Antik Çağlarda Gizemli Sıvılar ve Bezler
İnsan bedeninin gizemli ikinci dolaşım sistemi olan lenf sisteminin öyküsü, antik çağlarda meraklı gözlemcilerin ilk ipuçlarını fark etmesiyle başlar. MÖ 5. yüzyılda yaşamış Hipokrat, vücuttaki bezeleri inceleyerek bunların içinde akıcı bir sıvı bulunduğunu belirtmiş ve bu sıvıya “ikhor” adını vermişti. Hipokrat’ın “Peri Adenon” (Bezler Üzerine) adlı eserinde, koltuk altı, boyun, kasık ve mezenter bölgelerindeki lenf bezelerinden söz edilir. O dönemde bunlar, vücut dokularından emilen ve damarlarda dolaşan farklı bir sıvının varlığına işaret ediyordu. Yine de antik Yunan tıbbında bu yapıların işlevi tam anlaşılamamış, sadece vücudun savunmasız bölgelerini destekleyen süngerimsi yapılar olarak tanımlanmıştı.
MÖ 4. yüzyılda Aristoteles, hayvanları incelerken renksiz bir sıvı taşıyan ince damarcıklar gördüğünü kaydetti. Kan damarı veya sinir olmayan, ikisinin arasında bir doğaya sahip bu “liflerin” içinde akan renksiz sıvıya Aristoteles “sanies” (temiz akıntı) adını verdi. Aslında bu, kan dolaşımından ayrı bir akışkanın varlığını sezdiriyordu. Fakat Aristoteles ve çağdaşları, bu damarcıkların görevini çözemeden bırakmak zorunda kaldılar.
Antik dünyanın bir diğer tıp merkezi olan İskenderiye Okulu’nda da benzer meraklar yeşerdi. Rivayete göre, MÖ 3. yüzyılda İskenderiye’de hekim Erasistratos, genç bir keçi üzerinde yaptığı deneyde hayvanın karın arterlerini kestiğinde içlerinin süt gibi beyaz bir sıvıyla dolduğunu gözlemlemişti. Bu olgu büyük şaşkınlık yarattı; çünkü damarlardan akan bu “sütümsü sıvı” neydi? Erasistratos bunu yanlışlıkla atardamarlarda oluşan bir tür besleyici özsu sanmıştı. Aslında ilk kez bağırsaklardaki şilus denen yağlı lenf sıvısının damarlarda görülmesiydi, ancak o dönem bu bulgu doğru yorumlanamadı.
Roma dönemi hekimi Galen (MS 2. yüzyıl), çağının en etkili anatomi ve fizyoloji otoritesi olarak bu gizemli sistem hakkında kendi teorilerini geliştirdi. Galen, diseksiyonlar yaparak mezenterik (bağırsak çevresi) bezeleri, dalak, pankreas ve timus gibi organları tanımladı. Fakat Galen’in fizyoloji kuramı, bedenin besleyici sıvısının (“şilöz” sıvının) bağırsaklardan portal ven yolu ile karaciğere taşındığı ve orada kana dönüştürüldüğü yönündeydi. Galen bu sürece “anadosis” adını vermiş, yani şilusun karaciğere çıktığı bir dolaşım tarif etmişti. Ona göre bağırsaklarda emilen besinler iki yolla hedefe gidiyordu: Birincisi, bağırsaktan karaciğere giden küçük damarlar (şilusu taşıdığı sanılan portal ven dalları); ikincisi de dokulara dağılan normal kan akışı. Böylece Galen, damarlarda dolaşan sıvının iki çeşidi olduğundan bahsetmişti: Biri süt beyazı, diğeri saydam. Ne var ki Galen bu iki sıvının farklı damar ağlarında taşındığını kavrayamamış, bağırsaktan gelen sütümsü sıvıyı yine damar sisteminin (venlerin) bir parçası sanmıştı.
Rufus gibi bazı Roma dönemi hekimleri de koltuk altı ve kasık bölgelerindeki bezeleri tanımlamış, Ephesuslu Rufus örneğin dalak ve lenf düğümlerini yazmıştır. Yüzyıllar sonra 7. yüzyılda Aeginalı Paulos, ilk tonsillektomiyi (bademcik ameliyatı) gerçekleştirirken boyundaki iltihaplı lenf bezlerini tarif etmiştir. Bu, hastalık halinde lenf düğümlerinin şişebildiğinin kadim bir gözlemiydi.
Orta Çağ boyunca anatomi bilgisinde büyük ilerlemeler olmadı. İslam dünyasında İbni Sina (Avicenna) gibi hekimler, daha ziyade antik kaynakları derleyip yorumladılar. Ancak İbni Sina “El-Kanun” eserinde elefantiyazis (fil hastalığı) denilen fil bacağı gibi şişen uzuvları anlatırken, bu durumun sıcak iklimlerde ve doğuda daha sık görüldüğünü vurgulamıştı. Parazitlerin neden olduğu lenf damar tıkanıklığına bağlı bu hastalık o dönemde gizemliydi; İbni Sina bunun nemli bölgelerdeki “şehreyn” adlı kurtçuklardan olabileceğini öngörüyordu. Yani lenf sisteminin hastalıkları, sebebi anlaşılamasa da gözlemleniyordu.
Galen’in otoritesi ve kilisenin dogmaları nedeniyle, yaklaşık 1500 yıl boyunca anatomi eğitiminde büyük değişimler olmadı. Lenf sistemi de bu nedenle antik yanlış anlamalarla kaldı; bezeler ve damarlardaki renksiz sıvı konusu aydınlatılamadı. Ta ki Rönesans’a kadar, lenf sistemi tıbbın esrarengiz ve anlaşılması güç bir yönü olarak kaldı.
Rönesans Dönemi: Yeniden Doğuş ve İlk Farkındalıklar
- ve 16. yüzyıllarda Avrupa’da Rönesans ile birlikte bilim ve sanatta bir yeniden doğuş yaşandı. Andreas Vesalius 1543’te ünlü eseri “De Humani Corporis Fabrica”’yı yayımlayarak anatomi çalışmalarında devrim yarattı. Vesalius, insan kadavrası üzerinde sistematik disseksiyonlar yapıp Galen’in hayvanlardan aktardığı yanlışların çoğunu düzeltti. Ancak karın bölgesindeki damarları tarif ederken kendisi de kısmen Galen’in izinden gitmiş ve lenf sistemi konusunda yeni bir şey ortaya koyamamıştı. Çünkü lenf damarları, kan dolu damarlara kıyasla kadavralarda neredeyse görünmezdi. Yine de Vesalius’un cesur bilimsel yaklaşımı, Galen’in yıkılmaz sanılan duvarlarını çatlatmaya başlamıştı.
Bu dönemde kan dolaşımı kavramı da hızla evrim geçiriyordu. 1550’lerde İspanyol hekim Michael Servetus ve İtalyan anatomist Realdo Colombo, Galen’in yanlış anladığı akciğer dolaşımını tarif ederek kanın kalpten akciğerlere gidip oksijenlenerek geri döndüğünü gösterdiler. 16. yüzyılın sonlarında Andrea Cesalpino, ilk defa kan dolaşımından bahsederken “sirkülasyon” terimini kullandı ve kalbi dolaşımın merkezi olarak vurguladı. Kan dolaşımının kalp merkezli anlaşılması, ileride lenf sisteminin de ayrı bir dolaşım olarak görülmesinin önünü açacaktı. Artık bedenin sıvıları konusunda hepatosentrik (karaciğer merkezli) model terk edilip kardiyosentrik (kalp merkezli) modele geçiliyordu. Bu zihniyet değişimi, lenf damarlarının da bağımsız bir sistem olabileceği fikrine zemin hazırlıyordu.
- yüzyılda anatomistler vücuttaki bezeleri ve damarları daha dikkatle incelemeye başladılar. Nicolaus Massa adında Venedikli bir hekim 1536’da yayınladığı anatomi kitabında, böbrek diseksiyonları yaparken “venae chilis” diye bir damardan söz etti. Latince “vena chilus”, o devirde “süt damarı” anlamında kullanılıyordu. Gerçekte kastettiği, o zamanlar yanlışlıkla böbrekten karaciğere giden bir damar zannedilen alt ana toplardamardı (vena cava). Yani henüz lenf damarları kavramı netleşmemiş, “chilus” (şilus) terimi kafaları karıştırıyordu. Yine de bu ifadeler, vücutta kan dışındaki süt görünümünde bir sıvıyı taşıyan yapılara dair ilk sezgilerdendi.
Rönesans’ın belki de en önemli erken keşiflerinden biri, Bartolomeo Eustachi tarafından gerçekleştirildi. 1563 yılında Eustachi, bir at üzerinde çalışırken göğüs boşluğunda beyazımsı bir damar tespit etti. Bu bulguyu “vena alba thoracis” (göğsün beyaz damarı) olarak tanımladı ve çizimlerini hazırladı. Eustachi’nin çizimleri, o dönem pek ilgi görmedi ve unutuldu; ta ki 17. yüzyılın ortalarında yeniden keşfedilip anlaşılana kadar. Aslında Eustachi’nin gördüğü, lenf sisteminin ana kanalı olan ductus thoracicus (göğüs kanalı) idi. Fakat Eustachi’nin eseri uzun süre tozlu raflarda kaldığından, bu keşif tıp camiasında hemen yayılmadı.
Rönesans’ın bir başka önemli figürü, Padova’da ders veren Hieronymus Fabricius (Fabricius ab Aquapendente) idi. Fabricius, 16. yüzyıl sonlarında kuş embriyolarını incelerken, kuşlarda kloakanın üzerinde bir kese keşfetti. Bu organa sonradan “Fabricius’un bursası” denilecekti. Fabricius, bu kesenin işlevini yanlış yorumlayarak horozun tohum sıvısını depolayan bir yapı olduğunu sandı. Oysa bu bursa, kuşlarda lenf sistemiyle ilişkili çok önemli bir organdı; bağışıklık hücrelerinin olgunlaştığı yerdi. Fabricius bu bulgusunu 1621’de yayınladı, fakat gerçeği anlamak için bilimin 20. yüzyılı beklemesi gerekecekti. Nitekim 1950’lerde Bruce Glick adında bir araştırmacı, Fabricius’un bursasının aslında B lenfositlerinin gelişim merkezi olduğunu ortaya koyarak (adı “Bursa”dan gelen B hücreleri), tarihi bir yanılgıyı düzeltmiştir.
Sonuç olarak, Rönesans boyunca anatomistler vücudun karmaşık yapısını çözmeye hevesliydi. Kan dolaşımı kavramı netleşirken, lenf sistemi henüz gölgede kalmış, ancak bazı tuhaf gözlemler defterlere girmeye başlamıştı. Beyazımsı süt gibi sıvılar, tuhaf bezeler ve bilinmeyen kanallar… Hepsi merak uyandırıyor, bilim insanlarını çözülmesi gereken bir bilmece gibi kışkırtıyordu. Bu bilmecenin çözülmesi için asıl patlama ise 17. yüzyılda gelecekti.
17. Yüzyıl: Lenf Sisteminin Altın Çağı
1600’lü yıllar, lenf sisteminin gizeminin hızla çözülmeye başladığı, adeta altın çağ olarak anılabilir. Bu yüzyılın başında anatomistler, Galen’in asırlardır süren otoritesini yıkmış, insan vücudunu yeni gözlerle incelemeye koyulmuşlardı. Kan dolaşımının keşfi bile henüz tazeydi: William Harvey, 1628’de yayımladığı eserle kanın kalpten vücuda pompalanıp geri döndüğünü kanıtlamış, tıp dünyasını sarsmıştı. Ancak Harvey bile, lenf dolaşımı konusunda eski inançlardan tam kopamamıştı. Kan dolaşımını keşfettiği yıl, Fransa’da ve İtalya’da başka bir önemli keşfin temelleri atılıyordu: Lenf damarlarının bulunması.
Gaspare Aselli, bir İtalyan cerrah ve anatomist, 1622 yılının bir yaz günü belki de tarihin en şanslı hatalarından birini yaptı. Besili bir köpeği ameliyat masasına yatırmış, sinir sistemini incelemek üzere göğüs ve karın bölgesini açmıştı. Aselli, vagus sinirinin seyrini takip etmek isterken, bağırsağın üzerindeki ince zar içinde bembeyaz parıldayan kılcal şeritler fark etti. İlk başta bunları sinir zannetti; zira sinirler de beyaz renklidir. Fakat dikkatle bakınca bu “ince ve güzel beyaz şeritlerin” içlerinde süt gibi bir sıvı aktığını gördü. Hayret ve heyecan içinde, köpeği besleyip tekrar disekte ettiğinde aynı beyaz sıvının sadece beslenmiş hayvanlarda göründüğünü, aç hayvanlarda bu damarların sönük kaldığını anladı. Aselli, damar sistemi ve sinirlerden başka, dördüncü bir dolaşım sistemi keşfettiğine inandı. 1627’de ölümünden kısa süre sonra yayımlanan “De Lactibus sive Lacteis Venis” (“Süt Damarları Üzerine”) adlı eserinde buluşunu dünyaya duyurdu. Bu yeni damarlara, içlerindeki sıvının rengine binaen “vena lactea” (lakteal damarlar, yani süt damarları) adını verdi. Aynı zamanda kan taşımadıkları için onlara “vena alba” (beyaz damarlar) demeyi de uygun görmüştü. Aselli’nin çizimleri dönemine göre olağanüstü güzellikte, renkli resimlerdi; beyaz lenf damarlarını kırmızı ve mavi kan damarlarının yanında göstermişti.
Ne var ki Aselli, Galen’in öğretilerinden tam kurtulamadığından, bu süt beyazı şilus sıvısının nihayetinde pankreasta toplandığını ve oradan yine karaciğere gidip kan yapımına katkı verdiğini düşündü. Yani buluşunun devrimci niteliğine rağmen, şilusun bağımsız bir dolaşım yapıp yapmadığı konusunda tereddüt etti. Yine de Aselli’nin “şilöz damarları” görmesi, bilimin zihnine şüphe tohumlarını ekmişti: Belki de vücutta kan dolaşımı dışında ayrı bir sıvı ağı vardı.
Aselli’nin bulgusundan kısa süre sonra, Fransa’da bilim meraklısı bir soylu olan Peiresc, bu “beyaz damarların” insanda da görülüp görülemeyeceğini merak etti. 1628’de idam edilmiş bir mahkûmun cesedini, ölümünden iki saat sonra inceleyerek bağırsak mezenterinde aynı beyaz damarlardan izler saptadı. Böylece lakteal damarların insanda da var olduğu doğrulandı. Ancak o zamanın bilgisiyle, bu damarların nereye gittiği hala muammaydı. Hatta Peiresc’in arkadaşı, filozof Pierre Gassendi, şilusun safra kanalından (koledok) karaciğere gittiğini bile öne sürdü. Yani hâlâ “şilus nereye akıyor?” sorusu ortadaydı.
Bu sırada, William Harvey kan dolaşımını ilan etmiş olsa da, lenf dolaşımı keşiflerini yeterince önemsememişti. Harvey, Aselli’nin lakteallerini duymuştu ancak bağırsaktan kana besin taşınması işini yine portal toplardamara bağlamaya devam etti. Hatta lacteal damarların, besinlerin taşınması için fazla karmakarışık ve yaygın olduğunu, bu kadar çok damarın sadece besin taşımak için var olamayacağını iddia etti. Belki de Harvey, bir hesaplama yaparak eğer bu damarlardaki tüm şilus kana karışsaydı, karaciğerin her gün aşırı miktarda kan üretmesi gerekeceğini düşünmüş ve bu yüzden şilusun varış yerinin farklı olabileceğine inanmamıştı. İronik olarak, kan dolaşımının keşfinde Galen’i rakamlarla çürüten Harvey, lenf meselesinde “fazla hesaplama” yaparak yanıldı.
1640’lara gelindiğinde, lenf sistemi bulmacasının parçaları yavaş yavaş bir araya gelmeye başladı. Padova’da çalışan anatomist Johann Georg Wirsung (daha çok pankreas kanalı ile tanınır) ve Johann Vesling, insan bedeni üzerinde lakteal damarları çizdiler. 1647’de Vesling, “Syntagma Anatomicum” adlı eserinde insan mezenterindeki lakteal damarların ayrıntılı resimlerini yayımladı. Yine de bu damarların nihai rotasını o da çizememiş, göğüs boşluğunda kaybettikleri izi sürememişti. Vesling, öğrencisi Thomas Bartholin’e bu gözlemlerinden bahsederek genç anatomistin merakını ateşlemişti.
Jean Pecquet adlı bir Fransız tıp adamı, lenf sisteminin sır kapısını aralayan kilit ismi oldu. 1651’de Pecquet, “Experimenta Nova Anatomica” (Yeni Anatomik Deneyler) başlıklı eserini bastı. Bu çalışmada Pecquet, köpekler üzerinde deneylerle şilusun karaciğere gitmediğini, aksine göğüs boşluğunda özel bir kesede biriktiğini buldu. Bağırsaklardaki lakteal damarları takip ederek onların karnın derinlerinde bir torbaya –bugün “Pecquet’nin kesesi” veya “cisterna chyli (şilus haznesi)” dediğimiz yapıya– açıldığını keşfetti. Bu kese, tüm sütümsü şilusu topluyor ve oradan yukarı doğru uzanan bir kanalla (göğüs kanalı, ductus thoracicus) şilusu boyundaki bir toplardamara iletiyordu. Pecquet, bu göğüs kanalının üzerinde küçük kapakçıklar olduğunu da fark etti; lenfin tek yönde akmasını sağlayan valfler. Sonunda Pecquet şunu ispat etti: Bağırsaklardan gelen şilöz lenf, karaciğere değil, doğrudan büyük kan dolaşımına katılıyordu. Boyundaki sol köprücük altı toplardamarına dökülen lenf, böylece kana karışıyordu. Pecquet’nin bu buluşu, yüzyıllık bir yanılgıyı ortadan kaldırdı ve lenf damarlarının dolaşım sistemine paralel ama ayrı bir kanal olduğunu ilk kez gösterdi.
Pecquet göğüs kanalını ve şilus kesesini tanımlarken, Hollandalı anatomist Jan Van Horne da 1652’de yayımladığı bir çalışmada, bu kanalın içindeki kapakçıkları tasvir etti. Lenf damarlarının içinde, tıpkı damarlardaki gibi tek yönlü kapakçıklar olduğu böylece anlaşılmaya başlandı.
Lenf sisteminin keşfinde kilit rol oynayan bir diğer isim, Danimarkalı bilim insanı Thomas Bartholin idi. Bartholin, anatomist bir aileden geliyordu (babası da ünlü bir anatomistti) ve Kopenhag’da çalışıyordu. 1652’de Bartholin, “De lacteis thoracicis” (Göğüsteki Süt Damarları Üzerine) adlı ilk kitabını yayımladı. Başlangıçta hocası Vesling’in çizdiği lakteal damarları yineledi ve Galen’in görüşlerine tamamen karşı çıkmadı. Fakat Bartholin durmadı; hayvanlar ve insanlar üzerinde yeni diseksiyonlar yaparak bağırsaklar dışında da benzer damarlara rastladı. Karaciğerden çıkan su gibi duru bir sıvı içeren ince damarlar tespit etti. 1653’e gelindiğinde, ikinci eserini yayınladı: “Vasa Lymphatica in Animantibus” (Canlılarda Lenf Damarları). Bu kitapta Bartholin, bağırsaktan gelen süt beyazı şilus ile diğer organlardan gelen saydam renkte sıvıyı taşıyan damarları birbirinden ayırt etti. Karaciğerden çıkan berrak sıvıyı taşıyan damarlara “aquaeous ducti” (su gibi sıvı taşıyan kanallar) derken, genel olarak vücuttaki berrak sıvı taşıyan yeni damarlara Latince “vasa lymphatica” adını verdi. Lympha, Romalıların berrak su perisi anlamında kullandığı bir kelimeydi; tertemiz su kaynaklarına atfen. Bartholin bu terimi seçerek, keşfettiği damarların içindeki sıvının saf su gibi olduğunu vurguladı. Böylece tarihte ilk defa “lenf damarları” kavramsal olarak tanımlandı ve isimlendirildi. Bartholin ayrıca çok nüktedan bir başlıkla, Galen’in “şilus karaciğere gider” fikrini toprağa gömdüğünü ilan etti: Kitabının bir bölümünü “lenf damarları keşfedildikten sonra karaciğerin cenaze töreni” olarak nitelendirdi. Bu esprili ifade, aslında tıp dünyasında bir devrin kapandığını, karaciğer merkezli beslenme teorisinin öldüğünü gösteriyordu.
Bartholin’in çalışmalarına neredeyse eş zamanlı olarak, İsveç’te genç bir bilim insanı olan Olaus (Olof) Rudbeck de lenf sırlarını çözmekteydi. Rudbeck, 1652 yılında henüz 22 yaşındayken İsveç Kraliçesi Christina’nın huzurunda küçük hayvanlar üzerinde diseksiyonlar yaptı. Bağırsaklardaki lakteal damarları ve bunların kan dolaşımına bağlantısını tespit etti. Damarların üzerine bağlar atarak akış yönünü gözlemledi; lenfin hep tek yöne, kalbe doğru aktığını gösterdi. Karaciğerin de su gibi bir lenf ürettiğini ve bunun göğüs kanalına boşaldığını ispatladı. Rudbeck bulgularını 1653’te “Nova Exercitatio Anatomica” adlı eserinde yayımladı. Eserin uzun adı, Bartholin’inkine benzer şekilde, karaciğerden gelen sulu damarlardan ve bezelerin su kanallarından bahsediyordu. Rudbeck de karaciğerden çıkan lenf damarlarına “aquosus” (su taşıyan) demişti. Hatta akciğer ve böbreklerde de benzer ince lenf damarlarını not etmişti. Ancak Rudbeck’in talihsizliği, Bartholin’den az farkla geride kalmasıydı; Bartholin 1653’te çoktan lenf sistemini duyurmuştu. Rudbeck, kendi önceliğini savunmak için öfkeliydi. 1654’te Bartholin’e suçlayıcı bir mektup yazdı ve keşfin asıl sahibinin kendisi olduğunu iddia etti. 1659’da yayınlanan bir kitapta Bartholin, Pecquet ve Rudbeck’in makaleleri birlikte basıldı, ancak kimin önceliği olduğu tartışması o dönemde sonuçsuz kaldı. Tarih bugün her ikisini de lenf sisteminin ortak kaşifleri olarak anar; biri Kuzey’de, diğeri Güney’de aynı gerçeği bağımsız olarak ortaya çıkarmışlardı.
Bu keşif yarışı döneminde, İngiltere’de de hareketlenmeler vardı. Francis Glisson, 1654’te “Anatomia Hepatis” (Karaciğer Anatomisi) adlı eserinde öğrencisi George Joyliffe ile birlikte lenf damarlarından bahsetti. Glisson, lenf damarlarının anatomisini kitabının sonuna ekleyerek, bu bulgunun ne kadar yeni ve önemli olduğunu vurgulayan bir alt başlık koydu. Glisson ve Joyliffe, karaciğerdeki lenf kanallarının varlığını kendilerinin keşfettiğini öne sürerek Bartholin ve Pecquet’in hakkına da ortak çıkmaya çalıştılar. Bu da döneminin bir başka öncelik tartışmasıydı. Ancak Bartholin’in işi o kadar sağlamdı ki, Glisson’ın iddiaları fazla ses getirmedi.
Bartholin’in öğrencilerinden biri olan ünlü Danimarkalı Niels Stensen (Latince adıyla Nicolaus Steno), lenf sistemi araştırmalarına ayrı bir renk kattı. Stensen, 1660’larda anatomik keşifleriyle tanınıyordu (örneğin çene altı tükürük bezi kanalı olan “Stensen kanalı”nı bulmuştu). 1662’de Bartholin’e yazdığı bir mektupta, köpeklerde yaptığı deneylerden söz etti: Göğüs kanalı ile diğer lenf damarlarının sol köprücük altı toplardamarına valfli biçimde birleştiğini anlatıyordu. Yani lenf sıvısının boyunda kana karıştığı noktayı ayrıntılı tarif etti. 1675’te de Jan Swammerdam ile birlikte “Lymphaticorum Varietas” adlı bir makale yayımlayarak, farklı hayvanlarda lenf damarlarının dağılımını karşılaştırdı. Stensen’in çalışmaları, lenf sisteminin evrenselliğini (farklı türlerde de bulunduğunu) ve yapısının detaylarını ortaya koyuyordu.
Tüm bu keşiflerle heyecanlanan dönemin insanları, lenf dolaşımını görselleştirmeyi de denediler. İtalyan cerrah Giovanni Guglielmo Riva, 1600’lerin ortasında tam boy bir insan figürü üzerine kan ve lenf damarlarını gösteren yağlı boya tablolar yaptı. “Microcosmo” adını verdiği bir tabloda insanı bir mikrokozmos olarak resmetmiş, kırmızı kan damarları yanında beyaz lenf damarlarını tüm bedene yayılmış halde çizmeyi başarmıştı. Bir başka tablosunda karaciğerin hem kan hem lenf dolaşımını doğru biçimde betimledi. Her ne kadar Riva bulgularını resmi bir yayında toplamasa da, bu tablolar lenf sisteminin görsel olarak anlaşılmasında önemli bir ilk adım oldu.
- yüzyılın sonuna gelindiğinde, lenf sistemi büyük ölçüde kabullenilmiş bir gerçek haline geldi. Fakat herkes aynı görüşte değildi. Paris’te ünlü anatomi profesörü Jean Riolan, yeni keşiflere şüpheyle yaklaşıyor ve Galen’in otoritesine bağlı kalmak istiyordu. Riolan, lakteal damarların ve lenf sisteminin o kadar önemli olmadığını, bunların aslında eski teorilerle açıklanabileceğini savundu. Hatta Flandre’lı ilginç bir anatomist olan Louis De Bils, 1692’de ölümünden sonra yayınlanan kitabında lenf sıvısının tam tersi yönde, merkezden periferiye aktığını iddia eden tuhaf bir teori öne sürdü. De Bils, cesetleri bozulmadan koruma tekniğiyle ünlenmiş biriydi ve sıra dışı fikirleri de dikkat çekiyordu. Ancak lenf akışının periferik yönde olduğu fikri bilim çevresinde hemen eleştirildi ve ciddiye alınmadı.
Sonuç olarak 17. yüzyıl, lenf sisteminin bağımsız bir dolaşım ağı olduğunun anlaşıldığı, büyük keşiflerin ve heyecanlı tartışmaların yaşandığı bir dönem oldu. Şilöz damarlar olarak başlayan serüven, lenf damarları adıyla bilinen bir sisteme dönüştü. Artık anatomi kitapları, kalpten pompalanan kan dolaşımının yanı sıra, dokulardan süzülen berrak bir sıvıyı geri taşıyan ikinci bir dolaşım sistemi olduğunu kabul ediyordu. Bilimin merak meşalesi, bir sonraki yüzyılda bu yeni sistemin derinliklerine inmeye hazırlanıyordu.
18. Yüzyıl: Aydınlanma ve Gelişen Anlayış
- yüzyıla gelindiğinde, lenf sistemi hakkında temel gerçekler kabul görmüş, ancak ayrıntıları hala keşfedilmeyi bekliyordu. Aydınlanma çağı ile birlikte bilim ve tekniğin ilerlemesi, lenf damarlarının inceliklerini anlamaya yardımcı oldu. Bu dönemde araştırmacılar, lenf damarlarının neden bu kadar zor göründüğünü sorgulayarak, teknik engelleri aşmanın yollarını bulmaya odaklandılar. Gerçekten de kadavralarda lenf damarlarını ortaya çıkarmak zorlu bir işti: Çoğu zaman içleri boştur, duvarları şeffaftır ve toplardamar ya da sinirlerle kolayca karışırlar. Bu problemi çözmek için parlak bir fikir geliştirildi: Merkür (cıva) enjeksiyonu.
Daha 17. yüzyılın sonlarında Hollandalı cerrah Anton Nuck, cıva gibi akışkan ve parlak bir maddeyi lenf damarlarına enjekte edip damarların seyrini görünür kılmayı denemişti. Nuck, 1691’de “Adenographia Curiosa” adlı eserinde lenf sistemini cıva ile doldurarak elde ettiği harika çizimler yayımladı. Cıvanın gümüş parlaklığı, normalde görünmez olan lenf ağını kadavralarda bir harita gibi ortaya çıkarıyordu. Bu yöntem, 18. yüzyılda birçok anatomi meraklısı tarafından benimsendi.
1700’lerin başında, Amsterdam’da ünlü anatomi koleksiyonlarıyla tanınan Frederik Ruysch, lenf damarlarındaki kapakçıkların işlevine dair önemli açıklamalar yaptı. Ruysch, daha önce Jan Van Horne’un tarif ettiği valflerin lenf sıvısının tek yönlü akışını garantilediğini gösterdi. Böylece lenf akımının neden hep kalbe doğru olduğu anlaşıldı: Kapakçıklar geriye kaçışı engelliyordu. Ruysch’un incelikle hazırladığı anatomik preparatlar, cam kavanozlarda sakladığı ve kralların bile görmeye geldiği ünlü koleksiyonunda sergileniyordu. Ziyaretçiler, insan bedenindeki bu ikinci damar ağının inceliklerine hayran kalıyordu.
Bu dönemde lenf sisteminin fizyolojisi de sorgulanmaya başlandı. Lenf damarları nereden başlar, içindeki sıvı nereden gelir soruları, mikro düzeyde inceleme ihtiyacını doğurdu. İtalyan doktor Marcello Malpighi, 17. yüzyıl sonunda mikroskopla kılcal damarları keşfetmişti (kan kılcal damarlarını ilk gören oydu). Kanın atardamarlardan toplardamarlara kılcallarla geçtiği anlaşıldıktan sonra, “doku arası sıvı” kavramı doğdu. 18. yüzyılda bilim insanları, işte bu doku arası sıvının bir kısmının lenf damarlarına girdiğini düşünmeye başladılar. Yani lenf, kanın süzülen kısmından oluşuyor olabilirdi. Bu düşünce, ileride Starling yasalarıyla doğrulanacaktı ama 18. yüzyılda henüz bir hipotezdi.
İskoçya’da William Hunter ve kardeşi John Hunter, lenf sistemine merak saran öncü fizyologlar oldular. William Hunter, 1750’lerde yaptığı çalışmalarla özellikle besin emilimi konusunda devrim yarattı: Bağırsaklardaki yağların doğrudan lakteal lenf damarlarıyla emilip kana karıştığını gösterdi. O zamana kadar çoğu hekim, besinlerin bağırsaklardan portal venle karaciğere gittiğini sanıyordu. Hunter ise şilus taşıyan lakteallerin bu işte esas rolü oynadığını kanıtladı. 1754’te Londra’da Kraliyet Cemiyeti’ne sunduğu bulgular, lenf sisteminin beslenmede merkezi bir rolü olduğunu ortaya koydu. Bu büyük iddia, Edinburgh’da çalışan Alexander Monro (secundus) adlı genç bir anatomi profesörünü kızdırdı. Monro, kendi tezinde benzer fikirleri daha önce dile getirdiğini, Hunter’ın aslında onun keşiflerini sahiplenip yayınladığını iddia etti. Bu Hunter-Monro tartışması, bilim tarihinde ünlüdür. Gazeteler ve dergiler üzerinden yıllarca süren bir atışmaya dönüştü. Sonunda, 1750’lerin başında Hunter’ın ders notlarında lenf fonksiyonundan bahsettiğini kanıtlayan belgeler bulundu da, önceliğin Hunter’da olduğu anlaşıldı. Bu tartışma, lenf sisteminin önemine dair bir farkındalık yaratmış; hem Londra hem Edinburgh’da herkesin bu gizemli damarları konuşmasına yol açmıştı.
1760’larda İngiltere’de bir başka önemli araştırmacı, William Hewson, lenf sistemi üzerinde derinlemesine çalışmalar yaptı. Hewson, balıklar, kuşlar ve memeliler dahil birçok canlıyı inceledi ve lenf düğümlerinin balıklarda olmadığını, kuşlarda az sayıda bulunduğunu, memelilerde ise bolca olduğunu not etti. Bu gözlem, lenf sisteminin evrimsel bir perspektifini sunuyordu: Gelişmiş canlılarda daha karmaşık bir lenf ağı vardı. Hewson ayrıca, lenf düğümleri ve timusun işlevine dair önemli bir fikir ortaya attı: Bu organlar, lenf sıvısına “küçük tanecikler” ekliyordu. Bu tanecikler, modern terminolojiyle lenfositlere tekabül eden hücrelerdi. Yani Hewson, lenf sıvısının içinde dolaşan hücreleri fark etmiş ve bunların bu organlardan kaynaklandığını sezmişti. 1769’da Royal Society, William Hewson’ı bu parlak çalışmaları nedeniyle Copley Madalyası ile ödüllendirdi. Lenf damarlarını balıklarda ortaya koyduğu ve kan hücrelerinin yapısını açıkladığı çalışmaları, ona dönemin en büyük bilimsel onurunu kazandırdı.
Aynı dönemde John Hunter, abisi William ve dostları Hewson ve William Cruikshank ile birlikte hayvan deneyleri yaparak lenf sistemini anlamaya çalışıyordu. John Hunter, kan damarlarının yeni oluşumunu (anjiyogenez) da incelemişti; dolayısıyla damarsal sistemlere özel bir ilgisi vardı. Hunter, cerrah kimliğiyle pratikte de lenf yollarını önemsiyordu; örneğin enfeksiyonların lenf yoluyla yayılabileceğini gözlemlemişti. 1780’lerde Hunter ve Cruikshank birlikte çalışırken, Cruikshank kendi başına önemli bir eser kaleme aldı. William Cruikshank, 1786’da “İnsan Vücudunun Emilim Damarlarının Anatomisi” adlı kitabını yayınladı. Bu kitap, lenf sistemi üzerine o güne dek yazılmış en kapsamlı eserlerden biriydi. Cruikshank, lenf damarlarının insan vücudundaki dağılımını çizimlerle gösterdi ve hatta bir kadavrada memeden koltuk altı lenf düğümlerine giden lenf yollarını cıva ile doldurarak resmetti. Bu, meme kanserinin lenf yoluyla yayılması gibi kavramların çok önceden sezgisel olarak fark edildiğini gösterir. Cruikshank ayrıca lenf sıvısının içerdiği tanecikli yapıları (lenfositleri) net bir dille tarif etti; böylece Hewson’ın “kürelecikleri” somutlaşmış oldu.
- yüzyıl boyunca, sadece Britanya’da değil, Avrupa’nın dört bir yanında bilim insanları lenf sistemiyle ilgili ayrıntılı çalışmalar yaptılar. İtalya’da Paolo Mascagni’nin hocası Felice Fontana, lenf düğümlerini ve damarlarını araştırmış; Giovanni Bianchi, Giuseppe Prati, Gaetano Zumbo gibi araştırmacılar lakteal damarlar üzerine tezler yazmıştı. Almanya’da Christian Ludwig ve Samuel Sömmering gibi anatomistler, lenf sistemini tanımlayıcı eserler yayınladılar. John Sheldon adlı bir İngiliz cerrah, 1784’te “Emici Sisteminin Tarihi” diye bir kitap yazarak lenf damarlarının keşif öyküsünü ve kendi dönemine kadar yapılanları derledi. Bu eser, lenf sisteminin tarihine dair ilk derli toplu anlatılardandı ve dönemin meraklı okurlarına hitap ediyordu. Görülebileceği gibi, lenf sistemi artık tıbbın yerleşik bir parçası olarak kabul ediliyor, ancak gizeminin çözülmesi için emek harcanmaya devam ediliyordu.
Tüm bu çalışmaların zirveye ulaştığı an, Paolo Mascagni adında genç bir İtalyan anatominin sahneye çıkmasıyla geldi. Mascagni, 1770’lerde tıp eğitimini alırken lenf sistemine tutkuyla bağlandı. O dönemde lenf damarlarını kadavrada geniş kapsamlı izlemek hâlâ zordu. Mascagni, keskin zekâsı ve becerikli elleriyle bu sorunu yenmeye karar verdi. Cam tüplerden oluşan özel bir enjektör tasarladı; ucunu iğne gibi inceltti ve dik açıyla bükerek en zor köşelere ulaşabilecek bir alet yaptı. Bu alet sayesinde, cıvayı çok yavaş ve kontrollü biçimde en ince lenf kılcallarına bile enjekte edebiliyordu. Mascagni, Floransa ve Siena’da tam üç yüzün üzerinde kadavrayı bu yöntemle inceledi. Aylar süren zahmetli çalışmaları sonucunda, insan bedenindeki neredeyse tüm lenf ağını ortaya çıkarmayı başardı. Sonuçlarını önce 1784’te bir ön rapor olarak Paris Bilimler Akademisi’ne sundu ve birincilik ödülü kazandı. Ardından 1787’de devasa boyutta bir atlas şeklinde yayınladı: “Vasorum Lymphaticorum Corporis Humani Historia et Ichnographia” (İnsan Vücudunun Lenf Damarlarının Tarihi ve Tasviri). Bu eser, 41 adet büyük boy bakır gravür plakadan oluşuyordu ve her plakada insanın farklı bölgelerindeki lenf sistemi tüm detaylarıyla çizilmişti. Mascagni’nin çizimleri o kadar etkileyiciydi ki, Avrupa’nın dört bir yanında anatomi çevrelerinde hayranlık uyandırdı. Kısa sürede Mascagni “anatominin prensi” olarak anılmaya başladı.
Mascagni’nin atlası, lenf sistemi bilgisini bir sanat eserine dönüştürdü. Damarların gidiş yönlerini oklarla, bezeleri net kontürlerle gösterdi. Ayrıca Mascagni, bu atlasında sadece anatomiyi çizmekle kalmadı, bazı yenilikçi gözlemlerini de ekledi. Örneğin, beyin zarlarında (dura mater) lenf damarları olabileceğini belirtti ve buna dair çizimler yaptı. O dönem kimse beynin zarlarında lenf damarı olduğuna inanmıyordu; Mascagni’nin bu öngörüsü ancak 2010’larda modern bilim tarafından doğrulanabildi. Yine Mascagni, lenf düğümlerinin iç yapısını inceleyerek onları cıva yerine tutkalla enjekte etti; böylece sertleştirip kesitler aldı. Düğümlerin de damarlandığını, fakat cıvanın bu damarlara geçmediğini görerek, lenf düğümlerinin lenf sıvısını süzüp değiştiren filtreler olduğunu söyledi. Hatta lenf sıvısının, geçtiği organa ve kişinin yaşına göre bile farklılık gösterdiğini vurguladı. Bu, lenfin statik bir sıvı değil, dinamik bir bileşim olduğunu ilk dile getiren açıklamalardandı.
Mascagni, çağdaşı bazı bilim insanlarının hatalarını da düzeltti. Örneğin genç yaşta ölen bir Charles Darwin (ünlü Darwin’in amcası) doktora tezinde “lenf damarlarının bazen ters yönde akabileceği” gibi bir fikir öne sürmüştü. Erasmus Darwin (Charles’ın dedesi) bu tezi İngilizce’ye çevirip 1780’de yayımlamıştı. Mascagni, Darwin’in bu iddiasını deneylerle çürüttü ve lenf damarlarında geriye doğru bir akış olamayacağını, kapakçıkların bunu engellediğini kesin biçimde gösterdi. Bu tartışma, bilim dünyasında geleneksel düşünceye körü körüne bağlanılmaması gerektiğini, deney ve gözlemin esas olduğunu vurgulayan güzel bir örnek oldu.
Mascagni’nin ardından da lenf sistemi araştırmaları sürdü. Onun öğrencisi Regolo Lippi, 1800’lerin başında lenf ve toplardamarlar arasında mikroskopik düzeyde bağlantılar olabileceğini öne sürerek, lenf sıvısının bazı ufak damlacıklarla doğrudan kana sızdığını iddia etti. Yine 19. yüzyıl başlarında Vincenzo Fohmann, Mascagni gibi cıva enjekte ederek en küçük lenf kılcallarını bile ortaya koymaya çalıştı. Fohmann özellikle lenf sistemi ile toplardamarlar arasındaki bağlantıları araştırdı ve bazı preparatlar hazırladı. Bu preparatlar, uzun yıllar müzelerde sergilenerek sonraki bilim insanlarına ilham verdi.
- yüzyılın sonunda artık anatomi kitaplarında lenf sistemi bölümü kapsamlı yer almaya başlamıştı. Lenf damarlarının bağırsak villuslarından başladığı, tüm vücudu sardığı, sonunda göğüs kanalıyla kana karıştığı çizimler ve tariflerle sabitti. Üstelik lenf düğümlerinin varlığı ve görevi de yavaş yavaş anlaşılmaktaydı. Fakat lenf sisteminin tam işlevi –örneğin bağışıklıkla ilişkisi– henüz tam açıklığa kavuşmuş değildi. 19. yüzyılla birlikte mikroskoplar güçlenecek, fizyoloji ve patoloji bilimleri doğacak ve lenf sisteminin sırrının kalan kısmı çözülmeye başlayacaktı.
19. Yüzyıl: Mikroskobik Keşifler ve Bağışıklık Sisteminin Doğuşu
- yüzyıl, bilimin mikro düzeye indiği, hücrelerin ve mikropların keşfedildiği bir dönemdi. Bu yüzyılda lenf sistemi araştırmaları da makroskopik anatomi safhasından mikroskopik ve işlevsel inceleme safhasına geçiş yaptı. Artık mesele sadece “lenf damarları nerededir?” değil, “lenf sistemi ne işe yarar, sıvısı ve hücreleri neler yapar?” sorularıydı.
1800’lerin hemen başında anatomistler, lenf damarlarının embriyoda nasıl oluştuğunu tartışıyordu. Kimileri lenf damarlarının bağımsız kanallar olarak mezenkimden oluştuğunu öne sürerken, kimileri de kan damarlarından tomurcuklandığını düşünüyordu. Bu tartışma, ileride Florence Sabin’in çalışmalarıyla çözülecekti ama henüz ortada net bir cevap yoktu.
Mikroskop altındaki ilk büyük bulgulardan biri, lenf sıvısının hücresel içeriği oldu. 19. yüzyılın başlarında kanın içindeki akyuvarlar zaten keşfedilmişti (1810’larda hekim William Hewson’un bulguları o zaman anlaşılmasa da sonraki nesil akyuvarları tanımladı). Alman bilim insanı Theodor Schwann ve Matthias Schleiden hücre teorisini 1830’larda ortaya koyarken, kan ve lenf gibi sıvıların da hücreler içerdiğini biliyorlardı. Virchow gibi patologlar, inflamasyonlu (iltihaplı) lenf düğümlerini inceleyip içlerinde bolca akyuvar (lenfosit) gördüler. Bu nedenle lenf düğümlerinin bir tür hücre fabrikası gibi çalıştığı fikri benimsendi. 1840’larda Virchow, kan kanserlerinden birine “lenfatik lösemi” adını verdi; çünkü kanda gördüğü anormal beyaz hücrelerin lenf sisteminden kaynaklandığını düşünüyordu. Yine Virchow, bazı kanserlerin boyundaki lenf düğümüne sıçramasını gözlemleyip, sol köprücük üstü lenf düğümünün şişmesinin mide kanseri belirtisi olabileceğini kaydetti (bu bulgu daha sonra “Virchow nodülü” olarak anıldı). Bütün bunlar lenf sisteminin hastalıklarla ilişkisini ortaya koyuyordu: Hem kanser yayılımında, hem kan hastalıklarında, hem enfeksiyonlarda lenf düğümleri kritik rol oynuyordu.
1832 yılında İngiliz hekim Thomas Hodgkin, lenf düğümlerini tutan garip bir hastalığı tanımladı. Boyundaki, koltukaltındaki bezeler kocaman şişiyor, hastalar zayıf düşüyordu. Hodgkin bu tabloyu ayrıntılı raporladı; ileride bu hastalığa onun adı verildi (Hodgkin lenfoması). Hodgkin’in keşfi, lenf sisteminin de kendine özgü hastalıkları olabileceğini gösterdi. Lenf bezlerinin sadece vücudun tepki veren pasif parçaları değil, bizzat hastalık odağı olabileceği anlaşıldı. Bu, lenf sistemi üzerine ilgiyi artırdı.
- yüzyılın belki de en büyük bilim devrimlerinden biri, mikrop teorisinin gelişmesiydi. 1870’lerde Pasteur ve Koch, hastalıkların mikroorganizmalardan kaynaklandığını gösterdiler. Bu, lenf sisteminin savunmadaki rolünü aydınlatmaya başladı: Enfeksiyon kapıldığında, ilk şişen yerler lenf düğümleriydi (örneğin boğaz enfeksiyonunda boyun bezeleri, veba gibi hastalıklarda kasık bezeleri şişer). Patologlar artık bu şiş bezeleri mikroskopla kesip içinde mikropları, cerahat hücrelerini görebiliyordu. Lenf düğümleri, bedenin karakolları gibiydi; mikroplar burada tutuluyor, asker hücreler (akyuvarlar) burada çoğalıyordu.
Lenf sistemiyle ilgili bir başka gizem de, antik çağdan beri bilinen fil hastalığının sebebiydi. 19. yüzyılda Patrick Manson adında bir İngiliz hekim, Çin’de çalışırken elefantiyazis vakalarını inceledi ve hastaların kanında ipliksi parazitler fark etti. 1877’de Manson, sivrisineklerin ısırdığı insanlarda bu parazitlerin lenf kanallarına yerleşerek tıkanıklık yaptığını keşfetti. Sonunda fil hastalığının etkeni filaria kurtçuğu ve taşıyıcısı sivrisinek olarak bulundu. Bu büyük keşif, lenf damarlarının tıkandığında neler olabileceğini gösterdi: Sıvı akamazsa, ilgili organ şişer ve şekli bozulurdu. Lenf akımı, vücut sıvı dengesinde hayatiydi.
O yıllarda fizyoloji alanında da önemli ilerlemeler oldu. 1858’de Fransız fizyolog Claude Bernard, vücudun “milieu intérieur” (iç ortam) kavramını ortaya attı. Bernard, hücrelerin sabit bir iç ortamda yaşaması gerektiğini, bu iç ortamın kan ve doku sıvılarından oluştuğunu söyledi. Lenf sıvısı işte bu iç ortamın bir parçasıydı ve Bernard bunu sezgisel olarak anlamıştı. 1890’lara gelindiğinde İngiliz fizyolog Ernest Starling, kılcal damarlardan sıvı geçişini açıklayan yasalarını yayımladı. Starling’e göre, kan basıncı kılcal damarın başında plazmayı dokuya süzüyordu, ama kılcalın sonunda ozmotik basınçla sıvının çoğu geri emiliyordu. Yine de tüm sıvı geri dönmüyor, bir kısmı doku aralarında kalıyordu; işte bu kalan sıvı, lenf kapillerleri tarafından emilip dolaşıma iade ediliyordu. Starling’in bu hesaplamaları, lenf oluşumunun temel mekanizmasını matematiksel bir temele oturttu. Artık lenf; kapalı damar sisteminden sızan, hücreler arası boşluğu yıkayan ve sonra kendi özel kanallarıyla geri dönen bir arınma ve denge sıvısı olarak anlaşılıyordu.
- yüzyıl boyunca lenf sisteminin anatomisi de daha da detaylandırıldı. Alman anatomist Friedrich von Recklinghausen, 1862’de mezenterik lenf damarlarının uçlarında küçük açıklıklar (stomata) olduğunu keşfetti. Bu açıklıklar, lenf kapillerlerinin başlangıcında hücreler arasından sıvı almasını sağlayan mini kapılardı. Böylece lenf damarlarının “uçlarının kapalı bir boru değil, emici birer ağız” olduğu anlaşıldı. İtalyan bilim insanı Giuseppe Bizzozero, dalakta ve lenf düğümlerinde “retiküler hücreler” ve “dev hücreler” tarif etti; yani lenfatik organların dokusunu çözmeye başladı. 1880’lerde Rus biyolog İlya Meçnikov, denizyıldızı larvalarında yabancı partikülleri içine alıp yok eden hücreler gözlemledi. Bu hücrelere fagosit adını verdi. Sonra memelilerde beyaz kan hücrelerinin (özellikle lenf düğümlerindeki makrofajların) aynı işi yaptığını fark etti. Bu, bağışıklık sisteminin hücresel kolunun anlaşılmasıydı ve lenf sistemi bu olayın merkezindeydi.
Yüzyılın sonunda, bağışıklık bilimi (immünoloji) bağımsız bir disiplin olarak doğduğunda, lenf bezleri ve lenfositler onun baş aktörleri haline gelmişti. 1890’larda Paul Ehrlich antikor kavramını geliştirdiğinde, o antikorları üreten B hücrelerinin aslında lenf düğümlerinde olgunlaştığı ortaya çıkacaktı. Fakat o zaman için mekanizma meçhuldü; sadece lenf sistemi vücudun savunmasında kilit rol oynuyor denebilirdi.
Özetle 19. yüzyıl, lenf sisteminin bir filtre ve savunma sistemi olarak anlaşılmaya başlandığı, fizyolojik rolünün çözüldüğü, patolojik durumlarının tanımlandığı bir dönem oldu. Anatomi artık lenf damarlarının haritasını tamamlamış, fizyoloji lenf akımının kaynak ve amaçlarını açıklamış, patoloji ise lenf sisteminin hastalıklarını ve bağışıklık yanıtındaki önemini ortaya koymuştu. Ancak hala bilinmeyenler vardı: Lenf damarları nasıl gelişiyordu? Moleküler düzeyde nasıl kontrol ediliyordu? 20. yüzyıl, işte bu kalan soruların peşine düşecekti.
20. Yüzyıl: Moleküler Düzeyde Anlayış ve Yeni Kavramlar
- yüzyıla girildiğinde, lenf sistemi hakkındaki temel anatomik ve fizyolojik bilgiler yerine oturmuştu. Bu yüzyılın ilk yarısında bilim insanları, lenf sistemini daha derinlemesine, hücresel ve gelişimsel düzeyde incelemeye başladılar. Ayrıca teknolojik gelişmeler sayesinde lenf damarlarının görüntülenmesi ve klinik uygulamaları gündeme geldi.
1902 yılında Amerikalı araştırmacı Florence R. Sabin, uzun zamandır süregelen “lenf damarları nasıl oluşur?” tartışmasına netlik kazandırdı. Sabin, domuz embriyolarını dilimler halinde kesip mikroskop altında boyayarak inceledi. Erken embriyonik dönemde, büyük toplardamarlardan tomurcuklanan ince kanallar gördü. Bu kanalcıklar, büyüyüp lenf damarlarına dönüşüyordu. Yani Sabin’e göre, lenf sistemi embriyonik gelişimde toplardamarlardan çıkarak oluşuyordu. Bu keşif, lenf damarlarının kökenine dair doğru teoriyi kanıtladı ve Sabin’i tarihin önemli kadın bilimcileri arasına soktu. O dönem Sabin’in bulgularına alternatif görüşler de savunuldu (mesela Huntington ve McClure adlı iki bilim insanı lenf damarlarının bağımsız mezenkimal yarıklardan oluştuğunu iddia ediyordu), ancak zaman Sabin’i haklı çıkardı.
- yüzyılın başlarında immünoloji hızla ilerlerken, lenf düğümleri ve dalak gibi lenfoid organların işlevi netleşti: Lenfositler denilen özel akyuvarlar buralarda gelişiyor, çoğalıyor ve vücudu mikroplara karşı koruyordu. Özellikle 1960’larda B hücresi ve T hücresi kavramları ortaya atıldığında, B harfinin Fabricius bursasından geldiği; T harfinin ise timustan (lenf sisteminin bir organı) geldiği anlaşıldı. Yani bağışıklık sisteminin iki ana aktörü, isimlerini doğrudan lenfatik yapılardan almıştı. 1973’te Ralph Steinman adlı araştırmacı, lenf düğümlerinde “dendritik hücre” adını verdiği yeni bir hücre tipi keşfetti; bunun vücuda giren mikropları diğer bağışıklık hücrelerine tanıtan hücre olduğu anlaşıldı. Bu ve benzeri keşiflerle lenf düğümleri, bağışıklık yanıtının düzenlendiği komuta merkezleri olarak iyice önem kazandı.
Teknolojik açıdan, görüntüleme teknikleri lenf sistemine uyarlanmaya başladı. 20. yüzyıl ortalarında radyoloji ilerlerken, İngiliz cerrah Norman Bethune ve daha sonra Dr. Kinmonth, lenf damarlarına kontrast madde verip röntgen çekme fikrini hayata geçirdiler. 1952’de Kinmonth, ayağın lenf damarına özel bir boya enjekte ederek çektiği X-ray filminde, bacak boyunca uzanan lenf damarlarını siyah beyaz izlemeyi başardı. Bu yöntem lenfanjiyografi olarak tıp literatürüne girdi ve ilk defa yaşayan bir insanda lenf sistemi damarları görüntülenebilmiş oldu. Lenfanjiyografi, lenf tıkanıklıklarının ve kanser yayılımlarının tanısında devrim yarattı; çünkü artık doktorlar tümör hücrelerinin hangi lenf düğümüne kadar ilerlediğini haritalayabiliyordu.
Lenf sistemiyle ilgili cerrahi yaklaşımlar da gelişti. Örneğin kanser cerrahisinde, tümörün yakındaki sentinel (nöbetçi) lenf düğümünü bulup çıkarmak önemli hale geldi. 1990’larda geliştirilip rutine giren sentinel lenf düğümü biyopsisi tekniği, aslında lenf yollarının düzenli haritasına dayanıyordu: Tümör hücreleri önce en yakın lenf düğümüne gider, sonra sıradakine. Bu konsept, lenf sisteminin öngörülebilir yol haritaları sunduğunu gösterdi ve binlerce hastanın gereksiz büyük ameliyatlardan korunmasını sağladı.
- yüzyılın ikinci yarısında bilim insanları lenf damarlarını sadece anatomi ve görüntüleme ile değil, moleküler düzeyde de mercek altına aldılar. Doku boyama tekniklerinin gelişmesiyle, lenf damarlarına özgü yapılar arandı. 1980’lerde elektron mikroskobuyla lenfatik kapakçıkların ultrastrüktürü çözüldü; kaslı lenf damarlarının periyodik kasılmalarla lenfı ileri pompaladığı gözlendi. 1990’lara gelindiğinde, genetik ve hücre biyolojisi alanındaki ilerlemeler, lenf damarlarına özel proteinlerin ve genlerin keşfini mümkün kıldı.
1995 yılında Finlandiyalı bilim insanı Kari Alitalo ve ekibi, VEGF-C adlı bir büyüme faktörünü tanımladılar. Bu molekülün özellikle lenfatik endotelyum için bir büyüme sinyali olduğu anlaşıldı. Kısa süre sonra VEGF-C’nin reseptörü olan VEGFR-3 adlı alıcının, gelişim sırasında kan damarı endotellerinden lenf damarı endotellerine dönüşümde kritik rol oynadığı keşfedildi. Bu keşifler, lenfanjiyogenez (lenf damarı oluşumu) alanını doğurdu. Artık araştırmacılar deney hayvanlarında yeni lenf damarları oluşturabiliyor veya tam tersine, lenf damarlarını devre dışı bırakabiliyordu. Bu da tıpta yeni umutlar anlamına geliyordu: Kanser metastazını engellemek için tümörün lenf damarı oluşturmasını önlemek veya lenf ödemi tedavisi için yeni lenf damarları büyütmek gibi fikirler, somut araştırma konularına dönüştü.
Moleküler çalışmalardaki bir diğer adım, lenf damarlarına özgü işaretleyici proteinlerin belirlenmesiydi. 2000’lerin başında bilim insanları, lenf damarı endotel hücrelerinde bolca bulunan PROX1, Podoplanin (D2-40) ve LYVE-1 gibi moleküller tespit ettiler. Bu sayede artık mikroskop altında bir damar görüldüğünde, özel boyalarla onun lenf damarı mı yoksa kan damarı mı olduğu anlaşılabiliyordu. Bu, hem araştırmada hem patologların işinde devrim yarattı; zira önceden lenf kılcalları ile kan kılcallarını ayırt etmek çok zordu.
Lenf sistemi, on yıllardır bilinse de, 20. yüzyılın sonlarına kadar genelde “unutulmuş bir dolaşım” muamelesi görmüştü. Oysa modern tıp, lenf damarlarının kritik rollerini hatırlamak zorunda kaldı. Özellikle kanser sahasında: Tümörlerin yayılma yollarından biri lenfatik sistemdi. Meme kanseri, melanoma gibi kanserlerde, kanser hücreleri önce yakın lenf düğümlerine sıçrar oradan vücuda dağılır. Bu yüzden 1970’lerden itibaren onkologlar lenf düğümlerine çok önem vermeye başladılar. Kanser cerrahisinde tümörle birlikte bölgesel lenf bezelerinin de çıkarılması standart hale geldi. Patologlar, ameliyatla alınan lenf düğümlerini didik didik inceleyip içinde mikroskobik tümör var mı bakmaya koyuldular. Lenf düğümüne sıçramış bir kanser, vücuda yayılma potansiyeli taşıyordu ve tedavide daha agresif yaklaşmak gerekirdi. İşte bu klinik ihtiyaçlar, lenf sistemi bilgisini uygulamaya dökerek çok sayıda hayat kurtardı.
Diğer yandan, lenfödem gibi lenf sistemi hastalıklarına yönelik yeni tedaviler geliştirildi. Kronik lenfödem (genellikle kanser ameliyatı sonrası koldaki veya bacakdaki şişlik), yaşam kalitesini düşüren bir sorundu. 20. yüzyılın sonunda cerrahlar, mikroskobik tekniklerle lenf damarlarını toplardamarlara dikerek (lenfovenöz anastomoz) ödemi azaltma operasyonları yapmaya başladı. Ayrıca hasarlı lenf yollarını onarmak veya lenf düğümü nakletmek gibi yenilikçi cerrahi yöntemler denendi. Bütün bunlar, lenf sisteminin ihmal edilemeyecek kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyordu.
21. Yüzyıl: Çağdaş Keşifler ve Süregelen Merak
İçinde bulunduğumuz yüzyıl, lenf sistemi araştırmalarında bile hala şaşırtıcı keşiflerin mümkün olduğunu bize gösterdi. Yüzyıllardır anatominin en iyi bilindiği düşünülen yerlerinde bile lenf sistemiyle ilgili yeni yapılar bulunabildi. Bu durum, bilimin bitmeyen bir merak yolculuğu olduğunun kanıtı niteliğindedir.
2015 yılında, Virginia Üniversitesi’nden Jonathan Kipnis ve ekibi, farelerde beynin zarları içinde daha önce fark edilmemiş lenf damarları keşfettiklerini duyurdular. Bu meningeal (beyin zarı) lenfatik damarları, beyin-omurilik sıvısını drenaj eden, başın derinindeki lenf düğümlerine bağlanan ince damarlardı. Aynı yıl Finlandiya’dan Kari Alitalo’nun grubu da benzer yapıları insan kadavralarında görüntülemeyi başardı. Bu buluş, bilim dünyasında heyecanla karşılandı: Onca yıl “beyinde lenfatik sistem yok” diye öğretilmiş, oysa aslında kafatasının içinden lenf akışı gerçekleşiyormuş! İlginç olan şu ki, Paolo Mascagni 1787’deki atlasında insan dura mater’inde olası lenf damarları çizmişti, ancak sonraki anatomistler bunu görmezden gelmişti. Yüzyıllar sonra Mascagni’nin önsezisi doğrulanmış oldu. Beyin gibi mahrem bir bölgede bile lenf sisteminin bulunması, nörolojik hastalıklardan Alzheimer’a kadar pek çok konuya yeni bir bakış açısı getirdi. Beynin bir “temizlik” sistemi olduğu, atık maddelerin bu meninks lenfatikleriyle uzaklaştırılabileceği anlaşıldı.
Beynin temizlik mekanizmasıyla ilgili bir diğer çarpıcı kavram, “glimfatik sistem” adıyla 2012’de ortaya atıldı. Danimarkalı bilim insanı Maiken Nedergaard, beyinde uykuda iken beyin omurilik sıvısının adeta bir dalga gibi beynin içinden geçtiğini ve atıkları süpürdüğünü keşfetti. Bu süreçte beyin destek hücreleri (glialar) aktif rol aldığı için buna glia + lenfatik kelimelerinin birleşimi olan “glymphatic” (glimfatik) sistem denildi. Glimfatik sistem, geleneksel lenf damarlarından biraz farklı çalışsa da, nihayetinde atık sıvıyı beyinden dışarı meninkslerdeki lenf damarlarına yönlendiriyordu. Bu buluşlar, uyku esnasında beynimizin adeta bulaşık makinesi gibi kendini yıkadığını ve lenfatik sistemin bu temizliğin ayrılmaz bir parçası olduğunu ortaya koydu. Alzheimer hastalığı gibi durumlarda bu glimfatik akımın bozulduğu ve beynin toksik protein biriktirdiği düşünülüyor. Dolayısıyla günümüz araştırmalarında lenf sistemi, nörolojik hastalıklardan psikiyatriye kadar yepyeni alanlarda söz sahibi olmaya başladı.
Modern teknolojiler, lenf sistemine hiç olmadığı kadar ayrıntılı bakabilmemizi sağlıyor. Örneğin yakın dönemde geliştirilen yüksek çözünürlüklü 3D görüntüleme yöntemleri sayesinde, araştırmacılar lenf damarlarını üç boyutlu olarak dokular içinde canlandırabiliyorlar. 2000’lerde İtalyan bilim insanı Leonardo Comparini, karaciğerin lenf damarlarını üç boyutlu rekonstruksiyonlarla inceleyerek, bu organın lenf ağıyla kan damarlarının ilişkisini detaylandırdı. Lenf damarlarının kimi segmentlerinde kas tabakası varken, bazılarında olmadığı; düz kasların helikal dizilimlerle pompa görevi yaptığı Comparini’nin çalışmalarında gösterildi. Günümüzde benzer teknikler, tüm organların lenf haritalarını çıkarmak için kullanılıyor.
Çağdaş araştırmalar, lenf sisteminin hastalıklarla ilişkisi üzerine de yoğunlaşıyor. Örneğin, uzun yıllar lenf damarlarının gözde olmadığı sanılırdı; ancak yakın zamanda göz küresinin iç sıvısını boşaltan Schlemm kanalı adlı yapının aslında bir tür lenfatik kanal olduğu anlaşıldı. Bu, glokom (göz tansiyonu) hastalığının tedavisine yeni yaklaşımlar getirdi, çünkü glokomda bu kanalın tıkanması basıncı yükseltiyor. Yine obezite araştırmalarında, yağ dokusunun lenf akımını bozarak ödem ve iltihaplanmaya yol açtığı bulundu; obez insanların lenfatikleri yetersiz kalabiliyor ve bu bir kısır döngü yaratıyor.
Kanser araştırmalarında, tümörlerin salgıladığı lenfanjiyogenik faktörler keşfedildi. Yani bir tümör, yayılmak için çevresine yeni lenf damarları filizlendiriyor; tıpkı kan damarları filizlendirip beslenmesi gibi. Bu yüzden kanser tedavisinde anti-anjiyojenik (damar oluşumunu engelleyen) ilaçlar yanında anti-lenfanjiyojenik stratejiler de gündeme geldi. Örneğin hayvan deneylerinde, VEGF-C sinyalini engelleyerek tümörlerin lenf yolu ile metastaz yapması azaltıldı. Belki gelecekte kanser, lenf yolu inşa etmeden önce durdurulabilecek.
Lenf sistemi aynı zamanda çeşitli bağışıklık terapileri için de hedef oluyor. Kanser immunoterapisinde, hastanın T hücrelerini güçlendirmek ve yönlendirmek için lenf düğümlerine özel ilaç taşıyıcıları geliştiriliyor. Aşı teknolojilerinde, aşının aktif parçacıklarının doğrudan lenf düğümlerine gitmesi, daha güçlü bağışıklık yanıtı oluşturuyor. Nanoparçacıklarla lenf düğümüne ilaç veya antigen taşımak, çağdaş biyomedikal araştırmaların gözde konularından.
Kliniğe dönersek, lenf sistemi hastalıklarının yönetimi de ilerledi. Örneğin lenfödem tedavisinde, 21. yüzyılda gen tedavisi denemeleri başladı: VEGF-C genini problemli bölgeye vererek orada yeni lenf damarı oluşumunu tetiklemek hedefleniyor. Bazı ilk denemelerde, kol ya da bacak lenfödemi olan hastalarda bu genin eklenmesi kısmi iyileşme sağladı. Yine lenf düğümü nakilleri, mikrocerrahiyle sağlıklı lenf düğümlerinin hasarlı bölgeye taşınması şeklinde uygulamaya girdi ve umut vaat ediyor.
Görüldüğü gibi, antik çağlardan beri merak edilen lenf sistemi, hala modern bilimin aktif bir araştırma alanı. Günümüzde laboratuvarlar, lenfatik damarların kök hücrelerle yeniden üretilmesi, lenfatik pompaların yapay olarak kontrolü, veya lenf sıvısının analiz edilerek hastalık teşhisi için kullanılabilmesi gibi yenilikçi projeler üzerinde çalışıyor.
Bu bitmeyen keşif yolculuğunda, insanlık lenf sistemine bakışında tam bir daire çizmiştir denebilir. Hipokrat ve Aristoteles zamanında belirsiz bir merak konusu olan “berrak sıvı”, şimdi moleküllerine kadar analiz edilebilen bir araştırma nesnesi. Ancak her cevap, yeni sorular getirmeye devam ediyor. Lenf sistemi; vücudun sıvı dengesinin koruyucusu, besin emiliminin aracısı, bağışıklık ordusunun yolları ve hastalıkların gizli taşıyıcısı olarak çok yönlü bir aktör.
Bilimsel merak ve entelektüel ilerleme duygusu, lenf sisteminin keşif hikayesinin her sayfasında hissediliyor. Antik hekimlerin anlam veremediği bezeler, Rönesans araştırmacılarının sabırla izini sürdüğü süt damlacıkları, 17. yüzyıl dâhilerinin göz kamaştırıcı buluşları, 18. yüzyılın titiz haritalamaları, 19. yüzyılın mikroskobik aydınlanmaları ve 20.-21. yüzyılların moleküler devrimleri… Her nesil, bir öncekinin mirasını devralıp üstüne koyarak ilerledi. Bu süreçte kimi zaman tesadüfler, kimi zaman inatçı rekabetler, kimi zaman da iş birliği destanları yaşandı.
Lenf sisteminin öyküsü, tıbbın ve bilimin bir serüven romanı gibidir. İlk sayfalarda sisler içinde kalan bir gizem, sayfalar ilerledikçe çözülür; fakat roman hiçbir zaman tam olarak bitmez, çünkü son bölümde yeni bir bilmecenin ipuçları belirir. Bugün hala lenf sisteminin tam olarak çözülmemiş yönleri var ve bilim insanları merakla bu sırların peşinde koşuyor. Gelecekte belki de vücudun bu “unutulmuş dolaşımı” bize bambaşka sürprizler sunacak.
İşte bu yüzden, lenf sistemi keşfinin hikayesi sadece geçmişte kalan bir tarih değil, devam eden bir macera olarak tüm heyecanıyla sürmektedir.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.