1680’de bu isim ilk defa kullanıldığında, ‘Sinir sisteminin şekil ve fonksiyonunun bilimsel olarak incelenmesi’, Modern Yunancada ve Latincedeki neurologia kelimesine dayanmıştır.
Akademik disiplin, 15. ve 16. yüzyıllar arasında Thomas Willis, Robert Whytt, Matthew Baillie, Charles Bell, Moritz Heinrich Romberg, Duchenne de Boulogne, William A. Hammond, Jean-Martin Charcot ve John Hughlings Jackson gibi birçok nörologun çalışması ve araştırmasıyla başladı.
Spinoretiküler yol, ön spinotalamik yolun lateralinde uzanan omuriliğin ön kolumnar yolunun yükselen fibröz yoludur. (Bkz; Tractus) (Bkz; Spin-o-retic–ularis)
Yaralanma durumunda olduğu gibi ağrıya verilen otomatik tepkilerden sorumludur.
Seyir
Spinoretiküler sistem, kontralateral dorsal boynuzdaki kord hücrelerine (2. nöron) geçtikten sonra ön alba komissürü üzerinden geçen protopatik (ağrı, sıcaklık) ve daha az ölçüde epikritik duyarlılığın afferentlerini taşır.
Protuberantia mentalis (Mental çıkıntı): Tanımı ve Anatomik Özellikleri
Protuberantia mentalis, alt çene kemiğinin (mandibula) ön yüzünde, orta hatta yer alan belirgin kemiksel bir çıkıntıdır. Bu yapı, çene ucunun anatomik temelini oluşturur. Latince kökenli adıyla “protuberantia“ (çıkıntı) ve “mentalis” (çene ile ilgili) kelimeleri birleşerek, bu yapının hem lokasyonunu hem de morfolojik özelliğini tanımlar. Bu bölge, mandibulanın corpus mandibulae (mandibula gövdesi) bölümünde yer almakta olup, genellikle simfizis mandibulae’nin hemen altında ve tuberculum mentale’lerin arasında bulunur.
Fonksiyonu: Mental Çıkıntı Ne İşe Yarar?
Protuberantia mentalis, estetik ve fonksiyonel açılardan önemli bir yapıdır. Bu çıkıntı:
Yüz Morfolojisine Katkı Sağlar: Yapının büyüklüğü, projeksiyonu ve simetrisi, bireyin profil görüntüsünü ve çene konturunu doğrudan etkiler. Çenenin belirginliği veya geriliği gibi yüz şekline dair özellikler bu yapı ile ilişkilidir. Estetik cerrahide sıklıkla referans alınır.
Kasların Tutunma Noktasıdır: Bu bölge, özellikle yüz mimik kaslarından biri olan musculus mentalis için önemli bir tutunma yüzeyi sağlar. Musculus mentalis, dudağın alt kısmını ve çene derisini hareket ettirerek mimik ifadelerin oluşumuna katkıda bulunur.
Travmaya Karşı Koruyucu Rol: Mental bölgedeki bu kemiksel kalınlaşma, alt çeneye gelen direkt travmaların etkisini dağıtmada yapısal olarak destek sunar.
Mental Çıkıntının Bireysel Varyasyonları
Protuberantia mentalis’in boyutu, çıkıklığı ve şekli, bireyler arasında genetik ve çevresel faktörlere bağlı olarak farklılık gösterir. Erkek bireylerde genellikle daha belirgindir ve kare ya da üçgen şeklinde olabilir. Kadınlarda ise bu çıkıntı daha yumuşak geçişli ve daha az belirgin bir kontura sahiptir. Çene cerrahisinde ve ortodontide bu farklılıklar, planlamada dikkate alınır.
Mental Tüberkül (Tuberculum mentale): Tanımı ve Klinik Önemi
Tubercula mentalia, protuberantia mentalis’in her iki yanında, mandibulanın alt ön yüzeyinde yer alan küçük, çift taraflı kabarıklıklardır. Bu çıkıntılar, yukarıda bahsi geçen musculus mentalis gibi kasların yapışma noktasıdır.
Hipertrofik Mental Tüberküller Nedir?
Bazı çocuklarda veya genç bireylerde, bu yapılar fizyolojik sınırların ötesinde gelişebilir. Bu duruma “hipertrofik mental tüberkül” adı verilir. Bu yapıların özellikleri şunlardır:
Tanım: Genellikle çocukluk döneminde ortaya çıkan, mandibulanın ön-alt yüzeyinde, kasların yapıştığı bölgelerde meydana gelen lokalize kemik büyümeleridir.
Patogenez: Etiyolojik mekanizma kesin olarak belirlenmemiştir; ancak en yaygın kabul gören görüş, kas çekilmesine karşılık oluşan kemikleşmenin (reaktif kemik formasyonu) bu hipertrofiyi tetiklediğidir. Özellikle mental kasın tekrarlayan kasılmalarının, mandibulada kemik dokunun kalınlaşmasına yol açtığı düşünülmektedir.
Klinik Önemi: Genellikle asemptomatik olup, rastlantısal olarak fark edilirler. Ancak bazı durumlarda çene altı bölgesinde asimetri, şişlik hissi veya estetik rahatsızlık yaratabilir. Nadir vakalarda, lokal ağrıya neden olabilir. Gerekli durumlarda radyolojik görüntüleme (özellikle BT veya panoramik röntgen) ile ayırt edilir. Tedavi gerektirmez, ancak ileri vakalarda cerrahi eksizyon gündeme gelebilir.
Klinik ve Estetik Uygulamalar Bağlamında Protuberantia Mentalis
Protuberantia mentalis, klinik uygulamalarda da önemli bir referans noktasıdır:
Anestezi: Mental foramen, bu çıkıntının biraz lateralinde yer alır. Dolayısıyla n. mentalis’in blokajında bu anatomik çıkıntı, yüzeysel olarak bir yön bulma noktasıdır.
Dental Protez ve Ortodonti: Alt protezlerin stabilitesini sağlamak açısından mandibula konturu önemlidir. Ayrıca çene kemiği gelişiminde asimetri veya hipoplazi gibi anomalilerde bu yapı dikkatle değerlendirilir.
Çene Ucu Estetiği (Mentoplasti): Estetik cerrahide, çene ucu çıkıklığını artırmak ya da azaltmak için yapılan mentoplasti işlemleri sırasında, protuberantia mentalis yeniden şekillendirilir.
Keşif
Protuberantia mentalis’in keşif tarihi, klasik anlamda modern anatomide sıkça karşılaşılan bir durum olarak, spesifik bir “ilk keşif” tarihine dayandırılamaz. Bunun nedeni, bu yapının insan vücudunda yüzeysel ve kolayca gözlemlenebilir olmasıdır; bu nedenle tarih öncesi dönemlerden itibaren fark edilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Ancak sistematik bir anatomi terimi olarak tanımlanması ve yazılı anatomi literatürüne girmesi, belirli tarihsel aşamalarla ilişkilendirilebilir.
1. Antik Dönem: İlk Gözlemler
Hipokrat (MÖ 460–370) ve Aristoteles (MÖ 384–322) gibi erken Yunan hekimleri ve doğa filozofları, insan vücudu üzerine yaptıkları gözlemlerde alt çenenin formundan söz etmişlerdir. Ancak protuberantia mentalis gibi ayrıntılı alt yapıların ayrı adlarla sınıflandırılması bu dönemde mevcut değildir.
Aristoteles, insan yüz morfolojisini hayvanlarla karşılaştırmalı olarak incelediği eserlerinde, çene çıkıntısına dolaylı göndermelerde bulunur.
2. Galen ve Geç Antik Çağ (MS 2. yy)
Galen (Claudius Galenus), insan ve hayvan anatomisi üzerine yaptığı detaylı çalışmalarda mandibulaya yer vermiştir. Fakat insan kadavrasına erişimi sınırlı olduğu için birçok gözlemi hayvanlar üzerindendir ve alt çene çıkıntısı gibi yalnızca insana özgü bazı yapılar yeterince betimlenmemiştir.
Andreas Vesalius (1514–1564), modern anatominin kurucusu olarak kabul edilir. Eseri De Humani Corporis Fabrica (1543), mandibulanın detaylı tasvirlerini içerir. Bu eserde, mandibulanın ön kısmındaki kemik çıkıntı açık biçimde betimlenmiştir, ancak “protuberantia mentalis” terimi henüz kullanılmaz.
4. 17. – 18. Yüzyıl: Terminolojinin Olgunlaşması
Mandibula üzerindeki yapılar, özellikle Fransız ve Alman anatomi okullarında daha ayrıntılı olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Latin anatomi terminolojisinin sistemleştirildiği bu dönemlerde, mandibulanın ön yüzündeki çıkıntı için “protuberantia mentalis” terimi ilk kez kullanılmaya başlanmıştır.
Bu dönemde terim ilk olarak kadavra bazlı çalışmalarda ve gravürlü anatomi kitaplarında görülür.
5. 19. – 20. Yüzyıl: Uluslararası Terminolojik Standartlaşma
1895 yılında Basel’de toplanan Anatomische Gesellschaft, anatomi terimlerinin standartlaştırılmasına öncülük etti. Bu toplantı sonrası yayımlanan Nomina Anatomica’nın erken versiyonlarında “protuberantia mentalis” terimi resmi olarak kabul edilmiştir.
yüzyılda bu terim, hem klinik hem de eğitimsel literatürde yaygın biçimde kullanılmaya başlanmıştır.
6. Günümüz: Terminologia Anatomica
1998 yılında yayımlanan ve hâlen geçerliliğini koruyan Terminologia Anatomica, protuberantia mentalis’i mandibula üzerindeki özgül yapılar arasında tanımlar.
Bu yapı, yalnızca insanlarda belirgin olması nedeniyle, insan evrimi, yüz estetiği, cerrahi planlama ve antropolojik araştırmalarda sıkça başvurulan referans noktalarından biri hâline gelmiştir.
İleri Okuma
Gray, H. (1918). Anatomy of the Human Body. Lea & Febiger.
Sicher, H., & Dubrul, E. L. (1970). Oral Anatomy (6th ed.). C. V. Mosby Company.
Standring, S. (2005). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (39th ed.). Elsevier Churchill Livingstone.
Neville, B. W., Damm, D. D., Allen, C. M., & Chi, A. C. (2009). Oral and Maxillofacial Pathology (3rd ed.). Saunders.
Jain, R., Yadav, A., & Singh, N. (2017). Hypertrophic mental tubercles in children: A rare presentation. Journal of Pediatric Surgery Case Reports, 23, 33–35.
Moore, K. L., Dalley, A. F., & Agur, A. M. R. (2018). Clinically Oriented Anatomy (8th ed.). Wolters Kluwer.
Mahajan, A., & Singh, R. (2022). Mandibular Anatomy Revisited: Clinical and Surgical Relevance. Annals of Maxillofacial Surgery, 12(1), 24–30.
Radiküler ağrı terimi Latince “küçük kök” anlamına gelen radicula kelimesinden gelmektedir. Bunun nedeni, radiküler ağrının omurilikten çıkan bir sinirin küçük bir dalı olan bir sinir kökünün iltihaplanması veya tahriş olmasından kaynaklanmasıdır.
Radiküler ağrı, omurga bölgesindeki bir veya daha fazla sinir kökünden kaynaklanan ağrıdır.
Radikülopatinin bir sonucu olarak ortaya çıkarlar. Radiküler ağrı, etkilenen sinirin seyrini takip eder ve kapsama alanında hissedilir.
Patogenez
Sinir kökü kompresyonuna bağlı sinirlerin uyarıldığı duyu bölgeleri olan dermatomlar da yaklaşık 4 cm. genişlğinde dar bir bant halinde ekstremite ye yayılır.
Kök kaynaklı bu ağrı çoğu kez yansıyan ağrı ile karıştırılabilir. (Radi–küler)
Radiküler ağrı ince bir hat halinde distal (merkezden uzak) yayılım gösterir. Kök kompresyonlarına genellikle ağrının yanısıra parestezi ve kas zayıflığı da eşlik eder.
Genellikle radikülopati olarak adlandırılan radiküler ağrı, sinir kökünün (radikülopati) omurga sütunuyla bağlantısında iltihaplanma veya başka bir tahriş nedeniyle bir sinir tarafından beslenen dermatom (cilt bölgesi) boyunca “yayılan” ağrıdır. Bu genellikle sinir kökünü sıkıştıran bel fıtığı veya spinal stenoz gibi bir durumdan kaynaklanır.
Tanı genellikle hastanın öyküsü, fizik muayene ve tanısal görüntülemenin bir kombinasyonuna dayanır.
Radiküler ağrıyı teşhis etmek için kullanılan bazı yaygın unsurlar şunlardır:
Hasta Geçmişi:
Boyun veya bel ağrısı öyküsü. Etkilenen sinir kökünün hizmet ettiği bölgelerde ağrı, güçsüzlük veya uyuşma (örneğin, alt omurgada sıkışmış bir sinir kökünden bacağa yayılan ağrı).
Fiziksel Muayene:
Bel radiküler ağrısı için pozitif düz bacak kaldırma testi, burada hasta düz bacak kaldırıldığında siyatik yaşar.
Servikal radiküler ağrı için pozitif Spurling testi; burada baş yana çevrilir ve aşağı doğru basınç uygulanırsa ağrı oluşur.
Etkilenen sinirin hizmet ettiği bölgede kas gücünde, reflekslerde veya duyuda azalma.
Tanısal Görüntüleme ve Diğer Testler:
MRI, radiküler ağrının nedenlerini teşhis etmek için kullanılan en yaygın görüntüleme şeklidir.
Omurga ve çevresindeki yapıları değerlendirmek için CT taraması veya X-ışınları kullanılabilir.
Elektromiyografi (EMG) ve sinir iletim çalışmaları sinir hasarını doğrulamaya yardımcı olabilir.
Tedavi
Radiküler ağrı, etkilenen sinir üzerindeki patolojik stresin bir uyarı işareti olduğu için derhal tedavi edilmelidir.
Analjeziklerin uygulanmasına ek olarak, odak ağrı nedenini ortadan kaldırmaktır.
Tedavi edilmeyen radiküler ağrı, etkilenen sinirin tedarik alanındaki kasların atrofisine ve / veya kas-iskelet sisteminin diğer bölümlerinin aşırı yüklenmesi ile sabit duruşlara yol açabilir.
1-2 gün boyunca fiziksel koruma
Termoterapi (sıcak, soğuk)
İlaç tedavisi
NSAID’ler (örn. İbuprofen), ciddi vakalarda diğer analjezikler de kullanılabilir (örn. Opioidler veya analjezik nöroleptikler)
Kas gevşeticiler
Akut semptomlar azaldıktan sonra, hedefe yönelik hareket egzersizleri (sırt eğitimi) ile fizyoterapi ve yanlış duruş ve stresin nasıl önleneceğine dair talimatlar gerçekleştirilir.
Kaynak:
Wong JJ, Côté P, Sutton DA, et al. Clinical practice guidelines for the noninvasive management of low back pain: A systematic review by the Ontario Protocol for Traffic Injury Management (OPTIMa) Collaboration. Eur J Pain. 2017 Feb;21(2):201-216. doi: 10.1002/ejp.931. Epub 2016 Sep 29. PMID: 27712027.
Cook C, Wilhelm M, Cook AE, Petrosino C, Isaacs R. Clinical Tests for Screening and Diagnosis of Cervical Spine Myelopathy: A Systematic Review. J Manipulative Physiol Ther. 2011 Oct;34(8):539-46. doi: 10.1016/j.jmpt.2011.08.008. PMID: 22036538.
Orta beyin, mezensefalon olarak da bilinir, ön beyin ile arka beyin arasında bulunan beyin sapının bir parçasıdır. Motor hareket, işitsel ve görsel işleme ve hayati reflekslerin düzenlenmesinde kritik bir rol oynar.
Anatomi
Mesensefalon yapısal olarak üç ana bölgeye ayrılabilir:
Crura cerebri:
Önde yer alır ve orta beynin tabanını oluşturur.
Serebral korteksi alt beyin merkezlerine bağlayan kortikospinal, kortikopontin ve kortikonükleer yollar gibi inen lifler içerir.
Tegmentum:
Crura cerebri’nin arkasında yer alır.
Motor ve duyusal bütünleşme için kritik olan çekirdekler ve liflerden oluşur.
Tectum:
Dorsal olarak yer alır ve orta beynin çatısını oluşturur.
Toplu olarak lamina tecti olarak adlandırılan dört belirgin çıkıntılı plaka ile karakterize edilir:
Üst kollikuli (iki üst sırt): Görsel reflekslerde ve göz hareketlerinin koordinasyonunda rol oynar.
Alt kollikuli (iki alt sırt): İşitsel işlemenin ayrılmaz bir parçasıdır.
Ventriküler Sistem
Orta beyin, üçüncü ve dördüncü ventrikülleri birbirine bağlayan ve beyin omurilik sıvısının akışını kolaylaştıran Sylvius su kemeri (ayrıca aqueductus mesencephali olarak da bilinir) tarafından geçilir.
İlgili Bölgeler ve Yapılar
Çekirdekler:
Nucleus nervi oculomotorii: Göz hareketlerinin çoğundan sorumlu olan okülomotor sinirin kökeni.
Nucleus nervi trochlearis: Üst oblik kas hareketini kontrol eden troklear sinirin kökeni.
Nucleus oculomotorius accessorius (Edinger-Westphal): Pupil daralmasına ve lens akomodasyonuna katkıda bulunan parasempatik çekirdek.
Nucleus mesencephalicus nervi trigemini: Yüz ve çeneden gelen propriosepsiyonla ilişkilidir.
Traktus spinothalamicus anterior ve lateralis: Ağrı, sıcaklık ve kaba dokunma duyularını taşır. – Lemniscus medialis ve lateralis: Duyusal bilgileri talamusa iletmede rol oynar.
Bütünleştirici Yollar:
Traktus tegmentalis centralis: Motor koordinasyonu için çeşitli beyin sapı çekirdeklerini birbirine bağlar.
Fasciculus longitudinalis medialis ve dorsalis: Göz hareketi koordinasyonu için okülomotor, troklear ve abdusens çekirdekleri arasındaki iletişimi kolaylaştırır.
İşlevsel Önemi
Orta beyin, motor ve duyusal yolları bütünleştirir, görsel ve işitsel refleksleri kontrol eder ve kranial sinir fonksiyonu için kritik olan çekirdekleri barındırır. Alt bölümleri, beynin ve omuriliğin farklı bölgeleri arasında sorunsuz iletişimi sağlayarak motor koordinasyonunu, duyusal işlemeyi ve otonomik kontrolü korur.
Gelişim
Orta beyin (mezensefalon), motor, duyusal ve refleksif işlevleri düzenleyen temel yapıların oluşumuna katkıda bulunarak nörogelişimde önemli bir role sahiptir. Aşağıda gelişimsel dönüm noktalarının ve önemli olayların ayrıntılı bir zaman çizelgesi bulunmaktadır.
Orta Beynin Gelişimsel Dönüm Noktaları
1. Erken Embriyonik Gelişim (3-4. Haftalar)
Nöral Tüp Oluşumu:
Orta beyin, üç birincil beyin vezikülünden (prosensefalon, mezensefalon, rombensefalon) biri olan mezensefalik vezikül‘ten kaynaklanır.
Bu aşama, mezensefalonun gelecekteki tektal ve tegmental bölgelere bölünmesinin temelini oluşturur.
Dorsal ve Ventral Polaritenin Belirlenmesi:
Notokordan gelen SHH (Sonic Hedgehog) sinyali ventral orta beyin yapılarını uyarır.
Çatı plakasından gelen WNT sinyali dorsal bölgelerin oluşumunu yönlendirir.
2. Farklılaşma (5-7. Haftalar)
Morfolojik Uzmanlaşma:
Tectum (dorsal plaka) ve tegmentum (ventral plaka) farklılaşmaya başlar.
Üçüncü ve dördüncü ventrikülleri birbirine bağlayan bir kanal olarak serebral su kemerinin (aqueductus mesencephali) oluşumu.
Nörogenez:
Ventriküler bölgedeki nöral progenitör hücreler çoğalır.
Orta beyin çekirdekleri (örn. substantia nigra, kırmızı çekirdek) nöronal farklılaşmadan ortaya çıkmaya başlar.
3. Orta Beyin Çekirdek Oluşumu (8-12. Haftalar)
Okülomotor ve Troklear Sinir Gelişimi:
Kranial sinirler III (okülomotor) ve IV (troklear) çekirdekleri görünür hale gelir.
Bu çekirdekler göz hareketi ve pupil refleksleri için hayati önem taşır.
Substantia Nigra: Substantia nigra‘nın dopaminerjik nöronları farklılaşarak motor kontrolünde önemli bir rol oynar.
Kırmızı Çekirdek: Nükleus ruber oluşur ve duruş ve hareketle ilgili motor çıktılarını koordine eder.
Tektal Plaka Gelişimi:
Üst kollikuli görsel refleksler ve baş ve göz hareketlerinin koordinasyonu için gelişir.
Alt kollikuli olgunlaşır ve işitsel işleme için kritik önem taşır.
4. Fonksiyonel Bütünleşme (13-20. Haftalar)
Sinaptogenez:
Orta beyindeki ve diğer beyin bölgeleri arasındaki sinirsel bağlantılar güçlenir.
Kortikospinal, kortikopontin ve kortikonükleer yollar yollar oluşturmaya başlar.
Retiküler Oluşum Genişlemesi: Orta beyindeki retiküler oluşum daha fazla sinaptik girdiyi entegre ederek uyarılmayı ve refleks düzenlemesini kolaylaştırır.
5. Fetal Dönem (21-40. Haftalar)
Miyelinleşme:
Miyelinleşmenin erken evreleri orta beyin lif yollarında (örn. medial lemniscus, kortikospinal yollar) meydana gelir.
Bu, duyusal ve motor işleme için sinyal iletim hızını artırır.
Duyusal ve Motor Sistemlerinin Olgunlaşması:
Üst ve alt kollikuli tarafından aracılık edilen işitsel ve görsel refleksler daha rafine hale gelir.
Substantia nigra ve ventral tegmental alandaki (VTA) dopaminerjik aktivite fetal hareketleri ve ödül yollarını desteklemeye başlar.
6. Doğum Sonrası Önemli Noktalar
Doğumdan Bebekliğe (0-1 yaş):
Kortikospinal yol dahil olmak üzere orta beyin yollarının hızlı miyelinlenmesi, kaba ve ince motor becerilerini kolaylaştırır.
Refleksif davranışlar (örneğin, görsel izleme ve işitsel irkilme refleksi) koliküler olgunlaşma nedeniyle işlevsel hale gelir.
Yürümeye Başlayan Çocuktan Erken Çocukluk Dönemine (1-5 yaş):
Motor koordinasyonunun rafine edilmesi kırmızı çekirdek ve substantia nigra yoluyla gerçekleşir.
Tektal devre olgunlaşması yoluyla daha yüksek düzeyde görsel ve işitsel işleme iyileşir.
Ergenlik (12-18 yaş):
Orta beyindeki dopaminerjik sistemler, motor kontrolü, duygusal düzenlemeyi ve ödül sistemlerini etkileyerek en üst düzey işlevsel kapasiteye ulaşır.
Yetişkinlikte Orta Beyindeki Temel İşlevler
Motor Kontrolü:
Substantia Nigra: Motor koordinasyonu için dopamin üretir (bozulması Parkinson hastalığına yol açar).
Kırmızı Çekirdek: Özellikle üst uzuvlar için motor aktiviteyi koordine eder.
Görsel Refleksler:
Üst Kollikuli: Sakkadik göz hareketlerini ve görsel takibi kolaylaştırır.
İşitsel İşleme:
Alt Kollikuli: Ses lokalizasyonunu ve işitsel refleksleri işler.
Otonom Düzenleme:
Edinger-Westphal Çekirdeği: Pupil daralması gibi parasempatik tepkileri düzenler.
Uyanıklık ve Dikkat:
Retiküler Oluşum: Uyanıklık ve dikkatte merkezi bir rol oynar.
İleri İçgörüler
Orta beynin erken gelişimi, sinyal yollarını (SHH, WNT) ve transkripsiyon faktörlerini (örn. OTX2, EN1/EN2) içeren sıkı bir şekilde düzenlenmiş bir süreçtir. Bu yollardaki bozulmalar, hidrosefali (su kanalı stenozuyla bağlantılı) veya motor ve duyusal işlevleri etkileyen nörogelişimsel bozukluklar gibi doğuştan gelen durumlara yol açabilir.
Keşif
Orta beyin (mesensefalon) anlayışı, teknoloji ve bilimsel yöntemlerdeki ilerlemelerle anatomik ve işlevsel içgörüler derinleştikçe yüzyıllar boyunca önemli ölçüde gelişmiştir.
Antik Çağ’dan Erken Modern Döneme
MÖ 4. Yüzyıl – Aristoteles:
Aristoteles, beyni, orta beyinden özel olarak bahsetmeden, kanı soğutma merkezi olarak tanımladı. Erken anatomik içgörüler ilkeldi.
MS 2. Yüzyıl – Galen:
Galen hayvanlar üzerinde diseksiyonlar gerçekleştirdi ve beyni ventriküllerden ve farklı bölgelerden oluşan bir yapı olarak tanımladı. Beyin sapından kritik bir yapı olarak bahsetti ancak orta beynin ayrıntılı bir farklılaşmasından yoksundu.
Rönesans Dönemi (15.-17. Yüzyıl)
1543 – Andreas Vesalius:
Vesalius, De humani corporis fabrica adlı eserinde ilk kapsamlı insan beyni çizimlerini sunmuştur. Ayrıntılı olmasına rağmen, orta beyin açıkça ayrı bir yapı olarak farklılaştırılmamıştır.
1664 – Thomas Willis:
Thomas Willis, Cerebri Anatome adlı eserinde beyin anatomisinin en erken ayrıntılı açıklamalarından birini sunmuştur. Beyin sapının rolünü vurgulamış ve içindeki alt yapıları tanımlamaya başlamıştır.
18. Yüzyıl
1720’ler – Raymond Vieussens:
Vieussens, beynin ventriküllerini tanımlamış ve orta beynin bölümlerini içeren beyin sapı anatomisine dair temel bilgiler sunmuştur.
1780’ler – Félix Vicq d’Azyr:
Beyin sapının, orta beynin parçaları da dahil olmak üzere ayrıntılı anatomik tasvirlerini sağladı ve yapılarını tanımlamak için sistematik isimlendirme kullandı.
19. Yüzyıl – İşlevsel İçgörüler Çağı
1809 – Luigi Rolando:
Beyin sapı da dahil olmak üzere belirli beyin bölgelerinin motor kontrolündeki merkezi rolünü belirledi. Bu, dolaylı olarak orta beynin önemini vurguladı.
1842 – Friedrich Arnold:
Arnold, serebral pedinkülleri (crura cerebri) orta beynin bir parçası olarak adlandırdı ve serebrumu beyin sapına bağlamadaki yapısal rollerini vurguladı.
1870 – David Ferrier:
Hayvanlar üzerinde elektriksel uyarım deneyleri yürüttü ve üst kollikulilerin görsel işleme ve reflekslerdeki rolünü ortaya koydu.
1871 – Eduard Hitzig ve Gustav Fritsch:
Motor kontrolü üzerindeki çalışmaları dolaylı olarak orta beynin motor yollarını koordine etmede rol oynadığını gösterdi.
1890 – Santiago Ramón y Cajal:
Cajal, gelişmiş mikroskopi tekniklerini kullanarak substantia nigra ve kırmızı çekirdek gibi orta beyin çekirdeklerinin hücresel mimarisini görselleştirdi.
20. Yüzyıl – Nöroanatomi ve Nörofizyoloji Alanındaki Gelişmeler
1910 – Heinrich Obersteiner:
Duyusal işlemede tektum, özellikle üst ve alt kollikulilerin anlaşılmasını ilerletti.
1920’ler – Otto Deiters ve Vladimir Bekhterev:
Orta beynin uyarılma ve dikkat üzerindeki rolünü vurgulayarak retiküler oluşum üzerine çalışmalar yürüttü.
1957 – Carlsson ve Hillarp:
Orta beyni motor kontrolü ve Parkinson hastalığıyla ilişkilendiren substantia nigra‘daki dopamin rolünü belirledi.
1960 – Arvid Carlsson:
Substantia nigra’da sentezlenen dopaminin motor fonksiyon için kritik olduğunu gösterdi. Bu keşif, orta beyni Parkinson patolojisiyle ilişkilendirdi ve dopamin bazlı tedavilerin geliştirilmesine yol açtı.
1970’ler – Görüntüleme ve Fonksiyonel Çalışmalar:
BT ve MRI taramaları, motor, duyusal ve refleksif fonksiyonları etkileyen lezyonların kesin lokalizasyonunu sağlayarak beyin ortası yapılarının canlıda görüntülenmesini sağladı.
21. Yüzyıl – Modern Gelişmeler
2000’ler – Fonksiyonel Görüntüleme:
Fonksiyonel MRI (fMRI) ve PET taramaları, substantia nigra gibi beyin ortası yapılarının motor görevler ve ödül temelli öğrenme sırasındaki aktivitesine dair ayrıntılı bilgiler sağladı.
2010’lar – Optogenetik:
Optogenetik teknikleri kullanarak araştırmacılar, motor kontrol ve ödül işlemedeki rollerini incelemek için belirli beyin ortası nöronlarını (örneğin, substantia nigra’daki dopaminerjik nöronlar) manipüle ettiler.
2020’ler – Orta Beyin Organoidleri:
Kök hücre araştırmaları, orta beyin organoidlerinin geliştirilmesine yol açarak, özellikle Parkinson hastalığı için orta beyin gelişimi ve hastalık modellemesinin incelenmesini mümkün kılmıştır.
İleri Okuma
Academic References (Ranked by Year)
Vieussens, R. (1685). Neurographia Universalis. Lyon: J. Certe.
Vicq d’Azyr, F. (1786). Traité d’Anatomie et de Physiologie, avec des Planches Colorées Représentant au Naturel les Divers Organes de l’Homme et des Animaux. Paris: Didot.
Arnold, F. (1842). Beschreibung der Nervensysteme des Menschen und der Tiere. Freiburg: Herder.
Ramón y Cajal, S. (1890). Recuerdos de mi Vida. Madrid: Imprenta de Nicolás Moya.
Parent, A., & Carpenter, M. B. (1996). “Neuroanatomical Organization and Connections of the Substantia Nigra and Globus Pallidus in Vertebrates.” Progress in Neurobiology, 46(2–3), 317–363.
Nieuwenhuys, R., Voogd, J., & Van Huijzen, C. (2007). The Human Central Nervous System: A Synopsis and Atlas. Berlin: Springer-Verlag.
O’Rahilly, R., & Müller, F. (2008). The Embryonic Human Brain: An Atlas of Developmental Stages (3rd ed.). Hoboken: Wiley-Blackwell.
Mesulam, M.-M. (2000). Principles of Behavioral and Cognitive Neurology (2nd ed.). Oxford: Oxford University Press.
Paxinos, G., & Watson, C. (2013). The Rat Brain in Stereotaxic Coordinates (7th ed.). Amsterdam: Elsevier.
Greig, L. C., Woodworth, M. B., Galazo, M. J., Padmanabhan, H., & Macklis, J. D. (2013). “Molecular Logic of Neocortical Projection Neuron Specification, Development, and Diversity.” Nature Reviews Neuroscience, 14(11), 755–769.
Standring, S. (2020). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (42nd ed.). Philadelphia: Elsevier.
“Klitoris” kelimesi, “küçük tepe” veya “ovmak” anlamına gelen Yunanca kleitoris kelimesinden gelir. İlk olarak 1615 yılında İngilizce olarak kullanılmıştır.
This content is available to members only. Please login or register to view this area.
Halk dilinde bızır denir. (Ar buẓr/baẓr بظر klitoris)
Kadın genital organının labia minora pudendi üst ucunda erektil bir organdır.
This content is available to members only. Please login or register to view this area.
Anatomi
Gelişim açısından, klitoris erkek penisin korpus kavernosumuna karşılık gelir.
Klitoris edep kemiğinin alt dallarından yükselir ve büyük labia arasında küçük bir tomurcuk gibi çıkıntı yapar.
Klitoral şaft (corpus clitoridis), kısmen septum corporum cavernosum tarafından bölünen klitoris kavernöz gövdesini (corpus cavernosum clitoridis) içerir.
Klitorisin ön ucunda, mukoza zarınızda çok sayıda Vater-Pacini gövdesi bulunan glans clitoridis bulunur.
Klitoris, küçük bir deri kıvrımı (prepus), preputium klitoridisi ile kaplıdır.
İnnervasyon
Die Klitoris wird vom Nervus dorsalis clitoridis innerviert, einem Ast des Nervus pudendus aus dem Plexus sacralis.Klitoris, sakral pleksustan pudendal sinirin bir dalı olan dorsal clitoridis siniri (Nervus dorsalis clitoridis) tarafından innerve edilir.
This content is available to members only. Please login or register to view this area.
Klinik
Klitoral bozukluklar gibi Klitoral yırtılma ve penis benzeri klitoral hipertrofi nadirdir.
İkincisi, adrenal kortekste artmış androjen oluşumunun (örneğin adreno-genital sendrom durumunda) veya seks hormonlarının alımının (örn., Anabolik steroidlerle doping yaparken) sonucu olabilir.
Klitorisin (klitoridektomi) çıkarılması, ilgili geniş kapsamlı vulvar kanseri ile tıbbi endikasyon için, ancak genital sakatlamanın bir parçası olarak kültürel nedenlerle çok daha fazla dünya çapında gerçekleştirilir.
Kozmetik nedenlerden dolayı, klitoral sünnet derisinin kısaltılması veya çıkarılması istenir ve yapılır (klitoral sünnet derisinin kısaltılması).
Tarih
Klitoris, vulvanın ön tarafında yer alan küçük, oldukça hassas bir organdır. İnsan vücudunda tek işlevi cinsel haz sağlamak olan tek organdır. Klitoris erektil dokudan oluşur, yani uyarıldığında erekte olabilir.
Klitoris yüzyıllardır biliniyor, ancak her zaman anlaşılmamış veya takdir edilmemiştir. Aslında, tarihin büyük bir bölümünde klitoris ya görmezden gelindi ya da göz ardı edildi. Hatta bazı kültürlerde tehlikeli ya da utanç verici bir organ olarak görülüyordu.
Son yıllarda klitorisin önemi konusunda artan bir farkındalık var. Bu kısmen, kadın zevki konusunda farkındalık yaratmaya yardımcı olan seks eğitimcileri ve aktivistlerin çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak, klitoris artık her zamankinden daha geniş çapta anlaşılmakta ve takdir edilmektedir.
İşte klitorisin tarihindeki bazı önemli olaylar:
1559: İtalyan bir anatomist olan Renaldus Columbus, klitorisi “keşfetmekle” tanınır. Buna “Venüs’ün aşkı” adını verdi ve şu anda onun birincil işlevi olduğunu bildiğimiz şeyden – zevk merkezi olarak bahsetti.
1672: Hollandalı bir anatomist olan Reignier de Graaf, klitorisin ilk ayrıntılı anatomik tanımını yayınladı.
1844: Alman anatomist George Ludwig Kolbelt, klitoral ampulleri ilk tanımlayan kişi oldu.
1948: Klitoris, önde gelen bir tıp ders kitabı olan Gray’s Anatomy’den silindi. Bu kısmen, klitorisin “eril” bir organ olduğuna ve kadın cinsel zevkinin vajinaya odaklanması gerektiğine inanan Sigmund Freud’un etkisinden kaynaklanıyordu.
1970’ler: Feminist hareket, klitorise olan ilginin yeniden canlanmasına yol açtı. Bu, Helen Kaplan’ın “Klitoris” ve Eve Ensler’in “Vajina Monologları” da dahil olmak üzere birçok kitabın yayınlanmasına yol açtı.
2000’ler: Klitoris daha yaygın bir tartışma konusu haline geldi. Bunun nedeni kısmen internet ve cinsel eğitimin artmasıdır.
Klitoris, kadın anatomisinin ve cinsel zevkin önemli bir parçasıdır. Bu kadar uzun süre yanlış anlaşılıp reddedilmiş olması üzücü. Ancak son yıllarda klitoris ve önemi konusunda artan bir farkındalık var. Bu olumlu bir gelişme ve umarım kadın cinselliğinin daha iyi anlaşılmasına yol açacaktır.
“Kontüzyon” kelimesi Latince ‘morartmak, dövmek veya ezmek’ anlamına gelen contundōkelimesinden fiilleri isme dönüştüren -iō son ekiyle birleştirilerek türetilmiştir. Bu, “kontüzyon ”a çürük veya ezici yaralanma anlamını verir.
Hal
Tekil
Çoğul
nominatif
contūsiō
contūsiōnēs
genitif
contūsiōnis
contūsiōnum
datif
contūsiōnī
contūsiōnibus
akusatif
contūsiōnem
contūsiōnēs
ablatif
contūsiōne
contūsiōnibus
vocatif
contūsiō
contūsiōnēs
Tıpta Kontüzyon
Kontüzyon**, doğrudan bir darbe veya çarpma sonucu dokularda meydana gelen hasarla karakterize bir yaralanma türüdür. Genellikle deriyi kırmadan alttaki dokunun *ezilmesini* içerir ve iç kanama, şişme ve morarmaya yol açar. Bir kontüzyonun şiddeti, travmanın gücüne ve ilgili dokuya bağlı olarak hafif ila şiddetli arasında değişebilir.
Çürük Türleri
Yumuşak Doku Kontüzyonu**: Genellikle cilt ve kaslarda görülür. Yaralanma bölgesinde morarma, şişme ve ağrıya neden olur.
Kemik Kontüzyonu: Kemik çürüğü olarak da bilinen bu durum yumuşak doku kontüzyonundan daha ağırdır ve kemiğin periost ve daha derin yapılarının yaralanmasını içerir.
Beyin Kontüzyonu: Beyin kontüzyonu, travma nedeniyle beyin dokusunun hasar görmesini içerir ve morarma, şişme ve bazen hematom gibi daha ciddi komplikasyonlara yol açar.
Contusion Cerebri (Beyin Kontüzyonu)
Beyin kontüzyonu**, kafaya gelen künt travmanın neden olduğu bir beyin hasarını ifade eder. Genellikle kazalardan, düşmelerden veya spor yaralanmalarından kaynaklanır. Kontüzyon, doku üzerine uygulanan yoğun basınç ve *kesme kuvvetleri* nedeniyle kollajen lifler gibi bağ dokusu yapılarının** kopmasına yol açar. Bu yaralanma beyin dokusu içinde kanamaya neden olarak hematom oluşumuna, beyin şişmesine (ödem) ve nörolojik hasar riskinin artmasına yol açabilir.
Kontüzyonların Patofizyolojisi
Kontüzyonun birincil mekanizması dokulara doğrudan travma olup, küçük kan damarlarının hasar görmesine ve kanın çevre dokulara sızmasına neden olarak aşağıdakilere yol açar:
Bağ Dokusunun Yırtılması: Kontüzyonlar, çarpma kuvveti nedeniyle kolajen liflerin ve bağ dokusu yapılarının yırtılmasına neden olur.
Kanın dışarı sızması: Hasarlı damarlardan kan çevre dokulara sızarak hematom oluşumuna (kan damarlarının dışında lokalize kan birikmesi) yol açar.
Ödem Oluşumu: Yaralanmanın neden olduğu iltihaplanma nedeniyle dokuda sıvı birikir. Bu da şişmeye yol açarak semptomların şiddetini artırabilir.
Şiddet: Hasarın boyutu ve kontüzyonun şiddeti travmanın yoğunluğuna bağlıdır. Hafif kontüzyonlar tipik olarak kendiliğinden düzelirken, şiddetli kontüzyonlar geri dönüşü olmayan doku hasarına ve iç kanama veya kalıcı fonksiyon bozukluğu gibi komplikasyonlara neden olabilir.
Beyin kontüzyonlarında** bu mekanizma kafa içi basıncının artmasına yol açarak potansiyel olarak beyin dokusunda daha fazla hasara, nörolojik defisitlere ve hatta tedavi edilmezse ölüme neden olabilir.
Kontüzyon Belirtileri
Hafif Kontüzyonlar: Lokalize ağrı, hassasiyet, şişme ve morarma yaygındır. Cilt altında biriken kandan kaynaklanan cilt rengi, çürük iyileştikçe kırmızıdan mora, maviye veya sarıya dönüşebilir.
Ciddi Çürükler**: Daha şiddetli ağrı ve şişliğe ek olarak, şiddetli kontüzyonlar *doku nekrozuna* (doku ölümü), iç kanamaya ve etkilenen bölgede işlev bozukluğuna neden olabilir.
Beyin Kontüzyonları**: Semptomlar arasında baş ağrısı, kafa karışıklığı, bilinç kaybı, nöbetler ve nörolojik defisitler (güçsüzlük, konuşma güçlüğü vb.) yer alır.
Çürüklerin Tedavisi
Hafif Çürükler:
Dinlenme ve Hareketsizleştirme**: Etkilenen bölgenin hareketini sınırlamak daha fazla yaralanmayı azaltmaya yardımcı olur ve iyileşmeyi sağlar.
Buz ve Kompresyon**: Bölgeye buz uygulamak şişliği ve iltihabı azaltmaya yardımcı olur. Bandajlarla kompresyon şişliği daha fazla kontrol edebilir ve destek sağlayabilir.
Ağrı Yönetimi: Asetaminofen veya ibuprofen gibi reçetesiz satılan ağrı kesici ilaçlar ağrıyı hafifletmeye ve iltihabı azaltmaya yardımcı olabilir.
Ciddi Çürükler:
Tıbbi Değerlendirme**: Şiddetli çürükler, özellikle iç kanamadan şüpheleniliyorsa, genellikle tıbbi müdahale gerektirir.
Cerrahi Müdahale**: Şiddetli morarmanın önemli doku hasarına neden olduğu durumlarda, örneğin *hematom tahliyesi* (biriken kanın alınması) veya dekompresyon ameliyatı (beyin kontüzyonları için), basıncı hafifletmek ve daha fazla hasarı önlemek için cerrahi müdahale gerekebilir.
Fiziksel Terapi**: Ciddi yaralanmalarda, özellikle kas veya kemik ezilmelerini içeren durumlarda, yaralı bölgeye işlev kazandırmak için rehabilitasyon gerekebilir.
Beyin Kontüzyonu Tedavisi
İzleme: Hafif beyin kontüzyonları, başka komplikasyonların ortaya çıkmadığından emin olmak için sık nörolojik kontroller ve beyin görüntülemesi (CT taramaları** veya MRI gibi) ile izlenebilir.
Cerrahi Tedavi**: Daha ciddi vakalarda, beyindeki basıncı azaltmak için ameliyat gerekebilir (örneğin, bir kan pıhtısının veya hematomun çıkarılması).
Rehabilitasyon**: Uzun süreli beyin yaralanmalarında, bilişsel ve fiziksel işlevleri eski haline getirmek için fizik tedavi, konuşma terapisi ve mesleki terapiyi içeren rehabilitasyon gerekli olabilir.
Keşif
Erken Tarihsel Gözlemler (Antik Çağ)
Hipokrat (MÖ 460-370 civarı)** ve Galen (MS 129-216): Eski hekimler, çürükleri (kontüzyonları) ve künt travmadan kaynaklanan yaralanmaları ilk tanımlayanlar arasındaydı. Dış travmanın, derinin kendisini kırmadan deri altındaki dokulara zarar verebileceğini fark etmişlerdir.
Patolojik Anlayışın Gelişimi (17. – 18. Yüzyıl)
Yüzyıl**: Hekimler yaralanma türleri (kontüzyonlar, laserasyonlar ve kırıklar) arasında ayrım yapmaya başladı. Künt travmadan kaynaklanan iç kanama ve doku hasarı kavramı netlik kazanıyordu.
Yüzyıl**: Otopsiler sırasında anatomik çalışmaların artması, kontüzyonların, özellikle de beyin yaralanmalarıyla ilgili olanların daha net anlaşılmasını sağladı.
Hematomun Tanınması (19. Yüzyıl)
1800’lar: Doku kontüzyonunun bir sonucu olarak hematom oluşumunun tanınması tıp literatüründe daha belirgin hale geldi. Jean-Martin Charcot ve diğer klinisyenler, travmanın dokularda kan birikmesine yol açarak görünür çürüklerin oluşmasına veya daha ciddi iç komplikasyonlara neden olabileceğini belirtmiştir.
Nörotravma ve Beyin Kontüzyonlarında Gelişmeler (20. Yüzyılın Başları)
1900s: Doktorlar beyin yaralanmalarını travmaya bağlayarak nörotravma alanının temelini oluşturdukça beyin kontüzyonları anlayışı da gelişti. Beyin kontüzyonlarının intrakraniyal kanama, ödem ve nörolojik defisitlere yol açtığı görüldü.
1920s: Röntgen teknolojisinin** kullanılmaya başlanması, kırıkların ve beyin yaralanmalarının daha iyi tespit edilmesini sağladı ve bu da kontüzyonların kanama gibi diğer travma türlerinden ayırt edilmesine yardımcı oldu.
Beyin Kontüzyonları için BT Taraması (1970’ler)
1970‘ler: Bilgisayarlı tomografi (BT) taramalarının** geliştirilmesi beyin kontüzyonlarının tespitinde devrim yarattı. BT taramaları, klinisyenlerin hematom, serebral ödem ve kontüzyonların varlığı da dahil olmak üzere beyin yaralanmalarını ayrıntılı olarak görselleştirmelerine olanak tanıyarak travmatik beyin yaralanmaları (TBI) için tanı ve tedavi planlamasını iyileştirdi.
Patofizyolojinin Yeniden Tanımlanması (1980’ler-1990’lar)
1980’ler-1990’lar**: Özellikle *sporla ilgili yaralanmalar* ve motorlu araç kazalarında meydana gelen kontüzyonların patofizyolojisi üzerine yapılan araştırmalar önemli ölçüde genişledi. Bilim insanları, hem yumuşak doku hem de beyin kontüzyonlarında meydana gelen kesme kuvvetleri, doku bozulması ve kanama mekanizmalarını araştırmaya başladı.
Çalışmalar, basınç kuvvetlerinin ve inflamasyonun kontüzyonların iyileşme sürecindeki etkisine odaklandı.
Travmatik Beyin Hasarı ve Kontüzyonlar (2000’ler)
2000s: Özellikle askeri personel ve sporcularda travmatik beyin hasarı (TBH) üzerine artan ilgi, beyin kontüzyonlarının etkilerinin daha iyi anlaşılmasına yol açtı. Hafif travmatik beyin yaralanmalarının** (beyin sarsıntıları) tanınması ve erken müdahalenin önemi artmış, sporcularda ve askerlerde beyin kontüzyonlarını yönetmek için protokoller geliştirilmiştir.
Beyin hasarı yönetimi için kılavuzların geliştirilmesi, görüntüleme, intrakraniyal basıncın izlenmesi ve uzun süreli rehabilitasyona vurgu yaparak beyin kontüzyonlarının tedavisini geliştirdi.
Görüntüleme ve Tedavideki Gelişmeler (2010’lar-Günümüz)
2010’lar-Günümüz: Manyetik rezonans görüntülemedeki (MRG) gelişmeler ve difüzyon tensör görüntüleme (DTI) kullanımı, yumuşak doku ve beyin kontüzyonlarının daha da hassas bir şekilde görüntülenmesini sağladı. Bu görüntüleme yöntemleri, ince beyin hasarlarının tespit edilmesine yardımcı oldu ve kontüzyonların nöral yolları nasıl etkilediğine dair içgörüler sağladı.
Ciddi dahili ve beyin kontüzyonlarının tedavisi için minimal invaziv cerrahi teknikler ve robotik cerrahi geliştirilerek sonuçlar iyileştirildi ve ciddi travma geçiren hastaların iyileşme süresi kısaltıldı.
İleri OKuma
Charcot, J. M. (1868). “Lectures on the diseases of the nervous system.” London: The New Sydenham Society.
Gennarelli, T. A., & Graham, D. I. (1998). “Neuropathology of head injuries.” Seminars in Clinical Neuropsychiatry, 3(3), 160-175.
Gennarelli, T. A., & Graham, D. I. (1998). “Neuropathology of the head injuries.” Seminars in Clinical Neuropsychiatry, 3(3), 160-175.
Smith, D. H., & Meaney, D. F. (2000). “Mechanisms of traumatic brain injury: The pathophysiology of focal brain injury.” Journal of Trauma, 49(5), 986-998.
Giza, C. C., & Hovda, D. A. (2001). “The neurometabolic cascade of concussion.” Journal of Athletic Training, 36(3), 228-235.
Iverson, G. L., & Lange, R. T. (2006). “Mild traumatic brain injury and neuropsychological functioning.” Journal of Clinical and Experimental Neuropsychology, 28(4), 456-467.
Maas, A. I., et al. (2008). “Traumatic brain injury: Pathophysiology and biomarkers.” Lancet Neurology, 7(8), 728-741.
Weber, J. T., & Maas, A. I. (2007). “Brain contusions and traumatic hemorrhage.” Traumatic Brain Injury, 2nd Edition, Cambridge University Press.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.