B lenfositleri

B-lenfositlerindeki “B” gerçekten de kuşlarda B hücrelerinin ilk kez tanımlandığı bir organ olan bursa of Fabricius’tan kaynaklanmaktadır. Bu organ kloak yakınında bulunur ve kuş türlerinde B-lenfositlerinin gelişimi ve olgunlaşmasında çok önemli bir rol oynar.

B-Lenfositlerinin Kökeni ve İsimlendirilmesi

  1. Fabricius’un bursası: 1950’lerde ve 1960’larda, kuşlar, özellikle de tavuklar üzerinde yapılan çalışmalar, bağışıklık hücrelerinin, adını İtalyan anatomist Hieronymus Fabricius‘tan alan Fabricius bursası olarak bilinen bir organda olgunlaştığını ortaya koymuştur. Bu bağışıklık hücreleri daha sonra kökenlerini belirtmek için B-lenfositleri veya B hücreleri olarak adlandırıldı.
  2. İnsan Bağlamı ve Kemik İliği: İnsanlar da dahil olmak üzere memelilerde Fabricius bursası mevcut değildir. Bunun yerine, B-lenfositleri kemik iliğinde gelişir ve olgunlaşır ve “B” bazen bu bağlamda “kemik iliği” anlamına gelecek şekilde yorumlanır. Bununla birlikte, “B hücresi” terimi kuş araştırmalarında yalnızca Fabricius bursasından kaynaklandığından, bu yeniden yorumlama esas olarak anlaşılması için uygundur.

Bağışıklık Sisteminde Gelişim ve İşlev

B-lenfositleri adaptif bağışıklık sisteminin merkezi bir bileşenidir ve burada oldukça özelleşmiş bir role sahiptirler:

Olgunlaşma ve Farklılaşma:

    • B hücreleri kemik iliğinde (memelilerde) veya Fabricius bursasında (kuşlarda) olgunlaşır ve titiz seçim süreçlerinden geçer. Bu süreç, B hücrelerinin yabancı antijenleri tanıyabilmesini sağlarken, otoimmün tepkileri önleyen kendi antijenlerinden kaçınmasını sağlar.
    • B hücreleri olgunlaştıktan sonra kanda ve lenf düğümleri ve dalak gibi lenfoid dokularda dolaşarak antijenlerle karşılaşmaya hazır hale gelirler.

    Antijen Tanıma ve Bağışıklık Yanıtındaki Rolü:

      • B hücreleri, yüzeylerinde her biri tek bir antijene özgü benzersiz B hücre reseptörleri (BCR’ler) ile donatılmıştır. Bir B hücresi, BCR’siyle eşleşen bir antijenle karşılaştığında, antijene bağlanarak B hücresinin aktive olması ve çoğalması için sinyal verir.
      • Aktivasyonun ardından B hücreleri plazma hücrelerine veya bellek B hücrelerine farklılaşır:
        • Plazma Hücreleri: Bunlar antikor üreten fabrikalardır ve karşılaşılan antijene özgü büyük miktarlarda antikor (immünoglobülin) salgılarlar. Antikorlar kanda ve lenfte dolaşarak antijenlere bağlanır ve onları diğer bağışıklık hücreleri tarafından yok edilmek üzere işaretler.
        • Hafıza B Hücreleri: Bu hücreler ilk enfeksiyondan uzun süre sonra da varlığını sürdürür ve aynı antijenle tekrar karşılaşıldığında hızlı ve güçlü yanıtlar verir. Bu yetenek, immünolojik hafızanın ve aşı etkinliğinin temelini oluşturur.

      Antikor Üretimi ve Antijen Sunumu:

        • B hücreleri, spesifik antijenlere bağlanabilen Y şekilli proteinler olan antikorları üretir. Antikorlar bağlandıktan sonra patojenleri yok edilmek üzere işaretler veya aktivitelerini doğrudan nötralize eder.
        • B hücreleri ayrıca yüzeylerindeki antijen parçalarını işleyip göstererek ve bunları T hücrelerine sunarak antijen sunan hücreler (APC’ler) olarak da hareket edebilir. Bu etkileşim, patojenlere karşı daha geniş ve daha etkili bir savunmayı koordine ederek adaptif bağışıklık tepkisini güçlendirir.

        Bağışıklık Sistemine Temel Katkılar

        • Hümoral Bağışıklık: B hücreleri, antikorlar da dahil olmak üzere vücut sıvılarında bulunan maddeleri içeren bağışıklık yönü olan *humoral bağışıklığın* merkezidir. Bu bağışıklık, esas olarak T hücrelerini içeren hücre aracılı bağışıklıktan farklıdır.
        • Özgünlük ve Uyarlanabilirlik: Lenfoid foliküllerde *somatik hipermutasyon* ve afinite olgunlaşması olarak bilinen bir süreç sayesinde, B hücreleri spesifik antijenleri tanıma yeteneklerini geliştirir. Bu adaptasyon süreci, bir bağışıklık yanıtı sırasında üretilen antikorların patojene son derece spesifik olmasını sağlar.
        • Türler Arası Alaka: Fabricius bursası kuşlara özgü olsa da, B hücresi gelişimi, antijen tanıma ve antikor üretimi ilkeleri insanlar da dahil olmak üzere tüm omurgalılar için geçerlidir. Kuşlarda B hücrelerinin incelenmesi, immünoloji için geniş çapta geçerli olan adaptif bağışıklık konusunda önemli bilgiler sağlamıştır.

        B Hücrelerinin İmmünolojik Rolünün Özeti

        B-lenfositler, patojenleri tanıma, antikor üretme ve immünolojik hafızayı koruma konularında uzmanlaşmış adaptif bağışıklık sisteminin temel taşıdır. Vücudu çeşitli patojenlere karşı savunmak ve hafıza hücreleri aracılığıyla uzun vadeli bağışıklığı desteklemek için gerekli olan oldukça spesifik bir bağışıklık yanıtı mekanizmasını temsil ederler. Fabricius bursasından gelen tarihsel isimlendirme, immünoloji araştırmalarının benzersiz kökenlerini ve karşılaştırmalı çalışmaların insan bağışıklığını anlamadaki önemini vurgulamaktadır.

        Keşif

        B-lenfositlerin** (B hücreleri) keşfi ve anlaşılması, immünolojide kayda değer atılımlarla zaman içinde gelişmiştir. İşte B hücresi araştırmalarındaki önemli dönüm noktalarının akıcı bir anlatımı:

        1. Kuş İmmünolojisindeki Kökenler ve Fabricius’un Bursa’sı (1950’ler)

        B hücrelerinin keşfi, immünologların kloak yakınında *bursa of Fabricius* adı verilen bir organı gözlemledikleri tavuklar üzerinde yapılan çalışmalarla başladı. Adını İtalyan anatomist Hieronymus Fabricius’tan alan bu yapının, kuşlarda bağışıklık gelişiminde merkezi bir rol oynadığı tespit edildi.

        İmmünologlar bursanın çıkarılmasının, daha sonra B-lenfositleri olarak tanımlanan bazı bağışıklık hücrelerinin oluşumunu engellediğini keşfettiler. Bu gözlem B hücresi araştırmalarının başlangıcını oluşturmuş, bilim insanları bursanın kuşlarda antikor üretimi için çok önemli olduğunu fark etmiştir. B-lenfositlerdeki “B” bu organı ifade eder ve bu adlandırma daha sonra B hücrelerinin kemik iliğinde geliştiği insanlara kadar uzanacaktır.

        2. B Hücrelerinin Tanımlanması ve Antikor Üretimindeki Rolleri (1960’lar)

        Kuşlar üzerinde yapılan çalışmalara dayanarak immünologlar memelilerde antikor üreten hücreleri incelemeye başladılar. Bu hücrelerin bursa yerine kemik iliğinde olgunlaştığını ve enfeksiyonlarla savaşan antikorların üretilmesinden sorumlu olduğunu buldular.

        B hücrelerinin *humoral bağışıklığın* (bağışıklığın vücut sıvılarındaki antikorları içeren yönü) merkezinde olduğunun keşfi immünolojiyi dönüştürdü. B hücreleri, son derece spesifik antikorlar üretme ve geçmiş enfeksiyonların hafızasını tutarak uzun süreli bağışıklık sağlama yetenekleriyle tanındı.

        3. Klonal Seçilim Teorisi (1957)

        İmmünolog *Frank Macfarlane Burnet*, bağışıklık tepkisi anlayışını yeniden tanımlayacak bir kavram olan *klonal seleksiyon teorisini* önerdi. Her B hücresinin tek bir antijene özgü benzersiz reseptörler taşıdığını ve bu antijenle karşılaştığında hücrenin çoğalarak hedeflenen yanıtı verebilecek bir hücre “klonu” ürettiğini öne sürdü.

        Bu teori, bağışıklık sisteminin spesifik patojenleri nasıl hedefleyebileceğini açıklamış ve adaptif bağışıklığın anlaşılması için temel oluşturmuştur. Klonal seçilim teorisi, B hücrelerinin antikor üreten plazma hücrelerine ve gelecekteki enfeksiyonlara hızlı yanıt vermek için vücutta kalan hafıza B hücrelerine nasıl farklılaştığına dair içgörü sağlamıştır.

        4. B Hücresi Reseptörlerinin Keşfi (1970’ler)

        Araştırmacılar, B hücrelerinin yüzeyindeki *B hücre reseptörlerini (BCR’ler)* keşfederek, bu hücrelerin spesifik antijenleri doğrudan tanımasını ve bunlara bağlanmasını sağladı. BCR’ler son derece spesifiktir ve her B hücresi bir antijen için benzersiz bir reseptör ifade eder.

        BCR’lerin tanımlanması, B hücrelerinin patojenleri nasıl tanıdığının ve bunlara nasıl yanıt verdiğinin anlaşılmasını sağlamıştır. BCR’ler patojen yüzeyindeki antijenleri bağlayarak B hücresine aktive olması ve farklılaşması için sinyal gönderir. Bu keşif, her B hücresinin benzersiz bir patojeni hedef aldığı adaptif bağışıklık yanıtının özgüllüğünü vurgulamıştır.

        5. Somatik Hipermutasyon ve Afinite Olgunlaşmasını Anlamak (1980’ler)

        1980’lerde bilim insanları *somatik hipermutasyon* ve afinite olgunlaşması süreçlerini ortaya çıkararak B hücrelerinin antikor özgüllüklerini artırmalarını sağladı. Bir B hücresi aktive edildiğinde, DNA’sı hedeflenen mutasyonlara uğrayarak antikorun spesifik antijenine uyumunu iyileştirir.

        Bu keşifler, antikorların patojenleri tanıma ve etkisiz hale getirme yeteneklerini geliştirerek zaman içinde nasıl daha etkili hale geldiklerini açıklamıştır. Somatik hipermutasyon ve afinite olgunlaşması, B hücrelerinin bir seçilim sürecinden geçerek enfeksiyonlarla savaşmak için gerekli olan yüksek afiniteli antikorlarla sonuçlandığı lenf düğümlerindeki *germinal merkezlerde* gerçekleşir.

        6. Otoimmünitede B Hücrelerinin Rolü (1990’lar)

        1990’larda yapılan araştırmalar, B hücrelerinin bazen yanlışlıkla vücudun kendi dokularına saldırarak otoimmün hastalıklara yol açabileceğini ortaya koydu. Lupus ve romatoid artrit gibi hastalıklar, kendi antijenlerine karşı antikor üreten işlevsiz B hücreleriyle ilişkilendirildi.

        Bu buluş, B hücrelerinin hem koruyucu hem de patolojik bağışıklık tepkilerinde rol oynadığını göstererek B hücrelerinin anlaşılmasını genişletti. B hücreleri ve otoimmünite arasındaki bağlantı, otoimmün hastalıkları tedavi etmek için spesifik B hücresi popülasyonlarını baskılayan veya düzenleyen hedefe yönelik tedavilere yönelik araştırmaları teşvik etmiştir.

        7. Terapötik Gelişmeler: Monoklonal Antikorlar ve B Hücresi Hedefli Tedaviler (2000’ler)

        2000’li yılların başında *monoklonal antikor tedavilerinin* geliştirilmesi, tedavi için B hücrelerinin hedeflenmesinde bir dönüm noktası olmuştur. Rituximab** gibi ilaçlar B hücrelerini seçici olarak hedefleyecek şekilde tasarlandı ve otoimmün hastalıklar ve belirli kanser türleri için tedavilere yol açtı.

        Monoklonal antikor tedavileri, B hücresi odaklı tedaviler için yeni olanaklar yarattı. B hücresi aktivitesini seçici olarak tüketerek veya modüle ederek, bu tedaviler lenfoma ve romatoid artrit gibi hastalıklar için etkili tedaviler sundu ve B hücrelerini immünoterapide önemli bir hedef haline getirdi.

        8. CAR-T Hücre Tedavisinin Ortaya Çıkışı (2010’lar)

        2010’larda, *kimerik antijen reseptörü T-hücresi (CAR-T) tedavisi*, B hücresi malignitelerini, özellikle de B hücresi lösemi ve lenfoma gibi kanserleri hedef alan yenilikçi bir yaklaşım olarak ortaya çıktı. CAR-T terapisi, hastanın kendi T hücrelerinin belirli B hücresi belirteçlerini hedef alacak şekilde mühendisliğini içerir.

        CAR-T terapisi, kişiselleştirilmiş tıpta yeni bir sınırı temsil etmekte ve aksi takdirde zorlu kanserleri tedavi etmek için hücresel mühendisliği immünoloji ile birleştirmektedir. Terapötik hedefler olarak B hücresi belirteçlerinin önemini vurgulamakta ve bağışıklık temelli tedavilerdeki ilerlemelere örnek teşkil etmektedir.

        9. B Hücresi Hafızası ve Aşılama Üzerine Görüşler (2020’ler)

        Son araştırmalar, geçmiş enfeksiyonları hatırlayarak ve yeniden maruz kalındığında daha güçlü yanıt vererek uzun vadeli bağışıklık sağlayan *hafıza B hücrelerini* anlamaya odaklanmıştır. COVID-19 üzerine yapılan çalışmalar, hafıza B hücrelerinin enfeksiyon veya aşılamanın ardından kalıcı bağışıklığa nasıl katkıda bulunduğunu vurgulamıştır.

        B hücresi hafıza araştırmalarındaki ilerlemeler aşı geliştirmeyi güçlendirmiş, hafıza B hücreleri sağlam ve uzun süreli bağışıklık oluşturmada önemli bir rol oynamıştır. Bu araştırmadan elde edilen bilgiler, özellikle yeni ortaya çıkan bulaşıcı hastalıklara karşı güçlü ve kalıcı bağışıklık tepkileri ortaya çıkaran aşıların tasarlanmasında uygulanmaktadır.

        İleri Okuma
        1. Owen, J. J. T., & Cooper, M. D. (1975). Development of the immune system in the embryo. Nature, 258(5534), 589–594.
        2. Yancopoulos, G. D., Blackwell, T. K., Suh, H., Hood, L., & Alt, F. W. (1986). Introduced T-cell receptor variable region gene segments in normal and mutated immunoglobulin genes. Nature, 319(6055), 846–848.
        3. Berek, C., & Milstein, C. (1987). Mutation drift and repertoire shift in the maturation of the immune response. Immunological Reviews, 96(1), 23–41.
        4. Janeway, C. A., & Travers, P. (2001). Immunobiology: The Immune System in Health and Disease. New York: Garland Science.
        5. Cooper, M. D., & Alder, M. N. (2006). The evolution of adaptive immune systems. Cell, 124(4), 815–822.

        Lenfosit

        Kaynak: https://encrypted-tbn2.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcQMItt0Q-tKsMwo5hint6k_mVO6ERisW_LpTdtuSNWLVgvmpUwU

        Sinonim: lymphocyte, Lymphozyten

        • (bkz: Lenf-o-sit).
        • Özel savunma yeteneğine sahip ve vücudun her bölgesinde dolaşabilir.
        • Lenfositlerin ilk taslak hücreleri, kemik iliğinde üretilir, ardından lenf düğümlerinde, dalakta ve diğer lenf sistemi organlarında gelişir. lenf damarları üzerinden kan damarlarına geçip diğer organlara erişebilirler.
        • Olgunlaşmamış Lenf hücrelerine Lenfoblast (Sin: Lymphoblast) denir.
        • Erişkin lenf hücrelerine Lenfosit (Sin: Lymphocyte, Lymphozyt) denir.

          Kaynak: http://previews.123rf.com/images/designua/designua1603/designua160300016/54511472-lymphocyte-Structure-cell-Lymphocyte-type-of-white-blood-cell-Stock-Vector.jpg

          Kaynak: http://images.slideplayer.com/15/4766862/slides/slide_24.jpg

        Çeşitleri

        2 tip çeşiti bulunur:

        1. B lenfositi (Sin: B-hücreleri, B-Lymphocyte, B-Lymphozyten): maltta ve lenf düğümlerinde olgunlaşırlar. Antijenlere karşı özel antikorlar üretirler.
        2. T lenfositi (Sin: T-hücreleri, T-Lymphocyte, T-Lymphozyten)): Timus’da olgunlaşırlar ve direk olarak yabancı hücreyi tanırlar.
        3. Natural Killer (Doğal öldürücü) hücreler:

          Klinik:

        • Kanda 1.5-4 10tane /litre ya da Diğer bir ifadeyle; 1 mikrolitre kanda 1500-4000 lenfosit bbulunmalıdır.
          1. Eğer kanda daha fazla Lenfosit bulunuyorsa Lenfositoz (Sin: Lymphocytosis, Lymph-o-zytose) denir.
          2. Eğer kanda daha az Lenfosit bulunuyorsa Lenfositopeni (Sin: Lymphocytopenia, Lymph-o-zyt-o-penie) denir.

        Epitop

        Antijenik belirleyici; epitoplar, belirli bir bağışıklık tepkisini tetikleyebilen bir antijenin moleküler bölümleridir.

        Temel bilgiler

        Bir antijenin belirleyicileri, antijenik özgüllüğünü belirler. Bunlar, proteinlerin veya proteinlerin belirli açıkta kalan moleküler bölümleridir. Antijenlerin fagositozundan sonra, antijen sunan hücreler, spesifik bağışıklık tepkisini tetiklemek için epitopları hücre yüzeylerinde sunar.

        Bütün antijenler, antikor oluşumu durumunda, her biri karşılık gelen bir antikor özgüllüğünü indükleyen birkaç belirleyiciye sahiptir. Belirleyicilerin sayısına antijenin değeri denir. Haptenlerin aksine, tam antijenler çok değerlidir.

        Sepsis

        Halk dilinde: kan zehirlenmesi.

        Sepsis, vücudun bağışıklık sistemi tarafından bir enfeksiyona karşı tetiklenen, genellikle yaygın iltihaplanmaya neden olan ve potansiyel olarak yaşamı tehdit eden çoklu organ işlev bozukluğuna ilerleyen ciddi bir sistemik yanıttır. Sepsisin yalnızca bir kan enfeksiyonu değil, vücudun herhangi bir yerinde başlayabilen ve sistemik etkileri olan karmaşık bir bağışıklık tepkisi olduğunu ayırt etmek önemlidir.

        Sepsisin Gelişen Tanımları

        Tarihsel olarak sepsis terimi kandaki patojenlerin varlığı (bakteriyemi) ile ilişkilendirilmiştir. Ancak zaman içinde tanımlar, vücudun enfeksiyona verdiği tepkiyi vurgulayacak şekilde değişmiştir:

        1. 1991 Konsensüsü (SIRS Kriterleri): Sistemik İnflamatuar Yanıt Sendromu (SIRS)** kriterleri, enfeksiyonla birlikte inflamasyonun klinik belirtilerini gerektiriyordu. SIRS kriterleri, kalp atış hızında artış, solunum hızı, anormal beyaz kan hücresi sayısı ve ateş gibi anormallikleri içermekteydi.
        2. Schuster ve Werdan’ın Tanımı (2005): Sepsisi, kan dolaşımına giren mikrobiyal patojenlere karşı bir dizi hücresel ve bağışıklık tepkisini tetikleyen, yaşamı tehdit eden semptomlar ve patofizyolojik tepkiler dizisi olarak tanımlamıştır.
        3. Sepsis-3 (2016): En son Sepsis-3 tanımı, SIRS kriterlerinden uzaklaşarak sepsisin ayırt edici özelliği olarak yaşamı tehdit eden organ disfonksiyonuna odaklanmaktadır. Sepsisi, organ yetmezliğine yol açan kontrolsüz bir bağışıklık tepkisi olarak tanımlar ve sepsisin hayati organlar üzerindeki etkisini ölçmek için SOFA (Sequential Organ Failure Assessment) skorunu kullanır.

        Sepsisin Nedenleri ve Kökenleri

        Sepsis, vücudun çeşitli bölgelerinde başlayan çok çeşitli enfeksiyonlardan, en yaygın olarak bakteriyel enfeksiyonlardan, ancak viral ve mantar kaynaklarından da gelişebilir:

        • Yaygın Nedenler: Staphylococcus aureus ve Streptococcus pneumoniae gibi bakteriler, özellikle enfeksiyonlar akciğerler (pnömoni), idrar yolları, deri veya karın gibi bölgelerden yayıldığında sepsise sıklıkla karışır.
        • Diğer Enfeksiyonlar: Daha az yaygın olmakla birlikte, virüsler (ör. COVID-19, grip) ve mantarlar da özellikle bağışıklık sistemi baskılanmış bireylerde sepsisi tetikleyebilir.

        Bir enfeksiyon yayıldığında, vücudun bağışıklık sistemi aşırı tepki vererek aşırı miktarda enflamatuar molekül salgılayabilir. Bu abartılı bağışıklık tepkisi, yaygın iltihaplanmaya yol açarak kan akışını ve organlara oksijen iletimini tehlikeye atabilir ve sonunda organ yetmezliğiyle sonuçlanabilir.

        Sepsisin Klinik Belirtileri ve Semptomları

        Sepsis, sistemik enflamatuar yanıt ve çoklu organlar üzerindeki etkisi nedeniyle geniş bir semptom yelpazesi sunar. Belirtiler enfeksiyonun kaynağına bağlı olarak önemli ölçüde değişebilir, ancak bazı yaygın göstergeler şunlardır:

        • Erken Belirtiler**:
          • Hızlı Kalp Atışı ve Solunum: Genellikle ilk fizyolojik belirtiler arasında yer alan bu değişiklikler, vücudun sistemik enflamasyona verdiği ilk tepkiyi yansıtır.
          • Ateş, Titreme veya Üşüme Hissi: Ateş yaygın bir enflamatuar yanıttır, ancak bazı hastalar özellikle şiddetli sepsiste hipotermi yaşayabilir.
          • Yorgunluk, Halsizlik veya Uyuşukluk: Vücut enfeksiyonla mücadele etmek için enerjisini yeniden yönlendirdiğinden, hastalar kendilerini bitkin hissedebilir.
        • İleri Belirtiler**:
          • Düşük Kan Basıncı (Hipotansiyon): İlerleyen sepsisin kritik bir göstergesi olan düşük kan basıncı şoka ve organ perfüzyonunun bozulmasına yol açabilir.
          • Nefes Darlığı: Akciğer tutulumu veya sistemik enflamasyon solunum sıkıntısına neden olarak nefes almada zorluğa yol açabilir.
          • Konfüzyon veya Yönelim Bozukluğu: Beyne giden kan akışı azaldıkça, hastaların kafası karışabilir veya yönlerini şaşırabilirler.
          • Şiddetli Kas Ağrısı ve İdrar Çıkışında Azalma: Böbreklerin ve kasların azalmış kan akışı ve enflamasyondan etkilendiğini gösteren sistemik tutulum ve çoklu organ sıkıntısı belirtileri.

        Sepsis Sınıflandırması

        Sepsis, enfeksiyon bölgesine, patojen türüne ve şiddetine göre sınıflandırılır. İşte temel sınıflandırmalar:

        1. Seviyeye Dayalı Sınıflandırma:
        • Bakteriyemi**: Sistemik yanıt olmaksızın kan dolaşımında bakteri bulunması; sepsis olması gerekmez ancak buna ilerleyebilir.
        • Septikopemi: Sistemik enfeksiyon yayılımına bağlı çoklu apse oluşumları ile seyreden sepsis.
        • Sistemik İnflamatuar Yanıt Sendromu (SIRS)**: Enfeksiyona karşı sistemik enflamatuar yanıtı yansıtır ve kontrol edilmezse sepsise ilerleyebilir.
        • Septik Şok**: Sepsisin tehlikeli derecede düşük kan basıncına ve çoklu organ yetmezliğine yol açtığı, yoğun tıbbi bakım gerektiren, hayatı tehdit eden ileri bir aşama.
        1. Fulminan Sepsis: Genellikle pediatrik vakalarda görülen, Neisseria meningitidis gibi bakterilerin neden olduğu, hızla ilerleyen ve şiddetli bir sepsis şeklidir. Ani, hayatı tehdit eden semptomlara neden olabilir.

        Uzun Vadeli Etkiler ve Komplikasyonlar

        Sepsis, toplu olarak post-sepsis sendromu olarak bilinen bir dizi uzun vadeli sonuca yol açabilir. Şiddetli sepsis veya septik şoktan kurtulanlar yaşayabilir:

        • Kronik Yorgunluk ve Kas Güçsüzlüğü: Günlük aktiviteleri ve yaşam kalitesini etkileyebilen kalıcı semptomlar.
        • Bilişsel Bozukluklar: Hafıza kaybı, konsantrasyon güçlükleri ve hatta anksiyete ve depresyon gibi ruh hali değişiklikleri hayatta kalanlarda yaygındır.
        • Organ Fonksiyon Bozukluğu: Organların ciddi şekilde tehlikeye girdiği durumlarda, hayatta kalanlar böbrek fonksiyonu, akciğer kapasitesi veya kardiyovasküler sağlıkla ilgili devam eden zorluklar yaşayabilir.

        Sepsis Teşhisi

        Sepsis teşhisi, tek bir kesin testin olmaması nedeniyle karmaşıktır. Teşhis, organ fonksiyonunu, enfeksiyon kaynağını ve vücudun verdiği yanıtın şiddetini değerlendirmek için klinik belirtiler, laboratuvar testleri ve görüntüleme kombinasyonuna dayanır. Teşhis sürecinin temel bileşenleri şunları içerir:

        Klinik Belirtiler: Sağlık uzmanları ilk olarak sepsisin erken göstergelerini belirlemek için yaşamsal belirtileri değerlendirir:

          • Kalp Atış Hızında Artış**: Taşikardi veya yüksek kalp hızı, genellikle vücudun enfeksiyona verdiği tepkiyi işaret eder.
          • Düşük Kan Basıncı**: Hipotansiyon, ilerleyen sepsisin kritik bir göstergesidir ve septik şoka yol açabilir.
          • Artmış Solunum Hızı**: Yüksek solunum hızları vücutta stres ve potansiyel solunum sıkıntısına işaret eder.
          • Değişen Mental Durum**: Konfüzyon veya oryantasyon bozukluğu beyin hipoperfüzyonuna işaret edebilir.

          Laboratuvar Testleri: Çeşitli testler enfeksiyonun ciddiyetinin ve organ fonksiyonlarının daha kesin bir şekilde anlaşılmasını sağlar:

            • Kan Testleri: Tam kan sayımı (CBC), bağışıklık tepkisine işaret eden yüksek beyaz kan hücrelerini ortaya çıkarabilir. Sepsiste Laktat seviyeleri ve C-reaktif protein (CRP) seviyeleri de yaygın olarak yükselir.
            • Kan Kültürleri**: Kültürler sorumlu patojenin belirlenmesine yardımcı olabilir, ancak bu süreç zaman alabilir ve ilk tedavi genellikle spesifik sonuçlar elde edilmeden önce başlar.
            • Diğer Kültürler**: Enfeksiyon kaynağı belirsizse idrar, balgam ve yara kültürleri alınır.
            • Arteriyel Kan Gazı (ABG)**: Sepsiste solunum komplikasyonları yaygın olduğundan, akciğer fonksiyonunu değerlendirmek için kandaki oksijen seviyelerini analiz eder.

            Görüntüleme Çalışmaları: Röntgen, BT taraması veya ultrason gibi görüntüleme yöntemleri, akciğerlerde zatürre veya karında apse gibi enfeksiyon kaynağını tespit edebilir.

              Teşhis Üzerine Acil Eylemler

              Sepsis şüphesi varsa veya doğrulanırsa, ciddi organ hasarı ve septik şoka ilerleme riskini azaltmak için hızlı müdahale şarttır. Acil tedavi şunları içerir:

              • Hızlı Antibiyotik Uygulaması**: Bakteriyel enfeksiyona karşı koymak için hastalara tipik olarak *teşhisten sonraki bir saat içinde* geniş spektrumlu antibiyotikler başlanır.
              • Sıvı Resüsitasyonu**: Kan basıncını stabilize etmek ve organlara yeterli kan akışını sağlamak için intravenöz (IV) sıvılar verilir.

              Sepsis Tedavisi

              Sepsis için tedavi protokolü tipik olarak üç ana bileşeni içerir: Antibiyotikler, IV sıvılar ve vazopressörler. İşte her birine derinlemesine bir bakış:

              Antibiyotikler:

                • Geniş Spektrumlu Antibiyotikler**: Başlangıçta, geniş spektrumlu antibiyotikler çok çeşitli potansiyel patojenleri hedef almak için uygulanır. Örnekler şunları içerir:
                  • Ceftriaxone (Rocephin)
                  • Piperasilin-tazobaktam
                  • Cefepime (Maxipime)
                  • Ceftazidime (Fortaz)
                  • Staphylococcus aureus* gibi Gram-pozitif bakteriler için Vankomisin (Firvanq).
                  • Özellikle Gram-negatif bakteriler için etkili olan ciprofloxacin (Cipro) ve levofloxacin (Levaquin) gibi Fluoroquinolones.
                • Hedefe Yönelik Antibiyotikler**: Kültürlerden spesifik patojen belirlendikten sonra, tedavi daha hedefe yönelik antibiyotiklere ayarlanarak direnç ve yan etki riski azaltılır.

                İntravenöz (IV) Sıvılar:

                  • Kristaloidler**: Normal salin veya laktatlı Ringer solüsyonu gibi sıvılar, yeterli kan basıncını ve organ perfüzyonunu korumak için yaygın olarak uygulanır.
                  • Yanıtın İzlenmesi: Çok fazla sıvı akciğer ödemi gibi komplikasyonlara yol açabileceğinden sıvı tedavisi dikkatle izlenir. Sağlık uzmanları sıvı uygulamasını hastanın genel durumu ve yaşamsal belirtileriyle dengeler.

                  Vazopressörler:

                    • Amaç**: Sıvı resüsitasyonuna rağmen kan basıncı düşük kalırsa, kardiyovasküler fonksiyonu stabilize etmek için vazopresörler (kan damarlarını daraltan ve kan basıncını yükselten ilaçlar) uygulanır.
                    • Yaygın Vazopressörler**:
                      • Norepinefrin: Etkinliği ve nispeten düşük yan etki profili nedeniyle septik şok için ilk seçenektir.
                      • Ek desteğe ihtiyaç duyulursa Epinefrin ve dopamin de kullanılabilir.

                    Yardımcı Tedaviler:

                      • Kortikosteroidler: Ağır vakalarda, özellikle kan basıncının dengelenmesi zor olduğunda, bazen *hidrokortizon (Solu-Cortef)* gibi kortikosteroidler uygulanır. Bu ilaçlar enflamasyonu azaltır ve septik şokta kardiyovasküler yanıtı stabilize etmeye yardımcı olabilir.
                      • Diğer Destekleyici Tedaviler: Solunum yetmezliği olan vakalarda mekanik ventilasyon gerekebilir. Sepsis böbrek fonksiyon bozukluğuna yol açmışsa diyaliz de gerekli olabilir.

                      Sepsiste Sık Kullanılan İlaçlar

                      • Cefepime (Maxipime): Genellikle intravenöz enjeksiyon olarak verilen, geniş bir bakteri spektrumuna karşı etkili dördüncü nesil bir sefalosporin antibiyotik.
                      • İmipenem-silastatin (Primaxin IV): Çoklu dirençli bakterilerden şüphelenilen ciddi enfeksiyonlar için kullanılan, damardan verilen bir kombinasyon antibiyotik.
                      • Gentamisin: İntravenöz enjeksiyon yoluyla uygulanan, özellikle Gram-negatif bakteriyel enfeksiyonlar için etkili bir aminoglikozid antibiyotik.
                      • Hidrokortizon (Solu-Cortef): Özellikle septik şok vakalarında şiddetli enflamatuar tepkileri yönetmek için intravenöz olarak uygulanan bir kortikosteroid.

                      Devam Eden Araştırmalar ve Gelecekteki Yönelimler

                      Gelişmelere rağmen, sepsis, kısmen çeşitli sunumları ve hızlı müdahale ihtiyacı nedeniyle yönetilmesi karmaşık bir durum olmaya devam etmektedir. Devam eden araştırmalar, sepsis mortalitesini en aza indirmek ve iyileşme sonuçlarını iyileştirmek için daha erken teşhis, iyileştirilmiş terapötik protokoller ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımları için biyobelirteçleri araştırmaktadır.


                      Keşif

                      1. Sepsis Benzeri Durumların Erken Tanınması (Hipokrat ve Galen)

                      • MÖ 400 gibi erken bir tarihte Hipokrat, “kan zehirlenmesini” enfeksiyon ve sistemik etkilerle kendini gösteren tehlikeli bir durum olarak tanımlamış ve sepsisin kavramsallaştırılmasının temelini atmıştır.
                      • “Sepsis” kelimesinin kendisi Yunanca ‘çürüme’ veya ‘kokuşma’ anlamına gelen kelimeden gelmektedir. Eski hekimler, belirli enfeksiyonların vücutta genel bir “çürümeye” neden olduğunu anlamışlardı, ancak tedavileri, “kötü huyların” yayılmasını engellemek için genellikle koter ve bitkisel karışımlar içeren ilkel yaklaşımlarla sınırlıydı.

                      Antik yunancada σήψ ‎(sḗps) ısırınca çürümeye sebep olan bir sürüngen —> σήπειν ‎(sḗpein) bozulmak, çürümektir.  σῆψις(sêpsis) çürüme, kokuşma

                      2. Mikrop Hastalık Teorisi (19. Yüzyıl)

                      • 1800’lerin sonlarında, Louis Pasteur ve Robert Koch gibi bilim insanları tarafından mikrop teorisinin geliştirilmesi tıpta devrim yarattı. Pasteur’ün fermantasyon üzerine çalışması ve Koch’un Bacillus anthracis gibi patojenleri tanımlaması, sepsise yol açanlar da dahil olmak üzere enfeksiyonlardan mikroorganizmaların sorumlu olduğuna dair kanıt sağladı.
                      • Mikrop teorisinden önce, sepsisin genellikle vücut sıvılarındaki dengesizlikten veya miazmadan (kötü hava) kaynaklandığı düşünülüyordu. Koch’un belirli mikropların hastalığa nasıl yol açtığını gösteren önermeleri, hedefe yönelik enfeksiyon kontrolünün önünü açmış ve Joseph Lister’in öncülüğünde cerrahide antiseptik uygulamalara zemin hazırlamıştır.

                      3. Cerrahide Antisepsi (1860’lar-1870’ler)

                      İngiliz cerrah *Joseph Lister* Pasteur’ün mikrop teorisini cerrahi ortamlarda enfeksiyonları önlemek için uyguladı. Lister, karbolik asit gibi antiseptikler kullanarak cerrahi ölüm oranlarını büyük ölçüde azalttı. Bu, ameliyat sonrası sepsise yol açabilecek enfeksiyonları önlemek için hedeflenen en eski yöntemlerden biriydi.

                      Lister’in antiseptik teknikleri başlangıçta şüpheyle karşılandı, ancak zamanla enfeksiyonları azaltmadaki başarıları cerrahi uygulamaları dönüştürdü. Lister’in çalışmaları, enfeksiyonların önlenmesinin önemini ortaya koyarak modern sepsis kontrolünün başlangıcını oluşturmuştur.

                      4. Antibiyotiklerin Tanıtımı (1928-1940’lar)

                      Alexander Fleming tarafından 1928’de penisilinin keşfi ve ardından İkinci Dünya Savaşı sırasında seri üretime geçilmesi, enfeksiyonların tedavisinde devrim yarattı ve genellikle sepsise yol açan bakteriyel enfeksiyonlarla mücadele etmek için güçlü bir araç sağladı.

                      1940’larda antibiyotiklerin yaygın olarak bulunması, sepsis tedavisini dönüştürerek genellikle ölümcül olan bir durumu etkili bir şekilde tedavi edilebilen bir duruma dönüştürdü. Fleming’in antibiyotik direnci konusundaki uyarısı, sepsis gibi bulaşıcı hastalıkların yönetiminde yalnızca antibiyotiklere güvenmenin zorluklarını da vurgulamıştır.

                      5. SIRS Kriterleri (1991)

                      1991 yılında Amerikan Göğüs Hekimleri Koleji (ACCP) ve Kritik Bakım Tıbbı Derneği (SCCM) uzmanlarından oluşan bir panel, sepsis tanısının standardize edilmesine yardımcı olan Sistemik İnflamatuar Yanıt Sendromu (SIRS) kriterlerini geliştirdi. Sepsis, şüpheli veya doğrulanmış bir enfeksiyonla birlikte SIRS olarak tanımlanmıştır.

                      SIRS kriterleri, klinisyenlerin ateş, taşikardi ve lökositoz gibi fizyolojik belirteçlere dayanarak sepsisi tanımlamasını sağlayarak objektif tanı kılavuzlarına doğru önemli bir adımı temsil etmiştir. Ancak, SIRS semptomları enfeksiyöz olmayan durumlarda da ortaya çıkabildiğinden, kriterler özgüllükten yoksun olduğu için eleştirilere maruz kalmıştır.

                      6. Sepsis-3 Tanımına Evrim (2016)

                      SIRS kriterlerindeki sınırlamalara yanıt olarak 2016 yılında SCCM ve Avrupa Yoğun Bakım Tıbbı Derneği (ESICM) tarafından Sepsis-3 tanımı geliştirilmiştir. Sepsis, ciddiyeti ölçmek için SOFA (Sıralı Organ Yetmezliği Değerlendirmesi) skoru kullanılarak “enfeksiyona karşı düzensiz konak yanıtının neden olduğu yaşamı tehdit eden organ disfonksiyonu” olarak yeniden tanımlandı.

                      Bu güncellenmiş tanım, sepsisin karmaşık, düzensiz bir bağışıklık yanıtı olarak anlaşılmasındaki gelişmeleri yansıtarak, inflamatuar yanıt yerine organ disfonksiyonunu vurgulamıştır. SOFA skoru, tanısal doğruluğu artırmak ve hasta sonuçlarını daha iyi tahmin etmek için tasarlanmıştır.

                      7. Destekleyici Bakım ve Erken Hedefe Yönelik Tedavideki Gelişmeler (EGDT, 2001)

                      Dr. *Emanuel Rivers* 2001 yılında sepsis için Erken Hedefe Yönelik Tedaviyi (EGDT) tanıttı. Rivers’ın yaklaşımı, sepsis hastaları arasında hayatta kalma oranlarını iyileştirmek için hızlı sıvı resüsitasyonu, antibiyotikler ve yakın izleme protokolünü kullandı.

                      EGDT, sepsis yönetiminde zamanında müdahalenin önemini vurgulamış, erken ve agresif tedavinin sepsis hastalarının hayatta kalma oranlarını artırabileceğini vurgulamıştır.

                      İleri Okuma
                      1. Bone, R. C., Balk, R. A., Cerra, F. B., et al. (1992). Definitions for Sepsis and Organ Failure and Guidelines for the Use of Innovative Therapies in Sepsis. Chest, 101(6), 1644–1655.
                      2. Schuster, H. P., & Werdan, K. (2005). Sepsis – Definitions, Pathophysiology, and Clinical Treatment. Intensive Care Medicine, 31(3), 334–341.
                      3. Dellinger, R. P., Levy, M. M., Rhodes, A., et al. (2013). Surviving Sepsis Campaign: International Guidelines for Management of Severe Sepsis and Septic Shock, 2012. Critical Care Medicine, 41(2), 580–637.
                      4. Marshall, J. C. (2014). Why Have Clinical Trials in Sepsis Failed? Trends in Molecular Medicine, 20(4), 195–203.
                      5. Hotchkiss, R. S., & Moldawer, L. L. (2014). Parallels between Cancer and Infectious Disease. Journal of Clinical Investigation, 124(7), 3146–3158.
                      6. Cohen, J., Vincent, J. L., Adhikari, N. K., et al. (2015). Sepsis: A Roadmap for Future Research. Lancet Infectious Diseases, 15(5), 581–614.
                      7. Singer, M., Deutschman, C. S., Seymour, C. W., et al. (2016). The Third International Consensus Definitions for Sepsis and Septic Shock (Sepsis-3). Journal of the American Medical Association, 315(8), 801–810.
                      8. Rhodes, A., Evans, L. E., Alhazzani, W., et al. (2017). Surviving Sepsis Campaign: International Guidelines for Management of Sepsis and Septic Shock: 2016. Intensive Care Medicine, 43(3), 304–377.
                      9. Prescott, H. C., & Angus, D. C. (2018). Enhancing Recovery from Sepsis: A Review. Journal of the American Medical Association, 319(1), 62–75.
                      10. Evans, L., Rhodes, A., Alhazzani, W., et al. (2021). Surviving Sepsis Campaign: International Guidelines for Management of Sepsis and Septic Shock 2021. Intensive Care Medicine, 47(11), 1181–1247.

                      Click here to display content from YouTube.
                      Learn more in YouTube’s privacy policy.

                      Lenf

                      Antik yunancada; νύμφη ‎(númphē, “peri”) → Greek nymphē “bir bahar tanrıçası, su perisi” →Latincede lympha (“su, temiz su, berrak su, saf su, su perisi, su tanrıçası”) →  Fransızcada; lymphe (16.yy.)→ lymph, 1725 de fizyoloji Hayvan vücutlarında bulunan renksiz sıvı,”

                       
                      Yunan tanrısı Nemf