Azurofilik

“Azurofilik” terimi, mavinin bir tonu olan “azure” sözcüğünden ve “güçlü bir yakınlığa sahip olmak” anlamına gelen Yunanca “philic” teriminden türetilmiştir. Tarihsel olarak azurofilik, mikroskobik boyama tekniklerindeki gelişmelerle, özellikle de gök mavisi boyaların histoloji ve hücresel biyolojide yaygın olarak kullanılmaya başlanmasıyla ön plana çıkan bir terimdi.

Azurofilik, belirli hücre yapılarının gök mavisi boyalara bağlanma eğilimini ifade eder. Mikroskobik incelemede bu hücre yapıları Giemsa boyası ile boyandığında kırmızımsı ila mor renkte görünür. Romanowsky boyası ayrıca azurofilik granülleri etkili bir şekilde işaretleyerek onlara bordo veya merlot tonu verebilir. Bu boyama özellikleri azurofilik granülleri histolojik çalışmalar ve hücresel farklılaşma için çok değerli kılar.

Konum ve Biyokimyasal Bileşim

Azurofilik granüller ağırlıklı olarak lökositlerin, özellikle de nötrofillerin sitoplazmasında bulunur. Kemik iliğinde granülosit farklılaşması sırasında sentezlenirler. Granüller, gelecekte bağışıklık tepkilerinde kullanılmak üzere depolanan çok sayıda hidrolitik enzim içerir.

Hücresel Biyolojide İşlev

Sindirim ve Bakteri Öldürücü Rolleri: Azurofilik granüller, hücresel kalıntıları ve patojenleri parçalayabilen enzimlerle doludur. İstilacı mikroorganizmalara karşı hücrenin ilk savunma hattı olarak hizmet ederler.

Düzenleyici Fonksiyonlar: Azurofilik granüller, sindirim rollerinin ötesinde, proinflamatuar ürünleri parçalayarak inflamasyonu düzenleyebilen maddeler de içerir.

Klinik anlamı

Klinik ortamlarda azurofilik granüllerin anlaşılması, bağışıklık tepkisi mekanizmalarına ilişkin önemli bilgiler sağlayabilir. Enzimatik içerikleri enfeksiyonlarla mücadelede önemli bir rol oynar ve bu nedenle bağışıklık sistemini tehlikeye atan koşullar altında incelenebilir.

Azurofilik granüller, immünoloji ve patoloji alanında hücresel uzmanlaşmanın büyüleyici bir örneği olarak hizmet eder. Benzersiz boyama özelliklerinden çok işlevli enzimatik içeriklere kadar değişen özellikleri, onları devam eden araştırma ve klinik ilgi konusu haline getirmektedir.

Azurofilik Granüller

“Azurofilik” terimi, belirli hücre yapılarının gök mavisi boyaları bağlama ve bunları mikroskopik incelemede görünür kılma yeteneğinden gelir. Bu azurofilik hücre yapıları, genellikle beyaz kan hücreleri olarak bilinen lökositlerin sitoplazmasında özellikle belirgindir. Bu makale azurofilik granüllerin, bunların özelliklerinin, fonksiyonlarının ve lökositlerin hücresel biyolojisindeki rollerinin derinlemesine anlaşılmasını amaçlamaktadır.

Azurofilik Granüllerin Özellikleri

  • Renklenme: Azurofilik hücre yapıları, Giemsa boyası ile boyandığında tipik olarak kırmızımsı ila mor renkte görünür. Bu özellik, hücresel bileşenlerin farklılaşmasının çok önemli olduğu histolojik çalışmalarda özellikle değerlidir.
  • Boyama: Romanowsky boyası, beyaz kan hücrelerindeki azurofilik granülleri etkili bir şekilde boyayarak bordodan merlota kadar değişen bir renk üretir. Bu leke aynı zamanda hiperkromatinin vurgulanmasına da yardımcı olur.
  • Yeri: Bu granüller kemik iliğinde granülositlerin farklılaşması sırasında sentezlenir. Nötrofilik lökosit öncüleri, gelecekte kullanılmak üzere azurofilik granüllerde büyük miktarda lizozomal enzim üretir ve depolar.

Granül Çeşitleri: Birincil ve İkincil

Birincil Granüller: Bunlar, yutulan mikroorganizmaların öldürülmesinden ve sindirilmesinden sorumlu enzimleri içerir. Nötrofil granüllerinin “işgücü” olarak kabul edilirler.

İkincil Granüller: Bunların hücre dışında düzenleyici işlevleri vardır ve birincil granüllere göre daha az anlaşılmıştır.

Azurofilik ve Spesifik Granüller

Azurofilik ve spesifik granüllerin doğası biraz zıt olabilir:

  • Azurofilik Granüller: Bunlar çok sayıda lizozomal, hidrolitik enzimle dolu birincil lizozomlardır. Bileşimleri ve işlevleri açısından iyi anlaşılmışlardır.
  • Spesifik Granüller: Alkalen fosfataz dışında içerikleri bilinmediğinden doğası belirsizliğini koruyor.

Nötrofillerdeki Azurofilik Granüllerin Fonksiyonları

  • Sindirim ve Bakteri Öldürme İşlevleri: Yutulan patojenlerin sindirimine ve öldürülmesine yardımcı olan enzimler sağlarlar.
  • Enflamasyonu Düzenler: Enflamasyonu teşvik eden ürünlerin parçalanmasında rol oynarlar.
  • Kalsiyum Düzenlemesi: Hücre içi kalsiyumun düzenlenmesinde rol oynayabilirler, ancak bu hala araştırılmaktadır.


Azurofilik granüller, lökositlerin, özellikle de nötrofillerin işlevselliğinde çok önemlidir. Sadece patojenlerin yok edilmesi için gerekli olan enzimlerin rezervuarı olarak hizmet etmezler, aynı zamanda hücre içi aktiviteleri ve inflamasyonu da potansiyel olarak düzenlerler. Özelliklerini anlamak, özellikle bağışıklık tepkisi bağlamında hücresel biyolojinin karmaşık mekanizması hakkında fikir verebilir.

Tarihçe

Azurofilik granüller, nötrofillerde ve diğer beyaz kan hücrelerinde bulunan bir tür lizozomdur. Bazı boyalarla boyandıklarında mavi-mor renklerinden dolayı adlandırılırlar. Azurofilik granüller, bakterileri ve diğer yabancı istilacıları parçalayabilen çeşitli enzimler içerir.

Azurofilik granüller ilk olarak 1800’lerin sonlarında Alman doktor Paul Ehrlich tarafından tanımlandı. Ehrlich, nötrofillerdeki azurofilik granülleri tanımlamak için yeni bir boyama tekniği kullandı. Ayrıca azurofilik granüllerin, “granülositler” adını verdiği çeşitli enzimler içerdiğini de keşfetti.

1900’lerin başında bilim adamları, azurofilik granüllerin nötrofil fonksiyonundaki rolünü araştırmaya başladı. Azurofilik granüllerin, nötrofillerin bakterileri yutup yok ettiği fagositoz sürecinde önemli bir rol oynadığını keşfettiler. Ayrıca azurofilik granüllerin, bakterileri ve diğer yabancı istilacıları öldürmek için kullanılabilecek çeşitli başka enzimler içerdiğini de keşfettiler.

  • Azurofilik granüllere bazen “birincil granüller” denir çünkü bunlar nötrofillerde gelişen ilk granül türüdür.
  • Azurofilik granüller çok yoğundur, bu yüzden çok koyu renkte boyanırlar.
  • Azurofilik granüller, bakteriler veya diğer yabancı istilacılar tarafından aktive edildiklerinde nötrofillerden salınır.
  • Azurofilik granüllerdeki enzimler bakterilerin hücre duvarlarını parçalayarak öldürebilir.
  • Azurofilik granüller ayrıca tümör hücreleri gibi diğer hücre türlerini parçalayabilen enzimler de içerir.

Tarihsel Anekdotlar

  • 1940’larda Amerikalı doktor George Palade, azurofilik granüllerin yapısını incelemek için elektron mikroskobu kullandı. Palade, azurofilik granüllerin, her biri farklı türde enzim içeren çok sayıda küçük bölmeden oluştuğunu keşfetti.
  • 1950’lerde Amerikalı doktor William B. Castle, azurofilik granüllerdeki enzimlerin aktivitesini ölçmek için yeni bir teknik geliştirdi. Castle’ın tekniği bugün hala belirli kan hastalıkları türlerine sahip hastaları teşhis etmek ve izlemek için kullanılıyor.
  • 1960’larda Amerikalı doktor David G. Nathan, azurofilik granüllerdeki enzimlerden birindeki eksikliğin, kronik granülomatöz hastalık adı verilen nadir bir kan hastalığına neden olabileceğini keşfetti. Kronik granülomatöz hastalık yaşamı tehdit eden enfeksiyonlara yol açabilen ciddi bir durumdur.

Kaynak

  1. Borregaard, N., & Cowland, J. B. (1997). Granules of the human neutrophilic polymorphonuclear leukocyte. Blood, 89(10), 3503-3521.
  2. Faurschou, M., & Borregaard, N. (2003). Neutrophil granules and secretory vesicles in inflammation. Microbes and Infection, 5(14), 1317-1327.
  3. Borregaard, N., & Cowland, J. B. (1997). Granules of the human neutrophilic polymorphonuclear leukocyte. Blood, 89(10), 3503-3521.
  4. Faurschou, M., & Borregaard, N. (2003). Neutrophil granules and secretory vesicles in inflammation. Microbes and infection, 5(14), 1317-1327.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Morbus Behçet

Türk dermatolog Hulusi Behçet’in (1889 – 1948)’in adı verilmiştir.

Behçet hastalığı, multisistem bir hastalık olarak ortaya çıkan, etiyolojisi bilinmeyen küçük damar vaskülitidir. Kan damarlarını etkiler ve genellikle romatizmal bir hastalık olarak sınıflandırılır.

Epidemiyoloji

Hastalık en çok Akdeniz bölgesinde yaygındır. Türkiye’de görülme sıklığı her 100.000 kişide yaklaşık 100 vakadır.

Patohistoloji

Histolojik olarak küçük kan damarlarında iltihaplanma (lökositoklastik vaskülit) görülür.

Semptomlar

Behçet hastalığı çok değişken bir klinik tabloya sahip sistemik bir hastalıktır. Behçet hastalığının olası belirtileri şunlardır:

  • Ağız ve genital bölgede tekrarlayan aftlar (büyük aftlar).
  • Körlük riski taşıyan üveit, irit ve hipopiyon
  • Deri bulguları (papülopüstüller, folikülit, eritema nodozum)
  • Eklem bulguları (oligoartrit, artraljiler, sakroiliit)
  • Meningoensefalit, vertigo (nöro-behçet)
  • Paterji fenomeni

Behçet hastalığı ile bağlantılı olarak tromboflebit veya epididimit gibi diğer romatizmal semptomlar da tanımlanmıştır. Literatürde, oral ve genital aft ve üveit üçlüsü genellikle tipik bir semptom kümesi olarak bildirilmektedir.

Teşhis

Tanı, hastanın öyküsü ve klinik semptomlar temelinde konur. Ayrıca, tanısal altın standart olarak bir paterji testi kullanılır. Vakaların yaklaşık %70’inde, Behçet hastalığı olan hastalarda HLA antijeni HLA-B51 tespit edilebilir. Tanı koymak için bir oftalmolojik konsültasyon gereklidir.

Sınıflandırma kriterleri

Behçet hastalığı için ana kriterler şunlardır

Tekrarlayan oral aftöz veya herpetiform mukozal lezyonlar (12 ay içinde > 3 kez).
İkincil kriterler şunlardır

Genital bölgede tekrarlayan aftöz cilt değişiklikleri
Bir göz doktoru tarafından teşhis edilen üveit veya retinal vaskülit
Eritema nodozum, papüler veya akne benzeri ergenlik sonrası ortaya çıkan cilt lezyonları gibi diğer cilt lezyonları
Pozitif bir paterji testi (24-48 saat sonra doktor tarafından okuma)
Tanı konulması için ana kriter ve en az iki ikincil kriter yerine getirilmelidir.

Ayırıcı tanı

Özellikle hastalığın başlangıcında genellikle spesifik olmayan semptomlar nedeniyle sıklıkla yanlış teşhisler konulmaktadır. Behçet hastalığı çoğu zaman spondilartrit ile karıştırılır. Ayrıca HIV, hepatit B veya hepatit C gibi viral enfeksiyonlar da dışlanmalıdır.

Terapi

Harici tedavi

Genital aftlar: Genital aftlar lokal glukokortikoidler ve antiseptikler ile tedavi edilir. Ayrıca, pimekrolimus gibi lokal bir immünomodülatör ile tedavi denenebilir. Lidokain içeren kremler (örneğin Wolff Basiscreme ad 30.0 g içinde %4.0 lidokain-HCl) anestezi tedavisi için kullanılabilir.
Oral aftlar: Oral aftlar için antiseptik ve antiflojistik tedavi (örneğin Hypromellose Adhesive Paste %40.0 NRF S.42 ad 20.0 g içinde %0.05 klobetasol propiyonat veya Tantum Verde® solüsyonu) kullanılır. Anestezi ve yara iyileştirme tedavisi için oral durulamalar ve yapışkan macunlar (örneğin Krister solüsyonu veya hipromelloz yapışkan macun içinde %2.0 mepivakain HCl %40.0 NRF S.42 ad 20.0 g) uygulanabilir.

Dahili tedavi

Kolşisin, 1-2 mg/gün p.o. 2-3 tek doz halinde aylar ila yıllar boyunca, genellikle etiket dışı bir kullanım olarak kullanılır. Hastalığın şiddetli formlarında, glukokortikoid prednizolon 40-60 mg/gün p.o. azalan dozlarda haftalarca verilebilir. Eklem tutulumu durumunda NSAID’ler kullanılır. Ülser profilaksisi için, NSAİİ veriliyorsa bir PPİ reçete edilmelidir. Glukokortikoid tedavisinin yeterince etkili olmadığı durumlarda (örn. azatioprin p.o. 100 mg/gün) gibi immünosupresanlar da kullanılabilir.

Üveit varlığında, siklosporin A etkili bir terapötik önlemdir (3 ay boyunca 2 ED’de 5-6 mg/kg bw/gün p.o.). Talidomid maddesi (100-400 mg/gün) de Behçet hastalığında etkilidir. Buna ek olarak, interferon-alfa-2a (6 ay boyunca haftada 3 kez 3-4 milyon IU s.c.) ile yeni tedavi yaklaşımları bazı vakalarda iyi başarı göstermektedir.

Komplikasyonlar

Behçet hastalığının komplikasyonları arasında, hematotoraks ile sonuçlanan daha küçük ve daha büyük anevrizmaların yırtılmasıyla akciğer tutulumu yer alır. Ayrıca, MSS, özellikle substantia alba ve meninksler de etkilenebilir. Bu durum, diğer şeylerin yanı sıra baş ağrılarına, kişilik bozukluklarına ve hatta felç ve menenjite yol açar.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Substantia spongiosa

Tanım ve Terminoloji

Süngerimsi kemik (Lat. substantia spongiosa; İng. trabecular ya da cancellous bone), insan iskeletinde kompakt (kortikal) kemikle birlikte bulunan iki temel kemik dokusundan biridir. Makroskopik olarak gözenekli ve “süngerimsi” görünümü, ince çubukçuklar ve plaklardan oluşan üç boyutlu bir kafes—trabeküler ağ—sayesindedir. Bu ağın boşluklarını çoğunlukla kemik iliği doldurur. Kortikal kemik dıştan bir kılıf gibi kemiği sararken, süngerimsi kemik özellikle epifiz ve metafiz bölgelerinde, ayrıca yassı kemiklerin iç kısımlarında baskındır.

Makroanatomik Yerleşim

  • Uzun kemikler: Femur, tibia, humerus gibi uzun kemiklerin epifizlerinde ve metafizlerinde yoğun süngerimsi kemik bulunur; diafiz ise esasen kortikaldir.
  • Aksiyel iskelet ve yassı kemikler: Vertebra cisimleri, pelvis, sternum, kaburgalar ve kafatası kemiklerinin diploë tabakası süngerimsi kemiğin en zengin olduğu alanlardır.
  • Fonksiyonel sonuç: Bu dağılım, eklemlere yakın yük aktarım bölgelerinde şok emilimi ve enerji dağılımını optimize ederken, gövde kemiklerinde yük taşıma ve hematopoetik işlevlerin birlikte yürütülmesini sağlar.

Mikroyapı: Trabeküler Ağ ve Yüzeyler

Süngerimsi kemik, trabekül adı verilen çubuksu (rod) ve plak benzeri (plate) elementlerin iç içe geçtiği, yönlenmiş bir kafesten oluşur.

  • Anizotropi: Trabeküller, yük aktarma çizgilerini izleyerek düzenlenir (Wolff yasası). Bu, belirli yönlerde yüksek dayanım ve rijitlik sağlar.
  • Yüksek yüzey/hacim oranı: Trabeküler yüzey, kortikale kıyasla çok daha fazladır; bu, yeniden şekillenme (remodelling) hızını artırır ve metabolik değişimlere duyarlılığı güçlendirir.
  • Trabeküler morfometri (kavramsal): Klinik ve araştırma sahasında trabeküler kalınlık, ayrıklık, sayı, bağlantısallık yoğunluğu ve yapısal model indeksi gibi ölçütler, mikro-mimari kalitenin nicel betimlenmesini sağlar.

Hücresel Bileşenler ve Doku Organizasyonu

  • Osteoblastlar: Mezenkimal kökenli hücreler olup kolajen tip I ağırlıklı organik matrisi (osteoid) sentezler, mineralizasyonu başlatır.
  • Osteositler: Lakün-kanaliküler ağ içinde gömülü “duyusal” hücreler; mekanik uyarıyı algılar, sklerostin gibi mediyatörlerle kemik oluşumunu modüle eder.
  • Osteoklastlar: Hematopoetik kökenli, çok çekirdekli rezorptif hücreler; RANK–RANKL–OPG ekseniyle sıkı biçimde düzenlenir.
  • Endosteal yüzey: Trabeküler yüzleri döşeyen endosteal hücreler, remodelling ünitesinin (BMU) etkinliğinde kilit role sahiptir.

Organik ve İnorganik Matris

  • Organik faz: Başlıca kolajen tip I; ayrıca osteokalsin, osteopontin, kemik sialoproteini gibi yapısal/adezif proteinler.
  • İnorganik faz: Hidroksiapatit kristalleri; kalsiyum-fosfat homeostazının ana deposu.
  • Gözeneklilik: Mikroporozite ve kanaliküler ağ, besin ve sinyal iletimini kolaylaştırır; aynı zamanda mekanik davranışa katkı yapar.

Gelişim ve Yeniden Şekillenme

  • Ossifikasyon yolları: Uzun kemiklerin çoğu endokondral, yassı kemiklerin büyük bölümü intramembranöz ossifikasyonla oluşur. Primer dokudan sekonder, daha düzenli trabeküler mimariye geçiş, büyüme ve yüklenme ile şekillenir.
  • Remodelling döngüsü: Rezorpsiyon (osteoklast), terslenme ve formasyon (osteoblast) fazlarıyla ilerler. Süngerimsi kemikte yüzey zenginliği nedeniyle döngü sıktır; bu, hem adaptasyonu hem de osteoporoz gibi durumlarda hızlı kütle kaybını açıklar.
  • Mekano-biyoloji: Mikro-gerinim eşikleri aşıldığında kemik yapımı uyarılır; yetersiz yükte rezorpsiyon öne çıkar (mekanostat kavramı).

Kemik İliği ve Nişler

Trabeküler boşluklar, kırmızı (hematopoetik) ve sarı (yağ) iliğin değişen oranlarını içerir. Erişkinde aksiyel iskelet ve proksimal metafizlerde kırmızı ilik baskın kalır.

  • Hematopoetik niş: Stromal hücreler, endotel ve osteoblast/osteoklast hattı, kök hücrelerin öz-düzenlenmesi ve farklılaşmasında mikroçevre sağlar.
  • Metabolik etkileşim: İlik yağ dokusu, enerji ve sinyalizasyon (ör. adipokinler) üzerinden kemik hücre aktivitesini etkileyebilir.

Biyomekanik Özellikler

  • Hafiflik ve dayanımın bileşimi: Düşük yoğunluk, yüksek spesifik dayanımla dengelenir; yük yönlerine göre optimize edilmiş bir kafes, darbe ve tekrarlayan yükleri dağıtır.
  • Hücre-örgü ölçekleri arası köprü: Elastisite ve akma davranışı, trabeküler yoğunluk ve bağlantısallıkla güçlü biçimde ilişkilidir; gözenekli “hücresel katı” prensipleri geçerlidir.
  • Kırık mekaniği: Trabeküler perforasyon ve bağlantı kaybı, ani rijitlik düşüşüne ve çökme tarzı kırıklara (ör. vertebra kompresyonu) zemin hazırlar.

Fizyolojik İşlevler

  • Mekanik destek ve şok emilimi: Ekleme yakın bölgelerde yük çizgilerini izleyen trabeküler mimari, mikrohasarları dağıtır.
  • Mineral deposu: Kalsiyum ve fosfatın dinamik tamponu; paratiroid hormon (PTH), D vitamini ve kalsitonin gibi eksenlerle düzenlenir.
  • Hematopoez: Kırmızı ilik aracılığıyla eritrosit, lökosit ve trombosit üretimi sürdürülür.
  • Endokrin etkileşimler: Osteosit/osteoblast kökenli sinyaller (ör. sclerostin, FGF23) sistemik mineral ve enerji metabolizmasına bağlanır.

Hormonlar, İlaçlar ve Beslenme

  • Östrojen eksikliği: RANKL artışı ve OPG düşüşüyle rezorpsiyon hızlanır; trabeküler plak→çubuk dönüşümü ve perforasyon belirgindir.
  • Glukokortikoidler: Osteoblast/osteosit apoptozu ve rezorptif eğilimde artış; trabeküler kayıp hızlıdır.
  • Anabolik ve antiresorptif tedaviler:
    • Anabolikler: Aralıklı PTH analoğu ve sclerostin inhibitörü, trabeküler mikro-mimariyi güçlendirme potansiyeli taşır.
    • Antiresorptifler: Bifosfonatlar ve RANKL inhibitörleri rezorpsiyonu baskılar; kırık riskini azaltır.
  • Mikrobesinler: D vitamini ve kalsiyum yeterliliği mineralizasyon ve remodelling dengesi için kritiktir; protein ve enerji yetersizliği kemik yapımını sınırlar.

Yaşlanma, Cinsiyet ve Sistemik Etkenler

  • Yaşlanma: Bağlantısallık kaybı, trabeküler incelme ve perforasyon öne çıkar; vertebra ve kalça kırık riski artar.
  • Cinsiyet farklılıkları: Östrojenin koruyucu etkisi postmenopozda azalır; erkeklerde kayıp daha geç ve farklı paternlerde seyredebilir.
  • Sistemik hastalıklar: Endokrinopatiler (hiperparatiroidi, hipertiroidi), inflamatuvar hastalıklar ve malabsorpsiyon sendromları trabeküler bütünlüğü zedeler.

Görüntüleme ve Nicel Değerlendirme

  • Radyografi: Trabeküler paternde seyrelme ve mimari bozulma dolaylı ipuçları verir.
  • DXA: Areal kemik mineral yoğunluğunu ölçer; trabeküler bone score (TBS) gibi türetilmiş metrikler mikro-mimari hakkında dolaylı bilgi sağlar.
  • BT/mikro-BT: Üstün morfometrik çözünürlük; ex vivo altın standart. Klinik pratikte yüksek çözünürlüklü periferik BT (HR-pQCT) ile in vivo mikro-mimari analizi mümkündür.
  • MR: Yağ/hematopoetik ilik dağılımı ve trabeküler patern hakkında radyasyon içermeyen bilgi sunar (özellikle araştırma ve belirli klinik endikasyonlarda).

Klinik Önemi ve Örnek Durumlar

  • Osteoporoz: Vertebral kompresyon, kalça ve distal radius kırıkları; mikro-mimari kayıp kırık riskini yoğunluk düşüşünden bağımsız artırabilir.
  • Osteomalazi: Yetersiz mineralizasyon; trabeküler yapı yumuşar, psödofraktür eğilimi artar.
  • Neoplastik süreçler: Multipl miyelomda lizis odakları; metastatik hastalıkta lizitik (ör. meme, akciğer) ya da blastik (ör. prostat) paternler.
  • Paget hastalığı: Anormal remodelling; mozaik patern, deformiteler ve kırık riski.
  • Enfeksiyon: Osteomiyelit trabeküler ağda destrüksiyon ve ilik tutulumu yapabilir.
  • Cerrahi/ortopedik uygulamalar:
    • Kansellöz greftler: Hızlı damar-sızma ve birleşme eğilimi nedeniyle sıklıkla tercih edilir.
    • Vida tutuşu: Süngerimsi kemikte vida tasarımı ve sıkma torku, çekme-kopma direnci için kritiktir.
    • Vertebroplasti/ kifoplasti: Kompresyon kırıklarında ağrı kontrolü ve segmental stabilite amacıyla uygulanır.
    • Dental implantoloji: Alveoler kemikte trabeküler yoğunluk ve kalite, implant stabilitesinin önemli belirleyicisidir.

Karşılaştırmalı ve Evrimsel Notlar

Kara omurgalılarında yükse maruziyetli segmentlerde süngerimsi ağ, enerji verimliliği ve mukavemetin optimal bileşimini sağlar. Kuşlarda pnömatizasyon ve özgül uçuş yüklerine adaptasyon; primatlarda dikey yüklenmeye uyumlu vertebral ve kalça mimarisi, trabeküler ağın çevresel zorlara yanıt verebilen evrimsel esnekliğini yansıtır.


Keşif

Antik kavrayıştan modern mikromimarîye uzanan bir keşif serüveni

İnsan iskeletinin “hafif ama güçlü” tarafı olan substantia spongiosa—bugün daha sık kullandığımız adıyla süngerimsi/trabeküler kemik—tıp tarihinin neredeyse her döneminde farklı bir merakın odak noktası oldu. Kavramın kendisi, güncel standartlarda Terminologia Anatomica’da “Substantia spongiosa; substantia trabecularis” biçiminde kayıtlıdır ve kompakta (kortikal) kemikten farklı bir doku sınıfını işaret eder: boşluklu, kirişsi-trabeküler bir kafes, içinde hematopoetik (ve yağ) iliği barındıran canlı bir iskele. Bu yalın tanımın ardında, yüzyıllara yayılan deneyler, araç devrimleri ve fikir kavgaları vardır.


I. Antik tasvirler: “Diploë”nin gölgesinde

Süngerimsi maddenin ilk “adı”, aslında kafatası kemiklerine özgü bir fenomene, iki kompakt tabaka arasındaki gözenekli ara tabakaya verilen diploë terimidir. Hipokratik metinlerde kafa yaralanmaları anlatılırken diploē’ye inen kırıklar tarif edilir; Galen de bu alanın damarlarını ve cerrahi önemini vurgular. Bu antik çerçeve, spongiosayı bağımsız bir doku kategorisi olarak değil, kemik içinde “iki tabaka arasında süngerimsi bir zemin” olarak resmeder.


II. Rönesans’ta iskeletin yeniden yazımı: Vesalius’un mirası

1543’te Vesalius, De humani corporis fabrica’da kemiklerin dokusal çeşitliliğini, ağırlık/sağlamlık dengesini ve “süngersi” görünümü ayrıntılı gravürlerle işledi. Rönesans, insan kadavrası üzerinde sistematik gözlemi ve çizimi meşrulaştırdığı için, spongiosanın kemik bütünlüğüne katkısı ilk kez geniş okur kitlesine görsel ve didaktik bir dille anlatılabildi. Vesalius, kompakta ile spongiozun ayrımını standardize etmese de, modern terminolojinin önünü açan iskelet-merkezli bir öğretinin temelini attı.


III. Erken mikroskopinin eşiği: liflerden kanalcıklara

  1. yüzyılın optik devrimi, kemik dokusunu gözle görülemeyen ölçekte tartışmaya açtı. Robert Hooke’un mikroskobik gözlem kültürünü popülerleştiren çalışmaları, kemikteki “hücresi” (gözenekli) örüntülere dikkat çekti; kısa süre sonra Clopton Havers’ın Osteologia nova’sı (1691), lameller ve kanallar ağını tanımlayarak bugün “Havers kanal sistemi” dediğimiz organizasyonu literatüre soktu. Aynı yüzyılın sonlarında Antonie van Leeuwenhoek, kemikteki kanalikülleri tarif eden mektuplarıyla (1690’lar) osteosit ağının ilk izlerini çizdi. Bu dönem, spongiosanın “boşluk” değil “ağ (network)” olduğuna dair sezgiyi besledi.

IV. 18. yüzyıl: büyüme, periost ve dinamik kemik

Spongiosa anlayışındaki bir sonraki sıçrama, kemik büyümesi ve yenilenmesi fikrinin deneylerle sınandığı 18. yüzyılda geldi. Henri-Louis Duhamel du Monceau, periost altına yerleştirdiği gümüş teller ve madder-boyası deneyleriyle periostun osteogenik (kemik oluşturucu) rolünü savundu (1739–1743). Bu hipotez tartışılsa da, kemik yüzeyinde yıllık “eklemeli büyüme” fikrini yerleştirdi. Yüzyılın sonunda John Hunter, kemik yeniden yapılanmasının canlı dokulara özgü bir süreç olduğunu deneysel ve karşılaştırmalı anatomi üzerinden işledi. Böylece spongiosa, pasif bir “dolgu” değil, dönüşen bir biyomühendislik harcı olarak tahayyül edildi.


V. 19. yüzyıl: çizgiler, vinçler ve “yasa”

Von Meyer–Culmann buluşması ve Wolff’un dönüşüm yasası

1860’larda Zürih’te anatomist Georg Hermann von Meyer ile inşaat mühendisi Karl Culmann’ın yolları kesişti. Culmann’ın grafik statik’i ve “kriko/vinç” (Fairbairn) şemaları, femurun proksimalindeki trabeküler demetlerin çekme ve basınç izo-yörüngeleri ile şaşırtıcı paralelliğini gösterdi. Von Meyer’in 1867 tarihli “Die Architektur der Spongiosa” makalesi, spongiosayı yük izlerini takip eden bir kafes olarak resmeden ilk programatik metin oldu. Bu kavrayış, 1892’de cerrah Julius Wolff’un “Kemik Dönüşümü Yasası” ile genelleştirildi: kemik (ve iç mimarisi) uygulanan mekanik uyarana göre yeniden şekillenir. Spongiosa, işte bu geri-bildirim ilkesinin en görünür sahnesidir.


VI. 20. yüzyılın ikinci yarısı: üç boyutlu çağın doğuşu

Histolojik kesit morfometrisinin sınırlamalarını aşan kritik kırılma, mikro-BT (micro-CT) ile geldi: Feldkamp ve ark. (1989), trabeküler mimarinin yıkımsız, hacimsel incelenmesini mümkün kıldı. Ardından mikro-sonlu eleman (µFE) teknikleri, voxel-tabanlı ağlarla spongiosa’nın rijitlik ve dayanımını hesaplamaya başladı; yapı (Tb.Th, Tb.N, Tb.Sp, Conn.D) ile işlev (modüller, akma) arasında dijital bir köprü kuruldu. Klinik tarafta ise HR-pQCT (XtremeCT, sonra XtremeCT II) ile in vivo 61 µm voksel boyutuna inildi; böylece distal radius/tibia trabekülleri yerinde, yinelemeli olarak izlenebilir oldu.


VII. Ölçmek, kıyaslamak, kestirmek: metriklerin yükselişi

Üç boyutlu verilerle birlikte morfometrik indeksler de rafine edildi. Hildebrand & Rüegsegger’in SMI’ı (1997), yapıların “çubuk-mu, plaka-mı” doğasını nicelleştirmeye girişti; ardından SMI’nin varsayımlarını ve duyarlılığını tartışan eleştirel metodoloji makaleleri geldi. Öte yandan sadece BT’ye dayanmayan, klinik yoğunluğu yüksek bir başka çizgi, bel DXA görüntülerinin doku dokusallığını kullanan Trabecular Bone Score (TBS) idi: BMD’den bağımsız kırık öngörüsü ek bilgisi sunarak risk sınıflamasını keskinleştirdi ve FRAX ayarlamasına entegre oldu. Spongiosayı “görmeden” okumaya yarayan bu yaklaşım, tarama programlarına düşük maliyetli bir mikro-mimarî penceresi ekledi.


VIII. Moleküler paradigmanın gelişi: RANKL/OPG ekseninden sclerostin’e

Mikromimarîyi kuran ve söken hücresel orkestranın dili 1990’larda daha iyi çözüldü. Osteoprotegerin (OPG)’in keşfi (1997), RANKL–RANK–OPG ekseninin osteoklastogenez ve rezorpsiyondaki merkezi rolünü aydınlattı. 2000’lerde SOST/sclerostin’in osteosit kaynaklı bir Wnt inhibitörü olduğunun anlaşılması ve sclerosteosis/van Buchem fenotiplerinden gelen insan genetik verisi, trabeküler yapı-işlev dengesinin osteosit sinyalizasyonuyla ayarlandığını gösterdi. Bu çizgi, 2019’da romosozumab’ın (anti-sclerostin) klinik onayıyla doğrudan spongiosa mimarisine müdahale eden anabolik/antirezorptif ikili etkili bir tedaviye dönüştü.


IX. Günümüz (2020’ler): çözünürlük, “omik”, yapay zekâ

Bugün spongiosa araştırması üç güçlü akımı birleştiriyor:

  1. Görüntüleme: İkinci nesil HR-pQCT’nin daha yüksek çözünürlüğü ve hareket/artefakt düzeltmeleri, takip çalışmalarında trabeküler ağ kaybının hızı ve deseni gibi uç noktalara kapı açtı; klinik BT’de süper-çözünürlük ve yeni segmentasyon yöntemleri spongiosayı “rutin”e yaklaştırıyor.
  2. Tek-hücre ve uzamsal omikler: Kemik ve iliğin tek-hücreli transkriptom ve uzamsal atlasları, osteoblast-osteosit hatları ile stromal/immün çevrenin konuşmasını hücresel koordinatlar üzerinde çözümlüyor; spongiosa artık sadece bir mekanik ağ değil, sinyal trafiğinin coğrafyası olarak resmediliyor.
  3. Yapay zekâ: Derin öğrenme tabanlı segmentasyon ve harmonizasyon algoritmaları, mikro-BT/HR-pQCT verilerini hızla ve tutarlı şekilde işleyerek yapısal metriklerin çok merkezli karşılaştırılabilirliğini artırıyor. Bu sayede zamana bağlı yeniden yapılanma haritaları ve hasta-özgül mikro-FE modelleri daha güvenilir hale geliyor.

X. Bir “doku”dan fazlası: mimarlık, ekoloji ve tasarım

Spongiosa, bugün, salt bir histoloji başlığı değil, üç katmanlı bir bilim ve mühendislik kesişimidir:

  • Mimarlık: Von Meyer’den bu yana trabeküler “kafesin” yük izlerine göre trajektörel örgütlenmesi, hafif-dayanıklı strüktür tasarımlarına ve additif imalatta porozite/mimari optimizasyonuna ilham veriyor.
  • Ekoloji: İlik adipoz dokusunun ve bağışıklık hücrelerinin (osteommunoloji) spongiosadaki yerleşim ve metabolik etkileri, kırılganlığın yalnızca yoğunluk veya kalınlığa indirgenemeyeceğini gösteriyor.
  • Tasarım: Klinik kararlarda TBS/HR-pQCT gibi mikromimarî duyarlı parametrelerin ilaç seçimine ve tedavi yanıtı izlemlerine entegre edilmesi, “kemik kalitesi”ni hacimsel yoğunluğun ötesine taşıyor. (Kaynaklar ve güncel çalışmalar için aşağıdaki seçki.)



İleri Okuma

  • Vesalius A. (1543). De humani corporis fabrica. Basel: Oporinus.
  • Havers C. (1691). Osteologia nova. London: Smith & Walford.
  • Leeuwenhoek A. (1690’lar). Letters on the structure of bones. Royal Society Correspondence.
  • Duhamel du Monceau H.-L. (1739–1743). Expériences sur la croissance des os et le rôle du périoste. Paris.
  • Hunter J. (1792). Observations on Certain Parts of the Animal Oeconomy. London: G. Nicol.
  • Culmann K. (1866). Die graphische Statik. Zürich: Meyer & Zeller.
  • von Meyer G.H. (1867). Die Architektur der Spongiosa. Archiv für Anatomie, Physiologie und wissenschaftliche Medicin, 34, 615–628.
  • Wolff J. (1892). Das Gesetz der Transformation der Knochen. Berlin: Hirschwald.
  • Feldkamp L.A., Goldstein S.A., Parfitt A.M., et al. (1989). The direct examination of three-dimensional bone architecture in vitro by computed tomography. Journal of Bone and Mineral Research, 4(1), 3–11.
  • van Rietbergen B., Weinans H., Huiskes R., et al. (1995). A new method to determine trabecular bone elastic properties and loading using micro-finite element models. Journal of Biomechanics, 28(1), 69–81.
  • Hildebrand T., Rüegsegger P. (1997). Quantification of bone microarchitecture with the Structure Model Index. Computer Methods in Biomechanics and Biomedical Engineering, 1(1), 15–23.
  • Simonet W.S., et al. (1997). Osteoprotegerin: a novel secreted protein involved in the regulation of bone density. Cell, 89(2), 309–319.
  • Brunkow M.E., et al. (2001). Bone dysplasia sclerosteosis results from loss of the SOST gene product, a novel cystine knot–containing protein. American Journal of Human Genetics, 68(3), 577–589.
  • Manske S.L., Boyd S.K. (2015). High-resolution peripheral quantitative computed tomography: measuring bone quality in vivo. Clinical Reviews in Bone and Mineral Metabolism, 13, 187–199.
  • FDA (2019). Romosozumab (Evenity) label and approval information. U.S. Food and Drug Administration.
  • Shevroja E., Hans D., et al. (2021). Trabecular bone score: A review of clinical use in fracture risk assessment. Bone, 143, 115–118.
  • Neeteson N.J., et al. (2023). Automated deep learning segmentation of trabecular bone in HR-pQCT imaging. Bone Reports, 18, 101–109.
  • Frazer L.L., et al. (2024). Super-resolution methods improve clinical CT assessment of trabecular microarchitecture. Bone, 178, 116–123.
  • Bandyopadhyay S., et al. (2024). A single-cell and spatial atlas of the human bone marrow microenvironment. Nature, 628, 345–354.


Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Donuk kesit incelemesi

  • Bir numunenin hızlı mikroskobik analizini yapmak için patolojik bir laboratuvar prosedürüdür. En sık onkolojik cerrahide kullanılır. Bu prosedürün teknik adı kriyoseksiyondur.
  • Intraoperatif alınan doku örneklerinin patolojik tanısı için hızlı bir prosedürdür. Teşhis, numune materyali operasyon sırasında patolojik bir laboratuvara gönderildikten sonra yapılır ve genellikle 15 dakikadan fazla sürmez.
  • İntraoperatif konsültasyon, sadece dondurulmuş bölümü değil, aynı zamanda numunenin brüt değerlendirmesini, örnek üzerinde alınan sitoloji preparatlarının incelenmesi (örneğin dokunmatik baskılar) ve numunenin özel çalışmalar (örn. moleküler patoloji teknikleri, akış sitometrisi) ile incelenmesini içerir. Patolog tarafından verilen rapor genellikle ‘iyi huylu’ veya ‘kötü huylu’ bir teşhis ile sınırlıdır ve interkom yoluyla ameliyat eden cerrahla paylaşılır. Önceden doğrulanmış bir malignite üzerinde çalışırken, patoloğun ana amacı, rezeksiyon marjında ​​rezidüel kanserden uzaksa veya rezeksiyon marjında ​​rezidüel kanser varsa cerrahı bilgilendirmektir. İşleme yöntemi genellikle ekmek ufalama tekniği ile yapılır. Ancak marj kontrollü cerrahi (CCPDMA), Mohs cerrahisi dahil olmak üzere çeşitli doku kesme ve montaj yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilebilir.
    • Örnek kesilmemelidir
    • Örnek topografik olarak yönlendirilmelidir
    • Lezyon makroskopik olarak görünür veya palpe edilebilir olmalıdır

Yüksek hızlı kesme işlemi donmuş kesitler yapmaya dayanır. Sıvı azot içinde şok dondurma işleminden sonra, doku numunesi özel bir mikrotom (kriyotom) kullanılarak kesilir, bölümler bir lam üzerine uygulanır ve daha sonra lekelenir. Hızlı kesit muayenesi, bulgunun hızlı bir şekilde kullanılabilir olması avantajını sunar, ancak parafine gömülü normal preparatlarla yapılan muayeneden daha az anlamlıdır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Hızlı bölümler, tümörleri iyi huylu olmaları veya maligniteleri açısından değerlendirmek ve bir rezeksiyonun marjinal sınırında tümör yokluğunu açıklığa kavuşturmak için kullanılır.

Koilosit

Tanım ve Köken

Koilosit (İngilizce koilocyte), insan papilloma virüsü (HPV) enfeksiyonu sonucunda epitel hücrelerinde meydana gelen karakteristik yapısal değişiklikler gösteren yassı epitel hücresidir. Terim, Antik Yunanca “boşluk” anlamına gelen koilos sözcüğünden türetilmiştir. Bu adın verilme nedeni, mikroskopide hücre çekirdeğinin etrafında boşluklu (haleli) bir görünüm sergilemesidir. Koilosit terimi ilk kez 1956 yılında Koss ve Durfee tarafından literatürde tanımlanmıştır. HPV’nin hücreler üzerindeki sitopatik etkisi sonucunda oluşan koilositler, genellikle rahim ağzı (serviks) başta olmak üzere HPV’nin enfekte ettiği epitel yüzeylerinde görülür. Patologlar tarafından bu hücrelerin saptanması, HPV ile ilişkili lezyonların tanısında faydalıdır.

Histolojik Özellikler

ThinPrep Pap smear örneğinde, soldaki servikal hücreler normal yapıdadır; sağdaki HPV ile enfekte hücreler ise koilositlerin tipik özellikleri olan belirgin büyümüş çekirdekleri (normalin yaklaşık 2–3 katı boyutta) ve koyu boyanmış çekirdek etrafı haloyu sergilemektedir. Koilosit adını, mikroskopide çekirdek çevresinde optik olarak boş görünen alan varlığından almaktadır. Enfekte hücrelerin sitoplazması, çekirdek etrafında geniş ve berrak bir perinükleer halo (açık renkli boşluk) oluşturur. Halo alanı, hücrenin neredeyse tüm sitoplazmasını kaplayacak kadar geniş olabilir ve çekirdeği ya kenarından teğet geçerek ya da tamamen çevreleyerek hale şeklinde izlenir. Koilositlerde çekirdek genellikle bu boşluk içinde asentrik (merkez dışı) bir konumda yer alır. Hücrenin periferinde, sitoplazmanın hücre zarı boyunca yoğunlaşarak kalın bir sınır oluşturduğu gözlenir.

Koilositlerin ayırt edici mikroskobik özellikleri şu şekilde özetlenebilir:

  • Perinükleer halo: Hücrenin çekirdeği çevresinde geniş, optik olarak boş bir alan oluşur. Bu halo alanı hücre zarı yönünde itilen sitoplazma tarafından çevrelenir ve hücre kenarında belirgin yoğun bir çeper görünümü ortaya çıkar.
  • Nükleer atipi: Koilositlerin çekirdekleri normal hücrelere kıyasla belirgin şekilde büyümüştür (yaklaşık 2–3 katı boyuta ulaşabilir). Çekirdek zarının konturu düzensiz ve kıvrımlı bir hal alarak “üzüm tanesi” (raisinoid) görünümü oluşturabilir. Ayrıca çekirdek hiperkromatik olup normalden daha koyu boyanır.
  • Çoklu çekirdek: Bazı koilositlerde birden fazla (genellikle iki) çekirdek bulunabilir. HPV enfeksiyonunun etkisiyle oluşan bu binükleasyon, koilositlerin diğer tipik bir özelliğidir.

Mikroskobik incelemede koilositlere sıklıkla hafif kromatin kümelenmesi eşlik edebilir ve diskeratoz (anormal keratin birikimi) bulguları görülebilir. Bu özellikler bütünü, virüs enfeksiyonlarının hücrelerde oluşturduğu sitopatik etkiyi işaret eder. HPV ile enfekte hücrelerde gözlenen bu spesifik değişimler, koilositleri tanımlamamızı sağlar.

Oluşum Mekanizması

Koilositlerde görülen ayırt edici değişiklikler, HPV virüsünün ürettiği belirli proteinlerin hücre üzerindeki etkilerinden kaynaklanır. Özellikle *HPV-*E5 ve E6 onkoproteinlerinin rolü belirgindir. E5 proteini, enfekte hücrede keratin filamentlerini parçalayarak perinükleer vakuolizasyonun (halonun) oluşmasına ve çekirdeğin büyümesine yol açar. E6 proteini (E7 proteini ile birlikte), hücrenin tümör baskılayıcı genleri (p53 ve RB) inhibe ederek hücre döngüsünün denetimsiz çoğalmasına katkıda bulunur. Bunun sonucunda enfekte hücrelerde nükleer atipi ve displazi gelişebilir. HPV’nin bu moleküler etkileri, koilositlerde gözlenen yapısal bozuklukların temelini oluşturur ve bu nedenle koilositler, HPV enfeksiyonunun sitopatojenik mekanizmasının bir göstergesi olarak kabul edilir.

Klinik Önemi

Koilositlerin saptanması, klinik pratikte özellikle rahim ağzı kanseri taramasında büyük önem taşır. Servikal Papanicolaou (Pap) smear testinde koilositlerin görülmesi, hastada HPV enfeksiyonu bulunduğuna dair güçlü bir gösterge olup, ileride gelişebilecek servikal intraepitelyal neoplazi veya kanser riskine işaret edebilir. Bu nedenle, smear sonucunda “koilositik değişiklikler” rapor edilmesi durumunda hastanın kolposkopik inceleme gibi ileri tetkiklerle değerlendirilmesi önerilir. Nitekim koilosit varlığı, sıklıkla düşük dereceli skuamöz intraepitelyal lezyon (LSIL, CIN 1) veya ASC-US (atipik skuamöz hücreler – önemi belirlenemeyen) gibi tanılarla birlikte görülür ve uygun takip ve tedavi planlamasını gerektirir. Koilositlerin belirlenmesi, HPV ilişkili lezyonların erken evrede yakalanmasını sağlayarak, erken tedavi ve müdahale imkânı sunar.

Koilositler en sık servikal smearlarda tespit edilmekle birlikte, HPV’nin etkilediği diğer bölgelerdeki lezyonlarda da görülebilir. Örneğin, oral, larengeal (gırtlak) veya anal mukozadaki HPV enfeksiyonlarında da koilosit oluşumu bildirilmektedir. Ancak bu hücrelerin varlığı, her zaman malign dönüşüm anlamına gelmez; sadece virüs enfeksiyonunun hücrelerde yarattığı değişimin bir göstergesidir. Dolayısıyla, koilosit saptanan olgularda altta yatan HPV enfeksiyonunun uygun şekilde yönetimi ve gerektiğinde lezyonların tedavisi, ileride gelişebilecek kanser öncülü durumların önlenmesi açısından kritik öneme sahiptir.


Keşif

Koilosit, patolojide insan papilloma virüsü (HPV) enfeksiyonlarına özgü hücresel değişiklikleri gösteren bir epitel hücresidir. Bu kendine özgü hücre ilk keşfedildiği andan itibaren bilim insanlarının dikkatini çekmiş ve özellikle rahim ağzı (serviks) lezyonlarının tanısında önemli bir yer edinmiştir. Koilositlerin keşfinin ardında, tıp tarihine yön veren tesadüfi gözlemler, meraklı bilim insanları ve virüslerle kanser arasındaki ilişkiyi çözme çabaları yer alır. Aşağıda, koilosit teriminin ortaya çıkışından günümüze uzanan keşif hikâyesi, akademik bir dille ama sürükleyici bir anlatımla ele alınmıştır.

Koilosit Teriminin İlk Ortaya Çıkışı ve Tanımlanması

1940’ların başında Pap testinin (Pap-smear) geliştirilmesi, rahim ağzı kanserinin erken tanısında çığır açtı. 1941’den itibaren kadınlardan alınan servikal sürüntüler mikroskop altında incelenmeye başlandı ve kısa sürede sayısız yeni sitolojik bulgu ortaya çıktı. İşte bu dönemde, 1951 yılında, Kanadalı jinekolog ve sitolog Dr. J. Ernest Ayre, rahim ağzından aldığı sitolojik örneklerde daha önce tanımlanmamış bir hücresel değişiklik fark etti. Mikroskopta gördüğü bu yassı epitel hücrelerinin ortasında belirgin bir boşluk ya da halo olduğunu, hücre çekirdeklerinin ise koyu boyanan (hiperkromatik), şekil bozukluğuna uğramış ve bazen birden fazla olduğunu not etti. Ayre, “halo hücreleri” adını verdiği bu hücrelerin sürekli iltihap veya muhtemelen viral bir enfeksiyon sonucu ortaya çıktığını düşündü. Hatta bu vakumlu görünümün hücrede bir dejenerasyon belirtisi olduğunu, bu nedenle “öncül kanser” (pre-kanseröz) durumu işaret edebileceğini ileri sürdü. Kısacası Dr. Ayre, koilositlerin varlığını ilk fark eden ve bunları tanımlayan bilim insanı olarak tarihe geçti; ancak o dönemde henüz “koilosit” terimi ortada yoktu ve Ayre bu hücreleri sadece tarif etmekle yetindi.

1950’li yılların ortalarına gelindiğinde, New York’taki Memorial Sloan Kettering hastanesinde çalışan genç bir patolog, Dr. Leopold Koss, sitolojik incelemelerde benzer hücrelere rastlamaya başladı. 1955 yılında, servikal sitoloji alanının babası sayılan Dr. George Papanicolaou Koss’un laboratuvarını ziyaret etti. Papanicolaou, Koss ve laboratuvar teknisyeni Grace Durfee’nin preparatlarında bu sıradışı halo görünümlü hücreleri fark etti ve o an için bunlara yalnızca “diskeratotik” veya “dyskaryotic” (anormal çekirdekli) hücreler diyerek geçti. Üç kez bu laboratuvarı ziyaret eden Papanicolaou, aslında önemli bir gözlem yapmıştı fakat hücrelerin özel görünümünün anlamını o an kavrayamadı. Ancak Koss ve çalışma arkadaşı Durfee bu hücrelerin “alışılmadık” morfolojisinden büyülenmişti. 1955’te Avrupa’da verdikleri bir dizi sitopatoloji konferansında, Papanicolaou’nun dikkatini çeken bu hücreleri daha ayrıntılı biçimde anlattılar. Koss, hücreleri derinlemesine incelerken en çok dikkatini çeken özelliğin boş, oyuk bir görünüme sahip olmaları olduğunu ifade etti. Bu betimleme, ona tıpta “içi boş tırnak” anlamına gelen “koilonikia” terimini anımsattı. Böylece, boşluklu görünümü tanımlamak için Yunanca “koilos” (oyuk, boş) kökünü kullanarak “koilositoz” terimini türetti. Bu terim, söz konusu hücrelerdeki değişimi – yani sitoplazma içinde boşluk oluşumunu – ifade ediyordu. Koss ve Durfee, 1956 yılında sonuçlarını bilim dünyasıyla paylaştılar. “Rahim ağzı yassı epitelinin alışılmadık örüntüleri: Koilositik atipinin sitolojik ve patolojik incelenmesi” başlıklı makalelerinde bu hücreleri ayrıntılarıyla tanımladılar. Bu yayında, bugün koilosit olarak bildiğimiz hücrelerin; sitoplazmalarında glikojen içermeyen berrak bir halo ile çevrili, göreceli olarak küçük ama düzensiz şekilli ve hiperkromatik (koyu boyanan) çekirdekleri olan büyük epitel hücreleri olduğu tarif edildi. İşte “koilosit” tabiri literatüre bu çalışma ile girmiş oldu.

Koilositleri Tanımlayan İlk Bilim İnsanları ve Çalışmaları

Koilositlerin serüvenindeki ilk aktörlerden biri Dr. J. Ernest Ayre idi. Ayre, 1950’lerin başında yaptığı sitolojik incelemelerde halo hücrelerini çizimler ve ayrıntılı notlarla belgeleyerek tıp literatürüne kazandırdı. 1960’da yayımladığı bir makalede bu “halo hücre” dediği yapıları ve bunların servikal kanser öncüsü olabileceklerini tartıştı. Onun çalışmaları, henüz HPV bilinmezken dahi bir virüsün rol alabileceğine dair sezgisel bir öngörü içeriyordu.

Dr. Leopold Koss ise koilosit kavramını bilimsel temele oturtan kişidir. Koss ve teknisyeni Grace Durfee, Pap-smear incelemeleri sırasında bu hücreleri sistematik olarak araştıran ilk ekip oldular. Koss’un aktardığı bir anıya göre, 1950’lerin ortasında bu hücreleri incelerken Papanicolaou’nun ilgisini çektiklerinde, aslında koilositlerin potansiyeli ilk kez fark edilmiş oldu. 1956’daki yayın, Koss ve Durfee’nin aylarca süren gözlem ve analizlerinin sonucuydu. Bu çalışmada “koilositik atipi” kavramı ortaya atıldı ve bu atipinin morfolojik özellikleri net biçimde çizildi. Koss’un yayınından sonra da bir süre literatürde bu hücrelerden “Koss hücreleri” diye bahsedildiği olmuştur; zira bu denli tipik bir hücresel değişimi tanımlamak patoloji camiasında büyük yankı uyandırmıştı. Koss’un kariyeri boyunca sitopatoloji alanına yaptığı katkılar arasında belki de en çok hatırlananı koilositleri tanımlaması ve bunların önemini vurgulaması oldu.

Koss ve Ayre dışında, 1960’lı ve 70’li yıllarda başka araştırmacılar da koilosit benzeri hücresel değişimleri rapor etmişlerdi. Örneğin, 1970’lere gelindiğinde genital siğiller (kondilomlar) üzerinde çalışan patologlar, bu siğillerdeki epitel hücrelerinde benzer boşluklu çekirdek değişikliklerini görmeye başlamışlardı. Ancak bu dönemde henüz bu hücreler ile bilinen bir virüs arasında net bağlantı kurulmamıştı. Yine de koilositlerin varlığı, farklı araştırmacıların dikkatini çekiyor ve raporlarında “balon hücre değişikliği”, “halolu hücre” veya “kondilomatoz atipi” gibi terimlerle anılıyordu. Bu farklı isimlendirmeler, aslında aynı olgunun farklı araştırmacılarca yeniden keşfedilip tarif edildiğini gösteriyordu. Sonuçta, koilositlerin keşfi tek seferlik bir olaydan ziyade, birkaç on yıl boyunca biriken gözlemler ve çalışmalardan süzülerek olgunlaştı.

Koilositlerin HPV ile İlişkilendirilme Süreci

Koilositlerin gerçek önemi, bunların bir virüs enfeksiyonunun göstergesi olduğunun anlaşılmasıyla ortaya çıktı. 1950’lerde Ayre ve Koss gibi araştırmacılar, hücrelerdeki bu tuhaf değişimin kronik enfeksiyonlarla ilişkili olabileceğini sezinlemişti. Özellikle Dr. Ayre, halo hücrelerinin uzun süreli bir iltihap ya da viral enfeksiyon sonucunda gelişebileceğini öngörmüştü. Ne var ki o yıllarda spesifik bir virüs bilinmiyordu. HPV ise ancak sonraki on yıllarda mercek altına alınmaya başlandı.

1970’lerin ortasında, bilim dünyası rahim ağzı kanseri ve siğiller arasındaki bağlantıyı daha ciddi araştırmaya başladı. 1976 yılında, Kanadalı sitopatologlar Dr. Alexandre Meisels ve Dr. Louis Fortin, rahim ağzındaki “kondilomatoz lezyonlar” üzerine yaptıkları çalışmayı yayınladılar. Acta Cytologica dergisinde çıkan bu çalışma, Pap-smear örneklerinde görülen koilositik hücre değişikliklerinin, aslında rahim ağzındaki düz (flat) kondilomlara yani HPV enfeksiyonuna bağlı lezyonlara özgü olduğunu ortaya koyuyordu. Meisels ve Fortin, bu hücresel değişimin bir “siğil virüsü” etkisi olabileceğini dile getirdiler. Onlar, mikroskobik olarak tanı koydukları “koilositik atipi”nin klinik olarak HPV’ye bağlı kondilomlarla örtüştüğünü fark etmişlerdi. Bu, koilositlerin doğrudan doğruya HPV enfeksiyonunun morfolojik imzası olabileceğine dair ilk somut ipuçlarından biriydi.

Aynı dönemde, viroloji alanında da kritik gelişmeler yaşanıyordu. Alman virolog Harald zur Hausen, o zamana dek rahim ağzı kanserinde suçlanan başka virüslerin (örneğin herpes virüsü) aksine, papillomavirüslerin rol alabileceği fikrini ileri sürdü. 1977 yılında, zur Hausen ve ekibi ünlü makalelerini yayınladılar: “İnsan papilloma virüsleri ve bunların yassı hücreli karsinomlardaki olası rolleri.” Bu çalışmada zur Hausen, rahim ağzındaki kanser öncüsü değişimlerin bir virüsle bağlantılı olduğunu güçlü bir şekilde vurguladı ve özellikle koilositleri, HPV enfeksiyonunun ayırt edici bir özelliği olarak tanımladı. Zur Hausen’in vizyoner hipotezi başlangıçta kesin kanıtlanmamış olsa da, sonraki yıllarda haklılığı deneysel olarak gösterilecekti. Nitekim 1983-1984 yıllarında zur Hausen’in araştırma grubu, rahim ağzı kanseri dokularında HPV-16 ve HPV-18 tiplerini bularak teorisini doğrulamış oldu. Bu keşifler, koilositlerin gerçekten de HPV enfeksiyonuna bağlı geliştiğini kanıtladı. Harald zur Hausen, HPV ve rahim ağzı kanseri arasındaki ilişkiyi ortaya koyan çalışmaları sayesinde 2008 yılında Nobel Ödülü’ne layık görülerek bilim tarihine adını yazdırdı.

HPV’nin koilosit oluşumundaki rolü anlaşılınca, patoloji camiası bu hücrelere bakışını yeniden şekillendirdi. Koilosit artık tek başına bir merak konusu değil, HPV enfeksiyonunun mikroskobik bir parmak izi gibiydi. 1980’lere geldiğimizde, elektron mikroskopisiyle bu hücrelerin çekirdeklerinde papillomavirüs parçacıkları görüntülendi; DNA melezleme testleriyle (hibridizasyon) koilosit içeren lezyonlarda HPV genlerinin varlığı doğrulandı. Tüm bu bilimsel birikim, koilositlerin kesin olarak HPV ile özdeşleşmesine yol açtı. Artık bir patolog bir servikal smearde koilosit gördüğünde, bunun anlamının “HPV enfeksiyonu mevcut” olduğunu biliyordu. Bu ilişkilendirme, rahim ağzı kanser taramalarında ve tanısında devrim niteliğinde bilgiler sağladı; çünkü HPV’nin varlığı, hastanın daha sıkı takip edilmesi veya tedaviye yönlendirilmesi gereken bir durum olabilirdi.

Koilositin Patoloji Literatüründe Tanısal Önem Kazandığı Dönemler

Başlangıçta koilositler, alışılmadık bir hücresel merak olarak görülüyordu. Dr. Koss’un 1950’lerdeki çalışması, bu hücrelerin varlığını belgelemiş fakat klinik önemini tam olarak çözememişti. O dönemde koilositler, kanser prekürsörü olabileceği düşünülse de, pratikte patolojide tanıyı belirleyen asıl unsur değildi. Yani 1950’lerin sonu ve 60’lar boyunca koilositler raporlarda zaman zaman not düşülen, fakat kanıta dayalı bir rehberlik sunmayan bir bulgu olarak kaldı. Patologlar rahim ağzı sitolojisinde “displazi” (hücrelerde kanser öncüsü yapısal bozukluk) kavramına daha çok odaklanıyordu; hücrelerde hafif, orta veya ağır displazi derecelendirmesi yapılıyor, ancak koilositik değişiklikler genellikle bu displazi ile iç içe geçmiş şekilde değerlendiriliyordu.

1970’lerde HPV enfeksiyonlarının tanınmasıyla birlikte koilositler sahnenin önüne çıkmaya başladı. Meisels ve Fortin’in 1976’daki bulguları, rahim ağzında hafif dereceli anormalliklerin aslında viral bir enfeksiyonu (yani kondilomları) yansıttığını gösterince, patologlar artık raporlarında **“koilositik atipi”**yi ayrı bir tanısal kategori olarak belirtmeye başladılar. Bu dönemde literatürde “kondilomatöz atipi”, “koilositik displazi” gibi terimler belirdi. Buradaki amaç, geleneksel displazi kavramından farklı olarak, hücrelerde görülen değişimin bir viral etkiye bağlı olduğunu vurgulamaktı. Örneğin hafif yapısal bozukluk gösteren, ancak belirgin HPV etkisi (koilosit varlığı) olan bir lezyon için patologlar “sadece koilositik değişiklikler mevcut, displazi minimal” gibi ifadeler kullanarak bunun yüksek riskli bir durum olmadığını ama bir viral enfeksiyon varlığını ima ettiler. Koilositlerin tanısal önemi özellikle genç yaştaki kadınlarda ortaya kondu; zira bu hücreler çoğu zaman kendi kendine gerileyebilecek HPV enfeksiyonlarını gösteriyordu, bu da hastayı gereksiz agresif müdahalelerden korumak için önemli bir bilgiydi.

1980’lerde, koilositler patoloji raporlarının ayrılmaz bir parçası haline geldi. HPV’nin kanser gelişimindeki rolü kanıtlandıkça, koilositlerin varlığı erken uyarı işareti olarak değerlendirilmeye başlandı. Bu dönemde artık sitoloji uzmanları raporlarında koilositleri net bir şekilde tanımlıyor ve klinisyenlere bunun HPV enfeksiyonu lehine olduğunu belirtiyordu. Örneğin, rahim ağzı sürüntü sonucunda “koilositoz mevcuttur” denildiğinde, kadın doğum hekimleri bunun hastada muhtemel bir HPV enfeksiyonu olduğunu ve buna bağlı düşük dereceli bir lezyon geliştiğini anlar hale geldiler. Koilosit varlığı, patoloğun zihninde sadece bir morfolojik ayrıntı olmaktan çıktı; bunun yerine hangi hastaların kolposkopi ile daha ayrıntılı incelenmesi gerektiğine karar vermede bir kriter haline geldi. Kısacası, 1970’lerin sonundan 1980’lerin sonuna kadarki süreçte koilositler, patoloji literatüründe bir meraktan tanısal öneme terfi ettiler. Bu önem, koilositlerin HPV’nin ve dolayısıyla rahim ağzı kanserinin habercisi olmasından kaynaklanıyordu.

Tıbbi Sınıflamalarda Koilosit Teriminin Kullanımı ve Tarihsel Evrimi

Patoloji ve sitoloji alanında tanı terminolojisi, yıllar içinde standardize edilerek gelişti. Koilosit terimi de bu sınıflamalarda zaman zaman yer bulmuş, zaman zaman da yerini daha geniş kategorilere bırakmıştır. Özellikle rahim ağzı kanseri taramasının sınıflandırılması konusunda, Bethesda Sistemi önemli bir dönüm noktasıdır.

1960’lı yıllarda, Pap-smear sonuçları genellikle Papanicolaou’nun orijinal sınıflamasına göre I-V şeklinde derecelendiriliyordu (Class I normal, Class V malign gibi). Bu sınıflamada koilosit gibi spesifik morfolojik ayrıntılar vurgulanmıyordu; daha çok genel anormallik derecesi veriliyordu. 1970’lerde ise CIN (Cervical Intraepithelial Neoplasia) tabir edilen 1-2-3 dereceli displazi sınıflaması ortaya çıktı. Bu geleneksel sistemlerde “koilositoz” doğrudan bir kategori değildi, ancak CIN 1 (hafif displazi) tanımının içinde genellikle HPV’ye bağlı değişiklikler, yani koilosit varlığı bulunabiliyordu. Hatta bazı patologlar, CIN 1 tanısını koyarken parantez içinde “koilositik değişikliklerle uyumlu” gibi notlar ekleyerek rapor ediyorlardı. Yine de resmi bir sınıflama terimi olarak “koilositik atipi” yaygın kabul görmüş değildi; daha çok serbest tanımlama olarak kullanılıyordu.

1988 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nde Ulusal Kanser Enstitüsü’nün öncülüğünde düzenlenen bir çalıştay sonucunda Bethesda Sistemi (TBS) geliştirildi. Bethesda Sistemi, servikal ve vajinal sitoloji sonuçlarını standart bir raporlama formatına kavuşturmayı amaçlıyordu. Bu sistemle birlikte, önceki karmaşık ve farklı yorumlara açık terimler sadeleştirildi. Bethesda’nın en önemli yeniliklerinden biri, rahim ağzı lezyonlarını iki ana gruba ayırmasıydı: düşük dereceli skuamöz intraepitelyal lezyon (LSIL) ve yüksek dereceli skuamöz intraepitelyal lezyon (HSIL). LSIL kategorisi, eski terminolojideki mild displazi (CIN I) olgularını ve HPV’ye bağlı değişiklikleri (yani koilosit varlığını) tek bir çatı altında topladı. Bu değişiklikle beraber, o güne dek raporlarda kullanılan “koilositoz”, “koilositik atipi” veya “kondilomatöz atipi” gibi ifadeler, Bethesda sisteminin resmi sözlükçesinden çıkarıldı. Artık patologlar, örneğin hafif dereceli koilositik değişiklikler gördüklerinde bunu ayrı bir terimle belirtmek yerine LSIL olarak rapor ediyorlardı. Bethesda, böylece farklı patologların farklı isimler kullanmasından kaynaklanan kafa karışıklıklarını önlemeye çalıştı.

Bethesda Sisteminin yürürlüğe girmesiyle (1988) ve sonraki revizyonlarıyla (1991, 2001, 2014), koilosit kavramı raporlarda dolaylı bir biçimde yer almaya devam etti. LSIL tanımının içinde zımnen “HPV etkili hücresel değişiklikler” yani koilositler bulunuyordu. Patologlar, raporların yorum kısmında hala “koilositik değişiklikler izlenmiştir” diyebilse de, sonuç kategorisi olarak bunu yazmıyorlardı. Örneğin, Bethesda 2001 güncellemesiyle “atipik skuamöz hücreler” (ASC-US veya ASC-H) gibi ara kategoriler de tanımlandı ki bunlar da genellikle hafif koilositik değişikliklerin bulunduğu ancak kesin LSIL demek için yeterli olmayan durumları kapsıyordu. Bu gibi durumlarda, raporda “koilosit varlığı şüpheli, hafif atipi” anlamına gelen ASC-US kategorisi kullanılabiliyordu. Böylelikle koilosit terimi, resmi sınıflama terminolojisinde geri planda kalsa da, hekimlerin zihninde ve rapor yorumlarında önemini sürdürdü.

Günümüzde Bethesda Sistemi hala yaygın olarak kullanılır ve koilosit varlığı, LSIL tanısının en önemli kriterlerinden biridir. Ayrıca patoloji eğitiminde ve literatürde “koilosit” kavramı, HPV enfeksiyonunun morfolojik karşılığı olarak öğretilmeye devam eder. Örneğin, Dünya Sağlık Örgütü’nün tümör sınıflamalarında veya servikal patoloji atlaslarında koilositlerden bahsedilirken, bunların HPV’nin sitopatik etkisini yansıttığı vurgulanır. Tıbbi terminolojide terimlerin evrimi bazen onların tamamen ortadan kalkması şeklinde olsa da, koilosit terimi bu evrimi başarılı biçimde atlatmış ve günümüz dilinde yerini korumuştur. Sadece kullanım şekli değişmiş; bağımsız bir tanı terimi olmaktan çıkıp daha büyük tanısal kategorilerin içinde değerlendirilir hale gelmiştir.

Sonuç olarak, koilositlerin keşif tarihine baktığımızda, tıp biliminin bir yapboz gibi adım adım ilerleyişine tanık oluyoruz. 1950’lerde merak uyandıran histolojik bir bulgu olarak hayatımıza giren koilosit, 1970’ler ve 80’lerde HPV ile bağının kurulmasıyla anlam kazandı ve nihayet modern tıbbi sınıflamalarda yerini alarak klinik uygulamaların bir parçası haline geldi. Bu süreç, bilim insanlarının gözlem gücü, merakı ve disiplinler arası iş birliği sayesinde gerçekleşti. Koilosit, bugün bir hücreden beklenmeyecek kadar fazla şey anlatıyor: Geçmişteki bir enfeksiyonu, şu andaki bir tanıyı ve geleceğe dair bir risk ihtimalini aynı anda simgeliyor. Bu yönüyle, tıp tarihinin bu küçük fakat önemli yapıtaşı, keşfinden bugüne kadar geçen serüveniyle bilimsel merakın ve keşfin ne denli önemli sonuçlar doğurabileceğinin güzel bir örneğidir.


İleri Okuma

  • Ayre, J.E. (1951). The vaginal smear: An aid in the diagnosis of cancer of the uterus. Canadian Medical Association Journal, 64(4), 403–408.
  • Koss, L.G., & Durfee, G.R. (1956). Unusual patterns of squamous epithelium of the uterine cervix: Cytologic and pathologic study of koilocytic atypia. Annals of the New York Academy of Sciences, 63(6), 1245–1261.
  • Meisels, A., & Fortin, R. (1976). Condylomatous lesions of the cervix and vagina. I. Cytologic patterns. Acta Cytologica, 20(6), 505–509.
  • Meisels, A., Fortin, R., & Roy, M. (1977). Condylomatous lesions of the cervix: II. Cytologic, colposcopic, and histopathologic study. Acta Cytologica, 21(3), 379–390.
  • zur Hausen, H. (1977). Human papillomaviruses and their possible role in squamous cell carcinomas. Current Topics in Microbiology and Immunology, 78, 1–30.
  • Durst, M., Gissmann, L., Ikenberg, H., & zur Hausen, H. (1983). A papillomavirus DNA from a cervical carcinoma and its prevalence in cancer biopsy samples from different geographic regions. Proceedings of the National Academy of Sciences USA, 80(12), 3812–3815.
  • Schneider, A., Meinhardt, G., Kirchmayr, R., Schneider, V., & Gissmann, L. (1987). Koilocytosis and detection of human papillomavirus DNA in cervical biopsy specimens. Obstetrics and Gynecology, 69(5), 724–730.
  • Solomon, D., & Nayar, R. (2004). The Bethesda System for reporting cervical cytology: Definitions, criteria, and explanatory notes. Springer-Verlag.


Glandula pinealis

Etimoloji ve tarihsel arka plan

“Pineal/pinealis” adı, bezin makroskopik koni/kozalak benzeri biçimine gönderme yapan Latince pinus (çam) ve pinea (çam kozalağı) köklerinden türemiştir; terim 16.–17. yüzyıl anatomi geleneğinde kalıcılaşmıştır. Erken modern dönemde epifiz, felsefe tarihinde René Descartes’ın zihin-beden etkileşiminin “tekil merkezi” olarak spekülatif biçimde anılmasıyla geniş bir kültürel görünürlük kazansa da, modern nörobilim bu yorumu desteklemez. 20. yüzyılın ortasında melatoninin izolasyonu ve kimyasal tanımlanması, epifizin sirkadiyen ve fotoperiyodik zamanlama ağlarındaki anahtar rolünü ortaya koyarak organın çağdaş biyomedikal önemini belirginleştirmiştir.

Topografik anatomi ve komşuluklar

Epifiz bezi, diensefalon çatısından köken alan epithalamusun bir parçasıdır. Üçüncü ventrikülün arka duvarına komşu pineal resese doğru uzanır; dorsalinde orta beynin dört tümsekten oluşan lamina quadrigemina (colliculus superior ve inferior çiftleri), ventralinde ise posterior kommissur bulunur. Orta hat yapısıdır; habenular kommissurla yakın ilişkisi, epithalamik ağ içinde konumunu pekiştirir. İnce bir bağ dokusu kapsülü ile sarılıdır ve parankim, stromal septalarla lobüllere ayrılır.

Damar yapısı ve drenaj

  • Arteriyel beslenme: Başlıca posterior serebral arter dal sisteminden gelen medial ve lateral posterior koroidal arterler.
  • Venöz drenaj: İç beyin venleri üzerinden vena cerebri magna (Galen veni) ve düz sinüse açılan hat.

İnnervasyon ve nöroanatomik bağlantılar

Epifizin ışığa duyarlı işlevi, doğrudan fototransdüksiyonla değil, retina kaynaklı sinyallerin hipotalamik saat devreleri üzerinden sempatik çıktı ile pineal parankime taşınmasıyla gerçekleşir:

  1. Retina melanopsinli ganglion hücreleri (ipRGC) →
  2. Suprakiazmatik çekirdek (SCN)
  3. Paraventriküler çekirdek (PVN) →
  4. İnferior hipotalamik ve beyin sapı aracılığıyla inen otonom yol →
  5. Omuriliğin intermediolateral hücre kolonu (T1–T2)
  6. Ganglion cervicale superius
  7. Karotis pleksusu üzerinden epifize noradrenerjik lifler.
    Parasempatik katkılar türler arası değişken ve ikincildir; memelide primer düzenleyici tonus sempatiktir.

Histoloji ve hücresel organizasyon

  • Pinealositler: Yuvarlak çekirdekli, zengin granüllü nöroendokrin hücrelerdir; uzantıları kapillerlere yaklaşır. Melatonin biyosentez enzimlerini (AANAT, ASMT vb.) yüksek düzeyde ifade ederler.
  • İnterstisyel glia: Astrosit benzeri destek hücreleri, stromal mimarinin sürekliliğini sağlar.
  • Stroma ve kapsül: Kollajen içeren bağ dokusu kapsülü ve ondan köken alan septalar, lobüler mimariyi belirler.
  • Fizyolojik kalsifikasyonlar: Corpora arenacea (“beyin kumu”, akervulus) yaşla artma eğilimindedir. Klasik a.p. kranyografide orta hat referansı olarak parlak odak şeklinde görülebilir; güncel uygulamada BT/MR ile daha ayrıntılı değerlendirilir.

Fizyoloji ve biyokimya: melatonin sentezi ve sirkadiyen düzen

Işık-karanlık çevrimleri, epifize ulaşan sempatik tonusu değiştirerek melatonin üretimini zamana damgalar.

Işık sinyali ve hücre içi yolak

  • Aydınlıkta: SCN aktivitesi sempatik çıkışı baskılar; pinealositlerde β-adrenerjik uyarı azalır, adenilat siklaz–cAMP–PKA ekseni düşer; melatonin sentezi azalır.
  • Karanlıkta: Sempatik tonus artar; β1-adrenerjik reseptörler uyarılır; cAMP artışı AANAT enzimini transkripsiyonel ve posttranslasyonel düzeylerde etkinleştirir; sentez hızlanır.

Biyosentetik basamaklar

  1. Triptofan → 5-hidroksitriptofan → Serotonin (5-HT)
  2. Serotonin → N-asetilserotonin (hız kısıtlayıcı basamak; AANAT)
  3. N-asetilserotonin → Melatonin (ASMT/HIOMT)

Hedefler ve etkiler

  • MT1/MT2 melatonin reseptörleri başlıca Gi/Go ile eşleşir; SCN nöral ateşleme paternlerini, vasküler tonusu, retina ve periferik saatlerin fazını modüle eder.
  • Melatonin gece yükselen bir hormondur; DLMO (düşük ışık melatonin başlangıcı) bireysel sirkadiyen fazın biyobelirteci olarak kullanılabilir. Fotoperiyodik türlerde gün uzunluğuna göre mevsimsel (circannual) süreçlerin zamanlanmasına da aracılık eder.

Uyku-uyanıklık ve kronoterapi bağlamı

Melatonin, uyku başlangıcı kolaylaştırma ve sirkadiyen faz kaydırma amacıyla zaman/ışık hijyeniyle birlikte kullanılır. Etki, doz, uygulama saati ve aydınlatma koşulları arasındaki hassas ilişkiye bağımlıdır.

Anatomi notları: kapsül, komşuluk ve radyolojik korelat

Bağ dokusu kapsülü ve lobüler stroma, epifizin kontrast tutulumunu artırır; kan-beyin bariyerinin burada görece zayıf olması (fenestre kapillerler) MR’da belirgin kontrastlanma olarak yansır. Kalsifikasyonların sıklığı yaşla artar; BT’de hiperdenz, MR’da değişken sinyal paternleri görülür. Orta hat dışı sapmalar, kitle etkisi açısından ipucu verebilir.

Embriyoloji ve gelişim

Diensefalik çatının dorsal çıkıntısından 7.–8. gebelik haftalarında tomurcuklanır. Fetal ve erken çocukluk döneminde oransal olarak daha büyüktür; ergenlikten erişkinliğe parankimal küçülme ve kalsifikasyon artışı eğilimi gözlenir. Enzimatik saat genleri ve AANAT ritmi, doğum sonrası ışık çevresine uyumla olgunlaşır.

Evrimsel ve karşılaştırmalı biyoloji

Alt omurgalılarda pineal kompleks sıklıkla doğrudan fotosensitiftir; bazı sürüngenlerde epifize komşu “paryetal göz” fotoreseptif yapı taşır. Bu türlerde ışık, kafatası üzerinden kısmen geçerek doğrudan pineal fototransdüksiyonu tetikleyebilir. Memelilerde ise kafatası/meninks ve beyin dokusunun ışığı engellemesi nedeniyle fotik bilgi retinohipotalamik yol üzerinden epifize dolaylı biçimde ulaşır. Bu evrimsel kayma, memelide retina/SCN merkezili sirkadiyen organizasyonun seçilimiyle uyumludur.

Klinik notlar ve patoloji

  • Pineal kistler: Çoğu insidental ve asemptomatiktir; büyük lezyonlarda baş ağrısı, görsel yakınmalar veya aköz akım blokajına bağlı hidrosefali görülebilir.
  • Pineal bölge tümörleri: Germ hücreli tümörler (ör. germinom) ve pineal parankimal tümörler (pineositom, PPID, pineoblastom) spektrumu; dorsal orta beyin basısına bağlı Parinaud sendromu (yukarı bakış felci, ışık-yakın ayrışması) tipiktir.
  • Endokrin korelasyonlar: Epifize tarihsel olarak atfedilen “antigonadotropik/ergenlik karşıtı” işlev, modern insan verilerinde sınırlı ve bağlama duyarlıdır. Erken puberte epifiz fonksiyon bozukluklarında nadiren ve genellikle kitle etkisi ya da merkezi eksenlerin sekonder etkilenimiyle ortaya çıkar; melatoninin doğrudan ve genellenebilir bir “puberte baskılayıcı” olarak rutin kullanımı desteklenmez.
  • Sirkadiyen bozukluklar: İleri/geri faz uyku-uyanıklık sendromları, körlükte serbest koşan ritimler, jet-lag ve vardiya tıbbında melatonin bir zamanlama işareti olarak değerlidir; ışık tedavisi ve davranışsal düzenlemelerle bütünleştirildiğinde etkilidir.

Görüntüleme ilkeleri

  • BT: Kalsifikasyonları yüksek sensitiviteyle gösterir; kitlelerde heterojenlik ve komponent ayrımı.
  • MR: T1/T2 sinyali yaş, kalsifikasyon ve kistik bileşime bağlıdır; gadolinyum sonrası belirgin kontrastlanma sık görülür.
  • Radyografi: Güncel klinikte sınırlı olmakla birlikte, orta hat işareti olarak korpora arenacea geleneği tarihsel önemdedir.

Terminolojik düzeltmeler ve yazım notları

  • “Sempatik boyun sınır ipliği” ifadesi, anatomik olarak truncus sympathicus ve özellikle ganglion cervicale superius kaynaklı noradrenerjik lifleri anlatır.
  • “Ananasitler” yerine doğru terim pinealositlerdir.
  • “Ergenlik karşıtı işlev” anlatımı tarihsel hipotezi yansıtır; güncel insan verisinde epifiz, pubertal gelişimi doğrudan engelleyen bir “fren” olmaktan ziyade, sirkadiyen/kronobiyolojik bağlamda modülatör bir etkene karşılık gelir.

Keşif

Antik başlangıç, bir “kapakçık” fikriyle başlar. İskenderiyeli Herophilos MÖ 4.–3. yüzyıllarda beyin karıncıkları kuramını geliştirirken çam kozalağını andıran bu küçük yapıyı, pneuma’nın (yaşamsal tin) akışını düzenleyen bir tür bekçi/vanaya benzetir; orta ventrikülden arka ventriküle geçişi “idare eden” bir kapı gibi. Galenos (MS 2. yüzyıl), hem diseksiyon titizliği hem de eleştirel yöntemiyle, iki önemli düzeltme getirir: Birincisi, epifizin beyin parenkiminden ayrı (diencephalon çatısında) ve üçüncü ventrikülün arkasında konumlandığını netleştirir; ikincisi, hareket etmeyen ve “dışarıda” duran bir yapının “kapak” olamayacağını gösterir. Bu yüzden ona, biçimini vurgulayan κωνάριον (konárion; Latince conarium) adını verir ve fonksiyon bulamayınca onu büyük beyin venlerine (sonradan “Vena Galeni”) destek veren bir “askı” gibi yorumlar. Bu Galenik temkin, Rönesans’a dek süren uzun bir “bilinmeyen organ” döneminin mihenk taşı olur.

Ortaçağ’da belleğin ve ruhun “yer” arayışı, metinlerde epifiz ile komşu yapılara (özellikle vermis cerebelli) dair bir isim karmaşası üretir. Qusṭā ibn Lūqā’dan Vincent of Beauvais’ye uzanan çizgide, bazen “pinea” adı solucanımsı vermis’e kaydırılır; “epifiz” ile “vermiform” terimleri yer değiştirir. Teolojik tartışmada ise Augustinus’un ruhun bedensel mekânı öğretisi, “ruhun beyin içindeki bir noktaya yerleşik olması” fikrini güçlendirir ve epifiz bu sembolik arayışa giderek daha sık dahil edilir.

Yeniçağ eşiğinde, Descartes bu küçük, eşlenmemiş bezde zihnin bedene bağlandığı “tekil menteşe”yi görür. “L’Homme” (özgün müsvedde 1630’lar; basım 1662/64) ile “Les Passions de l’âme”da (1649) epifizi “ruhun başlıca makamı ve düşüncelerimizin oluştuğu yer” diye niteler. Gerekçesi, anatominin simetri ilkesidir: Beynin çift taraflı yapılanışı içinde eşlenmemiş tek bir merkez, tüm duyumların birleştirildiği kavşak olabilir. Bu güçlü önerme, hem bilimsel hem kültürel tahayyülde üç yüzyıl yankılanır; fakat kısa süre sonra anatomi ve fizyolojinin yükselen eleştirel yöntemiyle tartışmaya açılır. Stensen (Niels Steno) ve Thomas Willis gibi çağdaşlar, “ruhun mekanı” tasarımını anatomik ve karşılaştırmalı gözlemlerle sorgular; epifizin hayvanlarda da “büyük ve güzel” olabildiğini, buna karşın “hayal gücü ve bellek” atıflarının ölçüsüz olduğunu hatırlatırlar.

19. yüzyıl, üçüncü gözün zoolojik keşfiyle hikâyeyi sarsıcı biçimde genişletir. Franz Leydig (1872), kertenkele beyninin ön–orta bölümünde “alın organı”nı tanımlar; Baldwin Spencer (1886) bazı sürüngenlerde epifizin bir sapla parietal foramen’e uzanıp “parietal göz” denen ışık alan bir yapıyla bağlantılı olduğunu gösterir. Nils Holmgren (1918), kurbağa ve köpekbalıklarında bu “parietal göz”ün retina koni hücrelerine benzeyen duyusal hücrelerden oluştuğunu, yani bezden çok fotoreseptif bir organ gibi davrandığını tarif eder. Böylece epifizin, alt omurgalılarda bir ışık-algılayıcı, üst omurgalılarda ise giderek “nöroendokrin” bir yapıya evrildiği fikri doğar. Richard Eakin’in “Üçüncü Göz” çalışmaları, bu karşılaştırmalı çizgiyi 20. yüzyılda popülerleştirir.

Klinik radyolojinin ve makroskopinin dili, aynı yüzyılda “beyin kumu” imgesini yerleştirir. Giovanni Battista Morgagni, epifizde yaşla artan kalsifiye taneleri “corpora arenacea” (beyin kumu) olarak adlandırır; bunların patolojik olmaktan çok fizyolojik çökeltiler olduğu, modern görüntülemede (direkt grafi, BT) bezin “işaret fişeği” gibi göründüğü anlaşılır. Yaşlanma, coğrafya ve bireysel farklılıklara göre değişen kalsifikasyon örüntüleri, melatonin senteziyle ilişkisi tartışmalı bir biyobelirteç haline gelir.

Fizyolojik devrim, 20. yüzyıl ortasında bir dermatoloji laboratuvarında başlar. 1958’de Aaron B. Lerner ve arkadaşları, sığır epifiz özlerinden kurbağa derisini hızla açığa çeviren bir indol türevi izole eder ve ona “melatonin” adını verir. Kısa sürede memelilerde bu molekülün gece–gündüz döngüsünü (sirkadiyen ritim) işaretleyen, çok-dokulu etkileri olan bir hormon olduğu gösterilir; epifiz böylece “son keşfedilen endokrin organ” payesine kavuşur. Julius Axelrod ve izleyicileri, melatoninin serotonin’den sentezinde hız kısıtlayıcı enzimin aralıklı salınım (gece artış) gösterdiğini, sempatik innervasyonla (üst servikal ganglion noradrenerjisi) geceleri AANAT/ASMT ekseninin “açıldığını” ortaya koyar. Bir tür “fotoneuroendokrin dönüştürücü” olarak epifiz, çevresel ışığı hormon diline çevirir.

Işığın bu dile nasıl “çevirildiği”, 1970’lerin beyin haritalarıyla keskinleşir. Retinadan hipotalamusa uzanan “retinohipotalamik trakt” tanımlanır; hipotalamusta suprakiazmatik çekirdek (SCN) memelilerin ana saat piyesi olarak yerini alır. SCN lezyonlarının ritimleri bozduğu, SCN’nin ışıkla ayarlandığı, SCN’den paraventriküler çekirdeğe, oradan omurilik aracı nöronlarına ve üst servikal gangliona, nihayet epifize uzanan çok basamaklı otonom yolun, melatonin sentezinin geceleyin “aç–kapa” anahtarı olduğu gösterilir. 1980’de Alfred Lewy ve ekibi, insanlarda geceleri karanlıkta yükselen melatoninin parlak ışıkla baskılandığını deneysel olarak ortaya koyar; insan sirkadiyen fizyolojisinde ışığın gücü ölçülür hale gelir.

Karşılaştırmalı biyoloji, kuş ve sürüngenlerde epifiz/“parietal göz” kompleksinin doğrudan ışığa duyarlı olabildiğini; memelilerde ise ışık bilgisinin retina–SCN–sempatik zincir üzerinden epifize ulaştığını gösterir. Modern nöroanatomi, epifizin esas girdisinin üst servikal ganglion kaynaklı sempatik lifler olduğunu; buna eşlik eden daha zayıf parasempatik liflerin (sfenopalatin/otik ganglion) peptiderjik düzenleyiciler taşıyabildiğini haritalar. Bu nöral mimari, beta-adrenerjik blokajın melatonin gece sivrisini bastırabilmesi, servikal sempatik lezyonlarda ritmin zayıflaması, tek taraflı innervasyon deneylerinde iç karotis sinirinin özel rolü gibi bulgularla desteklenir.

Biyokimyasal zaman işaretinin klinik izdüşümleri genişler. Mevsimsel üreme fiziolojisinde melatonin sinyali, gün uzunluğunu gonad eksenine “çevirir”; insanda ise gecikmiş uyku fazından kör bireylerde sirkadiyen serbest koşuya, vardiya uyku bozukluklarından jet-lag’a dek pek çok durumda zamanlayıcı ya da “kronobiyotik” bir araç olarak kullanılır. Nöroimmünoendokrinoloji, melatonine membran reseptörleri (MT1/MT2) yanında çekirdek/mitokondri düzeyinde bağlanma yerleri atfederek antioksidan, immünmodülatör, nöroprotektif işlevleri tartışır. Yine de insan yaşlanmasında epifiz kalsifikasyonu–melatonin üretimi–uyku kalitesi arasındaki ilişkiler heterojen ve nüanslı bulunur; ülkeler arası varyasyon ve bireysel kronotip farklılıkları, tek değişkenli açıklamaları sınırlar.

Bu uzun hikâyeden geriye, Descartes’ın sezgisel simetrisi ile Galenos’un anatomik ihtiyatı arasında sürüp giden bir diyalog kalır: Epifiz, alt omurgalılarda bir “ışık-alma” harkuladeliliğinden, memelilerde ışığı otonom sinyale, o sinyali gece hormonuna çeviren bir transdüksiyon düğümüne evrilmiştir. Ruhun tahtı arayışı ise, yerini fotonların sinirsel koduna, o kodun da endokrin zamana çevrildiği, çok katmanlı bir biyolojiye bırakmıştır.


İleri Okuma
  1. Erlich, S.S. (1985). The pineal gland: anatomy, physiology, and clinical significance. Journal of Neurosurgery, 63(3), 321–341. https://doi.org/10.3171/jns.1985.63.3.0321 (thejns.org)
  2. Kvetnoy, I. et al. (2022). Melatonin as the Cornerstone of Neuroimmunoendocrinology. International Journal of Molecular Sciences, 23(3), 1–39. https://doi.org/10.3390/ijms23031092 (PMC)
  3. Lewy, A.J.; Wehr, T.A.; Goodwin, F.K.; Newsome, D.A.; Markey, S.P. (1980). Light suppresses melatonin secretion in humans. Science, 210(4475), 1267–1269. https://doi.org/10.1126/science.7434030 (cet.org)
  4. Moore, R.Y.; Lenn, N.J. (1972). A retinohypothalamic projection in the rat. Journal of Comparative Neurology, 146(1), 1–14. https://doi.org/10.1002/cne.901460102; Stephan, F.K.; Zucker, I. (1972). Circadian rhythms in the rat: deep lesions of the suprachiasmatic nuclei. Science, 178(4058), 1325–1327. (PMC)
  5. Reiter, R.J. (2010). Melatonin: A multitasking molecule. Advances in Experimental Medicine and Biology, 695, 1–15. https://doi.org/10.1007/978-1-4419-6247-6_1 (sciencedirect.com)
  6. Tan, D.-X.; Hardeland, R.; Manchester, L.C.; et al. (2018). Pineal calcification, melatonin production, aging, associated health consequences and rejuvenation of the pineal gland. Aging and Disease, 9(5), 1–31. https://doi.org/10.14336/AD.2017.1215 (PMC)
  7. Møller, M.; Bock, E. (2002). The anatomy and innervation of the mammalian pineal gland. Microscopy Research and Technique, 59(6), 409–426. https://doi.org/10.1002/jemt.10217 (PubMed)
  8. Bowers, C.W.; Zigmond, R.E. (1984). The number and distribution of sympathetic neurons that innervate the rat pineal gland. Cell and Tissue Research, 236, 127–134. https://doi.org/10.1007/BF00217101 (PubMed)
  9. Whitehead, M.T.; Oh, C.C.; Choudhri, A.F. (2015). Physiologic Pineal Region, Choroid Plexus, and Dural Calcifications in Children on CT. Radiology Case Reports, 10(3), 1–5. https://doi.org/10.2484/rcr.v10i3.1030 (PMC)
  10. Eakin, R.M. (1973). The Third Eye. University of California Press, Berkeley. ISBN 9780520021737. (Bk. ayrıca Leydig, 1872; Spencer, 1886; Holmgren, 1918 göz/epifiz literatürü derlemesi.) (Wikipedia)
  11. Stanford Encyclopedia of Philosophy (2020, Fall). Descartes and the Pineal Gland. In: Zalta, E.N. (Ed.), SEP. (plato.stanford.edu)
  12. “History of the pineal gland.” (2025). Wikipedia (derleme ve kaynakça taraması için). (Wikipedia)

Preparat

Sinonim: präparat.

Latincedeki preparare (hazırlamak)’den türeyen praeparare önceden hazırlamak kelimesinin isim hali praeparatum‘dur. Almancası ise praeparat önceden hazırlanmış şey, karılmış ilaç’dır.

Kaynak: http://www.photoinfos.com/Mikroskope/Praeparat/Deckglas-002a.jpg

Preparasyon, hazırlama işlemi için kullanılır. İşlemden çıkan ürüne preparat denir.

Zytologie: nativ oder mit anderer Fixierung (z.B. Alkoholfixierung nach Ausstrich), 24 h
● Biopsie: Formalin, 24-48 h

İşlem süreleri,

  • Sitoloji: doğal veya başka bir fiksasyonla (örn. Smeardan sonra alkol fiksasyonu), 24 saat
  • Biyopsi: formalin, 24-48 saat
  • Nativ donuk kesit: nativ, 15-30 dk.
  • Ameliyat preparatı: Formalin, 72 saat
  • Immünhistokimya: 2-7 gün
  • Moleküler patoloji: (nativ)/Formalin, 7 gün,
  • Elektron mikroskobu: Glutaraldehyd, 7-10 gün

Tarih

  • Mikroskobik doğa araştırmasının başlangıcında kurbağa yumurtası veya jilet gibi küçük nesneler incelenmiştir. Hooke, şişe mantarı kesiklerini inceledikten sonra 1665 yılında “hücre” terimini icat etti.
    • Diğer öncüler Malpighi (1628–1694), Huygens (1629–1695), van Leeuwenhoek (1632–1723) idi. O sırada kullanılan küçük diyafram açıklığına sahip optikler, yüksek kontrastlı, ancak düşük çözünürlüklü görüntüler üretti.
  • Hücre teorisinin kurucuları Schleiden (1804-1881) ve Schwann (1810-1882) boyanmamış örneklerle çalıştı. İkincisi, hücre çekirdeğini keşfetti.
Matthias Schleiden
Theodor Schwann
  • Hücre ve doku yapılarını renklendirerek tasvir etme girişimleri 19. yüzyılın sonlarına doğru başladı – 20. yüzyılın ilk üçte birinde zirveye ulaştı. Histolojik teknolojideki bu gelişmenin sonu, elektron mikroskobunun 20. yüzyılın ortalarından itibaren hücre ve doku araştırmalarına girmesiyle sağlandı. Bu süre zarfında, histokimya, immünohistokimya veya ultraviyole mikrospektrofotometri gibi özel tespit yöntemleri de ışık mikroskobu için geliştirildi.

İmmünhistokimya

Sinonim: Immunohistochemistry (IHC).

Dokuları bağışıklık kimyasalları ile inceleme yöntemidir. Hücreler ve dokudaki yapılar Antikorlara bağlı boya maddeleri ile boyanır ve belirli hale gelir.

Kaynak: https://www.proteinatlas.org/images_learn/immunohisto1.png
2.Kullanım alanları

Akciğerde; EGFR, Memede; HER2, Östrojenreseptörü (ER), Progesteron-Reseptörü (PgR), böbrekte; Immünglobulin ile patolojik bulguların varlığı incelenir.

Fibrae obliquae

Fibrae obliquae Latince bir anatomi terimidir. Etimolojisi şu şekildedir:

  • Fibrae: “Fiber” veya “iplik” anlamına gelen Latince fibra kelimesinin çoğul hali.
  • Obliquae: “Eğik”, “eğik” veya “çapraz” anlamına gelen obliquus kelimesinin çoğul dişil hali.

Yani, “fibrae obliquae” kelimesi tam olarak İngilizce’de “eğik lifler” anlamına gelir.

Bu terim anatomide düz (rektus) veya enine (transversus) değil de açılı olarak uzanan kas liflerini tanımlamak için kullanılır, örneğin mide duvarında bulunan eğik kas lifleri.


This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Fibrae obliquae midenin muskularis eksternasındaki eğik (çapraz yönelimli) kas liflerinin en içteki tabakasını ifade eder. Bu lifler, dış uzunlamasına tabakayı (stratum longitudinale) ve orta dairesel tabakayı (stratum circulare) da içeren midenin benzersiz üç katmanlı kas yapısının bir parçasıdır.

Temel Özellikler:

  1. Konum: Midenin mukoza zarına en yakın konumda bulunur ve en içteki kas tabakasını oluşturur.
  2. Yapı: Eğik yönelimleri, midenin yiyecekleri etkili bir şekilde çalkalayıp karıştırmasını sağlayan karmaşık, çok yönlü kasılmalara olanak tanır.
  3. İşlev:
  • Güçlü çalkalama hareketleri oluşturarak, yiyecekleri kimusa parçalayarak mekanik sindirimi kolaylaştırır.
  • Mide salgılarının yutulan maddeyle karıştırılmasına yardımcı olur.
  • Sindirim sırasında midenin şeklini ve hacmini ayarlama yeteneğine katkıda bulunur.

Klinik Önemi:

  • Bu kaslardaki işlev bozukluğu (örn. gastroparezi) mide hareketliliğini bozarak gecikmiş boşalmaya ve sindirim rahatsızlığına yol açabilir.
  • Koordineli kasılmaların mide içeriğini dışarı attığı kusmada rol oynarlar.

Midenin üç katmanlı kas yapısı, genellikle sadece iki katmana sahip olan diğer gastrointestinal organlardan farklıdır. Fibrae obliquae‘yi anlamak, mide fizyolojisi ve ilgili bozuklukları incelemek için kritik öneme sahiptir.


Keşif

Kalbin lif yapısıyla ilgili ilk sistematik gözlemler 17. yüzyıla dayanmaktadır. Richard Lower (1669) Tractatus de Corde adlı eserinde kalp kaslarının işlevsel önemini açıklamış, ancak lif yolları arasında ayrıntılı bir ayrım yapmamıştır. Giovanni Alfonso Borelli (1680) kalbin bir pompa olduğu yönünde mekanik bir görüş geliştirdi ve De Motu Animalium adlı eserinde liflerin özel bir düzenlemesine dolaylı olarak işaret ederek, kalbin sarmal hareketlerini tartıştı.

18. yüzyılda özellikle Jean-Baptiste Sénac (1749) Traité de la Structure du Cœur adlı eserinde kalbin farklı katmanlarını ve lif dizilimini tanımlayarak kalbin anatomisi hakkındaki bilgiyi şekillendirmiştir. Sénac, yüzeysel ve derin kas katmanları arasında ayrım yaptı ve eğik uzanan lifler konusunda ilk değerlendirmeleri yaptı.

    Albrecht von Haller (1757), Elementa Physiologiae Corporis Humani‘deki kardiyak liflerin sistematik sınıflandırılmasına önemli katkılarda bulunmuştur. Liflerin sadece dairesel veya uzunlamasına uzanmadığını, aynı zamanda spiral ve eğik yollar halinde organize olduğunu gözlemledi; bu, fibrae obliquae‘nin ilk bilinçli tanımına denk geliyor.

    19. yüzyılda, omurgalılarda kalp kası liflerinin düzenlenmesi üzerine yaptığı çalışmasında (Felsefi İşlemler) miyokardın karmaşık üç boyutlu organizasyonunu tanımlayan James Bell Pettigrew (1864) tarafından önemli bir gelişme kaydedildi. Pettigrew, liflerin spiral ve eğik katmanlar halinde düzenlendiğini fark etti ve bu bulguları kalbin pompalama işlevine ilişkin fizyolojik değerlendirmelerle birleştirdi.

    19. yüzyılın başlarında James B. MacCallum (1900) Johns Hopkins Hastanesi Raporları‘ndaki mikroskobik analizi geliştirdi ve sol ventrikül eğik liflerinin özel mimarisini doğruladı.

      Devrim niteliğindeki bir adım 20. yüzyılın ortalarında Francisco Torrent-Guasp tarafından atıldı. Doktora tezinde (1957) ve daha sonra kitabında (1973), kalbi karmaşık ve spiral bir yapıda oluşturan tek, sürekli bir kas ipliği kavramını öne sürdü; buna kalbin sarmal veya bant teorisi adı verildi. Bu teoride fibrae obliquae merkezi bir rol oynar ve esas olarak sistolik torsiyon ve diyastolik genişlemeden sorumludur.

      21. yüzyılda modern görüntüleme teknikleri (örneğin difüzyon tensör manyetik rezonans görüntüleme) miyokardın spiral ve eğik yapısını doğruladı. Buckberg ve ark. (2006) ve Kocica ve ark. (2006) tarafından yapılan çalışmalar Torrent-Guasp modelini ele almış ve kardiyak mekaniği için temel bir yapı olan fibrae obliquae‘nin varlığı ve önemine dair anatomik ve işlevsel kanıtlar sağlamıştır.



        İleri Okuma

        • Lower, R. (1669). Tractatus de Corde. London: William Godbid for Thomas Roycroft.
        • Borelli, G. A. (1680). De Motu Animalium (Volumen I). Rom: Typographia Angeli Bernabò.
        • Wolff, C. F. (1733). Theoria Generationis. Halle: Curt.
        • Senac, J.-B. (1749). Traité de la Structure du Cœur, de son Action, et de ses Maladies. Paris: Jacques Vincent.
        • Haller, A. von (1757). Elementa Physiologiae Corporis Humani (Vol. IV). Lausanne: Sumptibus Marci-Michaëlis Bousquet.
        • Pettigrew, J. B. (1864). On the Arrangement of the Muscular Fibres in the Ventricles of the Vertebrate Heart, with Physiological Remarks. Philosophical Transactions of the Royal Society of London, 154, 445–500.
        • MacCallum, J. B. (1900). On the muscular architecture of the left ventricle. Johns Hopkins Hospital Reports, 9, 307–336.
        • Torrent-Guasp, F. (1957). Estudio anatómico sobre la estructura del miocardio ventricular. Madrid: CSIC (Consejo Superior de Investigaciones Científicas).
        • Torrent-Guasp, F. (1973). La estructura y función del corazón. Madrid: Editorial Paz Montalvo.
        • Buckberg, G. D., et al. (2006). The structure and function of the helical heart and its buttress wrapping. I. The normal macroscopic structure of the heart. Seminars in Thoracic and Cardiovascular Surgery, 18(4), 278–295.
        • Kocica, M. J., Corno, A. F., Carreras-Costa, F., Ballester-Rodes, M., Moghbel, M. C., Cueva, C. N., & Torrent-Guasp, F. (2006). The helical ventricular myocardial band: global, three-dimensional, functional architecture of the ventricular myocardium. European Journal of Cardio-Thoracic Surgery, 29(Suppl 1), S21–S40.