Sekel

“Sekel” terimi Latince “sequela” kelimesinden gelmektedir ve “takip eden” anlamına gelmektedir. Tıbbi terminolojide, önceki bir hastalık veya yaralanmanın sonucu olan bir durumu ifade eder.
Tıpta sekel, bir hastalık, yaralanma, tedavi veya başka bir travmadan kaynaklanan patolojik bir durumdur. Sekeller tipik olarak kroniktir ve ilk hastalık veya yaralanmanın akut fazını takiben uzun bir süre devam eder.

” Sequela ” teriminin tıbbi bağlamda en eski ve en dikkate değer kullanımlarından biri ünlü Romalı hekim Aulus Cornelius Celsus‘a (MÖ 25 – MS 50) atfedilir. Celsus, “De Medicina” adlı kapsamlı tıbbi çalışmasında, akut bir hastalık veya yaralanmayı takip eden uzun vadeli sonuçları ve koşulları tanımlamak için “sekel” terimini kullanmıştır.”De Medicina”: Bu kapsamlı tıbbi eser, diyet, farmakoloji, cerrahi ve hastalıkların tedavisi de dahil olmak üzere tıbbın çeşitli yönlerini ele alan sekiz kitaptan oluşmaktadır. Eski hekimlerin, bugün sekel olarak adlandırdığımız, hastalıkların ve yaralanmaların uzun vadeli sonuçlarını nasıl anladıkları ve yönettiklerine dair içgörüler sağlar.

Sekellerin Patolojik Örnekleri:

Nörolojik Sekeller:

  • İnme: Sekeller felç, konuşma güçlüğü (afazi), bilişsel bozukluklar ve kronik ağrıyı içerebilir.
  • Travmatik Beyin Hasarı (TBH): Uzun vadeli etkiler arasında hafıza kaybı, duygusal ve davranışsal değişiklikler ve kalıcı baş ağrıları yer alabilir.
  • Post-Polio Sendromu: İlk poliovirüs enfeksiyonundan yıllar sonra ortaya çıkan kas güçsüzlüğü, yorgunluk ve ağrı ile karakterizedir.

Kardiyovasküler Sekeller:

  • Miyokard Enfarktüsü (Kalp Krizi): Kronik kalp yetmezliğine, aritmilere ve gelecekteki kardiyak olay riskinin artmasına yol açabilir.
  • Hipertansiyon: Uzun süreli yüksek kan basıncı hipertansif kalp hastalığı, böbrek hasarı ve vasküler komplikasyonlara neden olabilir.

Solunum Sekelleri:

  • Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH): Kronik bronşit veya amfizemi takip ederek kalıcı solunum sıkıntısına ve akciğer fonksiyonlarında azalmaya yol açabilir.
  • Tüberküloz Sonrası: Aktif tüberküloz enfeksiyonundan sonra akciğer fibrozu ve solunum yetmezliği ortaya çıkabilir.

Gastrointestinal Sekeller:

  • İnflamatuar Bağırsak Hastalığı (IBD): Uzun vadeli sonuçlar arasında darlıklar, fistüller ve kolorektal kanser riskinde artış yer alabilir.
  • Kolesistektomi: Safra kesesinin alınması kronik ishale veya safra asidi malabsorpsiyonuna yol açabilir.

Kas İskelet Sistemi Sekelleri:

  • Romatoid Artrit: Eklem deformiteleri, kronik ağrı ve sakatlıkla sonuçlanabilir.
  • Osteomiyelit: Kronik kemik ağrısı ve kırıklara yol açabilen kemik enfeksiyonu.

Dermatolojik Sekeller:

  • Yanıklar: Ciddi yanıklar hipertrofik skarlaşmaya ve kontraktürlere neden olabilir.
  • Herpes Zoster (Zona): Kronik bir ağrı durumu olan postherpetik nevralji, deri lezyonları iyileştikten uzun süre sonra da devam edebilir.

Bulaşıcı Hastalık Sekelleri:

  • HIV/AIDS: Fırsatçı enfeksiyonlara ve malignitelere yol açan uzun vadeli bağışıklık sistemi tehlikesi.
  • Lyme Hastalığı: Tedavi sonrası Lyme hastalığı sendromu (PTLDS) yorgunluk, kas-iskelet ağrısı ve bilişsel zorlukları içerir.

Endokrin Sekeller:

  • Diabetes Mellitus: Uzun vadeli komplikasyonlar arasında nöropati, retinopati, nefropati ve kardiyovasküler hastalıklar yer alır.
  • Tiroid Bozuklukları: Tedavi edilmeyen hipotiroidizm veya hipertiroidizm kardiyovasküler ve nörolojik komplikasyonlara neden olabilir.

Psikiyatrik Sekeller:

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB): Travmatik olayların ardından bireyler uzun süreli anksiyete, geriye dönüşler ve depresyon yaşayabilir.
Depresyon: Uykusuzluk, madde bağımlılığı ve kardiyovasküler hastalık gibi kronik durumlara yol açabilir.

İleri Okuma

  1. Yehuda, R., & LeDoux, J. (2007). “Post-Traumatic Stress Disorder: Sequelae and Therapeutic Approaches.” Biological Psychiatry, 61(9), 1025-1032.
  2. Edwards, J. R., & Spector, T. D. (2008). “Chronic Musculoskeletal Sequelae of Rheumatoid Arthritis.” Arthritis & Rheumatism, 58(10), 2981-2990.
  3. Klein, N. P., & Bartlett, J. G. (2011). “Post-Treatment Lyme Disease Syndrome: Definition and Sequelae.” Journal of Infectious Diseases, 203(5), 747-753.
  4. Baumgart, D. C., & Sandborn, W. J. (2012). “Inflammatory Bowel Disease: Clinical Aspects and Sequelae.” Lancet, 380(9853), 1606-1619.
  5. Johnson, R. W., & Rice, A. S. (2014). “Postherpetic Neuralgia: Pathophysiology and Management.” New England Journal of Medicine, 371(16), 1526-1533.
  6. Smith, M. S., & Vowels, M. (2016). “Neurological Sequelae of Stroke.” Journal of Neurology, Neurosurgery & Psychiatry, 87(12), 1392-1398.
  7. Kim, J., & Fonarow, G. C. (2017). “Heart Failure as a Sequela of Myocardial Infarction.” American Journal of Cardiology, 120(8), 1231-1240.
  8. Liu, L., & Ho, Y. (2018). “Long-term Respiratory Sequelae of Tuberculosis.” American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 198(6), 730-740.
  9. Feldman, E. L., & Callaghan, B. C. (2019). “Diabetic Neuropathy and Other Sequelae.” Diabetes Care, 42(5), 949-958.

AdrenoLökoDistrofi (ALD)

“Adrenolökodistrofi” terimi üç unsuru birleştirir: “adreno-“, adrenal beze atıfta bulunur; beynin beyaz maddesini belirten “löko-“; ve doku dejenerasyonunu tanımlayan “distrofi“. ALD’ye benzeyen semptomların tanımları daha eskilere dayanmasına rağmen, bozukluk ilk olarak 1970’lerde ayrı bir hastalık olarak ayırt edildi.

Adrenolökodistrofi (ALD), çok uzun zincirli yağ asitlerinin (VLCFA’lar) vücut dokularında ve sıvılarında, özellikle merkezi sinir sisteminde ve adrenal kortekste birikmesiyle karakterize edilen bir grup kalıtsal metabolik bozukluğu ifade eder. Bu birikim, sinir hücrelerinin ilerleyici demiyelinizasyonuna yol açarak nörolojik sistemin işlevselliğini etkiler ve aynı zamanda adrenal yetmezliğe de neden olabilir.

ALD’nin genetik temeli ve VLCFA birikiminde yer alan biyokimyasal mekanizmaların tanımlanması yoluyla yapılan anlayışa önemli katkılarla, 20. yüzyılın sonlarında klinik olarak ayrıntılı bir şekilde ana hatları çizildi. ALD’nin, VLCFA’ların metabolizmasında rol oynayan bir taşıyıcı proteini kodlayan ABCD1 genindeki mutasyonlardan kaynaklandığının keşfedilmesi, hastalığın anlaşılması ve teşhis yaklaşımlarının geliştirilmesi açısından çok önemli olmuştur.

Patofizyoloji

Adrenolökodistrofi (ALD), öncelikle sinir sistemini ve adrenal bezleri etkileyen karmaşık bir genetik hastalıktır. ALD’nin patofizyolojisi, çok uzun zincirli yağ asitlerinin (VLCFA’lar) metabolizmasındaki bozulmaya odaklanır ve bunların birikmesine yol açar, bu da sinir hücrelerinin miyelin kılıfında ilerleyici hasara ve adrenal bez fonksiyon bozukluğuna neden olur. Patofizyolojik mekanizmalar birkaç temel alana ayrılabilir:

Genetik Mutasyon ve VLCFA Birikimi

ALD, X kromozomunda bulunan ABCD1 genindeki mutasyonlardan kaynaklanır. Bu gen, ATP bağlayıcı kaset (ABC) taşıyıcı ailesinin bir üyesi olan bir taşıyıcı protein olan adrenolökodistrofi proteinini (ALDP) kodlar. ALDP ağırlıklı olarak peroksizomal membranda eksprese edilir ve VLCFA’ların, β-oksidasyonla parçalandıkları peroksizoma taşınmasında rol oynar. ABCD1’deki mutasyonlar, işlevsiz ALDP’ye yol açarak hücrelerde, özellikle adrenal korteks ve beyinde VLCFA’ların birikmesine neden olur.

Demiyelinizasyon

VLCFA’ların sinir sisteminde, özellikle de beynin beyaz maddesinde birikmesi, sinir liflerini çevreleyen miyelin kılıfının tahrip olmasına yol açar. Miyelin, sinir hücreleri boyunca elektriksel uyarıların uygun şekilde iletilmesi için gereklidir. Miyelinin tahribatı (demiyelinizasyon) nöral sinyallemeyi bozar, nörolojik eksikliklere ve hastalığın ilerlemesine yol açar.

Oksidatif Stres ve İnflamasyon

VLCFA’ların birikmesi, sinir dokularında artan oksidatif stres ve iltihaplanma ile ilişkilidir. Oksidatif stres, lipidler, proteinler ve DNA gibi hücre bileşenlerine zarar verebilecek serbest radikallerin ve diğer reaktif türlerin neden olduğu hasarı ifade eder. ALD’de oksidatif stresin miyelin kılıfının bozulmasına ve hücresel fonksiyon bozukluğuna katkıda bulunduğu düşünülmektedir.

Bağışıklık Tepkisi ve Nöroinflamasyon

ALD’nin serebral formlarında anormal bir bağışıklık tepkisi, miyelin hasarının ilerlemesinde rol oynar. Bağışıklık hücreleri, özellikle makrofajlar ve mikroglia, VLCFA’ların birikmesine ve bunun sonucunda ortaya çıkan hasara yanıt olarak etkinleştirilir. Bu bağışıklık hücreleri, miyelin kılıfına daha fazla zarar veren ve nörolojik gerilemeyi şiddetlendiren sitokinleri ve diğer inflamatuar aracıları serbest bırakır.

Adrenal Yetmezlik

ALD ayrıca adrenal bezleri de etkileyerek adrenal yetmezliğe (Addison hastalığı) yol açar. VLCFA birikiminin adrenal bez hasarına yol açtığı kesin mekanizma tam olarak anlaşılmamıştır, ancak VLCFA’ların adrenal kortikal hücreler üzerindeki toksik etkilerinin, özellikle kortizol ve aldosteron olmak üzere hormon üretimini bozduğuna inanılmaktadır.

Tarih

Adrenolökodistrofinin (ALD) farklı bir tıbbi durum olarak tarihsel keşfi, onlarca yıllık tıbbi araştırmalar sonucunda gelişen açık tanımlama ve anlayışla birlikte, 20. yüzyılın başlarına kadar uzanmaktadır.

ALD, tıbbi literatürde ilk kez 1920’lerde ve 1930’larda çeşitli isimler ve açıklamalar altında tanımlanmış olup, özellikle nörolojik semptomları adrenal yetmezlik ile birleştiren vakaları içermektedir. Ancak 1970 yılına kadar “adrenolökodistrofi” terimi resmi olarak kullanılmaya başlandı.

Temel Gelişmeler ve Katkılar

  • Siemerling ve Creutzfeldt (1923): ALD’ye benzeyen ilk kayıtlardan biri Ernst Siemerling ve Hans Gerhard Creutzfeldt tarafından belgelendi. Beyin ve adrenal bezlerdeki değişiklikleri içeren ve geriye dönük olarak ALD semptomlarına uyan bir vakayı tanımladılar.
  • Michael Blaw (1970): Michael Blaw “adrenolökodistrofi” terimini icat etti. ALD’yi diğer lökodistrofilerden ve nörolojik bozukluklardan ayırmaya yardımcı olan nörolojik düşüş ile adrenal yetmezlik kombinasyonunu vurgulayarak hastalığın klinik tablosunu anlattı.
  • Powers ve Schaumburg (1973): ALD’nin biyokimyasal doğası 1970’lerin başında anlaşılmaya başlandı. James M. Powers ve Herbert Schaumburg, etkilenen bireylerin dokularında çok uzun zincirli yağ asitlerinin (VLCFA’lar) karakteristik birikimini tanımlayarak hastalık için biyokimyasal bir belirteç oluşturdu.
  • Moser ve ark. (1981): Hugo W. Moser, ALD’nin biyokimyasal ve genetik yönlerinin daha da tanımlanmasında önemli bir rol oynadı. Çalışmaları VLCFA’ların metabolizması üzerine ayrıntılı çalışmaları içeriyordu ve ALD’nin genetik temelinin anlaşılmasına önemli katkılarda bulundu.

Genetik ve Moleküler Atılımlar

ALD’nin genetik temeli 1990’larda ABCD1 genindeki mutasyonların tanımlanmasıyla aydınlatıldı:

1993: Patrick Aubourg ve meslektaşları, X kromozomu üzerindeki ABCD1 geninde mutasyonlar tespit ederek hastalığın X’e bağlı kalıtım modelini açıkladılar. Bu keşif, genetik test ve danışmanlık açısından çok önemliydi ve taşıyıcıların ve etkilenen bireylerin belirlenmesi için net bir teşhis yolu sağlıyordu.

İleri Okuma

  1. Moser, H.W., Smith, K.D., Watkins, P.A., Powers, J., & Moser, A.B. (2001). X-Linked Adrenoleukodystrophy. In Scriver, C.R., Beaudet, A.L., Sly, W.S., Valle, D., Childs, B., Kinzler, K.W., & Vogelstein, B. (Eds.), The Metabolic & Molecular Bases of Inherited Disease (8th ed., pp. 3257-3301). McGraw-Hill.
  2. Kemp, S., Pujol, A., Waterham, H.R., van Geel, B.M., Boehm, C.D., Raymond, G.V., Cutting, G.R., Wanders, R.J.A., & Moser, H.W. (2001). ABCD1 mutations and the X-linked adrenoleukodystrophy mutation database: Role in diagnosis and clinical correlations. Human Mutation, 18(6), 499-515.
  3. Berger, J., & Forss-Petter, S. (2014). Peroxisomal disorders: Genotype-phenotype relationships. Biochimica et Biophysica Acta (BBA) – Molecular Basis of Disease, 1842(5), 600-606.
  4. Kemp, S., Berger, J., & Aubourg, P. (2012). X-linked adrenoleukodystrophy: Clinical, metabolic, genetic and pathophysiological aspects. Biochimica et Biophysica Acta (BBA) – Molecular Basis of Disease, 1822(9), 1465-1474.
  5. Huffnagel, I.C., Dijkgraaf, M.G., Janssens, G.E., et al. (2019). Disease progression in women with X-linked adrenoleukodystrophy is slow. Orphanet Journal of Rare Diseases, 14, 30.
  6. Moser, H.W., Raymond, G.V., Lu, S.E., et al. (2005). Follow-up of 89 asymptomatic patients with adrenoleukodystrophy treated with Lorenzo’s oil. Archives of Neurology, 62(7), 1073-1080.
  7. Blaw, M.E. (1970). Melanodermic type leukodystrophy (adrenoleukodystrophy). In Vinken, P.J., & Bruyn, G.W. (Eds.), Handbook of Clinical Neurology (Vol. 10, pp. 128-133). North-Holland Publishing Company.
  8. Powers, J.M., & Schaumburg, H.H. (1973). Adreno-leukodystrophy (sex-linked Schilder’s disease): A pathologic study of fifty cases. Neurology, 23(9), 869-881.
  9. Moser, H.W., Smith, K.D., Watkins, P.A., Powers, J., & Moser, A.B. (2001). X-linked adrenoleukodystrophy. In Scriver, C.R., Beaudet, A.L., Sly, W.S., et al. (Eds.), The Metabolic and Molecular Bases of Inherited Disease (8th ed., pp. 3257-3301). McGraw-Hill.
  10. Aubourg, P., Adamsbaum, C., Lavallard-Rousseau, M.C., et al. (1993). Brain MRI and electrophysiological abnormalities in preclinical and clinical X-linked adrenoleukodystrophy. Neurology, 43(8), 1463-1469.

Azurofilik

“Azurofilik” terimi, mavinin bir tonu olan “azure” sözcüğünden ve “güçlü bir yakınlığa sahip olmak” anlamına gelen Yunanca “philic” teriminden türetilmiştir. Tarihsel olarak azurofilik, mikroskobik boyama tekniklerindeki gelişmelerle, özellikle de gök mavisi boyaların histoloji ve hücresel biyolojide yaygın olarak kullanılmaya başlanmasıyla ön plana çıkan bir terimdi.

Azurofilik, belirli hücre yapılarının gök mavisi boyalara bağlanma eğilimini ifade eder. Mikroskobik incelemede bu hücre yapıları Giemsa boyası ile boyandığında kırmızımsı ila mor renkte görünür. Romanowsky boyası ayrıca azurofilik granülleri etkili bir şekilde işaretleyerek onlara bordo veya merlot tonu verebilir. Bu boyama özellikleri azurofilik granülleri histolojik çalışmalar ve hücresel farklılaşma için çok değerli kılar.

Konum ve Biyokimyasal Bileşim

Azurofilik granüller ağırlıklı olarak lökositlerin, özellikle de nötrofillerin sitoplazmasında bulunur. Kemik iliğinde granülosit farklılaşması sırasında sentezlenirler. Granüller, gelecekte bağışıklık tepkilerinde kullanılmak üzere depolanan çok sayıda hidrolitik enzim içerir.

Hücresel Biyolojide İşlev

Sindirim ve Bakteri Öldürücü Rolleri: Azurofilik granüller, hücresel kalıntıları ve patojenleri parçalayabilen enzimlerle doludur. İstilacı mikroorganizmalara karşı hücrenin ilk savunma hattı olarak hizmet ederler.

Düzenleyici Fonksiyonlar: Azurofilik granüller, sindirim rollerinin ötesinde, proinflamatuar ürünleri parçalayarak inflamasyonu düzenleyebilen maddeler de içerir.

Klinik anlamı

Klinik ortamlarda azurofilik granüllerin anlaşılması, bağışıklık tepkisi mekanizmalarına ilişkin önemli bilgiler sağlayabilir. Enzimatik içerikleri enfeksiyonlarla mücadelede önemli bir rol oynar ve bu nedenle bağışıklık sistemini tehlikeye atan koşullar altında incelenebilir.

Azurofilik granüller, immünoloji ve patoloji alanında hücresel uzmanlaşmanın büyüleyici bir örneği olarak hizmet eder. Benzersiz boyama özelliklerinden çok işlevli enzimatik içeriklere kadar değişen özellikleri, onları devam eden araştırma ve klinik ilgi konusu haline getirmektedir.

Azurofilik Granüller

“Azurofilik” terimi, belirli hücre yapılarının gök mavisi boyaları bağlama ve bunları mikroskopik incelemede görünür kılma yeteneğinden gelir. Bu azurofilik hücre yapıları, genellikle beyaz kan hücreleri olarak bilinen lökositlerin sitoplazmasında özellikle belirgindir. Bu makale azurofilik granüllerin, bunların özelliklerinin, fonksiyonlarının ve lökositlerin hücresel biyolojisindeki rollerinin derinlemesine anlaşılmasını amaçlamaktadır.

Azurofilik Granüllerin Özellikleri

  • Renklenme: Azurofilik hücre yapıları, Giemsa boyası ile boyandığında tipik olarak kırmızımsı ila mor renkte görünür. Bu özellik, hücresel bileşenlerin farklılaşmasının çok önemli olduğu histolojik çalışmalarda özellikle değerlidir.
  • Boyama: Romanowsky boyası, beyaz kan hücrelerindeki azurofilik granülleri etkili bir şekilde boyayarak bordodan merlota kadar değişen bir renk üretir. Bu leke aynı zamanda hiperkromatinin vurgulanmasına da yardımcı olur.
  • Yeri: Bu granüller kemik iliğinde granülositlerin farklılaşması sırasında sentezlenir. Nötrofilik lökosit öncüleri, gelecekte kullanılmak üzere azurofilik granüllerde büyük miktarda lizozomal enzim üretir ve depolar.

Granül Çeşitleri: Birincil ve İkincil

Birincil Granüller: Bunlar, yutulan mikroorganizmaların öldürülmesinden ve sindirilmesinden sorumlu enzimleri içerir. Nötrofil granüllerinin “işgücü” olarak kabul edilirler.

İkincil Granüller: Bunların hücre dışında düzenleyici işlevleri vardır ve birincil granüllere göre daha az anlaşılmıştır.

Azurofilik ve Spesifik Granüller

Azurofilik ve spesifik granüllerin doğası biraz zıt olabilir:

  • Azurofilik Granüller: Bunlar çok sayıda lizozomal, hidrolitik enzimle dolu birincil lizozomlardır. Bileşimleri ve işlevleri açısından iyi anlaşılmışlardır.
  • Spesifik Granüller: Alkalen fosfataz dışında içerikleri bilinmediğinden doğası belirsizliğini koruyor.

Nötrofillerdeki Azurofilik Granüllerin Fonksiyonları

  • Sindirim ve Bakteri Öldürme İşlevleri: Yutulan patojenlerin sindirimine ve öldürülmesine yardımcı olan enzimler sağlarlar.
  • Enflamasyonu Düzenler: Enflamasyonu teşvik eden ürünlerin parçalanmasında rol oynarlar.
  • Kalsiyum Düzenlemesi: Hücre içi kalsiyumun düzenlenmesinde rol oynayabilirler, ancak bu hala araştırılmaktadır.


Azurofilik granüller, lökositlerin, özellikle de nötrofillerin işlevselliğinde çok önemlidir. Sadece patojenlerin yok edilmesi için gerekli olan enzimlerin rezervuarı olarak hizmet etmezler, aynı zamanda hücre içi aktiviteleri ve inflamasyonu da potansiyel olarak düzenlerler. Özelliklerini anlamak, özellikle bağışıklık tepkisi bağlamında hücresel biyolojinin karmaşık mekanizması hakkında fikir verebilir.

Tarihçe

Azurofilik granüller, nötrofillerde ve diğer beyaz kan hücrelerinde bulunan bir tür lizozomdur. Bazı boyalarla boyandıklarında mavi-mor renklerinden dolayı adlandırılırlar. Azurofilik granüller, bakterileri ve diğer yabancı istilacıları parçalayabilen çeşitli enzimler içerir.

Azurofilik granüller ilk olarak 1800’lerin sonlarında Alman doktor Paul Ehrlich tarafından tanımlandı. Ehrlich, nötrofillerdeki azurofilik granülleri tanımlamak için yeni bir boyama tekniği kullandı. Ayrıca azurofilik granüllerin, “granülositler” adını verdiği çeşitli enzimler içerdiğini de keşfetti.

1900’lerin başında bilim adamları, azurofilik granüllerin nötrofil fonksiyonundaki rolünü araştırmaya başladı. Azurofilik granüllerin, nötrofillerin bakterileri yutup yok ettiği fagositoz sürecinde önemli bir rol oynadığını keşfettiler. Ayrıca azurofilik granüllerin, bakterileri ve diğer yabancı istilacıları öldürmek için kullanılabilecek çeşitli başka enzimler içerdiğini de keşfettiler.

  • Azurofilik granüllere bazen “birincil granüller” denir çünkü bunlar nötrofillerde gelişen ilk granül türüdür.
  • Azurofilik granüller çok yoğundur, bu yüzden çok koyu renkte boyanırlar.
  • Azurofilik granüller, bakteriler veya diğer yabancı istilacılar tarafından aktive edildiklerinde nötrofillerden salınır.
  • Azurofilik granüllerdeki enzimler bakterilerin hücre duvarlarını parçalayarak öldürebilir.
  • Azurofilik granüller ayrıca tümör hücreleri gibi diğer hücre türlerini parçalayabilen enzimler de içerir.

Tarihsel Anekdotlar

  • 1940’larda Amerikalı doktor George Palade, azurofilik granüllerin yapısını incelemek için elektron mikroskobu kullandı. Palade, azurofilik granüllerin, her biri farklı türde enzim içeren çok sayıda küçük bölmeden oluştuğunu keşfetti.
  • 1950’lerde Amerikalı doktor William B. Castle, azurofilik granüllerdeki enzimlerin aktivitesini ölçmek için yeni bir teknik geliştirdi. Castle’ın tekniği bugün hala belirli kan hastalıkları türlerine sahip hastaları teşhis etmek ve izlemek için kullanılıyor.
  • 1960’larda Amerikalı doktor David G. Nathan, azurofilik granüllerdeki enzimlerden birindeki eksikliğin, kronik granülomatöz hastalık adı verilen nadir bir kan hastalığına neden olabileceğini keşfetti. Kronik granülomatöz hastalık yaşamı tehdit eden enfeksiyonlara yol açabilen ciddi bir durumdur.

Kaynak

  1. Borregaard, N., & Cowland, J. B. (1997). Granules of the human neutrophilic polymorphonuclear leukocyte. Blood, 89(10), 3503-3521.
  2. Faurschou, M., & Borregaard, N. (2003). Neutrophil granules and secretory vesicles in inflammation. Microbes and Infection, 5(14), 1317-1327.
  3. Borregaard, N., & Cowland, J. B. (1997). Granules of the human neutrophilic polymorphonuclear leukocyte. Blood, 89(10), 3503-3521.
  4. Faurschou, M., & Borregaard, N. (2003). Neutrophil granules and secretory vesicles in inflammation. Microbes and infection, 5(14), 1317-1327.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kangren

Eski Yunanca’dan gangraina (γάγγραινα) – ülser.

Kangren, pıhtılaşma nekrozunun özel bir şeklidir. Genellikle uzun süreli rölatif veya mutlak iskemi sonrasında gelişir ve nekroz, doku büzülmesi ve siyahımsı renk değişikliği ile karakterizedir.

Sınıflandırma

Morfolojik olarak iki tür kangren ayırt edilebilir:

  • Kuru kangren: Kanın bozunma ürünleri nedeniyle nekrotik alan siyahımsı bir renk alır. Sıvının buharlaşması dokunun mumyalaşmasına, büzülmesine ve kurumasına yol açar. Kuru kangrenin tipik örnekleri diyabetik ayak veya sigara içenlerin bacağı olarak adlandırılan durumlardır.
  • Nemli kangren (çürüme): Nemli kangren, kuru kangrenin çürütücü bakterilerle enfekte olmasından kaynaklanır. Nekrotik alan proteinoliz nedeniyle renk değiştirir, sıvılaşır ve hoş olmayan, kokuşmuş bir koku ile karakterize edilir. Nemli kangrene örnek olarak bacak ülserleri verilebilir.

Clostridium perfringens veya diğer anaerobik bakterilerle oluşan enfeksiyonlara çürümüş gangrenöz yara enfeksiyonları denir.

Kangren neden oluşur?

Vücudunuzun bir bölgesine kan akışı kesintiye uğradığında kangren gelişebilir. Bu durum bir yaralanma, enfeksiyon veya dolaşımınızı etkileyen altta yatan bir durumun sonucu olarak ortaya çıkabilir.

Kangren tedavi edilebilir mi?

Bir enfeksiyonun neden olduğu kangren genellikle tablet veya enjeksiyon olarak verilebilen antibiyotiklerle tedavi edilebilir. Enjeksiyonlar genellikle ameliyat olmanız gerekiyorsa veya ciddi bir enfeksiyonunuz varsa gereklidir.

Hematoksilen-eozin boyası

Hematoksilen-eozin boyama doku morfolojisini gözlemlemek için histoloji ve patolojide en yaygın kullanılan tekniklerden biridir. İki boyanın kimyasal özelliklerinden yararlanarak hücresel yapılar arasında net bir ayrım sağlar: Hematoksilen ve eozin. Bu yöntem, patologların doku örneklerini analiz etmesine ve farklı boyama modellerine dayanarak teşhis koymasına olanak tanır.

1. Hematoksilen: Bazofilik Yapıların Boyanması

Hematoksilen, kütük ağacının (Haematoxylum campechianum) öz odunundan elde edilen doğal bir boyadır. Bununla birlikte, hematoksilin tek başına hemateine oksitlenene kadar etkili bir boya değildir, daha sonra metal iyonlarıyla (genellikle alüminyum) bağlanarak hemalum kompleksini oluşturur. Bu kompleks hematoksilene yoğun boyama özelliklerini verir.

  • Hematoksilen neyi boyar?
    Hematoksilen bazik formunda pozitif yüklüdür ve hücre içindeki negatif yüklü veya asidik (bazofilik) yapılara, özellikle de DNA ve RNA gibi nükleik asitler bakımından zengin olanlara bağlanır. Böylece aşağıdaki gibi yapıları boyar:
  • DNA’nın yoğun olarak paketlendiği Hücre çekirdekleri.
  • RNA bakımından zengin ribozomlar içeren kaba endoplazmik retikulum (rER)**.
  • RNA ile ilişkili oldukları için Ribozomlar. Hematoksilen ile boyandığında, bu bazofilik yapılar mikroskop altında mavi veya koyu mor görünür. Bu, farklı hücre tiplerini ve aktivitelerini tanımlamak için anahtar olan hücre çekirdeklerini ayırt etmeyi kolaylaştırır.
  • Etki mekanizması**:
    Hematoksilin ve bir mordan (genellikle *alüminyum tuzları*) ile oluşturulan boyama kompleksi olan hemalum, pozitif bir yüke sahiptir. Hücre çekirdeklerinin DNA’sındaki *negatif yüklü fosfat gruplarına* bağlanır. Bu nedenle, esas olarak nükleik asitlerden oluşan hücre çekirdekleri, hematoksilen için güçlü bir afinite sergiler ve koyu mavi veya mor görünümlerine neden olur.

2. Eosin: Asidofilik Yapıların Boyanması

Eosin, kömür katranından elde edilen sentetik bir boyadır ve ksanten grubu boyalara aittir. Hematoksilene bağlanmayan bileşenleri renklendirerek kontrast sağlayan H&E boyamasında hematoksilene karşı bir karşı boya olarak yaygın şekilde kullanılır.

  • Eozin neyi boyar?
    Eozin basit (asidofilik) veya pozitif yüklü hücresel bileşenleri boyar. Bunlar proteinler açısından zengin yapıları içerir, örneğin:
  • Çeşitli proteinler ve enzimler içeren Sitoplazma.
  • Yüksek protein içeriği nedeniyle Mitokondri.
  • Pürüzsüz endoplazmik retikulum (SER)**.
  • Hücre dışı matristeki Kolajen lifler.
  • Bir protein olan hemoglobin içeren Eritrositler (kırmızı kan hücreleri). Eozin tipik olarak bu yapılara pembe ila kırmızı bir renk verir ve hematoksilenle boyanmış çekirdeklerin mavi-mor rengine karşı kontrast sağlar.
  • Etki mekanizması**:
    Eozin *asidik bir boyadır* ve negatif yük taşır. Sitoplazma ve hücre dışı matriksteki proteinlerin amino grupları başta olmak üzere pozitif yüklü (bazik) yapılara bağlanır. Bu, sitoplazma ve kolajen lifleri gibi asidofilik yapıların karakteristik pembe ila kırmızı bir renk almasına neden olur.

3. Boyama Süreci ve Pratik Uygulamalar

H&E boyama işlemi tipik olarak lamlara monte edilmiş doku kesitlerine sırayla hematoksilen ve eozin uygulanmasını içerir:

  1. Hematoksilen uygulaması: Doku ilk olarak hematoksilen ile boyanarak çekirdek ve ribozomlar gibi bazofilik yapılara bağlanmasına izin verilir.
  2. Farklılaşma: Hematoksilen boyamasından sonra doku, fazla boyayı uzaklaştırmak ve sadece yüksek nükleik asit içeriğine sahip yapıların boyayı tutmasını sağlamak için bir farklılaştırma aşamasından geçebilir.
  3. Eozin karşı boyama: Fazla hematoksilen yıkandıktan sonra dokuya eozin uygulanır. Eozin, sitoplazma gibi temel bileşenleri karşı boyayarak çekirdekler ve diğer hücre yapıları arasında net bir kontrast oluşturur.

4. Klinik ve Tanısal Önem

H&E boyama patoloji laboratuvarlarında rutin bir işlemdir ve başta kanser olmak üzere çeşitli hastalıkların teşhisinde temel teşkil eder. H&E tarafından sağlanan farklı boyama patologların doku mimarisini değerlendirmesine, hücresel anormallikleri tanımlamasına ve inflamasyon, nekroz veya malignite gibi patolojik değişikliklerin varlığını belirlemesine olanak tanır.

  • Kanser teşhisi**: Tümör patolojisinde H&E boyama, genellikle artmış nükleer boyut ve düzensizlik gibi anormal nükleer özellikler gösteren ve yüksek mitotik aktivite sergileyebilen kanser hücrelerinin organizasyonunu ve morfolojisini tanımlamaya yardımcı olur.
  • Bulaşıcı hastalıklar**: Bu teknik ayrıca, eozinofilik döküntülerle çevrili yoğun, bazofilik çekirdeklere sahip hücre kümeleri olarak görülebilen enflamatuar infiltratlar ve nekroz dahil olmak üzere enfeksiyonlara karşı *doku reaksiyonlarını* tanımlamak için de kullanılır.

5. Boyaların Kimyasal Özellikleri

  • Hematoksilin: Doğal bir boyadır ancak sadece hematine oksitlendiğinde boya olarak etkili hale gelir. Boyama sırasında oluşan kompleks olan hemalum, hücredeki DNA ve RNA’ya olan afinitesi için gereklidir.
  • Eozin**: Bir *sentetik boya* olan eozin, kömür katranından elde edilir ve karakteristik kırmızı-sarı bir görünüme sahiptir. Tekstil ve kağıt boyama gibi başka bağlamlarda da kullanılır, ancak asidik yapısı onu histolojide protein açısından zengin hücre bileşenleri için ideal bir boya yapar.

6. Bazofilik ve Asidofilik Yapıların Karşılaştırılması

  • Bazofilik (hematoksilen ile boyanmış)**: Bunlar, hematoksilen gibi bazik boyalara güçlü bir afinitesi olan *çekirdek* gibi asidik yapılardır.
  • Asidofilik (eozin ile boyanmış)**: Bunlar, eozin gibi asidik boyalara afinitesi olan *sitoplazma* ve kollajen gibi temel yapılardır.

Bu nedenle, hematoksilen ve eozinin kombinasyonu doku mimarisinin kapsamlı bir görünümünü sağlar, çünkü iki boya kimyasal özelliklerine göre farklı hücresel bileşenleri vurgular.

Keşif

Hematoksilen ve Eozin (H&E) boyamanın** hikayesi, patoloji tarihi ve insan dokusunu daha iyi anlama arayışı ile derinden iç içe geçmiştir. Yüzyıllar boyunca, bilim insanları ve doktorlar doku görselleştirmesini geliştirmek için teknikler geliştirmiş ve bir zamanlar çıplak gözle görülemeyen hastalıkların teşhisini mümkün kılmıştır. Bugün hala laboratuvarlarda yaygın olarak kullanılan H&E boyama, hem bilimsel yaratıcılığın hem de daha iyi klinik teşhis arayışının bir kanıtı olarak duruyor. Bu tekniği şekillendiren kilometre taşları, histolojinin bir disiplin olarak gelişimini yansıtan büyüleyici tarihi hikayelere dayanmaktadır.

1. Erken Boya Keşifleri: Hematoksilenin Kökenleri (18.-19. Yüzyıl)

H&E boyamanın ilk bileşeni olan hematoksilenin tarihi, tıpta kullanılmasından çok önce doğal boyaların keşfedilmesiyle başlar. Orta Amerika’ya özgü bir ağaç olan Logwood (Haematoxylum campechianum), yerli halklar tarafından tekstil boyamada kullanılmıştır. Bu ağacın öz odunundan hematoksilin elde edilmesi 18. yüzyılda ticari açıdan önemli hale geldi ve boya, koyu mor ve mavi tonlar ürettiği için değer gördüğü Avrupa’ya ihraç edildi.

Hematoksilenin tıp alanındaki potansiyelinin farkına varılması 19. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. 1865 yılında Fransız kimyager Alfred Chevallier histolojide kullanıldığında hematoksilenin boyama özelliklerini keşfetti. Aynı dönemde doktorlar mikroskop altında doku tiplerini ayırt etmek için etkili boyalar aramaya başladılar. Hematoksilen, DNA’ya olan yakınlığı nedeniyle çekirdeklerin boyanmasında özellikle etkili olduğunu kanıtladı ve doku kesitlerinde belirgin bir kontrast sundu. Chevallier’in keşfi kısa sürede yayıldı ve hematoksilen laboratuvarlarda yaygın olarak kullanılmaya başlandı.

Ünlü bir erken dönem anekdotu, 19. yüzyılın sonlarında boyama yöntemlerini geliştirmenin yollarını arayan bir Alman patolog olan Dr. Karl Weigert ile ilgilidir. Deneylerinde, hematoksilenin alum gibi mordanlarla birleştirildiğinde daha canlı ve güvenilir sonuçlar verebileceğini fark etti ve bugün modern hematoksilen boyası olarak bildiğimiz boyanın erken gelişimine işaret etti.

2. Eosin’in Doğuşu: Devrim Niteliğinde Bir Karşı Leke (19. Yüzyıl)

  1. yüzyıl**, histolojik boyamada kimyasal yeniliğin başlangıcını işaret eden sentetik bir boya olan *eozinin* yaratılmasıyla bir başka önemli gelişmeye tanık oldu. Eosin ilk olarak Alman kimyager Heinrich Caro tarafından 1871 yılında dönemin önde gelen kimya şirketlerinden BASF’de çalışırken sentezlendi. Eosin, tekstiller için kömür katranı bazlı boyalar yaratmaya yönelik daha geniş bir çabanın parçasıydı, ancak hızla tıp alanına girmenin yolunu buldu.

Eozinin histolojideki ilk uygulayıcılarından biri, immünoloji ve kemoterapiye önemli katkılarda bulunan ünlü Alman doktor ve Nobel ödüllü Paul Ehrlich idi. Ehrlich, eozini hematoksilene karşı bir karşı boya olarak denedi. Eozinin sitoplazmayı ve diğer temel hücre bileşenlerini kırmızı veya pembe renklendirerek hematoksilenin mavi boyalı çekirdekleriyle kontrast oluşturduğunu fark etti. Bu kombinasyon, mikroskop altında hücresel yapıların daha iyi görüntülenmesini sağladı ve doku teşhisini dönüştürdü.

Ehrlich’in dönemine ait iyi bilinen bir tarihi anekdot, boyama tekniklerini mükemmelleştirmek için yorulmaksızın çalıştığı Berlin’deki laboratuvarıyla ilgilidir. Birçok başarısız denemenin ardından, Ehrlich’in hematoksilen ile eozini birleştirmedeki nihai başarısı, daha sonra H&E boyası haline gelecek olan boyanın temelini oluşturmuştur. Ehrlich’in katkıları, yalnızca boyama yöntemlerinin rafine edilmesinde değil, aynı zamanda hücresel patolojinin temellerinin atılmasında da çok önemliydi.

3. H&E Boyamanın Standardizasyonu (20. Yüzyılın Başları)

Hematoksilen ve eozin 19. yüzyılın sonlarında ayrı ayrı kullanılmış olsa da, bu ikisinin sistematik olarak birleştirilerek günümüzde yaygın olarak kullanılan H&E boyası haline getirilmesi 20. yüzyılın başlarına kadar gerçekleşmemiştir. Tekniğin standart hale getirilmesinde genellikle yeni ortaya çıkan cerrahi patoloji ve onkoloji alanlarında çalışan patologların payı vardır.

Bu hikayelerden biri, 1900’lerin başında öncü bir Amerikalı patolog olan ve hastalıkların, özellikle de kanserin teşhisinde tutarlı ve güvenilir boyama tekniklerine duyulan ihtiyacı fark eden Dr. Frank Burr Mallory ile ilgilidir. Dr. Mallory’nin H&E boyama yönteminde yaptığı iyileştirmeler, bu yöntemin dünyanın dört bir yanındaki laboratuvarlar için erişilebilir hale gelmesinde çok önemliydi. Özellikle tümörlerdeki çeşitli hücre tipleri arasında ayrım yapmaya odaklandı ve çalışmaları H&E boyamasının kanser patolojisinin temel taşı haline gelmesine yardımcı oldu. 1904 yılına gelindiğinde, bu yöntem histolojik inceleme için altın standart haline gelmişti.

Ünlü bir anekdotta, Dr. Mallory’nin 1904 yılında bir patoloji konferansında rafine H&E tekniğini sunduğunda, patolog arkadaşlarının sunduğu doku kesitlerinin netliği ve keskinliği karşısında hayrete düştüğü söylenir. Bu başarı, histolojide yüzyılı aşkın bir süre sonra bugün de kullanılmaya devam eden yeni bir standart oluşturdu.

4. Tanısal Patolojide Yaygın Kabul (20. Yüzyılın Ortaları)

  1. yüzyılın ortaları** klinik teşhis için hızlı bir genişleme dönemiydi ve H&E boyama doku incelemesi için evrensel bir standart haline geldi. Dünyanın dört bir yanındaki laboratuvarlar bu tekniği biyopsi örneklerinin rutin incelemesinde, özellikle de kanser, enflamatuar hastalıklar ve enfeksiyonların teşhisinde kullanmaya başladı. Boyanın çok yönlülüğü onu karaciğer biyopsilerinden deri lezyonlarına kadar çok çeşitli dokular için ideal hale getirdi.

1950’ler ve 1960’lara** gelindiğinde, H&E boyası dünya çapında neredeyse her patoloji laboratuvarında kullanılıyordu ve hücresel ve doku yapılarını görselleştirmedeki etkinliği eşsizdi. Bu dönemde yayınlanan histoloji kitaplarında, normal ve hastalıklı dokuları anlamak için birincil referans olarak genellikle H&E boyalı slaytlara yer verilmiştir.

Bu dönemde kayda değer bir dönüm noktası, patologların kanserlerin ciddiyetini ve evresini sınıflandırmak için boyayı kullandıkları tümör derecelendirmesinde H&E boyamasının artan kullanımı olmuştur. Çekirdek ve sitoplazma arasındaki net ayrım, patologların teşhis ve tedavi planlaması için gerekli olan kanser hücrelerinin mitotik aktivitesini ve nükleer morfolojisini değerlendirmesine olanak sağladı.

5. Teknolojik Gelişmeler ve Otomasyon (20. Yüzyılın Sonları-21. Yüzyıl)

Histopatoloji gelişmeye devam ettikçe, laboratuvarlarda otomasyon önemli bir odak noktası haline geldi. 20. yüzyılın sonlarında** doku lamlarına güvenilir bir şekilde hematoksilen ve eozin uygulayabilen otomatik boyama makineleri geliştirilerek hem verimlilik hem de tutarlılık artırıldı. Bu yenilik, özellikle patoloji hizmetlerine olan talebin önemli ölçüde arttığı hastanelerde, laboratuvarların teşhis için çok sayıda doku örneğini işlemesine olanak sağladı.

1990’lardan** önemli bir hikaye, büyük patoloji laboratuvarlarında otomatik lam boyayıcıların geliştirilmesine odaklanmaktadır. Bu makineler ilk olarak biyopsilerin hızlı bir şekilde işlenmesi gereken onkoloji merkezleri gibi yüksek talep gören ortamlarda kullanılmaya başlandı. Bu otomatik sistemlerin kullanılmaya başlanması, patologların biyopsiden sonraki saatler içinde iyi boyanmış lamları alabilmeleri anlamına geliyordu ve bu da daha hızlı teşhis ve daha iyi hasta sonuçları sağlıyordu.

  1. yüzyılda**, *immünohistokimya* ve moleküler patoloji gibi daha gelişmiş tekniklerin kullanılmaya başlanmasına rağmen, H&E boyamanın rolü her zamanki kadar güçlü olmaya devam etmektedir. H&E boyamanın güvenilirliği ve basitliği, doku teşhisinin temeli olmaya devam etmesini sağlamaktadır.
İleri Okuma
  1. Mallory, F.B. (1904). “A contribution to staining methods for the study of the connective tissue.” Journal of Experimental Medicine, 6(2), 204-214. https://doi.org/10.1084/jem.6.2.204
  2. Lillie, R.D. (1965). “Hematoxylin, the most widely used of all histological stains: Its origin, nature, and the manufacture of hemalum.Stain Technology, 40(1), 1-6.
  3. Luna, L.G. (1968). Manual of Histologic Staining Methods of the Armed Forces Institute of Pathology (3rd ed.). McGraw-Hill.
  4. Pearse, A.G.E. (1980). Histochemistry: Theoretical and Applied (4th ed.). Churchill Livingstone.
  5. Culling, C.F.A., Allison, R.T., & Barr, W.T. (1985). Cellular Pathology Technique (4th ed.). Butterworths.
  6. Kiernan, J.A. (2008). Histological and Histochemical Methods: Theory and Practice (4th ed.). Scion Publishing Ltd.
  7. Fischer, A.H., Jacobson, K.A., Rose, J., & Zeller, R. (2008). “Hematoxylin and eosin staining of tissue and cell sections.” Cold Spring Harbor Protocols, 2008(5), pdb.prot4986. https://doi.org/10.1101/pdb.prot4986
  8. Suvarna, S.K., Layton, C., & Bancroft, J.D. (2019). Bancroft’s Theory and Practice of Histological Techniques (8th ed.). Elsevier.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Polisitemi

Tanım ve Temel Kavramlar

Polisitemi (klinik pratikte sıklıkla eritrositoz ile eş anlamlı kullanılır), dolaşımda eritrosit kütlesinin artışı ile karakterize bir tablodur. Laboratuvar düzeyinde bu artış, çoğunlukla hemoglobin (Hb) ve/veya hematokrit (Hct) yükselmesiyle ifade edilir. Güncel tanısal çerçeveler, erişkinlerde kabaca şu eşikleri dikkate alır:

  • Erkek: Hb > 16,5 g/dL veya Hct > %49
  • Kadın: Hb > 16,0 g/dL veya Hct > %48

Bu eşiklerin üzerinde persistan (kalıcı) bir yükseliş saptandığında, öncelikle artışın gerçek mi (mutlak eritrositoz) yoksa plazma hacmi azaldığı için göreli mi (relatif/apparent polisitemi) olduğunun ayırt edilmesi gerekir.

Polisitemi her zaman kanser midir?

Hayır. Polisitemi bir laboratuvar bulgusu/sendrom olup nedenine göre üç ana gruba ayrılır:

  1. Primer (klonal) eritrositoz/polisitemi: Polisitemia vera (PV) başta olmak üzere miyeloproliferatif neoplazi (MPN) grubunda yer alan kanser niteliğindeki hastalıklar.
  2. Sekonder eritrositoz/polisitemi: Doku hipoksisi veya eritropoetin (EPO) artışı ile ilişkili neoplastik olmayan nedenler (ör. KOAH, obstrüktif uyku apnesi, yüksek irtifa, EPO salgılayan tümörler, eksojen testosteron/EPO vb.).
  3. Relatif (apparent/stres) polisitemi: Plazma hacminin azalması (dehidratasyon, diüretik kullanımı, yoğun alkol/sigara, obeziteyle ilişkili Gaisböck sendromu) nedeniyle hematokritin göreli artışı; eritrosit kütlesi normaldir, kanser değildir.

Epidemiyoloji

Polisitemi, anemiye kıyasla belirgin derecede daha nadirdir. PV’nin yıllık insidansı düşük olup yaş ilerledikçe artar; tanı yaşı sıklıkla 60 yaş üzeri aralığındadır. Sekonder nedenler toplumda primer nedenlerden daha yaygındır (özellikle OSA, sigara, KOAH, yüksek irtifa maruziyeti).

Etiyoloji ve Patogenez

Primer: Polisitemia vera

PV, JAK-STAT yolunun uygunsuz aktivasyonu ile giden, JAK2 V617F (yaklaşık %95) veya JAK2 ekzon 12 (küçük bir alt grup) mutasyonlarıyla karakterize klonal bir miyeloproliferatif neoplazidir. Bu mutasyonlar EPO sin jaline bağımsız eritropoezi kolaylaştırır. PV’de çoğu zaman sadece eritrositler değil, lökosit ve trombositler de artar (pankitopeni değil, pansitofili).

Not: PV “kronik lösemi” olarak sınıflandırılmaz; miyeloproliferatif neoplazi başlığı altında yer alan kronik bir hematolojik malignitedir.

Sekonder eritrositoz: Hipoksi/EPO artışı

  • Hipoksemi hipotezi: KOAH, interstisyel akciğer hastalığı, obstrüktif uyku apnesi, sağ-sol şantlı konjenital kalp hastalıkları, yüksek irtifa.
  • Artmış EPO üretimi: Renal hücreli karsinom, hepatoselüler karsinom, hemangioblastom; renal hipoksi (renal arter stenozu, kistik böbrek hastalıkları).
  • İlaçlar/ajanlar: Testosteron ve anabolik steroidler, dışarıdan EPO verilmesi; bazı hastalarda SGLT2 inhibitörleriyle belirgin hematokrit artışı bildirilebilir.
  • Hemoglobin-oksijen afinitesi artışı: Yüksek afinite hemoglobin varyantları, 2,3-BPG eksikliği.

Relatif (apparent) polisitemi

Plazma hacmi azalır (dehidratasyon, diüretik kullanımı, aşırı alkol tüketimi, sigara, obezite/hiperadrenerjik durum); eritrosit kütlesi normal kalırken hematokrit göreli yükselir.

Ailesel/konjenital eritrositoz

Nadir mutasyonlar (örn. EPOR, VHL [Chuvash], EGLN1/PHD2, EPAS1/HIF-2α) kalıcı eritrositoza yol açabilir; bunlar kanser değildir.

Klinik Özellikler ve Komplikasyonlar

En sık erken belirti

PV ve diğer eritrositozlarda yorgunluk sık olmakla birlikte, PV için klasik ve ayırt ettirici erken belirti sıklıkla **“akvagenik pruritus”**tur (ılık/sıcak duş sonrası artan yaygın kaşıntı). Ayrıca:

  • Baş ağrısı, baş dönmesi, bulanık görme, konsantrasyon güçlüğü
  • Eritromelalji: Özellikle el ve ayaklarda yanma, kızarıklık ve şiddetli ağrı atakları
  • Yüzde plethora, splenomegali (erken doyma, sol üst kadranda dolgunluk/ağrı)
  • Hiperviskozite bulguları: Kulak çınlaması, görsel geçici ataklar, paresteziler
  • Kanama (burun, diş eti) ve tromboz eğilimi bir arada olabilir; çok yüksek trombositlerde edinsel von Willebrand hastalığı gelişebilir
  • Hiperürisemi ve gut atakları, ürik asit nefropatisi

Beyin ve sinir sistemi

Artmış viskozite serebral kan akımını azaltır; TIA/inme, baş ağrısı, bilişsel yavaşlama görülebilir. Neonatal dönemde uzamış polisitemi belirgin nörolojik riske yol açabilir; erişkinlerde de uzamış ve kontrolsüz hiperviskozite iskemik olay riskini artırır.

Tromboz ve kanama

PV’nin en ciddi sonuçları arteriyel/venöz trombozlardır. Budd–Chiari sendromu, portal/mezenterik ven trombozu, koroner/ serebral arteriyel olaylar görülebilir. Eşzamanlı kanama (özellikle mukozal) paradoksal değildir; trombosit işlev bozuklukları ve edinsel vWF eksikliği rol oynar.

Hastalığın seyri

PV yavaş seyirlidir. Uygun tedavi ile uzun yıllar stabil kalabilir. Zamanla post-PV miyelofibroza ve daha nadiren akut miyeloid lösemi (AML)’ye dönüşebilir. Literatürde AML dönüşüm riski düşük-orta düzeyde olup yıllar içinde kümülatif artış gösterir; risk, hasta yaşı, hastalık süresi, kullanılan sitoredüktif ajanlar ve moleküler yük ile ilişkilidir.

Tanısal Yaklaşım

1) Gerçek mi, göreli mi?

  • Tekrarlayan CBC ile bulgunun kalıcı olduğu gösterilir.
  • Klinik hidrasyon durumu, ilaçlar (özellikle diüretikler), sigara/alkol ve BMI değerlendirilir.
  • Kuşku varsa eritrosit kütlesi ölçümü (nükleer tıp ile) relatif vs. mutlak ayrımını yapabilir; pratikte çoğu merkez laboratuvar ve klinik kombinasyonu ile karar verir.

2) Sekonder nedenler dışlanır mı?

  • Oksijen satürasyonu (dinlenik ve gerekiyorsa gece/egzersiz), arter kan gazı; karboksihemoglobin (sigara/CO maruziyeti).
  • EPO düzeyi: Sekonder nedenlerde sıklıkla yüksek/normal, PV’de genelde düşük.
  • Akciğer fonksiyon testleri, polisomnografi (OSA kuşkusu), renal görüntüleme, kardiyak değerlendirme (şant), tümör taraması endikasyon dahilinde.
  • P50 ölçümü ve gerekirse hemoglobin varyant analizi (yüksek afinite Hb şüphesinde).

3) Primer neden (PV) lehine mi?

  • JAK2 V617F ve JAK2 ekzon 12 mutasyon analizi.
  • Kemik iliği biyopsisi: Panmiyeloz (eritroid, granülositik ve megakaryositik hatlarda artış) ve tipik megakaryosit morfolojisi.
  • Serum EPO genellikle düşük.

Güncel tanı çerçeveleri (WHO/ICC) PVSG’nin tarihsel kriterlerinin (örn. “eritrosit kütlesi artışı + normal O₂ satürasyonu + palpabl splenomegali”) yerini almıştır. Bugün majör kriterler (Hb/Hct yüksekliği, kemik iliği panmiyelozu, JAK2 mutasyonu) ve minör kriter (düşük serum EPO) üzerinden tanı konur. Eritrosit kütlesi ölçümü, eşik sınırında olanlarda yardımcıdır.

Laboratuvar ve Ek Bulgular

  • CBC: Hb/Hct yüksek; lökositoz ve trombositoz PV’de sık.
  • LDH, ürik asit yükselebilir; ferritin PV’de tekrarlayan flebotomilerle düşebilir (demir kısıtlı eritropoez).
  • Periferik yayma: PV’de özgül olmayan; mikro/makro değişkenlik, trombosit kümeleri görülebilir.
  • Koagülasyon: Çok yüksek trombositlerde ristosetin kofaktör aktivitesi/vWF antijeninde düşme (edinsel vWD) olabilir.

Ayırıcı Tanı

  • Sekonder eritrositoz: Hipoksik akciğer/kalp hastalıkları, OSA, yüksek irtifa, sigara/CO, testosteron/EPO kullanımı, EPO üreten tümörler.
  • Relatif polisitemi: Dehidratasyon, Gaisböck (obez/sigara/hipertansif erkeklerde sık).
  • Konjenital eritrositoz: EPOR, VHL, EGLN1, EPAS1 mutasyonları; yüksek afinite hemoglobinler.

Tedavi İlkeleri

Tedavi hedefleri

  1. Tromboz riskini azaltmak (en kritik hedef).
  2. Hiperviskozite semptomlarını gidermek.
  3. Uzun vadede miyelofibroz/AML dönüşüm riskini en aza indirmek.
  4. Yaşam kalitesini artırmak (pruritus, eritromelalji, halsizlik).

Polisitemia vera yönetimi

  • Flebotomi: En hızlı ve etkili ilk basamak. Hedef Hct < %45 (tüm erişkinler için güçlü kanıt). Gerektikçe tekrarlanır.
  • Düşük doz aspirin (genellikle günde 75–100 mg): Mikrovasküler semptomlar ve tromboz profilaksisi için; kanama riski veya edinsel vWD varsa bireyselleştirme gerekir.
  • Sitoredüktif tedavi (yüksek riskte):
    • Yüksek risk tanımı sıklıkla ≥60 yaş veya geçirilmiş tromboz.
    • Birinci seçenekler: Hidroksiüre (yaygın ve etkili) veya interferon-α türevleri (pegile/uzun etkili ropeginterferon; özellikle genç, gebelik planlayan ya da HU intoleransı olanlarda).
    • İkinci basamak: Ruksolitinib (JAK1/2 inhibitörü), HU’ya dirençli/intoleran PV’de semptom kontrolü ve Hct hedefi için etkilidir.
    • Diğer seçenekler (seçilmiş olgularda): Busulfan vb.
  • Pruritus/Eritromelalji yönetimi: Aspirin, interferon veya ruxolitinib ile sıklıkla belirgin düzelme; semptomatik olarak soğuk duş, topikal ajanlar, antihistaminikler (sınırlı), SSRI/Gabapentin bazı olgularda yardımcı olabilir.
  • Demir desteği: Flebotomi ile demir eksikliği gelişebilir; ancak demir replasmanı eritrositozu alevlendirebilir. Demir replasmanı ancak özel endikasyon ve yakın izlemle düşünülmelidir.
  • Kardiyovasküler risklerin yönetimi: Hipertansiyon, dislipidemi, sigara bırakma, diyabet kontrolü, kilo yönetimi.

Sekonder eritrositoz yönetimi

  • Nedene yönelik tedavi esastır:
    • Hipoksemi: Oksijen tedavisi, altta yatan akciğer/kalp hastalığının optimizasyonu.
    • OSA: CPAP tedavisi.
    • Sigara: Bırakma programları; CO maruziyetinin kesilmesi.
    • Testosteron/EPO: Doz gözden geçirilir, gerekirse azaltma/sonlandırma.
    • Tümör: EPO üreten odakların tedavisi.
  • Flebotomi: Hiperviskozite semptomu belirginse, cerrahi girişim öncesi ya da tromboz riski yüksek seçilmiş olgularda düşünülebilir; doku hipoksisini artırabileceği için dikkatli ve bireyselleştirilmiş kullanılmalıdır.
  • Aspirin: Tromboz risk profiline göre düşünülür; kanama riskine duyarlı olunmalıdır.

Relatif polisitemi yönetimi

  • Hidrasyonun düzeltilmesi, diüretik doz ayarı, alkol/sigara azaltımı/bırakma, kilo yönetimi ve altta yatan stresörlerin kontrolü ile Hct normalleşir. Sitoredüksiyon gerekmez.

Özel durumlar

  • Gebelik: PV’de düşük doz aspirin yaygın; flebotomi ile Hct < %45 hedeflenir. Sitoredüktif ajan olarak interferon-α tercih edilir; hidroksiüre ve ruxolitinib gebelikte kullanılmaz.
  • Cerrahi: Perioperatif dönemde tromboz/kanama riski yüksektir; Hct hedefe çekilmeli, antitrombotik strateji bireyselleştirilmelidir.
  • Kaşıntı yönetimi: Ilık yerine serin duş, tahriş edici deterjanlardan kaçınma, fototerapi seçenekleri.

Sık Sorulan Sorulara Kısa Yanıtlar

  • “Kırmızı kan hücresi sayımım yüksekse endişelenmeli miyim?”
    Tek bir ölçümle hüküm verilmez. Yüksek irtifa, yoğun egzersiz, dehidratasyon, ilaçlar gibi fizyolojik/geçici nedenler olabilir. Tekrarlayan ölçüm ve klinik bağlam ile değerlendirilmelidir.
  • “Polisiteminin erken evresinde en sık belirti nedir?”
    Yorgunluk sık olsa da PV için akvagenik pruritus daha karakteristiktir. Baş ağrısı, baş dönmesi, görme dalgalanmaları, eritromelalji de erken dönemde görülebilir.
  • “Polisitemi beyni etkiler mi?”
    Evet. Hiperviskozite serebral perfüzyonu azaltır; baş ağrısı, TIA/inme riski artar. Kontrolsüz ve uzun süreli yükseklik en çok riski artırır.
  • “Polisitemi ailede görülür mü?”
    PV olgularının büyük çoğunluğu kalıtsal değildir; somatik JAK2 mutasyonlarıyla edinilir. Nadir konjenital eritrositoz sendromları ailesel olabilir fakat bunlar PV’den ayrıdır.
  • “Polisiteminin en yaygın nedenleri nelerdir?”
    Toplumda en sık sekonder ve relatif nedenler görülür: OSA, sigara/CO, KOAH, testosteron kullanımı; relatif grupta dehidratasyon, obezite, diüretikler, alkol.
  • “Polisitemi ne kadar hızlı ilerler?”
    PV kronik ve yavaş seyirlidir; yıllar içinde komplikasyon veya dönüşüm gelişebilir. Uygun risk azaltımı ve tedaviyle uzun sağkalım mümkündür.

İzlem ve Prognoz

  • Düzenli takip: CBC, semptom değerlendirmesi, tromboz/kanama öyküsü, Hct hedefi (<%45).
  • Yan etkiler: Hidroksiüre ile sitopeni/deri değişiklikleri; interferonla flu-like belirtiler/otoimmünite; ruxolitinibte bağışıklık baskılanması riskleri izlenir.
  • Sağkalım: Modern tedavilerle medyan sağkalım genel popülasyona göre kısalmış olsa da birçok seride yaklaşık 14–24 yıl bandında, genç/düşük riskli hastalarda daha uzundur. Esas belirleyiciler trombotik olayların kontrolü ve uygun risk yönetimidir.

Pratik Tanısal Akış (Özet Adımlar)

  1. Hb/Hct yüksekliği saptandı → yeniden ölç ve relatif nedenleri gözden geçir (hidrasyon, ilaçlar).
  2. Kalıcı yükseklik → SpO₂/ABG, karboksihemoglobin, EPO düzeyi.
  3. EPO düşük veya PV şüphesi → JAK2 (V617F ± ekzon 12), kemik iliği biyopsisi.
  4. EPO yüksek/normal → Akciğer/kalp değerlendirmesi, OSA için tarama, renal görüntüleme; gerektiğinde hemoglobin afinitesi/P50.
  5. Bulgulara göre PV / sekonder / relatif ayrımı ve hedefe yönelik tedavi.

Keşif

Tıbbın 19. yüzyılın sonundaki laboratuvar devriminde, mikroskobun altında görünen her hücre, hastalığı bir anda “fikir” olmaktan çıkarıp ölçülebilir bir varlık hâline getiriyordu. O günlerde Paris’te çalışan Louis Henri Vaquez, 1892’de siyanoz, dalak büyüklüğü ve olağandışı eritrositozun bir arada seyrettiği dikkat çekici bir olguyu yayımladı; sıradan bir “plethora” değil, kendine özgü bir kan hastalığı olduğuna inanıyordu. Bu gözlem kısa sürede yankı buldu: 1903’te William Osler, aynı tabloyu Kuzey Amerika’da sistematik biçimde tanımladı ve iki isim zamanla birlikte anıldı—maladie de Vaquez, Vaquez–Osler hastalığı ya da modern adıyla polisitemia vera (PV). Bu erken anlatılar, hastalığın damar içi “yoğunluk” metafiziğinden, klinik bir varlık olarak eritrosit kütlesi artışına doğru taşınmasında tarihsel mihenklerdi.

1951’e gelindiğinde, Boston’dan William Dameshek, birbirine akraba görünen birkaç kronik kan hastalığını tek bir şemsiyede toplama cesareti gösterdi: miyeloproliferatif hastalıklar. PV’yi, esansiyel trombositemi (ET), primer miyelofibroz (PMF) ve o günün dilindeki diğer “miyeloproliferatif” birlikteliklerle aynı soydan kabul etti. Dameshek’in sezgisi, sonraki on yıllarda hem tanısal ölçütlere hem de araştırma gündemine yön verdi; PV artık yalnız bir “fazlalık” değil, kök hücre temelli klonal bir süreçti.

1967’de kurulan Polycythemia Vera Study Group (PVSG), PV’nin hem tanısını standardize etti hem de tedavide ilk randomize adımları attı. Klasik PVSG kriterleri—artmış eritrosit kütlesi, yeterli oksijen satürasyonu, dalak büyüklüğü—bir kuşağın diline yerleşti. Tedavi cephesindeyse flebotominin karşısına dönemin “rasyonel” miyelosupresifleri olan P³² ve klorambusil çıkarıldı; zaman, bu ajanların lökomojenik maliyetlerini öğretti ve flebotomi kolunun görece daha iyi sağkalımı tarih sayfalarına not edildi. 1970’ler ve 80’ler, hidroksiürenin daha az mutajenik bir seçenek olarak öne çıktığı yıllardı; PV’nin tedavi tarihi, bilimin etki kadar bedel hesabını da birlikte yapmayı öğrendiği bir “uzun prova” gibiydi.

Moleküler çağ 2005’te birden hızlandı: Birkaç bağımsız grup, PV olgularının büyük kısmında JAK2 V617F mutasyonunu gösterdi; JAK-STAT yolunun otonom ateşlenmesi, eritropoezi EPO sinyalinin gölgesinden çıkarıyor, klonal bir dönüşümün kapısını aralıyordu. Bir yıl sonra, bu mutasyonun canlı modellerde PV-benzeri fenotipi başlatabildiği gösterildi; moleküler bulgu, neden ile görüntü arasındaki boşluğu kapatan bir köprüye dönüştü. 2009’dan itibaren JAK2 46/1 germline haplotipinin MPN’lere yatkınlığı artırdığına dair veriler geldi; topluca okunduğunda, PV’nin hikâyesi basit bir “çok hücre üretimi” anlatısından, genetik yatkınlık + edinilmiş sürücü mutasyon diyalektiğine evrildi.

Tanı ölçütleri de bu moleküler berraklığa göre yeniden yazıldı. WHO 2016 revizyonu hemoglobin/hematokrit eşiklerini klinik gerçekliğe yaklaştırdı; JAK2 varlığı, kemik iliği panmiyelozu ve düşük EPO gibi sütunlarla PV’yi sekonder eritrositozdan ayıran çerçeveyi güçlendirdi. 2022 ve 2025 değerlendirmeleri, JAK2 mutasyonu ile Hb/Hct düzeylerinin birlikteliğini merkezine alan güncel bir dil benimsedi. RBC kütlesi ölçümü artık sınırda olgular için yardımcı, fakat çoğu vakada genetik ve histomorfoloji ile yerini bulmuş durumda.

Tedavide dönüm noktaları ise kanıt temelli birkaç taşla örüldü. ECLAP çalışması (2004), düşük doz aspirinin trombotik olayları güvenle azalttığını gösterdi; CYTO-PV (2013), hematokrit hedefini <%45 belirlemenin kardiyovasküler ölüm ve majör trombozu anlamlı biçimde düşürdüğünü kanıtladı. Hidroksiüre, özellikle yüksek risklilerde omurgayı oluşturmayı sürdürürken—intolerans/dirençte—ruksolitinib (JAK1/2 inhibitörü) PV’de hematokrit kontrolü, dalak ve semptom yükünde üstünlük sağlayarak ikinci basamakta yeni bir kapı araladı. Aynı dönemde interferon-α ailesi, özellikle ropeginterferon alfa-2b ile uzun erimli hem hematolojik hem moleküler yanıtların mümkün olabileceğini göstererek “hastalık değiştirici” potansiyele dair kuvvetli bir ipucu sundu.

Polisiteminin hikâyesi yalnızca PV ile sınırlı değil; eritrositoz evreninin kenar mahallelerinde kalıtsal yol ayrımları da var. EPOR genindeki germline durdurucu mutasyonlar primer ailesel/konjenital eritrositozu doğururken, oksijen algılama (HIF) eksenindeki VHL/EGLN1/EPAS1 mutasyonları sekonder ama kalıtsal eritrositoz tablolarına yol açıyor. Volga kıyılarından İtalya’nın Ischia adasına uzanan Chuvash eritrositozu öyküsü, VHL’deki R200W varyantının “hipoksi programı”nı paradoksal biçimde kalıcı açık konumuna getirdiğini öğretti. Bu damar, PV’nin ne olmadığını aydınlatırken, eritrositozun tüm biçimlerini sistem biyolojisi penceresinden yeniden okumamıza yardım etti.

Bugünün klinik pratiğinde PV yönetimi; flebotomi ile Hct’yi <%45’te tutmak, düşük doz aspirin, sitoredüksiyon gereksinimini yaş ve tromboz öyküsüne göre katmanlamak ve gerektiğinde interferon veya ruksolitinibe başvurmak üzerine kurulu. Ancak güncel araştırma, çıtayı daha yükseğe koyuyor: JAK2 alel yükünün uzun erimli gidişatla ilişkisi, 46/1 haplotipinin üç boyutlu kromatin mimarisinde MPN başlatıcı riskini nasıl şekillendirdiği, interferonların klonu geriletme kapasitesinin miyelofibroza dönüşüm riskine etkisi ve “masked”/erken PV evrelerinde optimal müdahale zamanı… Hepsi, bundan sonraki bölümün başlıkları. Klinik bağlamda ELN ve diğer grupların 2021–2024 önerileri, düşük riskte “flebotomi + aspirin” omurgasını korurken; sitoredüksiyon endikasyonlarını tromboz riski, semptom yükü, dalak ve hematokrit kontrolündeki güçlükler üzerinden daha incelikli bir dile çeviriyor.

Ve nihayet, hikâyenin başlangıçtaki ilk sahnesine dönelim: Vaquez’in koyu kırmızı yüzlü hastası ile Osler’in ayrıntılı vakaları, bizi eritrosit kütlesini ölçmeyi öğrenmeye mecbur bırakmıştı. Bugün ise aynı sahneye, JAK2’nin kodon 617’si, kemik iliğinin megakaryosit morfolojisi, EPO düzeyi ve klonal varyant yükü eşlik ediyor. Yol boyunca PVSG’nin uyardığı her ihtiyat, ECLAP’ın getirdiği her aspirin tableti, CYTO-PV’nin çizdiği her %45 sınırı ve interferonun telkin ettiği her moleküler sessizlik—hepsi bu uzun öykünün satır aralarında. Polisiteminin tarihi, aslında bir yakınlaştırma tarihidir: makroskopikten mikroskopiğe, klinikten genoma, anekdottan deneye… Daha ince gördükçe daha emin tedbirler, daha hedefli tedaviler ve giderek daha kişisel bir kan hekimliği.



İleri Okuma
  1. Vaquez, L.H. (1892). Sur une forme spéciale de cyanose s’accompagnant d’hyperglobulie excessive et persistante. Comptes Rendus des Séances de la Société de Biologie et de ses Filiales, 44, 384–388.
  2. Osler, W. (1903). Chronic cyanosis, with polycythemia and enlarged spleen: A new clinical entity. American Journal of the Medical Sciences, 126(1), 187–201.
  3. Dameshek, W. (1951). Some speculations on the myeloproliferative syndromes. Blood, 6(4), 372–375.
  4. Berlin, N.I. (1975). Diagnosis and classification of the polycythemias. Seminars in Hematology, 12(4), 339–351.
  5. Wasserman, L.R., Berk, P.D., & Berlin, N.I. (1979). Polycythemia Vera and the Polycythemia Vera Study Group. Seminars in Hematology, 16(4), 159–182.
  6. Pearson, T.C. (1981). Apparent and true polycythaemia: Definition, prevalence and causes. British Journal of Haematology, 48(4), 557–567.
  7. Spivak, J.L., & Silver, R.T. (1987). The polycythemias: Polycythemia vera and secondary polycythemia. Current Problems in Cancer, 11(3), 67–122.
  8. Adamson, J.W., & Fialkow, P.J. (1978). Clonal analysis of polycythemia vera: A stem-cell disease. New England Journal of Medicine, 299(13), 688–694.
  9. Baxter, E.J., Scott, L.M., Campbell, P.J., East, C., Fourouclas, N., Swanton, S., … & Green, A.R. (2005). Acquired mutation of the tyrosine kinase JAK2 in human myeloproliferative disorders. Lancet, 365(9464), 1054–1061.
  10. Kralovics, R., Passamonti, F., Buser, A.S., Teo, S.S., Tiedt, R., Passweg, J.R., … & Skoda, R.C. (2005). A gain-of-function mutation of JAK2 in myeloproliferative disorders. New England Journal of Medicine, 352(17), 1779–1790.
  11. James, C., Ugo, V., Le Couédic, J.P., Staerk, J., Delhommeau, F., Lacout, C., … & Vainchenker, W. (2005). A unique clonal JAK2 mutation leading to constitutive signalling causes polycythaemia vera. Nature, 434(7037), 1144–1148.
  12. Levine, R.L., Wadleigh, M., Cools, J., Ebert, B.L., Wernig, G., Huntly, B.J.P., … & Gilliland, D.G. (2005). Activating mutation in the tyrosine kinase JAK2 in polycythemia vera, essential thrombocythemia, and myeloid metaplasia with myelofibrosis. Cancer Cell, 7(4), 387–397.
  13. Percy, M.J., Furlow, P.W., Lucas, G.S., Li, X., Lappin, T.R., McMullin, M.F., & Lee, F.S. (2008). A gain-of-function mutation in the HIF2A gene in familial erythrocytosis. New England Journal of Medicine, 358(2), 162–168.
  14. McMullin, M.F., Reilly, J.T., Campbell, P., Bareford, D., Green, A.R., Harrison, C.N., … & Mead, A.J. (2016). Guideline for the diagnosis, investigation and management of polycythaemia/erythrocytosis. British Journal of Haematology, 172(3), 422–432.
  15. Marchioli, R., Finazzi, G., Landolfi, R., Kutti, J., Gisslinger, H., Patrono, C., … & Barbui, T. (2004). Vascular and neoplastic risk in a large cohort of patients with polycythemia vera. Journal of Clinical Oncology, 23(10), 2224–2232.
  16. Marchioli, R., Finazzi, G., Specchia, G., Cacciola, R., Cavazzina, R., Cilloni, D., … & Barbui, T. (2013). Cytoreductive therapy in polycythemia vera: Results of the CYTO-PV randomized clinical trial. New England Journal of Medicine, 368(1), 22–33.
  17. Barbui, T., Finazzi, G., Carobbio, A., Thiele, J., Passamonti, F., Rumi, E., … & Tefferi, A. (2015). Development and validation of an International Prognostic Score of thrombosis in World Health Organization–essential thrombocythemia (IPSET-thrombosis). Blood, 120(26), 5128–5133.
  18. Gisslinger, H., Klade, C., Georgiev, P., Kroeger, N., Gercheva-Kyuchukova, L., Egyed, M., … & Silver, R.T. (2020). Ropeginterferon alfa-2b versus standard therapy for polycythemia vera (PROUD-PV and CONTINUATION-PV): A randomized, non-inferiority, phase 3 trial. Lancet Haematology, 7(3), e196–e208.
  19. Tefferi, A., & Barbui, T. (2023). Polycythemia vera: 2023 update on diagnosis, risk-stratification and management. American Journal of Hematology, 98(1), 41–58.
  20. Spivak, J.L. (2024). Contemporary understanding of polycythemia vera pathogenesis and therapy. Blood Reviews, 58, 101124.


Rabdomiyoliz

Tıpta rabdomiyoliz, çizgili kasların doku yıkımı yani kas liflerinin yıkımıdır. (Bkz; Rabd-o-miy-o-liz)

Etiyoloji

Prensip olarak, travmatik ve atravmatik nedenler ayırt edilebilir.

Travmatik nedenler

  • travma, kontüzyonlar
  • Aşırı kas çalışması (örneğin, nöbet, aşırı çalışma, tetani)
  • elektrik kazası
  • kompartman sendromu
  • turnike sendromu

Atravmatik nedenler

  • Malign hipertermi
  • Aşağıdakiler dahil ilaçlar:
    • Lipid düşürücü ilaçlar (statinler, PCSK9 inhibitörleri)
    • Nöroleptikler, Lityum (Nöroleptik Malign Sendrom)
    • barbitüratlar
    • MAO inhibitörleri
    • amfoterisin B
    • izotretinoin
    • süksinilkolin
    • tokolitikler
  • Elektrolit dengesizlikleri (örn. hipokalemi, hipokalsemi)
  • İmmünolojik hastalıklar (dermatomiyozit, polimiyozit)
  • Enfeksiyonlar (örn. viral enfeksiyonlar, gazlı kangren, enfeksiyöz miyozit)
  • Metabolik bozukluklar (örn. McArdle hastalığı, CPT II eksikliği)
  • endokrinopatiler
  • Toksinler (yılan zehirleri, mantar toksinleri)
  • Uyuşturucular (kokain, MDMA, amfetaminler)

Patofizyoloji

Kas hücresinin bütünlüğü, yeterli bir ATP kaynağına ve sağlam bir sarkolemmaya bağlıdır. Bileşenlerden biri veya her ikisi başarısız olursa, bu hücre içi kalsiyum konsantrasyonunun artmasına yol açar ve bu da sonuçta hücrenin yok edilmesini başlatır.

Semptom

Rabdomiyolizin klinik seyri çok farklı olabilir ve hafif formlardan belirgin metabolik değişiklikler ve koma ile fulminan kurslara kadar değişir. Olası belirtiler şunlardır:

  • Miyalji (kas ağrısı)
  • Kas Güçsüzlüğü
  • ateş
  • mide bulantısı ve kusma
  • Klinik olarak etkilenen kasların şişmesi olarak belirgin olan kas ödemi.
  • Kahverengi idrar ile miyoglobinüri
  • Elektrolit bozuklukları (hiperkalemi, hiperfosfatemi, hipokalsemi)
  • hiperürisemi
  • DIC

Teşhis

Kas dokusunun parçalanması nedeniyle, kan ve idrarda çeşitli bileşenler giderek daha fazla tespit edilebilir.

  • LDH arttı
  • CK arttı
  • hiperkalemi
  • Kan ve idrarda miyoglobin artışı (miyoglobinemi, miyoglobinüri)

Komplikasyon

Akut böbrek yetmezliği: Böbrekte artan miyoglobin, tübüllerin tıkanmasına neden olabilir ve hemde bulunan demir, tübül hücrelerine doğrudan zarar verebilir. Bu, akut tübüler nekroza ve ardından akut böbrek yetmezliğine yol açar.
kompartman sendromu

Terapi

Şu anda açık rabdomiyoliz için nedensel bir tedavi yoktur, çünkü doku hasarı yalnızca vücudun kendi onarım mekanizmaları tarafından ortadan kaldırılabilir.

İlk terapötik önlem – mümkünse – daha fazla bozulmayı önlemek için tetikleyici nedeni ortadan kaldırmaktır. Aksi takdirde, tedavi semptomatiktir ve öncelikle akut böbrek yetmezliğini önlemeyi amaçlar. Zorlanmış diürez, parenteral sıvı uygulaması ve döngü diüretikleri ile başlatılır. Bu idrarı sulandırır ve miyoglobinin eliminasyonunu hızlandırır. Ek idrar alkalinizasyonu, idrarda miyoglobinin çökelmesini önler. Ağır vakalarda hemodiyaliz gerekli olabilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Perifokal ödem

  • Perifokal: Ön ek peri- (Yunanca περί, “etrafında” veya “çevreleyen” anlamına gelir) ve fokal (Latince odak, “ocak” veya “konsantrasyon noktası” anlamına gelir) kelimelerinden türetilmiştir. Bu nedenle, perifokal “bir odak etrafında” veya “merkezi bir nokta veya lezyonu çevreleyen” anlamına gelir.
  • Ödem: Eski Yunanca οἴδημα (oídēma) kelimesinden gelir ve “şişme” anlamına gelir. Bu terim İngilizceye tıbbi Latince ve Yeni Latince yoluyla girmiştir ve Yunanca οἰδέω (oidéō), “Şişiyorum” fiiliyle ilişkilidir.

Birleşik anlamı:
Perifokal ödem kelimesi tam anlamıyla “bir odak etrafında şişlik” anlamına gelir ve patolojik bir lezyon veya merkezi çevreleyen dokuda sıvı birikmesini ifade eder.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Tanım ve Bağlam

Perifokal ödem, tümörler, apseler, kanamalar veya radyasyon sonrası bölgeler gibi patolojik bir odak etrafındaki sağlıklı beyin dokusunda lokalize şişkinliği ifade eder. Öncelikle, kan-beyin bariyeri (BBB) ​​bozulmasından kaynaklanan ve özellikle beyaz cevherde ekstraselüler boşluğa sıvı sızmasına izin veren vazojenik ödemdir.

Patofizyoloji

  • Mekanizma: BBB bozulmasıyla yönlendirilen vazojenik ödem baskındır. Kötü huylu tümörler tarafından salgılanan vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) gibi faktörler vasküler geçirgenliği artırır. Kötü huylu tümörler (örneğin glioblastoma) daha yüksek VEGF ekspresyonu nedeniyle belirgin ödem gösterir.
  • Tetikleyiciler:
    • Tümörler: Agresif lezyonlar inflamatuar medyatörler ve VEGF salgılar.
    • Apseler: Enfeksiyondan kaynaklanan inflamatuar yanıt BBB’yi bozar.
    • Kanamalar: Kan parçalanma ürünleri inflamasyona neden olur.
    • Radyasyon Tedavisi: Gecikmiş BBB hasarına neden olur (örn. radyasyon nekrozu).

Klinik ve Görüntüleme Özellikleri

  • Semptomlar: Baş ağrısı, mide bulantısı, fokal nörolojik defisitler (ödem lokasyonuna bağlı) ve herniasyona yol açan potansiyel kitle etkisi.
  • MRI Bulguları: T2 ağırlıklı ve FLAIR sekanslarında hiperintensite, beyaz cevher yolları boyunca “parmak benzeri” projeksiyonlar. Ödem gri cevheri koruyarak sitotoksik ödemden farklılaşmaya yardımcı olur.

Tanı ve Terapötik Hususlar

  • Tanı: Görüntüleme (MRI/BT) ödem desenini ve altta yatan lezyonu belirler. Ödemin yaygınlığı lezyonun agresifliğine işaret edebilir.
  • Tedavi:
  • Altta Yatan Neden: Cerrahi rezeksiyon, antibiyotikler veya kanama yönetimi.
  • Ödem Kontrolü: Kortikosteroidler (örn. deksametazon) iltihabı ve BBB geçirgenliğini azaltır. VEGF inhibitörleri (örn. bevacizumab) tümörle ilişkili ödemi hedefler. Ozmotik ajanlar (mannitol) kafa içi basıncını azaltır.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Prognostik Sonuçlar

  • Ödem şiddeti lezyon malignitesi ile ilişkilidir. Önemli ödem kitle etkisi riski taşır ve acil müdahale gerektirir. Prognoz birincil patolojiye ve zamanında yönetime bağlıdır.

Temel Farklılaştırıcılar

  • Vazojenik ve Sitotoksik Ödem: Perifokal ödem, sitotoksik ödem (iskemide hücre içi şişme) ile zıt olarak vazojeniktir (hücre dışı sıvı).
  • Lokalizasyon: Küresel serebral ödemden farklı olarak lezyonun etrafındaki bölgelerle sınırlıdır.

Klinik Önem

  • Ödem desenlerinin tanınması lezyon karakterizasyonuna yardımcı olur (örn. tümör derecelendirmesi).
  • Steroidler semptomatik rahatlama sağlar ancak yan etkileri nedeniyle uzun süreli dikkatli kullanım gerektirir.

Perifokal ödem, altta yatan hastalık aktivitesini yansıtan beyin patolojisine karşı kritik bir ikincil yanıttır. Yönetim, birincil lezyonu ele almayı ve fıtıklaşma gibi komplikasyonları önlemek için ödemi kontrol etmeyi birleştirir. Mekanizmalarını ve görüntüleme özelliklerini anlamak, hasta sonuçlarını optimize etmek için hayati önem taşır.


Keşif

İleri Okuma
  1. Penfield, W., & Cone, W. (1935). The functional localization of the cerebral cortex in man. Brain, 58(2), 135–190.
  2. Cushing, H. (1936). Studies on cerebral blood circulation: I. The significance of the sequence of vascular changes in acute cerebral compression. Archives of Surgery, 33(3), 558–594.
  3. Dandy, W. E. (1945). Intracranial tumors: Diagnosis and treatment. The Journal of Nervous and Mental Disease, 101(5), 492–500.
  4. Klatzo, I. (1967). Pathophysiological aspects of brain edema. Acta Neuropathologica, Suppl. 4, 1–12.
  5. Fishman, R. A. (1975). Brain edema. New England Journal of Medicine, 293(14), 706–711.
  6. Zimmermann, H. M. (1978). The pathogenesis of vasogenic brain edema. Neurology, 28(6), 591–599.
  7. Shapiro, W. R. (1979). Peritumoral brain edema: A review. Cancer Research, 39(7 Pt 2), 2533–2537.
  8. Klatzo, I. (1987). President’s address: Historical note on the development of the concept of brain edema. Journal of Neurosurgical Sciences, 31(4), 207–210.
  9. Marmarou, A., Shulman, K., & Rosende, R. M. (1978). A nonlinear analysis of the cerebrospinal fluid system and intracranial pressure dynamics. Journal of Neurosurgery, 48(3), 332–344.
  10. Abbott, N. J., Rönnbäck, L., & Hansson, E. (2006). Astrocyte–endothelial interactions at the blood–brain barrier. Nature Reviews Neuroscience, 7(1), 41–53.
  11. Papadopoulos, M. C., & Verkman, A. S. (2008). Aquaporin-4 and brain edema. Pediatric Nephrology, 23(5), 713–718.
  12. Simard, J. M., Kent, T. A., Chen, M., Tarasov, K. V., & Gerzanich, V. (2007). Brain oedema in focal ischaemia: molecular pathophysiology and theoretical implications. The Lancet Neurology, 6(3), 258–268.


Hiperemi

Bu, tam anlamıyla “aşırı kan” anlamına gelen hiperemi kelimesini oluşturmak için birleşir. -aemia (İngiliz İngilizcesi) veya -emia (Amerikan İngilizcesi) eki, kanla ilgili bir durumu belirtir. Terim, tıbbi kullanıma 1830’larda girdi ve ilk olarak Todd’s Cyclopædia of Anatomy & Physiology adlı eserde belgelendi.

Tıbbi bağlamlarda hiperemi, dokulara giden kan akışının artması anlamına gelir ve genellikle kanla dolu damarlar nedeniyle kızarıklık olarak ortaya çıkar.


This content is available to members only. Please login or register to view this area.


1. Tanım
Hiperemi, kan sağlayan damarların vazodilatasyonu nedeniyle bir dokuya veya organa artmış kan akışı anlamına gelir. Metabolik talepleri karşılamak veya dolaşım bozuklukları nedeniyle oluşan fizyolojik veya patolojik bir tepkidir.


2. Hiperemi Türleri

Aktif Hiperemi

  • Neden: Artmış metabolik aktivite veya işlevsel talep (örn. egzersiz, sindirim).
  • Mekanizma: Lokal medyatörler (örn. nitrik oksit, adenozin) tarafından tetiklenen vazodilatasyon.
    • Örnekler:
    • Egzersiz sırasında kas kan akışı.
    • Kızarma (duygusal hiperemi).
    • Yemek sonrası sindirim sistemi.

Pasif Hiperemi (Tıkanıklık)

  • Neden: Venöz çıkışın bozulması (örn. kalp yetmezliği, karaciğer sirozu).
  • Mekanizma: Tıkanıklığa bağlı kan birikmesi, doku hipoksisine ve hasara yol açar.
  • Örnekler:
    • Kalp yetmezliğinde pulmoner konjesyon.
    • Sağ taraflı kalp yetmezliğinde karaciğer konjesyonu.

3. Reaktif Hiperemi

  • Tanım: Arteriyel tıkanıklıktan (örn. turnike gevşetme) sonra kan akışında geçici artış.
  • Mekanizma:
  • Kısa tıkanıklık (saniyeler): Vasküler ton kaybı → vazodilatasyon.
  • Uzun süreli tıkanıklık (dakikalar): Metabolitlerin (örn. laktat, CO₂) ve hipoksi birikimi → kimyasal vazodilatasyon.
  • Süre: Tıkanıklık uzunluğuna ve doku metabolizmasına bağlı olarak dakikalardan saatlere kadar.
  • Klinik Önem: Vasküler sağlığı değerlendirmek için kullanılır (örn. tıkanıklık sonrası reaktif hiperemi, PORH).

4. Temel Ayrımlar

Hiperemi ve Eritem:

  • Hiperemi: Artan kan akışı (fizyolojik/patolojik).
  • Eritem: Yüzeysel kılcal hipereminin neden olduğu görünür kızarıklık (örn. güneş yanığı, iltihap).

Hiperemi ve Konjesyon:

  • Hiperemi: Aktif süreç (arteriolar genişleme).
  • Tıkanıklık: Pasif süreç (venöz tıkanıklık).

5. Nedenler ve Mekanizmalar

  • Aktif Hiperemi:
  • Artan metabolik aktivite sırasında salgılanan vazodilatatörler (örn. NO, prostaglandinler) tarafından aracılık edilir.
  • Patolojik Hiperemi:
  • İltihaplanma (örn. yaranın etrafında kızarıklık).
  • Reaktif Hiperemi: İskemi sonrası metabolit birikimi (örn. uzun süreli iskemiden sonra rabdomiyoliz riski).

6. Klinik Örnekler

  • Oküler Hiperemi: Kuru göz veya tahriş nedeniyle gözde kızarıklık (interpalpebral fissür).
  • Kardiyak Stres Testi: Reaktif hiperemi koroner arter fonksiyonunu değerlendirir.
  • Deri Kızarıklığı: Sinir sistemi kaynaklı vazodilatasyon (örn. kızarma).

7. Kan Damarı Dinamikleri

  • Arteriyel Elastiklik: Atardamarlar sistol sırasında gerilir (kanı barındırır) ve diyastol sırasında geri çekilir (akışın sürdürülmesi).
  • Hiperemideki Rolü: Vazodilatasyon lümen boyutunu artırarak doku taleplerini karşılamak için perfüzyonu artırır.


İltihaplanmada Hiperemi

Tipler:

  • Aktif Hiperemi: Fizyolojik (örn. egzersiz, sindirim).
  • Reaktif Hiperemi: İskemi sonrası kan akışında artış (örn. turnike serbest bırakıldıktan sonra).
  • Patolojik Hiperemi: İltihaplanma veya hastalıkla bağlantılıdır (örn. konjonktival hiperemi).

Konjonktival Hiperemi:

  • Sunum: Gözün konjonktivasının kızarıklığı, fornikslerde (göz kapağı kıvrımları) en yoğun ve limbusa (kornea kenarı) doğru kaybolur.
  • Nedenler: Alerjiler, enfeksiyonlar (örn. konjonktivit), kuru göz veya tahriş.

Hiperemi Tanısı

Tanımak İçin İşaretler:

  • Oküler: Sklerada (göz beyazları) kızarıklık, “kanlı” görünüm.
  • Deri: Eritem (kırmızı lekeler, döküntüler), sıcaklık veya şişlik.
  • Sistemik: Pasif hiperemi semptomları (örn. kalp yetmezliğiyle ilişkili konjesyon: juguler ven distansiyonu, ödem).

Ayrımcılık:

  • Hiperemi ve Eritem:
  • Hiperemi = artan kan akışı (görünür veya dahili).
  • Eritem = yüzeysel kılcal damar genişlemesinden kaynaklanan görünür kızarıklık (örn. güneş yanığı).
  • Aktif ve Pasif Hiperemi:
  • Aktif: Sağlıklı yanıt (örn. kızarma).
  • Pasif: Patolojik (örn. kalp yetmezliğinde karaciğer konjesyonu).

This content is available to members only. Please login or register to view this area.


Tedavi ve Yönetim

Aktif Hiperemi:

  • Tedaviye Gerek Yok: Normal fizyolojik yanıt (örn. egzersiz sonrası kas kızarıklığı).
  • Tetikleyicileri Ele Alın: Altta yatan nedenleri tedavi edin (örn. ateş, yaralanma).

Patolojik Hiperemi:

  • Oküler (Konjonktival):
  • Yapay gözyaşları (kuru göz).
  • Antibiyotikler (bakteriyel enfeksiyon).
  • Antihistaminikler (alerjiler).
  • Sistemik (Pasif):
  • Kalp Yetmezliği: Diüretikler, beta blokerler, ACE inhibitörleri.
  • Vasküler Sorunlar: Statinler (kolesterol), kan incelticiler (pıhtılar), stentler (tıkalı atardamarlar).

İltihap Yönetimi:

  • Ağrı/şişlik için NSAID’ler (örn. ibuprofen).
  • Şiddetli iltihap için kortikosteroidler (örn. otoimmün durumlar).

Önemli Noktalar

  • Hiperemi, iltihabın kızarıklığı ve ısısının merkezinde yer alır.
  • Pasif hiperemi, altta yatan hastalığın (örn. kalp yetmezliği) sinyalini verir.
  • Konjonktival hiperemi, nedene (enfeksiyon veya alerji) göre özel olarak tasarlanmış bir tedavi gerektirir.
  • Tıbbi Müdahaleler (örn. kan incelticiler, stentler) hipereminin kendisini değil, temel nedenleri hedefler.

Klinik Not: Uygun bakımı yönlendirmek için her zaman iyi huylu hiperemiyi (örn. egzersiz kaynaklı) patolojik vakalardan (örn. kalp yetmezliği) ayırın.


Keşif

İlk Gözlemler ve Antik Tıp

Hiperemi kavramının kökleri muhtemelen kan ve dolaşıma dair antik anlayışlara dayanmaktadır. MS 2. yüzyılda önde gelen bir hekim olan Galen, venöz kanı (koyu kırmızı) ve arteriyel kanı (daha parlak ve daha ince) tanımladı ve arteriyel kanın, interventriküler septumdaki gözenekler yoluyla venöz kandan yaratıldığına inanıyordu. Hiperemi terimini kullanmamış olsa da, kan akış dinamikleri üzerine yaptığı çalışma, daha sonraki gelişmeler için temel fikirler oluşturdu.

Benzer şekilde, antik Yunanistan’da, Herophilus ve Erasistratus, MÖ 3. yüzyılda damarları atardamarlardan ayırdı ve ters kılcal akışı varsayarak arteriyel kanamayı gözlemledi. Bu gözlemler, ilkel olsa da, dolaylı olarak Hiperemi ile ilgili olan kan akışı düzenlemesinin erken dönem kavramlarına katkıda bulundu.

Ortaçağ Katkıları ve Dolaşım İçgörüleri

1242’de İbnü’n-Nefis, pulmoner dolaşımı ayrıntılı olarak tanımlayarak, kalbin sağ odasından gelen kanın pulmoner arterden akciğerlere aktığını, havayla karıştığını ve pulmoner ven yoluyla sol odaya geri döndüğünü belirterek önemli bir dönüm noktasına ulaştı. Keşfedilmelerinden 400 yıl önce kılcal damarların (“küçük iletişimler veya gözenekler”) varlığını tahmin etti. Organlar arasındaki kan akışının bu şekilde anlaşılması, artan kan akışının metabolik ihtiyaçları karşıladığı işlevsel Hiperemi’nin sonraki kavramları için çok önemlidir.

Erken Modern Atılımlar ve Harvey’in Dolaşımı

17. yüzyıl, William Harvey’in 1628 tarihli yayını olan Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus ile önemli bir değişime işaret etti ve ekstremitelerdeki küçük bağlantılar aracılığıyla kanın sürekli dolaşımını gösterdi. Harvey kılcal damarları tanımlamamış olsa da (daha sonra 1661’de Marcello Malpighi tarafından keşfedildi), çalışması Hiperemi için gerekli olan kan akışı düzenlemesini anlamanın temelini oluşturdu.

19. Yüzyıl İlerlemeleri ve Biçimselleştirme

19. yüzyılda, muhtemelen Hiperemiyi bir kavram olarak biçimselleştiren fizyolojide önemli ilerlemeler görüldü. 1840’larda geliştirilen Poiseuille yasası, damarlardaki kan akışını tanımlayarak, aktif Hiperemi (örneğin egzersiz sırasında) ile uyumlu olan artan akışı anlamak için nicel bir çerçeve sağladı. Bu dönemde ayrıca Hipertensiyon Araştırmalarında Tarihsel Eğilimler ve Önemli Noktalar | Hipertensiyon‘da belirtildiği gibi, kan basıncı ölçümü için sfigmomanometreler tanıtıldı ve dolaylı olarak Hiperemi çalışmalarını destekledi.

Hiperemi için belirli önemli noktalar çiçek hastalığı gibi hastalıklar için olduğu kadar net bir şekilde belgelenmemiş olsa da, araştırmalar, vazodilatasyon ve mikrosirkülasyon üzerine yapılan çalışmalarla birlikte anlaşılmasının arttığını göstermektedir. Örneğin, Vasküler Miyojenik Tepkinin Altında Yatan Sinyal Mekanizmaları, Fizyolojik İncelemeler gibi fizyolojik incelemelerdeki 1999 ve 2009 tarihli referanslar, modern araştırmaları gösterir, ancak tarihsel metinler daha erken köklere işaret eder.

Türler ve Klinik Önem

Hiperemi, aktif (örneğin egzersiz sırasında, kaslara kan akışının artması) ve pasif (tıkanıklığa bağlı, tıkanıklığa yol açan) olarak sınıflandırılır. Klinik olarak, oksijenli kanla dolu damarlar nedeniyle eritem (kızarıklık) olarak kendini gösterir. Metabolik ihtiyaçlardan kaynaklanan bir artış olan Fonksiyonel Hiperemi, metabolitler ve pH değişiklikleri üzerine yapılan çalışmalarla 19. ve 20. yüzyıllarda muhtemelen daha net anlaşılmıştır.


İleri Okuma
  1. Hunter, J. (1794). A Treatise on the Blood, Inflammation, and Gun-Shot Wounds. London: George Nicol.
  2. Cohnheim, J. (1873). Untersuchungen über die Entzündung und Eiterung. Leipzig: F.C.W. Vogel.
  3. Bayliss, W.M. (1902). On the local reactions of the arterial wall to changes of internal pressure. Journal of Physiology, 28(3), 220–231.
  4. Roy, C.S., & Sherrington, C.S. (1890). On the regulation of the blood-supply of the brain. Journal of Physiology, 11(1–2), 85–158.
  5. Krogh, A. (1929). The Anatomy and Physiology of Capillaries. New Haven: Yale University Press.
  6. Barcroft, J. (1934). The Flow of Blood in Relation to Metabolism. Lancet, 223(5778), 1053–1057.
  7. Folkow, B. (1956). Description of the myogenic hypothesis. Circulation Research, 4(4), 323–328.
  8. Rowell, L.B. (1983). Hyperemia and vascular control in human skeletal muscle. Journal of Applied Physiology, 54(4), 1048–1054.
  9. Joyner, M.J., & Casey, D.P. (2015). Regulation of increased blood flow (hyperemia) to muscles during exercise: a hierarchy of competing physiological needs. Physiological Reviews, 95(2), 549–601.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Zımba biyopsi

Punch biyopsisi, dokunun uygun bir biyopsi punç yardımıyla elde edildiği bir doku çıkarma (biyopsi) şeklidir. Numunenin kendisine yumruk biyopsisi denir.

Temel Bilgiler

Delgi biyopsisi ile küçük zımba silindirleri elde edilir ve bunlar daha sonra histolojik olarak işlenir ve incelenir. Yöntem, örneğin, deri veya mukoza zarının düz veya yayılmış lezyonlarını açıklığa kavuşturmak veya şüpheli göğüs değişikliklerini açıklığa kavuşturmak için veya prostat biyopsileri bağlamında kullanılır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.