Tıp Bir Bilim Dalı Mıdır?

Tıbbın bir bilim mi yoksa bir sanat mı olduğuna dair tartışmalar yüzyıllardır devam etmekte ve farklı görüşlere yol açmaya devam etmektedir. Bu konuyu yeterince ele almak için öncelikle bilimin doğasını tanımlamak ve tıbbın bu çerçeveye nasıl uyduğunu incelemek önemlidir.

Bilimi Tanımlamak:

Bilim, temelde evren hakkında test edilebilir açıklamalar ve tahminler yoluyla bilgiyi inşa etmeyi ve düzenlemeyi amaçlayan sistematik bir çabadır. Bilimsel yöntem gözlem, hipotez formülasyonu, deney ve doğrulamayı içerir. Bu süreç, büyüyen bir bilgi birikimine katkıda bulunan tekrarlanabilir ve doğrulanabilir sonuçlar üretmeyi amaçlar.

Uygulamalı Bir Bilim Olarak Tıp:

Tıp, bilim ilkelerini çeşitli şekillerde örneklendirir:

  1. Gözlem: Doktorlar hasta geçmişlerini toplar ve semptomları gözlemler.
  2. Hipotez: Bu gözlemlere ve mevcut tıbbi bilgilere dayanarak potansiyel teşhisleri formüle ederler.
  3. Deneyler: Tedavi planları geliştirilir ve uygulanır.
  4. Analiz: Tedavi sonuçları Etkinliği değerlendirmek için tedavi sonuçları izlenir.
  5. Sonuçlandırma: Etkili tedaviler korunur ve etkisiz olanlar atılır.

Klinik deneyler ve vaka çalışmaları da dahil olmak üzere tıbbi araştırmalar, tıbbın bilimsel doğasını daha da güçlendirir. Bu çalışmalar genellikle hakemli dergilerde yayınlanır ve daha geniş tıbbi bilgi birikimine katkıda bulunur.

Tıpta Belirsizliğin Rolü:

Tıp bilimsel yöntemi takip ederken, biyolojik sistemlerin doğasında var olan karmaşıklık ve değişkenlik nedeniyle benzersiz zorluklarla karşılaşır. Fizik gibi alanlardaki daha öngörülebilir sonuçların aksine, tıp stokastiklikle (rastgelelik ve belirsizlik) mücadele etmek zorundadır:

  • Değişkenlik: Benzer semptomlara sahip hastalar, bireysel farklılıklar nedeniyle aynı tedavilere farklı yanıt verebilir.
  • Karmaşıklık: Hastalıkların genellikle çok faktörlü nedenleri vardır, bu da sonuçları kesin olarak tahmin etmeyi zorlaştırır.

Bu değişkenlik tıbbı bir bilim olmaktan çıkarmaz, aksine onu uygulamalı bir bilim olarak sınıflandırır. Mühendislik ve tıp gibi uygulamalı bilimler, pratik çözümler ve müdahaleler geliştirmek için temel bilimlerdeki ilkeleri kullanır.

Temel ve Uygulamalı Bilimler:

Fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimler temel bilgi sağlar. Tıp da dahil olmak üzere uygulamalı bilimler, bu bilgiyi pratik sorunları ele almak için kullanır. MRI makineleri gibi tıbbi teknolojiler, teşhis araçları geliştirmek için temel bilimlerden gelen ilkelerin entegrasyonunu örneklemektedir.

Temel ve uygulamalı bilimler arasındaki karşılıklı bağımlılık, bunların birbirlerini tamamlayıcı niteliklerini vurgulamaktadır. Temel bilimler anlayışı geliştirirken, uygulamalı bilimler bu anlayışı pratik faydalara dönüştürür.

Tıp ve Uzmanlaşma:

Tıbbın öncelikle pratisyen hekimlerden oluştuğu yanılgısı, uzmanların önemli katkılarını göz ardı etmektedir. Kardiyologlar, onkologlar ve nörologlar gibi uzmanlar araştırmalara katılır ve tıbbi bilginin ilerlemesine katkıda bulunurlar. Çalışmaları, yeni tedavi yöntemleri geliştirmeyi ve test etmeyi, hastalık mekanizmalarını anlamayı ve bulguları bilimsel dergilerde yayınlamayı içerir.

Tıbbın Sanatsal Yönleri:

Tıp, bilimsel ilkeleri içermekle birlikte, sanat unsurlarını da içerir. Tıp pratiği muhakeme, deneyim ve beceri gerektirir – genellikle sanatla ilişkilendirilen nitelikler. Örneğin, hasta bakımına yönelik incelikli yaklaşım, hasta başı tutumu ve tedavi planlarının bireysel hasta ihtiyaçlarına göre özelleştirilmesi tıbbın sanatsal yönlerini yansıtır.

Ancak, sanatsal unsurların varlığı tıbbın bilimsel temelini ortadan kaldırmaz. Astronomi ve hatta bilimin kendisi de dahil olmak üzere birçok alan, evreni anlama arayışlarında sanat biçimleri olarak tanımlanmıştır.

İleri Okuma:

  1. Flexner, A. (1910). Medical Education in the United States and Canada: A Report to the Carnegie Foundation for the Advancement of Teaching. Bulletin Number Four.
  2. Popper, K. (1959). The Logic of Scientific Discovery. Hutchinson.
  3. Kuhn, T. S. (1962). The Structure of Scientific Revolutions. University of Chicago Press.
  4. Good, B. J., & DelVecchio Good, M. J. (1989). Disordering the discourse: Mental illness, psychiatry, and culture in Indonesia. Culture, Medicine and Psychiatry, 13(3), 307-320.
  5. Rosenberg, C. E. (1992). Explaining Epidemics and Other Studies in the History of Medicine. Cambridge University Press.
  6. Gawande, A. (2002). Complications: A Surgeon’s Notes on an Imperfect Science. Picador.
  7. Sackett, D. L., Rosenberg, W. M., Gray, J. A. M., Haynes, R. B., & Richardson, W. S. (1996). Evidence-based medicine: what it is and what it isn’t. BMJ, 312(7023), 71-72.
  8. Ioannidis, J. P. A. (2005). Why most published research findings are false. PLOS Medicine, 2(8), e124.

Her sakallıyı baban sanma: Temel oranı ihmal yanılgısı

Muayenehanede doktorun karşısında sessizce oturuyorsunuz. Doktor üzgün bir ifadeyle konuşmaya başlıyor:

“Test sonuçlarınız geldi. Maalesef, pozitif!”

“Hasta mıyım yani, emin misiniz?”

Başını sallıyor: “Testin doğruluğu çok yüksek. O yüzden, maalesef hemen hemen eminim. Tedaviye başlamamız lazım. Bu nadir görülen bir hastalık olduğu için kesin bir tedavi henüz bulunamadı, ama elimizden geleni yapacağız.”

Boğazınız kurumuş, yutkunuyorsunuz. Birkaç saniye ikiniz de sessizce oturuyorsunuz. Sonra aklınıza birşey geliyor.

“Yapılan testle kanımdaki bir maddeyi ölçüyorsunuz değil mi?”

“Evet. Bu hastalık her zaman bu maddenin üretilmesine sebep olur. Madde mevcutsa test muhakkak tespit eder.”

“Peki başka sebeple oluşmaz mı bu madde?”

“Nadiren, yüzde bir ihtimalle genetik sebeplerle de olur, hastalıkla ilgisi olmadan.”

“Ama…” Duraksıyorsunuz. Şoka rağmen kafanızın dişlileri çalışmaya başlıyor. Doktor acıyan gözlerle size bakıyor. Kötü haber alanların ilk yaptığı şey inkar etmektir zaten, biliyor.

“Size şimdi bir sevk…” diye başlarken sözünü kesiyorsunuz.

“Hastalık nadir görünüyor demiştiniz. Ne kadar nadir? Toplumdaki görülme sıklığı ne kadar?”

“Yani şimdi, ne bileyim….”

Doktorun yüzü asılıyor. Sorgulayıcı hastalardan hoşlanmadığını yüzünden okuyorsunuz. Ama sözkonusu olan sizin hayatınız, cevapsız kalmayı kabul etmiyorsunuz. Bekliyorsunuz.

“Onbinde bir filandır herhalde.”

“Tamam!” Doktorun masasından bir kağıt ve kalem kapıp birşeyler karalamaya başlıyorsunuz. Doktor sabırsızlanıyor, ama oralı olmuyorsunuz.

Birkaç saniye sonra yüzünüze bir gülümseme geliyor. Başınızı kaldırıp doktora bakıyorsunuz.

“Test sonuçlarına bakarak, hasta olmam ihtimali ne kadardır sizce?”

“Ee, dedim ya, yüzde doksandokuz filan işte.”

“Hayır” diyorsunuz gülümseyerek. “Sadece yüzde bir!”

“Saçmalamayın!” Doktor kaşlarını çatıyor artık. Ama aldırmadan açıklıyorsunuz.

“Bakın, mesela bir milyon kişilik bir topluluk alalım ele. Hastalığın onbinde bir görüldüğünü söylediniz. O zaman bir milyon içinde yüz kişide bu hastalığı görmeyi bekleriz.”

Doktor donuk bir ifadeyle bakıyor, bitse de gitse gibisinden.

“Buna karşılık kalan 999 900 kişi hasta değil. Fakat yüzde bir ihtimalle, testin sağlıklı insanlarda pozitif sonuç verdiğini söylediniz. O zaman, hasta olmayanlar içinde 9999 kişide testin pozitif çıkmasını bekleriz.”

Doktorun kaşları hâlâ çatık, ama hafifçe başını sallıyor.

“Başka bir deyişle, bir milyon kişiye test yapsak, 10 099 kişi pozitif çıkar. Oysa gerçekten hasta olan sadece 100 kişi var. O zaman, testin pozitif çıkmasına bakarak hasta olmam ihtimali 100/10 099, yani yüzde bir bile değil!”

Hevesle elinizdeki kağıdı doktora uzatıyorsunuz. Şöyle bir bakıp bırakıyor.

hastalık testi ağaç diyagramı

“Olmaz öyle şey,” diyor doktor, “yanlışınız var.”

“Hesap açık doktor.”

“Hesapla olmaz bu işler efendim, tecrübe önemli. Biz bu kadar boşuna mı okuduk? Neyse, bekleyen hastalarım var, siz gidin biraz düşünün, sonra isterseniz tedaviye başlarız.”

Arkanızdan kapıyı çekerken “ukala dümbeleği” diye fısıldadığını duyuyorsunuz. Aldırmadan gülümsüyorsunuz. Başka bir uzman bulmanız gerekecek. Ama önce, parka gidip bu güzel günün tadını çıkaracaksınız.


Bu farazi diyalogda doktorun yaptığı hata epeyce yaygın bir yanılgıdır ve “temel oranı ihmal yanılgısı” olarak bilinir. İlk bakışta bir paradoks gibi görülüyor: Hasta olan herkesi tespit edebilen, hasta olmayanlarda ise sadece %1 yanılma payı olan bir test pozitif çıktığında, hasta olma ihtimali nasıl çok düşük çıkabilir?

Basitçe söylersek, temel oranın, yani rastgele seçilen bir insanın hasta olması ihtimalinin onbinde bir gibi çok küçük bir sayı olması sebebiyle. Yanlış alarm ihtimali sadece yüzde bir bile olsa, temel orandan çok daha yüksek. Bu yüzden de gerçek hastaların yüz katı kadar yanlış alarm gözlüyoruz. Bunu şematik olarak şöyle gösterebiliriz.

Hastalık testi Venn şeması

Yanılgının bize doğal gelmesinin sebeplerinden birisi de neden-sonuç ilişkisini tersine çeviriyor olmamız. Doktorun yüzde yüz dediği, hasta isek testin pozitif çıkması olasılığı. Ama bizim bilmemiz gereken, test pozitif çıktıysa hasta olma ihtimalimiz.

Daha gündelik bir örnek verelim: Bütün olimpik haltercilerin vücutları kaslıdır. “Kaslı olma”yı haltercilik testi diye düşünelim. Bir olimpik halterci için bu testin sonucu kesinlikle pozitiftir. Ama kaslı olan herkes olimpik halterci değildir. Rastgele seçilen kaslı birinin olimpik halterci olması ihtimali yine yüzde birden azdır.

Bunun için bir deyimimiz bile var: Her sakallıyı baban sanma! Temel oranı ihmal yanılgısı, özünde, her sakallıyı babamız sanmaktır.

O zaman doktorun yaptırdığı testin hiç faydası yok mu? Elbette var. Test yapmadan önce o hastalığa sahip olmamız olasılığı onbinde birdi, testten sonra yüzde bire yükseldi. Bu durumda iyi bir doktor size korkuya mahal olmadığını, ama daha kesin bilgi verecek muayeneler yapmak gerektiğini söyleyecektir.

Diyelim testimizin yanlış alarm oranı (sağlıklı olanlarda pozitif çıkma ihtimali) yüzde bir değil de, on binde bir olsun. Bu durumda bir milyon kişiden 100 kişi gerçekten hasta olacak, 100 sağlıklı kişide ise yanlış alarm verilecek. Böylece test sonucu pozitif ise hasta olma ihtimali 100/(100+100) = %50 olacak. Peki yanlış alarm oranı yüz binde bir ise? O da sizin ev ödeviniz.


Mizansenimizde doktora haksızlık yaptığımızı düşünebilirsiniz. Ancak temel oranı ihmal hatası, herkes gibi, doktorlar arasında da yaygın. Bunun en iyi bilinen örneklerinden biri, Harvard’da genç bir tıp öğrencisi olan Ward Casscells’in ve çalışma arkadaşlarının 1978’de yayınladığı araştırma.

Casscells, Harvard Tıp Okulu’nun koridorlarında dolaşıp, çevirdiği 60 hekim ve tıp öğrencisine şu soruyu sormuş: “Diyelim ki, toplumda yaygınlığı 1/1000 olan bir hastalığı tespit etmek için kullanılan bir test var ve bu testin hasta olmayanlarda pozitif çıkması ihtimali %5. Bu testi uyguladığımızda ve pozitif çıktığında, uygulanan kişinin hasta olması ihtimali nedir? Kişinin semptomları ve işaretleri hakkında hiç bir bilginiz olmadığını varsayın.”

Bu soruyu yukarıdaki yöntemle cevaplayabiliriz. Bin kişilik bir gruba test uyguladığımızı düşünelim. Bunların arasında bir kişi gerçekten hasta. Kalan 999 kişinin %5’inde, yani yaklaşık 50 kişide test yanlış alarm verecek. O zaman aranan ihtimal 1/51 olur, yani %2’den az.

Casscells ve arkadaşlarının görüştüğü altmış doktordan sadece onbiri cevabı doğru verebilmiş. Buna karşılık 27 doktor doğru olasılığın %95 olduğunu savunmuş, yani temel oranı ihmal yanılgısına düşmüş. Diğer cevaplar çok değişken; %0.095 de diyen var, %99 da. Cevapların ortalaması ise %56; gerçek olasılığın otuz katı.

Bunu basit ve önemsiz bir matematiksel oyun gibi görmek doğru olmaz. Temel oranı ihmal hatasının ciddi tıbbi sonuçları olabilir. Hasta olma ihtimalini olduğundan daha büyük zannederek riskli bir tedaviye başlanabilir ve hastanın hayatı gereksiz yere tehlikeye atılabilir. En azından, böyle bir teşhis hastada gereksiz bir endişe ve bunalım yaratır. O yüzden bir hekimin olasılıkları doğru tahmin edebilmesi ve aktarabilmesi şart.


İnsan zihni belirsizlikler karşısında bocalar. Bu bocalamanın üstesinden gelmek için bazı “kestirmeler” (heuristics) oluşturmuştur. Bu kestirme yollar, fazla düşünmeye gerek kalmadan hüküm vermemizi sağlar. Bu sayede tepki süremiz kısalır, önemli kararları kolayca verebiliriz.

Ancak bu kestirmeler bizi sık sık hataya da sürükler. 1970’lerden başlayarak davranışçı psikologlar, insanların hangi temel kestirmeleri kullandıklarını, bunların nasıl çalıştığını ve ne gibi düşünce hatalarına yol açtığını incelemeye başladılar. Temel oranı ihmal yanılgısı da bu bağlamda epeyce araştırıldı. Bu yanılgının, ve benzeri olasılık tahmini yanılgılarının (önceki bir yazımızda bahsettiklerimiz gibi), “temsiliyet kestirmesi” (representativeness heuristics) denen bir zihinsel şemadan kaynaklandığı düşünülüyor.

Temsiliyet kestirmesi, gördüğümüz bir numunenin, verilen bir açıklamaya uyma olasılığının tahmin edilmesidir. Şöyle açıklayalım: Diyelim Cüneyt 32 yaşında, atletik, motosiklete biniyor, güzel bir sarışınla çıkıyor. Şunlardan hangisi daha muhtemel? (a) Cüneyt bir öğretmen (b) Cüneyt bir futbolcu.

Çoğunluk, Cüneyt’in futbolcu olduğunu söyleyecektir. Ama şunu düşünün: Yüzbinlerce öğretmene karşılık sadece yüzlerce futbolcu var. Temel oranları ihmal yanılgısına düşüyoruz. Cüneyt’in öğretmen olma ihtimali, futbolcu olma ihtimalinin belki bin katı.

Neden bu yanılgıya düşüyoruz? Çünkü kafamızda öğretmenler ve futbolculara dair önyargılarla oluşturduğumuz bir kalıp var. Verilen tarif futbolcu kalıbını çok daha iyi temsil ediyor, tarifteki özelliklerin her iki meslekle de hiç bir ilgisi olmamasına rağmen. Öte yandan tarifi “saçı dökülmüş, evli, bilim kurgu okuru” şeklinde değiştirirsek muhtemelen cevapların çoğu değişecektir, çünkü bu yeni tarif kafamızdaki öğretmen kalıbını daha iyi temsil ediyor.

Hastalık testi örneğinde yapılan hata, Cüneyt örneğinde de geçerli. Cüneyt hakkında sorulan soru şu: “Bu tarife göre, Cüneyt’in futbolcu/öğretmen olması ihtimali nedir?”. Oysa zihnimizin duyduğu soru bunun tam tersi: “Cüneyt futbolcu/öğretmen ise, bu tarifin doğru olması olasılığı nedir?”


Temel oranı ihmal yanılgısının başka bir örneği olarak, yine psikoloji anketlerinde kullanılan bir soruyu, “taksi problemi”ni ele alalım.

Bir taksi gece vakti kaza yapıp kaçıyor. Şehirde iki taksi şirketi var: Yeşiller ve Maviler. Bütün taksilerin %85’i Yeşil, %15’i ise Mavi. Kazanın şahidi çarpan taksinin Mavi olduğunu söylüyor. Mahkeme, kazanın gerçekleştiği gecenin görüş şartlarında deney yaptırarak şahidin güvenilirliğini ölçtürüyor. Şahit her iki rengi %80 olasılıkla doğru teşhis ediyor, %20 olasılıkla yanılıyor.

Çarpan arabanın, şahidin ifadesine uygun olarak, gerçekten Mavi olması olasılığı nedir?

Yukarıda kullandığımız yöntemle bunu hesaplayabiliriz. Yüz taksiden onbeş tanesi Mavi’dir; şahit bunların onikisini (%80) doğru, üçünü (%20) ise yanlış teşhis edecek. Seksenbeş Yeşil taksiden altmışsekizini doğru teşhis ederken, onyedisinin yanlış olarak Mavi olduğunu iddia edecek, yani yanlış alarm verecek.

Taksi problemi ağaç şeması

Şahit 100 taksiden 12+17, yani 29 aracın Mavi olduğunu iddia etti, ama sadece 12’si gerçekten Mavi. O zaman, şahit Mavi dediyse, aracın gerçekten Mavi olması ihtimali 12/(12+17) = %41’dir.

Şematik olarak gösterirsek

Taksi problemi Venn şeması

Ancak, pek çok kişi, şahidin haklı olması ihtimalini %80 civarı tahmin ediyor, yani taksilerin temel oranlarını ihmal ediyorlar. Nitekim, Yeşil ve Mavi taksiler eşit sayıda olsalardı bu cevap doğru olurdu (size ödev!), ama değiller.

Bu örnek, temel oranı ihmal yanılgısının nasıl hukuki sorunlar çıkarabileceğini gösteriyor. Gerçek bir adli vakada bir tahlil, test, veya şahit ifadesi delil olarak kritik rol oynuyorsa, avukat, savcı veya yargıcın temel oranı ihmal etmemeye, gerçek olasılıkları hesaplamaya zaman ayırmaları çok önemli. Aksi takdirde suçsuzlar haksız yere mahkum olabilirler.

Aynı yanılgı daha ciddi insan hakları ihallerine de yol açabilir. Şöyle bir senaryo düşünün: Hükümet terörle mücadele kapsamında çok gelişkin bir yüz tanıma sistemini devreye soktuğunu ilan ediyor. Sokaklarda, terminallerde, havaalanlarında, velhasıl bütün kamusal alanlardaki gözetleme kameraları sürekli olarak görüntü çekmekte, ve bu görüntüler bir merkezde analiz edilip arananların resimleriyle karşılaştırılmakta. Hükümet, bu sistemin %99 oranında isabetli oluşuyla övünüyor. Bütün kamuoyu bu atılımı alkışlıyor.

Ama siz, Yalansavar okuru olduğunuz için, yapılan ciddi hatayı hemen farkediyorsunuz. Temel oranı bilmeden, yüz tanıma sistemine bel bağlamak doğru değil. Biliyoruz ki teröristlerin temel oranı çok düşük. Diyelim, on bin kişiden sadece biri terörist (80 milyon içinde 8000 terörist – yüksek bir tahmin). Bu olasılıklar yazımızın başındaki hastalık teşhisi probleminin aynısı, o yüzden cevap elimizde hazır: Bu harika yüz tanıma sisteminin terörist diye işaretlediği birisinin gerçekten terörist olması ihtimali sadece %1.

Eğer yüz teşhisi sadece ilk aşamaysa, arkasından başka kontroller yapılacaksa bu o kadar da büyük bir sorun olmayacaktır. Ancak güvenlikle ilgili konularda toplumun akıldışılığa ve paranoyaya esir olması çok kolaydır. Hükümet, belki bilgisizlikten, belki kamuoyuna birşey yapıyor görüntüsü vermek için, veya belki baskı aracı olarak kullanma niyetiyle, bir teröristle beraber doksandokuz masumu tutuklamaktan çekinmeyebilir. Hatta, buradaki temel hataya işaret ederek uyarıda bulunanları ihanetle ve teröristlere yardım etmekle suçlayabilir.

Çok iyi bilinen bir gerçeği bu vesileyle tekrar hatırlıyoruz: Hukukun ve demokrasinin doğru işlemesi için toplumda esaslı bir temel eğitim ve bilimsel birikim olması şarttır. Aksi halde, siz bir yanlışı gösterdiğinizde, düzeltmeyi bırakın, neden bahsettiğinizi anlamazlar bile.

Meraklısına notlar

Bu yazıda teknik adıyla aslında Bayes teoreminden bahsediyorum. Bu teorem, şartlı olasılıklar verildiğinde, şartları ters çevirme formülünü verir. Yani mesela, hasta isek testin pozitif çıkma olasılığını ters çevirip, test pozitifse hasta olmamız olasılığını bulmak için Bayes formülünü kullanırız. Matematiksel ayrıntılara burada girmek istemedim, ilgilenenler daha matematiksel bir açıklamayı Wikipedia’dan okuyabilirler (İngilizce) veya Khan Academy’nin Türkçe açıklama videosunu seyredebilirler.

Dikkatli okurlar “hastalık ihtimali onbinde birdir” dedikten sonra, “onbin kişi alırsak bir tanesi hasta olacak” dememizi yadırgayabilirler, çünkü tabii ki bu ifade tam doğru değil. Rastgele seçilmiş onbin kişi arasında hiç hasta olmayabilir; iki hatta üç hasta da olabilir. Hasta sayısını bir rastgele değişken olarak düşündüğümüzde haklı bir itiraz, ama buradaki kastımız farklı. Olasılıkları reel sayılar yerine tam sayılarla ifade ettiğimizde bu problemleri anlamak ve çözmek nispeten daha kolay.

Temel oranı ihmal yanılgısının bilişsel kökenlerini inceleyen psikologlardan biri olan Gerd Gigerenzer’e göre, bu ve benzeri olasılık yanılgıları, insanların ondalıklı sayıları kullanmakta zorlanmalarından kaynaklanıyor. Bunun yerine problemi sayılamaya dayanan bir şekilde (“on bin kişiden biri hasta”) ifade etmek insan zihnine daha uygun oluyor ve doğru cevabı bulmak kolaylaşıyor. Bu sayılama yaklaşımında problemi öyle ifade ediyoruz ki, her alt grupta tamsayılar bulunmasını sağlıyoruz. Böylece ondalıklı sayıları çarpmanın bilişsel yükünden kurtuluyoruz, ve bizim için daha doğal olan bir yöntem kullanmış oluyoruz.

Kaynaklar

  • Yalansavar
  • Ward Casscells, B.S., Arno Schoenberger, M.D., and Thomas B. Graboys, M.D.Interpretation by Physicians of Clinical Laboratory Results. N Engl J Med 1978; 299:999-1001 November 2, 1978 DOI: 10.1056/NEJM197811022991808
  • Gerd Gigerenzer. How to Improve Bayesian Reasoning Without Instruction:
    Frequency Formats. Psychological Review, 102 (4), 1995
  • Daniel Kahneman. Hızlı ve Yavaş Düşünme. Varlık Yayınları.

İngilizlerin (ve Amerikalıların) Tuhaf Ölçü Sistemleri ve Standart Sistem (SI)

Amerika Birleşik Devletleri, Liberya ve Burma’nın ortak özelliği nedir? Hala metrik sistemi resmi olarak kullanmıyor olmaları!

Yabancı film ve dizileri takip edenler ya da Amerika ile ilgisi olan insanlar, buralarda Dünya’nın ezici çoğunluğunun aksine halen “Amerikan/İngiliz Sistemi” olarak bilinen, daha resmi adı “Kraliyet Sistemi” olan ölçü sisteminin kullanıldığını bilecektir. Bilirsiniz, Dünya’nın tümü metre ve gram gibi ölçü birimleri kullanırken, Amerikalılar ve İngilizler (ve onların etkisinin halen hissedildiği bazı diğer ülkeler) inç, fit, yard, mil gibi ölçü birimleri kullanırlar. Bunların her birinin bir hikayesi ve mantığı var elbette; ancak Uluslararası Birim Sistemi (SI) ile kıyaslandığında, bu tuhaf sistemin halen yaygın olarak kullanılması oldukça şaşırtıcı.

Türkiye’de de kullandığımız Uluslararası Birim Sistemi’nde (Le Système International d’Unités, SI) mantık oldukça basittir: bütün ölçümleri 10’luk sisteme göre yaparız. Bunun sebebinin, ellerimizde 10 parmağımız bulunması olduğu düşünülmektedir. Eğer ki 8 ya da 12 parmaklı olsaydık, muhtemelen daha en başından itibaren matematiği bu sayı tabanına göre geliştirecektik ve her şey gözümüze bambaşka gözükecekti; fakat yine de tıpkı şu anda olduğu gibi, o sistemi de sorunsuz olarak kullanabilecektik. Ellerimizde neden 5 parmak olduğunu öğrenmek için, buradaki yazımızıokuyabilirsiniz.
SI dahilinde düşünecek olduğunuzda, her şey oldukça basittir ve birbirinin 10 tabanında katlarıdır. Örneğin uzunluk temel birimi metredir. 1983 yılında tanımı değiştirilmiş olan 1 metre, vakum içerisinde ışığın saniyenin 299.792.458’de 1’i sürede aldığı mesafedir. Daha sonrasında eğer daha büyük ölçü birimlerine gitmek isterseniz, 10 ile çarparak ya da 10’a bölerek bu işlemi yapabilirsiniz. Örneğin dekametre 10 metre, hektometre 100 metre, kilometre ise 1000 metredir. 10 desimetre, 100 santimetre ve 1000 milimetre, 1 metreye eşittir. Aynı şekilde, kütle temel birimi gramdır. 1 kilogram, 1000 grama eşittir. 1 ton, 1000 kilograma… Her şey oldukça düzenli ve basittir.
Ancak Kraliyet Sistemi’ne baktığımızda işler tuhaflaşır. Bunun sebebi, SI’da olduğu gibi tutarlı bir ölçüm yerine, tarihsel bir ölçüm türünü tercih etmeleridir. Örneğin her küçük birimin 10 tanesinin 1 büyük birime eşit olması, kendi içerisinde tutarlı bir durumdur; bu nedenle anlaması ve kullanması kolaydır. Fakat Kraliyet Sistemi’nde kullanılan her uzunluk birimi, tarihi bir arkaplana sahiptir ve örneğin vücudun bazı ölçülerine veya bazı spesifik ticari ürünlerin özelliklerine göre belirlenmiştir. Bu ölçüler durumdan duruma değişebileceği için, bir küçük birimden bir büyüğe geçmek için yapılacak işlemler de her seferinde tamamen farklı ve karmakarışıktır. Bu nedenle bu sistemi anlaması ve takip etmesi de zor olmaktadır. Çok sayıda örnek verilebilir; ancak uzunluk ölçülerine kısaca bir bakalım:
Kraliyet Sistemi dahilinde temel uzunluk birimi fittir (foot ve çoğulu olan feet; kimi zaman Türkçede “ayak” olarak da kullanılır). Sistemde temel birimden büyük olan birimler sırasıyla yard, kulaç, rod, zincir, furlong, mil ve fersah olarak bilinir. 3 fit, 1 yarda; 6 fit 1 kulaca; 15.5 fit 1 roda, 66 fit 1 zincire; 660 fit 1 furlonga veya 5280 fit 1 mile eşittir. Görülebileceği gibi, örneğin, bizdeki kilometreye karşılık sayılabilecek olan 1 mil, 5280 fittir. Daha ufak birimlere indiğimizde de benzer sıkıntılar görürüz: bunlar sırasıyla link, inç ve mildir (evet, tuhaflıklar burada da bitmez; “mile” olarak yazıldığında fitten büyük, “mil” olarak yazıldığında fitten küçük bir uzunluk biriminden bahsedilir). 50 linkin 33’te 1’i 1 fite eşittir. 1 fit, 12 inçtir. Aynı zamanda 7920 mil (“mile” olmayan “mil”) 1 fittir. Çılgınlık!  Sadece uzunluk ölçüleri arasındaki geçişte bile birçok farklı değerin bilinmesi gerekmektedir. Bu, algılamayı oldukça zorlaştırmaktadır.
Aynı durumlar, hacim ve kütle ölçümlerinde de geçerlidir: Bizdeki kilogram düzeyinde ve yaygınlığında kullanılan 1 libre, bizdeki grama karşılık gelen sıvı onsun 16 katıdır. Örneğin bizde sadece yemek tariflerinde gördüğümüz “kaşık” ölçüleri, Kraliyet Sistemi’ndeki sıradan ölçülerdir. Örneğin 1 sıvı ons, 6 çay kaşığına eşittir. Bizdeki litrenin kullanımına karşılık gelen 1 galon ise, mililitre olarak düşünebileceğimiz 128 sıvı onsa eşittir. Sayıların ne kadar uyumsuz olduğunu görebiliyorsunuzdur. Örneğin, bizdeki 1 litrenin 1 desimetre küp olması gibi basit bir durumu Kraliyet Sistemi’nde uygulamaya kalkarsanız, aldığınız sonuç akıl almazdır: 1 galon, 231 inç küptür!
Tabii bir de bunların sistemler arası dönüşümleri var. Yani SI’dan Kraliyet Sistemi’ne çevirmek isterseniz (ya da tam tersi), işler iyice karışıyor. Birimler arası geçiş yapacaksanız, 1 metre 3.28 fite, 1 mil 1.6 kilometreye, 1 galon 3.785 litreye, 1 kilogram 2.2 libreye denk gelmektedir. Karmakarışık!
ABD içerisinde özellikle mühendislik bölümlerinde olmak üzere, giderek sesi yükselen miktarda kişi, metrik sisteme geçilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Örneğin Metric4US sitesi, bunun savunuculuğunu yapıp gerekçelerini anlatan kuruluşlardan birisidir. Sitelerinde, Kraliyet Sistemi’nin eğitim-öğretim seviyesini nasıl olumsuz etkilediğine dair bazı bilgiler bulabilir, iki sistemin kıyaslamasını görebilirsiniz. İşin tuhaf tarafı, bu metrik sisteme geçişi destekleyen oluşumlara karşı, kendi sistemlerini korumak isteyen kişiler de bazı siteler kurmuşlardır. Bunlara bir örnek,Freedom2Measure sitesidir. Elbette tüm ülkenin sayı sistemini bir anda değiştirmek kolay değildir; ancak aradaki sıkıntıları çözmek açısından bunun yapılması faydalı olabilecektir.
Ayrıca ufak bir not olması açısından, Kraliyet Sistemi’ndeki ölçü birimlerinin nereden geldiğine de bir bakalım:
1. Uzunluk ölçüsü olan fit, tahmin edilebileceği gibi “ayak” anlamına gelmektedir ve 1 ayak olarak ölçülmektedir. Yapılan hesaplamalara göre 1 ayak, insanın boyunun yaklaşık %15.3’üne denk gelmektedir. Çok uzun yıllardır Romalılar, Yunanlılar, Mısırlılar ve Mezopotamyalılar bu ölçü birimini kullanmışlardır.
2. İnç, Latincedeki untia sözcüğünden gelmektedir ve bir şeyin 12’de 1’i anlamına gelir. 1 fitin 12 inç olması bundandır. Ancak birçok diğer dilde inç, “baş parmak” ile eş anlamlıdır ve bu nedenle ölçü biriminin adını buradan aldığı düşünülmektedir. Halk arasında “1 inç, İngiliz Kraliçesi’nin ayak başparmağının uzunluğudur.” şeklinde bir bilgi dolaşsa da, bunun güvenilirliği bulunmamaktadır. Sözcüğün en eski kullanımına 7. yüzyılda İngiltere’deki bir yasa kitabında rastlanmaktadır.
3. Yard biriminin kaynağı tam olarak bilinmemektedir. Bazı iddialara göre Kral 1. Henry’nin burnundan başparmağına kadar olan mesafeye bu isim verilmiştir. Bazı diğer iddialara göreyse 1 yard, kabaca insan belinin çevresine eşittir.
4. Galon ölçüsünün de tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, Eski Fransızcada kase veya “sıvı ölçüsü” anlamına gelen jalon sözcüğünden türetildiği düşünülmektedir.
5. Libre (pound) ise, çeşitli ülkelerde çeşitli nedenlerle kullanılmış ve geliştirilmiş bir ölçü birimidir. Örneğin ABD’de temel olarak tarım ürünlerinin kütlesini ölçmek için kullanılmaktaydı. İngiltere’de ise çeşitli değerli madenlerin kütlesini ölçmekte kullanılırdı. Örneğin İngiliz para birimi olarak da kullanılan “pound sterling”, tarihte 1 librelik gümüş değeri olarak kullanılmıştır.

Hazırlayan:

Görsel: reddit’te paylaşılan bu görselde iki sistemde birimler arası geçiş için yapılması gereken çarpma işleminin değeri gösterilmiştir. Örneğin Standart Sistem’de (SI) metreden milimetreye geçmek için 1000 ile çarpmak, kilogramdan grama geçmek için 1000 ile çarpmak yeterlidir. Kraliyet Sistemi’nde ise fitten inçe geçmek için 12 ile, fitten yarda geçmek için 3 ile, milden yarda geçmek için 1760 ile çarpmak gerekmektedir.

Genleri isimlendirirken

Audrey Nailor’un Wellcome Trust’ın bilimsel yazı yarışması için seçilen 2012 tarihli makalesi, bilim dünyasındaki kökenlerinin, etkisinin ve sonuçlarının izini sürerek ilginç ve mizahi gen adlandırma kültürüne ışık tutuyor. İşte kilit noktalarının genişletilmiş ve doğruluğu kontrol edilmiş bir özeti:

Drosophila’da Genlerin İsimlendirilmesi: Bir Tutam Mizah ve İnsanlık

Nailor bir dizi sıra dışı gen ismiyle başlar: Cheap Date, ShavedBaby, Tin Man, Groucho Marx, Scratch Madman, Dream Die, I’m Not Dead Yet, Methuselah ve daha fazlası. Bu isimler kulağa tuhaf veya şiirsel gelebilir, ancak bu genlerin ilk kez tanımlandığı Drosophila melanogaster veya yaygın meyve sineği üzerinde yapılan yoğun emek gerektiren araştırmaların sonuçlarını temsil etmektedir. Genetikçiler, genellikle meyve sineklerinde gözlemlenen fenotipik etkilerden esinlenerek genler için uzun zamandır eğlenceli isimler kullanmaktadır. Örneğin:

groucho
  • Cheap Date: Bu gende mutasyon olan sinekler alkole karşı daha duyarlıdır.
  • Henüz Ölmedim ve Çok Mutluyum: Bu gen değişiklikleri meyve sineklerinin ömrünü uzatır, daha kısa yaşamla ilişkili olan Dream Die ile tezat oluşturur.
  • Groucho Marx: Bu gendeki değişikliklere sahip sinekler daha fazla yüz kılı sergileme eğilimindedir.
  • Teneke Adam: Bu gendeki mutasyonlar, *The Wizard of Oz* filmindeki kalpsiz karaktere atıfta bulunarak az gelişmiş kalplerle sonuçlanır.

Diğer Türlere Yayılıyor: Kirpiler ve Süpermenler

Meyve sineklerindeki tuhaf gen isimlendirme trendi diğer organizmalarda da gen isimlerini etkilemiştir. Kayda değer bir örnek, mutasyona uğradığında küçük kirpilere benzeyen dikenli, yuvarlak fenotipler üreten Drosophila’da kritik bir gelişim geni olan Hedgehog genidir. İnsan versiyonu, popüler video oyunu karakterinden sonra Sonic Hedgehog (SHH) olarak adlandırıldı. Ancak araştırmacılar SHH genindeki mutasyonların gelişimsel bozukluklar, kanser ve doğumsal kusurlar gibi ciddi insan hastalıklarına yol açabileceğini keşfettikçe bu isim tartışma yarattı. İnsan Genom Örgütü Gen İsimlendirme Komitesi** nihayetinde bu tür teşhislerle karşılaşan ailelerin sıkıntı yaşamasını önlemek için genin yeniden adlandırılması çağrısında bulundu; artık resmi olarak SHH olarak adlandırılıyor.

Benzer şekilde, genetik araştırmalarda model bir bitki olan Arabidopsis thaliana, fazladan çiçek organlarına sahip bitkilerle sonuçlanan bir Superman gen mutasyonu içerir. Bu isimler esprili ve akılda kalıcı olsa da, özellikle aynı genler hem model organizmalarda hem de insanlarda rol oynadığından, klinik bağlamlarda gerekli olan hassasiyetle ciddiyet arasında denge kurmak zorunda kalmıştır.

Bilimsel İsimlendirmede Mizah ve Hassasiyet Dengesi

Nailor, bu yaratıcı isimlerin bir mizah duygusu ve akılda kalıcılık katarken, tıbbi genetikteki etkilerinin ciddiyetiyle de çatışabileceğini belirtiyor. Örneğin, insanlarda SHH gen mutasyonları gelişimsel sorunlara ve holoprozensefali ve polidaktili dahil olmak üzere ciddi kraniyofasiyal kusurlara yol açabilir. Bu nedenle araştırmacılar, potansiyel olarak rahatsız edici çağrışımlardan kaçınmak için profesyonel ortamlarda SHH şeklinde daha resmi bir kısaltma benimsemişlerdir. Yine de, bu tür isimler, onları icat eden bilim insanlarının kişiliğini ve mizahını yansıtarak bilimsel kültürde iz bırakmıştır.

Genetiğin Ötesinde: Diğer Bilimlerde Eğlenceli İsimlendirme

Nailor tartışmayı, bilim insanlarının keşiflerini isimlendirirken yaratıcılıklarını kullandıkları diğer alanlara da genişletiyor. Örneğin:

  • Biyoloji: Priapulida (adını Yunan bereket tanrısından alan deniz solucanları) gibi isimler, bazen müstehcen de olsa, süregelen esprili bir adlandırma geleneğini ortaya koymaktadır.
  • Fizik: Parçacık fiziğinde kuarklara -atom altı parçacıklara- *yukarı*, *aşağı*, *garip*, *çekicilik*, *üst* ve alt gibi “tatlar” verilir. “Kuark” teriminin kendisi James Joyce’un Finnegans Wake adlı eserine yapılan eğlenceli bir göndermedir ve parçacık fiziğine hem edebi hem de mizahi boyutlar kazandırır.

İsimlendirmeye yönelik bu neşeli yaklaşım, bilim insanlarının genellikle “beyaz ceketli, mizahtan yoksun” figürler olarak görüldüğü kamu algısıyla keskin bir tezat oluşturuyor. Nailor, bilimsel isimlendirmenin bu yönünün araştırmacıların yaratıcılığını ve insanlığını vurguladığı ve bilimin, İncil’deki Adem’in hayvanları isimlendirmesi hikayesinde olduğu gibi yalnızca otoriter bir “isimlendirme” egzersizi olmadığını gösterdiği sonucuna varıyor. Bunun yerine, bu eğlenceli isimler insan ilişkilerinin derinliğini ve bilimin karmaşıklığı içinde bile mizah bulma yeteneğini ortaya koymaktadır.

İleri Okuma
  1. Kunkel, T. A., & Loeb, L. A. (1981). Fidelity of mammalian DNA polymerases. Science, 213(4508), 765-777.
  2. Robert, F., & Weinstein, E. (2004). Humor in scientific research: The names behind the genes. Nature Reviews Genetics, 5(7), 560.
  3. Ashburner, M., & Bergman, C. M. (2005). Drosophila melanogaster: A case study of a model genomic sequence and its consequences. Genome Research, 15(12), 1661-1667.
  4. Mort, M. E., & Dubey, J. P. (2012). Reflections on taxonomy and scientific nomenclature: Humor, personal biases, and challenges. PLoS Biology, 10(3), e1001313.
  5. A. Nailor, 2012. The naming of the genes. The Wellcome Trust Blog. Lisans: CC BY-NC 2.0 UK
  6. Malicki, J., & Johnson, C. A. (2017). The genetics of organ morphology and polarity in zebrafish. Annual Review of Cell and Developmental Biology, 33, 379-409.

ÇİKOLATA – NOBEL EĞRİSİ – STOCKHOLM’E GİDEN YOL

Vurucu ve ilgi çekici başlığımı attıktan sonra, yanımda bulunan çikolatamdan bir parça alıp ağzıma atıyorum ve mutlu mutlu sırıtarak acaba bunun gibi kaç kilo daha yersem günün birinde bana Nobel Ödülü verirler ve ben de Stockholm’ü görme fırsatı elde ederim diye düşünüyorum. Sonra başlığı tekrar okuyorum ve birbirinden bu kadar ilgisiz gibi gözüken iki şeyin nasıl bir araya geldiğini hatırlamaya çalışıyorum. Nobel Ödülü kazanmak ile çikolata yemek arasında nasıl bir ilişki olabilir? Yıllardır mide ve kilo sorunları yaşayan beni bugün tekrardan çikolataya başlatan bir çalışma, o çalışmanın getirdikleri ve ona karşı öne sürülen tezler ile birlikte, hem öne sürdüğü fikir hem de bilimsel yönteme/verilere tekrardan kısaca bir göz atmak anlamında oldukça faydalı olabileceğine inanmam, yazının geri kalanını Dr. Franz Messerli’nin New England Journal of Medicine’da 2012 yılında yayınlanan çalışmasına[1] adamama sebep oluyor.

Dr. Messerli, ABD’de bulunan St Luke’s-Roosevelt Hastanesi’nde ve Columbia Üniversitesi’nde çalışan bir tıp doktoru. 10 Eylül 2012 tarihinde dünyanın en önde gelen tıp dergilerinden olan New England Journal of Medicine’da, ülke başına düşen Nobel Ödülü sahibi biliminsanı sayısı ile ülkede kişi başına tüketilen çikolata arasında doğrusal bir ilişki olduğunu gösteren makalesi yayınlandı. Oldukça sarsıcı! Ülkemiz dışındaki popüler haber sitelerinde büyük bir ilgiyle karşılanması ancak aynı alanda çalışan bilim insanlarınca da oldukça kuşkucu bir şekilde yaklaşılması çalışmanın sarsıcılığını gösteriyor, en azından popüler anlamda.

Makalenin detaylarına geçmeden, öncelikle şu soruya cevap vereyim; neden çikolata? Nasıl bir zihnin ürünü durup dururken çikolata ile Nobel Ödülü sayısını karşılaştırmak ister? Eğer çikolataya biraz daha yakından bakarsak, sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Kısaca Çikolata


Çikolata yaklaşık olarak 3000 yıldır insanlık tarafından biliniyor ve tüketiliyor. Daha çok Mayalar ve Aztekler tarafından tüketilirken, Avrupa’lı keşiflerin bu iki ulusu tüketmesinin ardından Avrupa’ya geçiyor ve zaman içerisinde şu anda yediğimiz bol kalorili besine dönüşüyor. Benim burada verdiğimden çok daha detaylı ve eğlenceli bilgiye Kerem Kaynar’ın Çikolata: Tanrıların Yiyeceği isimli makalesinden ulaşabilirsiniz.

Flavonoidce zengin tanrıların yiyeceği (c) WikiCommons

Flavonoidce zengin tanrıların yiyeceği (c) WikiCommons

Ben çikolatanın konumuza ilgisine geleyim. İçerdiği kakao sayesinde pek çok farklı kimyasala ev sahipliği yapıyor bizim kalori depomuz. Dopaminden kafeine, serotoninden theobromine, sonu “-in” ile biten pek çok kimyasal ürün (genel olarak amin içeren bileşikler) çikolatanın içinde bulunuyor[2]. Meraklısına bahsedeyim; dopamin sinirsel iletimde rol alan bir hormondur ki fazlası şizofreniye yol açar, kafein ise zaten hepimizin yakından bildiği bizi uyanık tutan merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır. Geri kalan ikisinden serotonin eksikliğinde depresyona yol açan, mutluluk duygusuyla ilişkilendirdiğimiz bir sinirsel iletken iken theobromin ise mutluluk hormonu olarak da adlandırılan endorfinin salgılanmasında rol oynayan, yapısı kafeine benzeyen bir kimyasal. Ama bunlardan hiçbirisi Nobel kazanmamızı, daha doğrusu yüksek bilişsel aktivite göstermemizde doğrudan etkili değildir. Öte yandan, kakaoda bulunan flavonoid adı verilen kimyasallar bilişsel aktivite ile daha yakından ilgililer.

Flavonoidler ve Çikolata

Flavonoidler bitkilerin ikincil metabolik ürünleridir. Türkçe söylersek, bitkilerin yaşamlarını devam ettirmelerinde birincil öneme sahip olmayan ancak bitkisel işlevlerin bir kısmının sağlanmasına yarayan ürünlerin arasında flavonoidler de bulunuyor. Bitkilerin sarı, kırmızı ve mavi renkler almasına yardımcı olmaları, yüksek enerjili morötesi ışının filtrelenmesinde rol almaları ve bitkilerin azot bağlama işleminde görev almaları flavonoidlerin görev tanımını büyük ölçüde kapsıyor. Bizim için önemli olan şey ise, flavonoidlerin şimdiye kadar antiallerjik, ateş düşürücü ve antioksidant özelliklerinin olabileceğinin, en azından deneysel ortamda gösterilmiş olması. Yani, flavonoidler bizim için oldukça yararlı ürünler olabilirler (önemle vurgulamak isterim ki flavonoidlerin henüz geniş çaplı insan deneyleri yapılmamıştır, FDA tarafından henüz onaylanmış bir flavonoid ilaç yoktur [3]). Dahası, kanser karşıtı etkilerinin de olduğu söylenmektedir ama henüz tam olarak doğrulanmamıştır[4]. Bütün bunlar göz önüne alındığında flavonoidlerin önümüzdeki yıllarda önemli bir araştırma konusu olabileceği fikrine kapılmadan edemiyor insan.

Bilişsel aktivite demişken, flavonoidlerin, kesin olmamakla beraber, insanlarda bunamayı geciktirdiği ve yaşlılıkla gelen bilişsel aktivitelerde gerilemeyi yavaşlattığı yönünde bulgular olduğunu söylemeden edemeyeceğim[5-9]. Zaten bu bulgular da Messerli’nin bu yazıda bahsi geçen çalışmasının temel itkisini oluşturuyor.

Nobel ile Çikolatayı İlişkilendirmek

Messerli, şöyle bir düşünce yolu izliyor; madem flavonoidlerin bilişsel aktiviteyi arttırdığı düşünülüyor, o zaman acaba ülkede tüketilen çikolata miktarı ile ülkenin bilişsel aktivitesi arasında bir bağlantı var mıdır? Tüketilen çikolata miktarını bulmak kolay, bunun için şirketlerin verilerine veya veritabanlarına ulaşmak yeterli. Ancak bir toplumun, ya da daha önemlisi bir bireyin bilişsel aktivitesini nasıl tanımlarsınız, bunu nasıl ölçersiniz? Messerli bunu ölçmek için, verisine oldukça rahat bir şekilde ulaşılabilinen ve bilim dünyasının açık ara en prestijli ödülü olan Nobel Ödülü’nü seçiyor. Ardından, ülkedeki kişi başına düşen Nobel Ödülü sayısı ile tüketilen çikolata miktarını karşılaştırıyor. Elde ettiği sonuçlar, her iki değişken arasında doğrusal bir ilişki, bir bağlaşıklık (korelasyon) gösteriyor. Listenin en başında İsviçre geliyor, onu İsveç izliyor, ki bu ülkeler de çikolatanın en çok tüketildiği ülkeler aynı zamanda. ABD’de kişi başına tüketilen çikolata miktari 5 kg. iken, bu İsviçre’de 11.5 kg’a çıkıyor. Sonuçlara göre ABD bu sayede 12 kişi çıkarabilmiş, İsviçre ise 32. Elbette belirtmem lazım, Nobel kazanan vatandaş sıralamasında ABD 350 ile açık ara önde; İsviçreliler’in sayısı ise 26 [10]. Unutmadan, ABD’nin yaklaşık olarak 320 milyon nüfusu varken İsviçre’ninki 8 milyon civarında. Böyle muazzam bir uçurum da gözardı edilmemeli.

Çikolata Tüketimi ile Nobel Ödüllü bilim insanlarının ilişkisini gösteren orijinal grafik

Çikolata Tüketimi ile Nobel Ödüllü bilim insanlarının ilişkisini gösteren orijinal grafik

Bağlaşıklık İncelemesi Bize Ne Söyler, Ne Söylemez

İşte bu noktada, bir saniye durup düşünmemiz gerekiyor; bir takım veriyi işlediniz ve onları bağlaşıklık incelemesine tabii tutarak bir dizi sonuç elde ettiniz. Öncelikle şunu sormalıyız; bağlaşıklık analizi bize ne söyler? Messerli’nin bulduğu sonuçlar, aslında bize doğrudan doğruya Nobel almanın yolunun çikolata tüketiminden geçtiğini söylemez; tek bilebildiğimiz şey Nobel sayısı ile çikolata yemenin arasında bir ilişki olduğu. Bu ilişki, nedensellik göstermez, yani çikolata yediğiniz için Nobel alma şansınız artmaz ya da tam tersi doğru olmak zorunda değil. Bir başka bakış açısı ise, bu iki değişkenin arasında doğrudan bir nedensellik olmasa bile, ikisinin ortak bir nedeni olabilir. Dahası, bu değişkenlerin arasındaki ilişki tamamen tesadüf de olabilir. Önemli olan, bu seçeneklerden hangisinin doğru olduğuna karar verebilmekte.

Birkaç örnek vereyim. Yeldeğirmenlerinin dönme hızı ile rüzgarın şiddetini karşılaştıracak olursak, daha şiddetli rüzgarda dönme hızının daha yüksek olduğunu buluruz. Fakat bağlaşıklık analizi uyguladıysak eğer, tek bilebileceğimiz şey şiddetli rüzgar ile daha hızlı dönme arasında bir ilişki olduğu. Misal, şunu söyleyemeyiz; yeldeğirmenlerini döndüren şey rüzgardır, bu yüzden şiddetli rüzgar yüksek dönme hızının sebebidir. Çünkü bağlaşıklık analizi, aynı olguya farklı bir açıdan bakarak şiddetli rüzgarın sebebinin hızlı dönen yeldeğirmenleri olduğunu söylememize izin verir. Kısacası, nedensellik (sebep-sonuç) ilişkisini bağlaşıklık analizi ile yakalayamayız.

Daha uçuk bir örnek vereyim. Hayatımın ilk on beş yılı boyunca boyumu ölçtüm diyelim. Bu veriyi İstanbul Boğazı’ndan her yıl geçen gemi sayısıyla karşılaştırdığım zaman da doğrusal bir ilişki elde edeceğim; çünkü benim boyum ilk on beş sene boyunca her yıl uzadı, aynı zamanda da boğazdan geçen gemilerin sayısı da her yıl arttı. Ama sorarsanız benim boyumun uzamasının nedeni boğazdan geçen gemiler mi yoksa boğazdan geçen gemiler benim boyum uzadığı için mi artıyor diye, vereceğim cevap “hiçbiri” olacak, çünkü arada hiçbir bağlantı yok. Bu ilişki tamamen tesadüf eseri oluşmuş durumda.

Nobel Fizik Ödülü kazananlar

Einstein ne kadar çikolata yemiştir acaba çığır açan çalışmalarını yaparken?

İşte tam da bu saydığım sebeplerden dolayı Messerli’nin çalışması pek çok eleştiri aldı. Bunlardan bazısı çıkarımın yetersiz olduğu ve altında başka sebeplerin yattığını söyledi, bazısı doğrudan verilerin güvenilirliğini sorguladı. İlk eleştiriye biraz daha yakından bakalım.

Eleştiriler ve Karşı Görüşler

Yayınlanan bir başka çalışma, Messerli’nin incelemesini farklı iki veri üzerinden yürüttü. Burada, kişi başına düşen milli gelir ile kişi başına düşen çikolata tüketimi karşılaştırıldı. Sonuç? Messerli’nin gördüğü eğilimin aynısı burada da ortaya çıktı. Bu demek oluyor ki, kişi başına düşen milli gelir ile Nobel kazanan bilimadamı sayısı arasında da doğrusal bir ilişki var. Çalışmayı gerçekleştiren yazarların bahsettiği gibi, güçlü ekonomiye sahip ülkelerden bilime daha büyük katkılar geliyor ve bu sebeple de Nobel Ödülü daha çok gelişmiş ülkelerden çıkıyor. Eldeki verileri düşününce bana biraz daha elle tutulur bir açıklama gibi geldi. Zaten, Messerli’nin kendisi de çalışmasının sonuçlarından haberdar olduğu için kendisini doğrulayacak veya yanlışlayacak deneylerin yapılması gerektiğini söylüyor.

Bir başka bilimadamı grubu ise, Messerli’nin çalışmasına verilerin yetersizliği ve güvenilir olmaması açısından yaklaşıyor. Elimizde 1900’den beri Nobel kazananların tam listesi bulunsa da, Messerli’nin çikolata tüketimine dair verileri en erken 2002 yılından başlıyor. Yani, 2002’den daha önce tüketilen çikolata miktarına dair bir bilgi çalışmada yer almıyor. Haliyle, 1905 yılında Almanya’da ortalama tüketilen çikolata miktarını bilmiyoruz ve bu çalışmanın geriye dönük güvenilirliğini sorgulatır hale getiriyor.

Getirilen bir başka eleştiri ise, toplumun genel eğilimlerinin Nobel kazanan bireylerin hareketleriyle uyuşma zorunluluğunun olmaması yönündeydi. Türkiye olarak aşırı miktarda sigara tüketiyor olabiliriz, ama bizim bilim insanlarımız sigara içmiyor olabilir. Benzer şekilde, Nobel kazanmış İsviçreli bilim insanları da Milka’dan pek hoşlaşmıyor olabilirler. Bu savı test etmek için yapılan bir çalışmanın sonuçları ise geçtiğimiz aylarda yayınlandı[11].

Son yayınlanan çalışmanın sahibi bilim insanları, doğrudan Nobel Ödülü kazananlara bir anket uygulamayı seçtiler. Nobel Ödülü’ne sahip yaklaşık 30 tane bilimadamı üzerinde (elbette ayrı bir kontrol grubu da var) yürüttükleri çalışma sonucunda yaklaşık %41’lik bir kısmın Nobel Ödülü kazandığı çalışmayı gerçekleştirdiği yıllarda toplumun aynı yaşta bireylerinin tükettiği ortalama değerinin iki katı veya daha fazla çikolata tükettiğini bulurken %23’ünün ise çok daha az tükettiği sonucuna ulaştı. Dahası, Nobelli bilimadamlarının sadece %32’sinin toplumun genelinden daha fazla çikolata yediği ortaya çıktı. Bu sayı, daha az tüketenler için %14 civarında. Kısacası, bu çalışma da Messerli’nin tezini kesin bir şekilde doğrular nitelikte değil.

Gelecek ve Sonuç- Güncel Çalışmaların Ötesi

Gelecekte neler yapılabilir? Bu noktada belki de en önemli soru bu. Flavonoidlerin insan vücüduna etkisi daha ciddi ve geniş bir şekilde araştırılmaya devam edilecek, şu anda böyle çalışmalar halihazırda destekleniyor. Aynı zamanda bilişsel aktivitelerin nicelendirilmesi ve eldeki çikolata tüketiminin Nobel kazanan bireylere göre dağılımının daha detaylı ve kesin bilgilerin ortaya çıkması da bu çalışmaların geleceği açısından önemli.

O zaman şu şekilde toplayayım; çikolatada bulunan flavonoidlerin insanlarda bilişsel aktiviteyi arttırdığı yönünde bulgular var. Bunu farklı bir şekilde test etmek isteyen Messerli ülkedeki birey başına düşen çikolata tüketimi ile Nobel kazanan biliminsanı sayısında doğrusal bir ilişki olduğunu buluyor fakat elimizdeki güncel veri bu savın nedenselliğini doğrulamak konusunda yeterli değil. Kısacası, her istatistiksel veri ve ilişki bizi nedensellik ilişkisine (ki bilimin en temel amaçlarından bir tanesine) yöneltmek zorunda değil. Bu yüzden siz siz olun, çikolata tüketimini abartmayın (yarattığı kilo problemi pek çok iyi özelliğini gizleyebilir) ve size sonuç olarak sunulan matematiksel ilişkilerin doğruluğuna güvenmeden gerçekte ne anlama gelebileceklerini bir kez daha düşünün.


Notlar ve Kaynakça

 

  1. AçıkBilim
  2. Messerli, F.H. Chocolate Consumption, Cognitive Function, and Nobel Laureates. New England Journal of Medicine 367;16 18.9.2012
  3. Wikipedia Health Effects of Choclolate  4 Ocak 2014’te tarihinde kontrol edildi.
  4. Wikipedia Flavonoid 4 Ocak 2014’te tarihinde kontrol edildi.
  5. Romagnolo D. F., Selmin, O. İ.,Flavonoids and Cancer Prevention:A Review of the Evidence Journal of Nutrition in Gerontology and Geriatrics, 31:206–238, 2012
  6. Nurk E, Refsum H, Drevon CA, et al. Intake of flavonoid-rich wine, tea, and chocolate by elderly men and women is associated with better cognitive test performance. J Nutr 2009;139:120-7.
  7. Desideri G, Kwik-Uribe C, Grassi D, et al. Benefits in cognitive function, blood pressure, and insulin resistance through cocoa flavanol consumption in elderly subjects with mild cognitive impairment: the Cocoa, Cognition, and Aging (CoCoA) Study. Hypertension 2012;60:794-801.
  8. Corti R, Flammer AJ, Hollenberg NK, Lüscher TF. Cocoa and cardiovascular health. Circulation 2009;119:1433-41.
  9. Sorond FA, Lipsitz LA, Hollenberg NK, Fisher ND. Cerebral blood flow response to flavanol-rich cocoa in healthy elderly humans. Neuropsychiatr Dis Treat 2008;4:433-40.
  10. Bisson J. F. ve diğerleri. Effects of long-term administration of a cocoa poly-phenolic extract (Acticoa powder) on cognitive performances in aged rats. Br J Nutr 2008;100:94-101.
  11. Wikipedia Nobel Laureates by Country 4 Ocak 2014’te tarihinde kontrol edildi.
  12. Nobel-Choclolate-Nature 2013.06.30 PDF

Tıp öğrencileri tercihlerini değiştirdi

Türkiye’de tıp fakültelerinin sayısı 2003-2013 arasında 46’dan 73’e yükseldi. Bununla beraber eskiden kadın doğum, genel cerrahi gibi popüler olan dallar yerini fizik tedavi, dermatoloji, kulak burun boğaz gibi dallara bıraktı.

Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nden alınan 2015 Aktif Çalışan Personel verilerine göre Türkiye’de aktif olarak çalışan sağlık personeli toplamı 648.237. Bu rakam 2002’de toplam 378.551’di. Sağlık personeli kapsamına hekim, diş hekimi, eczacı, hemşire, ebe, sağlık memuru, diğer sağlık hizmetleri çalışanları ile genel idari ve diğer hizmet sınıfları çalışanları giriyor.

Pratisyen hekime ihtiyaç var
2015 verilerine göre aktif çalışan hekim sayısı 134.290. Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine göre, 2013 itibariyle 100.000 kişiye düşen toplam hekim sayısı son 10 yılda 33 kişi artarak 171’e ulaştı. AB ortalaması ise 346 hekim.

Hekimlerin 36.395’i pratisyen hekim olarak çalışıyor. Uzman hekimlerin sayısı ise 77.014. İstanbul Tabib Odası Başkanı Prof. Dr. Selçuk Erez, bu rakamların tam tersi olması gerektiğini savunuyor. Çünkü Türkiye’de pratisyen hekime daha çok ihtiyaç var. Bununla beraber Erez, hangi alanlarda açık olduğunun istatistik rakamlarla belirlenebileceğini ve mutlaka buna göre bir planlama yapılması gerektiğini söylüyor.

Tıp fakülteleri 10 yılda 1.5 kat arttı
Şubat 2014 Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) verilerine göre Türkiye’de sağlık alanında insangücü yetiştiren kurumların sayısı 1.069. Bunların arasında tıp fakülteleri, eğitim ve araştırma hastaneleri, diş hekimliği fakülteleri, sağlık bilimleri fakülteleri gibi kurumlar bulunuyor.

2012-2013 eğitim döneminde, bu kurumlarda okuyan öğrenci sayısı 180.014 idi. Tıp Fakültelerinin sayısı ise 2003-2013 arasında 1.5 katına çıkarak 73’e ulaştı. Tıpta uzmanlık eğitimi için ayrılan kontenjan sayısı 2003’te 4.453 iken 2013’te 5.677. Bu kontenjan sayısının son 10 yılda en yüksek olduğu yıl 6.621 ile 2009 yılıydı.

Aile hekimi ve hemşire açığı var
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Dilek Özcengiz, en çok aile hekimi alanında açık olduğunu söylüyor. Özcengiz’e göre, tıp dışında özellikle hemşire ihtiyacı çok yüksek.
Ayrıca, acil tıp teknisyenine, radyoloji teknisyenine de ihtiyaç var. Hatta kalifiye yoğun bakım hemşiresi eksik olduğundan çalıştırılamayan pek çok yoğun bakım yatağı bulunuyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kürşat Bozkurt, eskiden çok revaçta olan kadın doğum, kardiyoloji, göz gibi dallara bugün talebin azaldığını dolayısıyla uzmanlık sınavı puanlarının da düştüğünü söylüyor.

Tıpta tercihleri değiştiren nedenlerden biri sağlıkta dönüşüm projesi kapsamında doktorların artık sabit ücret almaması. Buna göre doktorlar, bir planlama sistemi ile teorik olarak yaptıkları iş kadar para kazanıyorlar. Bu sistemde en üst düzey geliri dermatoloji, patoloji, nöroloji ve fizik tedavi alıyor. Cerrahi gibi dallar ise çok daha düşük kazanıyor. Bu durum yeni mezun hekimleri uzmanlık için çalışma şartları nispeten kolay ve geliri daha yüksek dallara itiyor. Bunlar başta fizik tedavi, dermatoloji, göz, nöroloji, kulak burun boğaz gibi branşlar. Genel cerrahi, kadın doğum, kalp damar cerrahisi ise artık eskisi kadar popüler değil.

Hangi bölümlerde ihtiyaç olacak?
9 Eylül Tıp Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Tülay Canda, gelecekte ihtiyaç duyulacak meslek gruplarını doku ve organ transplantasyonu, organ koruyucu cerrahi, laporoskopik cerrahi, robotik cerrahi, moleküler genetik ve bireye özgü tedavi gibi alanları olarak sıralıyor.

Prof. Dr. Bozkurt ise cerrahi alanda hekime ihtiyaç duyulduğundan cerrahi asistan diye bir yeni kadro oluşturulması için YÖK ve Sağlık Bakanlığı ile görüşme halinde olduklarını belirtiyor. Burada amaç uzmanlık öğrencisi hekimlerin yapacağı bir grup işi iyi eğitilmiş bir grup yardımcı sağlık personeli ile paylaşmak.

Motive olmak önemli
Prof. Dr. Selçuk Erez, Tıp’ta okumak ve sağlık sektöründe kariyer yapmak isteyenlerin öncelikle bu konuda motive olmaları gerektiğini söylüyor. Bu motivasyonun kaynağı para da olabilir, örnek aldığı ve herkesin çok sevdiği bir doktor akraba da olabilir. Erez, motivasyon için verdiği bir örnekte, kendi sınıflarında iğne yaparken bayılan ve ‘Bundan doktor olmaz’ denilen bir kişinin bugün ABD’de önemli bir beyin cerrahı olduğu anlatıyor.

Kaynak: Hürriyet

Tıp Fakültelerinin Başarılı Öğrencileri TUS’ta da Zirveye Ortak Oldu!

DSN-2015 Sonbahar Dönemi Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) Puanları uzun bir bekleyiş’in ardından açıklandı. 11 bin 136 kişinin girdiği hekimlerin uzmanlık sınavında 120 soruluk Temel Tıp Bilimleri Testi Ortalaması; 54,034 ve 120 soruluk Klinik Tıp Bilimleri Testi Ortalaması: 58,483 olarak ortaya çıktı. Geçmiş yıllara nazaran Klinik Bilimler ortalamasının hayli yüksek olduğu dikkati çekti. 

Dünya’nın ikinci zorluktaki bilim sınavı olarak kabul edilen Tıpta Uzmanlık Sınav Sonuçlarının en çok merak edilen konularının başında kuşkusuz dereceye giren hekimler gelmektedir. Bu dönemki sınavda da fakültelerini başarı ile bitiren hekimlerin  TUS’ta da ilk 10’a girdiği görüldü.

2015 Eylül TUS’unda 76,905 ile en yüksek puanı alan Hacettepe Tıp Fakültesi’ni de Birincilikle bitiren Dr. Sevtap Arslan TUS Birincisi oldu.

Diğer dereceler ve fakültelerindeki başarı sırası ise şu şekilde;

2015 Eylül TUS 2.si Dr. Cem BİLGİN Uludağ Tıp Dönem 8.si

2015 Eylül TUS 3.si Dr. Çiğdem OBA Cerrahpaşa Tıp Dönem 1.si

2015 Eylül TUS 4.si Dr. Fırat TEVETOĞLU Cerrahpaşa Tıp Dönem 2.si

2015 Eylül TUS 5.si Dr. Armağan AKARCA Hacettepe Tıp Dönem 3.sü

2015 Eylül TUS 6.sı Dr. Başak DAĞHAN Cerrahpaşa Tıp Dönem 4.sü

2015 Eylül TUS 7.si Dr. Rana G.CÖMERT İstanbul Tıp Dönem 1.si

2015 Eylül TUS 8.si Dr. Ezgi KARATAŞ Ege Tıp Dönem 7.si

2015 Eylül TUS 9.su Dr. Fatih ATAK Hacettepe Tıp Dönem 13.sü

2015 Eylül TUS 10.su Dr. Cansu BOZCA Ege Tıp Dönem 1.si

Hacettepe Tıp Fakültesi Mezunu Dr. Sevtap Arslan

Hacettepe Tıp Fakültesi Mezunu Dr. Sevtap Arslan

Kaynak: DoktorlarSitesi

Bilimde atıf, “etki değeri” ve diğer göstergeler

Daha önceki iki yazıda bilimsel yayınların özelliklerinden ve hakem denetimli yayın sürecinden bahsetmiştim. Bilimsel makalelerin bazıları, daha iyi yöntemlerle, daha özenle yapılmış, daha nitelikli bilimsel çalışmaları tarif eder ve bilim camiasının daha çok ilgisini çeker. Hangi makalenin daha çok ilgi çektiğini öğrenmek isteyen bilim adamları, o makalenin “atıf” sayısına bakar. Bilimsel dergiler de yayınladıkları makalelerin atıf sayısına dayanan bir ölçek olan “etki değeri”ne göre değerlendirilirler. Bu yazıda bilimsel atıf kavramına, atıf sayısına dayandırılan bu göstergelere ve Türkiye biliminin bu göstergelere göre durumuna değiniyorum.

Atıf nedir? Nerelerde kullanılır?

Bir bilimsel makale, diğer bir bilimsel makaleyi kaynak olarak gösterince, o makaleye atıf yaptı diyoruz. Meselâ Şekil 1A’da kırmızı okun gösterdiği yerde ayraç içinde 19 sayısı var. Bu, orada bahsedilen bilginin 19 numaralı dipnottaki yayından alındığını belirtiyor. Şekil 1B’de ise 19 numaralı dipnottaki ayrıntıları görüyoruz. Bu ayrıntılar sırasıyla makalenin yazarlarını (M. Fliegauf, T. Benzing ve H. Omran), yılını (2007), başlığını (When cilia go bad: Cilia defects and ciliopathies), yayınlandığı derginin adını (Nature Reviews Molecular Cell Biology), makalenin yer aldığı cilt (8) ve sayfa (880-893) sayısını gösteriyor.

atif-nedir-D01B-AF4F-377D

Atıflar neden verilir? Çünkü bilimsel makalelerde eğer bir bilgi için bizzat deneysel, gözlemsel kanıt göstermiyorsanız güvenilir bir kaynağı dayanak göstermeniz gerekir; atıflar da bunu sağlar. Atıflar sıklıkla şu hallerde verilir:

  • Makalede anlatılan bilimsel çalışmaya zemin teşkil etmiş çalışmalar anılırken, bunları tarif eden özgün yayınlara atıf verilir.
  • Çalışmada kullanılan yöntem daha önce geliştirmiş olanların ilgili makalesine atıf verilerek hem onların emeğine saygı gösterilir, hem de yöntem daha kısaca anlatılarak sayfadan tasarruf sağlanır. Daha fazla ayrıntı isteyenlere adres gösterilmiş olur.
  • Tartışma kısmında bahsedilen, eleştirilen, doğrulanan, yanlışlanan makalelere de atıf verilir.
  • Derleme makalelerinde tartışılan tüm çalışmalara atıf verilir. Bu tür makalelerin genelde gayet uzun bir atıf listesi olur.
  • Yazışmalarda da tartışılan makalelere atıf verilir.

Kendine atıf: Atıf yapılan makaleler çoğunlukla başkalarının makaleleri olmakla birlikte yazarların kendi makaleleri de olabilir: Meselâ yazarlar daha önceki çalışmalarının devamı niteliğinde yeni çalışmalar yayınlıyorlarsa, daha önce kullandıkları yöntemi yeniden kullanmışlarsa ilgili makalelerine atıf yapmalıdırlar. Ancak zaman zaman bunu suistimal etmek isteyenler çıkar.

Atıf dizinleri ve “etki değeri” (“impact factor”)

Yukarıda gördüğümüz gibi bir makalenin atıf yaptığı diğer makaleler, makalenin sonunda bulunur. Peki bir makaleye atıf yapmış diğer makaleleri nasıl bulabiliriz? Bunun için bilimsel atıf dizinleri kullanılır. Bunlar arasında en çok kullanılan Bilim Atıf Dizini ve Toplumsal Bilimler Atıf Dizini adlı iki dizin, Thomson Reuters adlı şirketin ürünleridir ve erişebilmek için şirketin hizmetlerine abone bir akademik kütüphaneye başvurmak gerekir. Son yıllarda Scopus veGoogle Scholar dizinleri bu şirketin ürünleriyle rekabete katılmıştır.

Tek bir makalenin etkisini anlamak için atıf sayısına bakılırken, bir derginin etkisini anlamak için yayınladığı makalelerin ortalama atıf sayısına bakılır. Bunun için, aynı şirket tarafından hesaplanan “etki değeri” (ED) (İng. impact factor) adlı bir gösterge kullanır. Bir derginin ED’si şu formüle göre hesaplanır:

proxy-C09A-2B3B-5E6B

Etki değerine yönelik eleştiriler

ED’nin kullanımına yönelik eleştiriler: ED, üniversite kütüphanelerinin hangi dergilere abone olması gerektiğine dair maliyet-yarar hesaplaması için icat edilmiş olsa da günümüzdeki kullanımı bunun çok ötesinde: Birçok akademisyen, değişik bilimsel çalışmaları mukayese etmek için, o çalışmaların yayınlandıkları dergilerin ED’sine bakıyor. Meselâ, birbirinden farklı sonuçlar vermiş iki ayrı araştırmadan hangisine güveneceğine karar veremeyen bir bilim adamı, daha yüksek ED’li dergide yayınlanmış çalışmanın daha nitelikli olduğunu varsayarak yalnızca onu dikkate alabiliyor. Veya bir akademik kadroya başvuran adayları değerlendiren bir bilim adamı, daha yüksek ED’li dergilerde yayın yapmış adayın daha başarılı olduğunu varsayarak bu adayı tavsiye edebiliyor.
Bu aslında istenmeyen bir durum çünkü ED, tek bir makalenin bilimsel önemine değil, bir derginin önemine yönelik geliştirilmiş bir gösterge: Ne tek bir çalışmanın ne de bir bilim adamının niteliği hakkında bilgi veriyor. Max Planck Enstitüsü’nden Kai Simons’un şu cümlesi bilim adamlarının tutumunu özetliyor: “İşe alma, akademik terfi ve araştırma bütçesi kurulları, bir derginin etki değerini, bir makaleyi okumadan değerlendirme için kullanışlı bir kestirme yol olarak kullanabilmektedir” (Simons, 2008).

Ancak, bilim adamları da okuyacakları çalışmaları nitelik açısından eleyecek bir süzgece ihtiyaç duyuyorlar çünkü bilimsel literatür öyle bir hızla genişliyor ki ilgili tüm çalışmaları okusalar kendi çalışmalarını yapmaya zamanları kalmaz. Bu nedenle ED hâlâ sıklıkla kullanılıyor, hâlâ bilim adamları makaleleri ED süzgecinden geçiriyor ve hâlâ kendi makalelerini yüksek ED’li dergilerde yayınlatmaya çalışıyor. Ama bir yandan da ED’nin yerine yeni değerlendirme yöntemleri geliştiriliyor ve deneniyor. Bu konuya hemen aşağıdaki başlıkta devam edeceğim, ama ED hakkındaki diğer eleştirilere değindikten sonra.

ED’nin hesaplanmasına yönelik eleştiriler: İlk olarak, ED’yi ticari amaç güden bir şirket hesaplıyor ve bu şirket ED’nin hesaplanması sürecini belirli oranda kapalı tutuyor. Meselâ ED formülündeki kesirin paydasındaki “atıf alabilir” toplam makale sayısının belirlenmesinde tutarsızlıklar olduğu daha önce tartışma konusu olmuştu. Ayrıca, yukarıda gördüğümüz gibi ED, atıf sayısına dayandırılarak hesaplanıyor. Bu da bir makalenin atıf sayısının o makalenin bilimsel değerini yansıttığı varsayımına dayanıyor, ancak bu varsayım doğru olmayabilir. Nobel ödülü alanlar dahil olmak üzere başarılı bilim adamlarının yayınlarına çok sayıda atıf aldıkları biliniyor ancak, bazı tartışmalı makalelerin atıf sayılarının -tartışmadan gelen atıflar nedeniyle- haksız yere yükseldiği de bir gerçek. Öte yandan, atıf almamış bir makalenin değersiz olduğunu iddia edemeyiz, özellikle de ED’nin yayından sonraki 2 yılın atıflarına göre hesaplandığını düşünürsek. Çünkü makalelerde yapılan bir inceleme, atıf alan makalelerin %98,5’inin iki yıldan eski olduğunu gösteriyor, yani makaleler yayınlandıktan iki sene sonra da atıf almaya devam ediyor. Dahası, atıf sayısına dayalı hesaplama yayıncılarca manipüle edilebiliyor. Meselâ, derleme makaleler daha çok atıf aldığından bazı dergiler bu türe ağırlık veriyor ve dergide yayınlanan çalışmaların niteliğini pek yükseltmeden derginin ED’sini artırabiliyorlar.

Diğer göstergeler

Bu eleştiriler ışığında, her bir bilimsel makalenin etkisini ölçmeye yarayacak göstergeler üzerinde çalışılıyor. Bunların bir kısmı, bilimsel dergi ve makalelerin artık büyük oranda sanal ortamda sunulmasından istifade ediyor. Bu durum yaygınlaşmadan önce, bir bilimsel makaleyi bulabilmek için akademik bir kütüphanenin arşivine gitmeniz, aradığınız derginin yerini bulup -tozlu- raflardan ilgili cildi indirip makalenin fotokopisini çekmeniz gerekirdi (Şekil 2A). Tabii ki bu durum bir makaleye kaç defa ulaşıldığını saymaya imkân vermiyordu. Ancak artık bilimsel makalelere kütüphaneye dahi gitmeden, üniversite yerleşkesindeki herhangi bir bilgisayardan ulaşmak mümkün hâle geldi (Şekil 2B). Bu da yayıncıya hangi makaleye ne zaman kaç defa tıklandığını gözleme şansı tanıdı (Şekil 2B, kırmızı ok). Bu durum her bir makalenin kaç kere görüntülendiğinin, indirilebildiğinin sayılabilmesini sağlıyorsa da, bu sayılar makalenin kaç kişi tarafından ne kadar incelendiğini ve tartışıldığını göstermiyor, çünkü makaleye tıklamak ile onu incelemek arasında fark var.

Şekil 2. (A) Bir akademik kütüphanenin arşivinden bilimsel dergi ciltleri. (B) Yalnızca Internet üzerinde yayın yapan PLoS One dergisinden bir makale görünümü. Yeşil okla gösterilen bölümden bu makaleye bir yorum yapıldığı, kırmızı okla gösterilen bölümden ise bu makalenin o âna kadar 443 kere görüntülenmiş olduğu anlaşılıyor.

Bazı yayıncılar internet sayfalarında bilimsel makalelere yorum yazma seçeneğini (Şekil 2B, yeşil ok) getirdi, ancak bu yorum özelliği bilim camiasında pek tutulmadı. Bu nedenle, makalelere getirilen yorum sayısı çok az ve bir makalenin ne kadar incelendiğine dair bir ölçüt olarak kullanılamıyor. Bu esnada atıf sayısı tabanlı yeni göstergeler de ortaya çıkıyor. Meselâ h-endeksi adlı gösterge, bilim insanlarının başarısını ölçme amacına yönelik olarak 2005 yılında önerildi. Bu göstergeye göre bir bilim insanı, en az h adet atıf almış h adet makale yayınlamışsa, o bilim insanının göstergesi h’dir. Bu gösterge, bilim insanları kadar üniversitelerin, hattâ ülkelerin bilimsel etkinliğini değerlendirmek için kullanılıyor. Atıflara dayalı diğer bir gösterge olan Eigenfactor ise, atıfları tahlil etmek için Google’ın internet sitelerini sıralamaya yarayan sistemine (PageRank) benzer bir mantık izliyor. Buna göre bir makaleye verilen her atıf aynı değerde sayılmıyor, daha yüksek atıflı dergilerden gelen atıfların etkisi de daha yüksek oluyor. Bu gösterge, ED gibi, bilim adamlarının etkinliğini değil, bilim dergilerinin etkisini hesaplamak için tasarlanmış.

Türkiye’nin atıf göstergelerindeki yeri

Acaba atıf sayıları mukayese edildiğinde, ülkemiz adresli bilimsel yayınların dünyadaki yeri nedir? Hacettepe Üniversitesi’nden Dr. Umut Al, bu sorunun cevabını, 1999-2009 arasındaki Türkiye kaynaklı yayınların “göreli atıf etkisi”ni (GAE) hesaplayarak incelemiş (Al, 2009, Şekil 3). GAE, bir ülkenin belirli bir alandaki yayınlarının ortalama atıf sayısını, yine o alandan tüm (yani tüm dünyadan) yayınların ortalama atıf sayısına bölerek hesaplanıyor. Eğer bu oran 1’den az ise, o ülkenin o alandaki ortalama atıf sayısı dünya ortalamasının altında, 1’den yüksek ise de dünya ortalamasının üstünde demek oluyor.

Şekil 3. Türkiye adresli yayınların bilim alanlarına göre GAE'leri. (Al, 2009'dan uyarlanmıştır.)

Bu verilere bakıldığında bakıldığında ülkemizin her alanda 1’den düşük GAE’ye sahip olduğu, yani Türkiye kaynaklı bilimsel makalelerin ortalama atıf sayısının her alanda dünya ortalamasının altında kaldığı görülüyor (Şekil 3). Bu alanlardan dünya ortalamasına en yakını olan mühendisliği, ziraat ve yer bilimleri izliyor. En düşük GAE’ye sahip altı alanın yaşam bilimlerinden olduğu, ve özellikle ülkemizden dünya bilimsel literatürüne en yüksek katkı oranına (tüm makalelerin %2,215’i) sahip klinik tıp alanının en düşük GAE’ye sahip alanlardan biri olduğu göze çarpıyor. Türkiye’nin her alandaki düşük GAE değerlerini artırması, daha yenilikçi, atılıma yönelik, daha nitelikli bilimsel çalışmaları özendirmesi ile mümkün olabilir.

Sonuç

Bilimsel makalelerin, dergilerin değerlendirilmesinde en çok kullanılan göstergeler, atıf sayısı ve buna dayanan göstergelerdir. Daha çok atıf almış bilimsel makaleler ve daha yüksek etki değerine (ED) sahip dergiler daha nitelikli kabul edilmekle birlikte, bu göstergelerin sınırları da mevcuttur. Bu nedenle bilimsel çalışmaların, dergilerin ve bilim adamlarının değerlendirilmesine yönelik daha yeni nesnel ölçütler değerlendirilmektedir. Türkiye’nin yayınlarına gelen ortalama atıf sayısının, her bilim alanında dünya ortalamasının altında olması, ülkemizdeki bilimsel çalışmalarının niteliğinin artırılması gereğine işaret etmektedir.

Teşekkür

Hacettepe Üniversitesi’nden Dr. Umut Al’a, makalesindeki verileri kullanmama izin verdiği için teşekkür ederim.

Kaynaklar ve notlar

Evrim Teorisine Dair Mitler-3: “Evrim Yalnızca Bir Teoridir!”

Kısa Cevap: Evrim; tabiki bir teoridir.

“Evrim yalnızca bir teoridir.”

Eğer evrime karşı bir üfürme söz konusuysa bu cümleyi mutlaka duyarsınız. Fakat gerçeklerden hiçbir şey kurtulamaz. Ve aslına bakarsanız cümlenin kendisi teknik olarak doğrudur. Evet; evrim; tabiki bir teoridir. Kim inkar edebilir ki? Ancak eminiz ki; sabır gösterip yazımızı sonuna kadar okuyacak insanların içerisinden; “hayır, evrim bir teori değildir” diyenler de çıkacaktır :) En azından Evrim Teorisi’ne dair bir miti (yanlış anlama) ortadan kaldırmayı amaçlarken, bir başka bilimsel terime dair kavram yanılgısını ortadan kaldırmış olacağız; bu bile bizi mutlu edecektir.

Teori Nedir?

Öncelikle bu cümleyi kuran insanlar, esasında; bilimde kullanılan bir kavramın anlamının, bu kavramı günlük hayatta kendilerinin kullanımından farksız olduğunu düşünür. İşte iplerin koptuğu yer; tam da burasıdır.

Akılda tutulması gereken en önemli şey -ve yazımızın da konusunu oluşturacak şey-; Günlük hayatta kullanılan “Teori” kelimesinin tanımı, bilimsel tanımdan farklıdır.
Yaygın kullanımda, teori kelimesi genellikle “tahmin”, “düşünce” ya da “özsezi” anlamında kullanılır. Ancak, bilimsel kavramlarda ise durum böyle değildir.

Bilimsel literatürde: Teori; mevcut koşulların bazı özelliklerinin açıklanmasıdır ve bilimsel teoriler için temelde üç gereklilik söz konusudur:

  1. Delillerle desteklenir.
  2. Test edilebilir ve yanlışlanabilir.
  3. Yeni tahminler oluşturmak için kullanılabilir. 

Teoriler Bilimsel Delillerle Desteklenir

İlk gerekliliğin de gösterdiği üzere; bilimdeki “teori” kelimesi, bir “tahmin”, “önsezi” ya da buna benzer bir anlama gelmemektedir. Oysa, bilimde kullanılan teori kavramı; delillerle güçlü bir şekilde desteklenmiş bilimsel açıklamalara verilen isimdir. Ve biraz olsun bilim eğitimi almış bir kimse çok iyi bilir ki; bir bilim insanı, bir objenin ya da olayın sebeplerini açıklamak istediğinde, önce gözlem yapar, gözlemlerine ve bilgiye dayalı bir tahminde(educated guess) bulunur ve bu tahmine hipotez denir -burada hipoteze dair de kavram yanılgılarını yıkmış olmayı umut ediyoruz–. Kurulan bu hipotez; sonrasında, deneylerle ve gözlemlerle test edilir ve ancak ve ancak yeteri kadar delille desteklenir ve konu edildiği testleri tekrar tekrar geçebilirse, teoriye dönüşür. Evrim Teorisi, işte bu standartları başarıyla geçerek: doğal dünyanın yaklaşık 200 yıldır süren bilimsel çalışmalarındaki hiçbir testte başarısız olmamıştır ve dahası sürekli olarak da teoriyi destekleyen deliller artmaktadır.

Bilimin, yapısı gereği işleyişi...
Bilimin, yapısı gereği işleyişi…

Test Edilebilir ve Yanlışlanabilir

Gelelim ikinci gerekliliğimize: Bilimsel bir teori; -en azından temelde- test edilebilir ve yanlışlanabilir olmalıdır. Yanlışlanabilir olmalıdır evet. Bilimin doğasında yanlışlanabilirlik vardır ve bilimi değerli kılan gerçeklerden birisi de budur. Bilim yanlışlanabilirdir, ancak bilimi yanlışlayacak olan da bilimin kendisidir. Eğer ki; bilimsel bir hipotezi yanlışlayabilecek bir bilimsel test varsa ya da yanlış olduğunu gösterebilen bilimsel bir veri varsa (tek bir veri dahi olsa) o hipotez bilimsel literatürde “teori” adını alamaz. Evrim işte bu gereklilikleri karşılayarak teori ünvanını almıştır. Örneğin; her bir yeni fosil ya da tür keşfi; evrimin bir testidir. Eğer ki; yeni keşfedilen bir tür, tüm canlıları sınıflandırmak için kullanılan “iç içe ağaç” kalıbına uymuyorsa ya da kaya tabakalarında bulunan bir fosil bu ağaçta bulunan diğer örneklerden büyük oranda farklıysa, Evrim Teorisi işte tam bu sırada büyük oranda değişebilir.

Teoriler Yeni Tahminler Oluşturmak İçin Kullanılabilir

Son gereklilik: Bilimsel teori, gelecekte yapacağımız yeni keşiflere dair bir tahmin oluşturmada kullanılabilir. Herhangi bir insan bir dizi gerçekliği açıklayan bir hipotezi yeniden düzenleyebilir; yani, biz bu hipotezin organize ilkelerini alabilir ve bu ilkeleri yeni bir delilin ya da henüz bilinmeyen bir fenomenin varlığını ortaya çıkarmada kullanabiliriz. Eğer böylesi tahminler yapılamıyorsa, ya da yapılabiliyor ancak yanlış olduğu gösterilebiliyorsa, demek ki; hipotezimiz, teori kualifikasyonlarını karşılamıyordur ve reddedilmelidir. Evrim, inanılmaz bir tahmin yetisini elinde bulundurur –evrimin gelecekte nasıl olacağına dair bir tahmin geliştirmek olarak anlaşılmasın, çünkü bu durum henüz tahmin edilemeyen birçok şans faktörüne dayanıyor, fakat yeni keşiflerin hayat ağacına nasıl yerleşeceğine dair tahminler olarak ele alınabilir. Örneğin, bir fosil serisine ait bir parçayı elimizde bulunduruyorsak, kaya kayıtlarında bu serinin diğer parçalarının da bulunacağına dair güvenilir bir tahmin geliştirebiliriz. Küçük bir örnek olması açısından; 1997 yılı Ocak ayında Talk Origins‘de modern karıncaların atalarının nerede bulunabileceğine dair örnek bir tahmin. Burada da daha sonradan doğrulanan tahminlerin bir listesini görebilirsiniz.

Öte yandan, madem kavram yanılgılarını ele almaya başladık; uzun süredir yazmayı düşündüğümüz bir başka büyük yanılgıyı da bu yazımız içerisinde ele alalım.

Teori ve Kanun (Yasa)

“Teoriler daha fazla bilim insanı tarafından kabul edilirse kanun/yasa olurlar”

“Teoriler kanıtlanırsa, kanun/yasa olurlar.”

İki cümle de tamamen yanlıştır! Öncelikle bilimsel teori ve bilimsel yasa kavramları birbirlerinden farklı kavramlardır. Bilimsel yasalar; doğal dünyanın bazı özelliklerinin tanımıdır, yani bilimsel yasalar tanımlamalardır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere; teoriler ise doğal dünyanın bazı özelliklerinin açıklamalarıdır. Yani, kanunlar/yasalar tanımlama (description), teoriler ise açıklamadır (explanation). Kanunlar doğal dünyanın bazı özelliklerini tanımlarken, bu özelliklerin açıklamasını ise teoriler yapar. Örneğin, Newton’ın Yerçekimi (Kütleçekimi) Yasası şunu söyler; iki nesne arasındaki çekim kuvveti, bu nesnelerin kütlelerinin çarpımıyla doğru orantılı, aralarındaki uzaklığın karesiyle de ters orantılıdır. Yani yasa; olan durumun ne olduğunu söyler (tanımlar), fakat yerçekiminin neden olduğunu ya da nasıl işlediğini açıklamaz. Oysa, yerçekiminin (kütleçekimi) teorisi ise, örneğin; Einstein’ın Genel Görelilik Teorisi; bu durumun neden/niçin meydana geldiğini açıklar. AstronomidekiHubble Yasası şunu söyler; astronomik nesnelerden gelen -gözlemlenen- kırmızıya kayan ışık; bu nesnelerin Dünya ile arasındaki mesafeyle orantılıdır; Big Bang (Büyük Patlama) Teorisi ise; evrenin genişlemekte olduğunu söyleyerek bu gözlemi açıklar. Biyolojideki, Mendel’in Kalıtım Yasaları; özelliklerin (karakterlerin) anne ve babadan yavrulara nasıl geçtiğinin belirli örgülerini tanımlarken, moleküler genetik teorileri; bu gözlemleri, kromozom, gen ve DNA yapılarına dayandırarak açıklar. Yani; teoriler daha fazla delille desteklendiğinde yasa haline gelmezler. Bilakis, teoriler ulaşılabilen “en yüksek” noktadır ve bilimin her alanında teorilere ulaşma gayesi vardır. Eğer ki; bilim, yalnızca yasaların keşfedilmesini içerseydi, bazen aşağılamak için kullanılan bir deyim olan “pul koleksiyonculuğu” aktivitesi olarak kalırdı: Doğal fenomenleri, onları açıklamaya dair herhangi bir çaba göstermeden listele gitsin.

Öte yandan, genellikle bilim insanları tarafından ifade edilmemiş olsa da; yaşayan organizmaların zamanla değiştiğini ifade etmek için “Evrim Yasası” kavramı kullanılabilir. Bu değişim; hem fosil kayıtlarında hem de günümüzde bir jenerasyondan bir diğerine gözlemlenebilir. Evrim Teorisi; bu genel örüntünün yanı sıra, canlı organizmaların rastgele mutasyonlar ve doğal seçilimden kaynaklı olarak farklı üreme başarılarını deneyimlediğini söyleyerek belirli ayrıntıları açıklar. Ve dahası, evrimi destekleyen deliller o kadar güçlüdür ki; biyologlar, evrimi; genellikle sorgulanamaz ve açık bir gerçeklik (Güneş Merkezlilik ya da Yerçekimi gibi ) olarak isimlendirir. Böylece de; evrim hem teori hem de bir gerçek olarak ifade edilir.

Uygulanabilen her testi başarıyla geçmiş, güçlü delillerle desteklenmiş, çok sayıda doğrulanmış tahmin yapabilmede kullanılmış, dünyanın bazı özelliklerinin bir açıklaması: İşte evrimin durumuna dair tutarlı bir tanımlama. Yani evrime karşı bir argüman olarak “yalnızca bir teori” söylemi; evrime karşı değil esasında evrim için bir argümandır :) Yalnızca çok güçlü, test edilmiş bilimsel düşünceler bu ünvanı elde ederler.

Son olarak, bu yazımız kapsamında da ifade ettiğimiz gibi; evrimi, “yalnızca bir teori” olarak isimlendirmek geçerli bir itiraz değildir, fakat evrimi daha da saygın yapan bir tanımlamadır.

207. yaş gününde, bir kez daha; iyi ki doğdun Charles Darwin ! Doğal seçilimin bütün aydınlığı ve berraklığıyla evrim yürüyor diyerek bitirelim.


Kaynaklar ve İleri Okuma:

  • Bilimfili,
  • American Association for the Advancement of Science (1993). Benchmarks for science literacy. New York:Oxford University Press
  • Camphell, J. (1968). What is science? New York: Dover Publications.
  • Carey, S. S. (1994). A beginners guide to scientific method Belmont, CA: Wadsworth Publishing Company.
  • Horner, J. K. & Rubba, P.A. (1979) The laws are mature theories fable. The Science Teacher, 46 (2), 31.
  • Horner, J. K. & Rubba, P.A. (1978) The myth of absolute truth. The Science Teacher, 45 (1), 29-30.
  • Pearson,. K. (1937). The grammar of science. London: Dutton.
  • Rhodes, G. and Schaible (1989). Fact, law, and theory: Ways of thinking in science and literature. Journal of College Science Teaching, 18(4), 228-232 & 288
  • Sonleitner, F. J. (1989, Nov/Dec). Theories, laws and all that. National Center for Science Education, Newsletter, 9(6), 3-4.
  • Galus, P. J. 2003. A testable prediction. The Science Teacher, 70(5):10.

Çok da Doğru Olmayan ama Yaygın Olarak Kullanılan Bilimsel Terimler

Benzin istasyonlarında sadece benzin satılmaz. Mazot ve LGP gibi yakıtlar da satılır. Akaryakıt istasyonlarına genel kabul olarak “benzin istasyonu” da denmesi gibi, bilimde de geleneksel olarak koyulan bir ismin veya terimin, yanlış olduğu daha sonradan ortaya çıksa da kullanılmaya devam etmesi gibi nadir ama çok önemli bir gelenek vardır. Bu durum bazen şaşırtıcı durumların ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu yazımızda, dilimize yerleşmiş olmasına ve bilimde genel geçer olarak kabul ediliyor olmasına rağmen özünde pek de doğru olmayan veya yanlış kullanılan terimlerin sadece birkaçına değineceğiz.
DNA ve RNA: Çekirdek Asitleri Mi?
DNA ve RNA, nükleik asitlerdir. 1869 yılında Friedrich Miescher, hücre çekirdeğinde bulunan DNA molekülünü izole etmeyi başardı ve bunun hücre çekirdeğine özgü bir molekül olduğunu düşünüp nükleik asit (çekirdek asidi) adını verdi. İlerleyen yıllarda RNA’nın da izole edilmesiyle bu adlandırma yanlışlanacaktı. Çünkü RNA, sadece hücre çekirdeğinde değil, diğer organellerde de bulunabiliyordu. Aslında “çekirdek asitleri”, çekirdeğe özgü değillerdi! Ancak bilim insanları, artık oturmuş olan “nükleik asit” terimini kullanmaya devam ettiler.
 
Organikse Koy Sepete! Ama “Organik” Ne?
Bir diğer dikkate değer bir terim ise “organik” terimidir. Bu o kadar yerleşmiş bir terimdir ki, kimyanın belki de en önemli dallarından biri olan organik kimyanın adı bile olabilmiştir. Organik kimyanın lakabı “karbon kimyası”dır. İşler burada biraz karışıyor. Çünkü yine bilim tarihindeki bir gelenek yüzünden tüm karbon bileşikleri organik bileşik olarak sayılmıyor.
1800’lerin başından önce ortada bir “organik bileşik” tanımı elbette vardı. Bu tanıma göre organik bileşikler sadece canlılar tarafından üretilebilen, üretilmesi için bir çeşit “canlılık enerjisi” verilmesi gereken maddelere “organik maddeler” veya “organik bileşikler” deniyordu. 1828 yılında Friedrich Wöhler isimli bir kimyager tarafından, genel temayüllere ters düşse de, bu düşünce biçimi yıkıldı. Wöhler, o güne kadar yanlızca canlılar tarafından üretilebileceğine inanılan üreyi laboratuarında sentezlemeyi başarmıştı. Böylece o dönem bilim dünyasındaki dogmatik kabullerden biri olan “vitalizm” bir anda yok oldu. Vitalizm, canlı varlıkların cansız varlıklardan farklı bir mekanizmaya tabi olduklarını kabul eden bir dogmaydı. Çok az bilim insanı ve düşünür tarafından karşı çıkılıyordu. Ancak Wöhler’in üre senteziyle 1828 yılında tarihe gömülmüş oldu. Bugün net bir şekilde biliyoruz ki canlılık, bir çeşit cansızlık formudur ve kimyasal evrim sürecinde cansızlıktan evrimleşmiştir. Yani canlılık ile cansızlığın özü tamamen aynıdır.
İdrarın ana bileşenin ürenin sentezi, ironik bir şekilde bilim felsefesinde bir çığır açtığı gibi, terimsel bir hataya da yol açtı. O ana kadar organik bileşiklerin sadece “organ”lara sahip varlıklar tarafından sentezlendiği kabul ediliyordu. Organik bir bileşiğin laboratuarda yapay olarak sentezlenmesi, her şeyden önce sözcüğün kendi tanımıyla çelişiyordu. Ancak bilim insanları bu tanımı kullanmaya devam ettiler. Bugün karbondioksit, karbonmonoksit, siyanür gibi bir iki istisna dışında, tüm karbon bileşikleri organik kimyanın konusudur. Karbondioksit, karbonmonoksit, karbürler ve siyanürün, karbon içermesine rağmen neden organik bileşik sayılmadığı ise yine geleneksel temayülleri devam etmesidir.
Organik bileşiklerin tam bir tanımı olmamasına rağmen, ancak genel olarak içinde bir adet karbon-hidrojen bağı veya karbon-karbon bağı bulunan bileşiklere organik bileşik denmektedir. Ayrıca hidrojen ile yer değiştirebilen halojenlerin bulunduğu halojen-karbon bileşikleri de organik kimya konusudur. Bu da plastik şişeden, asprine; boyadan buzdolabı gazına kadar çevrimizde gördüğümüz, kullandığımız bir çok şeyi “organik” yapar.
Termodinamiğin Sıfırıncı Kanunu
Bir şeyin sıfırıncı kanunu olması mantığa ters gelse de, mecazi anlamına baktığımızda, belirmek istediği şey aslında çok iyi anlaşılır. Sıfırıncı kanun, yani orijindeki kanun, başlangıç kanunu anlamına gelir. Termodinamiğin birinci, ikinci ve üçüncü kanunlarından daha sonra keşfedilmesine rağmen, her birinden daha temel bir kanun olduğu için en başa alınması gerekir. Bilim insanları, zaten dile yerleşmiş olan “Termodinamiğin 1. Kanunu”nu kaydırarak, yine dile ve bilimsel literatüre yerleşmiş olan “Termodinamiğin 2. Kanunu” haline getirmememek için, sonradan keşfedilen ve daha temel olan kanunu en başa alarak “Termodinamiğin Sıfırıncı Kanunu” demişlerdir. Şu anda tüm bilim camiasının tek umudu, Sıfırıncı Kanun’dan da temel bir kanunun keşfedilmemesidir. “Termodinamiğin Eksi Birinci Kanunu” kulağa hiç de hoş gelmemektedir! Şaka bir yana, bu kanunların neler olduğunu ve evrimsel biyoloji ile ilişkisini öğrenmek içinburadaki makalemizi veya kitabımızı okuyabilirsiniz.
Türkçenin Azizliği: Nedir Şu “Silikon”?
Dilimizde sıklıkla hatalı biçimde kullanılan ve belki de en gülünç olan örnek, San Francisco’da bulunan ve bilgisayar teknolojileri merkezi halini almış Silisyum Vadisi’dir. “Silisyum Vadisi mi, o da ne?! Doğrusu Silikon Vadisi değil mi?”diye sorabilirsiniz. Silikon Vadisi, malesef yanlış bir çeviri sonucu dilimize yerleşmiştir ve asla çıkmayacak gibi görünmektedir. Bu, biraz da özeleştiri yapmamız gerekirse, Türkçe’yi bir bilim dili haline getiremeyen bizlerin suçudur. Silikon Vadisi, bilimi yeterince üretemememiz ve bu konuda hep dışarıya bağlı olmamızın belki de en açık göstergesidir.
İngilizcede birbirine çok karışan iki kelime vardır: “Silicon” ve “silicone”. Okunuşları neredeyse birbirinin aynısıdır. “Silicon”, atom numarası 14 olan bir element iken silicone bu elementin ketonudur. Bu yüzden sonuna keton olduğunu belirten ‘–one’ eki getirilmiştir. Ketonun ne olduğu bu etapta çok önemli olmasa da, organik kimyanın bir konusu olduğunu belirtebiliriz.
Kısacası sonunda “e” harfi bulunan bu kelime bizim su sızmasın diye sıktığımız silikonun İngilizcesidir. Sonunda “e” olmayan kelime ise bilgisayar çiplerinin içinde bulunan “silisyum” elementinin karşılığıdır. Yani periyodik tabloda İngilizce “silicon” olarak geçen element, Türkçede “silisyum”dur, “silikon” değil. Biz silisyum ve silikon terimlerini Fransızcadan aldığımız için, eğer bu teknoloji vadisi Fransa’da olsaydı asla böyle bir çeviri hatası olmayacaktı. Silisyum Vadisi diyecektik.
Silisyum (ing. Silicon, fra. Silicium) bir elementken, silikon (ing. Silicone, fra. Silicone) bir silisyum bileşiğidir. Belki herkes için değil ama kimyacılar için Silikon Vadisi lafı, bilgisayar teknolojisinden çok duşakabin izolasyon teknolojisini akla getiriyor!
Hazırlayan: Oğuzhan Kiper (Evrim Ağacı)
Görsel: Silisyum Vadisi’ndeki firmaların yerleşim haritası!