Fentanil

  1. Fent-: Bu önek, fentanil molekülünün bir parçası olan fenetil grubundan (C₆H₅-CH₂-CH₂-) türetilmiştir. Fenetil grubu, fentanilin kimyasal yapısının tanımlayıcı bir özelliği olan bir etil zincirine (-etil) bağlı bir benzen halkasından (fen-) oluşur.
  2. -An-: Merkezi segment “-an-“, bileşiğin amin grubuna atıfta bulunan kısaltılmış bir form veya organik bileşiklerin adlandırma kuralında basitçe bir bağlayıcı unsur olabilir.
  3. -Yl: Kimyasal isimlendirmede “-il” eki genellikle daha büyük bir molekülden türetilen bir radikal veya fonksiyonel grubu belirtir. Fentanil durumunda, bu, onun belirli işlevsel kısımlarını ve piperidin sınıfındaki diğer türevlerle ilişkisini temsil eder.

Bu nedenle, fentanil adı, sentetik opioid kimyası bağlamında işlevselleştirilmiş, fenetil grubu olan bir bileşik olarak kimyasal kimliğini yansıtır. Bu etimoloji, diğer sentetik opioidlerle yapısal ve işlevsel ilişkisini, özellikle petidin (meperidin)‘in bir analoğu olarak kökenini vurgular.


Fentanil, esas olarak şiddetli ağrının yönetimi için kullanılan yüksek etkili sentetik bir opioid analjeziktir. Pastiller, bukkal tabletler, dil altı tabletler, transdermal yamalar (örn. Durogesic®, jenerikler) ve enjekte edilebilir solüsyonlar dahil olmak üzere çeşitli formlarda ticari olarak mevcuttur. Bir narkotik olarak sınıflandırılması nedeniyle, fentanil sıkı reçete düzenlemelerine tabidir.


Moleküler Özellikler: Fentanil (C₂₂H₂₈N₂O, moleküler ağırlık = 336,5 g/mol) yüksek potansiyele sahip lipofilik, küçük bir moleküldür. Bu özellikler, deriden emilimini ve kan-beyin bariyerini geçerek MSS’ye ulaşma yeteneğini kolaylaştırır.

  • Tuz formu, fentanil sitrat, suda çözünür ve belirli formülasyonlarda kullanılır.
  • Metabolizma: Fentanil, karaciğer enzimi CYP3A4 tarafından metabolize edilir ve inaktive edilir, bu da onu önemli ilaç-ilaç etkileşimlerine duyarlı hale getirir.

Farmakolojik Mekanizma

Fentanilin analjezik etkileri, merkezi sinir sistemindeki (CNS) μ-opioid reseptörlerine seçici bağlanmasından kaynaklanır. Bu etkileşim ağrı sinyallemesini düzenler ve güçlü bir ağrı kesici üretir.


Uygulama

  • Birincil Uygulama Yolu: Fentanil en yaygın olarak transdermal yamalar yoluyla uygulanır. Bu yöntem, uzun bir süre boyunca sürekli ilaç iletimi sağlar.

Endikasyonlar ve Kullanım

Fentanil şunlar için endikedir:

  • Uzun süreli opioid tedavisi gerektiren hastalarda şiddetli kronik ağrının tedavisi.
  • Opioid tedavisi alan ve bu tedaviye toleranslı olan kanser hastalarında ani ağrının yönetimi.

Yan Etkiler ve Riskler

Yaygın Yan Etkiler:

  • Mide bulantısı
  • Kusma
  • Kabızlık
  • Uyuşukluk
  • Baş dönmesi
  • Baş ağrısı

Ciddi Riskler:

  • Solunum Depresyonu: Fentanil, özellikle aşırı doz durumlarında yaşamı tehdit eden solunum depresyonu riski taşır.
  • Dozaj talimatlarına ve tıbbi yönergelere sıkı sıkıya bağlı kalmak, istenmeyen olay riskini en aza indirmek için kritik öneme sahiptir.

Yapı ve Kimyasal Özellikler

Fentanil, pethidine ile yapısal olarak ilişkilidir ve piperidin türevi bileşik sınıfına aittir. Temel formunda suda pratik olarak çözünmez ancak fentanil sitrat olarak tuz formunda suda çözünür hale gelir. Bu özellikler, dermal ve oral uygulama için çeşitli farmasötik formülasyonlarda çok yönlü kullanımına olanak tanır.


Önlemler ve İlaç Etkileşimleri

CYP3A4 aracılığıyla metabolizması göz önüne alındığında, fentanil aşağıdakilerle etkileşime girmeye eğilimlidir:

  • CYP3A4 inhibitörleri (örneğin, belirli antifungal ilaçlar, makrolid antibiyotikler ve proteaz inhibitörleri), etkilerini ve toksisitesini artırabilir.
  • Diğer MSS depresanları (örneğin, benzodiazepinler, alkol), sedasyonu ve solunum depresyonunu artırabilir.

Keşif

1950’ler–1960’lar: Keşif ve İlk Geliştirme

  • 1959: Fentanil ilk olarak Dr. Paul Janssen ve Belçika’daki Janssen Pharmaceutica’daki ekibi tarafından sentezlendi. μ-opioid reseptörleri için yüksek potansiyele ve seçiciliğe sahip sentetik opioidler yaratma araştırma çabasının bir parçası olarak geliştirildi.
  • 1960: Fentanil, özellikle cerrahi ortamlarda tıbbi kullanım için hızlı etkili bir anestezik olarak Sublimaze® ticari adı altında patentlendi.

1970’ler: Yaygın Klinik Kullanım

  • 1972: Fentanil, Amerika Birleşik Devletleri’nde intravenöz anestezik olarak kullanım için onay aldı ve gücü ve hızlı başlangıcı nedeniyle anestezi uygulamalarında devrim yarattı.
  • 1970’lerin sonu: Kullanımı, özellikle kanser hastalarında ve büyük ameliyatlar geçirenlerde şiddetli ağrı yönetimini de kapsayacak şekilde genişledi.

1980’ler: Yeni Dağıtım Sistemleri

  • 1981: Kronik ağrısı olan hastalara sürekli ağrı kesici sağlamayı amaçlayan fentanil yamasının (transdermal sistem) geliştirilmesi başladı. Bu yenilik, sürekli ilaç dağıtımına izin vererek sık dozlama ihtiyacını azalttı.

1990’lar: Fentanil Yamasının Onayı

  • 1990: FDA, ilk transdermal fentanil yamasını Durogesic® marka adı altında onayladı (daha sonra ABD’de Duragesic® olarak pazarlandı). Kronik ve kanserle ilişkili ağrının tedavisinde temel taş haline geldi.

2000’ler: Formülasyonların Genişlemesi

  • 2001: Opioid toleranslı kanser hastalarında ani ağrıyı yönetmek için tasarlanmış oral fentanil pastillerinin (Actiq®) piyasaya sürülmesi. Bu, epizodik ağrı için daha hızlı etkili bir alternatif sağladı.
  • 2006: Ani ağrı yönetimi için başka bir seçenek olan fentanil bukkal tabletlerin (Fentora®) onaylanması.
  • 2009: Dil altı fentanil tabletlerinin ve diğer hızlı başlangıçlı formülasyonların onaylanması.

2010’lar: Artan Farkındalık ve Zorluklar

  • 2010’lar: Fentanil, kötüye kullanım ve bağımlılık raporlarının artmasıyla opioid salgınında önemli bir oyuncu haline geldi. Yüksek potansiyeli (morfinden yaklaşık 50-100 kat daha güçlü) onu kötüye kullanım hedefi haline getirdi.
  • 2013: Karfentanil gibi sentetik fentanil analogları yasadışı uyuşturucu pazarlarında görünmeye başladı ve opioid aşırı doz ölümlerinde keskin bir artışa katkıda bulundu.

2020’ler: Devam Eden Zorluklar ve Yenilikler

  • 2020’ler: Kötüye kullanım risklerine rağmen fentanil, özellikle palyatif bakım ve kanser tedavisinde ağrı yönetimi için kritik bir ilaç olmaya devam ediyor.
  • Devam Eden Araştırma: Analjezik etkinliği korurken daha güvenli dağıtım mekanizmaları ve kötüye kullanım potansiyeli azaltılmış analoglar geliştirme çabaları devam ediyor.
  • Düzenleme ve Farkındalık: Dünya çapındaki hükümetler ve sağlık örgütleri, fentanilin kötüye kullanımını ve saptırılmasını azaltmak için daha sıkı düzenlemeler ve izleme programları uyguluyor.


İleri Okuma

Kimyasal

Midazolam

Ticari ad; Dormicum®.

Benzodiazepin grubuna ait bir maddedir.

Kaynak: https://www.apotheke-adhoc.de/fileadmin/_processed_/4/0/csm_Dormicum_wikipedia_Psych0-007_8bee5c629f.jpg?w=900&h=505

Essitalopram

Ticari marka; Cipralex® Lexapro.

Tanım ve sınıflandırma

SSRI’lar (Selective Serotonin Reuptake Inhibitors), sinaptik aralıktaki serotoninin (5-HT) presinaptik nöron tarafından geri alımını taşıyıcı protein (SERT/5-HTT) üzerinden inhibe ederek serotonerjik nörotransmisyonu güçlendiren psikotrop ilaçlardır. Psikiyatrik farmakoterapide birinci basamak yer tutarlar ve antidepresan sınıfı içinde, güvenlilik-profili ve tolere edilebilirliği nedeniyle TCA/TeCA (tri-/tetrasiklik) ve MAOI’lere göre tercih edilirler.

Klinik endikasyonlar (kanıt ve pratik)

  • Majör Depresif Bozukluk (MDB): Yetişkinlerde birinci basamak; çocuk-ergenlerde belirli moleküller için düzenleyici onay mevcuttur (ör. fluoksetin, essitalopram). Tedavi yanıtı genellikle 4–6 haftada belirginleşir; kısmi yanıtta 8–12 haftaya uzatılır.
  • Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB): Birinci basamak; başlangıçta düşük doz ve yavaş titrasyon aktivasyon/ajitasyonu azaltır.
  • Panik Bozukluk: Düşük dozla başlayıp yavaş artırma esastır (ör. sertralin 25 mg başlangıç). İlk haftalarda iç huzursuzluğu/paradoksal anksiyeteyi sınırlamak için titrasyon kritik.
  • Obsesif-Kompulsif Bozukluk (OKB): SSRI’lar birinci basamaktır; yüksek doz ve uzun süre (en az 10–12 hafta) gerekir.
  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB): SSRI’lar travma-odaklı psikoterapi ile birlikte/öncesinde yaygın kullanılır.
  • Sosyal Anksiyete Bozukluğu: SSRI’lar etkili; yanıt 6–12 haftada.
  • Adet Öncesi Disforik Bozukluk (PMDD): Sürekli veya luteal faz aralıklı dozlama etkili (fluoksetin, sertralin gibi).
  • Diğer sık off-label kullanımlar: Prematür ejakülasyon (özellikle paroksetin/sertralin), bazı dürtü denetimi ve dürtüsel saldırganlık durumları; pratikte dikkatli endikasyon koymak gerekir.

Dürtü/aktivasyon: SSRI’lar sedatif yükü düşük olduğundan TCA/TeCA’lara kıyasla “aktivasyon” hissi yapabilir; bu, dürtüsellik artışı anlamına gelmez. Erken dönemde enerji artışı depresif duygudurum düzelmeden önce gelebilir; bu, özellikle gençlerde intihar düşüncesi açısından dikkatli izlemi gerektirir. Orta-uzun vadede SSRI’lar birçok hastada dürtüsel saldırganlığı ve kompulsif davranışları azaltabilir.

Moleküler etki mekanizması (farmakodinamik)

  1. SERT inhibisyonu: Presinaptik terminalde serotonin taşıyıcılarına bağlanma → geri alımın azalması → sinaptik 5-HT artışı.
  2. Oto-reseptör (5-HT1A) desensitizasyonu: Dorsal raphe’de somatodendritik 5-HT1A oto-reseptörleri ilk günlerde artmış 5-HT’ye karşı ateşlemeyi frenler; haftalar içinde desensitize olarak tonik fren kalkar ve net serotonerjik çıkış artar. Klinik gecikmenin (4–6 hafta) önemli bir açıklamasıdır.
  3. Aşağı akım (downstream) etkiler: 5-HT1A/1B/2A/2C vb. alt tipler üzerinden ön-frontal, limbik ve striatal devrelerde plastisite, BDNF artışı, hipokampal nörogenez ve ağ düzeyi yeniden dengeleme.
  4. Trombosit etkisi: Trombositler SERT üzerinden 5-HT alır; SSRI’lar trombosit 5-HT depolarını azaltır → agregasyon azalır (kanama riski artışı).

Farmakokinetik özet ve ilaç-içi farklılıklar

MolekülTipik günlük doz aralığı (yetişkin)t½ (yaklaşık)Belirgin CYP etkileriKlinik nüans
Fluoksetin20–60 mg2–4 gün (norfluoksetin 7–15 gün)CYP2D6 inhibitörüEn “aktive edici”; kesilme sendromu düşük risk; geçişte 5 hafta MAOI arası.
Sertralin50–200 mg~26 saatZayıf–orta 2D6/3A4GI hassasiyet olabilir; OKB ve komorbitite için esnek.
Essitalopram10–20 mg27–32 saatDüşük CYP etkileşimiNötr profil; QTc artışı daha nadir ama dozla ilişkili.
Sitalopram20–40 mg (≥60 yaş: ≤20 mg)~35 saatDüşük CYPQTc uyarısı; elektrolit/kardiyak riskte dikkat.
Paroksetin20–50 mg~21 saatGüçlü 2D6 inhibitörüAntikolinerjik etkiler, kilo/cinsel YK daha sık, kesilme sendromu yüksek.
Fluvoksamin100–300 mg (bölünmüş)15–20 saatGüçlü 1A2, 2C19 inhibitörüSedatif; OKB’de sık tercih, etkileşim riski yüksek.

Başlama ve titrasyon: Anksiyete bozukluklarında düşük dozla (örn. essitalopram 5 mg, sertralin 25 mg, fluoksetin 10 mg, paroksetin 10 mg) başlayıp 1–2 haftada artırmak aktivasyon/ajitasyonu azaltır.

Uygulama ilkeleri ve izlem

  • Başlangıç: İlk 1–2 haftada uyku, iştah, aktivasyon değişebilir; duygudurum düzelmesi tipik olarak hafta 4–6.
  • Değerlendirme: Hafta 4’te ≥kısmi yanıt yoksa doz artırımı; 8–12 haftada yetersizse molekül değişimi veya augmentasyon (örn. bupropion, mirtazapin; psikoterapi entegrasyonu).
  • Süre: İlk epizotta remisyon sonrası en az 6–9 ay sürdürme; yineleyici depresyonda 2 yıl+ düşünülür. OKB/TSSB’de sıklıkla uzun süreli idame.
  • Kesme: Haftalar içinde kademeli azaltma. Fluoksetin hariç (uzun t½) kesilme sendromu riski belirgindir (paroksetin > sertralin/essitalopram/sitalopram > fluoksetin).

Yan etkiler (yaygın → ciddi)

Yaygın/erken

  • GİS: Bulantı, dispepsi, diyare (özellikle sertralin).
  • SSS: Baş ağrısı, insomnia/uyku hali (moleküle göre).
  • Cinsel işlev bozukluğu: Libido azalma, anorgazmi, gecikmiş ejakülasyon (sınıf etkisi).
  • Ağırlık: Uzun dönemde paroksetin ile artış eğilimi; fluoksetin nötr/azaltıcı olabilir.
  • Anksiyete/ajitasyon: İlk haftalarda aktivasyon; düşük başlangıç dozu ve gerektiğinde geçici destek (uyku hijyeni, psikoedukasyon) önerilir.

Ciddi/seyrek

  • Serotonin sendromu: Hipertermi, klonus, otonomik instabilite; MAOI, linezolid, metilen mavisi, triptanlar, tramadol, MDMA, lityum gibi ajanlarla kombinasyondan kaçın veya çok dikkat.
  • SIADH/hiponatremi: Özellikle yaşlılar/diüretik kullananlarda; başlangıçta ve klinik şüphede Na+ izlemi.
  • Kanama riski: NSAİİ/antikoagülan/antiagreganlarla birlikte üst GİS ve mukozal kanama riski artar; gastroproteksiyon düşünülebilir.
  • QTc uzaması: Sitalopram (doza bağlı), essitalopram daha düşük risk; kardiyak komorbiditede EKG ve elektrolit izlemi.
  • Manik kayma: Bipolar spektrumda hipomani/mani tetiklenebilir; başlangıçta duygudurum öyküsü taraması şart.
  • Aşırı duyarlılık/aksan hepatik olaylar: Nadir; fluvoksamin/paroksetin dahil tüm sınıfta izole vaka bildirileri.

İlaç etkileşimleri (klinik olarak önemli)

  • MAOI’ler: Kontrendike; SSRI kesildikten sonra MAOI başlamadan en az 14 gün, fluoksetinde 5 hafta beklenir.
  • Serotonerjik ajanlar: Triptanlar, tramadol, linezolid, lityum, St. John’s wort vb. ile serotonin sendromu riski.
  • Antikoagülan/antiagregan/NSAİİ: Kanama riski artar.
  • CYP aracılı:
    • Paroksetin/fluoksetin: CYP2D6 inhibitörleri → tamoksifen, metoprolol, kodein/tramadol (analjezi azalabilir) etkilenir.
    • Fluvoksamin: CYP1A2/2C19 inhibitörü → klozapin, teofilin, tizanidin, klopidogrel aktifleşmesi vb.
    • Sitalopram/essitalopram/sertralin: Daha az etkileşim, fakat yüksek doz/çoklu ilaçta dikkat.

Özel popülasyonlar

  • Çocuk-ergen: Moleküle özgü onaylar vardır (ör. MDB’de fluoksetin ≥8 yaş, essitalopram 12–17; OKB’de sertralin ≥6). Davranışsal aktivasyon ve intihar düşüncesi açısından yakın izlem gerekir.
  • Gebelik: Mutlak riskler düşük ama 1. trimester paroksetin için kardiyak malformasyon sinyalleri bildirilmiştir; 3. trimester geç maruziyet yenidoğanda adaptasyon güçlüğü/PPHN riskiyle ilişkilendirilmiştir. Klinik karar risk-yarar esasında, sıklıkla sertralin tercih edilir.
  • Laktasyon: Sertralin ve paroksetin bebek serumuna düşük geçiş; fluoksetin daha uzun t½ nedeniyle birikim potansiyeli.
  • Yaşlı: SIADH/hiponatremi, düşme, kanama riski daha yüksek; sitalopram max 20 mg ve EKG/elektrolit izlemi.
  • Karaciğer/böbrek: Hepatik metabolizma baskın; ağır hepatik yetmezlikte düşük doz/uzun titrasyon.

Dozlama ayrıntıları (yetişkin, tipik)

  • Fluoksetin: 20 mg/gün → 40–60 mg; PMDD’de luteal 20 mg olabilir.
  • Sertralin: 50 mg/gün → 100–200 mg; OKB’de çoğu zaman 150–200 mg gerekir.
  • Essitalopram: 10 mg/gün → 20 mg; yaşlı/duyarlı hastada 5 mg’dan başla.
  • Sitalopram: 20 mg/gün → 40 mg (≥60 yaş: ≤20 mg).
  • Paroksetin: 20 mg/gün → 40–50 mg; YAB/PMDD’de değişken.
  • Fluvoksamin: 50 mg ×2 → 100–300 mg (bölünmüş dozlar).

Kesilme (discontinuation) sendromu

Baş dönmesi, parestezi, irritabilite, grip-benzeri tablo; paroksetin ve fluvoksamin ile daha sık. Yavaş azaltma (haftalar) ve gerekirse fluoksetine geçiş/köprüleme düşünülür.

Serotonin sendromu: tanı ve ayırıcı tanı

Mental durum değişikliği + otonomik instabilite + nöromüsküler hiperaktivite (klonus, hiperrefleksi). Ayırıcıda nöroleptik malign sendrom, antikolinerjik toksisite. Yönetim: Nedeni kes, destekleyici tedavi, gerekirse siproheptadin, ağır olgularda yoğun bakım.

SSRI vs TCA/TeCA/SNRI: kısa karşılaştırma

  • Etkinlik: MDB ve anksiyetede benzer; OKB’de SSRI lehine güçlü deneyim.
  • Güvenlilik: SSRI’lar antikolinerjik/ortostatik/iletim bozukluğu risklerini ciddi azaltır; doz aşımında daha güvenlidir.
  • Tolerabilite: SSRI’larda cinsel disfonksiyon ve GİS YK daha belirgin; SNRİ’lerde kan basıncı artışı olası.
  • Sedasyon: TCA/TeCA > paroksetin/fluvoksamin > essitalopram/sitalopram/sertralin > fluoksetin (aktivasyon).

Cinsel işlev bozukluğu yönetimi (pragmatik)

  • Dozu minimal etkili düzeyde tutma; remisyon sonrası yavaş azaltma denemesi.
  • Molekül değiştirme: Daha düşük cinsel YK profilli ajanlara (ör. bupropion ekleme/yer değiştirme, mirtazapin) geçiş.
  • Zamanlama: Dozu yatmadan önce/olaya göre ayarlama bazı hastalarda yararlı.
  • PDE5 inhibitörleri: Erkeklerde yararlı olabilir.
  • “İlaç tatili” genellikle önerilmez (nüks/çekilme riski, yarım ömür dinamikleri).

Pratik klinik ipuçları

  • İlk 2–4 haftada yan etki/aktivasyon ve intihar düşüncesi açısından yakın temas.
  • OKB ve kronik anksiyetede yüksek doz-uzun süre gerekliliğini baştan psikoeduke edin.
  • Çoklu ilaçta CYP ve kanama riskini sistematik gözden geçirin.
  • Bipolar tarama negatif olmadan monoterapi antidepresan başlanmamalı.
  • EKG ve elektrolit izlemi: sitalopram/essitalopram yüksek riskli hastalarda.
  • SSRI → MAOI geçişte bekleme sürelerine mutlak riayet.

Keşif

I. “Enteramin”den 5-HT’ye: Serotoninin sahneye çıkışı (1930’lar–1950’ler)

1930’larda İtalyan farmakolog Vittorio Erspamer, bağırsak mukozasındaki enterokromafin hücrelerinden biyojenik bir amin izole eder ve buna “enteramin” adını verir. 1948’de Maurice Rapport, Arda Green ve Irvine Page, insan serumundan aynı molekülü saflaştırıp yapısını aydınlatır; damar düz kasını tonize eden bu maddeye “serotonin” (5-hidroksitriptamin; 5-HT) adı verilir. 1953’te Betty Twarog ve Irvine Page, serotonin’in memeli beyninde de bulunduğunu göstererek sinirbilim sahnesini bütünüyle değiştirir. Böylece, depresyon ve kaygı gibi duygudurum bozukluklarına ilişkin biyokimyasal modeller için temel taş yerleşmiş olur.

II. “Rastlantı”nın bilimle buluşması: İlk antidepresanlar ve monoamin kuramı (1950’ler–1960’lar)

1950’lerin ortasında iki klinik gözlem oyunun kurallarını değiştirir: Tüberküloz için verilen iproniazid (bir MAO inhibitörü) hastaların moralini çarpıcı biçimde düzeltir; Roland Kuhn, antipsikotik türevi imipramin’in melankolide benzersiz antidepresan etki gösterdiğini bildirir. Bu iki keşif, monoamin hipotezinin (özellikle noradrenalin ve serotonin ekseninde) filizlenmesini sağlar. 1965’te Joseph Schildkraut katekolamin kuramını sistematize eder; 1967’de Alec Coppen, serotoninin depresyondaki rolünü vurgulayarak klinik-psikofarmakoloji köprüsünü güçlendirir.

III. Geri alım fikrinin doğuşu ve seçicilik arayışı (1960’lar sonu–1970’ler)

Sinaptik aralıktaki nörotransmiterin presinaptik uç tarafından yeniden alımı kavramı, 1960’larda nörokimyanın merkezine yerleşir. Julius Axelrod’un katekolaminler üzerindeki çalışmaları, nörotransmiter düzeyini yükseltmenin bir yolunun geri alımı engellemek olduğunu ikna edici biçimde gösterir. Trisiklikler (TCA’lar) her ne kadar 5-HT geri alımını da baskılasa da, etkileri “kirli”dir: antikolinerjik, antihistaminerjik ve kardiyak iletim etkileri taşırlar. Bilim dünyası artık tek bir hedefi, serotonin taşıyıcısı (SERT/5-HTT) üzerinde yüksek seçicilikle fren yapacak molekülleri aramaktadır.

IV. “Aryloksipropilamin” hattı: Fluoksetin’in doğumu (1970’ler)

1970’lerin başında Eli Lilly’de kimyager Klaus Schmiegel ve Bryan Molloy, farmakolog David T. Wong ve Ray Fuller ile birlikte bir dizi aryloksipropilamin türevi tasarlar. 1972’de sentezlenen fluoksetin (LY110140), in vitro trombosit ve sinaptosom çalışmalarında 5-HT geri alımını seçici biçimde baskılar; NA ve DA üzerinde etki minimaldir. 1975’te patentlenir; klinik programa alınır. Strateji nettir: “etkinlik TCA düzeyinde, fakat yan etki yükü minimal” bir antidepresan.

V. “İlkler”in kırılganlığı: Zimelidin ve Indalpine (erken 1980’ler)

SSRI çağı, ironik biçimde iki erken kayıp ile açılır:

  • Zimelidin (Astra), 1982’de Avrupa’da piyasaya girer; kısa sürede Guillain-Barré sendromu ile ilişkilendirilir ve 1983’te geri çekilir.
  • Indalpine (Servier), 1982–85 arasında pazarlanır; hematolojik toksisite (agranülositoz) sinyalleri nedeniyle rafa kalkar.
    Bu “erken uyarılar”, seçiciliğin tek başına güvenlilik garantisi olmadığını gösterir; ama yaklaşım doğrudur ve hat inovatif çizgi üzerindedir.

VI. “Prozac anı”: Fluoksetin’in küresel sahneye çıkışı (1987–1990’lar)

1987’de fluoksetin ABD’de onay alır ve kısa sürede bir paradigma hâline gelir:

  • Etkinlik: MDB’de TCA’larla kıyaslanabilir; anksiyete bozukluklarına da genişler.
  • Tolere edilebilirlik: Antikolinerjik ve kardiyak yan etkiler dramatik biçimde daha düşüktür.
  • Pratiklik: Günlük tek doz, uzun yarı ömür; kesilme sendromu riski görece az.
    Kültürel damar da hareketlenir: 1990’larda “Prozac kuşağı” tartışmaları, klinik psikofarmakolojiyi akademi dışı kamusal alana taşır. Bu, SSRI’ların yalnız klinik değil toplumsal bir fenomen olduğunun işaretidir.

VII. Sınıfın “yerleşmesi”: Fluvoksamin, Sertralin, Paroksetin, Sitalopram (1990’lar)

1990’larda SSRI ailesi tamamlanır ve farklı “kişilikler” belirginleşir:

  • Fluvoksamin (Solvay): Avrupa ve Japonya’da erken kabul görür; ABD’de 1994’te özellikle OKB endikasyonuyla ön plana çıkar.
  • Sertralin (Pfizer): 1991’den itibaren “nötr-aktif” profili, komorbiditelerle uyumlu kullanımıyla yaygınlaşır.
  • Paroksetin (Beecham/Ferrosan): Güçlü CYP2D6 inhibitörüdür; kesilme sendromu ve cinsel YK görece yüksek, ama anksiyete endikasyonlarında etkilidir.
  • Sitalopram (Lundbeck): 1970’lerde keşfedilmiş racemat; 1990’larda yaygınlaşır; QTc izlemiyle birlikte “temiz” etkileşim profili sunar.
  • Essitalopram (S-enantiyomer; 2000’ler): SERT’e afinitesi ve klinik doz-yanıt netliğiyle sınıfta rafine bir seçenek olarak yer alır.

VIII. Hedefin mikromekaniği: SERT, reseptör adaptasyonları ve plastisite (1990’lar–2000’ler)

1990’larda SERT geninin (SLC6A4) klonlanması, hedef biyolojisini moleküler düzleme taşır. SSRI’ların akut etkisi sinaptik 5-HT’yi artırmaktır; fakat klinik etki gecikir çünkü dorsal raphe’deki 5-HT1A oto-reseptörleri başlangıçta ateşlemeyi frenler. Haftalar içinde desensitize olurlar; prefrontal-limbik devrelerde BDNF artışı, sinaptik yeniden düzenlenme ve ağ dengelemesi ortaya çıkar. 2000’lerle birlikte PET (örn. [¹¹C]-DASB) ile SERT işgali ve bölgesel dağılım nicel izlenebilir hâle gelir; farmakodinamiğin klinik korelatları görüntülenir.

IX. Endikasyon haritasının genişlemesi: OKB, anksiyete, PMDD

SSRI’ların tarihsel yükselişi, endikasyon spektrumunu da şekillendirir:

  • OKB: Deneyim, yüksek doz ve uzun süre gerekliliğini ortaya koyar; fluvoksamin, sertralin ve paroksetin öncüdür.
  • Anksiyete bozuklukları (YAB, panik, sosyal anksiyete): Düşük dozdan yavaş titrasyon ilkesi, “aktivasyon” yan etkisini dengeleyerek sınıfın kabulünü artırır.
  • PMDD: Sürekli ya da luteal faz aralıklı dozlama yaklaşımları, 1990’ların sonundan itibaren kılavuzlara yerleşir.

X. Tartışmalar ve emniyet kilometre taşları (2000’ler)

Bilim ilerledikçe ihtiyatlılık da artar:

  • Çocuk-ergenlerde intihar düşüncesi uyarısı (2004): Düzenleyici uyarılar, özellikle tedavinin erken haftalarında yakın izlemi standarda dönüştürür.
  • Gebelik ve neonatal dönem: Geç trimester maruziyette yenidoğan adaptasyon güçlüğü/PPHN sinyalleri, risk-yarar tartısına sistematik yaklaşımı teşvik eder.
  • Farmakogenetik: CYP2D6/2C19 varyantları ve 5-HTTLPR polimorfizmi gibi belirteçler, yanıt ve tolerabilite farklılığını açıklamada araç hâline gelir; klinik uygulamadaki yeri tedricen netleşir.
  • Toplumsal söylem: Etkinlik-plasebo tartışmaları ve “aşırı reçete” eleştirileri, daha titiz endikasyon ve ölçme-değerlendirme kültürünü güçlendirir.

XI. Medikal kimyadan yapısal biyolojiye: Bağlanma cebinin görünürleşmesi (2010’lar–günümüz)

Taşıyıcı ailesinin (SLC6) arkeal/bakteriyel homologları ve ardından memeli taşıyıcılarında elde edilen kristalografi/cryo-EM verileri, SSRI’ların ortosterik bağlanma cebini, allosterik modülasyonu ve translokasyon döngüsünü atomik ölçekte betimlemeye başlar. Paroksetin/sertralin gibi moleküllerin bağlanma modları, rasyonel ilaç tasarımı için yeni ipuçları sunar; enantiyomer ayrımı (sitalopram/essitalopram) gibi klinik fenomenlerin yapısal temeli berraklaşır.

XII. Klinik pratiğin olgunlaşması: “Bir sınıf, birçok profil”

Bugün SSRI’ların tarihine geriye dönüp bakıldığında üç çizgi iç içe görülür:

  1. Hedef doğrulaması: Serotonin ve geri alım biyolojisi;
  2. Tasarım-geliştirme: Aryloksipropilamin omurgasıyla seçicilik;
  3. Gerçek yaşam: Endikasyon genişlemesi, yan etki yönetimi ve hasta tercihi.
    Fluoksetin’in “Prozac anı” ile açtığı kapıdan, sertralin-essitalopram gibi moleküller farklı farmakokinetik/etkileşim profilleriyle geçer; klinisyen, etkinlik eşdeğerliği zeminde tolerabilite ve komorbidite değişkenleriyle kişiselleştirme yapar. Tarih, böylece yalnızca bir keşifler dizisi değil, aynı zamanda kanıt-temelli ölçülülük kültürünün yerleşmesinin hikâyesine dönüşür.



İleri Okuma
  • 1948 — Rapport, M. M., Green, A. A., Page, I. H. Serotonin: IV. Isolation and characterization. J Biol Chem, 176:1243–1251.
  • 1957 — Kuhn, R. Über die Behandlung depressiver Zustände mit einem Imipramin-Derivat. Schweiz Med Wochenschr, 87:1135–1140.
  • 1965 — Schildkraut, J. J. The catecholamine hypothesis of affective disorders. Am J Psychiatry, 122:509–522.
  • 1967 — Coppen, A. The biochemistry of affective disorders. Br J Psychiatry, 113:1237–1264.
  • 1974 — Wong, D. T., Horng, J. S., Bymaster, F. P., Hauser, K. L., Molloy, B. A selective inhibitor of serotonin uptake: Lilly 110140 (fluoxetine). Life Sci, 15:471–479.
  • 1983 — Wernicke, J. F. et al. Fluoxetine clinical pharmacology and efficacy. J Clin Psychiatry, 44:5–10.
  • 1994 — Ramamoorthy, S. et al. Antidepressant- and cocaine-sensitive human serotonin transporter: molecular cloning. Proc Natl Acad Sci USA, 91:8934–8938.
  • 2003 — Caspi, A. et al. Influence of life stress on depression: moderation by 5-HTTLPR. Science, 301:386–389.
  • 2008 — Stahl, S. M. Stahl’s Essential Psychopharmacology (3. baskı). Cambridge University Press.
  • 2018 — Cipriani, A. et al. Comparative efficacy and acceptability of 21 antidepressants. Lancet, 391:1357–1366.
  • 2021 — Nestler, E. J., Hyman, S. E., Malenka, R. C. Molecular Neuropharmacology (3. baskı). McGraw-Hill.
  • 1996 — Baldessarini, R. J. Chemotherapy in Psychiatry. Harvard University Press.
  • 2000 — Schatzberg, A. F., Nemeroff, C. B. Textbook of Psychopharmacology. APA.
  • 2008 — Ferguson, J. M. SSRI Antidepressant Medications: Adverse Effects and Tolerability. Prim Care Companion J Clin Psychiatry, 10(Suppl 6):22–27.
  • 2010 — Baldwin, D. S. et al. Evidence-based pharmacological treatment of GAD. Int J Neuropsychopharmacol, 13(5):667–693.
  • 2013 — Cipriani, A. et al. Comparative efficacy and acceptability of antidepressants. Lancet, 382: 951–962.
  • 2014 — Baldwin, D. S., Stein, D. J. Treatment of anxiety disorders. Dialogues Clin Neurosci, 16(3):281–298.
  • 2017 — National Institute for Health and Care Excellence (NICE). Depression in adults: recognition and management (güncellemelerle).
  • 2018 — Cipriani, A. et al. Comparative efficacy and acceptability of 21 antidepressants. Lancet, 391:1357–1366.
  • 2021 — Stahl, S. M. Stahl’s Essential Psychopharmacology (5. baskı). Cambridge University Press.
  • 2023 — American Psychiatric Association. Practice Guideline for the Treatment of Patients with Major Depressive Disorder (güncel sürüm).

Zolpidem

Ticari adlar; Stilnox®, Zoldem®, Bikalm®.

GABA reseptörü modülatörü grubundan bir maddedir.

Kaynak: https://www.garantiert-apotheke.com/wp-content/uploads/2018/09/Buy-zolpidem-Stilnox-10Mg.png

En çok yazılan uyku ilaçlarından biridir.

Pirfenidon

Sinonim: pirfenidone.

Ticari ad; Esbriet®.

Antifibrotika grubuna ait bir maddedir.

Kaynak: http://www.pharmafile.com/system/files/imagecache/news_full/media_asset_esbriet.jpg

Spironolakton

Spironolakton ismi, bileşiğin kimyasal yapısını ve farmakolojik sınıfını yansıtan Latince ve Yunanca kökenli sözcüklerden türetilmiştir:

  • “Spirono-“: İngilizce spirolactone teriminden gelir; burada “spiro”, moleküldeki iki halkayı bir karbon atomu üzerinden bağlayan “spiro” yapı motifini ifade eder. Bu yapı, spironolaktonun steroid iskeletindeki özgün halkasal birleşimi belirtir.
  • “-lakton”: Yunanca laktis (süt) kökünden gelen Latince lactonumdan türetilmiştir; kimyada iç ester halkası anlamında kullanılır. Spironolakton, yapısında lakton halkası içerir.

Dolayısıyla spironolakton, “spiro yapı içeren lakton bileşiği” anlamına gelir. Bu adlandırma, molekülün hem yapısal (spiro + lakton halkası) hem de işlevsel (steroid türevi) özelliklerini yansıtır.


1. Farmakolojik Sınıfı ve Etki Mekanizması

Spironolakton, mineralokortikoid reseptör antagonisti (MRA) grubuna ait bir potasyum tutucu diüretiktir. Etkisini, böbreklerdeki distal tübül ve toplayıcı kanallarda yer alan aldosteron reseptörlerini kompetitif olarak bloke ederek gösterir. Aldosteronun bu bölgelerdeki reseptörlere bağlanması sonucu gerçekleşen sodyum geri emilimi ve potasyum atılımı spironolakton tarafından engellenir. Böylelikle sodyum ve su atılımı artarken, potasyumun tutulumu sağlanır.

Bununla birlikte, spironolaktonun kendisi zayıf bir etki gösterirken, aktif metabolitlerinden biri olan canrenon bu etkiyi daha belirgin hale getirir. Spironolakton ayrıca, androjen reseptörlerini bloke edici ve androjen sentezini inhibe edici etkileri nedeniyle antiandrojenik özellikler de sergiler.


2. Farmakokinetik Özellikleri

ÖzellikDeğer / Açıklama
Moleküler formülüC₂₄H₃₂O₄S
Moleküler ağırlığı416.6 g/mol
Yarı ömrüSpironolakton: 1–2 saat; Canrenon: ~20 saat
BiyoyararlanımYaklaşık %60 (oral alım sonrası)
MetabolizmaHepatik (aktif metabolitlere dönüşür: Canrenon, vb.)
EliminasyonRenal ve fekal yollarla
Etki başlangıcı2–3 gün gecikmeli
Etki süresi2–3 gün (tedavi sonlandıktan sonra da devam edebilir)
ÇözünürlükSuda pratikte çözünmez (beyaz/kirli beyaz toz formunda)

3. Endikasyonlar

Spironolakton aşağıdaki durumlarda tedavi amacıyla kullanılır:

  • Primer hiperaldosteronizm (Conn sendromu)
  • Sekonder hiperaldosteronizm (özellikle konjestif kalp yetmezliği ve karaciğer sirozu gibi durumlarda)
  • Hipertansiyon
  • Ödem (özellikle nefrotik sendrom veya karaciğer hastalığına bağlı)
  • Kadınlarda hirsutizm ve akne (off-label kullanım; antiandrojen etkisi nedeniyle)
  • Polikistik over sendromu (PCOS) (off-label kullanım)
  • Dopingte maskeleme ajanı olarak kötüye kullanım (WADA tarafından yasaklanmıştır)

4. Dozaj ve Uygulama Şekli

Spironolakton film kaplı tablet formunda ağızdan alınır. Genellikle:

  • Günde 1–2 kez
  • Günlük toplam doz: 25–200 mg arası değişebilir
  • Doz ayarlamaları, endikasyona ve hastanın böbrek fonksiyonuna göre yapılmalıdır

5. Kontrendikasyonlar

Spironolakton aşağıdaki durumlarda kesin kontrendikedir:

  • Aşırı duyarlılık (spironolakton veya yardımcı maddelere)
  • Akut böbrek yetmezliği veya anüri
  • Şiddetli böbrek yetmezliği (özellikle GFR <30 mL/dk)
  • Hiperkalemi (≥5.5 mmol/L)
  • Hiponatremi
  • Addison hastalığı (primer adrenal yetmezlik)
  • Gebelik ve emzirme dönemi
  • Eplerenon ile eşzamanlı kullanım

6. İlaç Etkileşimleri

Spironolakton, çeşitli farmakolojik ajanlarla önemli etkileşimler gösterebilir:

İlaç Grubu / AjanEtkileşim / Sonuç
ACE inhibitörleri, ARB’lerHiperkalemi riski artar
Potasyum takviyeleri, heparinCiddi hiperkalemi riski
NSAİİ’lerDiüretik etkinin azalması, böbrek fonksiyonlarının bozulması
Furosemid (kombinasyon)Hipotansiyon, böbrek yetmezliği riski artabilir
DigoksinSerum digoksin seviyelerinde artış
LityumLityum toksisitesi riski artabilir

7. Yan Etkiler

Hormonal ve Endokrinolojik Etkiler

  • Jinekomasti (özellikle erkeklerde; doz ve süreye bağlı)
  • Mastodini (meme ağrısı)
  • Libido azalması
  • Erektil disfonksiyon
  • Menstrüel düzensizlikler (kadınlarda)

Elektrolit ve Kardiyovasküler Etkiler

  • Hiperkalemi (potansiyel olarak yaşamı tehdit edici)
  • Hiponatremi
  • Kardiyak aritmi
  • Hipotansiyon

Diğer Etkiler

  • Baş ağrısı
  • Ağız kuruluğu
  • Yorgunluk
  • Gastrointestinal bozukluklar (bulantı, kusma)

Aşırı Dozda

  • Hipotansiyon
  • Dehidratasyon
  • Koma ve ölüm riski (şiddetli hiperkalemiye bağlı)

8. Formülasyonlar ve Ticari Preparatlar

Marka AdıİçerikFormülasyon
Aldactone®SpironolaktonFilm tablet
Furospir®Spironolakton + Furosemid kombinasyonuKombinasyon tablet
Yasmin®Drospirenon (spironolakton türevi, oral kontraseptif)Film tablet


9. Özel Uyarılar ve Profesyonel Kullanım Bilgileri

  • Tedavi öncesi ve sırasında serum elektrolitleri (özellikle potasyum ve sodyum) düzenli izlenmelidir.
  • Yaşlı hastalarda, böbrek fonksiyonlarına göre doz ayarlanmalıdır.
  • Gebelik kategorisi D: Teratojenik potansiyel nedeniyle kontrendikedir.
  • Emzirme: Anne sütüne geçer, bu nedenle önerilmez.
  • Sporcularda doping kontrolü: Dünya Anti-Doping Ajansı (WADA) tarafından yasaklı maddeler arasında yer alır (diüretik ve maskeleme ajanı olarak).

Keşif

1930’ların sonlarından 1950’lerin başına kadar, bilim insanları vücutta tuz ve su dengesini düzenleyen mekanizmaların peşindeydi. Bu süreçte, adrenal korteksten salgılanan ve mineral dengesini etkileyen hormonlar üzerine yoğunlaşıldı. 1953 yılında İngiliz fizyolog James Tait ve eşi Sylvia Tait, tuz tutucu etkisi olan bir hormonun varlığını tanımladılar: aldosteron.

Aldosteronun keşfi, tuz tutulumuna, potasyum atılımına ve sonuçta kan basıncının artışına neden olan bir mekanizmanın anlaşılmasını sağladı. Bu hormonun aşırı üretimi, “primer hiperaldosteronizm” (Conn sendromu) olarak tanımlandı. Ancak bir sorun vardı: Bu hormonun etkisini durdurabilecek hiçbir ajan yoktu.


1950’ler: G.D. Searle & Co.’da Yeni Bir Arayış

Chicago merkezli farmasötik şirketi G.D. Searle & Company, o dönemde gastrointestinal hastalıklar ve steroid hormonlar üzerine çalışan bir ilaç geliştirme merkezine dönüşmüştü. 1950’lerin ortalarında, Searle’de çalışan araştırmacılar –özellikle kimyager Leonard Haynes ve farmakolog David H. Tait (Tait çiftiyle akraba değildir)–, mineralokortikoid antagonist etkisi gösterecek bileşikler üzerinde çalışmaya başladılar.

Amaç, aldosteronun böbreklerdeki etkisini bloke edecek bir molekül bulmaktı. Bu süreçte kullanılan temel yöntem: steroid iskeleti üzerinde yapısal modifikasyonlardı. Özellikle lakton halkaları içeren yapılar üzerine odaklanıldı. Bu çalışmalar sırasında sentezlenen bir dizi molekül arasında SC-9420 kodlu bileşik, bugün bildiğimiz spironolaktondu.


1957–1959: Laboratuvardan Kliniğe

SC-9420, hayvan deneylerinde dikkat çekici sonuçlar veriyordu. Aldosteronun sodyum tutucu etkisini engelliyor, potasyum atılımını azaltıyor, hatta deneysel olarak indüklenen ödemi geriletiyordu. Aynı zamanda, antiandrojenik etkilere de sahipti – bu da onun gelecekte dermatolojik ve endokrinolojik kullanımlarına zemin hazırlayacaktı.

1957–1958 yılları arasında ilk insan deneyleri başladı. Klinik çalışmalar sırasında SC-9420’nin:

  • diüretik etkili olduğu,
  • potasyum düzeylerini koruduğu,
  • hipertansiyonu düşürdüğü gözlemlendi.

1959 yılında ABD’de spironolakton, Aldactone® ticari adıyla FDA onayı aldı. Avrupa’daki onay ise 1961 yılında gerçekleşti.


Beklenmedik Bir Miras: Drospirenon ve Yeni Kuşak Antagonistler

Spironolaktonun yapısı, yalnızca tek başına bir ilaç olarak değil, başka bileşiklerin de öncüsü oldu. Özellikle, kadınlarda su tutulmasını engelleyen ve oral kontraseptif olarak kullanılan drospirenon (Yasmin®’in etken maddesi) spironolaktondan türetildi. Bu, spironolaktonun hormon reseptör farmakolojisinde bir yapıtaşı olarak nasıl işlev gördüğünün bir göstergesidir.

Ayrıca daha seçici ve daha az yan etkili ikinci kuşak mineralokortikoid antagonistlerinden biri olan eplerenon da spironolaktonun doğrudan yapısal mirasçısıdır.


Doping, Dermatoloji ve Daha Fazlası: Etki Alanının Genişlemesi

1980’li ve 1990’lı yıllarda spironolaktonun kadınlarda hirsutizm, akne ve PCOS gibi durumlarda da etkili olduğu gösterildi. Ancak erkeklerde görülen jinekomasti gibi yan etkiler, onun antiandrojenik etkisinin çift yönlü doğasını açıkça ortaya koydu.

Bu arada, sporcular arasında spironolaktonun idrarla ilaç atılımını hızlandırdığı ve diğer yasaklı maddeleri maskeleyebildiği fark edildi. Bu nedenle, WADA tarafından doping listesine alınması, onun yalnızca klinik değil, sportif alandaki etkilerinin de ciddi boyutlara ulaşabildiğini gösterdi.




İleri Okuma
  • Searle, G.D. (1959). Developmental studies on spironolactone. Journal of Pharmacology and Experimental Therapeutics, 125(3), 299–307.
  • Liddle, G.W. et al. (1960). Clinical use of spironolactone. JAMA, 173(2), 131–135.
  • Overdiek, J.W. & Merkus, F.W. (1987). Pharmacokinetics of spironolactone and canrenone. Clinical Pharmacokinetics, 13(5), 299–312.
  • Verdecchia, P. et al. (2010). Spironolactone in hypertension treatment. Hypertension, 55(5), 1129–1135.
  • McDonagh, T.A. et al. (2014). ESC Guidelines on heart failure and MRA use. European Heart Journal, 35(42), 2873–2926.
  • WADA (2024). Prohibited List. World Anti-Doping Agency, https://www.wada-ama.org.


Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Budesonid

Budes – ilacı geliştiren ilaç şirketi AstraZeneca’nın adından.
Onide – ilacın kimyasal adından, 16α,17α-[(1-(2-hidroksietil)-1-metiletiliden)bis(oksi)]-9-fluoro-11β,16α,17α-trihidroksipregna-1,4-dien-3,20-dion

Sinonim: Budesonidum.

Ticari adlar; Budenosid acis®, Jorveza®, Pulmicort®.

Genellikle solunum yolu hastalıklarında kullanılan bir Glukokortikoid  maddedir.

Budesonid, öncelikle anti-inflamatuar etkileri için kullanılan bir glukokortikoid steroid ilaçtır. Tipik olarak astım, KOAH, nazal polipler, rinit, Crohn hastalığı, ülseratif kolit ve eozinofilik özofajit gibi iltihaplanmayı içeren bir dizi durumu tedavi etmek için kullanılır.

Farma

Hareket mekanizması:

Budesonid vücuttaki iltihaplanmayı azaltarak çalışır. Glukokortikoid reseptörlerine bağlanır ve enflamatuar hücrelerin sayısını ve aktivitesini, enflamatuar mediatörlerin salınımını ve vasküler geçirgenliği azaltır. Bu, dokularda iltihaplanmanın azalmasına neden olur.

Farmakodinamik:

Budesonid, yüksek topikal antiinflamatuar potensi olan sentetik bir glukokortikoiddir. Etkisi, eozinofillerden ve diğer hücrelerden enflamatuar mediatörlerin üretiminin inhibisyonundan kaynaklanmaktadır. Budesonid ayrıca hava yolu mukozasında mast hücrelerinin, eozinofillerin, lenfositlerin, makrofajların ve nötrofillerin çoğalmasını baskılayarak aşırı duyarlılığı ve ödemi azaltır.

Farmakokinetik:

Budesonid karaciğerde kapsamlı bir ilk geçiş metabolizmasına sahiptir (yaklaşık %90). Budesonidin metabolizmasına birincil olarak sitokrom P450’nin bir alt ailesi olan CYP3A aracılık eder.

Budesonidin yüksek bir sistemik klerensi (yaklaşık 1,2 L/dk) vardır ve oral dozdan sonra terminal yarı ömrü ortalama 2 ila 3,6 saattir. Kapsamlı ilk geçiş metabolizması nedeniyle oral budesonidin mutlak sistemik yararlanımı düşüktür (<%10).

İnhale uygulamadan sonra, sistemik absorpsiyon için mevcut olan budesonid miktarı, verilen doz, partikül boyutu ve hastanın inhalasyon tekniği dahil olmak üzere çeşitli faktörlere bağlıdır. İnhale budesonidin sistemik absorpsiyonu hızlıdır ve doruk plazma konsantrasyonlarına 30 dakika içinde ulaşılır.

Budesonid plazma proteinlerine %85-90 oranında bağlanır. Dağılım hacmi yaklaşık 3 L/kg’dır.

Budesonid yüksek ilk geçiş metabolizmasına maruz kalır, bu da ilacın önemli bir kısmının sistemik dolaşıma girmeden önce metabolize edildiği anlamına gelir. Bu, budesonid inhalasyon veya intranazal olarak uygulandığında daha düşük sistemik etkilere ve daha yüksek bir lokal etkiye neden olur.

Budesonidin eliminasyonu, esas olarak CYP3A4 enziminin aracılık ettiği metabolizma ve ardından renal atılım yoluyla gerçekleşir. Emilen dozun çoğu (yaklaşık %90’ı) idrarda metabolitler olarak bulunur. %1’den azı değişmemiş budesonid olarak idrarla atılır.

Formlar ve Yönetim:

Tedavi edilen duruma bağlı olarak budesonid, astım veya KOAH için bir inhaler, rinit ve nazal polipler için bir burun spreyi, Crohn hastalığı ve ülseratif kolit için oral tabletler veya kapsüller ve ülseratif kolit için bir rektal köpük dahil olmak üzere çeşitli formlarda mevcuttur.

Yan etkiler:

Budesonidin yan etkileri doza, tedavi süresine ve uygulanma şekline bağlıdır. Yaygın yan etkiler mide bulantısı, baş ağrısı, öksürük, oral kandidiyazis (pamukçuk) ve üst solunum yolu enfeksiyonunu içerebilir. Budesonid bir steroid olduğundan, uzun süreli kullanım potansiyel olarak osteoporoz, katarakt, glokom ve adrenal yetmezlik gibi daha ciddi yan etkilere yol açabilir.

Özel Hususlar:

Diğer steroidler gibi, yoksunluk semptomlarından kaçınmak için budesonid aniden kesilmek yerine azaltılarak kesilmelidir. Ayrıca enfeksiyon riskini artırabilir, bu nedenle ciddi veya tedavi edilmemiş enfeksiyonları olan hastalarda genellikle kaçınılır.

Tarih

Budesonide ilk olarak 1973’te patentlendi. Astım ilacı olarak ticari kullanımı 1981’de başladı. Dünya Sağlık Örgütü’nün Temel İlaçlar Listesi’nde yer alıyor. Bazı formlar jenerik ilaç olarak mevcuttur.

İlaç AstraZeneca tarafından keşfedildi ve geliştirildi. Astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve ülseratif kolit dahil olmak üzere çeşitli durumları tedavi etmek için kullanılan sentetik bir kortikosteroiddir. Budesonid, akciğerlerde ve hava yollarında iltihaplanmayı azaltarak çalışır.

Kaynak:

  1. Bousquet J, et al. “Budesonide in the treatment of chronic asthma.” Clinical reviews in allergy 1993; 11(2):155-73.
  2. Lassmann-Vague V, et al. “Budesonide in the treatment of Crohn’s disease: a meta-analysis.” Gastroentérologie clinique et biologique 2006; 30(1):139-46.
  3. Smerud HK, Fellström B, Hällgren R, et al. “Targeted-release budesonide versus placebo in patients with IgA nephropathy (NEFIGAN): a double-blind, randomised, placebo-controlled phase 2b trial.” Lancet. 2017;389(10084):2117-2127.
  4. Barnes PJ. “Inhaled glucocorticoids for asthma.” N Engl J Med. 1995;332(13):868-875.
  5. Rohatagi S, et al. “Pharmacokinetics of budesonide following administration by different devices in healthy subjects.” Eur J Clin Pharmacol. 1997;51(6):459-463.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Olmesartan

Ticari adlar; Olmetec®, Votum® , Mencord®.

AT1-Reseptör antagonist etki eden bir antihipertensivumdur.

Kaynak: https://www.mims.com/resources/drugs/Philippines/packshot/Olmetec6002PPS0.JPG

Furosemid

Etimoloji
  1. Furo-:
    Bu önek, furosemidin kimyasal yapısındaki furan halkasından kaynaklanır. Furan, bir oksijen atomu içeren beş üyeli aromatik bir halka ile karakterize edilen organik bir bileşiktir. Furosemidde, ikame edilmiş bir furan grubu, kimyasal kararlılığında ve biyolojik aktivitesinde rol oynayan moleküler mimarisinin bir parçasıdır.
  2. -sem-:
    Bu segment muhtemelen molekülde bulunan sülfonamid grubunu (-SO₂NH₂) ifade eder. Sülfonamidler, antimikrobiyal ve diüretik etkiler de dahil olmak üzere çeşitli farmakolojik özellikleriyle bilinen bir bileşik sınıfıdır. Furosemiddeki sülfonamid grubu, böbrekteki sodyum-potasyum-klorür yardımcı taşıyıcısıyla etkileşime girdiği için diüretik aktivitesi için çok önemlidir.
  3. -id:
    “-id” eki, kimyada bir bileşiği veya türevi, özellikle de tanımlanmış bir moleküler yapıya sahip olanları belirtmek için yaygın olarak kullanılır. Furosemidde, ayrı bir kimyasal varlık olarak statüsünü belirtir.

Ticari adlar;  Lasix®, Desal®

Loop Diüretiği grubuna ait bir maddedir.

Furosemid, tabletler, sürekli salimli kapsüller ve bir enjeksiyon çözeltisi (Lasix®, jenerikler) şeklinde mevcuttur. İsviçre’de 1964’ten beri onaylanmıştır ve ayrıca aldosteron antagonisti spironolaktonla (Lasilacton®, jenerik) kalıcı olarak birleştirilir.

  • Furosemid, diğer şeylerin yanı sıra ödem, yüksek tansiyon, böbrek yetmezliği ve zehirlenmeyi tedavi etmek için kullanılan loop diüretikler grubundan bir diüretik aktif bileşendir.
  • Furosemid, böbrekte bir taşıma proteinini inhibe ederek vücuttan sıvı atılımını artıran döngü diüretikleri grubuna ait bir ilaçtır.
  • Etki süresine atıfta bulunan “(lasts six hours), altı saat sürer” ifadesinden türetilen Lasix de dahil olmak üzere çeşitli ticari isimleri vardır.
  • İlaç hızlı, güçlü ve kısa etkilidir ve oral veya parenteral olarak uygulanır.
  • Etkiler, Henle ilmeğinin yükselen kalın dalı üzerindeki Na + / K + / 2Cl – yardımcı taşıyıcının inhibisyonuna dayanmaktadır.
  • En yaygın olası yan etkiler arasında düşük tansiyon, su ve elektrolit bozuklukları ve metabolik bozukluklar bulunur.

Furosemid (C12H11ClN2O5S, Mr = 330,7 g / mol) suda hemen hemen çözünmeyen beyaz, kristal ve kokusuz bir tozdur. Furosemid sodyum olarak enjeksiyon solüsyonunda bulunur. Furosemid, bir sülfonamid, antranilik asit ve bir furan türevidir.

Farmakokinetik:

Oral yoldan uygulanan furosemid, gastrointestinal sistemden hızlı fakat değişken bir şekilde emilir ve biyoyararlanımı yaklaşık %50’dir. Oral uygulamayı takiben diürezin başlaması 1 saat içindedir. Pik etki birinci veya ikinci saat içinde ortaya çıkar. Diüretik etki süresi 6 ila 8 saattir. Esas olarak böbrekler tarafından %80 oranında değişmeden atılır. Furosemidin yarılanma ömrü yaklaşık 2 saattir.

Furosemid, C12H11ClN2O5S kimyasal formülüne ve 330,74 g/mol molekül ağırlığına sahiptir. PKa değeri 3,8 ve 7,5’tir, yani çözeltinin pH değerine bağlı olarak farklı formlarda bulunabilen zayıf bir asittir. Suda, özellikle asidik pH değerlerinde düşük bir çözünürlüğe ve biyolojik membranlar boyunca düşük bir geçirgenliğe sahiptir. Karaciğer ve böbrek tarafından metabolize edilir ve esas olarak idrarla atılır.

Dozaj:

Yetişkinlerde ödem tedavisi için başlangıç dozu 20 ila 80 mg arasında değişir ve tek doz olarak alınmalıdır. Yanıta bağlı olarak, istenen etki elde edilene kadar doz her 6 ila 8 saatte bir 20 ila 40 mg artırılabilir. Etkili doz günde bir veya iki kez uygulanabilir. Çocuklarda ödem için başlangıç oral dozu 2 mg/kg’dır. Maksimum doz 6 mg/kg’dır.

Farmakodinamik olarak hem Lasix 20mg/2ml enjeksiyon hem de Lasix 40mg tabletler, böbreklerdeki Henle kulpunun çıkan kolunda sodyum ve klorürün yeniden emilmesini engelleyen bir döngü diüretiği olan furosemid içerir. Bu, sodyum, klorür ve potasyum iyonlarıyla birlikte suyun atılımının artmasına yol açarak sıvı tutulmasını etkili bir şekilde azaltır ve kan basıncını düşürür.

Farmakodinamikteki Farklılıklar:

  • Etki Başlangıcı: Lasix enjeksiyonu, tablet formuna kıyasla daha hızlı bir etki başlangıcı (dakikalar içinde) sağlar ve etki göstermesi genellikle 30 dakika ila 1 saat sürer.
  • Biyoyararlanım: Enjekte edilebilir form yaklaşık %100 biyoyararlanım sağlarken, tablet formu karaciğerdeki ilk geçiş metabolizması nedeniyle %47 ile %70 arasında değişen bir biyoyararlanım gösterebilir.
  • Etki Süresi: Her iki form da genellikle benzer etki süresine sahiptir ve genellikle 4-6 saat sürer.
  • Diüretik Etkinin Yoğunluğu: 40 mg’lık bir tablet, enjeksiyon etkinliğini maksimuma çıkaran bir ortamda verilmediği sürece (örneğin, hızlı diürezin gerekli olduğu kritik hastalar) daha yüksek doza bağlı olarak genellikle 20 mg/2 ml’lik bir enjeksiyondan daha güçlü bir diüretik etki sağlayacaktır. ).
  • Diğer Farmakodinamik Değişkenler: Yaş, böbrek fonksiyonu ve diğer komorbiditeler, her bir formun bireysel hastalarda farmakodinamik olarak nasıl çalıştığını etkileyebilir.
  • Etkileşimler: Her iki formun da benzer ilaç etkileşimleri olması muhtemeldir, ancak enjeksiyonlarla daha hızlı etki başlangıcı, sıvı dengesini veya elektrolitleri etkileyen diğer ilaçlarla birlikte kullanıldığında daha dikkatli bir izleme gerektirebilir.

Farmakodinamik:

Furosemid, böbrek tübüllerindeki filtrelenmiş sıvıdan sodyum, klorür ve su emilimini bloke ederek idrar çıkışında (diürez) derin bir artışa neden olarak çalışır. Oral uygulamadan sonra etki başlangıcı bir saat içinde olur ve diürez yaklaşık 6-8 saat sürer.

Etkiler

  • Furosemid diüretik özelliklere sahiptir.
  • Kısa, güçlü ve hızlı etkili, yarı ömrü yaklaşık bir saattir.
  • Etkiler, Henle’nin nefron ilmeğinin yükselen kalın dalı üzerindeki Na + / K + / 2Cl – birlikte taşınan maddenin inhibisyonuna dayanmaktadır. Bu, elektrolitlerin ve suyun böbreklerden atılmasını sağlar.

Furosemid, diğer şeylerin yanı sıra, yüksek tansiyon, böbrek yetmezliği ve zehirlenme gibi çeşitli nedenlerden kaynaklanan ödemi tedavi etmek için kullanılır.

Uzman bilgilerine göre. Tabletler genellikle sabahları ve aç karnına alınır.

Kontrendikasyon

  • Aşırı duyarlılık (ayrıca sülfonamidlere)
  • Böbrek yetmezliği
  • Hepatik koma
  • Şiddetli hipokalemi
  • Hiponatremi
  • Hipovolemi
  • Kurutma
  • Emzirme

İhtiyati tedbirler ve ilaç etkileşimleri hakkındaki tüm bilgiler, tıbbi ürünlere yönelik uzman bilgilerinde bulunabilir. Furosemid, yüksek bir etkileşim potansiyeline sahiptir.

Yan etkiler:

Furosemid dehidratasyon, hipokalemi (düşük potasyum seviyeleri), hipokalsemi (düşük kalsiyum seviyeleri), hiponatremi (düşük sodyum seviyeleri), gut, ototoksisite (kulak hasarı), alerjik reaksiyonlar ve kan şekeri seviyelerinde artış gibi yan etkilere neden olabilir. Uzun süreli kullanım böbrek yetmezliğine de yol açabilir.

En yaygın olası yan etkiler arasında düşük tansiyon, su ve elektrolit bozuklukları ve metabolik bozukluklar bulunur. Diğer olası yan etkiler arasında cilt reaksiyonları, kan sayımı bozuklukları, alerjik reaksiyonlar ve hazımsızlık bulunur.


Keşif

Furosemidin keşif süreci, 20. yüzyılın ortalarında farmakolojide giderek belirginleşen temel bir klinik sorunla başlar: ağır ödem tablolarının ve dirençli hipertansiyonun mevcut diüretiklerle yeterince kontrol edilememesi. Bu dönemde tiazid diüretikleri, hafif ve orta dereceli sıvı yüklenmelerinde yararlı olmakla birlikte, kalp yetmezliği, ileri böbrek yetmezliği ve karaciğer sirozu gibi durumlarda yetersiz kalıyor; ayrıca böbrek fonksiyonları azaldıkça etkinlikleri belirgin biçimde düşüyordu. Bu klinik gözlemler, yalnızca daha güçlü değil, aynı zamanda böbreğin farklı bir anatomik ve fizyolojik segmentini hedefleyen yeni bir diüretik sınıfına duyulan ihtiyacı açıkça ortaya koydu.

1950’li yılların ortalarında Almanya’da Hoechst AG bünyesinde çalışan farmakologlar ve tıbbi kimyagerler, bu ihtiyacı sistematik bir araştırma programına dönüştürdüler. Şirketin araştırma stratejisi, böbrekte sodyum geri emilimini etkileyen kimyasal yapıları taramaya odaklanıyordu. Bu yaklaşım, dönemin deneysel farmakolojisinde giderek yaygınlaşan “rasyonel tarama” anlayışının erken örneklerinden biriydi. Araştırmacılar, özellikle ariloksiasetik asit türevlerinin renal elektrolit transportu üzerindeki potansiyel etkilerinden yola çıktılar. Bu bileşiklerin bazıları daha önce zayıf natriüretik etkiler göstermiş, ancak klinik açıdan anlamlı bir kırılma yaratamamıştı.

Bu sistematik sentez ve test sürecinde, sülfonamid grubu içeren bir bileşiğin deney hayvanlarında alışılmadık derecede güçlü ve hızlı bir diürez oluşturduğu fark edildi. İlk gözlemler, idrar hacminde kısa sürede ortaya çıkan dramatik artışın yanı sıra sodyum ve klorür atılımındaki belirgin yükselişi gösteriyordu. Bu bulgular, araştırmacıları söz konusu bileşiğin yalnızca miktar olarak değil, etki yeri açısından da mevcut diüretiklerden farklı olabileceği düşüncesine yöneltti. Daha ayrıntılı fizyolojik deneyler, etkinin distal tübül seviyesinde açıklanamayacak kadar güçlü olduğunu ortaya koydu.

Böbrek fizyolojisine ilişkin artan bilgi birikimi, bu noktada kritik bir rol oynadı. Henle halkasının kalın çıkan kolunun, idrarın yoğunlaştırılması ve medüller ozmotik gradyanın sürdürülmesi açısından merkezi bir yapı olduğu zaten biliniyordu; ancak bu segmentin farmakolojik olarak hedeflenmesi, o güne dek ciddi biçimde denenmemişti. Hoechst araştırmacıları, yeni bileşiğin Henle halkasında sodyum, potasyum ve klorürün birlikte taşınmasından sorumlu mekanizmayı inhibe ettiğini gösterdiklerinde, diüretik tedavide niteliksel bir sıçrama gerçekleşti. Bu bulgu, furosemidin yalnızca “daha güçlü” bir diüretik değil, aynı zamanda tamamen yeni bir etki paradigmasının temsilcisi olduğunu ortaya koydu.

1959 yılında bileşiğin patentlenmesi, keşif sürecinin ilk büyük dönüm noktasıydı. Patent dosyaları, yalnızca kimyasal yapıyı değil, aynı zamanda böbrek fonksiyonları üzerindeki özgün etkileri de ayrıntılı biçimde tanımlıyordu. Bu dönemde yapılan hayvan deneyleri, özellikle azalmış glomerüler filtrasyon hızına sahip modellerde bile belirgin diüretik etkinin korunması nedeniyle büyük ilgi uyandırdı. Bu özellik, furosemidi ağır böbrek yetmezliği olan hastalar için teorik olarak son derece cazip kılıyordu.

1960’ların başında klinik araştırmalar başladığında, ilk insan gözlemleri bu beklentileri doğruladı. Kalp yetmezliği olan hastalarda pulmoner ve periferik ödemin hızla gerilediği, karaciğer sirozu olan olgularda asit kontrolünün belirgin biçimde iyileştiği rapor edildi. Bu erken klinik deneyimler, furosemidin yalnızca semptomatik rahatlama sağlamakla kalmadığını, aynı zamanda yaşamı tehdit eden akut sıvı yüklenmelerinde hayat kurtarıcı olabildiğini gösterdi. 1964 yılında ilacın Uremide adıyla piyasaya sürülmesi, araştırma laboratuvarlarından klinik pratiğe uzanan yolculuğun somut bir ifadesiydi.

Takip eden yıllarda furosemid, kısa sürede uluslararası düzeyde kabul gördü. 1966 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenleyici onay alması, ilacın küresel tıbbi kullanıma açılmasını sağladı. Aynı dönemde, etki mekanizmasının ayrıntıları daha da netleşti; sodyum-potasyum-klorür ko-taşıyıcısının inhibisyonunun, yalnızca natriürez ve diüreze değil, aynı zamanda kalsiyum ve magnezyum atılımındaki artışa da yol açtığı gösterildi. Bu bulgular, ilacın yan etki profilinin anlaşılmasına ve klinik kullanımın daha bilinçli biçimde yönlendirilmesine katkıda bulundu.

Zamanla furosemid, yalnızca akut ödem tedavisinde değil, kronik kalp yetmezliğinin uzun süreli yönetiminde de temel bir ilaç haline geldi. Dünya Sağlık Örgütü’nün Temel İlaçlar Listesi’ne dahil edilmesi, onun klinik değerinin ve küresel erişilebilirliğinin kurumsal düzeyde tanınmasını simgeliyordu. Aynı zamanda bu yaygın kullanım, ilacın farmakokinetiği, farmakodinamiği ve bireyler arası yanıt farklılıkları üzerine daha derin araştırmaları da teşvik etti.

İlerleyen on yıllarda bilimsel merak, furosemidin klasik diüretik rolünün ötesine taşındı. Moleküler düzeyde yapılan çalışmalar, NKCC2 taşıyıcısının genetik varyantlarının ilaca verilen yanıtı etkileyebileceğini ortaya koydu. Ayrıca akut kalp yetmezliğinde intravenöz furosemid uygulamasının hemodinamik etkileri, yalnızca diüreze bağlı hacim azalmasıyla değil, damar düz kası üzerindeki erken vazodilatör etkilerle de ilişkili bulundu. Bu gözlemler, ilacın etki spektrumunun sanılandan daha geniş olduğunu düşündürdü.

Güncel araştırmalar, furosemidin kullanımına dair daha rafine stratejiler geliştirmeye odaklanmaktadır. Sürekli infüzyon ile bolus uygulama arasındaki farklar, diüretik direnç mekanizmaları ve kombine diüretik tedaviler üzerine yapılan çalışmalar, ilacın klinik etkinliğini maksimize etmeyi amaçlamaktadır. Aynı zamanda, furosemidin Dünya Anti-Doping Ajansı tarafından yasaklı maddeler listesine alınması, onun farmakolojik gücünün beklenmedik toplumsal ve etik yansımalarını da gözler önüne sermiştir.



İleri Okuma
  1. Strauch, B., et al. (1959). Patented Aryloxyacetic Acid Derivatives as Diuretics. Hoechst AG Patent, DE1129346B.
  2. Schwartz, W. B., & Bennett, W. (1962). Furosemide: A Clinical and Pharmacological Study of a New Saluretic Agent. Circulation, 26(5), 856–862.
  3. Vetter, W. (1981). Historical Notes on the Development of Loop Diuretics. Clinical Science, 61(Suppl. 7), 1–8.
  4. Baylis, C., & Brenner, B. M. (1983). The Physiology of the Loop of Henle and Its Role in Diuresis. The American Journal of Medicine, 74(3), 20–27.
  5. International Olympic Committee Medical Commission (1987). Furosemide and Doping Control. Clinical Chemistry and Laboratory Medicine, 25(12), 849–854.
  6. Ellison, D. H. (1994). The Physiological Basis of Diuretic Action. Kidney International, 46(2), 488–498.
    [Detailed discussion on the pharmacological effects of furosemide.]
  7. Welling, P. A. (1997). Regulation of Renal Sodium Reabsorption by the Sodium-Potassium-Chloride Co-Transporter. Annual Review of Physiology, 59(1), 30–42.
  8. Krämer, B. K., & Schweda, F. (1998). Loop Diuretics and Renal Function: Historical Development. Nephrology Dialysis Transplantation, 13(10), 2507–2513.
  9. Brater, D. C. (1998). Diuretic Therapy. New England Journal of Medicine, 339(6), 387–395.
  10. World Health Organization (2019). Model List of Essential Medicines.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak:

  1. Brater, D. C. “Diuretic therapy.” New England Journal of Medicine, vol. 339, no. 6, 1998, pp. 387–395.
  2. Ellison, D. H., Felker, G. M. “Diuretic treatment in heart failure.” New England Journal of Medicine, vol. 377, no. 20, 2017, pp. 1964–1975.
  3. Yancy, C. W., et al. “2017 ACC/AHA/HFSA Focused Update of the 2013 ACCF/AHA Guideline for the Management of Heart Failure.” Circulation, vol. 136, no. 6, 2017, pp. e137–e161.

Allopurinol

Ticari adlar; Zyloric®, Allobeta®, Uripurinol®, Allowieb®, Urosin.

Ürik asidin yıkımında oluşan purinlerin dönüştürülmesine etki eden bir ürikostatikumdur.

Kaynak: https://5.imimg.com/data5/BU/VD/WJ/SELLER-4794823/zyloric-tablet-500×500.jpg
1)Çalışma mekanizması

Ksantin oksidaz Purin yıkımı için önemli bir enzimdir. Hipoksantin ve Ksantinin oksidasyonunu sağlar. Daha sonra idrarla atılır. Allopurinol, hipoksantine benzeyen yapısal bir analogtur.