Bir eylemin yarar sağladığı sürece doğru olduğuna inanan ahlaki teorem.

Jeremy Bentham faydacılığın kurucusu olarak kabul edilir.
Tıp terimleri sözlüğü
Philosophia=bilgelik arayışı, bilgiyi sevmek, bilgi severlik, araştırmak ve peşinde koşmak anlamlarına gelmektedir. Filozof da bilgeliğe ulaşmaya çalışan kişidir.
Bir eylemin yarar sağladığı sürece doğru olduğuna inanan ahlaki teorem.

Jeremy Bentham faydacılığın kurucusu olarak kabul edilir.

Roma İmparatorluğu’nun uzak bir vilayetinde Nazaretli İsa çarmıhta öldüğü zaman, arkasında yalnızca birkaç düzine destekçi bırakmıştı. O dönem içerisinde belki de kimse, 350 yıl sonra Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olacağını ve daha sonra da Dünya üzerindeki en çok inananı olan din statüsüne geleceğini düşünmemiştir.
Hristiyanlığın bu ’başarısı’ sıklıkla, barındırdığı mesajına atfedilir. Kendinden önce inanılan dinlerin aksine Hristiyanlık insanlara iyi olmayı öğütleyip, ölümden sonraki yaşamda ölümsüzlük vadetmiştir. Hristiyanlığın mesajı da birçok insan tarafından başkalarına yardım etmek, çok çalışmak, cinselliğini kontrol etmek ve bunları yapmayan insanların göreceği cezalar üzerinden kavramsallaştırılmıştır. Yani aslında Hristiyanlığın genel tanımı ahlak üzerinden yapılmıştır.
Hristiyanlık inancı yaygınlaşmadan önce inanılan dinlerin ahlak üzerinde pek de etkili olduğu söylenemez. Örneğin daha materyalist olan Greko-Romen dinlerinde genellikle ritüeller, kurbanlar ya da inanılan metafizik güce başka yalvarma yöntemleri ön plana çıkmıştır.
Aslında Hristiyanlığın yaydığı mesaj dönemi koşullarında yeni değil. Homer’in zamanında yani milattan önce 8. Yüzyılda, Yunanlılar bütün insanların öldükten sonra iyilikleri ve kötülükleri ile Hades’e gideceklerine inanıyorlardı. 5. Yüzyıldan itibaren de Yunanlılar, ölülerin yaşadıkları zamandaki fiiliyatlarına göre Hades tarafından yargılanacaklarına inanmaya başlamışlardı.
Bu süreç içerisinde toplumsal değerler de paralel olarak değişti. Homer’in İlyada’sında kahramanlar açık bir şekilde çok eşli ve sadakatsiz olsalar da, sadakat ve tek eşlilik milattan önce 1. Yüzyılda artık teşvik edilmeye başlanmıştı. Achilles ve Agamennon çabuk öfkelenen, cinsel olarak gözü doymayan ve kibirli liderler olsalar da, Roma İmparatorluğu’nun ahlakçıları nefse hakim olup kişisel zevklerden arınmayı ve alçakgönüllü olmayı savunmaya başlamışlardı.
Hristiyanlık 2000 yıldan fazla süredir ortaya çıkmış yeni dinler dalgasının bir parçasıydı. Fakat ne oldu da materyalist dinler yerini “toplum ahlakı” üzerinde etkili dinlere bıraktılar?
Bazı sosyal bilimciler bu durumu ahlakçı dinlerin birlikte çalışmayı teşvik etmesi üzerinden değerlendiriyorlar. Çünkü birlikte çalışmanın yaygın olduğu toplumlar, diğer toplumlara rekabette daha avantajlılar. Din bir çeşit sosyal yapıştırıcı gibidir ve toplumu bir arada tutar. Hem herkesin akraba ve aile olduğu noktasından yola çıkarak bağları kuvvetlendirirken, bedavacılığın da önünü tıkar. Ahlakçı dinlerin Mısır ve Sümer toplumlarının yükselişinden oldukça sonra ve insanlık tarihinde görece geç bir zamanda ortaya çıkmasının dışındaki konularda, bu açıklama mantıklı olabilir.
Davranış ekolojisi ve deneysel psikoloji üzerine yapılan yeni bir araştırmada ise, başka bir açıklama öne sürüyor.
Bu çalışmadaki açıklama, yaşam tarihi teorisi (life history theory) olarak biliniyor. Araştırmanın bulgularına göre; evrim programları ile donanmış organizmalar, davranışlarını çevrelerine göre düzenliyorlar. Acımasız ve ne olacağının tahmin edilmesi güç ortamlarda yani kaynakları az olan ve ölüm oranı yüksek olan çevrelerde, organizmalar ‘hızlı yaşam’ stratejisine adapte oluyorlar. Canlılar bu yaşam stratejisi içerisinde daha erken yaşlanıp daha erken ürüyorlar, yavrularıyla daha az ilgileniyorlar, düşüncesizce hareket edip agresif oluyorlar.
Örneğin; gelişme sürecinde oldukça rekabetçi bir ortamda birkaç gün için bırakılan sığırcıklarda daha düşük vücut ağırlığı ve daha düşük seviyelerde DNA onarımı gözleniyor. Fakat bu sığırcıklar daha riskli fakat yaşlanma açısından potansiyel olarak daha faydalı yatırımlar üzerinden ani ödüllere öncelik veriyorlar. Evrimsel bir bakış açısıyla bu durum değerlendirilirse daha anlamlı gelebilir; Eğer herhangi bir zaman ölebileceğinizi düşünürseniz, genlerinizi aktarabileceğiniz her ihtimale sıkıca sarılırsınız.
Yukarıdaki paragrafta açıklanan durumun tam aksine, eğer organizmalar daha tercih edilir ve ne olacağı tahmin edilebilen çevrelerde yaşarlarsa, yavaş yaşam stratejisini seçiyorlar. Daha geç olgunlaşıp daha geç ürüyorlar ve yavruları ile daha çok ilgileniyorlar. Bu organizmalar daha sabırlı ve hoşgörülü oluyorlar.
Aynı evrimsel tepkiye insanlarda da rastlamak mümkün. Yapılan araştırmaların bulgularına göre; çevre ne kadar iyi olursa, insanlar ailelerine ve romantik ilişkilerine o kadar fazla ilgili gösteriyorlar. Ayrıca daha varlıklı bir çevrede yaşayan insanlar daha az fevri ve daha az agresif oluyorlar (NewScientist, 17 July 2010, p 40). Örneğin varlıklı ailelerde yaşayan kadınlar daha geç yaşlarda çocuk sahibi oluyorlar. Ayrıca bu kadınların çocukları daha büyük oluyor ve daha çok anne sütüyle besleniyor. Bu iki etmen de bu kadınların yeniden hamine kalmasını zorlaştırıyor.
Aslında bulgular doğu Akdeniz bölgesinde 2500 yıl önce ne olduğunun da bir açıklaması gibi. 2500 yıl önce bu bölgede kişi başı harcanan enerji miktarı, Mısır ve Sümer medeniyetlerinde tipik günlük 15.000 kalori iken, 20.000kaloriden daha fazlaydı. İnsanların bolluk içerisinde yaşaması, daha durağan ve ne olacağı tahmin edilebilen bir popülasyon yapısıyla da, yavaş yaşam stratejisinin ön plana çıktığı söylenebilir. Tam bu noktada da, ahlakçı dinlerin yayılmaya başladığını görüyoruz. Acaba ahlakçı dinler ile toplumdaki yavaş yaşam stratejisinin bir bağlantısı olabilir mi?
Uzun süreçte bu faktörleri değerlendirdiğinizde, hızlı yaşam stratejisinden yavaş yaşam stratejisine geçiş ilk etapta yalnızca popülasyonun zengin kesimiyle sınırlı kalacaktır. Zengin kesim dışındaki toplumun diğer üyeleri ise hala hızlı yaşam stratejisiyle genç ölmeye devam edecektir ve elitler bu durumdan aslında çok da memnun olmayacaklardır.
Bu durum belki de insanın ahlak bilişselliğinin genel prensibiyle açıklanabilir. İnsanlar sezgisel olarak menfaatlerini tehdit eden davranışları doğru bulmazlar. Evrimsel süreç içerisinde yavaş yaşam stratejisini takip etmek, hızlı yavaş stratejisini takip edenlerin arasında bir dezavantaj olabilir. Eğer diğer bireyler toplumdaki cinsel fırsatları değerlendiriyor ve siz hâlâ vefalı davranıyorsanız, eğer toplumdaki herkes intikam alıyor ve siz affediyorsanız, eğer herkes eğlenirken siz çalışıyorsanız bu durum sizin için bir dezavantaj olarak değerlendirilebilir. Bu durumda toplumun elitleri, hızlı yaşam stratejisine sahip bireyleri ahlaki açıdan suçlayıp onların elindeki evrimsel olarak avantajlı kabul edilecek yaşam biçimlerini din yardımı ile yavaş yavaş değiştirmeyi amaçlamış olabilir.
Aynı fikir Batı Avrupa’da ve Kuzey Amerika’nın kuzey bölgelerindeki zengin bölgelerde ahlakçı dinlerin kademeli bir şekilde zayıflamasını da açıklayabilir. Bir toplum içerisinde refah seviyesi ve yavaş yaşam stratejisine adaptasyon arttıkça, ahlak açısından hızlı yaşam stratejisini eleştiren dinlere ihtiyaç da azalıyor. Eğer bu görüş doğru ise, Greko-Romen dinlerinin ortadan kaybolması gibi şimdi hakim olan dinlerin de bir gün ortadan kalkacağı çıkarımı yapılabilir.
Kaynak:
Görsel: Kenneth Garrett/National Geographic Creative
Antik Yunan’da ideal insan bedeni tasvirleri, yalnızca fiziksel güzelliği değil, ahlaki ve entelektüel erdemleri de yansıtırdı. “Kalokagathia” (καλοκαγαθία), yani “güzel ve iyi” olanın birleşimi, estetik ile etik erdemin bütünleştiği bir kavramdır. Dolayısıyla heykel sanatı yalnızca çıplak vücudu değil, bu vücut aracılığıyla erdemli insanı temsil etmeyi amaçlardı.
Bu anlayış doğrultusunda ölçülü, sade ve kontrollü bir beden, özellikle de cinsel organların abartısız sunumu, erdemli bireyin simgesi hâline geldi. Penisin küçük ve sönük (non-erekte) biçimde betimlenmesi de bu bağlamda “içsel denetim” ve “zihinsel üstünlük” anlamında yorumlandı.
Antik Yunan edebiyatında ve görsel sanatlarında büyük, erekte penisler genellikle insan olmayan veya “barbar” olarak görülen figürlere aittir. En çarpıcı örnekler:
Bu durum, Antik Yunan kültüründe penis büyüklüğünün “güçlülük” değil, kontrolsüzlük, hayvanilik ve ahlaki zaaf gibi olumsuz niteliklerle ilişkilendirilmesinden kaynaklanır. Dönemin ideolojisine göre fazla büyük bir penis bir erkeğin şehvetine yenildiğini, dolayısıyla “logos” (akıl) ilkesinden uzaklaştığını gösterirdi.
Sanatçılar çoğu zaman figürlerini, dramatik anlatım gücüne sahip olmakla birlikte zamanın “durakladığı” bir anda tasvir ederlerdi. Bu tür temsil tekniklerine göre ereksiyon gibi geçici bir durum, kalıcı sanat eseri içinde uygun görülmeyen bir biçimdir.
Örneğin Michelangelo’nun “David” heykelinde figürün penisinin küçük olması, yalnızca Antik Yunan heykellerine duyulan sanatsal sadakatten kaynaklanmaz. Aynı zamanda, figürün Golyat’a saldırmadan önceki gerilim anını betimleyen bu kompozisyonda, vücutta gözlenen kas gerginliği, yüz ifadesindeki korku, genital bölgedeki involüsyon (büzüşme) gibi fizyolojik detaylar büyük bir dikkatle yansıtılmıştır.
Bu durum, heykelin sadece estetik değil psikolojik bir gerçekliğe de işaret ettiğini gösterir.
Her ne kadar Roma kültüründe cinselliğe ve fallusa dair daha serbest bir yaklaşım gelişmişse de (örneğin Pompeii fresklerindeki erotik sahneler), yüksek sanat geleneği, özellikle heykel sanatında Yunan ideallerine bağlı kalmıştır.
Rönesans, Antik Yunan’ı yalnızca stilistik değil, felsefi ve ideolojik anlamda da diriltmeyi hedefleyen bir dönemdir. Bu sebeple Michelangelo gibi sanatçılar da figürlerinde “idealize edilmiş beden” ve “ahlaki ölçülülük” prensiplerine sadık kalmışlardır. David heykelinin sünnetsiz oluşu da bu bağlamda dönemin klasik estetik anlayışına uygun bir Roma modeline dayanır. Yani dini doğruluk değil, estetik bütünlük ön plandadır.
Modern dünyada büyük penis, pornografik temsilin etkisiyle güç, erkeklik ve kontrol simgesi hâline gelmiştir. Ancak bu görüş, tarih boyunca evrensel bir norm değildir. Antik dünyada ölçü, denge, kendine hâkimiyet ve ahlaki erdemler, ideal erkekliğin ölçütü olarak kabul edilmekteydi.
Heykellerdeki küçük penis, bu yüzden bir eksiklik değil, bir fazlalığın yokluğudur: Aşırılığın, ölçüsüzlüğün, barbarlığın ve şehvet düşkünlüğünün yokluğudur.

Görünen o ki, bilim ve felsefe arasındaki ilişki ya da yapılması gerekli olan zorunlu ayrım, günümüzde hala tartışılmaya açık bir konu. Birçok iyi niyetli insan günümüzün aydın dünya anlayışına rağmen, “ön-dayanaksız” bilgi sağlayan felsefe ve din gibi diğer birçok spekülatif ve metafiziksel sistemlere karşı her zamankinden daha çok bağlılık göstermekte. Bunun sonucu olarak, bilim ve felsefe arasındaki inanılmaz boyutlara varan fikir ayrılığı, bilim insanlarının egemen tüm çabalarına rağmen belirsizliğini hala koruyor. Ve genel eğilime göre bilimi, tıpkı dinde olduğu gibi felsefenin karşısında bir rakip olarak çıkartmak, toplumun gözünde bilimi şüpheli hale getiriyor.
Felsefe, bir bilim değildir. Çünkü felsefe kendi başınadır. Ateşli birçok felsefe savunucusu, yalnızca felsefenin bizi doğruya veya hakikate ulaştıracak bir düşünce biçimi olduğundan eminmiş gibi davranarak, bilimin gözünde kendini küçük düşürmektedir. Doğal olarak felsefenin, “bilimsi” olma iddiası devam ettiği sürece; ya dinileşerek ya da siyasileşerek felsefe olmaktan çıkmaya devam etmektedir. Bir noktada felsefenin ortaya çıkışı ve tüm tarihsel gelişimi göz önünde bulundurulduğunda, bilimin temelini oluşturduğu gerçeği şüphe götürmezdir, bu inkâr edilemez. Örneğin, eskiden fiziğe “doğa felsefesi” deniliyordu veya felsefe, “bilimlerin anası” olarak kabul ediliyordu vb.
Felsefenin gelişimiyle birlikte evrene ve dünyaya dair olan tüm eski, basmakalıp ve dogmatik düşünceler yerini şüpheye bırakarak, akla duyulan güven sayesinde yoğun, beşeri bir sorgulama dönemi başlamış oldu. Pre-sokratik filozoflar da evreni somut bir biçimde anlamaya çalıştılar. Her ne kadar ellerinde bilimsel bir metot bulunmasa da, evrenin kökenine dair yaptıkları yoğun ve derin sorgulamalar, bugünkü bilime ön-ayaklık etmiştir. Elbette o dönem filozoflarının evrene dair olan tüm açıklamaları, tamamen varsayımdan ibaretti. Fikirleri, gözlem ve deneye asla dayanmasa da, yaşadıkları zamanın koşul ve şartları düşünüldüğünde ortaya attıkları temel varsayımlar, o zamanın tüm dinsel ve diğer birçok türdeki “mitik” temelli inanışlarını kökten sarsmıştır. Yeterli bir sağduyuya sahip herkes, ilk çağlarda bilim ve felsefe ayrımını görmenin olanaklı olmadığını söyleyecektir. Bu bir gerçektir. Ve dahası, felsefenin bilgi düzeyimizde yarattığı büyük sıçramalar, tutumlarımızda ve akıl yürütmelerimizde meydana getirdiği değişimler; bizi dar düşünce duvarları arasından kurtararak, anlayışımızda yepyeni ufuklar açmıştır. Her şeye rağmen tüm bu düzlemdeki gelişimler göz ardı edilemeyecek olsa bile, günümüz modern bilimiyle birlikte yeni bir anlayışa ulaşıyoruz; evrene yönelik fikirlerimizi değiştirdik ve evrenin önceden düşündüğümüz her şeyden daha olağanüstü olduğunu, yalnızca felsefi bakış açısıyla tasvir edildiği gibi olmadığını öğrendik. Fikirlerimizi değiştirmek, hatta hatalı olmak; karşı konulmaz bir merakı da bize sağladı. Dolayısıyla şuan sahip olduğumuz yeni ve üstün derin kavrayışımızın bugün ne denli önemli olduğu konusu, herkesin derhâl kabul edebileceği bir gerçektir.
21. yy’ da toplumun ihtiyaçlarının ve modern hayat tarzının, bilim temelli düşünce ve ürünleri tarafından giderildiği açık bir şekilde ortadadır. Ne yaşamaya değer? Ne ölmeye değer? Ya da iyi bir yaşam nelerden oluşur? gibi hayati soruların dahi felsefenin himayesinde olduğuna inanmak için de ortada hiçbir iyi neden kalmamış durumdadır. Geleneksel felsefecilerin, ılımlı dindarların ve aslında daha çok köktendincilerin, demir çağından kalma bir felsefeyi seyreltmekten başka bir şey yapmadıkları apaçık bir gerçek gibi görünüyor. Felsefenin, her şeyi cevaplayacağı ve çözeceği yanılgısından daha fazla tepki göstermemiz gereken başka bir şey varsa eğer, o da; kişilerin kendi taleplerine göre inançlarını ve düşüncelerini temellendirmek istemeleridir. Birçok felsefecinin olduğu gibi, birçok dindar insanın da tercih edebileceği ve aynı zamanda köklü bir arzu içerisinde bağlanabileceği hayal âlemi, felsefenin spekülasyonlarının dizginliğinde daha da perçinlenmektedir. Böylece hayalin değeri, gerçeğe göre haksız yere abartılarak, bir olasılık neredeyse gerçek bir olayla eşit sayılmaktadır. Felsefe de dinde olduğu gibi, hayalin değerini gerçeğe göre abartmaktadır. Bu sebeple deneyimimizin ötesindeki bir gerçekliği savunmanın, anlayışla karşılanabilecek bir şey olduğunu söylemiyorum; bunun bir tür deliliğe veya Berkeley’ciliğe işaret ettiğini söylüyorum.
Bugünkü düşünsel çöküşümüzün dehşet verici boyutları düşünülürse eğer, insanlığın refahına ilişkin tüm bilimsel gerçekler görmezden gelinmeye devam edilmektedir. Ortada hiç bir iyi sebep yokken, bilim alanına mutlak anlamda felsefeyi dâhil ederek, bir anlamda bilim istismarlığının ya da bilim düşmanlığının yapılmasına yataklık ediyoruz. Her şeyi felsefileştirme fikri şaşılası bir biçimde, çok iyi bilim ve felsefe eğitimi alan sofistike kişiler tarafından da savunulmaya devam ediyor ve bu görüşün ne kadar kötü bir fikir olduğu gerçeğinden bihaber yaşamaya devam ediyoruz.
Sanırım burada kullanacağımız dil çok önemli. Çünkü felsefe alanında ve ahlaki konularda dilin yüzeysel yapısının bizi oldukça yanıltarak, yanılgılara düşürdüğü açıktır. Felsefenin birincil ilgi alanı dilin işleyişinin anlaşılması, hata ve yanılsamalardan kendimizi koruyacak biçimde kullanımının sınırlandırılmasıdır. Neyin var olduğu ya da olmadığı, neyi bilip neyi bilemeyeceğimiz gibi sorulardan önce, neyi ne ölçüde ifade edebileceğimiz sorusu felsefenin asli konusu haline gelmiştir. Kısacası bu odak noktasındaki kayma, bilinen bir tanımlanmaya; “dilsel felsefeye sapış”a karşılık gelmektedir. Bu durumda “Felsefe diğer bilgi türlerini güvenilmez bilgi haline getirebilmektedir. Dolayısıyla felsefe dışı bilgiler felsefe tarafından sorgulanmadan güvenilir bilgi haline gelmektedirler.”[1] Daha da ilginci, felsefenin ortaya koyduğu bilgilerin hiçbiri filozoflar tarafından genel olarak benimsenmezken, doğru bilgi sağlamak amacında olması, gülünç gözükmektedir
Felsefe sürprizlerle doludur. Bu nedenle neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusu, felsefi bir zeminde irdelendiğinde içinden çıkılmaz bir hal almaktadır ve bu kaçınılmazdır. Herhangi konuda, herhangi bir şeye dair bir argüman iddiasında bulunulması, felsefi bir bakış açısı içerisinde herhangi bir şeye karşılık gelebilmektedir. Bu da aslında gerçekte neyden bahsedildiğini bilmemek demektir. Felsefe hep aynı kalan, değişmeyen ve tümel olanın bilgisidir. Felsefe bizi tüm zamanlar için aynı şeyin olmuş olduğu, olmakta olduğu ve olacağı öngörüsüne ulaştırmaya çalışır. Bu sebeple felsefe kendisini, kendi elleriyle düşürmüş olduğu kısır bir döngü içerisinde hapsetmiş durumdadır. Kim ne derse desin, felsefenin genel geçer bilgilere ulaşma çabası, evrensellik iddiası, hakikatin kökende olduğu düşüncesiyle kökendeki ilke ya da ilkeleri keşfetme çabası gibi temel nitelikleri, onu, İslam’ın Tanrı tarafından bildirildiğine inanılan bilgi anlayışına yaklaştırmaya devam etmektedir. Oysa felsefenin bizi en doğru hakikate ya da mutlak bir gerçeğe ulaştırabileceği yönünde elimizde iyi kanıtlar bulunmuyor.
Felsefe ile ilgili başka bir problem ise, bilim ile girdiği fikir savaşının galibini kendisi gibi göstermesidir. Çünkü genel olarak bilim ile ilgili düşünülen şey, onun yalnızca dünyanın nasıl göründüğüne ilişkin açıklamalar yapabileceğinden ibaret olduğudur. Bilimin, yalnızca yaşadığımız dünyayı tasvir etme işini yaptığına inanıyor olmak, bilim etkinliğinin gerçekte ne olduğu konusundaki korkunç bilgisizliğimize dayanır. Gerçek şu ki, bilim değer biçme işinde de her zaman görev almıştır. Fakat buna ek olarak diğer bir problem de, gündelik alışkanlıklarına ve sorgulanamaz inançlarına körü körüne bağlı, yıkılmaz tabuları olan insanlarla girdiğimiz önemli tartışmalarda doğar. Bilimin tüm konularda kapsamlı bir çözüm yöntemi olabileceğini söylemek sizin genelde katı, soğuk ve acımasız bir indirgemeci olarak eleştirilmenize neden olur. Bu kesinlikle iç karartıcı bir durumdur. Fakat bilimin başarısı tam da buradadır, çünkü “Bilimin iyi tarafı ona inansanız da inanmasanız da gerçek olmasıdır.”[2] İnsan yaşamındaki aşk, korku, ıstırap gibi diğer birçok duygu veya çocuk yetiştirmek gibi olağan konuların bilimin sınırları içerisinde tanımlanması, felsefecileri ve birçok sıradan insanı çileden çıkartarak, oradan oraya koşturmasına sebep olabiliyor. Modern bilim, daha önceleri çok soyut gibi görünen süreçleri, fiziksel olarak açıklamaya çalışıyor. Örneğin, “duygu” dediğimiz şey beyindeki moleküllerin belirli dizilişinden ve bir takım kimyasal etkileşimlerden oluşan tamamen fiziksel bir süreç olabilir. Fakat bu duygunun değer kaybetmesi demek değildir. Aksine bilincinde olduğumuz ve detaylı verilerine sahip olduğumuz şeylerin daha akıllıca temsil edilebilmesi anlamına gelir. Bilimin, sürekli olarak indirgemeci yönüne işaret eden bu gibi kişiler, bu olguların asla bilimsel olarak açıklanamayacağı fikrine saplantılı derecede takılı kalmış durumdadırlar. Bu önemli olguların bilim tarafından basite indirgenmesi hiçbir insanı ürpertmemelidir. Olguların açıklanması, bu olguların sahip olduğu değerlerin içeriğini asla boşaltmaz. Tam aksine, içini doldurur. Kendilerinden kaçmamız gereken böyle gerçekler olmamalı; bu gerçeklerle yüzleşmeliyiz. Gerçekler daima bizden, öznel değer yargılarımızdan bağımsız olarak var olmaya devam edeceklerdir. Tabii ki buna karşılık olarak, bizden bağımsız bir gerçekliğin bulunduğu varsayımının nasıl temellendirilebileceği ayrı bir tartışma konusudur. Fakat düşüncelerimizin nesnel bir karara bağlanmasında en harika zaferleri bilim yöntemi ile kazanabileceğimizi söylüyorum. Yaşam dünyamız, bizim birinci tekil şahıs olarak deneyimlediğimiz şeylerin dünyasıdır. Bilim ise nesneleri üçüncü tekil şahıs yani, “onun” perspektifinden açıklamaya çalışır. Bu sırada nesneler elbette öznellikle ilişkilerinden koparlar. Öznel değer yargılarından arınırlar ve durağan yapılar olarak düşünülürler. Ve eğer burada bir entelektüel dürüstlük söz konusu olacaksa, dünyayı anlamanın değerine başvurmak zorundayız. Mantıksal tutarlılığın değerine, kanıtların değerine başvurmak zorundayız.
Bir başka ve çok önemli bir konu, bilim ve insani değerler arasında yapılmaya çalışılan zorunlu ayrımla ilgilidir. Çünkü genelde dünyada iki kategori olduğu düşünülür: Bir yanda “olgular” (gerçekler), diğer yanda da “değerler”. Bunların monistik terimlerle anlaşılması mümkün olmayan soyut kavramlar olduğu düşünülür. Ve bilimin, değerler hakkında bir şey söyleyemeyeceği düşünülür. Ya da bilimin, insan hayatındaki en önemli sorulara cevap veremeyeceği söylenir. (Çocuklarımızı nasıl yetiştirebiliriz ya da iyi bir hayatı belirleyen nedir vb.) Bilim, prensip olarak bu konulara dokunmaz. Bir şeye değer verdiğimize karar verdikten sonra bilimin onu elde etmede faydalı bir araç olduğuna elbette herkes katılır. Ama neye değer vermemiz gerektiğini söyleyemeyeceğine inanılır. Dolayısıyla bilimsel bir bakış açısıyla evrene bakıldığında, sadece birbirini takip eden bir olaylar dizisi, yalnızca sonuçlardan meydana gelmiş bir ardışıklık gördüğümüz sanılır. Ve evrenin hiçbir yerinde, belli durumlar iyi veya kötü, ya da doğru veya yanlış şeklinde tanımlanmamıştır. Bu yargıları biz yaratırız. Bunu yaparak, sanki özünde değeri olmayan bir gerçekliğe ilişkin kendi tercihlerimizi bildirmiş gibi oluruz. Peki, tercihlerimiz nereden gelir? Doğru-yanlış, iyi-kötü gibi yargılar nereden gelir? “Bunların, maymunsu dürtülerin ve evrim sürecinde kazandığımız toplumsal duyguların ürünü oldukları açıktır. Sonra da kültür olgusu ile şekillenirler.”[3] Her nasılsa, bu düşüncelere şiddetle karşı çıkan savunucular arasında ismine “kıta felsefesi” diyebileceğimiz bir felsefe ekolü içinde sayılan, post-modern felsefeciler bulunmaktadır. Bu savunuculara göre, gerçek daima belirsiz ve bulanıktır ve öyle de kalmalıdır. Bu tür endişeler besleyen kıta felsefecileri ve diğer ahlaki şüpheciler her zaman, “olması gereken” ile “olan”ı belirgin şekilde birbirinden ayrı tutan, David Hume’dan alıntı yapar. Buna göre, olana bakarak olması gereken hakkında fikir yürütemezsiniz. (Kızına, kendi ahlaki yargısına göre tecavüz etmekte sorun görmeyen bir baba için söyleyecek bir şeyimizin olmaması gibi.) Buna dayanarak, bilimin bize sadece dünyanın nasıl olduğuna dair tanımsal bir açıklama sunabileceğini ve o açıklamadan yola çıkarak dünyanın nasıl olması gerektiğine ilişkin bir çıkarım yapamayacağını savunurlar. Çünkü Hume, doğada değerlerin bulunmadığını söylemektedir. Hume’un düşüncesine göre eğer bizde duygular olmasaydı dünyanın çıplak olgulardan ibaret bir dünya olacağını düşünecektik, çünkü ona göre doğada değer yoktur. Ancak bunun, açıkça bir dil oyunu olduğu ortadadır ve özellikle Sam Harris gibi düşünürlerin de iddia ettiği şekliyle olması gerekene ilişkin böyle bir bakış açısı, dilin cazibesinin yol açtığı zihin karışıklığının önlenmesinde felsefenin oynadığı role işaret eden Wittgenstein’ın görüşleriyle uyumludur. Yine aynı şekilde, Berkeley’ci somut, ne kadar somuttur? diye sorabiliriz. Felsefi olarak maddenin gerçekliğinden de şüphe duyabiliriz. Fakat bu da yalnızca bir dil oyunundan ibarettir. Diğer taraftan yine Hume ayrımına takılı kalan, Kuhn gibi çeşitli bilim felsefecilerinin de savunduğu paradigma kayması gibi fikirler, bizi “olan” içerisine hapsetmekten başka bir işe yaramamakta ve bilimsel ilerlemenin önündeki bir engel olarak durmaktadır. A. Sokal’ın da belirttiği gibi, “Günümüzde en sevilen kavram, paradigma. Herkesin ‘kendi paradigması’ var. Oysa gerçek bilim yapmak zor. Eğer her şey bir yorum ve kanaat meselesiyse, zamanımızı neden ciddi biçimde fizik, biyoloji ve istatistik öğrenmeye harcayalım ki?”[4]
Diğer bir taraftan, geleneksel felsefenin sahte başarılarının önüne geçmeyi ilke edinmiş olanMantıksal Pozitivistlerin ve Neo-pozitivistlerin, Kıta felsefecilerine olan keskin karşıtlığı, kıtacılar tarafından savunulan ve yüceltilen sezgi, bilinemezlik, muğlâklık, belirsizlik, varlık gibi unsurlara dayanır. Gerçekten de analitik düşüncenin muğlâklığa karşı olan derin savaşı, felsefeyi yeni bir düzleme taşımıştır. Bu konuda Descartes’in alıntısını aynen aktarmakta fayda var:
“Biliyordum ki… felsefe insana her konuda inandırıcı bir biçimde konuşma ve kendini cahiller nezdinde itibarlı kılma imkânı verir.”
Filozof, kendini genelin uzmanı olarak görür. Fakat filozof, kendini ilgilendiren meselelerle uğraşmaktan, muhtelif bilimsel disiplinlerden de uzaklaşmıştır. Felsefenin bu ekümenik çabalarına bağlı olarak bilimlerle felsefe arasına ciddi bir yabancılık girmiştir. Bilim adamı ve filozofun birbirlerini anlamadığını, birinin meselesini diğerinin göremediğini sıkça gözlemliyoruz. Reichenbachgibi radikal pozitivistler, bu gibi durumlarda suçun daima bilim adamında olduğunu değil, aksine çok defa filozofun kendisinde olduğunu vurgulamışlardır.[5] Bu doğrudur, çünkü soyut meselelerle uğraşmak yüzünden filozof, çoğu defa ayağının altındaki sağlam zemini kaybetmiştir. Genellikle herhangi bir varlık alanı veya varoluşu bulunmadığı halde, kendisine zorlama bir varlık alanı açmaya çalışan felsefecinin bunu yapma nedeni, kendi boş inancının bir sonucudur. Felsefeciler daima kendi spekülatif iddialarını geçerli kılmak pahasına, özel bir “deneysel olmayan dünya”dan yardım istemektedirler. Bu özel dünya, bilimin ölçümleyemediği, hayali bir dünyadan başkası değildir. Çünkü bilimsel yasaların söz sahibi olmadığı böyle bir dünya, tıpkı Matrix’te yaşadığını düşünenlerin inanma eğiliminde olacağı sınırsız ve yanlışlanamaz önermelere dayanır. (“Ad hoc” varsayımlar vb. [*]) Buna karşın bilim ise, tamamıyla yanlışlanabilir önermelerle ilgilendiğinden, tüm bunlara son verir.Bilimde belirli bir temsil edilebilirlik yoktur: kurbanlık hayvanlar gibi Tanrı’ya da kesinlikle yer yoktur. Temsil edilebilirlik evrensel bir işlevselliğe dönüşür. Atom temsili olarak değil, maddenin numunesi olarak parçalanır ve tavşan temsili olarak değil, görmezden gelinen salt bir örnek olarak laboratuarın çileli yollarından geçer. İşte bilimin başarısı da tam olarak buradadır. Çünkü bilim, kendimize ve dünyaya dair tüm akla yatkın bilgi iddialarını içerir. Örneğin Tevrat’ta belirtilenin aksine suyun, ışıktan önce var olamayacağına ilişkin elimizde gerçekten çok iyi bilimsel kanıtlar var, ya da suyun h2o bilgisinin kesinliğinde olduğu gibi.
Ancak felsefeciler genellikle, ontolojik soruların epistemolojik sorularla karıştırılmaması için uyarıda bulunurlar. Neyin var olduğu bir şey, onun hakkında bilebildiklerimiz ise başka bir şeydir, derler. Felsefenin ve felsefecilerin fikirlerini güvenli rehberler olarak görmeye özen göstermemiz, “varlığın” ve “var olanın” bilimsel olarak ele alınabilmesi ile mümkün olabilir. Sonuç olarak, bilimin gerçek amacı ve görevi; “akla uygun, eğlendirici, saygı değer ya da etkili söylevler veya birtakım kolay anlaşılır uslamlamalar(Argüman) değil; icra etmek, çalışmak ve yaşamı daha donanımlı ve kolay hale getirecek önceden bilinmeyen ayrıntıları keşfetmektir.”[6] Ancak bu noktada, bilimle ilgili en öne çıkan ve tartışılan sorulardan biri, bilimin insanın refahını ve mutluluğunu gerçekten de arttırıp arttırmadığı sorunudur. Mutluluk ve refah kavramlarına yüklenen anlam kişiden kişiye farklılıklar ve beklentiler üzerinden sorgulanmasından dolayı bu soruyu cevaplamak güç olabilir. Fakat diğer yandan bilim aracılığıyla elde edilen veriler sağlık, güvenlik, teknik, beslenme gibi hemen her konuda insanlığın yaşama kalitesini arttırmıştır. Bilimin ortaya çıkardığı bilimsel bilgi, teknolojiye kaynaklık ederek, bu sayede insanlığa pratik yarar sağlamaya devam etmektedir. Oysa felsefede ölçme yapılamadığı ve ölçülenler arasında eşdeğerlik kurulamadığı için ona dayanılarak bir teknoloji kurulamaz. Görülüyor ki felsefenin görevi, insana pratik bir yarar sağlamak değil, ele alınan konunun özünü, kavramların anlamını bulmaya çalışmaktır.
O halde buraya kadar, bilim ve felsefe ayrımını belirli bir ölçüde ortaya koymuş oluyoruz. Kafamızda belirmeye başlayan resim artık daha net ve berrak. Bilim, deneysel(empirical) olması farkıyla felsefenin, kavramsal(conceptual) yapısından ayrılmaktadır. Bilim, deneysel doğrularla ilgilenirken felsefe, kavramsal doğrularla ilgilenir. Buna bağlı olarak felsefeyi “değerler” olarak, bilimi ise “olgular” olarak tanımlamamız, bu noktada oldukça doğru ve rasyonel bir vurgu yaratıyormuş gibi görülebilir. Fakat olguları değerlerden ayrı tutmanın savunulacak bir tarafı olmadığı gibi, olgular ve değerler arasındaki bu ayrım da yalnızca bir yanılsamadan ibarettir. Her şeye rağmen tüm bu ayrımlar, felsefenin bilimden kesin olarak ayrışması gerektiğini kanıtlamaz. Eğer felsefe ile ilgili sınırlar bizim yaptığımız şekliyle çizildiği takdirde, belli bir ölçüde bilim ile iç içe olduğunu kabul etmemek için bir sebep yoktur. Savunulması gereken şey, elbette her bilim dalının içine biraz felsefe işlendiğidir. Örneğin bir soru işlevsel kılınamadığında, yapabileceğimiz bir deney olmadığında ve veriye nasıl ulaşacağımızı bilemediğimizde felsefi dili kullanmaya başlarız. Ve böyle düşünüldüğünde felsefenin, bilimin dilini tanımladığını, bilimin mantığı haline geldiğini görürüz. Ancak bir şey deneysel olarak çözümlenebilir hale geldiği anda, bu bilimler, felsefeden ayrılır. Felsefenin yapabileceği önemli bir şey, dilin kullanımına ilişkin muğlâklıkları gidermektir. Ve felsefenin bir başka yapabileceği bir şey de, belli bir önermenin doğruluğunu ya da yanlışlığını, ancak deney ve gözlemin gösterebileceğini söylemektir. Çünkü kanıtların söz konusu olabileceği her şey, tümüyle deneysel bir sorundur. Dolayısıyla bu iş yalnızca bilime aittir. Sonuç olarak, kabul edebileceğimiz tek felsefe görüşünün, deneyciliğin bir biçimi olarak betimlenmesi akla yatkın olacaktır. Filozof, filozof olarak, bir bilimsel kuramın değerini saptayacak bir durumda değildir. Buna ilişkin yapabileceği iş, bilimsel bir kurama ya da bulguya ilişkin kavramları ve sembolleri tanımlayarak, bunların mantıksal açıklığa kavuşturulması işidir. Felsefecilerin fantastik düşünce deneylerini bir kenara bırakırsak eğer, felsefecinin kendisinin gerçekten insan bilgisine ya da daha genel anlamda, dünyanın gelişmesine önemli bir katkıda bulunmasının yegâne yolu, kendisinin de bir bilim adamı olması gerektiğidir.
Bu son aşamada demek oluyor ki, felsefe de bilimleşmelidir. Böylece felsefe, “bilimsi” olma ihtirasından da kurtulup, kendi düşünce paradigmaları içerisinde yeni kavramlar yaratarak, bilimsel yöntemin izcisi olabilir ve kendisine bilimler sınıfında belli bir yer edinmeyi de deneyebilir. Aynı şekilde, düşüncelerimizde gerekli olan diğer tüm dönüşümler de; kendi yetişkinliğimizi, evreni ve dünyayı bilimsel kavrayışımızla gerçekleşecektir.
Kaynak: İlker Çağatay ÂŞIK
__________________________________________________________________________________________
[1] Teo Grünberg, 1970, 7
[2] Neil deGrasse Tyson’s quote
[3] Sam Harris, Science can answer moral questions
[4] Alan Sokal, Beyond the Hoax: Science, Philosophy and Culture sf:?
[5] Hans Reichenbach, Bilime Yeni Pozitivist bakış sf:40.
[6] Francis Bacon, “The Spirit Of Nature” sf:?
[*] AD HOC üzerinden inanç: Görünüşe göre “deney olguları” hiçbir zaman bizi bir varsayımı bırakmaya zorlayamaz. Zorunlu ad hoc (o olaya özgü) kabulleri yapmaya kabul eden bir kimse, ters görünen kanıtlar karşısında inançlarını her zaman ayakta tutabilir.
Yunanca “telos” (son, amaç) ve “logos” (akıl, açıklama) kelimelerinden türetilen teleoloji, olguları varsayılan nedenlerden ziyade hizmet ettikleri amaca göre yorumlayan felsefi bir doktrindir. Özünde, doğal ve insan yapımı sistemlerdeki amaçların, sonların ve hedeflerin incelenmesidir. Terim modern anlamıyla 18. yüzyılda Alman filozof Christian Wolff tarafından ortaya atılmıştır, ancak kavramsal kökleri Aristoteles’in doğa açıklamasındaki “nihai nedenlere” kadar uzanmaktadır.
Aristoteles’in teleolojisi eserlerinde, özellikle de “Fizik” ve “Metafizik” adlı eserlerinde açıkça görülmektedir; burada Aristoteles her eylemin ya da sürecin bir amacı ya da amaçlandığı bir “sonu” olduğunu öne sürmektedir. Bu bakış açısı, özellikle Aristoteles felsefesinin Skolastik yorumu aracılığıyla Ortaçağ ve erken modern düşüncenin şekillenmesinde temel bir rol oynamıştır.
Modern çağda teleoloji, Aydınlanma ve çağdaş felsefe boyunca eleştirel bir şekilde değerlendirilmiştir. Immanuel Kant, “Yargının Eleştirisi” (1790) adlı eserinde teleolojik düşünceyi, doğada kendiliğinden var olan doğal amaçlar ile insan tasarımı tarafından dayatılan kasıtlı amaçlar arasında ayrım yaparak yeniden değerlendirmiştir. Bu ayrım, evrimsel biyoloji gibi alanlarda süregelen tartışmaları etkilemektedir; tartışmalar genellikle biyolojik özelliklerin amaçlı olarak mı tasarlandığı yoksa doğal seçilim süreçlerinin bir sonucu mu olduğu etrafında dönmektedir.
Felsefedeki çağdaş tartışmalar teleolojiyi sıklıkla etik, bilim ve yapay zeka bağlamında ele almakta ve amaç atıflarının insan ve insan dışı eylemlilik anlayışımızı nasıl etkilediğini incelemektedir.

Ockham’ın usturası gerçekten de hem felsefede hem de bilimsel akıl yürütmede temel bir ilkedir ve fenomenler için açıklamalar geliştirirken basitliğin değerini vurgular. Sizin de belirttiğiniz gibi, bu ilke genellikle Latince “entia non sunt multiplicanda praeter necessitatem” ifadesiyle özetlenir; bu ifade “varlıklar gerekliliğin ötesinde çoğaltılmamalıdır” anlamına gelir. Bu ilke, gözlemlenen verileri yeterince açıklaması koşuluyla, en az varsayım gerektiren en basit açıklamanın seçilmesini savunur.
14. yüzyılda yaşamış bir filozof ve ilahiyatçı olan Ockhamlı William, bu ilkeyi daha geniş kapsamlı felsefi çalışmalarının bir parçası olarak dile getirmiştir. Her ne kadar bu fikri popülerleştirdiği kabul edilse de, basitliği tercih etmenin altında yatan kavram Aristoteles gibi daha önceki düşünürlere kadar uzanmaktadır.
Bilimsel Düşüncede Uygulama:
Ockham’ın usturası bilimsel metodolojide önemli bir yere sahiptir. Birbiriyle yarışan birden fazla hipotez olduğunda, kanıtlar aksini gösterene kadar en az karmaşıklığa veya en az varsayıma sahip olanın tercih edilmesi gerektiğini öne sürer.
Bilimsel uygulamada bu ilke, gereksiz karmaşıklıktan veya ampirik kanıtlarla desteklenmeyen yeni değişkenlerin eklenmesinden kaçınmaya yardımcı olur.
Dünya’nın uzaydaki hareketini açıklamak için verdiğiniz örnek iyi bir örnektir. Newton yasaları gibi halihazırda yerleşik olan hareket yasalarını kullanmak, yalnızca Dünya için geçerli olan tamamen yeni hipotezler geliştirmeye kıyasla daha basit ve daha evrensel bir açıklama sağlar. Newton’un hareket yasaları, kapsamlı deneysel kanıtlarla doğrulanmış genel ilkelerdir, bu da onları Dünya’nın hareketi için ayrı bir kurallar dizisi varsaymaktan daha basit ve daha etkili bir açıklama haline getirir.
Tıp: Bir hastanın semptomlarını teşhis ederken, doktorlar Occam’ın usturasını kullanarak, her biri sadece bir semptomu açıklayan birden fazla nadir durum yerine, ilk olarak tüm semptomları açıklayan yaygın bir hastalığı düşünebilirler.
Astronomi: Gezegen hareketlerini açıklarken, Güneş’i merkeze yerleştiren güneş merkezli güneş sistemi modeli, gözlemlenen veriler için daha basit ve daha doğru bir açıklama sağladığı için nihayetinde yer merkezli modele tercih edilmiştir.
Ockham’ın usturası sadece mevcut teoriler arasında seçim yapmak için bir araç değildir, aynı zamanda yeni teorilerin geliştirilmesinde de rol oynar. Bilim insanları yeni teoriler önerdiklerinde, basitlik ilkesine uygun oldukları için daha anlaşılır olan ve daha az doğrulanmamış varsayımda bulunan teoriler genellikle daha olumlu karşılanır.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.