Azrail

Tanımlar ve kapsam

Azrail (Arapça: ʿAzrāʾīl, عزرائيل), İslamî gelenekte “ölüm meleği” olarak bilinen meleğin yaygın adıdır. Yahudi geleneğinde karşılığı malʾakh ha-mavet (מַלְאַךְ הַמָּוֶת, “ölüm meleği”) ifadesidir; İbranice Kutsal Metin’de (Tanah) ve Kur’an’da bu ad özel isim olarak geçmez; Kur’an’da “malakü’l-mevt” (32:11) ifadesi yer alır. Batı dillerindeki “Grim Reaper” ve Almanca Sensenmann (“tırpan-adam”) adlandırmaları ise Ortaçağ sonundan itibaren Avrupa’da gelişen, tırpan taşıyan iskelet figürüyle ölümün kişileştirilmesini anlatır. Bu imgeler, bir “doğa olayı” olan ölüm ile insanlar arası dil, ritüel ve sanat arasında köprü kuran kültürel araçlardır; modern tıpta ve sağlık etiğinde, ölümün kaçınılmazlığı ve tıbbın sınırları üzerine yürüyen tartışmalara metaforik bir çerçeve sağlarlar.

Etimoloji ve filolojik notlar

  • Azrail adının kökü çoğu dilbilim kaynağına göre İbranice ʿāzar (עָזַר, “yardım etmek”) fiili ile El (אֵל, “Tanrı”) unsurundan türeyen ʿAzrā’ēl/ʿAzrīʾēl biçimidir ve “Tanrı yardım etti / Tanrı’nın yardımı” anlamı taşır. Bu bakımdan “kul” (Arapça ʿabd, İbranice ʿeved) köküyle ilişkilendirme doğru değildir.
  • Arapçada biçim ʿAzrāʾīl olup Türkçeye Azrail olarak geçmiştir. İbranice ve Arapça’daki “ölüm meleği” terimleri ise adlandırmadan bağımsız, göreve (ölüm anındaki vekâlet) işaret eder.
  • Sensenmann Almanca sense (“tırpan”) + Mann (“adam”) bileşiğidir. Grim Reaper’daki grim Eski İngilizce grimm kökünden gelir (“sert, ürkütücü, amansız”); reaper “biçen, hasat eden” demektir. “Grim Reaper” kalıbı 18.–19. yüzyıllarda İngilizcede yerleşik hâle gelmiştir.

İkonografi ve kültür tarihi

  • Tırpanlı iskelet: Kırsal toplumların hasat metaforu, “ruhsal ürünün toplanması” fikriyle birleşir. Tırpan, yaşam-ölüm diyalektiğini görselleştirir: hasat gibi ölüm de doğaldır, döngüseldir ve ertelenebilir ama engellenemez.
  • Danse Macabre / Totentanz: 14. yüzyıldaki Kara Ölüm salgını sonrasında Avrupa’da, toplumsal statü ayrımı gözetmeksizin herkesi dansa çağıran iskelet figürleri yaygınlaşır; bu sahneler ölümün eşitleyici niteliğini vurgular. 16. yüzyılda Hans Holbein the Younger’ın gravür dizisi bu görsel dili kanonlaştırır.
  • Memento mori & vanitas: Kurutulmuş çiçek, kum saati, kafatası gibi motifler, zamanın akışını ve bedensel faniliği hatırlatır; anatomi tiyatrolarındaki iskeletler bu didaktik işlevin tıbbî yüzüdür.

Dinler tarihi bağlamı: isimden vazifeye

  • Yahudilik: Metinlerde “ölüm meleği” (malʾakh ha-mavet) yer alır; isimlendirme gelenekte çeşitlenir. Teolojik vurgu, ölümün yasal/ahlaki sınırlar içinde karşılanması ve defin ritüellerinin bütünlüğüdür.
  • Hristiyanlık: “Ars moriendi” (ölme sanatı) geleneği, iyi ölüm idealini (hazırlık, vedalaşma, itiraf, barışma) kodlar; pastoral bakımın ve modern hospis düşüncesinin tarihsel arka planını besler.
  • İslam: Kur’an’da malakü’l-mevt kavramı, kişinin ecelinin geldiği anda canı kabzeden meleği bildirir; kader, ecel ve emanet kavramları ölümün kabulü ve yas süreçlerinde kültürel bir çerçeve sunar. “Azrail” adı rivayet ve folklor kanalıyla yaygınlaşmıştır.

Tıbba açılan kapı: ölümün kişileştirilmesi ne işe yarar?

1) Klinik gerçeklik: ölüm ertelenir, ortadan kaldırılamaz

Modern tıp mortaliteyi dramatik biçimde geciktirir; fakat ölüm, fizyolojinin çözümlenemeyen son eşiğidir. Bu nedenle Azrail/Grim Reaper metaforu, **“son sınır”**ı hatırlatan bir işaret levhası gibi işlev görür: yoğun bakım, onkoloji, geriatri ve acil tıpta kararlar, çoğu kez yaşamı uzatma ile zarar vermeme ilkeleri arasında tartılır.

2) Metaforun gücü ve tehlikesi

Metaforlar iletişimi kolaylaştırırken düşünceyi şekillendirir: “savaş” metaforu (kanserle savaş), “yolculuk” metaforu (tedavi yolculuğu) ve “hasatçı” metaforu (ruhun toplanması) hastanın anlam kurmasını etkiler. Azrail imgesi, bazı hastalar için teslimiyet ve huzur, bazıları için dehşet ve kaçınma çağrıştırır. Klinik iletişimde metafor seçimi, fayda-zarar dengesi gözetilerek kişiselleştirilmelidir.

3) Palyatif bakım ve hospis felsefesi

Palyatif bakım, ölümün tıbben yönetilen değil insanî olarak karşılanan bir hadise olduğunu vurgular:

  • Total ağrı (C. Saunders): Biyolojik ağrı kadar psikolojik, sosyal ve spiritüel boyutlar da ele alınır.
  • Hedef: Acıyı azaltmak, anlamlılık ve öz-belirlenimi korumak, iyi ölüm koşullarını desteklemek (semptom kontrolü, iletişim, yakınıyla vedalaşma, tercihlerin saygısı).
  • Araçlar: İleri bakım planlaması, SPIKES gibi kötü haber verme protokolleri, palyatif sedasyon için etik-klinik çerçeveler.

4) Etik mihenk taşları

  • Otonomi: Hastanın değerleri ve tercihleri (DNR/DNI, yaşam desteğinin sınırlanması) merkezde tutulur.
  • Yarar–zarar–adalet: Orantılılık ilkesi gereği tıbbi faydasızlık şüphesi doğduğunda yoğun invazivlikten kaçınma gündeme gelir.
  • Niyet doktrini: Amaç acı gidermek olduğunda ve ölüm istenmeyen ama öngörülebilir bir yan etki olarak hızlanıyorsa (ör. refrakter dispnede titrasyonlu sedasyon), bu durum öldürme ile etik olarak ayrıştırılır.
  • Kültürel-dini duyarlılık: “Azrail”, “ecel”, “emanet” gibi kavramlar bazı topluluklarda ölümün çerçevelenmesine yardım eder; klinisyen, inanç ve anlam dünyasına saygılı, ama tıbbi gerçekliği bulanıklaştırmayan bir dil kullanmalıdır.

5) Klinik iletişim: önerilen yaklaşımlar

  • Açık ama nazik: Ötanazi/yardımlı ölüm tartışmaları dâhil hassas başlıklarda doğrudan, yalın ve euphemism’den kaçınan bir dil.
  • Çift yönlü keşif: “Ölüm meleği” benzetmesi hastadan geliyorsa, “Bu benzetme sizin için ne ifade ediyor?” diyerek anlam keşfi; böylece korku, suçluluk ya da kabulleniş temaları ortak bir zeminde işlenir.
  • Yapılandırılmış protokoller: SPIKES adımları (ortamı hazırlama, algıyı yoklama, davet, bilgi, duyguya empatiyle yanıt, strateji/özet) klinikte tekrarlanabilir güvenlik ağı sağlar.
  • Yakınların dâhiliyeti: Yasın öncülleri (vedalaşma, bağışlanma, teşekkür, sevgi) için zaman ve mekân yaratmak, “iyi ölüm”ün klinik belirteçleri arasındadır.

Tıp kültüründe ölümü düşünmenin yolları

Anatomi tiyatrosundan modern yoğun bakıma

Rönesans anatomi tiyatrolarındaki iskeletler didaktik memento mori işlevi görürken, bugünün hastanelerinde “kod mavi” alarmı ve ileri yaşam desteği, ölümün teknik yönetimini öne çıkarır. Her iki uçta da ölümle yüzleşme eğitsel bir bileşendir: reflektif yazım, tıp-insanî bilimler (medical humanities) ve sanat eserleri üzerinden duygu düzenleme ve mesleki dayanıklılık güçlendirilebilir.

Sağlık profesyonellerinde ölüm kaygısı ve moral distres

Sık ölüm görme, özellikle genç hekim ve hemşirelerde ölüm kaygısı, tükenmişlik ve ahlaki sıkışmayı (moral distress) tetikleyebilir. Düzenli ekip debriefingleri, etik danışmanlık ve palyatif bakım rotasyonları bu yükü hafifletir.

Yanlış kanılar ve düzeltmeler

  1. “Azrail adı kutsal metinlerde aynen geçer.”
    Tanah ve Kur’an’da özel isim olarak geçmez; işlevsel unvan (“ölüm meleği”) geçer. Ad gelenek ve folklor yoluyla yaygınlaşmıştır.
  2. “Azrail = şeytanî figürdür.”
    İbrahimi gelenekte ölüm meleği ilâhî bir vekildir; kötücül bir güç olarak kodlanmaz. Folklorik tasvirler, kültürlerarası estetik ve metaforik farklılıkların ürünüdür.
  3. “Tıbbın görevi ölümü her koşulda yenmektir.”
    Tıbbın görevi acı azaltmak ve yarar sağlamaktır; hayatı orantısız müdahalelerle uzatmak her zaman yararlı değildir. Palyatif yaklaşım “vazgeçmek” değil, odak değiştirmektir.

Klinik uygulamaya dönük pratik çıkarımlar

  • Erken palyatif entegrasyon: İlerlemiş hastalıklarda tedaviye paralel palyatif eklemlenme, semptom yükünü ve gereksiz hastane yatışlarını azaltır.
  • İleri bakım planlaması: Hastanın değer ve hedefleri (evde kalma arzusu, invaziv girişim sınırları, dini ritüeller, beden bağışı vb.) erken kayda geçirilmelidir.
  • Dilde özen: Hastanın kendi getirdiği metaforlar (Azrail, yolculuk, hasat) saygıyla yansıtılır; fakat bilgilendirme net, ampul metaforlardan arınmış ve karar verdirici olmalıdır.
  • Ekip temelli yaklaşım: Spiritüel bakım uzmanları, sosyal hizmet, psikoonkoloji, etik kurullar ve palyatif konsültasyon, “iyi ölüm” olasılığını artırır.

Kültürel hassasiyet ve adalet

Ölümün kişileştirilmesi bazen teselli (kozmik düzen, kader), bazen kaygı (cezalandırıcı imge) üretir. Sağlık hizmetinde kültürlerarası yetkinlik; ritüellerin (dua, kıbleye yönelim, Tehillim, son yağlama), mahremiyetin ve defin süreçlerinin lojistiğine kadar uzanır. Kaynak tahsisi, evde bakım olanakları ve palyatif hizmetlerin erişilebilirliği adalet ilkesiyle birlikte ele alınmalıdır.


Keşif

Bir kütüphaneyi hayal edin: rafları boyunca, deri ciltler ve gevşek varaklar arasında bin yılın nefesi dolaşır. Mürekkep kurudukça anlam katılaşır; her satır, insanın ölümü adlandırma çabasına küçük bir not düşer. İşte Azrail’in tarihi, bir kristalin farklı yüzeylerde ışığı kırması gibi, her çağda başka bir düzlemde belirir: bir yerde ad yoktur ama görev vardır; başka bir yerde ad belirir, görev derinleşir; sonra ad geri çekilir, yerine bir tırpan ve bir iskelet figürü geçer. Azrail dediğimiz şey tek bir an değil, uzun bir iz sürmedir—müstensihlerin, seyyahların, tefsircilerin, gravür ustalarının, tabiplerin ve hemşirelerin ortak emeği.

I. Adın Gölgesi: İsimden Önce Görev

Hikâye önce bir eksikle başlar: kutsal metinlerde “ölüm meleği” görevi varken, “Azrail” adı yoktur. Adın yokluğu, figürün yokluğu demek değildir; görev, metnin dokusunda bir damar gibi akar. Bir dilbilimci, İbranice köklerin kenarında “ʿāzar” ile “El” unsurunu yan yana koyar; “yardım” ve “Tanrı” birleşince bir isimleşme ihtimali doğar. Fakat bu ihtimal, bir mühür gibi metne vurulmaz; ad, çok daha sonra, kültürel dolaşımın sıcak atölyesinde dövülür. Arapça söyleyiş, ʿAzrāʾīl’i dudaklara alıştırır; Türkçe kulakta Azrail olur. Böylece “görev” ile “ad”, tarih boyunca birbirini çağırır, bazen buluşur, bazen ıskalar.

II. Eşiği Bekleyen: Folklorun ve Tasvirin Kaşifleri

Kara Veba’nın uğultusu Avrupa şehirlerini doldurduğunda, ressamlar ve ağaç baskıcılar ölümün yüzünü çizmek için atölyelerine çekilir. Böylece tırpanlı iskelet—Sensenmann, Grim Reaper—caddelerdeki sessizliği kesen bir görsel dile dönüşür. Bu yeni ikonografinin kaşifleri, deniz aşırı coğrafyaları değil, insan kalbinin korku haritasını keşfeder: tırpan, hasadın aletiyken, birden ruhun biçeni olur; kapüşon, anonimliği ve kaçınılmazlığı taşır; kum saati, zamanın akışını görünür kılar. Gravür ustaları, kireçle beyaza çalan kemikleri siyah mürekkebin içinden çıkarırken, ölümün eşitleyici ritmini de kazırlar: kralla köylünün aynı halkaya çağrıldığı bir danse macabre.

Bu sırada Doğu’nun atölyelerinde, antropomorfizme mesafeli bir estetik içinde, ölümün meleği çoğu kez adı anılmadan görevle anlatılır. Metinler, nefes veren ve nefesi alan kudretin emanetini, ölçülü bir dilin içinden geçirir. Minyatürler, melekleri ışık ve kanatla imler; ölümse çoğu kez bir an—ecel—olarak sahnelenir. Şairler, “emanet” ve “ecel” kelimelerini yan yana getirerek kaderin ilerleyişinde bir iç sükûnet arar.

III. Klasik Metin Avcıları: Müstensihler, Tefsirciler, Filologlar

Bir müstensihin parmak uçlarında, Azrail’in keşfi mikroskobik bir sabır işidir. Bir harf düşer, bir imla değişir, bir kenar notu gövde metne sızar; yüzyıllar boyunca kopyalanan sayfalarda “ölüm meleği”nin görevi netleşir. Tefsirciler, “canın kabzedilmesi”ni anlatan pasajları çoğaltır; kıssalarda ölüm bir “kapı” metaforuna dönüşür. Dilciler, ismin etimolojisini tartışır; “ʿabd” ile ilişkilendirenler çıkar, hemen yanı başlarında “ʿāzar” kökü ısrarla durur. Keşfin kaşifleri burada bilim insanlarıdır, ama onların pusulası mit ve metafordur; metin eleştirisiyle yazma kültürünün iç içe geçtiği bir laboratuvarda çalışırlar.

IV. İkonografiden İdeaya: Azrail’in Modernleşmesi

Matbaanın düzenli nabzı hızlandıkça, ölümün kişileştirilmesi Avrupa dillerinde kalıplaşır. Sensenmann sözcüğü bıçak kadar net bir bileşiğe dönüşür; İngilizcede Grim Reaper ifadesi, 19. yüzyılda yaygın bir gölge gibi metinlerin kenarına siner. Ressamlar, tırpanın yanında bazen bir kitap çizer: kapakta yazgı değil, çoğu kez hesap; bir defter-i kebir gibi. Felsefeciler ve ahlâkçılar, iyi ölümün ne olduğuna dair ince mizansenler kurar; “ars moriendi” geleneği bir el kitabına dönüşür: vedalaş, bağışla, teşekkür et, sev.

Doğu dillerinde, “Azrail geldi” ifadesi gündelik dile yerleşir; korkutucu bir karartıdan çok, işini yapan bir görevlidir bu. Şairler—gazelin ve mersiyenin katmanlı dilinde—Azrail’i bazen teselli, bazen uyarı olarak işler. Mezar taşları, yalnızca bir kimlik kartı değil, zamana yazılmış bir etik olur: kavuklar ve çiçekler, meslekler ve dualar, ölümün toplumsal semantiğini taşır.

V. Hastane Işığı: Tıbbın Kaşifleri ve Ölümün Yeni Coğrafyası

Elektrik ışığı geceyi gündüze çevirip hastane koridorlarını aydınlattığında, Azrail’in keşfi klinik bir sahaya taşınır. Artık ölüm çoğu zaman evdeki sedirin değil, monitörlerin ve infüzyon pompalarının gözetiminde gelir. Yoğun bakım üniteleri, teknolojiyle uzatılan hayatın sınırlarını belirledikçe, hekimler ve hemşireler şu sorunun kaşifi olur: Ne zaman daha fazlası, daha azına dönüşür?

Palyatif bakım bu soruya verilen sistematik cevaptır. “Total ağrı” kavramı, damardaki biyokimyadan çok daha geniş bir haritayı önümüze serer: korku, yalnızlık, anlam kaybı, vedalaşamama. İletişim modelleri—sessizliğin ve sözün gramajını ayarlayan protokoller—kötü haberin ağırlığını taşıyıcı bantlar gibi ekipler arasında dağıtır. Klinik etik komiteleri, orantılılık ve yararsızlık kavramlarını inceltir; amaç acıyı yatıştırmaksa, tedavinin tonu buna göre ayarlanır. Ölüm burada artık “yenilecek bir düşman” değil, eşlik edilmesi gereken bir geçittir. Azrail’in tırpanı, bir teknoloji eleştirisi değil; sınır bilincinin simgesi olur.

VI. Psikolojinin Haritası: Korkuyu ve Anlamı Ölçmeye Çalışanlar

Psikologlar, ölüm düşüncesinin davranışa sızdığı ince kanalları haritalamaya koyulur. İnsan, ölüm fikriyle karşılaşınca kendine bir dünya görüşü zırhı örer; inançlar, gelenekler, millî anlatılar ve kişisel hatıralar bu zırhın pullarıdır. Araştırmacılar, ölüm hatırlatmalarının tutumları ve seçimleri nasıl etkilediğini deneysel desenlerle izler; bir ilan panosundaki cenaze evi reklamı bile fark edilmeden ruh hâline gölge düşürür. Bu çalışmaların kaşifleri, laboratuvarda rakamlarla, sahada hikâyelerle konuşur; Azrail burada bir figürden çok, tetikleyen bir kavramdır.

VII. Antropolojinin Uzun Yürüyüşü: Ritüellerin Sessiz Bilgisi

Antropologlar köylere, metropollere, sahil kasabalarına dağılır; yas ve defin ritüellerini, mezarlık mimarisini, cenaze evi ekonomisini, ağıtların ritmini kaydeder. “İyi ölüm”ün yerel dilleri çoğalır: kimi yerde gözyaşı, kimi yerde sessizlik; bir coğrafyada kahve ve hurma, bir diğerinde çiçek ve çan sesi. Hepsi, ölümün toplumsal müzakeresidir. Azrail isminin geçtiği yerlerde, insanlar çoğu kez “emanet” kelimesini de anmayı sever; eğer emanetin sahibi açıksa, geri veriş de öfkesiz olur. Ritüelin işlevi tam da budur: öfkeyi kurum ve söz içinde çözmek.

VIII. Sanatın Karışımı: Gravür, Fotoğraf, Sinema

Gravürlerin yerini fotoğraflar aldığında, ölümün yüzü merceğe yaklaştı. Pandemilerde boş sokakların fotoğrafları, bir çağın kolektif vanitas’ı oldu. Sinema, tırpanlı figürü bazen mizahla, bazen alegoriyle karşıladı; siyah cüppeli yabancı, bir tren istasyonunun ıssızlığında belirdi, bazen bir çocuğun odasında gülümsemeyi öğrendi, bazen satranç oynadı, bazen hiç konuşmadı. Sanat tarihçileri, bu figürün modernliğe uyumunu incelerken, Azrail’in yüzündeki sertliğin yer yer şefkate döndüğünü fark etti: korku, yerini eşlik etme estetiğine bıraktı.

IX. Güncel Araştırmaların Ufku: Biyoloji, Anlatı, Teknoloji

Bugün ölümle ilgili araştırmalar üç büyük nehirde akıyor. Birincisi, biyomedikal sınır: ağrı fizyolojisi, refrakter semptom yönetimi, ileri bakım planlamasının klinik sonuçları, palyatif sedasyonun etik çerçevesi. İkincisi, anlatı ve iletişim: hasta ve aile deneyimlerinde metaforların etkisi, kültüre duyarlı bakım modelleri, sağlık çalışanlarında moral sıkışmanın önlenmesi. Üçüncüsü, teknoloji ve dijital ritüeller: sanal anma törenleri, çevrimiçi yas toplulukları, yapay zekâ destekli karar araçları, ev içi sensörlerle desteklenen yaşam sonu bakımı. Bu alanlarda yürüyen çalışmalar, tırpanın keskinliğini azaltmıyor; fakat sapı ele daha insanî oturtuyor.

Azrail burada bir yöntem değil, bir rehber çizgisi: “Ölüm vardır; dile getirilmeli, birlikte taşınmalı ve iyi yönetilmelidir.” Klinik veri tabloları bu çizginin üstüne serilir; etik ilkeler, yasal çerçeveler ve kültürel duyarlıklar yan yana getirilir. Sağlık sistemleri, evde bakım ağlarını güçlendirmenin yoğun bakım yataklarından daha fazla iyilik ürettiğini gördükçe, politika metinleri de değişir.


İleri Okuma

  • Sudnow, D. (1967). Passing On: The Social Organization of Dying. Englewood Cliffs, NJ: Prentice Hall.
  • Kübler-Ross, E. (1969). On Death and Dying. New York: Macmillan.
  • Becker, E. (1973). The Denial of Death. New York: Free Press.
  • Ariès, P. (1974). Western Attitudes toward Death: From the Middle Ages to the Present. Baltimore: Johns Hopkins University Press.
  • Ariès, P. (1981). The Hour of Our Death. New York: Knopf.
  • Greenberg, J., Pyszczynski, T., & Solomon, S. (1991). A Terror Management Theory of Self-Esteem and Cultural Worldviews. Advances in Experimental Social Psychology, 24, 93–159.
  • Seale, C. (1998). Constructing Death: The Sociology of Dying and Bereavement. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Baile, W. F., Buckman, R., et al. (2000). SPIKES—A Six-Step Protocol for Delivering Bad News. The Oncologist, 5(4), 302–311.
  • Quill, T. E., & Byock, I. R. (2000). Palliative Options of Last Resort for Terminally Ill Patients. Annals of Internal Medicine, 132, 409–414.
  • World Health Organization (2002). WHO Definition of Palliative Care. Geneva: WHO.
  • Kellehear, A. (2007). A Social History of Dying. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Encyclopaedia Judaica (2007). “Azrael” maddesi. 2nd ed., Detroit: Macmillan Reference.
  • Cherny, N. I., & Radbruch, L. (2009). EAPC Recommended Framework for the Use of Sedation in Palliative Care. Palliative Medicine, 23(7), 581–593.
  • Back, A. L., Arnold, R. M., & Tulsky, J. A. (2009). Mastering Communication with Seriously Ill Patients. Cambridge: Cambridge University Press.
  • Dover Publications (2016). Holbein’s “The Dance of Death” (facsimile ed.). New York: Dover.
  • Gawande, A. (2014). Being Mortal: Medicine and What Matters in the End. New York: Metropolitan Books.
  • Beauchamp, T. L., & Childress, J. F. (2019). Principles of Biomedical Ethics (8th ed.). New York: Oxford University Press.


Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Alcyone & Ceyx

Yunan mitolojisinde Alcyone ve Ceyx trajik bir aşk hikayesiyle ilişkilendirilen efsanevi karakterlerdir.Alcyone ve Ceyx Yunan mitolojisinde evli bir çiftti. Ceyx Trachis’in kralıydı ve Alcyone onun kraliçesiydi. Birbirlerini çok seviyorlardı ve birbirlerine olan sadakatleriyle tanınıyorlardı.

Halcyone olarak da bilinen Alcyone, rüzgarların tanrısı Aeolus’un kızı, Ceyx ise sabah yıldızı Eosphorus’un oğluydu. Alcyone ve Ceyx birbirlerine derinden aşıktılar ve mükemmel ve sadık bir çift olarak görülüyorlardı.

Ceyx, Apollon’un Kahinine danışmak için bir deniz yolculuğuna çıkmaya karar verdi. Alkyone’nin önsezilerine ve gitmemesi için yalvarmasına rağmen, Ceyx yelken açtı. Ne yazık ki gemi şiddetli bir fırtınaya yakalanmış ve Ceyx denizde boğulmuştur. Kocasının ölümünden dolayı perişan olan Alkyone, merhamet ve koruma için tanrılara dua etti.

Alkyone, Ceyx’in ölüm haberini duyduğunda yıkılmış. O kadar kederlenmiş ki kendini denize atmış. Ancak tanrılar ona acımış ve onu ve Ceyx’i bir çift halcyon kuşuna dönüştürmüşler.

Onlara, Yunan mitolojisinde “halcyon günleri” veya “halcyon dönemi” olarak bilinen yuvalama dönemleri boyunca rüzgarları ve dalgaları sakinleştirme gücü verildi. Bu dönemlerin denizde sükûnet ve barış zamanı olduğuna inanılırdı.

Alcyone ve Ceyx’in hikayesi genellikle kalıcı aşk ve bağlılığın gücü temasıyla ilişkilendirilir. Kadere meydan okumanın sonuçları ve uyarılara kulak vermenin önemi hakkında uyarıcı bir masal olarak hizmet eder.

Alcyone ve Ceyx efsanesi, tarih boyunca çeşitli edebiyat, sanat ve müzik eserlerinde aşıklar arasındaki bağı ve aşklarının kalıcı doğasını sembolize ederek referans gösterilmiştir.

Yunan mitolojisi, zaman içinde birden fazla yorum ve yeniden anlatıma sahip zengin bir hikaye dokusunu kapsadığından, mitin farklı varyasyonlarının var olabileceğini belirtmek gerekir.

Ancak, onların hikayesi bazı insanlar tarafından tıbbın iyileştirme gücünü temsil etmek için kullanılmıştır. Örneğin, halcyon günleri bazen bir kişinin hasta olduktan sonra kendini daha iyi hissetmeye başladığı zaman dilimi için bir metafor olarak görülür.

Alcyone ve Ceyx’in hikayesi, en karanlık zamanlarda bile her zaman umut olduğunu hatırlatır. Aynı zamanda sevginin iyileşmemize yardımcı olabilecek güçlü bir kuvvet olduğunu da hatırlatır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tıp etiği

Tıp etiği, tıp uygulamalarına rehberlik eden ahlaki ilkeleri ifade eder. Genel olarak tıp etiğinin merkezinde olduğu düşünülen birkaç temel ilke vardır:

  1. Özerklik: Bu ilke, hastaların tıbbi bakımları hakkında kendi kararlarını verme hakkına sahip olduğunu ve doktorların bu kararlara saygı gösterme ve destekleme görevi olduğunu savunur.
  2. Yararlılık: Bu ilke, doktorların iyilik yapma ve hastalarının çıkarları doğrultusunda hareket etme görevi olduğunu savunur.
  3. Zarar vermeme: Bu ilke, doktorların zarar vermeme ve hastalarına zarar vermekten kaçınma görevi olduğunu savunur.
  4. Adalet: Bu ilke, tıbbi kaynakların adil bir şekilde dağıtılması ve sosyoekonomik durumlarına bakılmaksızın herkesin aynı düzeyde bakıma erişebilmesi gerektiğini savunur.
  5. Sadakat: Bu ilke, doktorların hastalarına karşı sadık ve vefalı olma, gizliliği ve mahremiyeti koruma görevi olduğunu savunur.
  6. Doğruluk: Bu ilke, doktorların hastalarına karşı doğru ve dürüst olma ve tıbbi durumları ve tedavi seçenekleri hakkında tam ve doğru bilgi verme görevi olduğunu savunur.

Pratikte bu ilkelerin uygulanması her zaman kolay değildir ve aralarında çelişkiler olabilir. Örneğin, bir hasta hayatını kurtaracak bir tedaviyi reddetmek isteyebilir, ancak bu yararlılık ilkesini ihlal edecektir. Bu gibi durumlarda doktorlar mesleki yargılarını kullanmalı ve her vakanın kendine özgü koşullarını göz önünde bulundurmalıdır.

Bu ilkeler statik değildir ve tıbbi gelişmeler ve toplum değiştikçe yeni etik sorunlar ortaya çıkar, bu nedenle sürekli olarak değerlendirilir ve geliştirilirler.

Zorluklar

Sağlık hizmeti sağlayıcılarının çeşitli durumlarda tıp etiği ilkelerini uygularken karşılaştıkları zorlukları ve karmaşıklıkları daha derinlemesine inceleyeceğiz.

Hasta özerkliği ve yararlılığını dengelemek: Bir hastanın özerkliğine ve tıbbi bakımı hakkında karar verme hakkına saygı duymak, bazen sağlık hizmeti sağlayıcısının hastanın menfaatine en uygun şekilde hareket etme göreviyle çatışabilir. Örneğin, ölümcül hastalığı olan bir hasta, acılarını hafifletebilecek veya yaşam süresini uzatabilecek tedaviyi reddetmeyi tercih edebilir. Bu gibi durumlarda, sağlık hizmeti sağlayıcıları hastanın özerkliğine duydukları saygı ile faydalı bakım sağlama yükümlülükleri arasında denge kurmalıdır.

Yaşam sonu bakımında etik ikilemler: Yaşamı sürdüren tedavinin durdurulması veya geri çekilmesi gibi yaşam sonu bakım kararları önemli etik zorluklar ortaya çıkarabilir. Sağlık hizmeti sağlayıcıları, karmaşık yasal, kültürel ve dini hususlar arasında gezinirken hastanın isteklerini, yaşam kalitesini ve çeşitli tedavi seçeneklerinin potansiyel fayda ve zararlarını göz önünde bulundurmalıdır.

Kaynak tahsisi ve adalet: Adalet ilkesi, sağlık hizmeti kaynaklarının adil ve hakkaniyetli bir şekilde dağıtılmasını gerektirir. Ancak, birçok sağlık hizmeti ortamında, sınırlı kaynaklar ve bakıma erişimdeki eşitsizlikler bunu zorlaştırabilir. Sağlık hizmeti sağlayıcıları, tedaviye öncelik verme ve kaynakları en fazla sayıda insan için en yüksek faydayı sağlayacak şekilde tahsis etme konusunda zor kararlarla boğuşmalıdır.

Araştırmada etik hususlar: Tıbbi araştırmalar, tıbbi bilginin ilerletilmesi ve hasta bakımının iyileştirilmesi için gereklidir, ancak etik kaygıları da beraberinde getirir. Araştırmacılar, çalışmalarının potansiyel faydalarını araştırma katılımcıları için risk ve külfetlerle dengelemelidir. Bilgilendirilmiş onam, mahremiyet ve savunmasız nüfusların istismar edilme potansiyeli gibi konular, dikkatli bir değerlendirme ve etik kurallara bağlılık gerektirir.

Teknolojik ilerlemeler ve yeni etik zorluklar: Yapay zeka, gen düzenleme ve teletıp gibi sağlık alanında yeni gelişen teknolojiler önemli faydalar sağlayabilir ancak aynı zamanda yeni etik ikilemler de ortaya çıkarabilir. Örneğin, tıbbi karar verme sürecinde yapay zeka algoritmalarının kullanılması şeffaflık, adalet ve hesap verebilirlikle ilgili endişeleri artırmaktadır. Sağlık hizmeti sağlayıcıları bu gelişmeler hakkında bilgi sahibi olmalı ve yeni teknolojilerin sorumlu ve etik bir şekilde kullanılmasını sağlamak için sürekli etik tartışmalara katılmalıdır.

Sonuç olarak, tıp etiği ilkeleri, sağlık hizmeti sağlayıcılarına karar verme süreçlerinde ve hastalarla etkileşimlerinde rehberlik etmek için hayati bir çerçeve görevi görmektedir. Tıbbi teknoloji ve toplum gelişmeye devam ettikçe, şüphesiz yeni etik ikilemler ortaya çıkacak ve tıp camiasında sürekli düşünme, söylem ve adaptasyon gerekecektir. Sağlık hizmeti sağlayıcıları, bu etik ilkelere bağlı kalarak ve düşünceli, bilinçli karar verme sürecine dahil olarak, hastalarına mümkün olan en iyi bakımı sağlamaya yardımcı olabilirler.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi

Tababet prensip ve kaidelerine aykırı veya aldatıcı mahiyette teşhis ve tedavi yasaktır. Tabip ve diş tabibi; teşhis, tedavi veya korunmak gayesi olmaksızın, hastanın arzusuna uyarak veya diğer sebeplerle, akli veya bedeni mukavemetini azaltacak her hangi bir şey yapamaz.

Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi ne zaman?

6023 sayılı kanunun 59 uncu maddesinin ,(g) bendine göre hazır lanmış ve Şûrayı Devletçe tetkik edilmiş olan ilişik «Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi» nin mer’iyete konulması; İcra Vekilleri Heyetince 13/1/1960 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Tıbbi Deontoloji Tüzüğünün kapsamı ve amacı nedir?

Amaç:

  • Madde 1: Bu kuralların amacı, hekimerin mesleklerinin gereklerini yerine getirirken uymaları zorunlu olan hekimlik meslek etiği kurallarını belirlemektir.

Kapsam:

  • Madde 2: Türkiye’de hekimlik yapma hakkını kazanmış olup mesleğini uygulayan tüm hekimler bu kurallar kapsamındadır.

Tıbbi Deontoloji kavramı nedir?

Tıp uygulaması içinde etkinlik gösteren ve tıptaki değer sorunlarının ele alındığı alan da tıbbi etik olarak adlandırılmaktadır. Temel tıp, koruyucu hekimlik, klinik tıp gibi, tıbbın bütün alanlarında ortaya çıkması olası değer sorunları tıbbi etiği ilgilendirmektedir.

Deontoloji nin kurucusu kimdir?

Deontoloji C. D. Broad tarafından 1930 yılında yayınlanan beş etik teori türünde mevcut ve özel tanımlamayı netleştirmek için ilk olarak kullanılan bilim dalıdır. Bu terimin daha eski kullanımı Jeremy Bentham’a geri dönüyor.

En eski tıp etiği ilkesi nedir?

Tıp etiğinin, en eski ilkesi yararlılık ilkesidir. Bu ilke, sayesinde sağlık çalışanı hastanın yaşamına destek verir, onu tedavi ederek ağrı ve acısını dindirir. Her durumda hastaya yararlı olur. Tıp etiğinde yararlılık ilkesine koşut giden ilke kötü davranmama ilkesidir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

İbn-i Sina

 Farsça: ابن سینا &  Abu Ali Sina (ابوعلی سینا),  Pur Sina (پورسینا), 

Latincede Avicenna 

Milano Katedrali’nin kuzey transeptini, zamanlarının ünlü doktorlarının renkli portreleri süslüyor. Ünlü Hipokrat‘a ek olarak, resimlerden biri bir Müslüman’ı gösteriyor – bir Hıristiyan kilisesi için alışılmadık. Portre, ‘Ebu Ali el-Hüseyin İbn Abdallah İbn Sina’ imzasıyla sağlanır. Bu, Pers geçmişinin en ünlü bilginlerinden birinin tam adıdır. Doktor ve filozof günümüz İran’ında daha çok ‘İbn Sina’, Avrupa’da ise Latince adıyla Avicenna adıyla tanınmaktadır. ‘Doktorlar Prensi’ sadece İran’da önemli bir rol oynamadı. Fars tıbbının efsanevi itibarını kurdu ve bilimsel araştırmalarda öncü olarak kabul edildi.

Buhara’da mahkeme doktoru olarak

İbn Sina, 980 yılında, bugün Özbekistan’a ait olan Buhara yakınlarındaki Samani imparatorluğunda doğdu. Bir vergi tahsildarının oğlu, çocukken kapsamlı bir eğitim aldı. On yaşına geldiğinde Kuran’ı ezbere biliyordu ve şimdiden çok sayıda edebi eser okumuştu. Bir genç olarak hukuktan felsefeye ve Hint matematiğine kadar çeşitli konularla ilgilendi. 17 yaşında kendisi için tıbbı keşfetti. Teorik ve pratik becerileri nedeniyle kısa sürede mükemmel bir doktor olarak ün kazandı ve Samani hükümdarı Mansur tarafından Buhara’daki sarayına atandı. Bu ona kraliyet kütüphanesine ve orada tutulan birçok nadir esere erişim sağladı. İbn Sina ilk kitabını 21 yaşında yazmıştır.

Hareketli yıllar

Samanoğulları’nın düşmesiyle genç doktor görevini kaybederek Buhara’yı terk etti. İbn Sina’nın birkaç hükümdara hizmet ettiği çeşitli taşra şehirleri arasında uzun bir yolculuk başladı. Dersler verdi, öğrenciler yetiştirdi, kendi tıp pratiğini açtı ve tıp alanında bilimsel araştırmalar yaptı. Geceleri yazılar ve kitaplar yazdı. En ünlü eserleri “Canon” ve “Şifa” bu dönemde yaratıldı. Aristoteles’in yazılarıyla, psikoloji ve doğa bilimleriyle ilgilenirler. Ayrıca felsefi ve dini konularla da ilgilendi. Birçok noktada dini liderlerin hakim görüşüyle ​​çelişiyorlardı.

İsfahan’da Emir’in danışmanı olarak

1023’ten beri Emir Al’ın daveti üzerine yaşadı ve çalıştı. Ad-Daula, İsfahan’da. Bilimsel ve edebi konularda danışman olarak emirin yanında yer aldı ve seferlerinde ona eşlik etti. Kitaplarından biri, D? Nishn? Ma-yi ‘Al ?? (“Al? Ad-Daula için bilgi kitabı”), hükümdarına adadığı felsefi bir inceleme. Birkaç kez hapishanede kaldığı zorlu yaşamının izleri, özellikle inanan İbn Sina’nın kendisine izin verilen bedensel zevkleri inkar etmediği için kısa sürede fark edildi. Dağınık bir hayatın ardından büyük doktor, sadece 57 yaşında İsfahan’da dizanteri veya kolon kanseri nedeniyle öldü. Efsaneye göre, bir öğrenci tarafından kendisine verilen aşırı dozda bir ilaç ölümüne neden oldu.

İbn Sina’nın Hemedan’daki türbesi

Büyük doktor ve düşünür İran’da Hemedan’da toprağa verildi. 1953 yılında yapılan türbe burada ziyaret edilebilir. İbni Sina’nın eserlerinin bulunduğu bir kütüphanenin yanı sıra küçük bir müze de bulunuyor. Burada İbn Sina dönemine ait birçok tıbbi cihaz, kap ve diğer mutfak eşyaları sergilenmektedir. Ben Kingsley ile İbn Sina ile aynı başlık altında çekilen Noah Gordon’un en çok satan “The Medicus”u, birçok bölümünde tarih âliminin gerçek yaşamına dayanmaktadır. Gilbert Sinoué’nin “İsfahan’a Giden Yol” adlı romanı, âlimin hayatını anlatıyor.

İbn Sina’nın edebi mirası

İbn Sina’nın gerçekte kaç eseri yayınladığı tartışmalıdır. Sayılar 21 ana eser ile 24 ikincil eser ve toplam 99 kitap arasında değişmektedir. Bunların çoğu Arapça yazılmıştır, ancak bazıları Farsça da vardır. Felsefi eser en büyük payı oluşturmaktadır. En önemli tıp kitabı, İbn Sina’nın sadece hastalığın kendisini değil, aynı zamanda beden, zihin ve ruhun etkileşimini de anlattığı ‘Canon of Medicine’dir. İbn Sina, çeşitli hastalıklar için 700’den fazla ilaç sundu ve bir ilacı hastalar üzerinde test etmek için yeni bilimsel standartlar belirledi. Kitap, 12. yüzyılda Gerhard von Cremona tarafından Latince’ye çevrildi. 1470’de Batı’nın tamamında en fazla 30 baskı olmasına rağmen, ‘Canon’ tıp fakültesinin standart çalışması haline geldi. Kitap, 17. yüzyıla kadar üniversitelerde kullanıldı.

İran’ın en ünlü doktoru

İbn Sina’nın bilim ve araştırma üzerindeki büyük etkisi, yüzyıllar boyunca onun tıbbi çalışmalarının Hipokrat’ınkiyle eşit düzeyde olması gerçeğiyle gösterilir. Ayrıca Dante’nin “İlahi Komedya”sında da rol almaktadır. Felsefi çalışması, ilahiyatçı Thomas Aquinas’ı güçlü bir şekilde etkiledi. Milano Katedrali gibi bir Hıristiyan kilisesinde dindar Müslümanın bir resminin bulunması, İbn Sînâ’nın sadece Pers İmparatorluğu için değil, tüm Orta Çağ dünyası için büyük önemini göstermektedir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Galen

Bergamalı Galen (* Bergama’da yaklaşık 129, † Roma’da yaklaşık 199) bir Yunan doktor ve anatomistti.

Hayatı

  • Galen, o zamanlar Yunanistan’da olan Bergama’da doğdu – Bergama şimdi Türkiye’de – şifa tanrısı Asklepios (Aesculapius) için bir tapınağın da bulunduğu yer.
    • Babası, mimar Nikon, başlangıçta ona Aristoteles felsefesi, matematik ve doğa bilimlerini öğretti.
    • Annesi, Galen’e de atfedilebilecek bir özellik olan son derece çabuk olarak nitelendirildi.
  • 146 yıllarından itibaren Galen öncelikle tıpla ilgilendi, bugünün İzmir’i olan Smyrna yakınlarında eğitim gördü ve o zamanlar şifa merkezi olan ve antik çağda insan bölümlerinin gerçekleştirildiği tek yer olan İskenderiye de dahil olmak üzere çok seyahat etti. 158’de Bergama’ya dönerek gladyatör cerrahı olarak çalıştı ve aynı zamanda itibarı nedeniyle büyük ilgi gören bir mesleği sürdürdü.

161’den itibaren Roma’da aktif ve Roma aristokrasisinin doktoru saygın filozof Eudemos’un iyileşmesinden sonra. 166 civarında, muhtemelen orada patlak veren bir veba yüzünden Roma’dan ayrıldı ve tekrar Bergama’da gladyatör doktoru olarak göreve başladı. 168 yılında, İmparator Mark Aurel’in isteği üzerine, Romalı askerler arasında vebanın çıktığı Aquilea’ya gitti, ancak daha sonra, isteğine göre, 169’dan itibaren imparatorun oğlu Commodus’un ve daha sonra muhtemelen imparator Septimus Severus’a da ait Roma’daki kişisel doktoru oldu.

Bazıları günümüze ulaşan ve zamanının bilgisini tek tip bir sistemde özetlediği devasa çalışmasıyla tanındı. Modern çağın başlangıcına kadar etkisinde hemen hemen hiçbir çelişki yaşamadı. Galen, hayvanlar üzerinde kapsamlı diseksiyonlar ve canlı kesitler gerçekleştirdi. 17. yüzyıla ve ötesine kadar tıbbi bir öğretim temeli olarak hizmet eden yaklaşık 400 yazı yazdı. Ancak domuzlar, maymunlar ve köpeklerle ilgili bölümleri yürüttüğü ve bu yolla edindiği bilgileri insanlara uyguladığı için insan anatomisi hakkındaki görüşlerinin birçoğu yanlıştı.

Kan dolaşımı kavramı, özellikle de çağrıda bulunduğu kardiyak septumdaki deliklerle ilgili olarak, 17. yüzyıla kadar William Harvey ve Marcello Malpighi tarafından ve bazen önemli muhalefete karşı revize edilmedi.

Galen, hastalıkları teşhis ederken nabzın ve idrarın incelenmesine özellikle önem verdi. Ayrıca, galenik denilen karşıt (allopatik) ilaçlarla hastalıkların nasıl tedavi edileceğini de öğretti. Öğretisinin temel bir parçası, diğer şeylerin yanı sıra, dört meyve suyu teorisi olarak da bilinen hümoral patolojiydi.

Galen’in Orta Çağ’da Arapça’ya çevrilen sistematik olarak geliştirdiği eseri o kadar kapsamlı ve felsefi olarak güvenliydi ki, onu eleştirel bir şekilde sorgulayabilmek 1400 yıl sürdü.

Büyük vena serebri bazen ‘Galen ven’ ve laringeal ventrikül (aslında Morgagnis ventrikül) ‘Galen ventrikülü’ olarak adlandırılır. ‘Galen anastomozu’ ve ‘Galenik’ adları da önemli doktoru anımsatır.

Mezarı

Romalı hekim Galen’in mezarının tam yeri bilinmiyor. MS 200 yılında, şimdi Bergama, Türkiye olan Bergama’da öldü. Ancak mezarı işaretlenmemiştir ve muhtemelen zamanla kaybolmuştur.

Galen’in mezarının nerede olabileceğine dair birkaç teori var. Bir teori, Bergama’daki bir şifa tapınağı kompleksi olan Asklepion’un kalıntılarına gömülü olduğu yönündedir. Diğer bir teori ise Bergama’daki Vaftizci Yahya Kilisesi’nin avlusunda gömülü olduğudur. Ancak, bu teorilerden herhangi birini destekleyecek somut bir kanıt yoktur.

Galen’in mezarının hiçbir zaman işaretlenmemiş olması ve tamamen kaybolmuş olması da mümkündür. Bu, bu döneme ait mezarlar için alışılmadık bir durum değildir. Birçok eski mezar işaretlenmemişti ve bunlar genellikle zamanla yok edilmiş veya kaybolmuştu.

Galen için bilinen bir mezarlığın olmaması, tarihin kırılganlığını hatırlatıyor. Önemli şahsiyetlerin mezarları bile zamanla kaybolabilir. Ancak Galen’in mirası, bugün bilim adamları tarafından incelenmeye devam eden yazılarında yaşıyor.

feudum

Gothik / Cermen faihu “mülk,”  → Latincede feudum ‘feodal mülk, menfaat elde edilmek üzere verilen toprak,’

Ortaçağ Avrupası olmak üzere tarihin birçok evresinde rastlanan toplumsal, siyasal ve ekonomik örgütleniş biçimidir; ortaçağ hukukunda belli yükümlülükler karşılığında tasarruf edilen mülk biçimi.

Feodal → Uşak ve hizmetçiler ilişkisine dayalı siyasi veya hukuki düzen.

Psikanaliz

Eski yunancada ψυχή psychḗ ‚nefes, ruh, öz‘ ve ἀνάλυσις analysis ‚çözümlemek‘ → Alm. Psychoanalyse, İng. Psychoanalysis → Bkz; Psikanaliz

  • Freud’un kapsamlı bir zihinsel durumlar teorisine dönüştürdüğü S. Freud (1856–1939) ve J. Breuer (1842-1925) tarafından kurulan zihinsel hastalıkların tedavi şekli.
  • Terapinin odağı, psikanalistin yorum yaparak çözmesi gereken bilinçdışı çatışma üzerinde çalışmaktır.
  • Psikanalize dayanan modern psikoterapi modellerine ve yaklaşımlarına psikodinamik kavramlar denir.
  • Bilinçdışı mekanizmaların yorumlanması, aktarım ve karşıaktarım olayları, terapötik önlemlerin açıklığa kavuşturulması ve yüzleştirilmesi, psikanalitik psikoterapide özel bir öneme sahiptir.

  • Psikanaliz, yüzyılın başından beri var olmuştur ve bu yıllar içinde kendisini psikiyatrinin temel disiplinlerinden biri haline getirmiştir.
  • Psikanaliz bilimi, psikodinamik anlayışın temelidir ve çeşitli terapötik müdahale biçimleri için temel teorik referans çerçevesini oluşturur; yalnızca psikanalizin kendisini değil, aynı zamanda çeşitli psikanalitik yönelimli psikoterapi biçimlerini ve psikodinamik kavramları kullanan ilgili terapi biçimlerini de kapsar.
  • Şu anda, insan davranışı ve duygusal deneyimin psikanalitik anlayışlarını nörobilimsel araştırmaların ortaya çıkan bulguları ile ilişkilendirme çabalarına büyük ilgi duyulmaktadır. Sonuç olarak, öğrencinin mevcut psikiyatrik düşüncenin büyük ve önemli bir bölümünü kavraması için psikanalitik teori ve yönelimlerin temel yönlerinin bilgili ve net bir şekilde anlaşılması gereklidir.
  • Aynı zamanda, psikanaliz, klasik bakış açılarının sürekli olarak sorgulandığı ve gözden geçirildiği, hepsi de psikanalitik düşüncenin yönlerini temsil eden çeşitli vurgu ve bakış açılarına yol açan yaratıcı bir mayalanma sürecinden geçiyor. Bu, psikanalizin bir teori mi yoksa birden fazla mı olduğu sorusunu gündeme getirdi. Çoklu teorik varyantların farklılığı, yeni perspektiflerin klasik perspektiflerle ne derece uzlaştırılabileceği sorusunu gündeme getirmektedir.
  • Teoride yaratıcı değişikliklerin ruhu, Freud’un kendisi tarafından başlatıldı. Freud’dan sonra klasik teorinin bazı teorik modifikasyonları, Freudcu bir perspektifin ruhunu ve temel anlayışlarını korurken, temel analitik önermeleri yeniden formüle etmeye çalışmıştır; diğerleri, görünüşte radikal bir şekilde farklı ve hatta temel analitik ilkelerle çelişen farklı paradigmalar lehine temel analitik kavrayışlara meydan okudu ve terk etti.
    • Psikanaliz, kişinin kendi duygularını hastadaki bilinçdışı süreçlerin göstergesi olduklarını test etmek için, ‘analistin tarafsızlığı’nı savunur.
  • Böylesine sentetik bir anlatım sunmanın zorluklarından biri, materyalini bir asırdan fazla düşünme ve teorik gelişimden almak zorunda olmasıdır. Bu tür materyallerin çeşitliliğine yaklaşmanın birden fazla yolu olmasına rağmen, bu materyali kabaca tarihsel çizgiler boyunca düzenleme kararı verildi, zaman içinde analitik teori veya teorilerin ortaya çıkışının izini sürmekle birlikte, ancak oldukça fazla örtüşme ve biraz fazlalıkla . Ancak, erken dürtü teorisinden yapısal teoriye, ego psikolojisine, nesne ilişkilerine ve kendilik psikolojisi, öznelerarasılık ve ilişkisel yaklaşımlara doğru ilerleyen genel bir aşamalı ortaya çıkış modeli vardır.

Psikanaliz, Freud’un dehasının ürünüydü. En başından beri damgasını vurdu ve psikanaliz bilimi ve teorisi Freud’un çok ötesine geçmesine rağmen, etkisinin hala güçlü ve yaygın olduğu söylenebilir. Freud’un psikanalitik düşüncesinin kökenlerinin evrimindeki ilerleyen aşamaları anlatırken, Freud’un kendi nörolojik eğitimi ve uzmanlığının arka planına karşı ve ikna edilmiş çağının ampirik ve fizikalist bilimsel düşünce bağlamında çalıştığını akılda tutmak faydalı olacaktır.

Tarih

Freud’un kendisi, tıp ve nöroloji alanındaki erken eğitimi, zamanının en ilerici bilim merkezlerinde olan, ikna olmuş bir deneysel bilimciydi. Bilimsel yöntemlerin ve fiziksel ve nörolojik süreçlerin sistematik çalışmasının nihayetinde zihinsel süreçlerin gizemlerini anlamayı sağlayacağına dair gününün hakim bilimsel inançlarını paylaştı. Histeri araştırmasına başladığında, beyin fizyolojisinin kesin bilimsel yaklaşım olduğuna ve tek başına bunun gerçekten bilimsel bir anlayış sağlayacağına inanıyordu. Freud, kendi artan klinik deneyimiyle, bu temel bilimsel inancı değiştirmeye zorlandı, ancak yine de uzun kariyeri boyunca bunu şu ya da bu biçimde sürdürmesi önemlidir. Zihinsel fenomenlerin bilimsel bir fizyolojisini geliştirmeye yönelik kendi çabaları, sonunda sinir bozucu ve hayal kırıklığı yaratmıştır. Project for a Scientific Psychology’nin (1895) uzun süredir kayıp sayfalarında yer alan bu girişimden vazgeçtikten sonra, ilgilendiği klinik materyal onu bir psikolojik düşünme düzeyinde çalışmaya zorlasa da, bir yakınlık olduğuna inanmaya devam etti. ve fiziksel ve ruhsal süreçler arasındaki yakın bağlantı.

Afazi üzerine

Freud’un zihnin nasıl çalıştığına dair anlayışının erken bir durumu On Aphasia (1891) adlı kitabında ortaya çıktı. Erken dönem zihin modelini ifade ederken Freud’un Projesi’ne büyük bir ilgi gösterilmiş olsa da, yaygın olarak bir klasik olarak kabul edilen bu eski önemli nörolojik çalışmaya daha yakın zamanda dikkat çekilmiştir. Freud, beyindeki yapı ve işlev arasındaki ilişkiye dair ilk görüşlerini bu kitapta ileri sürdü. John Hughlings Jackson’ın düşünce ve dil arasındaki karmaşık ilişkilere yaptığı vurgunun ardından, Freud, Pierre Broca, Karl Wernicke, Theodor Meynert ve diğerleri tarafından geliştirilen işlevin beyin lokalizasyonu konusundaki hakim kavramlara meydan okudu. Beyin merkezleri, à la Broca’nın konuşma merkezi açısından düşünmek yerine, Freud, konuşmanın işlevlerini, yaygın bir görsel, akustik, dokunsal ve hatta kinestetik çağrışımlar ağındaki işlevsel kapasiteler ile ilişkilendirerek beynin işleyişindeki genel değişiklikleri yansıtır. Böylece, algı veya hafıza gibi basit psikolojik fonksiyonları fizyolojik olarak karmaşık ve çoklu beyin sistemlerini içeren olarak gördü. Onun görüşüne göre, belirli merkezlerin yok edilmesinden ziyade çeşitli afazi biçimlerinden sorumlu olan, çağrışımsal ağdaki kesintiydi. Beyindeki dil işlevlerine ilişkin bu bakış açısının, beyindeki dil işlevlerinin dağılımına ilişkin daha çağdaş görüşlerle oldukça uyumlu olması ilginçtir.

Jackson’ın zihin ve beyin arasındaki farklılaşmasını ve işlevsel gerilemenin yüksek düzeyden düşük düzeylere işlevsel gerileme kavramını takiben, Freud, afaziyi konuşma gelişiminin daha önceki durumlarına bir gerileme biçimini yansıtan olarak kabul etti. Konuşma işlevlerini, anatomik konumdan bağımsız bir “dil bölgesine” bağladı; bu, semptomların anatomik lezyonlarla ilişkili olmadığı, ancak çağrışımsal ağlarla ilişkili anlam ve simgeleştirme kalıplarını yansıtan histeriye ilişkin sonraki formülasyonlarıyla rezonansa girecek bir konumdu. Her halükarda, afazi çalışmasında geliştirdiği birçok kavram, daha sonra psikolojik teorisinde yeniden ortaya çıkacak, özellikle çağrışım, zihinsel temsil, yatırım, sembol oluşumu ve kelime ve nesne temsili kavramları. Geriye doğru gitme görüşü, işleyişin yukarıdan aşağıya doğru daha sonraki gerileme doktrininin habercisi gibi görünüyor ve parafazi biçimleri hakkındaki yorumları, günlük yaşamın psikopatolojisinin bir ön taslağı gibi okunuyor.

Proje

Psikolojik süreçler ve nörolojik mekanizmalar arasındaki uçurumu köprüleme çabası, Freud’un “bilimsel bir psikoloji” inşa etme girişiminde doruk noktasına ulaştı; yani nörolojik ilkelere dayalı bir psikoloji. Herman Helmholtz tarafından geliştirilen fizyoloji ve psikoloji yaklaşımının bilimsel ideallerine bağlı olduğu için, Helmholtz okulunun fiziki varsayımlarına dayalı olacak tam bir psikoloji geliştirme şemasını tasarladı. Freud, 1895’ten 1897’ye kadar, yaklaşık 2 yıl boyunca, bunun için mücadele etti, bugün Bilimsel Psikoloji Projesi olarak bilinen şeyi yazdı. İlhamının yoğunluğu azalmaya başladığında, Freud yazdıklarından giderek cesaretini yitirdi ve sonunda tiksinti içinde yıllarca kalacağı bir çekmeceye attı.

1898’de arkadaşı Wilhelm Fliess’e cesaretsizlik ve çaresizlik içinde “psikolojiyi organik bir temeli olmadan havada asılı bırakmaya hiç de meyilli olmadığını” yazdı.

Ancak [böyle bir temelin olması gerektiğine] inanmanın dışında, ne teorik ne de terapötik olarak nasıl devam edeceğimi bilmiyorum ve bu nedenle sadece psikolojik olanı ele alınıyor gibi davranmalıyım.

Niyeti Projenin yok edilmesiydi, ancak ölümünden sonra kağıtları, önemini anlayanların eline geçti ve sonunda ölümünden sonra yayınlandı. Freud’un nörolojik dönemini parlak bir şekilde sona erdirdiyse, aynı zamanda psikanalizin geniş manzaralarının yolunu da açtı ve son derece önemli şekillerde psikanalitik ilkelerin alacağı şekli belirledi. Freud’un zihinsel işleyiş ilkeleri anlayışı, geleneksel olarak zihinsel aygıtın nasıl çalıştığı ve işlediğinin özünü oluşturmuştur. Ancak geçtiğimiz yarım yüzyılda bu ilkelerin merkezi konumu sorgulanmaya başladı.

Proje iki temel teoreme dayanıyordu: Birincisi, sinir sisteminin yalnızca “temas engelleri” (Freud’un sinaps ifadesi) ile ayrılmış nöronlardan oluştuğu fikri ve ikincisi, hücreden iletilen nicel bir sinir uyarımı (Qn) kavramı. sinir sistemindeki hücrede uyarı depolanır veya boşaltılır, böylece çeşitli sinir aktivitesi biçimlerini açıklar. Bu erken modeldeki enerji, kapalı sistem nöronal refleks modelinde basitçe bir niceliksel uyarma biçimiydi, ancak hidrostatik özelliklere sahip varsayımsal bir madde olarak hızla artı anlam kazandı. Bu basit unsurların dışında, bir dizi düzenleyici ilkeyle birlikte Freud, zihinsel işleyişle ilgili karmaşık ve ustaca açıklamasını geliştirdi. Projede kullanılan temel model, işlevi uyaranlardan geri çekilme, özellikle aşırı uyaranlardan geri çekilme ve sabitlik ilkesine göre birikmiş uyarmanın boşaltılması ve hoşnutsuzluk ilkesine uygun olarak aşırı uyarılmadan çekilme gerekliliği üzerine odaklanmıştır. Freud, psikolojisini fiziksel bir model açısından formüle etme çabasını nihayet teslim ettiğinde, zihinsel aygıtın daha spesifik bir psikolojik modeline geçmek zorunda kaldı, ancak Projedeki fikirleri tamamen terk etmeden. Onun düşüncesi, enerji sistemlerinin fiziksel modeline ve bunların içgüdüsel itici güçlerden türetilmesine bağlı kaldı. Zihinsel yaşamı fizyolojik ve nörolojik süreçler açısından açıklama hedefine teslim olmak, teslim olmaktan çok bir uzlaşmaydı. Onun görüşüne göre, zihin belirli dinamik özelliklere sahipti, bu yüzden psikolojik model, enerji akışının dağılımı ve düzenlenmesi ile ilgili mevcut fiziksel teorilerle tutarlı dinamik yasalara ve ilkelere göre inşa edilmek zorundaydı. Bununla birlikte, psişik enerji, beynin metabolik enerjisinden açıkça farklı ve özellikle amaçlı çabalamaya atıfta bulundu.
Her durumda, kavram psişik enerjinin, psişik enerjinin dönüşümü, depolanması, boşaltılması veya boşaltımının geciktirilmesi yoluyla gerçekleştirdiği iş için tamamen niceliksel ve niteliksel olmayan bir kapasiteyi temsil ettiğine üstün geldi. Klasik teoride, içgüdüsel dürtüler bu çalışma talebini zihne dayatır. Sadece dürtü aktivasyonundan türeyen iş potansiyeli olarak enerji kavramı, bağımsız failliğin kaynakları olarak dürtülerin statüsünü ima etmekle kalmaz, aynı zamanda ekonomik ilkelerin psişik enerjiye gerekli bir bağlantısı veya bağımlılığı da yoktur. Ekonomik ilkeler böylece nedensel etkinlik çizgisinden çıkarılır; başka bir deyişle, ekonomik ilkeler verimlilik ilkeleri değil, nicel düzenlemenin ilkeleridir; verimlilik (nedensellik, iş) eylemlilik kaynaklarıyla ilgili enerjik faktörlere aittir. Bununla birlikte, ekonomik perspektif için gerekli olan düzenleyici ilkeler, başlangıçta psişik enerjilerin düzenlenmesi açısından formüle edilmiş ve neredeyse görülmüştür.

Freud, psikolojisini fiziksel bir model açısından formüle etme çabasını nihayet teslim ettiğinde, zihinsel aygıtın daha spesifik bir psikolojik modeline geçmek zorunda kaldı, ancak Projedeki fikirleri tamamen terk etmeden. Onun düşüncesi, enerji sistemlerinin fiziksel modeline ve bunların içgüdüsel itici güçlerden türetilmesine bağlı kaldı. Zihinsel yaşamı fizyolojik ve nörolojik süreçler açısından açıklama hedefinden teslim olmak, teslim olmaktan çok bir uzlaşmaydı. Onun görüşüne göre, zihin belirli dinamik özelliklere sahipti, bu yüzden psikolojik model, enerji akışının dağılımı ve düzenlenmesi ile ilgili mevcut fiziksel teorilerle tutarlı dinamik yasalara ve ilkelere göre inşa edilmek zorundaydı. Bununla birlikte, psişik enerji, beynin metabolik enerjisinden açıkça farklı ve farklıydı ve özellikle amaçlı çabalamaya atıfta bulundu. Her durumda, kavram psişik enerjinin, psişik enerjinin dönüşümü, depolanması, boşaltılması veya boşaltımının geciktirilmesi yoluyla gerçekleştirdiği iş için tamamen niceliksel ve niteliksel olmayan bir kapasiteyi temsil ettiğine üstün geldi. Klasik teoride, içgüdüsel dürtüler bu çalışma talebini zihne dayatır. Sadece dürtü aktivasyonundan türeyen iş potansiyeli olarak enerji kavramı, bağımsız failliğin kaynakları olarak dürtülerin statüsünü ima etmekle kalmaz, aynı zamanda ekonomik ilkelerin psişik enerjiye gerekli bir bağlantısı veya bağımlılığı da yoktur.

Ekonomik ilkeler böylece nedensel etkinlik çizgisinden çıkarılır; başka bir deyişle, ekonomik ilkeler verimlilik ilkeleri değil, nicel düzenlemenin ilkeleridir; verimlilik (nedensellik, iş) eylemlilik kaynaklarıyla ilgili enerjik faktörlere aittir. Bununla birlikte, ekonomik perspektif için gerekli olan düzenleyici ilkeler, başlangıçta psişik enerjilerin düzenlenmesi açısından formüle edilmiş ve o zamandan beri neredeyse yalnızca bu tür terimlerle görülmüştür. Zihinsel sistemin nasıl çalıştığını belirleyen düzenleyici ilkeler olarak, enerji açısından değil ekonomik terimlerle bir miktar geçerliliğini koruyabilirler.

İş veya kuvvet kapasitesi ile ilgili olarak dürtülerin yeri ve dürtülerin zihin ile fiziksel organizma arasındaki bağlantının tek garantisi olup olmadığı ile ilgili başka sorular kalır. Freud, psişik enerjiyi hem gözlemlenebilir fenomenleri tanımlamak için bir araç hem de kendi zihin modelinde bir yapı olarak kullandı. Freud’un, Helmholtz ve Fechner’ın nörolojik ve enerjik terminolojisini, psikolojik yapılarını ifade etmek için metaforik araçlar olarak ne ölçüde kullandığı, takdir edilmeye başlandı. Bu tür metaforların kullanımı, özellikle psikanaliz tarafından ele alınan çatışma ve gelişme konularını ifade etmede, sözel metaforik hipotezlere kendilerini kolayca ödünç veren fenomenler ve matematiksel nicelemeye daha az kolaylık sağlama konusunda yararlı olabilir. Freud’un bakış açısı giderek psikolojik hale geldikçe, dürtü ve enerji kavramlarını kullanımı, Üç Deneme’de (1905) olduğu gibi, giderek daha metaforik hale geldi. Muhtemelen 1900’den sonra, Freud teorisinin sınırlamalarının, özellikle de modelinin kapalı sistem ve hidrolik yönlerinin daha fazla revizyona neden olan sınırlarının giderek daha fazla farkına vardı. Projeyi terk ettikten sonra, teorilerini tamamen psikolojik olarak düşünmeyi tercih etti, ancak öyle olsa bile, yapısal teoriye taşınan enerjik varsayımlar.

Freud’un Gözden Geçirilen Projesine Dayalı Enerjik İlkeler

  • Entropi
    • Freud: Herhangi bir fiziksel sistemdeki enerjinin yüksek enerjili bir bölgeden daha düşük enerjili bölgelere akma eğilimi. Sistemin homojenliğe doğru eğilimi. Sistemin iş için mevcut enerji miktarını kendiliğinden azaltma eğilimi.
    • Revize: Revize edilmiş bir şema, ruhsal süreçler için fiziksel modeli, motivasyona ve psişik sistemlerin maksatlı hedeflere ulaşma eğilimine dayalı bir psikolojik model lehine reddedecektir. Enerji, eylemde ve hedefe ulaşmada harcanır.
  • Koruma
    • Freud: Herhangi bir izole edilmiş (kapalı) sistemdeki kuvvetlerin (enerji) toplamı sabit kalır.
    • Revize: Psişik aygıt kapalı bir sistem değil, açık ve kapalı sistem dinamikleri temelinde çalışmıyor.
  • Nöronik atalet
    • Freud: Nöronlar kendilerini uyarma miktarlarından mahrum bırakma eğilimindedir. Entropi ve koruma ilkelerinin nöronal aktiviteye uygulanmasını ifade eder.
    • Revize: Çatışma, gerginlik, duygusal dengesizlik durumlarını (anksiyete, korku, suçluluk, utanç, depresyon dahil) çözmek için genel psişik eğilim, daha fazla denge ve diğer psişik sistemlerle daha uyumlu bütünleşme ve uzlaşma lehine.
  • Sabitlik
    • Freud: Sinir sistemi, kendisini sürekli bir gerginlik veya uyarılma seviyesinde tutma eğilimindedir. Sabit bir uyarma seviyesine geri dönüş, ani enerjik boşalmaya (en az dirençli yoldan) bir eğilimle elde edilir.
    • Revize: Psişik işlevlerin, motive edilmiş eylem ve hedef tatminine ulaşmanın bir sonucu olarak ve aynı ve ilgili psişik sistemlerde bağlamsal uyaran koşullar ve geri bildirim düzenlenmiş koşulların dengesi olarak bir dinlenme potansiyeline geri dönme eğilimi.
  • Nirvana
    • Freud: Uyaran uyarımı nedeniyle iç psişik gerilimi azaltma, sabit tutma veya ortadan kaldırma eğilimi. Uyarma seviyesini minimuma indirme eğilimi. Sabitlik ilkesinin genişletilmesi. Zevk ilkesiyle, en nihayetinde ölüm içgüdüsüyle ifade edilir.
    • Revize: Bu ilkenin ekonomik olarak revize edilmiş bir şemada yeri olmayacaktı, ancak basit uyarımdan ziyade karmaşık bir uyarım aramak için bile uyarılma arayışına zıt bir eğilim alacaktır.
  • Memnuniyet(sizlik)
    • Freud: Zihinsel aygıtın zevk arama ve hoşnutsuzluktan kaçınma eğilimi. Hoşnutsuzluk, gerginliğin artması veya uyarılma seviyesinden kaynaklanırken, zevk, gerginliğin serbest bırakılması veya uyarmanın boşalmasından kaynaklanır. Dolayısıyla zevk ilkesi, sürekliliğin ekonomik gereklerini takip eder.
    • Revize: Psişik sistemlerin etkili / etkisiz işleyişinden elde edilen işlevsel memnuniyet / memnuniyetsizlik ve etkililik derecesini gösterir; haz, psişik işlev (ler) in potansiyelden fiili işleyişine başarılı bir geçişi ve amaçlı ve arzu edilen hedeflere ulaşmayı yansıtacaktır. Zevk, hedefe ulaşma veya tatmin ile ilişkilidir ve buna karşılık gelir.
  • Gerçeklik
    • Freud: Gerçekliğin taleplerine göre zevkli boşalmayı uyarlayan enerjik boşalmanın değiştirilmesi veya geciktirilmesi.
    • Revize: Zihinsel aygıt içindeki sistemler arası ve sistemler arası işlevlerin iç bağlamı tarafından karşılıklı olarak koşullandırılan ruhsal işleyişin değiştirilmesi veya geciktirilmesi; Zihin dışındaki belirli işlevler için sınırlayıcı koşullar, gerçeklik faktörleri tarafından belirlenir. Motivasyonel ihtiyaçların karşılanması, uyarlanabilir gerçeklik düşünceleriyle hafifletilir.
  • Tekrarlama
    • Freud: Eylemsizlik eğilimlerinin bir sonucu olarak içgüdüsel güçlerin, memnuniyetsizlikle sonuçlansa bile boşalma modellerini tekrar etme eğilimi.
    • Revize: Eylemsiz enerjik dinamiklerden kaynaklanmak yerine, tekrar, psişik işlevlerin ve yapısal bütünleşmelerin dengelenmesi ile ilgili olabilir, böylece gelişime ve gerçeği özümseme ve uyum sağlamanın sürekli sürecine katkıda bulunabilir. Tekrarlama, onarıcı ihtiyaçlara hizmet edebilir ve / veya çözülmemiş çatışma, kayıp veya travma konusunda ustalaşmaya katkıda bulunabilir.
Psişik Enerjinin Eleştirileri

Tüm bu belirsizlikler ve şüpheler, psişik enerjinin çağdaş eleştirilerinde yer aldı. Aşağıdaki itirazlar, eleştiriler, eleştirmenlerin klasik dürtü teorisine ve psişik enerji kavramına çağdaş bir psikanalitik teoride artık tolere edilemeyeceği sonucuna varmasının nedenlerini özetler:

  1. Psişik enerji ölçülemez, bu nedenle teorinin herhangi bir nicel varsayımı test edilemez.
  2. Beyindeki sinirsel enerjiler ile psişik enerji arasındaki ilişki belirsiz ve yeterince anlaşılmamış, bu yüzden birinin diğerine dönüşümü için herhangi bir yasanın anlaşılması zor.
  3. Hidrolik analojinin modası geçmiştir ve psişik enerji görüşü basitleştirilmiş bir nedensellik görüşüne ve açıklayıcı bir ilke olarak fizyolojik enerji ile psişik enerjinin yanıltıcı bir denklemine dayanıyordu.
  4. İnsan organizması bir dereceye kadar gerilimi arıyor ve sürdürüyor, enerjik model ise gerilim azaltma ilkesine dayanıyor.
  5. Psişik enerji birden fazla biçimde gelir, yani libidinal, saldırgan, narsisistik, çeşitli derecelerde nötrleştirilmiş enerjiler, bağlı enerjiler ve kaynaşmış enerjiler vb. Buradaki zorluk, enerjilerin farklı biçimlerde değişen tezahürlerinde değil, farklılıkların enerjilerin kendisinde var olduğu fikridir. Bu itiraz, psişik enerjinin çeşitli tezahürlerinin ifade edildiği yapılar tarafından belirlenebileceği fikrinin aksine, enerjinin kendisinin farklılaşmasına odaklanır; Niteliksel farklılıklar, araya giren yapıların örüntülü kontrolü, yönlendirilmesi ve arabuluculuğundan kaynaklanacaktır. Fiziksel enerjiye benzer şekilde, çeşitli biçimlerdeki farklılıklar (yani, ısı, ışık, kimyasal, fiziksel) doğrudan enerjiye değil, enerjinin ifade edildiği fiziksel kanallara atfedilir. Sonuç olarak, niteliksel enerjik farklılıklar, id fikrinin yalnızca enerjiden ve onun deşarj modlarından oluşan yapılandırılmamış kaos olarak altını çizer.
  6. Enerjik metaforun kendisinde de sorunlar var. Freud, dürtü ve enerjiyi biyolojik, fizyolojik veya psikolojik olarak açıkça ayırt etmedi ve onları neredeyse tamamen cinsel dürtüyle ve yalnızca gecikmeli olarak saldırganlığa bağladı. Terimler hem fiziksel hem de psikolojik referansı paylaşır: Kateks hem bir elektrokimyasal yük hem de bir güdüdür. Bu sadece kavramsal hatalara değil, materyal hatalarına da kapı açtı.
  7. Enerji, deneyim için bir metafor işlevi görüyorsa, yalnızca tanımlayıcıdır ve açıklayıcı değildir; eğer bazı nörofizyolojik işlevi temsil ediyorsa, herhangi bir açıklayıcı değer dualistik zihin-beyin varsayımlarına dayanır.
  8. Psişik enerji kavramı, kabul edilen bilimsel yöntemin asgari kriterlerini karşılamıyor. Spesifik olarak, içsel olarak çelişkilidir ve tutarlılığı yoktur; metaforu gerçek olarak yanlış yorumlayan mantıksal olarak kapalı bir sistem sunar; açıklama gibi görünen enerjik terimlerle gözlemlenebilir ve deneyimlenmiş psikolojik fenomenlerin totolojik olarak yeniden adlandırılmasını içerir; ilgili tüm verileri, özellikle zevkli gerilim, keşifsel davranış ve uyarıcı açlık fenomeni açıklayamaz; özellikle mevcut nörofizyoloji bilgisi ile tutarsız olan sözde açıklamalar sunduğu ölçüde yanlış bir açıklama duygusuna yol açma eğilimindedir; ve psikanalitik kavramların ilgili zihin ve davranış bilimleri ile bütünleşmesini önleyen bir zihin-beden ikiliği biçimini – dualistik etkileşimciliği – teşvik eder. Metafora, onu nesnel bir fenomene yükselten ve sürücü-enerji kavramlarının herhangi bir şekilde doğrulanmasını engelleyen döngüselliği tanıtan artı bir anlam verilir.
  9. Enerjik metafor, enerji tükenmesi yerine seçici engelleme ilkelerine veya sıvı dinamiklerinden ziyade sinir dürtüsünün ya hep ya hiç doğasına dayanan mevcut nörofizyolojik anlayışla tutarsızdır.
  10. Enerjik modelin klinik amaçlar için yararlılığı sorgulanmıştır. Nitel olaylar için nicel bir model kullanmak, açıklamanın hem kapsamını hem de derinliğini sınırlar. Bu tür nicel çeviri, varsayılan nesnellik adına ve klinik kavramlara daha bilimsel bir bakış açısı sunduğu inancında varlığını sürdürmektedir. Sürücü şarjı modeli, amacı deşarj açısından yorumlar, böylece herhangi bir durumu tahrik ve güdü arasında bulanıklaştırır. Ancak klinik bağlamda, libido ve cinsellik anlamlı anlam ve güdü çağrışımları üstlenir. Anlam ve güdü nicel boyutları dışlamasa bile, nicel, nitel olanın yerini alamaz. Enerji, deneyim için bir metafor işlevi görüyorsa, yalnızca tanımlayıcıdır ve açıklayıcı değildir; Eğer bazı nörofizyolojik işlevi temsil ediyorsa, herhangi bir açıklayıcı değer dualistik zihin-beyin varsayımlarına dayanır.
  • Psişik enerji kavramı, kabul edilen bilimsel yöntemin asgari kriterlerini karşılamıyor. Spesifik olarak, içsel olarak çelişkilidir ve tutarlılığı yoktur; Metaforu gerçek olarak yanlış yorumlayan mantıksal olarak kapalı bir sistem sunar; Açıklama gibi görünen enerjik terimlerle gözlemlenebilir ve deneyimlenmiş psikolojik fenomenlerin totolojik olarak yeniden adlandırılmasını içerir; Ilgili tüm verileri, özellikle zevkli gerilim, keşifsel davranış ve uyarıcı açlık fenomeni açıklayamaz; Özellikle mevcut nörofizyoloji bilgisi ile tutarsız olan sözde açıklamalar sunduğu ölçüde yanlış bir açıklama duygusuna yol açma eğilimindedir; Ve psikanalitik kavramların ilgili zihin ve davranış bilimleri ile bütünleşmesini önleyen bir zihin-beden düalizmi biçimini – dualistik etkileşimciliği – teşvik eder. Metafora, onu nesnel bir fenomene yükselten ve sürücü-enerji kavramlarının herhangi bir doğrulamasını geçersiz kılan döngüselliği tanıtan artı bir anlam verilir.
  • Enerjik metafor, enerji tükenmesi yerine seçici engelleme ilkelerine veya sıvı dinamiklerinden ziyade sinir dürtüsünün ya hep ya hiç doğasına dayanan mevcut nörofizyolojik anlayışla tutarsızdır.
  • Enerjik modelin klinik amaçlar için yararlılığı sorgulanmıştır. Nitel olaylar için nicel bir model kullanmak, açıklamanın hem kapsamını hem de derinliğini sınırlar. Bu tür nicel çeviri, varsayılan nesnellik adına ve klinik kavramlara daha bilimsel bir bakış açısı sunduğu inancında varlığını sürdürmektedir. Tahrik-deşarj modeli, amacı deşarj olarak yorumlar ve böylece tahrik ve güdü arasındaki herhangi bir sorunu bulanıklaştırır. Ancak klinik bağlamda, libido ve cinsellik anlamlı anlam ve güdü çağrışımları üstlenir. Anlam ve güdü niceliksel boyutları dışlamasa bile, nicel, nitel olanın yerini alamaz.
  • Freud, bu tür ince önermeler temelinde, zihinsel işlevlerin karmaşık ve ustaca bir açıklamasını geliştirdi. Ne var ki, ne savunma ne de bilinç konusunda tatmin edici bir açıklama yapamadı. Her iki durumda da, duramayacak gibi göründüğü sürekli bir gerilemenin içine girdi. Sisteme yerleştirdiği çeşitli ustaca geri bildirim döngülerine rağmen (Freud, bilgisel servomekanizmaları tasavvur etmekte zamanının çok ilerisindeydi), mekanik ilkelerinin taleplerini ihlal etmeden sisteminin işleyişini tamamlayamadı. Böylelikle sistemine canlılığa büyük bir taviz, gözlemci bir ego getirdi. Bu gözlemci ego, savunmaların harekete geçirilmesi için tehlikeyi öngörebildi (sinyal kaygısında olduğu gibi) ve bilinçli deneyimlerdeki kalitenin göstergesini hissedebildi. Ego, teoride Helmholtz varsayımlarının fiziksel terimlerine indirgenemeyen ve sonuç olarak önemli ölçüde özerkliğe sahip olan bir tür birincil “irade” ve nihai “bilen” olarak kaldı. Psişik enerji tartışmasının özünde var olan kalıcı zorluklardan biri, Freud’un ekonomik görüşlerini ifade ettiği orijinal tarz nedeniyle, ekonomik hipotezin psişik enerji hipotezi ile aşırı özdeşleşmesidir. Psikanalitik teorinin ekonomi prensibi olmadan yapamayacağına dair çok az şüphe var. Nicel çeşitlilik, yoğunluk dereceleri, motivasyon seviyeleri ve yoğunluğu, bilgilendirici iletişim konularını ifade etmek veya anlamak ya da bireysel öznelerin çatışmanın çözümünü sağlamak için çatışan motivasyonlar ve hedefler arasında nasıl seçim yapabildiklerini açıklamak imkansız olacaktır. ya da bu konu için, psikanalitik anlayışın bel kemiğini oluşturan tüm duygusal, motivasyonel ve yapısal kavramları, en başından Freud’u ekonomik bir bakış açısı varsaymaya iten nicelik ve yoğunluk kavramlarını ve meselelerini çağırmadan açıklamak. Bilgiye ve iletişime dayalı kavramlara odaklanma, ekonomik yönetim ilkelerine duyulan ihtiyaçtan kaçmamaktadır. Tahrik teorisinin gözden düştüğü teorisyenler arasında, onu neyle değiştireceği sorusu ortaya çıkıyor. Bu çabanın dikkati, dürtü ve ilişkisel teoriler arasındaki yanlış bir ikilem tarafından dağıtıldı, ancak diğer olasılıklar orta bir zemini işgal edebilir. Klasik dürtü teorisi, Freud’un temel ve ısrarla geçerli keşiflerinden birinin temelini oluşturur; yani insan zihninin, bazıları bilinçli ve bazıları bilinçsiz olmak üzere, birden çok motivasyon düzeyi ile çalıştığı. Dahası, bu motivasyon seviyeleri, farklı hiyerarşik seviyelerde paralel olarak işleyebilir, bazıları az çok bilinçlidir ve diğerleri diğer güdülerle birlikte veya çatışmada, az çok bilinçsiz olarak işleyebilir. Soru, dürtü teorisinin insan davranışına ilişkin bu temel içgörüleri doğrulamak ve korumak için gerekli olup olmadığıdır. Belki de değil. Motivasyonel bir teori, anlayışın temelini, kaynaklara herhangi bir itiraz olmaksızın kendi şartlarında tutarlılık ve anlamlı işleyişe sahip daha spesifik olarak psikolojik bir düzeye kaydıracaktır. Dinamik ilkenin böyle bir modifikasyonu, klasik teoride kaynaşmış veya karıştırılmış kavramlar olan dürtü ve güdü arasında açık bir ayrım gerektirir. Sürücüler, biyolojik olarak türetilmiş bağımsız faillik ve zihindeki enerjik gücün kaynaklarıdır; bunun aksine, güdüler doğaları gereği psikolojiktir ve ihtiyaç veya eksiklik durumlarına yanıt veren ve organizmanın eylemlerini bir biçime doğru çekmek, çekmek, ortaya çıkarmak, yönlendirmek veya yönlendirmek için işlev gören dilekler, arzular, niyetler ve amaçlar biçimini alır. hedefe ulaşma veya tatmin. Ayrım, etkili nedensellik ile kesinlik arasındaki ayrımda düzgün bir şekilde yakalanmaktadır – dürtüler eylemin nedenleri olarak işlev görür, güdüler nihailiğin biçimleri olarak işler; dürtüler nedenseldir, güdüler teleolojiktir. Gözden geçirilmiş bir teoride, verimlilik ve nedensellik, benliğin failliğine bağlıdır, böylece söz konusu eylemler, kendilik içinde bağımsız olarak işleyen enerjik boşalma kaynakları değil, organizmanın veya kişinin eylemleridir. Motivasyonel bir teori, bilinçdışı ya da id kavramını bir içgüdüsel enerji kazanı olarak ortadan kaldıracak ve onu bilinçsiz içgüdüsel motivasyon sistemiyle değiştirecektir. Tahrik deşarjından ziyade motivasyona dayanan böyle bir teori, tahriklerin karmaşıklıkları, tutarsızlıkları ve bilimsel dezavantajları olmaksızın klasik tahrik teorisiyle aynı açıklayıcı potansiyele sahip olacaktır.

pardon!

Etimoloji kökeni: (Ana Hint-Avrupa kökü * per- (1) ‘ileri,’ bu nedenle ‘sayesinde, ila/ile’) + donare ‘hediye vermek,’ (donum ‘hediyesi). AHA * donum ‘hediyesi,’ kök * do– ‘vermek. ‘

Vulgar Latin * perdonare ‘yürekten vermek, affetmek,’ →Ortaçağ Latin perdonum → Eski Fransız, pardoner, pardon; bağışta bulun; bağışla’ (11yy., Modern Fransız bağışçı), ‘bağışta bulunmak, affetmek’ → Pardoun, ‘papalık hoşgörü, günahların affedilmesi veya kötülük’.

  • 13 yy. ‘Cezalandırılmadan bir suçun geçmesi’ anlamına gelir.
  • Anglo-Fransızca’da 14. yüzyılda aynı zamanda kesinlikle dini anlamda; ‘Medeni olmayan veya ceza gerektiren bir suçtan dolayı af; ceza veya yükümlülükten kurtulma’ duygusu olarak kullanılmıştı.
  • 1540’lı yıllardan itibaren zayıf bir ‘küçük hata için mazeret’ duygusu oluşmuştur. Affetmek için yalvarmak 1640’lardır.
    The Pardon at Kergoat (1891), Jules Breton

Bu ismin fiil olarak kullanılması 15. yüzyılın ortalarına dayanır.

I grant you pardon,’ said Louis XV to Charolais, who, to divert himself, had just killed a man; ‘but I also pardon whoever will kill you.’

‘Sana af dilerim,’ dedi Louis XV kendini yönlendirmek için bir adamı öldüren Charolais’e; ‘ama ben seni kim öldürürse affederim.’

Marquis de Sade, “Philosophy in the Bedroom”
Louis XV

Zerdüştçülük

Sinonim: Zerdüştîlik, Zoroastrismus, Mazdaismus, Parsismus, Zoroastrianism, Mazdayasna.

Avesta dilindeki zaratha (altın) ve uştra (ışık)’nin bileşiminden türeyen Zarathustra kelimesinden türemiştir. Altın ışığın adamı da denilen MÖ 638 yılında doğan  III. Zerdüşt’ün ifade ettiği düşünce ve inanış akımdır.

Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/c/c3/USSHER%281865%29_p012_BAKU%2C_FIRE_TEMPLE.jpg