Tifo genellikle sinsice başlar ve ateşin kademeli olarak yükselmesinden sonra ateşin devamlılığına neden olur ve bu sırada etkilenenlerin bilinci genellikle bulanıklaşır. Hastalığın adı da buradan gelmektedir.
  • Tifo ateşinde, genellikle septik kolonizasyona bağlı olarak, karın duvarında roseollerin eşlik ettiği bir splenomegali bulunur. Tifüs hastalarının dili genellikle gri-sarıdır.
  • Tifo ateşinde, diğer bakteriyel enfeksiyonların çoğunun aksine, sola kaymasına rağmen kanda lökopeni bulunur. Ayrıca eozinopeni var.

Bulaşma ve kuluçka dönemi

  • Patojen genellikle fekal-oral yolla bulaşır. Dışkı ile döllenmiş veya başka şekillerde kontamine olmuş yiyeceklerde bu durum söz konusu olabilir. Dışkı ile temas eden böcekler de patojenleri bulaştırabilir.
  • Ortalama inkübasyon süresi yaklaşık 10 gündür, ancak bu, bireysel durumlarda büyük ölçüde değişebilir (3-60 gün).

Teşhis

  • Anamnez ve klinik belirtiler önemlidir.
  • Patojen, dışkı, idrar veya kandan (kan kültürü) hastalığın çeşitli evrelerinde tespit edilebilir.
  • Spesifik antikorlar tespit edilerek serolojik olarak tanı konulabilir. En az 1: 100 titre veya hastalık sırasında titrede dört kat artış, bir enfeksiyon için konuşur.

Tedavi

  • Tifo tedavisi antibiyotiktir. Kural olarak, 3. nesil siprofloksasin veya sefalosporinler (örn. Sefotaksim) kullanılır.
  • Antibiyotik direnci endemik bölgelerde daha yaygın hale geliyor ve bu da tedaviyi çok zorlaştırabilir.
  • Antibiyotik tedavisi, antipirez (örneğin metamizol ile) gibi semptomatik önlemlerle çevrelenir.
  • Tifonun iyileşmesine rağmen, hasta insanlar Salmonella’yı kalıcı olarak dışkılayabilir.

Tifo aşısı

  • Tifoyu önlemek için iki aşı vardır. Biri inaktif (öldürülmüş) aşı ve diğeri canlı, atenüe (zayıflatılmış) aşıdır.
    • İnaktif tifo aşısı, enjeksiyon (iğne) olarak uygulanır. 2 yaş ve üstü insanlara uygulanabilir. Seyahatten en az 2 hafta önce bir doz tavsiye edilir. Risk altında kalmaya devam eden kişiler için her 2 yılda bir tekrarlanan dozlar önerilmektedir.
    • Canlı tifo aşısı oral olarak (ağız yoluyla) uygulanır. 6 yaş ve üstü kişilere verilebilir. Toplam 4 kapsül olmak üzere birer gün ara ile bir kapsül alınır. Son doz seyahatten en az 1 hafta önce alınmalıdır. Her bir kapsül soğuk veya ılık su ile yemeklerden yaklaşık bir saat önce bütün olarak yutulmalıdır (çiğnenmemeli). Risk altında kalmaya devam eden kişiler için her 5 yılda bir rapel aşıya ihtiyaç vardır. Önemli: Canlı tifo aşısı kapsülleri bir buzdolabında (dondurulmadan) saklanmalıdır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Epidemiyoloji

Metniniz epidemiyolojinin tarihi, kavramları ve önemi hakkında sağlam bir genel bakış sunuyor. Daha fazla açıklık için ek bağlam ve örnekleri birleştiren gözden geçirilmiş, genişletilmiş ve çapraz kontrol edilmiş bir sürüm aşağıdadır:


Epidemiyoloji: Tanım ve Tarihsel Gelişim

Epidemiyoloji, popülasyonlardaki sağlık ile ilgili durumların ve hastalıkların kalıplarını, dağılımını, nedenlerini ve belirleyicilerini inceleyen bir tıp bilimi dalıdır. Yunanca “epi” (üzerine), “demos” (insanlar) ve “logos” (çalışma) kelimelerinden türetilen epidemiyoloji, hastalık dinamiklerini anlamaya ve halk sağlığı müdahalelerini ve politikalarını bilgilendirmeye çalışır. Epidemiyoloji, kanıta dayalı sağlık hizmeti ve karar alma için bir temel taşı görevi görerek hastalıkların önlenmesi, kontrolü ve yönetimi için olmazsa olmazdır.

Epidemiyolojideki Temel Kavramlar

  1. Dağılım: Zaman ve mekanda popülasyonlardaki hastalıkların sıklığını ve kalıplarını inceler. 2. Belirleyiciler: Biyolojik, davranışsal, çevresel ve sosyoekonomik belirleyiciler gibi hastalık oluşumunu etkileyen faktörleri belirler.
  2. Uygulama: Sağlık sonuçlarını iyileştirmek, müdahaleler geliştirmek ve sağlık politikalarına rehberlik etmek için araştırma bulgularını kullanır.

Epidemiyolojinin Tarihsel Evrimi

Antik Uygarlıklar

Antik çağda resmi epidemiyoloji mevcut olmasa da, erken uygarlıklar hastalık modellerini tanımış ve açıklamalar aramıştır. Önemli isimler şunlardır:

  • Hipokrat (MÖ 460–370): Hastalıklar için doğal açıklamaları vurgulayarak Havalar, Sular ve Yerler Üzerine adlı eserinde çevresel faktörler, davranışlar ve hastalıklar arasındaki ilişkileri gözlemlemiştir.
  • Galen (MS 129–216): Hipokrat fikirlerini genişletmiş ve hastalığı yüzyıllardır baskın bir kavram olan bedensel mizaçlardaki dengesizliklerle ilişkilendirmiştir.

17. Yüzyıl

  • John Graunt (1620–1674): “Demografinin babası” olarak bilinen Graunt, Londra’daki ölüm verilerini analiz ettiği Ölüm Raporları Üzerine Yapılan Doğal ve Politik Gözlemler (1662) adlı eserini yayınladı. Cinsiyetler arasındaki mevsimsel değişiklikleri ve ölüm farklılıklarını belirleyerek hayati istatistikler için temel oluşturdu.

18. Yüzyıl

  • Bernardino Ramazzini (1633–1714): “Mesleki tıbbın babası” Ramazzini’nin çığır açan eseri De Morbis Artificum Diatriba mesleki maruziyetler ile hastalıklar arasındaki bağlantıyı inceleyerek mesleki sağlık araştırmalarına öncülük etti.

19. Yüzyıl

  1. yüzyıl, epidemiyolojide birkaç önemli katkıyla dönüşümsel bir dönemi işaret etti:
  • John Snow (1813–1858): Londra’daki kolera salgınlarını araştırdı ve kirli suyun önemli bir vektör olduğunu gösterdi. Broad Street pompa kolunu ikonik şekilde kaldırması, modern epidemiyolojide temel bir an olup hastalık dağılımının haritalanmasının önemini ortaya koydu.
  • Ignaz Semmelweis (1818–1865): Doğumhanelerde lohusa ateşini azaltmak için el yıkamayı kritik bir müdahale olarak tanımladı ve sağlık ortamlarında hijyene vurgu yaptı.

20. Yüzyıl

  • Hastalıkların Mikrop Teorisi: Louis Pasteur ve Robert Koch tarafından öncülük edilen mikrop teorisi, bulaşıcı hastalıkları anlamak için bilimsel bir çerçeve sunarak etkili önleme ve tedavi stratejilerine yol açtı.
  • Framingham Kalp Çalışması (1948–günümüz): Bu devam eden kohort çalışması, hipertansiyon, sigara ve yüksek kolesterol gibi kardiyovasküler hastalıklar için temel risk faktörlerini belirleyerek koruyucu hekimlikte devrim yarattı.
  • Sigara ve Akciğer Kanseri Bağlantısı: Richard Doll ve Austin Bradford Hill‘in 1950’lerdeki çalışmaları, sigara içmeyi akciğer kanserinin birincil nedeni olarak belirleyerek tütün kullanımına karşı küresel halk sağlığı kampanyalarını teşvik etti.
  • Küresel Hastalık Gözetimi: Dünya Sağlık Örgütü’nün Küresel Grip Gözetimi ve Müdahale Sistemi (GISRS) gibi sistemler, bulaşıcı hastalıkları küresel ölçekte izlemek ve kontrol etmek için geliştirildi.

21. Yüzyıl

Modern epidemiyoloji, ileri teknoloji ve metodolojileri bir araya getirir:

  • Genomik ve Biyoenformatik: Hastalıklara karşı genetik yatkınlıkların belirlenmesini ve kişiselleştirilmiş tıp yaklaşımlarının geliştirilmesini sağlar. – Büyük Veri ve Makine Öğrenimi: Hastalık eğilimlerini tahmin etmek ve nüfus ölçeklerinde risk faktörlerini belirlemek için karmaşık veri kümelerinin analizini kolaylaştırır.
  • COVID-19 Pandemisi: COVID-19’a verilen küresel yanıt, hastalık bulaşmasını anlama, salgınları modelleme ve halk sağlığı önlemlerini uygulama konusunda epidemiyolojinin önemini vurguladı.

Epidemiyolojinin Halk Sağlığına Katkıları

Epidemiyoloji halk sağlığını şu şekilde önemli ölçüde etkilemiştir:

  1. Hastalık Kontrolü: Bulaşıcı hastalıkların etkenlerini ve vektörlerini belirleme.
  2. Sağlık Geliştirme: Yaşam tarzıyla ilgili hastalıklar için müdahaleler geliştirme.
  3. Politika Geliştirme: Aşılama programlarını, iş güvenliği yasalarını ve sağlık yönetmeliklerini bilgilendirme.
  4. Gözetim ve Hazırlık: Ortaya çıkan sağlık tehditlerini tespit etme ve bunlara yanıt verme konusunda küresel kapasiteyi artırma.

Epidemiyolojideki temel kavramlar ve terimler listeniz iyi yapılandırılmış ve kapsamlıdır.


Epidemiyolojideki Temel Kavramlar

Popülasyon Odaklı:

    • Epidemiyoloji, bireylere odaklanmak yerine, nüfus düzeyinde sağlık olaylarını ve sonuçlarını araştırır. Bu yaklaşım, halk sağlığı kararlarını ve politikalarını bilgilendirebilecek kalıpların, eğilimlerin ve sağlık eşitsizliklerinin belirlenmesini sağlar.

    Dağıtım:

      • Hastalıkların dağılımını anlamak, sağlık olaylarının yaş, cinsiyet, etnik köken, coğrafi konum ve sosyoekonomik durum gibi faktörlere göre nüfuslar arasında nasıl değiştiğini analiz etmeyi içerir. Bu, savunmasız gruplara ilişkin içgörüler sağlar ve hedeflenen müdahaleleri bilgilendirir.

      Belirleyiciler:

        • Epidemiyologlar, genetik yatkınlıklar, çevresel maruziyetler, yaşam tarzı davranışları, mesleki riskler ve sağlık hizmetlerine, eğitime ve barınmaya erişim gibi sosyal belirleyiciler dahil olmak üzere sağlık sonuçlarını etkileyen faktörleri belirlemeye çalışırlar.

        Nicel Yöntemler:

          • Nicel yaklaşımlar, hastalık oluşumunu, maruziyetler ile sonuçlar arasındaki ilişkileri ve müdahalelerin etkinliğini ölçmek için istatistiksel araçların kullanımını içeren epidemiyolojide temeldir. Göreceli risk, olasılık oranları ve tehlike oranları gibi ölçütler yaygın olarak kullanılır.

          Çalışma Tasarımları:

            • Epidemiyoloji, sağlık sorularını araştırmak için çeşitli çalışma tasarımları kullanır:
            • Gözlemsel çalışmalar:
              • Kesitsel çalışmalar (zaman içinde anlık görüntü)
              • Vaka-kontrol çalışmaları (vakaların ve kontrollerin retrospektif karşılaştırması)
              • Kohort çalışmaları (maruz kalan ve kalmayan grupların uzunlamasına takibi)
            • Deneysel çalışmalar:
              • Müdahalelerin etkinliğini değerlendirmek için randomize kontrollü çalışmalar (RCT’ler).
            • Ekolojik çalışmalar: Grup veya nüfus düzeyinde ilişkileri araştırın.

            Nedensellik:

              • Epidemiyolojideki birincil hedef, maruziyetler ve sonuçlar arasında nedensel ilişkiler kurmaktır. Bradford Hill tarafından önerilen kriterler (örneğin, zamansallık, güç, doz-tepki ilişkisi, tutarlılık ve biyolojik olasılık) nedenselliğin değerlendirilmesine rehberlik eder.

              Önleme ve Kontrol:

                • Epidemiyoloji, hastalıkları önleme (birincil önleme), hastalıkları erken tespit etme (ikincil önleme) ve komplikasyonları azaltmak için hastalıkları etkili bir şekilde yönetme (üçüncül önleme) stratejilerini bilgilendirir. Buna aşılama kampanyaları, tarama programları ve yaşam tarzı müdahaleleri dahildir.

                Gözetim:

                  • Sağlık ile ilgili verilerin sürekli toplanması, analizi ve yorumlanması, eğilimleri, salgınları ve ortaya çıkan tehditleri belirlemek için hayati önem taşır. CDC’nin Ulusal Bildirilebilir Hastalıklar Gözetim Sistemi (NNDSS) ve WHO’nun Küresel Grip Gözetim ve Müdahale Sistemi (GISRS) gibi gözetim sistemleri, halk sağlığında kritik roller oynar.

                  Epidemiyoloji Terimlerinin Genişletilmiş Sözlüğü

                  1. İnsidans: Belirli bir süre içinde bir popülasyonda bir hastalığın yeni vakalarının ortaya çıkma oranı, genellikle 1.000 veya 100.000 kişi-yıl başına ifade edilir.
                  2. Yaygınlık: Belirli bir zaman noktasında (nokta yaygınlığı) veya belirli bir süre boyunca (dönem yaygınlığı) bir popülasyonda bir hastalığın veya durumun mevcut vakalarının (yeni ve önceden var olan) toplam sayısı.
                  3. Ölüm Oranı: Belirli bir zaman diliminde bir popülasyondaki ölüm sayısı, genellikle 1.000 veya 100.000 kişi başına standardize edilir.
                  4. Morbidite Oranı: Belirli bir süre boyunca belirli bir hastalıktan etkilenen bir popülasyondaki bireylerin sıklığı veya oranı.
                  5. Vaka Ölüm Oranı (CFR): Belirli bir hastalık teşhisi konulan bireylerin belirli bir süre içinde o hastalıktan ölme oranı, hastalığın şiddetinin temel ölçüsü.
                  6. Risk Faktörü: Bir sağlık durumu geliştirme olasılığını artıran herhangi bir özellik, maruziyet veya davranış.
                  7. Olasılık Oranı (OR): Vaka-kontrol çalışmalarında maruziyet ile sonuç arasındaki ilişkiyi tahmin etmek için kullanılan, maruz kalan ve maruz kalmayan gruplardaki sonuç olasılıklarını karşılaştıran bir ölçü.
                  8. Göreceli Risk (RR): Kohort çalışmalarında maruz kalan gruptaki bir sonucun riskini maruz kalmayan gruptaki riskle karşılaştırmak için kullanılan bir ölçü.
                  9. Karışıklık: Yabancı bir değişkenin etkisi nedeniyle bir maruziyet ile bir sonuç arasındaki gözlenen ilişkinin bozulması.
                  10. Önyargı: Çalışma tasarımında, veri toplamada veya analizde yanlış sonuçlara yol açan sistematik hata. Türleri arasında seçim önyargısı, bilgi önyargısı ve hatırlama önyargısı bulunur.
                  11. Çalışma Türleri:
                  • Kohort Çalışması: Sonuçların gelişimini incelemek için zaman içinde ortak özelliklere sahip bir grup insanı takip eder.
                  • Vaka-Kontrol Çalışması: Bir rahatsızlığı olan (vakalar) ve olmayan (kontroller) bireyler arasında retrospektif karşılaştırma.
                  • Kesitsel Çalışma: Tek bir zaman noktasında maruziyet ve sonuç arasındaki ilişkinin anlık görüntüsünü sağlar.
                  • RCT: Katılımcılar nedenselliği belirlemek için rastgele müdahale veya kontrol gruplarına ayrılır.
                  • Ekolojik Çalışma: Ekolojik yanılgıya potansiyel olarak duyarlı olan, nüfus düzeyinde maruziyet ve sonuçlar arasındaki ilişkileri inceler.
                  • Epidemi: Belirli bir nüfus veya bölgedeki bir hastalığın vaka sayısında beklenen seviyelerin üzerinde ani artış.
                  • Pandemi: Birden fazla ülkeye veya kıtaya yayılan ve küresel olarak çok sayıda insanı etkileyen bir salgın (örn. COVID-19, H1N1 influenza).
                  • Endemik: Belirli bir coğrafi bölge veya nüfus içinde bir hastalığın sürekli varlığı.
                  • Gözetim: Eğilimleri tespit etmek, müdahaleleri değerlendirmek ve halk sağlığı tepkilerini bilgilendirmek için hastalık oluşumunun ve sağlık olaylarının sistematik olarak izlenmesi.

                  Modern İlerlemelerin Önemi

                  Epidemiyoloji, aşağıdaki alanlardaki ilerlemeler nedeniyle önemli ölçüde gelişmiştir:

                  • Teknoloji: Dijital araçlar ve uygulamalar aracılığıyla gerçek zamanlı veri toplama.
                  • Genomik ve Hassas Tıp: Genetik yatkınlıkları belirleme ve müdahaleleri uyarlama.
                  • Makine Öğrenimi ve Büyük Veri: Karmaşık sağlık veri kümelerinin tahmini modellemesini ve analizini sağlama.
                  • Küresel İş Birliği: DSÖ ve CDC gibi uluslararası kuruluşlar aracılığıyla pandemilere hızlı yanıtları kolaylaştırma.
                  İleri Okuma
                  1. Hippocrates. (400 BCE). On Airs, Waters, and Places. Ancient Medical Texts.
                  2. Graunt, J. (1662). Natural and Political Observations Made upon the Bills of Mortality. London: John Martyn and James Allestry.
                  3. Ramazzini, B. (1713). De Morbis Artificum Diatriba. Modena: Capponi.
                  4. Snow, J. (1855). On the Mode of Communication of Cholera. London: John Churchill.
                  5. Doll, R., & Hill, A. B. (1950). Smoking and carcinoma of the lung: Preliminary report. British Medical Journal, 2(4682), 739–748.
                  6. Dawber, T. R., Meadors, G. F., & Moore, F. E. (1951). Epidemiological approaches to heart disease: The Framingham Study. American Journal of Public Health, 41(3), 279–281.
                  7. World Health Organization. (1952). Global Influenza Surveillance and Response System (GISRS). Geneva: WHO.
                  8. Hill, A. B. (1965). The environment and disease: Association or causation? Proceedings of the Royal Society of Medicine, 58(5), 295–300.
                  9. World Health Organization (WHO). (2006). Communicable disease surveillance and response systems: Guide to monitoring and evaluating. Geneva: WHO Press.
                  10. Gordis, L. (2014). Epidemiology (5th ed.). Philadelphia: Saunders.
                  11. Ganna, A., & Ingelsson, E. (2015). Genomic applications in cardiovascular disease: Predicting disease and guiding management. Nature Reviews Cardiology, 12(6), 347–359.
                  12. Rothman, K. J., Greenland, S., & Lash, T. L. (2021). Modern Epidemiology (4th ed.). Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins.
                  13. Centers for Disease Control and Prevention (CDC). (2021). Principles of Epidemiology in Public Health Practice: An Introduction to Applied Epidemiology and Biostatistics (3rd ed.). Atlanta: CDC.

                  Click here to display content from YouTube.
                  Learn more in YouTube’s privacy policy.

                  Cannabis

                  Anadoluda yaşamış bir bizanslının 6.yüzyıldaki eserinden; Vienna Dioscurides
                  Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/5/5f/Cannabissativadior.jpg/800px-Cannabissativadior.jpg

                  Antik Yunancadaki κάνναβις (kánnabis) → Modern Latin bitki cinsi adlandırıldı (1728), kannabis “kenevir”  →

                  • Latincedeki 1798, cannabis‘den, “normal kenevir” türemiştir.
                  • kanavúrion κανναβούριον → kenevir 

                  Nihayi kökeninin İskitçe veya trakça olduğu düşünülüyor. Uzun bir yıllık, dioik bitki, ana vatanı Asya’nın merkezi, el şeklinde yapraklı bölünür, bast fiber açısından zengindir, Kenevir (Cannabis sp.) binlerce yıldır tıbbi ve faydalı bir bitki olarak kullanılan tek yıllık, iki evcikli ve otsu bir bitkidir.

                  En önemli bileşenler, çoğunlukla dişi bitkinin çiçek salkımında bulunan Δ9-tetrahidrokanabinol (THC) gibi kannabinoidleri içerir. Kenevirin psikotropik, öforik, antiemetik, analjezik ve antispazmodik özelliklerinden sorumludurlar. Bu bitkiden hazırlanarak yapılan ilaçlar, uyuşturucular, öforik ve rahatlatıcı etkisi olsun veya olmasın aynı şekilde isimlendirilir.

                  Etkiler, aktif bileşenlerin beyindeki kannabinoid reseptörlerine bağlanmasına dayanmaktadır.

                  Diğer şeylerin yanı sıra, kenevir ve ürünleri iştahı uyarmak ve kanser ve AIDS hastalarında, multipl sklerozda ve kronik ağrıda mide bulantısına karşı kullanılır. Kenevir ayrıca sarhoş edici olarak da kullanılır.

                  Epidemiyoloji

                  Kenevir, 2012’de dünya çapında tahmini 178 milyon kullanıcıyla (küresel yetişkin nüfusunun yüzde 3,8’i) dünyada en yaygın kullanılan yasa dışı uyuşturucudur. Son 40 yılda esrar kullanımı, çoğu gelişmiş toplumda ilk kullanımla birlikte gençlik kültürünün ortak bir parçası haline geldi. Artık ergenlik çağının ortasında ve sonunda daha belirgin şekilde eğilimleri ortaya çıkıyor. Esrar, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yetişkinler arasında kafein, alkol ve nikotinden sonra en yaygın kullanılan dördüncü psikoaktif ilaçtır.

                  Klinik

                  Entoksikasyon

                  Gençlerin çoğu esrarı, hafif bir coşku, gevşeme ve zaman bozulması dahil olmak üzere algısal değişiklikler ve yemek yemek, film izlemek, müzik dinlemek ve etkileşim gibi sıradan deneyimlerin yoğunlaşması gibi algısal değişikliklerle karakterize edilen bir “yüksek (high)” deneyimini yaşamak için kullanıyor. Sosyal bir ortamda kullanıldığında, yükseklere bulaşıcı kahkaha, konuşkanlık ve artan sosyallik eşlik edebilir. Bilişsel değişiklikler, kısa süreli hafızanın bozulması ve kullanıcının hoş hayallerde kaybolmasını kolaylaştıran ve hedefe yönelik zihinsel aktiviteyi sürdürmesini zorlaştıran dikkati içerir. Kullanıcı sarhoşken motor beceriler, tepki süresi, motor koordinasyon ve birçok yetenekli psikomotor aktivite biçimi bozulur ve kullanıcılar otomobil kullanırsa kaza riskini artırır.

                  Intoxication Delirium

                  Sanrılar ve halüsinasyonlar gibi psikotik belirtiler, çok yüksek dozlarda THC’de ve belki de daha önceden psikoza yatkınlığı olan duyarlı kişilerde daha düşük dozlarda ortaya çıkabilen çok nadir deneyimlerdir.
                  Yüksek doz THC’nin normal gönüllülerde görsel ve işitsel halüsinasyonlar, sanrısal fikirler ve düşünce bozuklukları ürettiği bildirilmiştir. Hindistan gibi esrar kullanan kültürlerde, ağır esrar kullanıcıları arasında bir “esrar psikozu” bildirilmiştir. Bu vakalarda, psikotik semptomların alışılmadık derecede ağır esrar kullanımından önce geldiği ve bir yoksunluk döneminden sonra ortadan kalktığı bildirilmektedir. Batı kültürlerinde esrar psikozunun varlığı hala tartışma konusudur. Bunun lehine, esrar psikozlarının vaka serileri ve esrar psikozlarının özelliklerini, hastaneye kabul sırasında esrar kullanmayan bireylerdeki psikozlarınkiyle karşılaştıran az sayıda kontrollü çalışmadır. Hipotezin eleştirmenleri, etiyoloji hakkındaki klinik yargıların yanılabilirliğini, bu psikozların teşhisinde kullanılan yetersiz belirlenmiş kriterleri, kontrollü çalışmaların eksikliğini ve varsayılan “esrar psikozlarının” klinik özelliklerindeki çarpıcı varyasyonları vurgulamaktadır.

                  Kenevir ve Şizofreni

                  • Şizofreni ve bağımlı esrar kullanımının toplum anketlerinde ve klinik popülasyonlarda ilişkili olduğuna dair tutarlı epidemiyolojik kanıtlar vardır. Uzunlamasına çalışmalardan elde edilen önemli kanıtlar da, düzenli esrar kullanımının savunmasız bireylerde şizofreniyi hızlandırabileceğini veya bozukluğu geliştirmiş olanlarda semptomlarını şiddetlendirebileceğini öne sürüyor.
                  • Esrar kullanımının şizofreninin katkıda bulunan bir nedeni olduğu hipotezi (bozukluğu geliştirme olasılığını artıran diğer faktörlerden biri),
                    • (a) şizofreni hastalarının esrarı kendi kendine ilaç olarak kullanabileceği şeklindeki alternatif hipotezlerden daha mantıklıdır
                    • ya da (b) esrar kullanımının, ya diğer psikotojenik uyuşturucu kullanımının (örneğin, amfetaminler) ya da şizofreniye karşı artan genetik hassasiyetin bir göstergesi olduğu.
                  • Esrar kullanımının savunmasız bireylerde şizofreni semptomlarını hızlandırabileceğine dair iyi klinik ve epidemiyolojik kanıtlar vardır. Bu, dört ülkede esrar kullanım sıklığı, erken başlangıç ​​yaşı ve psikotik bozukluk geliştirme riski arasında doz-yanıt ilişkileri bulan ileriye dönük çalışmaları içerir. Bu ilişkiler, diğer uyuşturucu kullanımı ve önceden var olan psikoz riski gibi karıştırıcı değişkenler kontrol edildikten sonra devam etti. Katkıda bulunan bir nedensel ilişki biyolojik olarak makuldür.
                    • Dopamin salımını artıran ilaçlar yüksek dozlarda verildiğinde psikotik semptomlar oluşturduğundan ve psikotik semptomları azaltan nöroleptik ilaçlar da dopamin seviyelerini düşürdüğünden, psikotik bozukluklar dopamin nörotransmiter sistemlerindeki bozuklukları içerir. THC gibi kannabinoidler dopamin salınımını artırır.
                  • Nöropatik ağrı için kannabinoidlerin klinik çalışmalarında yaşlı hastalarda psikotik bozukluklar bildirilmiştir. 35 yıllık bir İsveç zorunlu takip çalışmasından elde edilen, esrar kullanımının, kişisel veya ailevi şizofreni öyküsü nedeniyle savunmasız olan kişilerde şizofreniyi hızlandırdığına dair ileriye dönük iyi kanıtlar vardır.
                    • Bu hipotez, şizofreni geliştirme olasılığının şizofreni geliştirmek için genetik bir “diyatezi” üzerine etki eden stresin ürünü olduğu şizofreninin stres-diyatez modeli ile tutarlıdır.
                    • İsveç bulguları, esrar kullanımı ile şizofreni arasındaki ilişkinin en makul alternatif açıklamalarını kontrol edebilen Fransa, Almanya, Hollanda ve Yeni Zelanda’daki ileriye dönük çalışmalarda doğrulanmıştır.
                    • Bu çalışmaların bir meta-analizi, esrar kullanımının, özellikle erken başlangıçlı kullanımın duyarlı kişilerde şizofreniyi hızlandırabileceği hipotezine güçlü destek sağlamıştır.
                  • Genetik faktörler, esrar kullanıcılarının psikoz geliştirme riskini artırıyor gibi görünüyor. Şizofreni vakalarının çoğunda spesifik bir genetik diyatezi belirlemek zor olmuştur, çünkü şizofreni hastalarının yüzde 81’inin hastalıkla birinci dereceden bir akrabası olmayacak ve yüzde 63’ünde birinci veya ikinci derece göreceli etkilenen olmayacaktır. Yakın zamandaki GWAS çalışmaları, küçük etkilere sahip çok büyük sayıda genin şizofrenide rol oynayabileceğini öne sürüyor. Esrar kullanımının savunmasız bireylerde şizofreniform bozuklukları hızlandırması büyük olasılıkla görünmektedir, ancak esrar kullanımının başka türlü meydana gelmeyecek psikotik bozukluklara yol açıp açmayacağı belirsizdir.
                    • Şizofreni geliştiren 274 İsveçli askerden çoğu esrar kullanmamıştı ve şizofreni vakalarının sadece yüzde 7’si esrar kullanımına atfedilebiliyordu.
                    • Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya’da genç yetişkinler arasında esrar kullanımının arttığı 1970’ler ve 1980’lerde, özellikle erken başlangıçlı, akut vakalarda tedavi edilen şizofreni insidansındaki eğilimler belirsizdir.
                    • İngiltere ve İsviçre’de yapılan son araştırmalar, yüksek esrar kullanım oranlarına sahip son doğum kohortlarında psikoz insidansının artmış olabileceğini ileri sürdü.

                  Kenevire Bağlı Endişe (Anksiyete) Bozukluğu

                  Bazı kullanıcılar, esrar kullandıktan sonra artan anksiyete, panik, delirme korkusu ve depresyon bildiriyor. Bu deneyimler çoğunlukla maddenin etkilerine aşina olmayan kullanıcılar tarafından bildirilmektedir. Bu, terapötik nedenlerle THC verilen bazı hastaları içermektedir. Daha deneyimli eğlence amaçlı kullanıcılar, normalden daha güçlü esrar formları kullanıyorlarsa veya oral yoldan kullanıyorlarsa bu etkileri rapor edebilirler; bu nedenle, esrarın etkilerinin titrasyonu daha zor, daha belirgin ve normalden daha uzun olabilir.

                  • Esrar içmenin en akut etkisi, kalp atış hızını birkaç dakika içinde yüzde 20 ila 50 oranında artırmaktır.
                  • Duruşa bağlı olarak kan basıncında değişiklikler de meydana gelir: Kişi otururken kan basıncı artar ve ayakta durduğunda düşer.
                  • Yatmaktan ayağa kalkmaktan ani bir değişim, postüral hipotansiyona ve genellikle saf kullanıcılarda uyuşturucu etkilerinin en erken belirtileri olan sersemlik ve baygınlık hislerine neden olabilir.
                  • Esrar içiminin kardiyovasküler riskleri muhtemelen yaşlı yetişkinlerde en yüksektir, ancak daha genç yetişkinler, muhtemelen tanı konulmamış kardiyovasküler hastalığı olanlar risk altında olabilir.
                    • Örneğin bir Fransız araştırması, Ocak 2004 ile Aralık 2007 arasında Toulouse bölgesinde esrarla ilgili 200 hastaneye yatışların yüzde 9,5’inin kardiyovasküler bozukluklar için olduğunu buldu.
                    • Bu, birkaç miyokard enfarktüsü vakasını ve bu bozukluklar için başka risk faktörleri olmayan genç erişkinlerde ölümcül bir inmeyi içeriyordu.

                  Yoksunluk ve Tolerans

                  • Düzenli kullanan insanlarda ve kronik doz uygulanan hayvanlar, THC’nin birçok davranışsal ve fizyolojik etkisine tolerans geliştirir. Kesin mekanizmalar bilinmemektedir, ancak muhtemelen kannabinoid reseptörünün işleyişindeki değişiklikleri içerirler. İnsanlarda esrardan yoksunluk semptomlarının erken vaka raporları, laboratuvar koşullarında gözlemlenen düzenli kullanıcılarda yoksunluk semptomlarının kontrollü çalışmaları ile desteklenmiştir.
                    • Uzun süreli esrar kullanıcılarının klinik ve klinik olmayan örneklerinde yapılan çalışmalar, anksiyete, uykusuzluk, iştah bozukluğu ve depresyonu içeren yoksunluk semptomları bildirmiştir.
                  • Laboratuvar çalışmalarında, yüksek dozda oral THC aldıktan 2 hafta sonra kenevirden aniden çekilen düzenli esrar kullanıcıları iç huzursuzluktan 6 saat sonra şikayet etti ve 12 saat sonra sinirlilik, uykusuzluk ve huzursuzluk bildirdi. Bu semptomlar THC dozu ve kullanım sıklığı ile ilişkili ve esrar kullanılarak rahatlatıldı. 4 hafta boyunca günde 210 mg esrar içen deneklerde yoksunluğun ilk haftasında benzer semptomlar bildirilmiştir.
                  • Son laboratuvar çalışmaları, ağızdan ve sigara içilerek verilen çok daha düşük THC dozlarında yoksunluk semptomları bildirmiştir. En yaygın semptomlar anksiyete, depresyon ve sinirlilikti. 28 gün boyunca hastane koğuşunda iken çeşitli yoksunluk semptomları açısından günlük olarak değerlendirilen kronik esrar kullanıcıları arasında yoksunluk semptomları üzerine kontrollü prospektif bir çalışma tamamlandı. 28 gün boyunca kronik esrar kullanıcıları ruh hali ve iştahta düşüşler ve sinirlilik, anksiyete, fiziksel gerginlik ve fiziksel semptomlarda artış ve Hamilton Anksiyetesi ve Depresyon ölçeklerinde yüksek puanlama aldıkları tespit edildi. Bu semptomlar 24 saat içinde ortaya çıktı ve en çok ilk 10 günde belirgindi, ancak sinirlilik ve 28 günlük gözlem süresi boyunca fiziksel gerilim devam etti.
                  • Esrar bağımlısı kişilerde kenevir özütü Sativex’in yakın tarihli bir çift kör denemesi, bu yoksunluk semptomlarının eşit miktarda THC & CBD içeren bir kenevir özü ile rahatlabileceğini gösterdi.
                  • Kanabinoid antagonisti SR141716A’yı (THC’nin etkilerini hemen tersine çeviren) kullanan araştırma, düzenli THC dozlarında tutulan sıçanlarda, farelerde ve köpeklerde bir yoksunluk sendromu üretmiştir. Bu antagonist, insan kullanıcılarda kesildikten sonra ortaya çıkan daha hafif, daha uzun süreli semptomlardan çok daha belirgin olan sıkıştırılmış ve vurgulanmış yoksunluk semptomları üretir. Esrarın nispeten uzun yarı ömrü ve karmaşık metabolizması, muhtemelen esrar yoksunluk sendromunun alkol veya afyonlardan daha az yoğun olduğu gerçeğini açıklamaktadır.

                  Teşhis

                  LABORATUVAR MUAYENELERİ

                  • Kannabinoidler kullanıcıların kafa kıllarında, kasık kıllarında, idrarda, ter, tükürüklerinde ve kanlarında tespit edilebilir. Kannabinoidler vücudun yağ hücrelerinde depolanır ve bu nedenle diğer ilaçlara kıyasla vücutta uzun süre kalabilirler.
                  • Bazı durumlarda, THC, kullanımdan sonra 11 haftaya kadar idrarda tespit edilebilir.
                  • Kannabinoidler saçta tespit edilebilir ve bazı araştırmalar, kasıktaki kıldann daha yüksek kannabinoid konsantrasyonlarının bulunabileceğini ileri sürmüştür. Kannabinoidler tükürükte ve terde tespit edilebilir, ancak bu sıvılardaki kanabinoid konsantrasyonu idrara göre daha düşük olma eğilimindedir ve bazı durumlarda bu sıvılarda, alınan doz ve kişinin esrar kullanım öyküsüne göre, kanabinoidler tespit edilemeyebilir.
                  • Kan THC seviyeleri 0 ile 500 ng / mL arasında değişebilir. Seviye, esrarın gücüne ve içildiği zamandan bu yana geçen süreye bağlıdır. 10 ila 15 ng / mL’nin üzerindeki kandaki THC seviyeleri, son zamanlarda kullanıldığını gösterir, ancak ne kadar yeni olduğu konusunda kesin olmak zordur. Son kullanımdan bu yana daha kesin bir zaman tahmini, THC’nin 9-karboksi-THC’ye oranıyla sağlanır. THC ve 9-karboksi-THC’nin kan konsantrasyonları benzer olduğunda, esrarın son 20 ila 40 dakika içinde kullanıldığını gösterir ve bu nedenle yüksek bir zehirlenme olasılığına işaret eder. Bu ilişki normal kullanıcılarda daha az nettir.
                    • Esrar zehirlenmesi, bir motorlu taşıt kullanmak için gerekli becerileri bozar, bu nedenle alkol zehirlenmesi için nefes testine benzer bir esrar zehirlenmesi ölçüsüne sahip olunması arzu edilir.
                  • En büyük engel, kandaki THC metabolitleri ile psikomotor bozukluk derecesi arasında basit bir ilişkinin olmamasıdır. Son deneyler, THC için tükürük testlerinin, kandaki THC seviyelerinin analizleri ile doğrulanabilen son kullanım kanıtı sağlayabileceğini düşündürmektedir. Yüzde 0,05 veya 0,08 BAC kullanımına benzer bir bozulma kanıtı sağlayan kandaki THC seviyesinin tanımlanması konusunda henüz fikir birliğine varılmamıştır.
                    • Bununla birlikte, bazı Avustralya eyaletleri, esrar ve diğer yasadışı uyuşturucuların son zamanlarda kullanımı için yol kenarında salvia testi başlattı.
                    • ABD’nin Colorado ve Washington eyaletleri, kandaki THC seviyesinin 5 ng / mL’den fazla olduğu araç kullanmayı esrarla yasak sürüş olarak tanımladı.

                  Sık sık esrar kullanımı ile THC, insan vücudundaki yağlı dokularda birikir ve burada önemli süreler boyunca kalabilir. Bu depolamanın sağlık açısından önemi belirsizdir. Kanabinoidlerin depolanması, THC vücut yağında depolanırken fizyolojik olarak aktif kalan oldukça toksik bir madde olsaydı, ciddi endişe kaynağı olurdu. Bununla birlikte THC, oldukça toksik bir madde değildir ve aslında yağda depolanırken etkisizdir.

                  Tedavi

                  Esrar bağımlılığı

                  • Esrar bağımlısı kişilere esrar kullanmayı bırakmaları için yardım etmenin farklı yollarını karşılaştıran bir dizi randomize kontrollü çalışma yapılmıştır. En eski çalışma, tedaviden 1 ay sonra hastalarının sadece yüzde 30’unun hala yoksun olduğunu ve 1 yılın sonunda sadece yüzde 17’sinin yoksun kaldığını bildirdi.
                  • Daha sonraki çalışmalar, grup nüks önleme müdahalesini, kişiselleştirilmiş tavsiyeleri ve katılımcıların 4 ay boyunca herhangi bir tedavi görmediği gecikmiş bir tedavi durumu ile Miller’s Drinker’s Check-up’tan uyarlanan motivasyonel görüşmeyi karşılaştırdı.
                    • 4 aylık takipte, her üç grup da esrar kullanımını azalttı, ancak iki tedavi grubu en büyük azalmayı gösterdi ve birbirinden farklı değildi.
                    • Tedavi gruplarında, gecikmiş tedavi grubunda sadece yüzde 9 ile karşılaştırıldığında, yüzde 37’si yoksundu. Esrar kullanım düzeyi de tedavi gruplarında yüzde 70, gecikmiş tedavi gruplarında ise yüzde 30 azaldı.
                    • Yoksunluk oranları zamanla azaldı, ancak iki tedavi tedaviden 7, 13 ve 16 ay sonra farklılık göstermedi.
                    • Katılımcıların yüzde yirmi ikisi 16 aylık çalışma boyunca çekimser kaldı ve eşleri ve aile üyeleri yoksunluklarını doğruladı.
                  • Kendi kendine yardım ve kısa müdahalelerin bırakma sağlayamadığı sorunlu kullanıcılarda esrar bağımlılığı için uzman tedavisi için bir rol olabilir. Bu klinik araştırmalar, esrar bağımlılığının, kalıcı yoksunluğa ulaşanların oranı mütevazı olsa bile, esrar kullanım oranlarını ve esrarla ilgili sorunları önemli ölçüde azaltan bilişsel-davranışçı terapi gibi psikososyal yaklaşımlar kullanılarak ayakta tedavi temelinde tedavi edilebileceğini ortaya koymuştur.
                  • Esrardan uzak durmanın en iyi yolları hakkında tavsiye verilmeden önce çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Tedavinin etkililiğine dair daha iyi kanıtların yokluğu dolayısıyşa, kenevir bağımlılığı tedavisi sunan kişiler, ayakta tedavi yöntemlerinden daha etkili olduğuna dair herhangi bir kanıt olmadığı göz önünde olmadığı müddetçe, yatarak tedavinin rutin kullanımından kaçınmalıdır.
                  • Tedaviye başvuruda ve tedavinin kesilmesinden sonra bildirilen yüksek depresyon oranları nedeniyle, bağımlı esrar kullanımını tedavi etmek için antidepresanların kullanımına ilgi artmaktadır. Böyle bir tedavinin etkinliğini incelemek için küçük çalışmalar yapılmıştır, ancak bugüne kadar büyük randomize kontrollü çalışmalar yapılmamıştır. Kontrollü bir çalışma, Sativex’in (GW Pharmaceuticals, Salisbury, İngiltere) geri çekilme semptomlarının şiddetini plaseboya göre daha fazla azalttığını, ancak 6 ayda yoksunluğa ulaşan oranlarda hiçbir fark olmadığını buldu.

                  Esrarın olumsuz akut etkileri (anksiyete semptomları gibi), kullanıcılara olabilecek kardiyovasküler etkiler hakkında tavsiyede deneyimden önce bulunulmalıdır. Bu semptomlar gelişirse, genellikle şu şekilde yönetilebilir:
                  güvence ve destek.

                  Tarih

                  Kenevir müstahzarları, Çin, Hindistan ve Orta Doğu’da yaklaşık 8.000 yıldır kullanılan Kenevir sativa bitkisinden, başta lifi ve ikincil olarak tıbbi özellikleri için elde edilmektedir.

                  Kenevir, 19. yüzyılın başlarında Mısır’dan dönen Napolyon ordusu tarafından Avrupa’ya ve aynı yüzyılda Hindistan’da görev yapan bir cerrah tarafından tıbbi kullanım için İngiltere’ye getirildi.

                  Kenevir, Avrupa’da en çok lif için ve daha az ölçüde de tedavi amaçlı kullanılmıştır. İlk kez 19. yüzyılın sonlarında Parisli bohemler tarafından rekreasyonel olarak kullanıldı.


                  Eğlence amaçlı esrar kullanımı Amerika Birleşik Devletleri’ne 1930’larda Meksika’dan getirildi ve caz müzisyenleri aracılığıyla ABD’nin kuzeydoğusundaki şehirlere yayıldı.

                  Kullanımı 1938’de Amerika Birleşik Devletleri’nde ve diğer gelişmiş ülkelerin çoğunda 1961’de Narkotik İlaçlar Tek Sözleşmesi uyarınca yasaklandı.

                  1940’larda ve 1950’lerde Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bohemler arasında eğlence amaçlı esrar kullanımı 1960’ların sonlarında daha geniş ABD genç nüfusuna yayıldı. Kullanım, 1980’lerin başında zirveye ulaşmadan önce 1970’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde dramatik bir şekilde arttı, 1990’ların başına kadar azaldı ve o zamandan beri daha düşük bir seviyede sabitlendi.

                  Esrar kullanımı 1970’lerde ve 1980’lerde filmler, müzik, medya ve popüler kültür aracılığıyla uluslararası gençlik kültürüne yayıldı. 1990’larda ve 2000’lerde, vatandaşlar tarafından başlatılan referandumlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin yaklaşık yarısında esrarın tıbbi amaçlarla kullanılmasını yasallaştırdı. Eğlence amaçlı esrar kullanımı 2012’de Colorado ve Washington Eyaleti’nde ve 2014’te Alaska ve Oregon’da eyalet referandumları ile yasallaştırıldı. Bu politika değişikliklerinin Amerika Birleşik Devletleri’nde esrar kullanımı ve esrarla ilgili zararlar üzerinde ne gibi bir etkisi olacağı görülüyor.

                  Kenevir hazırlanışı

                  • Kenevir bitkisi erkek ve dişi formlarda bulunur. Dişi bitki, bitkiye özgü 60’tan fazla kannabinoid içeren en yüksek konsantrasyonları içerir. Delta-9-tetrahidrokanabinol (THC), esrarın psikoaktif etkilerinden esas olarak sorumlu olan kannabinoiddir. Dişi bitkinin çiçekli tepelerini ve üst yapraklarını örten reçinede bulunur. Kannabidiol gibi bazıları THC’nin etkilerini modüle edebilmesine rağmen, diğer kannabinoidlerin çoğu ya etkisizdir ya da sadece zayıf şekilde aktiftir.

                  En yaygın kenevir preparatları esrar, haşhaş ve haşhaş yağıdır. Esrar, bitkinin kurutulmuş çiçekli üst kısımlarından ve yapraklarından hazırlanır. Etkisi, yetiştirme koşullarına, bitkinin genetik özelliklerine, THC’nin diğer kannabinoidlere oranına ve kullanılan bitkinin parçasına göre değişir. Çiçekli tepeler en yüksek, fakat yapraklarda, gövdelerde ve dallarda, tohumlarda çok daha düşük konsantrasyonlarla THC konsantrasyonuna sahiptir.

                  Kenevir lifi için yetiştirilen kenevir çeşitleri genellikle çok düşük THC seviyeleri içerir.

                  Kenevir bitkileri, sadece dişi bitkilerin birlikte yetiştirildiği sinsemilla yöntemiyle THC üretimini en üst düzeye çıkarmak için yetiştirilebilir. Esrardaki THC konsantrasyonu yüzde 0,5 ila 5 arasında değişebilir. Sinsemilla çeşidi, yüzde 7 ila 14 THC içerebilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde satılan marihuana preparatlarının gücü, 1970’te yüzde 0,5’ten 2010’da yüzde 10,6’ya yükseldi.

                  Click here to display content from YouTube.
                  Learn more in YouTube’s privacy policy.

                  Esrar veya esrar, yüzde 2 ila 8 THC içerebilen kurutulmuş kenevir reçinesinden oluşur. Hash yağı, yağda haşhaştan (veya marihuanadan) THC’nin çıkarılmasıyla elde edilir ve yüzde 15 ila 20 THC içerebilir.

                  Click here to display content from YouTube.
                  Learn more in YouTube’s privacy policy.

                  KULLANIM YÖNTEMLERİ

                  • Esrar, geleneksel olarak, yanmaya yardımcı olmak için tütün içerebilen, elle sarılmış sigaralarda (veya joint) olarak içilmiştir. Nargile veya nargile kullanmak da tüm esrarı içmenin popüler bir yoludur, çünkü muhtemelen daha büyük bir bolus dozu THC sağlar ve belirli bir miktarda esrarın etkisini en üst düzeye çıkarır. Esrar, sigaranın solunum risklerinden kaçınmak için sigara içmek yerine duman çıkarmak için de uygulanabilir.
                  • Esrar, tütünle karıştırılabilir ve tütünle veya tütünsüz, pipo içinde veya joint olarak içilebilir. Esrar yağı son derece güçlü olduğu için, bir sigaraya veya jointlere birkaç damla uygulanabilir veya yağ ısıtılabilir ve vaporizer solunabilir. Esrar kullanıcıları tipik olarak dumanı veya buharı derinlemesine solur ve THC’nin akciğerler tarafından emilimini en üst düzeye çıkarmak için nefeslerini tutar. Ağızdan tatbikat yolu, keklerde veya kurabiyelerde pişmiş haşhaş yemekle de kullanılabilir. Deneysel çalışmalarda, THC genellikle susam yağında çözünmüş THC içeren jelatin kapsüllerde yutulur.
                  • Hindistan’da kenevir bitkinin yapraklarından ve saplarından demlenen bir çay olan bhang şeklinde tüketilebilir. THC suda çözünür değildir ve bu nedenle hemen enjekte edilmez. Çoğu gelişmiş toplumdaki hemen hemen tüm esrar kullanıcıları joint (cigara) şeklinde esrar içiyor ya da nargile ya da buharlaştırıcı kullanıyor çünkü esrarın kimyası ve farmakolojisi, THC elde etmenin en etkili yollarını içmeyi ya da solumayla sağlıyor. Bu göz önüne alındığında, okuyucu, aksi belirtilmedikçe, bundan sonra esrarın içildiğini veya buhar olarak solunduğunu varsaymalıdır.

                  Click here to display content from YouTube.
                  Learn more in YouTube’s privacy policy.

                  • Esrar bağımlılığı sendromu ve sorunlu esrar kullanımı son zamanlarda araştırma konusu olmuştur. İki ana tanısal sınıflandırma sisteminin en son baskıları, Uluslararası Hastalıkların ve İlgili Sağlık Sorunlarının İstatistiksel Sınıflandırmasının (ICD-10), onuncu revizyonu, ilgili sorunların tekrarlayan bir kümesinden kaynaklanan belirgin sıkıntı ile karakterize edilen bir esrar bağımlılığı teşhisini içerir.
                  • Kullanımdan kaynaklanan zararlara rağmen kullanmaya devam etme anlamında, kullanım üzerindeki kontrol bozukluğunu yansıtan esrar kullanımına, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabının (DSM-5) beşinci baskısı, uyuşturucu kullanım bozukluklarının teşhisinde esrar kullanım bozukluklarını içerir.
                  • ICD-10, bağımlılık kriterlerini karşılamayan ancak yine de kullanıcıya zarar veren sorunlu esrar kullanımını yakalamaya çalışan bir zararlı kullanım kategorisi içerir. DSM-5’de uyuşturucu kullanım bozuklukları yalnızca ciddiyete göre değişir. Araştırmalar, ICD-10 ve eski DSM-IV-TR sınıflandırma sistemlerinin esrar bağımlılığı vakalarını belirlemede iyi anlaştığını, ancak sorunlu kullanıcıların sınıflandırmasında daha zayıf bir anlaşma gösterdiğini göstermektedir. DSM-5 ve ICD-10 tanılarının ne kadar iyi uyuşacağı görülecektir.