Sineşi

Antik Yunancadaki σύν (sún, “birlikte”) + ἔχειν (ékhein, “tutmak”) –> συνέχεια (sunékheia, “süreklilik, devamlılık”) –> Latincede synechia .

Sineşi, normalde birbirinden ayrılmış iki doku katmanının bağ dokusu adezyonları veya yapışmasıdır.

Sineşi, insan vücudundaki birçok organda, tercihen seröz membranlarda (perikardiyum, plevra ve periton) meydana gelebilir. Klinik olarak önemli diğer sineşi:

  • Iris sineşi
  • Rahim içi sineşi
  • Labial sineşi
  • Velofarengeal sineşi

Fizyolojik sineşi

Sünnet derisi ve glans penisi arasında fizyolojik sineşi mevcuttur. Erkek yenidoğanın sünnet derisi genellikle karşılık gelen bağ dokusu ile glansa bağlanır. Bu bağ dokusu normalde ergenlik çağının sonunda kendi kendine çözülür.

Morbus intercurrens

 interküran hastalık diye kullanılan bu tıbbi terim; altta yatan hastalıkla nedensel olarak ilişkili olmaksızın başka bir (kronik) hastalığın tedavisi sırasında ortaya çıkan hastalıklardır. Bunlar, örneğin akut yaralanmaları veya grip, suçiçeği, salmonelloz ve streptokokal anjin gibi enfeksiyonları içerir. (Bkz; Morbus) (Bkz; intercurrens)

  • Sigorta şirketleri, hastanede yatarak tedavi sırasında akut olarak ortaya çıkan hastalıkları tanımlamaktadır ve derhal birlikte görülen hastalıklar olarak tedavi edilmelidir. Bunlar, örneğin akut olan ve hastanede ortaya çıkan, ancak hastanede kalmaya neden olan altta yatan hastalıkla hiçbir ilgisi olmayan grip benzeri enfeksiyonlar veya apandisiti içerir.
  • Araya giren enfeksiyonlar, çoğunlukla, altta yatan farklı metabolik bozukluklarla birlikte akut metabolik dengesizliklere yol açar.

Tedavi

  • Araya giren hastalıkların tedavisi için üç ilke vardır:
    1. Bekleyin: Stresli olmayan ek hastalıklar veya yaralanmalar durumunda,
    2. ‘kronik tedavileri’ tekrarlayın: ör. B. altta yatan hastalığın alevlenmelerinde ve
    3. meydana gelen akut hastalık için özel ilaçlar.
  • Kronik hastalık için, eşlik eden herhangi bir hastalığın onu etkileyebileceği dikkate alınmalıdır. Akut hastalık iyileştikten sonra, kronik hastalığın tedavisi bu nedenle tekrar kontrol edilmelidir.

Patoloji


İdrar Yolu Hastalıkları

Ürolitiyazis (Böbrek Taşları)

  • Klinik Sunum: Genellikle asemptomatiktir; hematüri (genellikle mikroskobik) birincil tanısal ipucudur.
  • Tanısal Yaklaşım: Ultrason veya BT taramaları gibi görüntülemeler taşı tanımlayabilir; hematüri için idrar tahlili.

İdrar Yolu Enfeksiyonu (İYE)

  • Semptomlar: Poliüri, dizüri, lökositüri ve idrarda nitritler temel göstergelerdir.
  • Teşhis
    • Komplike İYE (genç, sağlıklı, gebe olmayan kadınlar dışındaki vakalar): idrar kültürü, ultrason.
  • Dikkat edilmesi gerekenler: Ağır vakalarda piyelonefrit veya sistemik tutulum açısından değerlendirin.

Kan ve Kemik İliği Hastalıkları

Pıhtılaşma Bozuklukları

Koagülopatiler

  • Göstergeler: Uzamış aktive parsiyel tromboplastin zamanı (aPTT), kanama eğilimleri.
  • Tanı Testleri: Faktör VIII, IX, XI, XII; von Willebrand faktör (vWF) antijeni ve aktivitesi.

Tüketim Koagülopatisi (Dissemine İntravasküler Koagülasyon, DIC)

  • Özellikler: Trombositopeni, uzamış PTT, azalmış antitrombin III, fibrinojen tüketimi.

Von Willebrand Hastalığı (vWD)

  • Tip 1: Kısmi kantitatif vWF eksikliği.
  • Tip 2N: vWF üzerinde defektif FVIII bağlanma bölgesi → Azalmış FVIII seviyeleri.
  • Tanı: Normal vWF antijeni, ancak azalmış FVIII; multimerik analiz gereklidir.

Lupus Antikoagülan Sendromu

  • Sunum: Uzamış aPTT, pozitif doğrulayıcı test, karıştırma çalışmalarında düzeltilmemiş.
  • Not: Cerrahi kanama riskleri ile ilişkili değildir.

Hemofili A ve B

  • Hemofili A: Faktör VIII eksikliği → Uzamış aPTT.
  • Hemofili B: Faktör IX eksikliği → Uzamış aPTT.

Terapi ile İlişkili Pıhtılaşma Bozuklukları

  • Heparin: Uzamış trombin zamanı (TT).
  • Kumarinler (örn. varfarin): Uzamış PT/INR.

Platelet Bozuklukları

Pseudothrombocytopenia

  • Sebep: EDTA aracılı trombosit kümelenmesi → Artifaktüel trombositopeni.
  • Tanısal İpucu: Sitratlı kan kullanarak trombosit sayılarını yeniden değerlendirin.

Trombotik Trombositopenik Purpura (TTP)

  • Patofizyoloji: ADAMTS13 eksikliği → Ultra büyük vWF multimerlerinin birikimi → Mikroanjiyopatik hemoliz, trombositopeni.
  • Semptomlar: Nörolojik defisitler, renal disfonksiyon.
  • Tedavi: Plazmaferez.

Anemiler

Aplastik Anemi

  • Etiyoloji: Kök hücre disfonksiyonu → Pansitopeni.

Demir Eksikliği Anemisi

  • Özellikler: Mikrositik, hipokromik hücreler; düşük ferritin ve transferrin satürasyonu.
  • Yönetim: Demir replasman tedavisi: Demir replasman tedavisi; yanıtı izleyin.

Talasemi

  • Belirli bölgelerde yaygındır (örn. Güneydoğu Asya).
  • Teşhis: Demir eksikliği olmaksızın mikrositik anemi.
  • Tedavi: Ağır vakalarda düzenli kan nakli.

Hemolitik Anemi

  • Türleri: İntrinsik (örn. kalıtsal sferositoz) veya ekstrinsik (örn. otoimmün hemoliz).

Kanamalı Anemi

  • Nedeni: Akut veya kronik kan kaybı.

Lösemiler ve Miyelodisplastik Sendromlar

Akut Lösemiler

  • AML: Miyeloperoksidaz pozitif blastlar; moleküler belirteçler (örn. FLT3, NPM1).
  • ALL: B- ve T-hücre belirteçleri; Ph+ ALL (BCR-ABL).

Kronik Lösemiler

  • KLL: Yaşlılarda sık görülür; olgun lenfositoz, CD5+ B hücreleri ile karakterizedir.
  • KML: Philadelphia kromozomu (BCR-ABL füzyon geni); granülositozlu kronik faz.

Miyelodisplastik Sendromlar

  • Özellikler: Displazili sitopeniler; AML’ye dönüşüm riski.

Miyeloproliferatif Neoplazmlar

  • Polisitemia Vera (PV): JAK2 mutasyonu; yüksek RBC kütlesi, lökositoz.
  • Esansiyel Trombositemi (ET): JAK2 veya CALR mutasyonu; trombositoz.
  • Primer Miyelofibrozis (PMF): Kemik iliği fibrozisi; lökoeritroblastik kan tablosu.

Reaktif Kan Bozuklukları

Reaktif Lökositoz

  • Nedenleri: Enfeksiyonlar, enflamasyon; yüksek C-reaktif protein (CRP) ile ilişkilidir.

Malign Hemoblastozlar

  • Hematopoezin bozulması → Pansitopeni, trombositopeni veya lökositoz.

Aşağıda pankreas, gastrointestinal sistem, akciğerler, böbrekler, kardiyovasküler sistem, jinekoloji ve bahsedilen diğer sistemlerle ilgili hastalık ve durumlara genişletilmiş ve çapraz kontrol edilmiş bir genel bakış yer almaktadır. Her hastalık, tanıya yönelik bilgiler ve dikkat edilmesi gereken hususlar içermektedir.


Pankreas Hastalıkları

Akut Pankreatit

  • Etiyoloji: Alkol kullanımı, safra taşı, hipertrigliseridemi, travma veya ilaca bağlı.
  • Teşhis Belirteçleri: Yüksek amilaz ve lipaz seviyeleri, pankreas iltihabı için görüntüleme (CT veya MRI).
  • Semptomlar: Sırta yayılan şiddetli epigastrik ağrı, bulantı, kusma.

Diabetes Mellitus

  • Tip 1 Diabetes Mellitus**: Beta hücrelerinin otoimmün yıkımı.
    • Tanı Testleri: Antikorlar (GAD, IA2, ZnT8), açlık glukozu ≥126 mg/dL, HbA1c ≥%6,5.
  • Tip 2 Diyabetes Mellitus: İnsülin direnci ve beta hücre disfonksiyonu.
    • Tanı Kriterleri: HbA1c ≥%6,5, açlık glukozu ≥126 mg/dL; erken teşhis için oral glukoz tolerans testi.
  • Bronz Diyabet: Pankreasta demir birikimine bağlı (hemokromatozis).
    • Özellikler: Artmış açlık glukozu ve HbA1c; ferritin ve transferrin satürasyonu ile doğrulayın.
  • Gençlerde Olgunluk Başlangıçlı Diyabet (MODY)**:
    • Özellikler: Erken başlangıçlı (<25 yaş), ailesel; GCK, HNF1α mutasyonları için moleküler analiz.
  • Yetişkinlerin Latent Otoimmün Diyabeti (LADA)**:
    • Özellikler: Kademeli ilerleme, pozitif otoantikorlar; HbA1c, açlık glukozu, diyet ve egzersizi izleyin.
  • Diyabetik Ketoasidoz**:
  • Semptomlar: Poliüri, dehidrasyon, Kussmaul solunumu; teşhis hiperglisemi, ketonemi ve metabolik asidozu içerir.
  • Gestasyonel Diabetes Mellitus (GDM):
    • Tarama: Oral glukoz tolerans testi (24-28 haftalık gebelik).

Gastrointestinal Hastalıklar

Laktoz İntoleransı

  • Semptomlar: Süt ürünleri tüketiminden sonra şişkinlik, ishal ve gaz.
  • Teşhis: Hidrojen nefes testi, laktoz tolerans testi.

Mide Kanseri

  • Semptomlar: Kilo kaybı, anemi, gizli gastrointestinal kanama.
  • Teşhis Yöntemleri: Biyopsi ile endoskopi; görüntüleme ile evreleme (BT/MRI).

Akciğer Hastalıkları

Tüberküloz (TB)

  • Semptomlar: İnatçı öksürük, hemoptizi, kilo kaybı, gece terlemesi.
  • Teşhis Balgam mikroskopisi, kültür, PCR; görüntüleme (göğüs röntgeni veya BT).

Böbrek Hastalıkları

Kronik Böbrek Yetmezliği

  • Tanım: ≥3 ay boyunca kalıcı düşük GFR (<60 mL/dak/1.73m²).
  • Semptomlar: Proteinüri, renal anemi, elektrolit dengesizlikleri.
  • Teşhis: Görüntüleme, kemik metabolizması analizi.

Akut Böbrek Hasarı:

  • Özellikler: Serum kreatinininde ani yükselme, elektrolit bozuklukları.
  • Nedenler: Prerenal (hipoperfüzyon), intrinsik (akut tübüler nekroz), postrenal (obstrüksiyon).
  • Diyabetik Nefropati**:
  • Özellikler: Hiperglisemi, proteinüri, ilerleyici renal düşüş.
  • İzleme: Albüminüri, serum kreatinin, GFR.

İdrar Kesesi Karsinomu

  • Semptomlar: Gross hematüri, dizüri.
  • Teşhis: İdrar sitolojisi, biyopsi ile sistoskopi.

Piyelonefrit

  • Semptomlar: Böğür ağrısı, ateş, lökositüri.
  • Teşhis İdrar tahlili (beyaz hücre döküntüleri), görüntüleme.

Glomerülonefrit

  • Nefrotik Sendrom ile birlikte: Proteinüri (>3,5 g/gün), hipoalbüminemi, ödem.
  • Teşhis Yöntemleri: Böbrek biyopsisi, immünolojik testler (ANA, kompleman seviyeleri).

Kardiyovasküler Hastalıklar

Miyokard Enfarktüsü

  • Semptomlar: Göğüs ağrısı, dispne, diyaforez.
  • Teşhis: EKG değişiklikleri: EKG değişiklikleri, yüksek kardiyak troponinler.

HELLP Sendromu (Hemoliz, Yüksek Karaciğer enzimleri, Düşük Trombositler)

  • Gebelikle ilişkili hipertansif bozuklukların komplikasyonu.
  • Teşhis: Laboratuvar bulguları ve klinik semptomlar (örn. epigastrik ağrı).

Jinekolojik Hastalıklar

Hamilelik

  • Teşhis Testi: Serum ve idrar beta-hCG.

Endometriyal Kanser

  • Teşhis: Transvajinal ultrason, endometriyal biyopsi.

Diğer Koşullar

Romatizma

  • Özellikler: Eklem ağrısı, enflamasyon; spesifik belirteçler arasında romatoid faktör, anti-CCP bulunur.

Wilson Hastalığı

  • Nedeni: Defektif seruloplazmin metabolizmasına bağlı bakır birikimi.
  • Teşhis: Düşük seruloplazmin, yüksek idrar bakırı, karaciğer biyopsisi.

Hemokromatozis

  • Familial Hemokromatozis Tip 1: HFE c.845AA mutasyonu (homozigot).
  • Yönetim: Glikoz ve karaciğer fonksiyonlarını izleyin; düzenli flebotomi yapın.

Epilepsi

  • Teşhis: Nöbet paternleri için EEG, yapısal anormallikleri belirlemek için nörogörüntüleme.


Kemik İliği Muayenesi

Kemik İliği Morfolojisi

  • Amaç: Hematolojik sistemik hastalıkları değerlendirmek; lenfositozda ilk basamak.
  • Yöntem: Kemik iliği yaymalarının Kemik iliği yaymalarının hücresellik, displazi veya infiltrasyon açısından mikroskobik incelenmesi.

Sitokimya

  • Örnek: Akut lösemileri sınıflandırmak için miyeloperoksidaz boyaması.

İmmünolojik Lökosit Tiplemesi

  • Akış sitometrisi: Yüzey antijenleri (CD belirteçleri) için boyama antikorları.
  • Uygulamalar: Lenfomaların, lösemilerin, persistan lenfositozun teşhisi ve izlenmesi.

Kök Hücre Kültürü

  • Kullanım: Kemik iliği yetmezliği (örn. aplastik anemi) ve miyeloproliferatif sendromları değerlendirin.

Moleküler Genetik Test

Hematolojik Hastalıklar için Spesifik Belirteçler

  • BCR-ABL (t(9;22)): Kronik miyeloid lösemi (KML) ve BCR-ABL-pozitif akut lenfoblastik lösemi (ALL) ayrımını yapar.
  • JAK2 V617F: Polisitemi vera, esansiyel trombositemi ve idiyopatik miyelofibrozda bulunur.
  • FLT3-ITD ve FLT3-D835: Akut miyeloid lösemi (AML).
  • NPM1: AML’de yaygın mutasyon.
  • HBA Lokusu: Alfa talasemi tanısı.
  • Laktaz Gen Analizi: Yetişkin tipi hipolaktazi (laktoz intoleransı) tanısı.
  • HFE Genetik Analizi: Hemokromatozis.

Koagülasyon ve Tromboz

  • vWF Gen Testi: von Willebrand hastalığı.
  • Protein C ve S, Antitrombin III: Düşük seviyeler trombotik eğilime işaret eder.

Koagülasyon ve Otoimmün Testler

Pıhtılaşma Testi

  • aPTT: Faktör VIII, IX, XI, XII veya lupus antikoagülan eksikliklerinde uzamıştır.
  • PT/INR: K vitamini antagonist tedavisinde veya FII, FV, FVII, FX eksikliklerinde uzamıştır.
  • DRVVT (Diluted Russel Viper Venom Test): Lupus antikoagülanını tespit eder.

Otoimmün Belirteçler

  • ANA (Anti-Nükleer Antikorlar): SLE, otoimmün hepatit teşhisi koyar.
  • ASMA (Anti-Düz Kas Antikoru): Otoimmün hepatit.
  • Trombositlere Karşı Antikorlar: İmmün trombositopenik purpura (ITP) için teşhis.

Diyabet Testi

Tip 1 Diabetes Mellitus

  • Otoantikorlar: GAD, IA2 (Tirozin fosfataz 2).

Tip 2 Diabetes Mellitus

  • Teşhis Araçları: Açlık kan şekeri, HbA1c, oral glukoz tolerans testi.

HbA1c

  • Diyabette uzun vadeli glisemik kontrolü değerlendirir.

Böbrek Fonksiyon Testi

Glomerüler Filtrasyon Hızı (GFR)

  • Hesaplama: Böbrek fonksiyonu değerlendirmesi için MDRD veya CKD-EPI formülünün kullanılması.

Kreatinin Klerensi

  • Renal klirens kapasitesinin ölçümü.

İdrar Analizi

  • Parametreler: Glikoz, protein, ketonlar, eritrositler, lökositler, sediment.

Proteinüri

  • Kantifikasyon: Nefrotik sendromların ve böbrek hasarının teşhisi için anahtar.

Beyin Omurilik Sıvısı (BOS) Testi

Lomber Ponksiyon

  • Belirteçler: Toplam hücre sayısı, glukoz, laktat ve sitoloji.
  • Kültür: MSS enfeksiyonlarında bakteriyel patojenleri tanımlar.

Gram Boyama

  • Bakteriyel organizmaları ayırt eder.

Hematoloji

Diferansiyel Kan Sayımı

  • Kırmızı ve beyaz kan hücreleri ve trombositlerdeki anormallikleri tanımlar.

Hemoglobin Elektroforezi

  • Orak hücreli anemi ve talasemi gibi hemoglobinopatileri teşhis eder.

Kemik Metabolizması Testi

Kemik Devrinin İşaretçileri

  • Alkalin fosfataz, osteokalsin, crosslaps, P1NP.

Kalsiyum, Fosfat, Vitamin D

  • Kemik sağlığını ve sekonder hiperparatiroidizmi değerlendirir.

Bulaşıcı Hastalık Testi

Hepatit Serolojisi

  • Viral hepatiti (HBV, HCV) tespit eder.

H2 Nefes Testi

  • Laktoz veya fruktoz malabsorpsiyonunu teşhis eder.

Jinekolojik Testler

ß-HCG

  • Gebelik tespiti ve izlenmesi.

Prolaktin

  • Hipofiz bozukluklarında yüksek seviyeler.

Karaciğer Hastalığı Testi

Seruloplazmin ve Bakır Seviyeleri

  • Wilson hastalığı için teşhis.

CDT (Karbonhidrat Eksikliği Olan Transferrin)

  • Alkolik karaciğer hastalığı belirteci.

Tiroid Fonksiyon Testi

Tiroid Hormonları

  • Tiroid bozuklukları için T3, T4, TSH (örn. Graves hastalığı, hipotiroidizm).

Tiroid Sintigrafisi

  • Graves hastalığı ve tiroid nodüllerini ayırt eder.

Genişletilmiş Testler

Demir Çalışmaları

  • Anemi ve hemokromatozis için ferritin, transferrin ve satürasyon seviyeleri.

Eritropoietin Düzeyleri

  • Renal disfonksiyona bağlı anemiyi değerlendirir.

Coomb’un Testi

  • Doğrudan: Eritrositlere bağlı antikorları tespit eder (hemolitik anemi).
  • Dolaylı: Serumda serbest yüzen antikorları tanımlar.

Keşif

1. Antik Başlangıçlar: Mistiklikten Rasyonel Gözleme

Antik Yunan’da hastalık genellikle tanrıların bir cezası olarak görülüyordu. Koslu Hipokrat (MÖ 460-370) hastalıkların dört bedensel mizacın -kan, balgam, sarı safra ve kara safra- dengesizliğinden kaynaklanan doğal nedenleri olduğunu öne sürerek bu fikre meydan okudu. Bu teori yüzyıllar boyunca tıbba egemen oldu ve hastalıkları teşhis etme ve tedavi etme konusundaki erken yaklaşımları şekillendirdi.

Hipokrat’ın gözlem yaklaşımı tıbbi uygulamaları dönüştürdü. Ateş ve iltihap gibi semptomları titizlikle kaydederek hastalığın ilerlemesinde çevresel ve yaşam tarzı faktörlerinin önemini vurguladı. Bu yöntemler semptomların daha derin bedensel dengesizliklerin göstergeleri olduğu fikrini ortaya koyarak modern klinik patolojinin temelini attı.


2. Galen’in Katkıları: Anatomi ve Hastalık Çalışması (MS 2. Yüzyıl)

Hipokrat fikirleri temel alan Bergama’lı Galen anatomi ve fizyolojiyi hastalık çalışmasına entegre etti. Kültürel tabular nedeniyle hayvan diseksiyonlarıyla sınırlı olmasına rağmen Galen, insan anatomisi hakkında birçok temel ilke çıkardı. Hastalıkların genel dengesizliklerden ziyade belirli organ veya dokulardaki işlev bozukluğundan kaynaklandığını öne süren ilk kişilerden biriydi.

Galen’in gladyatörler için bir hekim olarak birinci elden deneyimi, çalışmalarını şekillendirdi. Ciddi yaraları tedavi etmek, iltihabın dört temel belirtisini tanımlamasına olanak tanıdı: calor (ısı), rubor (kızarıklık), tumor (şişlik) ve dolor (ağrı) – modern patolojide temel olmaya devam eden kavramlar.


3. Mikroskobik Devrim: Görünmez Dünya Açığa Çıktı (17. Yüzyıl)

Mikroskopun icadı patoloji çalışmasında devrim yarattı. Anton van Leeuwenhoek (1632–1723) mikroorganizmaları ve hücresel yapıları gözlemlemek için el yapımı merceklerini kullandı ve hastalığın altında yatan mikroskobik süreçlerin ilk görsel kanıtını sağladı. Gözlemleri çığır açıcı olsa da, mikroplar ve hastalık arasındaki bağlantı henüz anlaşılmadığı için klinik patolojiyle hemen ilişkilendirilmedi.

Leeuwenhoek’un çalışmaları, daha sonraki bilim insanlarına hastalıkların hücresel temellerini keşfetmeleri için ilham verdi. Attığı temeller, Rudolf Virchow tarafından öncülük edilen bir alan olan hücresel patoloji‘nin 19. yüzyılda geliştirilmesinde etkili oldu.


4. Hücresel Patoloji ve Modern Tıbbın Doğuşu (19. Yüzyıl)

Rudolf Virchow (1821–1902), genellikle “Modern Patoloji’nin Babası” olarak kabul edilir ve tüm hastalıkların hücresel düzeyde başladığını öne sürerek bu alanı dönüştürdü. Hücresel Patoloji (1858) adlı kitabı, hücre hasarının ve işlev bozukluğunun hastalık süreçlerindeki rolünü vurgulayarak odak noktasını organlardan yaşamın hücresel çerçevesine kaydırdı. Bu anlayış, hastalığın mikroskop altında doku örnekleri aracılığıyla incelendiği modern histopatolojinin temelini oluşturdu.

Virchow ayrıca patolojiyi halk sağlığıyla ilişkilendirdi ve kolera ve tifüs gibi durumları ele almak için sanitasyon reformlarını savundu. Hastalıklara ilişkin bütünsel görüşü mikroskobik bulguları toplumsal ve çevresel faktörlerle ilişkilendirdi.


5. Hastalıkların Mikrop Teorisi: Mikropları Patolojiye Bağlamak (19. Yüzyıl)

Mikroorganizmalar ve hastalık arasındaki bağlantı Louis Pasteur ve Robert Koch‘un çalışmalarıyla netleşti. Pasteur’ün deneyleri kendiliğinden oluşma teorisini çürüttü ve mikropların fermantasyona ve bozulmaya neden olduğunu gösterdi. Koch’un varsayımları belirli patojenleri belirli hastalıklara bağlamak için sistematik bir yöntem sağladı.

Mikrop teorisi, bulaşıcı hastalıkları tanımlanabilir nedenleri ve öngörülebilir etkileri olan ayrı bir kategori olarak belirleyerek patolojiyi dönüştürdü. Bu, mikrobiyoloji ve patolojide yeni bir çağ başlattı ve aşıların ve antimikrobiyal tedavilerin geliştirilmesini sağladı.


Patoloji Bugün

Modern patoloji, genetik, moleküler biyoloji ve görüntülemedeki gelişmeleri bir araya getirir. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ve immünohistokimya gibi teknikler, kanserlerden genetik bozukluklara kadar hastalıkların kesin teşhisine olanak tanır. Patoloji, temel bilim ve klinik uygulamayı birleştirerek hastalığın gizemlerini çözmeye yardımcı olan tıbbın temel taşı olmaya devam etmektedir.

ileri Okuma
  1. Hippocrates. (1931). Airs, Waters, Places. Loeb Classical Library, Harvard University Press.
  2. Porter, R. (1997). The Greatest Benefit to Mankind: A Medical History of Humanity from Antiquity to the Present. HarperCollins.
  3. van Leeuwenhoek, A. (1677). “Observations Concerning Animalcules.” Philosophical Transactions of the Royal Society, 12, 821–831.
  4. Pasteur, L. (1857). “Mémoire sur la fermentation alcoolique.Annales de Chimie et de Physique, 58, 323–426.
  5. Virchow, R. (1858). Cellular Pathology as Based upon Physiological and Pathological Histology. Lippincott.
  6. Koch, R. (1884). “Die Aetiologie der Tuberkulose.” Berliner Klinische Wochenschrift, 21(15), 221–230.
  7. Carter, K. C. (1985). “Germ Theory, Its Rise and Fall.Yale Journal of Biology and Medicine, 58(1), 89–95.
  8. Nutton, V. (2004). Ancient Medicine. Routledge.
  9. Williams, D. (2007). A History of Pathology. Springer.
  10. Kumar, V., Abbas, A. K., & Aster, J. C. (2020). Robbins and Cotran Pathologic Basis of Disease (10th ed.). Elsevier.
  • Tutarsız laboratuvar testleri: spontan kanamaya eğilim artışı olmaksızın 5 G / l’nin altındaki trombosit sayısı (tipik peteşi, hematom, mukozal kanama)
  • aPTT ve PTZ, başka herhangi bir kanama eğilimi belirtisi olmaksızın arttı → yetersiz dolum
  • Diğer bilgiler: infliksimab ile tedaviden önce (örn. Romatizma) bir kuantiferon testi yapın! → gizli tüberkülozu keşfedin → profilaksi verin

Keloid

Antik Yunancada χηλή (khēlḗ“toynak) ve oid → 19. yüzyılda Fransızcada chéloïde cheloid, Yaralanma bölgesinde yara dokusunun sert bir şekilde büyümesidir.

  • Keloid, yaralanmalardan ve ameliyatlardan sonra hatta kendiliğinden ortaya çıkabilen aşırı fibroblast büyümesinin neden olduğu iyi huylu bir tümördür. Basitçe söylemek gerekirse, genetik bir yatkınlığa dayanan rahatsız edici bir iyileşme sürecidir.
  • Keloid ve hipertrofik skar arasında, skar bölgesiyle sınırlı bir ayrım yapılır.

Etiyoloji

Keloid oluşumunun nedenleri henüz tam olarak araştırılmamıştır. Fibroblastların aktivitesi, diğer şeylerin yanı sıra, sitokinler ve inflamatuar hücrelerden ve epidermal keratinositlerden gelen büyüme faktörlerinden etkilenir. Bu faktörlerin rahatsız edici bir etkileşimi, açıkça dermal kollajenin sentezi ve parçalanması arasındaki dengeyi değiştirir.

Klinik

  • Keloid, cilt seviyesinin üzerinde yükselen şişkin şekilli bir doku büyümesi olarak görünür. Renk soluk pembeden koyu kırmızıya kadar değişebilir, kıvam sert elastik ila sert arasındadır.
  • Tercih edilen yerler göğüs, sırt ve omuz bölgesidir. Normalde estetik bozukluk dışında herhangi bir şikayet olmaz; bazen kaşıntı, hassasiyet ve disestezi oluşabilir.

Tedavi

Keloidlerin tedavisi zordur, bu nedenle tatmin edici bir sonuç elde etmek için birçok terapötik yaklaşım sıklıkla ‘denenir’. Köklü klinik sonuçlar yalnızca birkaç prosedür için mevcuttur. Acı çekme seviyesi ve dolayısıyla hastanın tedaviye hazır olma durumu estetik bozukluğun derecesine bağlıdır. Aşağıda listelenen yöntemler genellikle birleştirilir.

Cerrahi tedavi

Bir keloidin primer yara kapanması ile eksizyonu, skar bölgesinde yenilenmiş keloid oluşumu söz konusu olduğundan, eski bir yöntemdir. Bu nedenle operasyon, nüksetmeyi önlemek için takip tedavisi ile (örn. Kortikosteroid veya interferon enjeksiyonu) birleştirilir. Diğer yöntemler, keratinositlerden hücre nakli veya bölünmüş deri kullanımıdır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

İlaç tedavisi

  • Kortikosteroidlerin lokal, intralezyonel damlatılması (örn. Triamsinolon asetonid), keloidlerin tedavisinde en yaygın yöntemdir.
  • Etki, fibroblastlarda kollajen üretimindeki azalmaya dayanmaktadır.
  • Biraz daha az etkili bir alternatif, kortikosteroid kremler, merhemler veya plasterlerle harici tedavidir.
  • Kortikosteroidlere ek olarak, bazen 5-florourasil veya bleomisin gibi sitostatikler de kullanılır.

Lazer tedavisi

  • Lazer tedavisinde keloid, aktiviteye göre 2 alt gruba ayrılır ve buna göre tedavi edilir:
    1. Olgunlaşmamış keloid; Kızarıklık olduğu sürece, sadece uzun atımlı kızılötesi lazerlerle (755-1064 nm) vazokonstriktif tedavi düşünülebilir.
    2. Olgun keloid; Koşullar stabil ve kızarıklık içermeyen en az 2 ay ise CO2 lazer ile cilt yenileme yapılabilir. Bu sadece çıkıntıları ortadan kaldırmakla kalmaz, aynı zamanda keloidin tabanını da küçültür. Lazer tedavisinden sonra, glukokortikoidler intralezyonal olarak da uygulanabilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kiroterapi

  • Lokal soğuk uygulaması, etkisi keloiddeki mikrosirkülasyonu değiştirmeye dayanan karmaşık ve uzun süren bir prosedürdür. Birkaç seansta lezyon temas veya püskürtme yöntemi kullanılarak dondurulur ve kademeli olarak azaltılır. Bir dezavantaj, soğuk uygulamadan sonra iyileşme süresinin uzun olması ve cildin istenmeyen depigmentasyonudur.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Basınç tedavisi

  • Diğer bir tedavi seçeneği kompresyon tedavisidir. Keloid üzerindeki lokal basınç, uzun bir tedavi süresinden sonra yaranın düzleşmesine neden olur.
  • Basınç tedavisi genellikle özel noktalarda plastik maskeler veya çıtçıtlarla desteklenen kompresyon bandajları ile yapılır.
  • Terapötik etki oldukça yavaş ortaya çıkar ve tedavi süresi 6-24 ay olabileceğinden hasta uyumu önemlidir.
  • Yöntem aynı zamanda ameliyatlardan sonra keloidleri önlemek için uygun bir şekilde kullanılır.
  • Basınç tedavisinin bir çeşidi, yara dokusunu silikon tabakalar veya silikon jel ile kaplamaktır. Tıkanma ve hidrasyon etkilerinin etki mekanizmaları olduğu varsayılır. Etkinlikleri tartışılmaktadır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Işın tedavisi

Diğer tedavi seçenekleri başarısız olursa, iyonlaştırıcı radyasyon da kullanılabilir. Bu terapi seçeneği için zaman penceresi keloid oluşumundan sonraki ilk 6 aydır, çünkü radyasyon duyarlılığı keskin bir şekilde azalır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kveim-Siltzbach testi

  • Kveim testi, Nickerson-Kveim veya Kveim-Siltzbach testi, sarkoidozu bilinen bir hastadan alınan dalağın bir kısmının, hastalığa sahip olduğundan şüphelenilen bir hastanın cildine enjekte edildiği bir deri testidir. Caseating olmayan granülomlar bulunursa (4-6 hafta sonra), test pozitiftir.
  • Hasta tedavi gördüyse (örn. Glukokortikoidler), test yanlış negatif olabilir. Test yaygın olarak yapılmamaktadır ve İngiltere’de 1996’dan beri hiçbir substrat mevcut değildir. Sığır spongiform ensefalopatisi gibi bazı enfeksiyonların Kveim testi ile aktarılabileceği endişesi vardır.
  • Adını sarkoidoz hastalarından alınan lenf nodu dokusunu kullanarak 1941 yılında rapor eden Norveçli patolog Morten Ansgar Kveim‘den almıştır.  1954’te dalak dokusunu kullanarak modifiye edilmiş bir form sunan Amerikalı doktor Louis Siltzbach tarafından popülerleştirildi.  Kveim’in çalışması, 1935’te ilk olarak sarkoiddeki cilt reaksiyonlarını rapor eden Nickerson tarafından yapılan önceki çalışmaların bir iyileştirmesiydi.
  • Sarkoidozu, berilyoz gibi başka türlü ayırt edilemeyen semptomları olan durumlardan ayırmak için bir Kveim testi kullanılabilir.
    Louis Siltzbach

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tiroglossal kist

(Sinonimler, dil kökünde yerleşirse kimi kaynaklarda “Bochdalek kisti” adıyla da anılır — diyaframdaki Bochdalek hernisiyle karıştırılmamalıdır.)

Tanım ve Terminoloji

Ortanca boyun kisti, embriyonik dönemde tiroid bezinin iniş yolunu oluşturan tiroglossal kanal artıklarından gelişen, genellikle iyi huylu ve kistik karakterde bir orta hat boyun lezyonudur. Klinik muayenede çoğu olgu orta hatta, hyoid kemik düzeyine yakın yerleşimli, yumuşak kıvamlı ve dil dışarı çıkarıldığında ve/veya yutkunma sırasında yukarı hareket eden bir şişlik olarak belirginleşir. Çocukluk çağının en sık konjenital boyun kistidir.

Embriyoloji ve Patogenez

Tiroid bezi, 4–8. gebelik haftaları arasında dilin tabanındaki foramen çekumdan başlayarak boyun ön yüzüne doğru inferiora göç eder. Bu iniş sırasında oluşan tiroglossal kanal normalde involüsyona uğrayarak silinir. Kanalın tamamının veya bir bölümünün kalıcı kalması, kanal epitelinin sekretuar aktivitesi ve çevresindeki stromanın reaksiyonu sonucunda kistik genişleme meydana gelebilir.
Kist hattı, foramen çekumdan başlayıp hyoid kemiği sıklıkla delerek ya da ona sıkıca yapışarak geçer ve tiroid bezinin üst kutbuna/piramidal lobuna kadar uzanabilir. Kist duvarında çoğu zaman solunum epiteli (psödostratifiye silli kolumnar) veya çok katlı yassı epitel bulunur; duvarda tiroid follikülleri saptanması, tiroglossal kaynak lehinedir.

Epidemiyoloji

Olguların büyük kısmı çocukluk çağında tanı alır; başvuruların yaklaşık %60–70’i 10 yaşından önce, %75’i 6 yaşından önce gerçekleşir. Erişkinlerde daha nadirdir ancak görüldüğünde malignite olasılığı görece daha yüksektir. Cinsiyet dağılımı genellikle eşittir.

Klinik Özellikler

  • Yerleşim: Orta hat; en sık hyoid kemik seviyesi veya hemen üzerinde/altında. Daha kranial yerleşimde lingual (dil kökü) kistler, daha kaudal yerleşimde suprahyoid/infrahyoid kistler görülebilir.
  • Şişlik ve hareket: Elastik-yumuşak kıvamlı, dil protrüzyonunda ve yutkunmada yukarı hareket eden kitle; bu hareket, traktusun foramen çekuma fibröz bağlantısı ile açıklanır.
  • Semptomlar: Çoğu asemptomatiktir. Enfekte olduğunda ağrı, kızarıklık, hassasiyet, ısı artışı; nadiren fistülleşme ve akıntı. Lingual kistlerde yutma güçlüğü, konuşma değişikliği, horlama ve bebeklerde beslenme güçlüğü görülebilir.
  • İçerik: Genellikle seröz-müsinöz sıvı; tekrar eden enfeksiyonlarla içerik pürülan hale gelebilir.

Ayırıcı Tanı

  • Dermoid/epidermoid kistler (çoğunlukla orta hatta; dil protrüzyonuyla hareket etme eğilimi daha az)
  • Ektopik tiroid dokusu (özellikle dil kökü tiroidi)
  • Lenfanjiyom/Hemanjiyom
  • Plonjing ranula
  • Laringosel
  • Orta hat lenfadenopatisi (enfeksiyöz, granülomatöz)
  • Tiroid nodülleri ve kistleri (daha çok lateralize/paramedyan)

Tanısal Yaklaşım

1) Klinik muayene: Orta hat şişliği, dil protrüzyonuyla hareket bulgusu, enfeksiyon belirti ve bulguları.
2) Ultrasonografi (USG): İlk basamak görüntülemedir. Kist genellikle hipoekoik, düzgün sınırlı, uniloküler veya multiloküler bir lezyon olarak izlenir; duvar kalınlığı enfeksiyonla artabilir. USG ile eşzamanlı olarak ortotopik tiroid dokusunun varlığı mutlaka doğrulanmalıdır; aksi halde kist sanılan oluşum tek fonksiyonel ektopik tiroid olabilir.
3) BT/MRG: Atypik yerleşim, rekürrens, derin uzanım, çevre ilişkiler ve komplikasyonların değerlendirilmesinde; MRG yumuşak doku kontrastı ile traktusun seyrini göstermede yararlı olabilir.
4) Sinografi/Fistülografi: Dışa açılan fistül varlığında traktusun radyolojik haritalanması yapılabilir; günümüzde seçilmiş olgularda kullanılır.
5) Laboratuvar: TSH ve serbest T4 ile tiroid fonksiyonu; ektopi şüphesinde radyoizotop sintigrafi düşünülebilir.
6) İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB): Rutin pediatrik olgularda gerekli değildir; erişkinlerde, atipik bulgular veya malignite şüphesi varsa düşünülebilir.

Histopatoloji

Kist duvarı kolumnar silli veya çok katlı yassı epitel ile döşelidir; kronik inflamasyon ve fibrozis sık görülür. Duvar içinde tiroid follikülleri saptanması tanıyı destekler. Tekrarlayan enfeksiyonlar granülasyon dokusu ve duvar kalınlaşmasına yol açabilir.

Komplikasyonlar

  • Sık enfeksiyonlar ve abseleşme
  • Kutanöz fistül gelişimi
  • Hızlı büyüme ve hava yolu basısı (özellikle lingual kistlerde)
  • Malign transformasyon: Nadir (yaklaşık %1 civarı). En sık papiller tiroid karsinomu; daha nadiren skuamöz hücreli karsinom bildirilmiştir. Çoğu olgu iyi prognozludur.

Tedavi

Altın standart cerrahi yaklaşım “Sistrunk prosedürü”dür. Bu ameliyatta:

  1. Kistin tam eksizyonu,
  2. Hyoid kemiğin orta (korpus) kısmının en bloc çıkarılması,
  3. Traktusun foramen çekuma kadar izlenip çevresindeki fibröz doku “koru” ile birlikte eksize edilmesi hedeflenir.

Bu yaklaşım, kanalın hyoid ile anatomik ilişkisi nedeniyle nüks oranını belirgin azaltır. Sadece kistin yüzeysel çıkarılması (basit eksizyon) veya tekrarlayan ponksiyonlar geçici rahatlama sağlar ve yüksek nüks ile ilişkilidir.

Perioperatif İlkeler

  • Enfeksiyon kontrolü: Akut enfeksiyon varlığında öncelikle antibiyotik + gerektiğinde drenaj, ardından elektif Sistrunk tercih edilir.
  • Tiroid değerlendirmesi: USG/sintigrafi ile ortotopik tiroid varlığının doğrulanması zorunludur; aksi halde tek fonksiyonel ektopik tiroidin çıkarılması kalıcı hipotiroidiye yol açabilir.
  • Anestezi ve hava yolu: Lingual kistlerde hava yolu yönetimi özel dikkat gerektirir.
  • Komplikasyonlar: Hematom, serom, yara enfeksiyonu nispeten nadirdir; anatomik orta hat diseksiyonu nedeniyle büyük sinir yaralanmaları beklenmez.

Malignite Saptandığında Yönetim

  • Düşük riskli, papiller tip, sınırlı odak: Sistrunk prosedürü çoğu zaman yeterlidir; yakın takip yapılır.
  • Eşlik eden tiroid nodülü, tiroidde şüpheli görüntüleme, pozitif cerrahi sınır, ekstrakapsüler yayılım veya boyun lenf nodu tutulumu gibi durumlarda total tiroidektomi ± santral/lateral boyun diseksiyonu ve endikasyon varsa radyoaktif iyot tedavisi düşünülür.
  • Takip: Boyun USG, tiroglobulin izlemi (tiroidektomi yapılan hastalarda) ve klinik muayene.

Cerrahi Teknik (Özet Akış)

  1. Transvers doğal cilt çizgilerine paralel insizyon.
  2. Kistin etrafından dikkatli disseksiyon; kapsül bütünlüğünün korunması.
  3. Hyoid korpusunun her iki yanından osteotomi ile çıkarılması.
  4. Traktusun kraniyal yönlü izlenmesi ve foramen çekuma kadar fibröz doku korusunun eksizyonu.
  5. Hemostaz, dren gereksinimi durum bazlı; katmanlı kapama.

Nüks ve Prognoz

  • Nüks oranı: Basit eksizyonda yüksektir (çalışmalarda %20–60 aralığı bildirilmiştir); Sistrunk prosedürü ile %3–5 düzeyine iner.
  • Nüks riskini artıran faktörler: Önceden insizyon-drenaj yapılmış enfekte kistler, yetersiz hyoid rezeksiyonu, çoklu dallanan traktuslar, erken yaşta enfeksiyonlar.
  • Uzun dönem sonuçlar: Uygun teknikle tedavi edilen olguların büyük çoğunluğunda kalıcı iyileşme ve mükemmel kozmetik sonuç elde edilir.

Özel Durumlar

  • Lingual (dil kökü) tiroglossal kist: Beslenme/solunum sorunlarına yol açabilir; transservikal Sistrunk temel yaklaşım olmakla birlikte bazı merkezlerde transoral/endoskopik yardımcı teknikler uygulanabilir.
  • Erişkin olgular: Malignite olasılığı çocuklara göre daha yüksek olduğundan daha titiz görüntüleme ve gerekirse İİAB önem taşır.
  • Gebelik: Enfeksiyon yoksa cerrahi genellikle postpartum döneme ertelenebilir; semptomatik enfeksiyonda güvenli antibiyotiklerle tedavi edilir.

Önerilen Pratik Yaklaşım (Klinik Yol Haritası)

  1. Orta hat kitle + dil protrüzyonunda hareketTiroglossal kanal kisti olasılığı yüksek.
  2. USG ile lezyon ve ortotopik tiroid varlığını doğrula; enfeksiyon varsa kontrol et.
  3. Atypik bulgu/erişkin/şüphe varsa MRG/BT ve gerekirse İİAB.
  4. Stabil dönemde Sistrunk prosedürü uygula.
  5. Patoloji sonuçlarına göre malignite yönetimi ve düzenli takip planla.


Keşif

Açık bir yaz sabahı, küçük bir çocuğun boynunda ortanın tam üstünde, yumuşak ve ele gelen bir kabarıklık fark edilir. Çocuk dilini dışarı çıkarınca şişlik bir kuş gibi yukarı sıçrar, yutkununca yeniden aşağı döner. Bugün bir pediatrik cerrah için bu sahne, tiroglossal kanal kistinin “klasik” temsilidir. Fakat bu yalın klinik manzara, anatomistlerin, embriyologların ve cerrahların üç yüzyılı aşan birikiminin sessizce sahnelenmiş halidir: foramen çekum’dan başlayan bir yolculuk, hyoid kemiğin içinden ya da ona sürtünerek geçen bir traktus ve nihayet en güvenilir çare olarak Sistrunk prosedürü.

Erken Anatomik Kavrayışın Doğuşu (17.–18. yüzyıllar)

Tiroid bezinin adlandırılmasında dönüm noktası, 1656’da Thomas Wharton’dır. Wharton, “glandula thyroidea”yı tanımlarken bezin konumunu ve komşuluklarını sistematik bir dille betimler; böylece orta hat boyun anatomisinin bir “sözcüğü” olur. Birkaç on yıl sonra tiroidin sıklıkla ince bir uzantı taşıdığını fark eden anatomi çevresi, bu yapıya sonradan Lalouette piramidi adını verecektir; ad, 18. yüzyılın dikkatli gözlemcisi Pierre Lalouette’in (1711–1792) üzerine yapışır. Pyramidal lobun varlığı, ileride tiroglossal yolun kalıntılarına işaret eden önemli bir ipucu sayılacaktır: Tiroidin bir “yukarıdan geliş” hikâyesi olmalıdır ki, orta hatta yükselen bir piramit bırakabilsin.

Aynı yüzyılın sonuna doğru ve 18. yüzyıl boyunca, Morgagni ve çağdaşlarının sistematik otopsileri orta hattın küçük kistik oluşumlarına da not düşer; fakat bu kitlelerin bir “gelişimsel yol”la ilişkisi henüz açık değildir. Klinik raporlarda zaman zaman “orta hat fistülleri”nden söz edilir; bunlar çoğu kez tekrarlayan enfeksiyonlarla dikkat çeker, drenajlarla geçici yatışır, sonra yine nükseder.

Embriyolojinin Netleşmesi (19. yüzyıl)

  1. yüzyıl anatominin mikroskobik ve karşılaştırmalı aklıyla hızlanır. H. W. Luschka (1820–1875) orta hat boynun histolojik ve cerrahi anatomisini ayrıntılandırırken, Wilhelm His (1831–1904) embriyonik dil ve boyun gelişimini sistematikleştirir. His ve dönemin embriyologları, tiroid bezinin foramen çekumdan başlayıp aşağıya, ön boyuna doğru göç ettiğini; bu göçün izinin bir tiroglossal kanal oluşturduğunu, normalde kanalın silindiğini ama yer yer persistans gösterebileceğini ortaya koyar. Böylece orta hat kist ve fistüller, ilk kez tutarlı bir nedensellikle açıklanır: Silinmeyen kanal parçaları, epitel artıklarının salgısı ve inflamasyonu; sonuçta kistik genişleme.

Bu dönemde cerrahi literatür, orta hattaki bu kitlelerin basitçe boşaltılıp bırakılmasının nüksle sonuçlandığını, hatta cilde açılan fistül yolları geliştirdiğini defalarca kayda geçirir. Theodor Kocher’in önderlik ettiği tiroid cerrahisi ekolleri, orta hat anatomisine yaklaşımda cerrahi prensip ve asepsi-antisepsi devrimini kalıcı kılar; yine de tiroglossal yol kalıntılarında “kes ve bırak” yaklaşımının yetersizliği henüz sistematik bir çözümle taçlanmamıştır.

Bu arada bir epönim karmaşası da yavaş yavaş belirir: 19. yüzyıl anatomi literatüründe adı sık geçen Vinzenz Alexander Bochdalek, aslında konjenital diyafram hernisiyle anılır; dil kökü kistlerine “Bochdalek kisti” deme eğilimi ise tarihin dip notlarında kalan bir kullanım olarak yer yer görülse de, modern sınıflamada yerleşik bir karşılığı yoktur. Bu hatırlatma, orta hattaki lezyonların doğru adlandırılması bakımından önemlidir.

Tedavide Paradigma Değişimi: Sistrunk’ın Çağı (20. yüzyılın ilk yarısı)

Gerçek sıçrama, 20. yüzyılın başında Walter Ellis Sistrunk ile gelir. Sistrunk, nükslerin kader olmadığını, asıl sorunun yalnız kistin değil, ona bağlanan traktusun ve hyoid kemiğin orta parçasının da patogenezde rol oynaması olduğunu sahaya kanıta dayalı bir netlikle koyar. 1920’lerde yayımladığı deneyimiyle, orta hattaki kistin eksizyonuyla yetinmeyip hyoid korpusunun en bloc çıkarılmasını ve traktusun foramen çekuma kadar izlenip eksize edilmesini önerir. Bu, bugün bile altın standart sayılan Sistrunk prosedürüdür.

Sistrunk’ın çizdiği yol haritası, iki düzlemde devrimdir: Birincisi, anatomik-embriyolojik rasyonel ile cerrahi tekniği aynı cümlede buluşturur; ikincisi, nüks oranlarını dramatik biçimde düşürür. Öncesinde kimi merkezlerin sezgisel olarak denediği hyoid rezeksiyonu, Sistrunk ile sistematik ve standart hale gelir. Böylece “basit eksizyon” dönemi kapanır; orta hat kisti, ayrıntılı bir gelişimsel anatomi ameliyatının konusu olur.

Görüntüleme, Patoloji ve Klinik Standartların Yerleşmesi (20. yüzyılın ikinci yarısı)

Savaş sonrası dönemde ultrasonografinin klinikleşmesiyle USG, ilk basamak görüntülemeye dönüşür: Kistin hipoekoik, düzgün sınırlı doğası; bazen çok odacıklı görünümü ve en önemlisi ortotopik tiroid bezinin varlığının doğrulanması, klinik algoritmanın temeline yerleşir. Seçilmiş olgularda BT/MRG, traktusun derin uzanımı ve rekürrenslerin haritasını çıkarır. Patoloji laboratuvarları, kist duvarındaki psödostratifiye silli kolumnar ya da çok katlı yassı epitel döşemesini, bazen de duvar içinde tiroid folliküllerini göstermeye devam eder; bu, embriyolojik hikâyeyi lam-lamel güvence altına alır.

Aynı dönemde endokrin cerrahisi ile baş-boyun cerrahisinin yolları daha çok kesişir. Erişkinlerde saptanan olgularda malignite olasılığının (özellikle papiller tiroid karsinomu) çocuklara göre görece daha yüksek oluşu, tanı ve tedavi planını rafine eder. Yine de olguların büyük çoğunluğu iyi huyludur ve Sistrunk prosedürü tek başına kalıcı çözüm sağlar.

Günümüze Doğru: Minimal İnvaziv Çözümler, Moleküler Ayrıntılar ve İnce Ayar

  1. yüzyılda tablo olgunlaşır, ayrıntılar keskinleşir. Ultrason rehberli değerlendirme neredeyse evrensel ilk basamaktır; ortotopik tiroid dokusunun varlığını belgelenmeden cerrahi planlanmaz. Akut enfeksiyon döneminde antibiyotik ve gerekirse drenajla sakinleştirme, ardından elektif Sistrunk yaklaşımı standartlaşır. Basit aspirasyon ya da skleroterapi girişimleri uzun dönem başarısızlık ve nüksle anıldığından, yerleri pratikte kısıtlıdır.

Cerrahide “iz”in kısaltılması arayışı, seçilmiş olgularda endoskopik/robotik yardımlı Sistrunk varyantlarıyla sınanır: Fonksiyonel sonuçlar benzerdir; kozmetik kazanç hedeflenir, ancak evrensel standart hâlâ açık Sistrunktır. Rekürrensi öngören etmenler—önceden geçirilmiş insizyon-drenaj, yetersiz hyoid rezeksiyonu, dallanan çoklu traktuslar, yoğun enfeksiyon öyküsü—klinik kararlara eşlik eden risk haritasını oluşturur.

Tiroglossal kanal kisti karsinomu başlığı altında literatür, erişkin olgularda özellikle papiller tip üzerine birikir. Güncel patoloji ve moleküler patoloji, BRAF V600E gibi sürücü mutasyonların bir alt kümede görülmesini not eder; bu bilgi, kılavuzların “yalnız Sistrunk yeterli mi, yoksa tiroidde eşlik eden nodül/şüphe varsa tiroidektomi eklenmeli mi?” sorusuna risk temelli yanıt vermesine yardım eder. Bugün yaklaşım, düşük riskli, sınırlı odaklı olgularda Sistrunk ile yetinme; tiroidde şüpheli bulgu, cerrahi sınır sorunları veya nodal tutulum varsa tiroit cerrahisini gündeme alma yönünde rafine edilmiştir.

Görüntüleme alanında yüksek frekanslı problarla daha iyi yüzeyel doku ayrımı, nükslerin erken saptanmasını kolaylaştırır. Pediyatrik anestezi ve hava yolu yönetimi ilerledikçe, lingual yerleşimli kistlerin güvenli yönetimi de belirginleşir. Patolojik raporlama, epitel döşemesine ek olarak kist duvarında kronik inflamasyon, granülasyon dokusu ve fibrozis derecesini daha standardize biçimde aktarır; cerrahi kararların arka planını güçlendirir.

Zihin Haritası: Keşiften Standarta Uzanan İzlek

  • 1656 – Thomas Wharton: Tiroid bezinin adlandırılması ve konumsal çerçevenin yerleşmesi.
  • 18. yy – Pierre Lalouette: Pyramidal lobun dikkatli betimi; “yukarıdan iniş” fikrinin anatomik ipucu.
  • 19. yy – Luschka & Wilhelm His: Tiroglossal kanalın embriyolojik izahı; orta hat kist/fistüllerin nedensel açıklaması.
  • Geç 19. yy – Erken 20. yy cerrahları: Basit eksizyon ve drenajların yüksek nüksle seyri; hyoid ile ilişkili traktus fikrinin olgunlaşması.
  • 1920’ler – Walter E. Sistrunk: Hyoid korpusu ve traktusun foramen çekuma kadar eksizyonunu içeren prosedürün tanımlanması; nükste dramatik düşüş ve modern standardın tesisi.
  • 20. yy ikinci yarısı: USG’nin ilk basamak hâline gelmesi; BT/MRG ile karmaşık uzanımların haritalanması; patolojide epitel ve tiroid follikülleri ile doğrulama.
  • 21. yy: Risk temelli onkolojik yaklaşım; seçilmiş olgularda endoskopik/robotik yardımlı teknikler; rekürrens öngörüsü ve izlem şemalarının standardizasyonu.

Bugünün Klinik Gerçeği

Bugün bir klinisyen için ortanca (medyan) boyun kisti, öngörülebilir bir algoritmanın hastasıdır: Klinik muayene ve USG ile tanı; ortotopik tiroidin varlığının belgelenmesi; enfeksiyonun sakinleştirilmesi; uygun zamanda Sistrunk prosedürü; patolojiye göre gerekirse ek onkolojik değerlendirme ve hedefe yönelik takip. Bu akış, Wharton’un bir ad koymasıyla başlayan, Lalouette’in piramidini not eden gözün ve His’in embriyolojik aklının, en sonunda Sistrunk’ın cerrahi sezgisiyle birleştiği uzun bir düşünce zincirinin klinikteki somut karşılığıdır.

Ve o küçük çocuğun şişliğinin dil dışarı uzatılınca yukarı doğru “çekilmesi”—yüzyıllar boyunca biriken bilginin en şiirsiz, en sade ama en ikna edici kanıtıdır: Boynumuzun orta hattında, dil kökünden hyoide uzanan görünmez bir çizgi vardır; doğru adı konduğunda ve doğru düzlemde kesildiğinde, hastaya hem nükssüz bir gelecek hem de kolay nefes alıp verme, kolay yutkunma armağan eder. Sahnede görünen tek şey basit bir şişliktir; perde arkasında ise anatominin, embriyolojinin ve cerrahinin müşterek hikâyesi.


İleri Okuma

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Anton sendromu

Anton sendromu, kortikal körlük ve hastalığa ilişkin bilgi eksikliği (anosognozi) ile seyreden nadir bir nörolojik sendromdur.

  1. Avusturyalı nörolog Gabriel Anton tarafından tanımlanan ilk vaka, tam kortikal körlüğünü tanımayan bir kadın Ursula M.’ye aittir. Kişinin belirgin olan kelime bulma bozukluğu onu çok rahatsız etmesi üzerine doktora gitmesi ile ilk bulgulara rastlanılır.
  2. 1885 gibi erken bir tarihte, von Monakow bir kortikal körlük vakası bildirdi. Hasta, görme kaybının farkına varmamıştı ve görebiliyormuş gibi davranıyordu. Ancak hastanın genel kırılganlığını fark edilip, imalar edilerek farkındalığı sorgulanır. Ölümünden sonra beyninin incelenmesi, her iki yarım kürede de görsel korteksinde hasar olduğunu gösterdi.
    Gabriel Anton (1858–1933)

Belirtiler

  • Etkilenen hastalar, birincil görsel kortekse verilen hasarın neden olduğu tam kortikal körlük ile karakterizedir. Ancak, etkilenenler görebildiklerine inanırlar. Sorulduğunda ise görsel performanslarının bozulmadığını belirtiyorlar.
  • Hastadan önünde duran şeyleri tarif etmesi istenirse, bu bir konfabulasyon tarzında yapılır, yani ayrıntılı, ancak yanlıştır. Sık sık tökezlemek, sendlemek ve sallanmak gibi davranışları sakarlık olarak reddedilir.
  • Zayıf aydınlatma yüzünden diğer insanları ve nesneleri tanımamak bir bahane olarak gösterilir. Bu, diğer insanları kasten aldatmakla ilgili değildir; etkilenenler, kör olduklarının farkında değillerdir.

Etiyoloji

  • Kortikal körlük, görsel kortekste iki taraflı hasara dayanır. En yaygın neden, baziler arterin veya Aa. cerebri posteriores’nın tıkanmasıdır. Bu da ilgili beyin bölgesinde felce yol açar.
  • Tam kortikal körlük için, her iki hemisferin görsel korteksi serebral enfarktüsten etkilenmelidir. Daha az yaygın nedenler ön görme yolu lezyonları, ensefalopatiler, kanama veya epilepsidir.
  • Görme alanının sadece bir kısmı anosognoziden etkilenebilir. Örneğin, görüş alanının tüm sağ yarısının başarısızlığı algılanamaz ve yalnızca ilgili kişi örneğin sağdan yaklaşan arabaları sık sık gözden kaçırdığında fark edilir.

Teşhis

Teşhis, görüntüleme testleri (MRI, CT) ve göz testleri kullanılarak yapılır. Anamnez alınırken, etkilenenlerin inkar ettiği görme bozukluğu sorunun tespiti özellikle önemlidir.

Tedavi

Hastalar genellikle bilinçsiz olarak kendilerini kazalara yol açabilecek tehlikelere maruz bırakırlar. Bu nedenle tedavinin en önemli kısmı, hastalığı anlamalarını sağlamaktır. Kural olarak, tedavi disiplinler arasıdır ve diğer şeylerin yanı sıra Psikoterapi, fizyoterapi ve ergoterapidir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Akut myeloid lösemi (AML)

Tanım ve Temel Kavramlar

Akut miyeloid lösemi (AML), miyeloid soy hattına ait hematopoetik öncül hücrelerin (miyeloblastlar ve daha ileri promiyelosit–miyelosit evreleri) kontrolsüz proliferasyonu ve farklılaşma blokajı ile karakterize, hızlı seyirli bir kan ve kemik iliği neoplazisidir. Klinik olarak kemik iliği yetmezliği bulguları (anemi, trombositopeni, nötropeni) ve/veya hiperleukositozla ilişkili komplikasyonlarla belirti verir.
Klasik tanı eşiği, kemik iliğinde veya periferik kanda ≥%20 blast varlığıdır; bununla birlikte güncel sınıflandırmalar, belirli genomik anormalliklerin (ör. RUNX1::RUNX1T1 [t(8;21)], CBFB::MYH11 [inv(16)/t(16;16)], PML::RARA [t(15;17)], bazı KMT2A yeniden düzenlenmeleri, inv(3)/t(3;3), t(6;9) gibi) varlığında blast yüzdesi <%20 olsa dahi AML teşhisine izin verebilmektedir.

Terimler ve Kısaltmalar

  • MRD: Ölçülebilir artık hastalık
  • HMA: Hipometilleyici ajan (azasitidin, desitabin)
  • HiDAC: Yüksek doz sitarabin
  • allo-HHN: Allojenik hematopoetik hücre nakli
  • APL: Akut promiyelositik lösemi
  • DİK: Damar içi yaygın pıhtılaşma

Epidemiyoloji

AML erişkin akut lösemilerin ~%80’ini oluşturur; medyan tanı yaşı 65–70 yıl civarındadır. Toplam yıllık insidans gelişmiş ülkelerde ~3–5/100.000’dir; yaşla birlikte belirgin biçimde yükselir ve ileri yaş gruplarında 20–30/100.000 düzeylerine ulaşabilir. Erkeklerde hafif artmış sıklık bildirilir. Tütün kullanımı, benzen maruziyeti ve iyonize radyasyon gibi çevresel faktörler; terapiye bağlı olgular (alkilleyiciler, topoizomeraz II inhibitörleri sonrası) ve öncül klonal bozukluklar (MDS, MDS/MPN) risk artışıyla ilişkilidir.

Etiyopatogenez ve Moleküler Temeller

AML, çok basamaklı bir klonal evrim sürecinin sonucudur:

  • Sürücü mutasyonlar ve sitogenetik değişiklikler işlevsel olarak birkaç eksende toplanır:
    • Proliferasyon sinyallemesi (Sınıf I): FLT3 (ITD/TKD), KIT, NRAS/KRAS.
    • Transkripsiyon ve farklılaşma (Sınıf II): NPM1, RUNX1, CEBPA (özellikle bZIP bölge mutasyonları).
    • Epigenetik düzenleyiciler: DNMT3A, TET2, IDH1/2, ASXL1, EZH2.
    • Spliceosom: SRSF2, U2AF1, SF3B1, ZRSR2.
    • Kohezin kompleksi: STAG2, SMC1A/SMC3.
    • Tümör baskılayıcılar: TP53 (çoğunlukla kompleks/monozomal karyotiple birlikte).
  • Klonal hematopoez (CHIP/CCUS) zemininde, özellikle DNMT3A, TET2, ASXL1 mutasyonları taşıyan yaşlı bireylerde, ek sürücü olayların birikimiyle ikincil/yaşa bağlı AML gelişebilir.
  • Terapiye bağlı AML (t-AML) genellikle kompleks karyotip, TP53 mutasyonu veya KMT2A yeniden düzenlenmesi taşır ve prognozu olumsuzdur.
  • APL (akut promiyelositik lösemi), PML::RARA füzyonuna bağlı özgün bir alt tip olup yaygın DİK ile seyredebilir; patofizyolojide retinoik asit reseptör sinyallemesinin baskılanması ve farklılaşma blokajı söz konusudur.

Morfoloji ve İmmünofenotip

  • Periferik yayma/kök iliği: Büyük çekirdekli, ince kromatinli, nükleoluslu blastlar; sıklıkla Auer çubukları (özgül granül lizozomal kristaloidlerinin iğne benzeri birikimi).
  • Sitokimyasal boyamalar: Miyeloperoksidaz (MPO) ve Sudan Black B sıklıkla pozitiftir (özellikle granülositik soy).
  • Akım sitometrisi: CD13, CD33, CD117, MPO, HLA-DR (APL’de sıklıkla negatif), CD34 (değişken), monositik alt tiplerde CD14/CD64; CD33 hedefliliği tedavi seçimini etkileyebilir (gemtuzumab ozogamisin).
  • APL’de “faggot cells” olarak betimlenen çok sayıda Auer çubuklu hipergranüler promiyelositler karakteristiktir.

Klinik Özellikler

  • Kemik iliği yetmezliği:
    • Anemi → solukluk, efor dispnesi, çarpıntı.
    • Trombositopeni → peteşi, purpura, burun/diş eti kanaması, menstrüel artış.
    • Nötropeni/disfonksiyon → ateş, oral kandidiyazis, bakteriyel ve invaziv fungal enfeksiyonlar.
  • Hiperleukositoz/leukostasis (özellikle monositik varyantlarda): dispne, hipoksemi, nörolojik semptomlar; acil sitoredüksiyon gerekebilir.
  • Organ infiltrasyonu: Splenomegali, hepatomegali; gingival hipertrofi (M4/M5), kutanöz lösemi, miyeloid sarkom (klorom).
  • APL’de koagülopati/DİK: Fibrinojen düşüklüğü, D-dimer yüksekliği, yaygın kanamalar.

Ayırıcı Tanı

  • MDS-EB (özellikle %10–19 blast aralığı), ALL, CML blast krizi, reaktif blastik cevaplar (nadiren). İmmünofenotip, sitogenetik ve moleküler analiz belirleyicidir.

Tanı Yaklaşımı

  1. Tam kan sayımı ve yayma: Anemi, trombositopeni, lökositlarda düzensizlik; hiatus leucaemicus gözlenebilir.
  2. Koagülasyon testleri: APL şüphesinde fibrinojen, PT/aPTT, D-dimer acil değerlendirilir.
  3. Biyokimya: LDH, ürik asit (tümör lizisi riski), böbrek/karaciğer fonksiyonları.
  4. Kemik iliği aspirasyon/biopsi: Morfoloji, sitokimya, akım sitometrisi, karyotip/FISH, NGS panel (en az NPM1, FLT3, CEBPA, TP53, IDH1/2, RUNX1, ASXL1, DNMT3A vb.).
  5. MRD değerlendirimi: Çok parametreli akım ve/veya moleküler (ör. NPM1 kopya sayımı, füzyon transkriptleri) ile tedavi yanıtının derinliği izlenir.
  6. HLA tiplemesi: Allojenik nakil adaylarında tanı anında planlanmalıdır.

Sınıflandırma

1) FAB (Geleneksel Morfolojik)

  • M0 minimal farklılaşmış, M1 olgunlaşmasız, M2 olgunlaşan miyeloblastik;
  • M3 APL; M4 miyelomonositik (± anormal eozinofili: M4Eo);
  • M5a/b monoblastik/monositik; M6 eritroid baskın; M7 megakaryoblastik.
    Güncel uygulamada prognostik ve terapötik kararlar moleküler-sitogenetik temelde verildiğinden FAB ikincil önemdedir.

2) Güncel Moleküler Tabanlı (WHO 2022 ve ICC 2022 ana hatlar)

  • AML, tanımlayıcı genetik anormalliklerle (RUNX1::RUNX1T1, CBFB::MYH11, PML::RARA, belirli KMT2A/MECOM/DEK::NUP214 vb.).
  • AML, NPM1-mutasyonlu ve AML, bialelik CEBPA mutasyonlu (özellikle bZIP bölge).
  • AML, miyelodisplazi ile ilişkili (AML-MR): belirli MR gen mutasyonları, özgün sitogenetik diziler ve/veya MDS öyküsü ile.
  • Terapiyle ilişkili miyeloid neoplaziler (t-MN): t-AML/t-MDS.
  • AML, NOS: özgül genetik belirteç yokluğunda morfolojiye göre.
    Not: Eşik blast yüzdesi ve “genetikle tanımlı” AML ölçütleri WHO ve ICC çerçevelerinde nüanslar içerebilir; pratikte kurumunuzun kabul ettiği kılavuza uyum esastır.

Risk (Prognostik) Sınıflama

ELN temelli risk katmanlaması, sitogenetik ve moleküler profilin birleşimiyle olumlu / ara / olumsuz gruplar tanımlar.

  • Olumlu: RUNX1::RUNX1T1, CBFB::MYH11, NPM1 mut (advers karyotip eşlik etmiyorsa), bialelik CEBPA mut.
  • Ara: Özgül olumlu/olumsuz kriterlere girmeyenler; FLT3 değişimleri risk-modifiye edici olabilir.
  • Olumsuz: TP53 mut/abn(17p), kompleks/monozomal karyotip, inv(3)/t(3;3), t(6;9), belirli KMT2A R’leri, -5/del(5q), -7/del(7q) ve AML-MR ile ilişkili imzalar.
    MRD durumu, tedavi/aktarım kararlarını güçlü biçimde etkiler ve risk tahminini dinamik olarak günceller.

Tedavi

Acil Destek ve Özel Durumlar

  • APL şüphesi: Koagülopatiyi sınırlamak için ATRA gecikmeksizin başlanır; yüksek riskte arsenik trioksit ve/veya antrasiklin eklenir. Diferansiyasyon sendromu olasılığına karşı steroid profilaksisi/tedavisi planlanır.
  • Hiperleukositoz/leukostasis: Hidroksiüre ile sitoredüksiyon, seçilmiş olgularda lökaferez; TLS profilaksisi (hidrasyon, allopurinol/rasburikaz).
  • Enfeksiyon profilaksisi: Antibakteriyel+antifungal stratejiler, febril nötropeni protokolleri, transfüzyon eşikleri (Hb, trombosit).

İndüksiyon (Küratif Niyet)

  • “7+3”: Sitara­bin (7 gün) + antrasiklin (daunorubisin/idarubisin, 3 gün) standart yaklaşımdır.
    • FLT3-mutasyonlu olgularda midostaurin indüksiyon/konsolidasyona eklenebilir.
    • CD33-pozitif, uygun karyotipte (özellikle çekirdek bağlayıcı faktör AML) gemtuzumab ozogamisin eklenmesi nüks riskini azaltabilir.
    • t-AML/MDS-ilişkili AML’de CPX-351 (daunorubisin+sitara­bin liposomal) üstünlük gösterebilir.

Konsolidasyon

  • Olumlu riskli genç hastalarda yüksek doz sitarabin (HiDAC) sekansları sıktır.
  • Ara/olumsuz risk veya kalıcı MRD varlığında, ilk tam remisyonda allojenik hematopoetik hücre nakli (allo-HHN) kuvvetle düşünülür.

Yaşlı / Kırılgan Hastalar

  • Venetoklaks + hipometilleyici ajan (azasitidin veya desitabin) ya da venetoklaks + düşük doz sitarabin, yüksek yanıt oranları ve MRD negatiflikleri ile standartlaşmıştır.
  • Seçilmiş olgularda glasdegib + LDAC gibi kombinasyonlar da kullanılabilir.

Hedefe Yönelik ve Kurtarma Tedavileri

  • FLT3: Gilteritinib (özellikle R/R AML’de); FLT3-pozitif ilk hatta bazı bölgelerde midostaurin/quizartinib seçenekleri.
  • IDH1/IDH2: Ivosidenib / enasidenib (monoterapi veya kombinasyon).
  • CD33: Gemtuzumab ozogamisin (uygun profilde).
  • Menin inhibitörleri (KMT2A R / NPM1 mut AML) ve yeni ajanlar (anti-CD47, TIM-3 vb.) klinik geliştirme aşamasındadır.
  • Nüks: Moleküler hedefe göre ilaçlar, yeniden indüksiyon, köprüleme ve allo-HHN değerlendirmesi.

İzlem ve MRD

  • MRD değerlendirmesi indüksiyon sonrası, her konsolidasyon sonrası ve idame/izlem döneminde belirli aralıklarla yapılır. NPM1 transkript izlemi, RUNX1::RUNX1T1/CBFB::MYH11 kopya izlemi ve akım MRD en yaygın yaklaşımlardır. MRD ** negatifliği**, nüks riskini düşürür ve nakil kararlarını şekillendirir.
  • Enfeksiyonlar (bakteriyel, invaziv küf): mortalitenin temel belirleyeni; preemptif/ampirik yaklaşımlar kritik.
  • Kanama/DİK (özellikle APL): fibrinojen destekleri ve hemostaz yönetimi.
  • Tümör lizis sendromu: elektrolit bozuklukları, AKI; profilaksi ve yakın izlem şarttır.
  • Kardiyotoksisite (antrasiklinler), mukozit, nörotoksisite (yüksek doz Ara-C), infertilite.
  • Nakil ilişkili: GVHH, enfeksiyonlar, uzun dönem sekeller.
  • Tam remisyon (CR): yoğun indüksiyon alan <60 yaş erişkinlerde sıklıkla %60–80; ileri yaşta daha düşüktür.
  • Uzun dönem sağkalım: risk grubuna, MRD durumuna ve nakil stratejisine bağlı olarak genç erişkinlerde ~%40–60, ileri yaşta ~%15–25 aralığındadır.
  • APL güncel tedavilerle > %80–90 kalıcı kür oranlarına ulaşır.
  • Olumsuz belirteçler: ileri yaş, yüksek başlangıç lökositi/hiperleukositoz, kalıcı MRD, TP53 mutasyonu/kompleks karyotip, terapiyle ilişkili veya MDS-ilişkili genetik imza.

Özel Durumlar

  • CNS tutulumu: Tanıda nadirdir; monositik alt tip ve çok yüksek lökositte risk artar. Klinik/BTK bulgularında lomber ponksiyon ve intratekal tedavi gerekebilir.
  • Gebelik: Trimester, anne/fetüs riski ve alt tipe göre multidisipliner planlama; ATRA/ATO sınırlamaları özellikle önemlidir.
  • Miyeloid sarkom: İzole “ekstramedüller” tutulum dahi sistemik AML gibi tedavi edilir.
  • Destek tedavileri: Antimikrobiyal profilaksi, büyüme faktörleri seçilmiş durumlarda, transfüzyon eşikleri ve yaşam tarzı/rehabilitasyon bileşenleri sonuçları etkiler.

Pratik Tanı–Tedavi Akış Özeti

  1. Şüphe (sitopeniler ± blastlar ± kanama/enfeksiyon) → acil kan yayması ve koagülasyon; APL düşünülen her hastaya ATRA başla.
  2. Kemik iliği + akım + genetik/NGS → AML tanısı ve risk sınıflaması.
  3. Genç/fit: 7+3 ± hedefe yönelik ajanlar → MRD yönelimli konsolidasyon (HiDAC veya allo-HHN).
  4. Yaşlı/kırılgan: Venetoklaks + HMA/LDAC → yanıt derinliğine göre sürdürme/nakil değerlendirmesi.
  5. Nüks/R/R: Moleküler hedefe yönelik ilaçlar ± yeniden indüksiyon ± allo-HHN.
  6. Boyunca destek tedavi ve MRD izlemi.

Keşif

Akut miyeloid löseminin (AML) hikâyesi, kanın mikroskop altında ilk kez “olağandışı beyazlıkta” göründüğü kayıtlardan, tek hücreli dizilemenin, minimal artık hastalık (MRD) izleminin ve yeni hedefe yönelik-epigenetik ilaçların şekillendirdiği günümüz kliniklerine uzanan, iki asırlık bir bilim ve tıp serüvenidir.

İlk işaretler: “Beyaz kan”ın doğuşu (1811–1847)

  1. yüzyıl başında tekil olgu bildirimlerinde hekimler, dalak büyümesi ve sıra dışı “süt renginde” kanla seyreden vakalar tanımladı; Alfred Velpeau ve Alfred Donné’nin mikroskopi merakı, kandaki “renksiz tanecikler”e (lökositler) dikkat çekilmesine zemin hazırladı. 1845’te Edinburgh’da John Hughes Bennett, kanında olağandışı lökosit artışı olan bir hastayı ayrıntılı biçimde yayınlayıp hastalığı “leukocythemia” diye adlandırdı; aynı yıl Berlin’de Rudolf Virchow benzer gözlemler yaptı ve 1847’de “Leukämie” terimini önererek hastalığı bir kan hastalığı olarak kavramsallaştırdı.

Kemik iliğine iniş: Hastalığın kaynağı beliriyor (1868–1880)

1868’den itibaren Königsberg’li patolog Ernst Christian Neumann, postembriyonik dönemde hem eritropoez hem lökopoezin kemik iliğinde gerçekleştiğini gösterdi; kemik iliğini kanın “fidanlığı” olarak tanımladı ve “miyelojenöz lösemi” kavramını yerleştirdi. Aynı dönemde Paul Ehrlich’in anilin boyaları kullanarak geliştirdiği ayırıcı boyama yöntemleri, granülosit serilerinin ve blast morfolojisinin ayrımını mümkün kıldı; hematolojide hücre temelli modern sınıflamanın kapısı açıldı.

Mikroskobun imzası: Auer çubukları ve morfoloji (1905–1930’lar)

1905’te Thomas McCrae ve 1906’da John Auer, bugün adını Auer’den alan, miyeloid patlamaların sitoplazmasındaki iğnemsi kristalleri tanımladı; bu inklüzyonlar özellikle AML ve akut promiyelositik lösemide (APL) miyeloid kökenin patognomonik ipuçlarından biri olarak kabul gördü. 20. yüzyılın ilk yarısında, morfoloji ve sitokimya AML tanısının temel omurgasını oluşturdu.

Kemoterapi çağının şafağı: Ara-C ve antrasiklinler (1950’ler–1970’ler)

İkinci Dünya Savaşı sonrasında antimetabolitler ve antibiyotik kökenli antitümör ajanlar klinik sahneye çıktı. Deniz süngerlerinden ilhamla sentezlenen sitarabin (ara-C) 1959’da sentezlendi ve 1969’da onay aldı; İtalya ve Fransa’daki ekiplerin toprak aktinobakterilerinden izole ettiği daunorubisin 1960’larda lösemi tedavisinde hızla benimsendi. 1973’te Yates ve çalışma arkadaşlarının verileri, 7 gün kesintisiz sitarabin + ilk 3 gün antrasiklin (“7+3”) kombinasyonunu AML indüksiyonunun altın standardı olarak biçimlendirdi—bu şablon, yarım yüzyıldır sayısız varyasyonuyla yaşıyor.

Sınıflandırma devrimi I: FAB ve morfolojik dil (1976–1985)

Fransız-Amerikan-İngiliz (FAB) grubu, AML’yi M0–M7 arasında morfoloji ve sitokimya temelinde tanımlayan bir şema yayımladı. Klinik iletişimi standardize eden bu dil, güncel moleküler sınıflamalarla bile gündelik pratikte referans olmaya devam ediyor.

Kromozomal imzalar: Çekirdek bağlayıcı faktörler ve APL (1970’ler–1990’lar)

1970’lerde sitogenetiğin hassaslaşmasıyla AML’nin “tekrarlayan” anomalileri belirmeye başladı: t(8;21) RUNX1-RUNX1T1 ve inv(16)/t(16;16) CBFB-MYH11, “çekirdek bağlayıcı faktör (CBF)-AML” başlığı altında iyi riskli bir biyoloji tanımladı. APL’de t(15;17) anomalisi 1977’de netleşti; 1991’de PML-RARA füzyonunun keşfi, farklılaşma tedavisinin biyolojik temelini kurdu.

Bir hastalığın kaderi değişiyor: ATRA ve arsenik (1985–2010’lar)

1980’lerin ortasında Şanghay’da Zhen-Yi Wang ve ekibi, APL’de all-trans retinoik asidin (ATRA) dramatik farklılaştırıcı etkilerini bildirdi; 1990’larda arsenik trioksit (ATO) ile birleşen bu yaklaşım, APL’yi “yüksek ölümcül” bir tablodan “yüksek oranda kür” alınabilen bir akut lösemiye dönüştürdü. 2013 APL0406 çalışması, düşük-orta riskli APL’de kemoterapisiz ATRA+ATO rejiminin etkinliğini randomize olarak göstererek paradigma değişimini taçlandırdı.

Sınıflandırma devrimi II: WHO ve ELN çağında genomik AML (2001–2022)

2000’lerden itibaren Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sınıflamaları morfolojiye sitogenetik ve moleküler verileri kademeli olarak eklerken, Avrupa Lösemi Ağı (ELN) tedavi ve risk sınıflamasını genetik temelde güncelledi. 2022 baskıları, miyeloid neoplazilerin bilgi çağındaki haritasını belirginleştirerek mutasyon-temelli risk çerçevesini ve yanıt tanımlarını (MRD içeren CR kategorileri dâhil) standardize etti.

Moleküler dönüm noktaları: Sürücü mutasyonlardan hedefe yönelik tedavilere (1996–2025)

1990’ların ortasında FLT3-ITD’nin keşfi; 2000’lerde NPM1, CEBPA; 2009–2011 aralığında IDH1/2, TET2, DNMT3A ve ardından “splicing” ve “cohesin” kompleksi mutasyonları, AML biyolojisini çoklu yollarla şekillendiren bir mutasyon coğrafyası ortaya koydu. Bu harita, günümüz tedavilerini yönlendiren hedeflere dönüştü: FLT3 inhibitörleri (ör. midostaurin, gilteritinib, 2023’te quizartinib), IDH1/2 inhibitörleri (ivosidenib, enasidenib; ardından olutasidenib) ve daha yaşlı/“uygunsuz” hastalarda venetoklaks-hipometilleyici kombinasyonları, standartların parçası hâline geldi. Sekonder/tedavi-ilişkili AML’de lipozomal daunorubisin+sitarabin (CPX-351) yaklaşımı yeni bir kemoterapi paradigması sundu.

Hastalığı “neredeyse görünmez” hâle getirmek: MRD ve ölçülebilir kalıntı (2018–2025)

MRD kavramı, ELN’nin 2021–2022 güncellemeleriyle AML’de teknik-klinik bir standart kazandı: uygun hastalarda NPM1 RT-qPCR ve/veya çok renkli akım-sitometri ile zamanlanmış ölçümler, konsolidasyonun derinliğini ve nüks riskini öngörmede merkezî rol üstlendi; yeni kılavuzlar NGS-temelli MRD’yi de çerçeveledi. Pratikte MRD-negatif tam yanıt, “başarı”yı yalnız morfolojiyle değil biyomoleküler duyarlılıkla tanımlar hâle geldi.

Tek hücre ve mekânsal çok-omik: Klonal mimarinin yüzü (2020’ler)

Tek hücreli DNA/RNA dizileme ve mekânsal transkriptomik, AML’nin kemik iliği ekosisteminde klonların nasıl dalgalandığını, işbirliği yaptığını ve tedaviyle nasıl şekillendiğini gösteren yeni bir “haritalama” sağlıyor. Kompleks karyotipli olgularda aynı hastada birden çok alt klonun eşzamanlı varlığı, pozitif seleksiyon ve karsinogenez yollarının “canlı” izlendiği bir düzeyi mümkün kıldı; MRD çözünürlüğü ve nüks biyolojisinin sezilmesi bu sayede ivme kazandı.

Bağışıklık ve epigenetik cephe: Dalgakıranlar ve sınırlar (2020–2025)

CD47 engelleyicileriyle fagositozun serbest bırakılması ya da TIM-3 hedefli bağışıklık modülasyonu gibi stratejiler dalga dalga klinik denemelere girdi; kimi programlar (ör. magrolimab) güvenlik/etkinlik engellerine takılırken, sınıfın genelinde “kombinasyonla güçlendirme” fikri öne çıktı. Epigenetik hedefler cephesinde “menin inhibitörleri”, KMT2A (MLL) translokasyonlu ve NPM1-mutant lösemilerde oyunun kurallarını değiştirmeye aday oldu; 2024’te revumenib’in FDA onayı, bu hattı somut bir klinik standarda dönüştürdü.

Sürdürme (maintenance) ve nakil ötesi stratejiler: Köprüyü güçlendirmek (2020–2025)

Yoğun tedavi sonrası nüksü geciktirmeye/önlemeye yönelik yaklaşımlar klinik pratiğe yerleşti: 2020’de onaylanan oral azasitidin (CC-486), yoğun tedaviyi tamamlayamayan tam yanıtlı hastalarda genel sağkalımı uzatarak “tabletle sürdürme” devrini açtı. FLT3-ITD pozitif olgularda allojenik nakil sonrası sorafenib sürdürmesi, randomize verilerle nüks ve mortalitede anlamlı azalma sağladı; çok merkezli ve uzun izlemli sonuçlar bu sinyali pekiştirdi.

Bugün ve yarın: Kişiselleştirilmiş, derin ve çevik AML tıbbı

2025 itibarıyla AML, tek bir hastalık değil; farklı sürücülerin, işbirlikçi mutasyonların ve mikroçevre etkileşimlerinin yönettiği bir “miyeloid sendromlar koalisyonu”. Klinik kararlar—indüksiyon yoğunluğu, transplant stratejisi, hedefe yönelik kombinasyon seçimi, MRD eşiği ve izlem sıklığı—artık yaş, performans ve komorbidite kadar genetik-epigenetik haritaya ve biyolojik yanıtın “derinliğine” de dayanıyor. Çekirdek hedeflere (FLT3, IDH1/2) yönelik inhibitörlerin rasyonel bileşimleri; venetoklaks-temelli “yaşlı/uygunsuz” şablonlarında biyobelirteç bazlı rafinman; menin ekseninde farklılaşma-transkripsiyon makinesini “ayarlayan” yeni moleküller; ve tek hücre-mekânsal omiklerin klinik karar destekle entegrasyonu, önümüzdeki on yılın alametifarikası olmaya aday.





İleri Okuma

  1. Bennett JH. Case of hypertrophy of the spleen and liver in which death took place from suppuration of the blood. Edinburgh Medical and Surgical Journal. 1845;64:413–423.
  2. Virchow R. Weisses Blut. Froriep’s Notizen aus dem Gebiete der Natur- und Heilkunde. 1845;36:151–156.
  3. Neumann EC. Das Gesetz der Verteilung der farblosen Blutkörperchen in den Gefäßen und seine Bedeutung für die Blutbildung. Archiv für Heilkunde. 1868;9:107–121.
  4. Ehrlich P. Beiträge zur Kenntniss der Anilinfärbungen und ihrer Verwendung in der mikroskopischen Technik. Archiv für mikroskopische Anatomie. 1877;13:263–277.
  5. Auer J. Some hitherto undescribed structures found in the large lymphocytes of a case of acute leukemia. American Journal of Medical Sciences. 1906;131:100–107.
  6. Yates JW, Wallace HJ, Ellison RR, Holland JF. Cytosine arabinoside (NSC-63878) and daunorubicin (NSC-83142) therapy in acute nonlymphocytic leukemia. Cancer Chemother Rep. 1973;57(4):485–488.
  7. Rowley JD. Identificaton of a translocation with quinacrine fluorescence in a patient with acute leukemia. Nature. 1973;243:290–293.
  8. Bennett JM, Catovsky D, Daniel MT, et al. Proposals for the classification of the acute leukaemias. French–American–British (FAB) co-operative group. Br J Haematol. 1976;33(4):451–458.
  9. Estey E, Döhner H. Acute myeloid leukemia. Lancet. 2006;368(9550):1894–1907.
  10. Wang ZY, Chen Z. Acute promyelocytic leukemia: from highly fatal to highly curable. Blood. 2008;111(5):2505–2515.
  11. Döhner H, Estey EH, Amadori S, et al. Diagnosis and management of acute myeloid leukemia in adults: recommendations from an international expert panel. Blood. 2010;115(3):453–474.
  12. Perl AE, Martinelli G, Cortes JE, et al. Gilteritinib or chemotherapy for relapsed or refractory FLT3-mutated AML. N Engl J Med. 2019;381(18):1728–1740.
  13. Tallman MS, et al. Acute promyelocytic leukemia: evolving therapeutic paradigms. Blood. 2019;133(15):1630–1643.
  14. DiNardo CD, Pratz K, Pullarkat V, et al. Venetoclax combined with azacitidine, decitabine, or low-dose cytarabine in untreated patients with AML ineligible for intensive chemotherapy. N Engl J Med. 2020;383(7):617–629.
  15. Wei AH, Döhner H, Pocock C, et al. Oral azacitidine maintenance therapy for acute myeloid leukemia in first remission. N Engl J Med. 2020;383:2526–2537.
  16. DiNardo CD, Stein EM, Fathi AT, et al. Mutant IDH inhibitors in AML: clinical progress and future directions. Leukemia. 2021;35:681–692.
  17. Arber DA, Orazi A, Hasserjian RP, et al. International Consensus Classification of Myeloid Neoplasms and Acute Leukemia: integrating morphologic, clinical, and genomic data. Leukemia. 2022;36:2413–2446.
  18. Döhner H, Wei AH, Appelbaum FR, et al. Diagnosis and management of AML in adults: 2022 ELN recommendations from an international expert panel. Blood. 2022;140(12):1345–1377.
  19. WHO Classification of Tumours Editorial Board. Haematolymphoid Tumours. WHO Classification of Tumours, 5th Edition, Volume 2. Lyon: IARC; 2022.
  20. Krivtsov AV, et al. Targeting menin in KMT2A-rearranged and NPM1-mutant acute myeloid leukemia: clinical development of menin inhibitors. Blood Cancer Discovery. 2023;4(2):95–107.



Febril Konvulsiyon


ICD-10 Sınıflandırması

  • R56.0: Febril konvülsiyonlar (ateşli nöbetler)
  • R56.8: Diğer ve tanımlanmamış konvülsiyonlar

Tanım ve Genel Bilgiler

Febril konvülsiyonlar, genellikle 6 ay ile 5 yaş arasındaki çocuklarda, yüksek ateşe eşlik eden nöbetlerdir. Bu nöbetler çoğu zaman epileptik bir bozukluğun belirtisi değildir ve geçici, kendini sınırlayan olaylardır.

Epidemiyoloji

  • 6 ay–5 yaş arasındaki çocukların yaklaşık %3–4’ü en az bir febril nöbet geçirir.
  • Febril nöbetler, çocukluk çağındaki en sık görülen konvülsiyon türüdür ve nöbetlerin yaklaşık %50’si sınıflandırılamayan febril konvülsiyonlar grubundadır.

Patogenez

Febril nöbetler, genetik olarak belirlenmiş düşük nöbet eşiğine sahip çocuklarda ortaya çıkar.
Ateş, bu eşikteki geçici düşüşü tetikleyerek tonik-klonik nöbetlerin ortaya çıkmasına neden olur. Mekanizmada rol oynayan faktörler şunlardır:

  • Hipotalamik Termoregülasyon bozukluğu
  • Sitokin salınımı ve inflamatuvar mediatörlerin nöroeksitabiliteyi artırması
  • Genetik yatkınlık (örneğin SCN1A mutasyonları)

Klinik Sınıflama

Febril nöbetler iki ana tipe ayrılır: Basit (komplike olmayan) ve Komplike (karmaşık) nöbetler.

1. Basit (Komplike Olmayan) Febril Nöbet

  • Tipik olarak jeneralize tonik-klonik karakterdedir.
  • 6 ay – 6 yaş arasında görülür.
  • 15 dakikadan kısa sürer.
  • 24 saat içinde tek bir kez meydana gelir.
  • En fazla 3 kez nüks eder.
  • Postiktal dönem kısa sürer ve genellikle sadece yorgunluk ve uyku hali görülür.
  • Nörolojik sekeller bırakmaz.

2. Komplike (Karmaşık) Febril Nöbet

  • 6 aydan küçük veya 6 yaştan büyük çocuklarda görülür.
  • Fokal nöbetler şeklinde başlar (örn. tek taraflı klonik hareketler).
  • 15 dakikadan uzun sürer.
  • 24 saat içinde birden fazla nöbet olabilir (klaster nöbetler).
  • Nöbet sonrası nörolojik defisit (örn. hemiparezi) görülebilir.
  • Ailede epilepsi öyküsü bulunabilir.
  • Serebral patoloji veya yaralanma zemininde gelişebilir.
  • Status epileptikus gelişme riski artmıştır.
  • Hemikonvülsiyon-Hemipleji-Epilepsi (HHE) sendromu gibi sekeller oluşabilir.

Karmaşık febril nöbet olarak sınıflandırılabilmesi için yukarıdaki kriterlerden sadece birinin bulunması yeterlidir.


Tanısal Yaklaşım

Febril nöbet tanısı, benzer nörolojik tablolardan ayırt edilerek konur. Ayırıcı tanıda mutlaka dışlanması gereken durumlar şunlardır:

Ayırıcı Tanı

  • Menenjit
  • Ensefalit
  • Hipoglisemi
  • Hipokalsemi
  • Epilepsi başlangıcı

Rutin Tanı Basamakları

  1. Laboratuvar Analizleri:
    • Tam kan sayımı
    • C-reaktif protein ve sedimantasyon (BSG)
    • Serum elektrolitleri (özellikle kalsiyum)
    • İdrar tetkikleri
  2. Lomber Ponksiyon (LP):
    • 12 aydan küçük çocuklarda, menenjit dışlanmalıdır.
    • Klinik olarak ense sertliği, fotofobi, bilinç bozukluğu gibi bulgular varsa, LP şarttır.
  3. Elektroensefalografi (EEG):
    • Febril nöbetten birkaç hafta sonra, ateşsiz dönemde çekilmelidir.
    • Amaç: fokal nöbet odağı veya epileptiform aktiviteyi dışlamak.

Tedavi

1. Akut Nöbet Müdahalesi

  • Nöbet süresi 3 dakikayı geçtiğinde müdahale gerekir.
  • İlk seçenek:
    • Rektal diazepam (0.3–0.5 mg/kg)
    • Alternatif: Midazolam bukkal veya intranazal yolla
  • Gerekiyorsa:
    • IV lorazepam veya fenobarbital
  • Nöbet kesildikten sonra:
    • Ateşin düşürülmesi (parasetamol ve ibuprofen dönüşümlü)

2. Ateşin Kontrolü

  • Ateşin düşürülmesi, konvülsiyonları tamamen önlemez ancak hasta konforunu artırır.
  • Antipiretikler (parasetamol, ibuprofen) klinik kullanımla önerilir.

3. Nüksün Önlenmesi

  • Ateşin kontrolü, nüksü önlemek için tek başına yeterli değildir.
  • Aşı sonrası ateş dâhil tüm febril durumlarda risk devam eder.

Aralıklı Diazepam Profilaksisi:

  • Yüksek riskli çocuklarda (sık nüks, aile öyküsü vb.) febril hastalıklarda profilaktik olarak önerilir.
  • Doz: 0.3 mg/kg/gün, ateş süresince
  • Maksimum kullanım süresi: 72 saat
  • Yan etkiler: sedasyon, baş dönmesi, dengesizlik

Alternatif Uzun Süreli Profilaksi:

  • Tekrarlayan karmaşık febril nöbetlerde, valproat veya fenobarbital gibi antiepileptik ilaçlar düşünülebilir.
  • Bu sadece diğer tedaviler başarısız olduğunda önerilmelidir.

Prognoz

  • Basit febril nöbet geçiren çocukların yalnızca %1–2’sinde ileri dönemde epilepsi gelişir.
  • Karmaşık febril nöbet geçirenlerde epilepsi gelişme riski %15 civarındadır.
  • Basit nöbetler, nörolojik gelişimi olumsuz etkilemez.
  • Ancak tekrarlayan karmaşık nöbetler, nörolojik sekellere ve kognitif etkilenmeye yol açabilir.


Keşif

Antik ve Orta Çağlar

  • Antik Yunan hekimi Hippokrates (MÖ 460–370), bazı çocuklarda nöbetlerin ateşle ilişkili olduğunu fark etmişti. Ancak epilepsiyle ilgili tüm nöbetler, “kutsal hastalık” (morbus sacer) kapsamında ele alınıyordu.
  • Orta Çağ’da nöbetler genel olarak doğaüstü nedenlerle açıklanıyor, ayırıcı tanılar yapılamıyordu.

17. ve 18. Yüzyıl

  • Thomas Willis (1621–1675) gibi erken nörologlar, nöbetlerin farklı formları üzerinde durmaya başladı.
  • Ancak febril konvülsiyonların özgül bir alt tip olarak tanımlanması bu dönemde henüz mevcut değildi.

19. Yüzyıl

  • John Hughlings Jackson (1835–1911) gibi nörolojinin kurucuları, nöbetleri etiyolojik olarak sınıflandırmaya başlamışlardır.
  • Çocukluk çağında yüksek ateşin epileptiform nöbetlere yol açabileceği klinik olarak gözlemlenmiş, ancak net bir sınıflama yapılamamıştır.

20. Yüzyıl Başları – Tanımsal Ayrımın Başlaması

  • 1920’ler–1930’lar: Pediatrik nörolojide ateşle ilişkili nöbetlerin epilepsiden ayrılması yönünde ilk bilimsel makaleler yayınlanmaya başlandı.
  • 1950’ler: Febril konvülsiyonlar, artık epilepsiden farklı bir klinik durum olarak tanımlanmaya başladı.
    • Örneğin: Lennox ve Gibbs tarafından febril nöbetlerin epilepsiden ayırt edilmesi gerektiği vurgulandı.

1970’ler – Modern Tanımın Şekillenmesi

  • 1976: National Institutes of Health (NIH), febril nöbetlerin tanımı için resmi bir konsensus yayımladı.
    • Bu tanıma göre: “Febril konvülsiyon, 6 ay ile 5 yaş arasında, ateşle birlikte ancak intrakraniyal enfeksiyon, metabolik bozukluk veya daha önce tanı almış epilepsi olmaksızın ortaya çıkan nöbettir.”
  • Bu dönemden itibaren, basit ve karmaşık febril konvülsiyonlar arasındaki ayrım yaygın olarak kabul edilmeye başlandı.

2000’ler ve Sonrası

  • Geniş kohort çalışmaları (örneğin Finnish cohort, Japan cohort studies) febril konvülsiyonların uzun dönem sonuçlarını belirlemiştir.
  • Genetik araştırmalar, özellikle SCN1A, GABRG2 gibi gen mutasyonlarının febril konvülsiyonlarla ilişkisini ortaya koymuştur.



İleri Okuma

  1. Hippocrates. (MÖ 400). On the Sacred Disease.
  2. Lennox, W. G., & Cobb, S. (1930). Febrile seizures in children. Archives of Neurology & Psychiatry, 23(3), 412–443.
  3. NIH Consensus Development Panel. (1976). Febrile seizures: Proceedings of the National Institutes of Health consensus conference. Pediatrics, 57(6), 1158–1160.
  4. Nelson, K. B., & Ellenberg, J. H. (1978). Prognosis in children with febrile seizures. Pediatrics, 61(5), 720–727.
  5. Wallace, R. H., et al. (2001). Mutant GABAA receptor γ2-subunit in childhood absence epilepsy and febrile seizures. Nature Genetics, 28(1), 49–52.
  6. Baulac, S., et al. (2001). A second locus for familial generalized epilepsy with febrile seizures plus maps to chromosome 2q24. American Journal of Human Genetics, 68(5), 1378–1385.
  7. Shinnar, S., & Glauser, T. A. (2002). Febrile seizures. Journal of Child Neurology, 17(Suppl 1), S44–S52.
  8. Baumann, R. J. (2003). Febrile seizures. Current Treatment Options in Neurology, 5(2), 135–140.
  9. Dube, C. M., Brewster, A. L., Baram, T. Z. (2009). Febrile seizures: mechanisms and relationship to epilepsy. Brain & Development, 31(5), 366–371.
  10. American Academy of Pediatrics Subcommittee on Febrile Seizures. (2011). Febrile seizures: clinical practice guideline for the long-term management of the child with simple febrile seizures. Pediatrics, 127(2), 389–394.
  11. Offringa, M., Newton, R. (2012). Prophylactic drug management for febrile seizures in children. Cochrane Database of Systematic Reviews, Issue 4.
  12. Verity, C. M., & Greenwood, R. (2013). Febrile convulsions. BMJ, 307(6906), 1043–1046.*



Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Gonadotropin Salıverici Hormon

Sinonim: Gonadotropin-releasing hormone (GnRH),

  • Ön hipofiz’den folikül uyarıcı hormon (FSH) ve luteinize edici hormonun (LH) salınmasından sorumlu olan bir salgılama hormonudur.
  • GnRH, hipotalamusta GnRH nöronlarından sentezlenen ve salınan tropik bir peptit hormonudur.
  • Peptit gonadotropin salgılatıcı hormon ailesine aittir.
  • Hipotalamik-hipofiz-gonad ekseninde ilk adımı oluşturur.(Bkz; Gonadotropin)

Biyokimya

GnRH bir peptit hormonudur, daha kesin olarak 10 amino asitten oluşan bir dekapeptiddir.

Fizyoloji

  • GnRH hipotalamusta (özellikle paraventriküler çekirdekte) sentezlenir. Buradan hipotalamik-hipofiz portal sisteminin medyan eminentisi aracılığıyla ön hipofiz lobuna (HVL) ulaşır. Nörosekresyondan sonra, gonadotropinlerin (LH ve FSH) kan dolaşımına salınmasına neden olur (hormon salgılayan).
  • GnRH’nin döngüsel pulsatil salınımı (yaklaşık 2 saatte bir) normal erkek ve kadın cinsel işlevi için bir ön koşuldur.
    • folikül fazında 60-90 dakikada,
    • luteal fazda 120-180 dakikada bir salınır.
  • GnRH reseptörleri ayrıca meme bezi, lenfositler, yumurtalıklar ve prostatta bulunur.

Klinik

Yetişkin Referans Aralıkları:

  • Erkekler: 4,0 – 8,0 pg / mL
  • Dişiler: 2,0 – 10,0 pg / mL

Patoloji

  • GnRH salınımı bozuklukları veya GnRH reseptörünün genetik kusurları hipogonadotropik hipogonadizmin nedenleridir.
  • GnRH-pozitif nöronların Bulbus olfactorius’dan hipotalamusa geçişi, koku alma bozuklukları ile bağlantılı olarak (örn. Kallmann sendromunda) GnRH salgılanması bozukluklarını anlamak için önemlidir.

Farmakoloji

Sentetik GnRH analogları çeşitli hastalıklar için ilaç olarak kullanılır:

  • GnRH agonistleri (örn. Buserelin, goserelin, leuprorelin) kısa süreli uygulandığında LH ve FSH salınımını uyarır ve örn. Hipotalamik amenore ve merkezi hipogonadizmde kullanılır. Bununla birlikte, sürekli uygulama ile, GnRH reseptörleri (‘süperagonist’) aşağı regüle edilir, böylece FSH ve LH salınımı azalır. Endometriozis, miyomlar veya meme kanseri için kullanılırlar.
  • GnRH antagonistleri (örn. Degarelix) hormona bağlı prostat kanserinde ve in vitro fertilizasyonda kullanılır.