Buharlaşma

Buharlaşmada bir sıvı, kaynama noktasının altında sıvı halden gaz haline geçer.

Tanım ve özellikler

Buharlaşma, bir sıvının kaynama noktasının altında sıvı halden gaz haline geçtiği fiziksel bir süreçtir.

Örneğin, birkaç damla su oda sıcaklığında bir masanın üzerine yayılırsa, nispeten kısa bir süre sonra tekrar kendiliğinden kaybolur.

Buharlaşma sıvının yüzeyinde gerçekleşir. Tek tek moleküller moleküller arası etkileşimlerin üstesinden gelir, bileşikten ayrılır ve havaya karışır. Bu, kinetik enerji havadaki veya sıvıdaki moleküllerden transfer edildiğinde gerçekleşir.

Yoğunlaşma, buharlaşmaya karşı koyan bir süreçtir. Bu süreçte, havadaki moleküller sıvıya veya yüzeylere yeniden bağlanır ve ısı açığa çıkar. Örneğin, gecenin soğuğunda yaprakların yüzeyinde gerçekleşir.

Buharlaşma enerji gerektirdiği için soğumaya yol açar. Bu, insanların neden terlediğinin ve böylece vücut sıcaklıklarını düzenlediklerinin fiziksel açıklamasıdır.

Organik çözücülerin buharlaşması potansiyel olarak tehlikelidir çünkü havada bir ateşleme kaynağı ile temas ettiğinde patlayarak yanabilen buharlar oluşur.

Uçucu yağlar düşük moleküler kütleye sahip izoprenoidler içerir ve bu nedenle kolayca buharlaşır. Bu durum genellikle parfümlerde, kozmetiklerde ve ilaçlarda da bulunan kokular için geçerlidir. Yağlı yağlar gibi yüksek moleküler kütleye sahip maddeler de buharlaşma gösterir, ancak bu çok yavaş gerçekleşir.

Uçucu sıfatı, bir maddenin kolayca buharlaştığı anlamına gelir.

Etkileyen faktörler

Buharlaşma üzerinde bir dizi faktörün etkisi vardır:

  • Sıcaklık: Sıcaklık ne kadar yüksek olursa sıvı o kadar fazla buharlaşır.
  • Nem (su için), konsantrasyon gradyanı: Yüksek nem buharlaşmayı engeller.
  • Yüzey alanı: Yüzey alanı ne kadar büyükse buharlaşma o kadar yüksek olur.
  • Maddenin fizikokimyasal özellikleri, örneğin moleküller arası etkileşimler, molekül büyüklüğü: Güçlü moleküller arası kuvvetler ve yüksek molekül kütlesi buharlaşmaya karşı koyar.
  • Havanın hareketi: Hava hareket halindeyse sıvı daha hızlı buharlaşır.
  • Basınç: Basınç ne kadar düşükse buharlaşma o kadar etkili olur.

Eczacılıkta

Buharlaşma eczacılıkta önemlidir. Örneğin, çözücü bu yolla kaybolur ve bu da etken madde konsantrasyonunun artmasına neden olur.

Buharlaşan ve bir kapta tekrar yoğunlaşan su, korunmadığı için mikrobiyal kontaminasyona karşı hassastır.

Buharlaşma, örneğin film ve vernikli ilaçlarda olduğu gibi üretimde de rol oynar. Tırnak cilaları, çözücü buharlaştıktan sonra polimerize olur.

Buharlaşma, kokuların etkilerini geliştirmeleri için bir koşuldur.

Çok uçucu maddeler, örneğin cerrahi ispirto gibi hafif sızdıran kaplardan zamanla buharlaşabilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Onkotik basınç

“Onkotik basınç” terimi, Yunanca kökenli iki kelimeden türetilmiştir:

  1. “Onkos” (ὄγκος): Yunanca “şişlik”, “kütle” veya “hacim” anlamına gelir. Bu kelime, özellikle hücrelerin içinde veya dışındaki sıvıların hareketiyle ilişkili hacim değişimlerini anlatırken kullanılır. Dolayısıyla, “onkos” burada sıvının yoğunlaşma veya şişme eğilimini ifade eder.
  2. “-tik” (Türkçede kullanılan “-ik” eki): Bu ek, bir durumu veya kavramı tanımlamak için kullanılan bir sıfat ekidir ve burada “onkotik” terimi, “onkos”un etkilerini tanımlar.

“Onkotik basınç”, bu bağlamda, sıvıların, özellikle de kan damarlarında bulunan proteinlerin etkisiyle uyguladığı basıncı ifade eder. Onkotik basınç, plazma proteinlerinin sıvıyı çekme ve tutma özelliği ile ortaya çıkar. Bu nedenle, sıvıların damarlar içinde kalmasını sağlamak için önemli bir rol oynar.

Kaynaklar:

  • Starling, E. H. (1896). The factors involved in the transfer of fluid from the capillaries to the tissues. Journal of Physiology, 19(1), 1-6.
  • Pflüger, H. (1890). Zur Physiologie der Gefäße. Pflügers Archiv für die gesamte Physiologie des Menschen und der Tiere, 46(1), 45-53.


Onkotik basınç, plazma proteinlerinin (özellikle albümin gibi büyük moleküllerin) bir sıvıdaki ozmotik basıncı artırıcı etkisidir. Bu basınç, sıvıların, özellikle de kanın, damarlar içinde tutunmasını sağlar ve sıvıların damar dışına (interstisyum) sızmasını engeller. Onkotik basınç, genellikle vücutta sıvı dengesinin korunmasında kritik rol oynar.

Onkotik Basınç ve Ozmotik Basınç Arasındaki Farklar:

  • Ozmotik Basınç: Bir çözeltinin, çözeltideki tüm çözünmüş maddeler nedeniyle oluşan basınçtır. Ozmotik basınç, çözeltideki tüm çözünmüş maddelerin (iyonlar, moleküller vb.) suyu çekme eğilimiyle ilişkilidir ve Van’t Hoff yasasına göre hesaplanabilir. Bu basınç, genellikle çözeltinin genel ozmotik etkilerini tanımlar.
  • Onkotik Basınç: Ozmotik basıncın özel bir türüdür ve yalnızca büyük moleküllerin (özellikle proteinler) çözeltideki etkisini ifade eder. Plazma proteinleri, hücre zarlarından geçemediğinden, kan damarlarında suyun tutulmasına katkı sağlar. Onkotik basınç, özellikle plazmadaki proteinlerin suyu tutma yeteneğiyle ilişkilidir.

Onkotik Basınca Örnekler:

  • Beyin ve Böbrekler: Beyin gibi sert yapılar, bir kapsül ile çevrili olup, onkotik basıncın önemli olduğu yerlerdir. Bu tür yapılar, sıvıların interstisyumda birikmesini engelleyerek vücutta sıvı dengesinin sağlanmasına yardımcı olur.
  • Sert Yapılar: Böbrek kapsülü gibi sert yapılar da onkotik basıncın etkililiğini gösterir.

Ödemde Onkotik Basınç:

Ödem, interstisyumda sıvı birikmesi sonucu meydana gelir. Bu sıvı birikimi, onkotik basınç ve hidrostatik basınç arasındaki dengenin bozulmasıyla gerçekleşir. Düşük plazma onkotik basıncı, proteinlerin eksikliği veya bozulmuş protein yapısı nedeniyle kan damarlarında sıvı kaybına yol açar. Bu da hücre dışı ödemi tetikler.

Onkotik Basınç Neden Oluşur?

Onkotik basınç, esas olarak plazma proteinlerinden kaynaklanır. Plazma proteinlerinin, özellikle albüminin, damar duvarlarına karşı su çekme etkisi vardır. Onkotik basınç, vücutta sıvı dağılımını düzenler ve kan damarlarının sıvıyı dışarıya sızdırmasını engeller. Bunun yanında, dehidrasyon veya sıvı kaybı sırasında, onkotik basınç artabilir çünkü vücutta azalan su miktarı, plazma proteinlerinin konsantrasyonunu artırır.

Bu bağlamda, onkotik basınç, vücuttaki sıvı dengesinin düzenlenmesinde ve ödemin engellenmesinde kritik bir rol oynar.


Keşif

Onkotik basınç, genel olarak vücut sıvılarındaki ozmotik basıncın proteinler tarafından yaratılması konsepti, ilk kez Pflüger (1890’lar) tarafından literatüre kazandırılmıştır. Bununla birlikte, onkotik basınçla ilgili ilk deneysel veriler Starling tarafından 1896 yılında ortaya konmuştur. Starling, sıvıların damarlar içinde ve dışında hareketini açıklamak için, damarlardaki basınç ile interstisyum arasındaki sıvı hareketinin temel prensiplerini tanımlamıştır.

Starling’in Starling Kanunu olarak bilinen çalışmasında, onkotik basıncın sıvıların damarlar içinde tutulmasını sağladığı ve sıvıların damar dışına çıkışını engellediği teorisini geliştirmiştir. Bu keşif, özellikle sıvıların damarlar ve interstisyum arasındaki hareketini anlamada temel bir dönüm noktası oluşturmuştur.

Keşif Tarihleri:

  1. Pflüger (1890’lar): Plazma proteinlerinin onkotik basınca katkıda bulunduğu fikrini ortaya atmıştır.
  2. Starling (1896): Starling, onkotik basınçla ilgili deneysel verileri açıklayarak, sıvıların damarlar ve interstisyum arasındaki hareketinin temel ilkelerini tanımlamıştır.

Bu keşifler, modern fizyoloji ve kardiyovasküler tıbbın temel taşlarından biri olarak kabul edilir.


İleri Okuma
  • Pflüger, H. (1890). Zur Physiologie der Gefäße. Pflügers Archiv für die gesamte Physiologie des Menschen und der Tiere, 46(1), 45-53.
  • Starling, E. H. (1896). The factors involved in the transfer of fluid from the capillaries to the tissues. Journal of Physiology, 19(1), 1-6.
  • Boron, W. F., & Boulpaep, E. L. (2005). Medical Physiology. Elsevier, 2nd Edition, p. 1602-1608.
  • Guyton, A. C., & Hall, J. E. (2016). Textbook of Medical Physiology. Elsevier, 13th Edition, p. 255-259.
  • Guyton, A. C., & Hall, J. E. (2011). Guyton and Hall Textbook of Medical Physiology. Saunders, 12th Edition, p. 213-217.

Atmosferik su hasadı

Atmosferik su hasadı, havada buhar veya küçük su damlacıkları olarak bulunan suyun yakalanması ve toplanmasıdır.

Atmosferik nemin 3 türü nedir?

Gaz halinde (görünmez su buharı), sıvı halde (yağmur, çiseleme, çiğ veya bulut damlacıkları) ve katı halde (kar, hal, sulu kar, don veya buz kristalleri) bulunabilir. Su, üç haliyle ve bir halden diğerine geçerken sürekli ve evrensel olarak hava durumunu etkiler.

Atmosferik su neden önemlidir?

Su buharı Dünya’nın en bol bulunan sera gazıdır. Dünya’nın sera etkisinin yaklaşık yarısından sorumludur – Dünya’nın atmosferindeki gazlar Güneş’in ısısını hapsettiğinde meydana gelen süreç. Sera gazları gezegenimizi yaşanabilir kılıyor.

Havadan su toplayabilir miyiz?

Dünyanın hemen her yerinde havadan su elde etmek mümkündür. Temel Havadan Suya ünitemiz, havanın soğutulduğu ve yoğuşmanın gerçekleştiği bir ısı eşanjöründen geçmeye zorlayan bir türbin kullanır. Hibrit bir çözüm (güneş/rüzgar/şebeke) bir havalandırma sistemini çalıştırarak aynı etkiyi yaratabilir.

Atmosferik su jeneratörleri gerçekten işe yarıyor mu?

Atmosferik su jeneratörleri suyu çevredeki havadan alır ve partikülleri ve bakterileri gidermek için filtreler. Elde edilen su temizdir ve kimyasallar ile diğer tehlikelerden arındırılmıştır. Suyun kıt veya kirli olduğu bölgelerde, atmosferik su jeneratörleri güvenilir temiz, güvenli su kaynaklarıdır.

Atmosferden su nasıl yakalanır?

Havadaki su buharı, yoğuşma – havayı çiğlenme noktasının altına soğutmak, havayı kurutucu maddelere maruz bırakmak, sadece su buharını geçiren membranlar kullanmak, sis toplamak veya havayı basınçlandırmak dahil olmak üzere birçok teknikle çıkarılabilir.

Atmosferik su jeneratörü hangi yerlerde çalışabilir?

Ayrıca, 50ºC’nin (122F) üzerinde sıcaklıklara ve %20’nin altında bağıl neme sahip kurak iklimlerde ve teknolojimizin yüksek kaliteli içme suyu sağladığı endüstriyel veya kirli alanlarda da çalışırlar.

Atmosferik su jeneratörleri nasıl çalışır?

Atmosferik su makinesi nemli ortam havasını çeker – havada neredeyse her zaman çıkarılabilecek az miktarda su vardır. Hava, partikülleri ve bakterileri gideren bir filtreleme sisteminden geçer. Hava, bir yoğuşma odasında yoğuşturularak suya dönüştürülür.

Havayı suya dönüştüren bir makine var mı?

Skywater®, gezegenin sınırlı su kaynağını etkilemeden günde 300 galona kadar havadan su üretebilen çevre dostu bir su yapma makinesidir. Sistemler saflığı arttırmak, pH değerini korumak ve besin maddeleri eklemek için filtreler içerebilir.

Watergen, havadan içme suyu üreten makineler olan atmosferik içme suyu cihazları (AWG) pazarında küresel lider haline gelen öncü İsrail şirketidir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

En büyük atmosferik su jeneratörü hangisidir?

GEN-L, Watergen’in günde 5000 litreye kadar su üretebilen en büyük su jeneratörüdür. Elektrik dışında hiçbir altyapı gerektirmeyen güvenilir bir taze, temiz içme suyu kaynağıdır.

Atmosferik su jeneratörü ne kadara mal olur?

Günde beş galona kadar su üreten bu birinci nesil ürünün maliyeti yaklaşık 2.500 dolardır.

Bir Watergen’in maliyeti nedir?

Watergen, havadaki nemden büyük miktarlarda içme suyu üretme kabiliyetlerini zaten göstermiştir. Şirket, yaklaşık 30.000 $ karşılığında size günde 450 galon suyu havadan çekecek bir ünite satabilir.

Kapasiteleri günde 30 ila 6.000 litre arasında değişen bu ürünlerin fiyatlarının ₹2,5 lakh’dan başladığı tahmin edilmektedir.

Watergen mobil kutusunun maliyeti nedir?

Watergen 2009 yılından beri GENNY’yi geliştiriyor ve geçen yıl CES 2019 Best of Innovation ödülünü kazandı. Bununla birlikte, GENNY’yi ilk pazarı olan ABD’de bu Haziran ayında 2.499 $’lık bir MSRP ile göndermeye başlayacak. Altı ayda bir değiştirilmesi gereken filtrelerin fiyatı ise 125 dolar civarında olacak.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Bir Tsunami 500 ne kadara mal olur?

$30,000

Jeneratörler çevredeki ortamın nemine ve sıcaklığına bağlı olduğundan, su çıkış miktarı konuma göre değişir. Tsunami-500’ün maliyeti 30.000 $’dır ve günde 200 galona kadar su üretebilir.

Tsunami 750’nin fiyatı ne kadar?

Yaklaşık 7 1/2 feet boyunda ve 3 1/2 feet genişliğinde ve kalınlığında olan Tsunami-500 modelinin fiyatı yaklaşık 30.000 $’dır. Collins, ticari bir model olan Tsunami-750’nin 50.000 dolara kadar mal olabileceğini söylüyor.

Hidropaneller ne kadara mal oluyor?

5.500 ila 6.500 dolar arasında

Standart bir SOURCE dizisi 2 Hydropanel’dir ve tahmini proje maliyeti 5.500 ila 6.500 $ arasındadır (nakliye, kurulum ve vergi dahil). Standart kurulum, evinizin gereksinimlerine ve bulunduğunuz yere göre değişir.

Peltier suyu soğutmak için kullanılabilir mi?

Suyu soğutma araçları toplumun tüm kesimleri için hazır olmadığından, bunu yapmak için alternatif bir yönteme ihtiyaç duyulmaktadır. Peltier Etkisine dayalı bir soğutma sistemi çok daha az güç kullanır ve taşınabilir.

Bir Peltier ne kadar su üretebilir?

Cihaz kW-saat başına sadece 72,1 mL su üretebilmiştir. Niewenhuis ile birlikte birçok kişi nem alma için aynı sıvı kurutucu yöntemini kullanmayı denedi. Prototipi inşa ettikten ve teste tabi tuttuktan sonra, cihazdan üretilen suyun çok yetersiz olduğu görüldü.

Peltier suyu dondurabilir mi?

40C’den bir litre suyu dondurmak için 1,5 saat). Peltier etkisi ile çalışan Termoelektrik Modüller (TEM’ler) DC elektrik kaynağı ile çalışırken yüksek soğutma oranları sağlayabilir. TEM’ler birkaç saniye içinde sıfırın altındaki yüzey sıcaklıklarına ulaşabilir. TEM’in suyun dondurulması için kullanılmasına yönelik bir girişimde bulunulmuştur.

Peltier suyu ısıtmak için kullanılabilir mi?

Kullanılabilir. Bir peltier cihazı yaptım ve ısıyı toplayan taraftan su geçirdim. Bu bana sıcak su ve klima sağlıyor. Soğutma etkisi ihmal edilebilir düzeyde ama banyo suyumu harika bir şekilde ısıtıyor.

Havadan su çekmenin dezavantajları nelerdir?

Atmosferik su jeneratörleri (AWG) artık havadan su çekmek için geliştirilmektedir. Birçoğu sıvı su toplamak için standart kondenser ve soğutma bobini teknolojisine dayanmaktadır. Bu sistemler tarafından tüketilen büyük miktarda enerji ve yüksek işletme maliyetleri önemli bir dezavantajdır.

Atmosferik su jeneratörleri ne kadar elektrik kullanır?

Enerji tüketimi 30 ila 100 W arasında değişmektedir. 25°C’de ve %70 nemde litre başına 50 W’tır, bu da normal standartlardan önemli bir farktır. Teknoloji farklı enerji kaynakları kullanır: güneş, gaz veya elektrik, böylece düşük bir çevresel etkiye sahiptir.

Havada %50 nemde ne kadar su vardır?

Bu sıcaklıkta bir metreküp su 23 gram su tutabilir. Ancak bağıl nem oranı %50 olduğundan, aslında sadece 11,5 gram su tutmaktadır.

Atmosferik su içmek için güvenli midir?

Atmosferik su üretiminin doğası (yani atmosferik su buharının yoğunlaşması) göz önüne alındığında, üretilen suyun genellikle yüksek kalitede olması beklenir; ancak insan tüketimi için güvenli olmayabilir.

Nem gidericiden çıkan su içilebilir mi?

Damıtılmış suyun aksine (bkz. Nitty Gritty), nem alma cihazından çıkan su asla kaynatılarak sterilize edilmez. Bu düşünceyi hala aklınızdan geçiriyorsanız, açıkça belirtmeme izin verin: yoğuşma suyunu içmeyin!

Su buharı havadan nasıl uzaklaştırılır?

  • Odaları havalandırın.
  • Özellikle mutfak, banyo, çamaşır odası ve bodrum gibi çok nem üreten alanlara havalandırma delikleri veya egzoz fanları takın. …
  • Ya da duştan sonra banyonuzun pencere ve kapılarını, yemek pişirirken de mutfağınızın pencerelerini açın.
  • Bir nem giderici ekleyin. …
  • Bir hava temizleyici alın.

Damıtılmış su içmek güvenli midir?

Damıtılmış su içmek güvenlidir. Ancak muhtemelen düz veya tatsız bulacaksınız. Bunun nedeni, musluk suyuna bilinen tadını veren kalsiyum, sodyum ve magnezyum gibi önemli minerallerden arındırılmış olmasıdır. Geriye sadece hidrojen ve oksijen kalır, başka bir şey değil.

Nem giderici suyu akvaryum için iyi midir?

Diğerleri metaller ve küf/mantar sporları ve kimyasal kirleticiler gibi diğer her türlü hava kaynaklı kirleticilerle ilgili sorunlar olacağını söylediği için tankınız için nem gidericinizden gelen suyu kullanmayın çünkü su, içinde kim bilir ne bulunan havanızdaki nemden elde edilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tarih

Alto Patache, Atacama Çölü, Şili’de “Atrapanieblas” ya da sis toplama.
İnkalar çiy toplayarak ve daha sonra dağıtmak üzere sarnıçlara kanalize ederek yağmur hattının üzerinde kültürlerini sürdürebilmişlerdir. Tarihi kayıtlar su toplayan sis çitlerinin kullanıldığını göstermektedir. Bu geleneksel yöntemler genellikle tamamen pasiftir, harici bir enerji kaynağı kullanmaz ve doğal olarak meydana gelen sıcaklık değişimlerine dayanır.

Hava kuyuları havadan pasif olarak nem toplamanın bir yoludur.

Tuzlu su çıkarma teknolojisi ABD Ordusu ve ABD Donanması tarafından Terralab ve Federal Acil Durum Yönetim Ajansı (FEMA) ile sözleşme imzalanmıştır.

DARPA’nın 150 askere su sağlayabilecek ve dört kişi tarafından taşınabilecek bir cihaz geliştirmeyi amaçlayan Atmosferik Su Çıkarma programı. Şubat 2021’de General Electric, cihazlarının geliştirilmesine devam etmek için 14 milyon dolar ile ödüllendirildi.

2022 yılında, %30 nemde 13 L/kg/gün (1,56 US gal/lb/gün) ve %15 nemde 6 L/kg/gün (0,72 US gal/lb/gün) su üreten selüloz/konjak sakızı bazlı bir kurutucu gösterilmiştir.

Empedans

Latincedeki pēs (“ayak”) —>  impediō (“zincirlemek”).Bir fiil olarak ilk onaylanmış kullanımı William Shakespeare’in Macbeth’indeydi.

+ance (Bu suffiks, fiil ile ilişkili sonuç veya kapasite gibi bir durumu veya koşulu belirten bir isim oluşturmak için bir sıfat veya fiile eklenir) –> impedance kelimesinin fizikteki kullanımı: 1886’da Oliver Heaviside tarafından icat edildi.

  • Engelleme eylemi; engelleyen; bir engel.
    • (fizik) Bir devrede alternatif akımın akışına karşıtlığın bir ölçüsü; direncinin ve endüktif ve kapasitif reaktansların toplamı; gerilimin akıma oranı karmaşık miktarlar olarak ele alınır.
    • (fizik) Başka bir enerji alanındaki elektrik empedansına benzer bir miktar
      • (fizik, genellikle ‘mekanik’ ile) bir kuvvete maruz kalan bir şeyin hareketine karşıtlık ölçüsü; kuvvetin hıza oranı karmaşık nicelikler olarak ele alınır.
      • (fizik, genellikle ‘akustik’ veya ‘ses’ ile) karmaşık miktarlar olarak ele alınan ses basıncının hacim akış hızına oranı.
  • (analoji, yazılım mühendisliği, genellikle ‘uyumsuzluk’ ile) iki paradigma arasındaki, özellikle nesne yönelimli geliştirme ve ilişkisel veritabanları arasındaki farklılıkların neden olduğu karşıtlığın bir ölçüsü

Teknik çalışmalarda evrensel olarak Z sembolüne verilir ve bu, metinde bile sıklıkla kelime ile eşanlamlı olarak kullanılır.

Bir devrede, kondansatör ve bobin, zıt frekans tepkisi ve faz kayması ile AC dirençlerini temsil eder.Bu ikisini omik dirençlerle birbirine bağlarsanız, deneyci AC dirençli (empedans) bir devre alır. Bu, faz kaymasının da frekansa bağlı olduğu karmaşık bir frekans yanıtına sahiptir.

Yemek borusunda empedans ölçümü, gastroözofageal reflü hastalığı için bir tanı yöntemidir. Empedans, bir organın ve içeriğinin elektriksel iletkenliğini ölçer.

Radyoaktivite

Radyoaktivite, atomların çekirdeğinden parçacıkların veya elektromanyetik radyasyonun salındığı doğal bir fenomendir. Buna iyonlaştırıcı radyasyon denir. Çekirdeğin enerji kaybına yol açar. (Bkz; Rady-o-aktiv-ite)

Ana iyonlaştırıcı ışınlar alfa radyasyonu, beta radyasyonu (beta eksi ve beta artı) ve gama radyasyonudur:

Alfa: Helyum çekirdeği
Beta eksi: elektron, antineutrino
Beta-Plus: pozitron (elektronun pozitif antiparçacığı), nötrino
Gama: Kısa dalga elektromanyetik radyasyon
Radyoaktivite görünmez olduğu için, 1896’da Fransız fizikçi Henri Becquerel tarafından fosforesans çalışırken keşfedildi. Fosforesans, bir maddenin ışığa veya UV radyasyonuna maruz kaldıktan sonra (kıvılcım sonrası) bir süre parlaması anlamına gelir. İki yıl sonra, Polonyalı-Fransız fizikçi Marie Curie ve kocası Piere, radyoaktivite terimini ortaya attılar. Radyum ve polonyum olmak üzere iki yeni radyoaktif element keşfettiler.

Radyoaktivite, atom çekirdeğinin proton ve nötron dengesizliği nedeniyle kararsız olması ve diğer çekirdeğe dönüşmesi veya enerji salınımı ile durumlarını değiştirmesi anlamına gelir. Büyük atom çekirdekleri buna özellikle duyarlıdır. Bir elementin diğerine dönüşmesine dönüşüm denir ve simyacıların klasik amacı buydu.

En iyi bilinen radyoaktif maddelerden biri, çekirdeği 92 proton ve 143 nötron içeren uranyum izotopu uranyum-235’tir. Sonunda birçok radyoizotop üzerinde kararlı kurşun-206’ya bozunur. Çürüme serisi denir. Bu, ortaya çıkan çekirdeğin radyoaktif olabileceğini veya olmayabileceğini gösterir.

Bilinen diğer radyoaktif elementler ve izotoplar:

  • sezyum-137
  • plütonyum
  • polonyum
  • İyot-131 (radyoiyot)
  • radon
  • radyum

Bir elementin izotopları hem kararlı hem de radyoaktif olabilir. Bilinen bir radyoaktif izotopu olmayan element yoktur.

Atomların radyoaktivitesi zamanla kaybolan bir özelliktir. Birçok radyoizotop, oluştuklarından beri bozundukları için artık Dünya’da yoklar. Yarı ömür bir ölçü olarak kullanılır, yani radyoaktif çekirdeklerin yarısının bozunduğu süre. Radyonüklide bağlı olarak, saniyelerden milyarlarca yıla ve çok ötesine kadar büyük ölçüde değişir.

Doğal radyo elementlerinin enerjisi, çekirdeklerin nükleer füzyonla oluşturulduğu yıldızlardan gelir.

Atmosferde, yerkabuğunda ve gıdalarımızda radyo elementleri bulunduğu için günlük olarak radyoaktiviteye maruz kalıyoruz. Bunlara uranyum, radon ve karbon izotopları dahildir. Örneğin uranyum genellikle Alplerde bulunur. Radyoaktif izotop potasyum-40 çok uzun bir yarı ömre sahiptir ve doğal potasyum havuzunun bir parçasıdır. Ayrıca radyoizotoplar da yapay olarak üretilir ve örneğin tıpta, teknolojide ve bilimsel araştırma ve geliştirmede kullanılır.

Becquerel (Bq), bozunmanın ne sıklıkla meydana geldiğinin bir ölçüsü olarak kullanılır. 1 Bq, bir saniyede bir bozunma olarak tanımlanır.

Kısa bir süre içinde çok fazla radyasyon insan vücudunun hücreleri için toksiktir. Ölürler ve sözde → radyasyon hastalığı gelişir. Her durumda, doz çok yüksekse ölümcüldür.

Solunum sisteminin oskültasyonu

  • Oskültasyon, solunum muayenesinin hayati bir parçasıdır ve trakeobronşiyal ağaçtaki hava akışını değerlendirerek solunum bozukluklarının teşhisine yardımcı olur.
  • Normal ve anormal akciğer sesleri (örn. çatırtılar, hırıltılar, plevral sürtünme sürtünmeleri) arasında ayrım yapmak, altta yatan hastalık patofizyolojisini teşhis etmek ve anlamak için çok önemlidir.

Tarihsel Bağlam

  • Kökeni: Hipokrat “doğrudan oskültasyon ‘u, yani kulağı göğsün üzerine koyarak nefes seslerini dinlemeyi tanıttı ve buna ’acil oskültasyon” adını verdi.
  • Stetoskopun icadı**: 1816’da René Laënnec ilk stetoskopu geliştirdi – rulo kağıt koni, daha sonra ahşap bir tüp ile değiştirildi. 1819 tarihli *A Treatise on Diseases of the Chest* adlı çalışması oskültasyon tekniklerini önemli ölçüde geliştirdi.
  • Modern Stetoskop**: Nefes seslerinin ve vokal rezonansın hassas bir şekilde değerlendirilmesine olanak tanıyan mevcut formuna kadar çok sayıda yinelemeyle geliştirilmiştir.

Nefes Seslerinin Özellikleri

  1. Frekans ve Perde
  • Frekans**: Hertz (Hz) cinsinden ölçülen, saniyedeki ses titreşimi sayısı. Daha kısa dalga boyları daha yüksek frekanslara neden olurken, daha uzun dalga boyları daha düşük frekanslar verir.
  • Perde**: Frekansın öznel algısı, değerine yakından karşılık gelir. İnsan kulağı 20 ila 20.000 Hz arasındaki frekansları algılar.
  1. Genlik veya Yükseklik
  • Genlik**: Ses dalgalarının enerjisini yansıtır, ortalama konumundan dalga yüksekliği ile ölçülür.
  • Ses yüksekliği**: Logaritmik bir ölçek kullanılarak desibel (dB) cinsinden ölçülen öznel genlik algısı. 10 dB’lik bir artış, ses yoğunluğunda on katlık bir artışı temsil eder.
  1. Kalite veya Tını
  • Aynı perde ve sesteki iki ses arasındaki farkı ayırt eder.
  • Temel Frekans**: Perdeyi belirler; harmonikler (temel frekansın tam sayı katları) ses karmaşıklığına katkıda bulunur.

Nefes Seslerinin Fiziği

  • Nefes sesleri, hava yolları ve akciğer dokusu yoluyla iletilen hava akımı titreşimlerinden kaynaklanır.
  • Bu seslerin fiziksel özelliklerinin (frekans, genlik ve tını) anlaşılması, normal ve anormal modellerin belirlenmesine yardımcı olur.

Oskültasyon Yapma Yöntemleri

  1. Hazırlık
  • Oskültasyonu sessiz bir odada gerçekleştirin.
  • Hasta konforunu sağlamak için stetoskopu ısıtın.
  • Oskültasyonun giysi üzerinden değil, doğrudan cilt üzerinden yapıldığından emin olun.
  1. Hasta Pozisyonu
  • Tercihen oturma pozisyonunda; mümkün değilse, sırtın değerlendirilmesi için hastanın bir tarafa yatmasına yardımcı olun.
  1. Teknikler
  • Oskültasyon yapmak için stetoskopun diyaframını kullanın.
  • Akciğer apekslerinden önden başlayın, sistematik olarak aşağıya doğru hareket edin, ardından arkaya doğru oskültasyon yapın.
  • Her bölgede en az bir tam solunum döngüsü dinleyin.
  • Her iki taraftaki simetrik noktaları karşılaştırın.
  • Odaklanın:
    • Nefes seslerinin kalitesi**.
    • Nefes seslerinin yoğunluğu**.
    • Davranışsal seslerin** varlığı (örn. çatırtılar, hırıltılar).


Nefes Sesi Üretim Mekanizmaları

Nefes Sesi Üretimi için Ön Koşullar:

    • Trakeobronşiyal ağaç boyunca hava akışı gerektirir.
    • Sadece çalkantılı ve dönen hava akışı duyulabilir nefes sesleri üretir; laminar akış sessizdir.

    Laminer Akış:

      • Hava yolu duvarlarına paralel hava akımları ile düşük akış hızlarında meydana gelir.
      • Parabolik şekil: Merkezi hava katmanları, çok az karışma veya çarpışma ile çevresel katmanlardan daha hızlı hareket eder.
      • Minimum moleküler etkileşim nedeniyle sessizdir.
      • Nefes sesi üretiminin gerçekleşmediği küçük hava yollarında (2 mm) bulunur.

      Türbülanslı Akış:

        • Düzensiz duvarlara veya ani dallanmalara sahip daha büyük çaplı hava yollarında (örn. trakea ve bronşlar) ortaya çıkar.
        • Viskoziteden ziyade hava yoğunluğundan etkilenen düzensiz, kaotik akış.
        • Moleküler çarpışmalar ve duvar etkileşimleri yoluyla gürültü üretir.
        • Reynolds sayısı** ile belirlenir: Türbülans, 2.000’i aştığında meydana gelir.
        • Daha hafif gaz (örn. helyum) solumak türbülansı azaltır ve laminer akışı destekler.

        Girdaplar:

          • Gaz dairesel bir delikten daha geniş bir kanala aktığında oluşur.
          • Bronş ağacının beşinci ve 13. kuşakları arasında yaygındır.
          • Ses üretimine katkıda bulunur.

          Solunum Seslerinin Zayıflaması:

            • Göğüs duvarı ve akciğer parankimi alçak geçiren filtre görevi görür.
            • Yüksek frekanslı sesler (>200 Hz) zayıflar, geriye göğüs duvarından duyulabilen başlıca düşük frekanslı sesler (<200 Hz) kalır.

            Nefes Seslerinin Sınıflandırılması

            Normal Nefes Sesleri:

              • Akciğerlerde üretilir ve göğüs duvarından iletilir.
              • Kategoriler:
                • Trakeal Sesler**: Trakeadan geçen normal hava akımı.
                • Veziküler Nefes Sesleri: Akciğer parankimi üzerinde duyulur.
                • Bronşiyal Nefes Sesleri: Patolojiye bağlı olarak tübüler, kavernöz veya amforik.

              Veziküler Nefes Sesi Varyantları:

                • Abartılı veya İnfantil**:
                  • Çocuklarda veya zayıf vücutlu bireylerde yaygındır.
                  • Sağlıklı akciğer alanlarının kompansatuar hiperfonksiyonunda ortaya çıkar.
                • Azalmış veya Yok**:
                  • Sığ solunum, hava yolu tıkanıklığı, hiperinflasyon, plevral efüzyon veya obezite gibi faktörlerden kaynaklanır.
                • Uzun Süreli Ekspirasyon**:
                  • Astım ve kronik bronşit gibi obstrüktif hava yolu hastalıkları ile ilişkilidir.

                Nefes Sesi Yoğunluğunun (BSI) Sayısallaştırılması

                BSI Skorlaması (Pardee ve ark., 1976):

                  • Hastalar en yüksek ses üretimi için ağızdan derin nefes alır.
                  • Oskültasyon Bölgeleri**:
                    • Üst ön göğüs.
                    • Midaxillary bölge.
                    • Bilateral posterior bazal bölgeler.
                  • Puanlama Skalası**:
                    • 0: Nefes sesi yok.
                    • 1: Zorlukla duyulabilir nefes sesi.
                    • 2: Zayıf ama kesinlikle duyulabilir nefes sesi.
                    • 3: Normal veya normalin biraz üzerinde nefes sesi.
                    • 4: Yüksek nefes sesi.
                  • Toplam Puan: 0 (yok) ile 24 (çok yüksek) arasında değişir.

                  Pulmoner Fonksiyon ile Korelasyon:

                    • BSI, 1 saniyedeki zorlu ekspiratuar hacim (FEV1) ve akciğer hacimleri ile önemli ölçüde ilişkilidir.
                    • Solunum fonksiyon laboratuvarlarına erişimi olmayan ortamlarda kullanışlıdır.

                    İlham ve Sona Ermenin Temsili

                    • Upstroke: İlhamın başlangıcını temsil eder.
                    • Aşağı vuruş: Ekspirasyonun başlangıcını işaret eder.
                    • Yukarı strok ve aşağı strok uzunluğu sırasıyla inspirasyon ve ekspirasyon süresiyle ilişkilidir.


                    Normal Akciğer (Veziküler) Nefes Sesleri

                    Tanım ve Yanlış Adlandırma:

                      • “Veziküler” terimi alveollerden kaynaklandığını ima eder; ancak alveolar laminer hava akımı nefes sesleri üretemez. Bu sesler lober ve segmental hava yollarındaki (inspirasyon) ve merkezi hava yollarındaki (ekspirasyon) türbülanslı hava akışından kaynaklanır.

                      Ses Özellikleri:

                        • Yumuşak, düşük perdeli, raspy**.
                        • İnspirasyon** ekspirasyondan daha uzun ve yoğundur, I:E oranı ~2:1‘dir.
                        • İnspirasyon ve ekspirasyon arasında duraklama yoktur.
                        • Frekans 100 Hz’in altında zirve yapar, ses enerjisi 100-200 Hz arasında keskin bir şekilde azalır.
                        • Bölgesel varyasyonlar:
                          • Akciğer uçlarında ses yoğunluğu inspirasyonla azalır.
                          • Tabanlarda**, inspirasyon sırasında yoğunluk kademeli olarak artar.

                        Bronşiyal Nefes Sesleri

                        Normal Konumlar:

                          • Manubrium** üzerinde ve C7 ve T3 omurları arasında duyulur.

                          Özellikleri:

                            • Gürültülü, içi boş, tiz**.
                            • Ekspirasyon inspirasyondan daha uzundur ve I:E oranı 1:2dir.
                            • İnspirasyon ve ekspirasyon arasında belirgin bir duraklama meydana gelir.
                            • Fısıldayan pektoriloquy** ile ilişkilidir (bronşiyal nefes sesleri ile birlikte bulunur).

                            Patolojik Çağrışımlar:

                              • Konsolidasyon** gibi durumlarda alveollerin alçak geçiş filtrelemesinde değişiklik.

                              Alt Tipler:

                                • Tübüler Nefes Sesleri**:
                                  • Tiz ve bronşiyal.
                                  • Aşağıdaki gibi durumlarda bulunur:
                                  • Konsolidasyon.
                                  • Plevral efüzyonların üstünde.
                                  • Pulmoner fibrozis.
                                  • Açık bronşlu Distal kollaps.
                                  • Büyük mediastinal tümörler.
                                • Amforik Nefes Sesleri**:
                                  • Bir kavanoza üfleme sesine benzeyen, metalik karakterli, düşük perdeli.
                                  • Gerektirir:
                                  • Düzgün duvarlı ve açık bronşlu yüzeysel boşluk (≥5-6 cm çapında).
                                  • Açık pnömotoraks veya kavite.
                                  • Sıvı birikimi, mantar topları veya korunmuş alveoller ile kayıp.
                                • Kavernöz Nefes Sesleri**:
                                  • Düşük perdeli, bronşiyal, duyulur:
                                  • Büyük boşluklar.
                                  • Apseler.
                                  • Bronşektatik boşluklar.

                                Normal Trakeal Nefes Sesleri

                                Tanımı ve Özellikleri:

                                  • Trakea üzerinden duyulan sert, tiz, içi boş sesler.
                                  • Frekans aralığı: 100-5.000 Hz, 800 Hz’de enerji keskin bir şekilde azalır.
                                  • İnspirasyon ve ekspirasyonda eşittir.

                                  Klinik Yararlılık:

                                    • Tanısal karşılaştırma için bronşiyal nefes seslerini modeller.
                                    • Üst hava yolu tıkanıklığını (UAO)** tespit etmede faydalıdır:
                                      • Ekstraatorasik UAO**: Stridor ile ilişkilidir.
                                      • İntratorasik UAO**: Hırıltılı solunum ile ilişkilidir.
                                    • Spektral analiz, trakeal stenozda değişen 1 kHz yakınında bir tepe noktası ortaya koymaktadır.

                                    Nefes Sesleri Arasındaki Temel Farklar

                                    TipPitchI:E OranıDuraklamaPatolojik İlişkiler
                                    VezikülerDüşük2:1YokNormal akciğer; obstrüktif/ kısıtlayıcı akciğer hastalıklarında azalmıştır.
                                    BronşiyalYüksek1:2MevcutKonsolidasyon, fibrozis, kollaps, plevral efüzyon.
                                    TubularYüksek1:2MevcutKonsolidasyon, fibrozis, mediastinal tümörler.
                                    AmforikMetalikDeğişkenMevcutBoşluklar (≥5-6 cm), pnömotoraks.
                                    KavernözDüşükDeğişkenMevcutBoşluklar, apseler, bronşektazi.
                                    TrakealÇok Yüksek1:1YokÜst hava yolu tıkanıklığı (stridor veya hırıltılı solunum).


                                    Patolojik Nefes Sesleri

                                    Zayıflamış veya İptal Edilmiş Solunum Sesleri:

                                      • Akciğerler ve göğüs duvarı arasındaki sönümleme cihazları nedeniyle oluşur:
                                        • Plevral Efüzyon** veya Pnömotoraks ses iletimini azaltır.
                                        • Pulmoner amfizem** veya bronşiyal astımda görüldüğü gibi, artmış rezidüel hacimle birlikte hava retansiyonu.
                                      • Sessiz Akciğer (“Sessiz Göğüs”)**:
                                        • Akut faz: Solunum kaslarının tükendiği şiddetli astım atağı; hastalar yüksek bronşiyal spastisite nedeniyle nefes veremezler.
                                        • Kronik faz: İlerlemiş fizemde solunum seslerinin azalması veya yok olmasını ifade eder.

                                      Donma: Mekanizmalar ve Türleri

                                      Hışıltılı Solunumun Mekanizmaları:

                                        • Hava Akımı Sınırlaması**:
                                          • Hışıltı için ön koşuldur, ancak tüm hava akımı sınırlamaları hışıltıya neden olmaz.
                                        • Forgacs’ın Teorisi (1967)**:
                                          • Hışıltı, hava akımının neden olduğu bronşiyal duvar salınımlarından kaynaklanır.
                                          • Sesin hava yolu uzunluğuna veya gaz yoğunluğuna değil, hava yolu duvarlarının kütlesine ve esnekliğine bağlı olduğu bir oyuncak trompetine benzetilir.
                                        • Çarpıntı Teorisi** (Gavriely ve ark.):
                                          • Hışıltı, kritik hava akış hızlarında (flutter rate) çırpınan hava yolu duvarları nedeniyle oluşur.
                                          • Muhtemel bölgeler: Hava akımının çırpınmayı başlatacak kadar yüksek olduğu ilk 5-7 hava yolu kuşağı.
                                          • Mekanizma Bernoulli prensibi ile açıklanmaktadır:
                                          • Daralmış hava yollarından geçen yüksek hızlı hava akımı, hava yolu içi basıncı azaltır.
                                          • Hava yolunun çökmesi ve ardından yeniden açılması tekrarlayan bir flutter döngüsü yaratır.

                                        Hışıltının Sınıflandırılması:

                                          • Monofonik Hışıltı**:
                                            • Değişken başlangıç ve bitiş zamanları olan tek müzik notası.
                                            • Nedenleri:
                                            • Lokal obstrüksiyon** (örn. tümör, enflamasyon, mukus, yabancı cisim).
                                            • Sabit tıkanıklık: Hışıltı solunum döngüsü boyunca devam eder.
                                            • Esnek obstrüksiyon: Hışıltı değişkenlik gösterir (inspiratuar veya ekspiratuar).
                                            • Özellikle kısmi bronşiyal obstrüksiyonda postür ile yoğunlukta değişkenlik.
                                          • Polifonik Wheeze**:
                                            • Birlikte başlayıp biten çoklu müzik notaları.
                                            • Nedeni: Büyük, merkezi hava yollarının dinamik sıkışması.
                                            • Tipik olarak ekspiratuar olup, eşit basınç noktası perifere doğru kaydıkça ekspirasyonun sonuna doğru artan perde.

                                          Squeaks:

                                            • Kısa süreli inspiratuar hışıltı (<200 ms).
                                            • Akustik profil: 200-300 Hz temel frekans.
                                            • İle ilişkilidir:
                                              • Pulmoner fibrozis**, özellikle *hipersensitivite pnömonisi*.
                                              • Diğer nedenler: Pnömoni, bronşiolitis obliterans.
                                            • Mekanizma (Forgacs tarafından önerilmiştir):
                                              • Geç inspirasyon sırasında kollabe akciğer bölgelerinin periferik hava yollarında salınımlar.
                                              • Genellikle öncesinde geç inspiratuar çatırtılar görülür.


                                            Özet Tablo: Patolojik Nefes Sesleri

                                            TürKarakteristikMekanizmaİlişkili Koşullar
                                            Zayıflamış/İptalAzalmış veya hiç ses yokPlevral efüzyon, pnömotoraks veya amfizem nedeniyle sönümlemePlevral efüzyon, pnömotoraks, amfizem
                                            Sessiz GöğüsAğır vakalarda solunum sesi yokSolunum kaslarının tükenmesiAğır astım, ileri amfizem
                                            Monofonik WheezeTek müzik notası, değişken süreLokal obstrüksiyon veya sabit hava yolu direnciTümör, mukus tıkacı, bronkostenoz
                                            Polifonik WheezeÇoklu notalar, ekspiratuar, artan perdeDinamik hava yolu kompresyonuAstım, KOAH
                                            Squeaksİnspiratuar, kısa, tiz (200-300 Hz)Periferik hava yollarında salınımPulmoner fibroz, pnömoni, bronşiolit


                                            Klinik Uygulamalar

                                            Sessiz Göğüs:

                                              • Akut ortamlarda acil değerlendirme ve müdahale gerektirir.

                                              Hırıltılar:

                                                • Monofonik hırıltıyı polifonik hırıltıdan ayırt etmek, obstrüksiyonun lokalize edilmesine veya sistemik durumların (örn. astım) tanımlanmasına yardımcı olur.

                                                Gıcırtılar:

                                                  • Kısıtlayıcı akciğer hastalıklarının veya küçük hava yolu patolojilerinin teşhisinde değerlidir.


                                                  Organize ve Entegre Genel Bakış: Çatırtılar


                                                  Tanım ve Özellikler

                                                  • Crackles** aralıklı, patlayıcı ve müzikal olmayan akciğer sesleridir, tipik olarak inspirasyon sırasında duyulur, ancak bazen ekspirasyon sırasında da duyulabilir.
                                                  • Kendi içinde sınıflandırılır:
                                                  • İnce Çatırtılar**: Yumuşak, tiz ve sık.
                                                  • Kaba Çatırtılar**: Yüksek sesli, alçak perdeli ve daha az sıklıkta.
                                                  • Orta Çatırtılar: Nadiren bahsedilir, küçük bronşlarla ilgilidir.

                                                  Sınıflandırma Kriterleri

                                                  TürPitchFrekansMenşe YeriKoşullarla İlişkilendirme
                                                  İnce ÇatırtılarTizSıkKüçük hava yollarıİnterstisyel akciğer hastalığı, erken konjestif kalp yetmezliği
                                                  Kaba CracklesDüşük perdeliDaha az sıklıktaBüyük hava yolları, bronşektatik segmentlerKronik bronşit, şiddetli akciğer ödemi, pnömoni
                                                  Orta dereceli çatırtılarOrta perdeOrta frekansKüçük bronşlarNadiren bildirilmiştir ancak küçük bronşlardaki mukusla bağlantılıdır
                                                  • Zamansal Özellikler:
                                                  • İnce Çatırtılar**: Daha kısa süreli (daha yüksek frekans).
                                                  • Kaba Çatlaklar**: Daha uzun süre (daha düşük frekans).

                                                  Akustik Özellikler

                                                  Süre:

                                                    • <250 ms süren süreksiz sesler olarak tanımlanır.
                                                    • Çatlaklar döngü başına <20 ms sürer.

                                                    Frekans Aralığı:

                                                      • 60-2.000 Hz, en fazla katkı 60-1.200 Hz arasındadır.

                                                      Objektif Ölçümler (dalga formu analizi ile):

                                                        • İlk Sapma Genişliği (IDW)**: Çıtırtının ilk sapmasına kadar geçen süre (ince için 0,7 ms, kaba için 1,5 ms).
                                                        • İki Döngü Süresi (2CD)**: İlk iki döngü için süre (ince için 5 ms, kaba için 10 ms).
                                                        • Toplam Süre Genişliği (TDW)**: Çıtırtının toplam süresi.

                                                        Çatırtı Üretim Mekanizmaları

                                                        Geleneksel Hipotezler:

                                                          • Başlangıçta hava yollarındaki sekresyonlardan havanın köpürmesinden kaynaklandığı düşünülmüştür.
                                                          • Öksürükten sonra devam etmesi ve baskın inspiratuar doğası nedeniyle reddedildi.

                                                          Forgacs Teorisi:

                                                            • Çatlaklar, inspirasyon sırasında kollabe olmuş hava yollarının aniden yeniden açılmasından kaynaklanır.
                                                            • Ekspirasyon sırasındaki kollaps bir gaz basıncı gradyanı yaratır ve hızlı dengelenme çatırtı sesleri oluşturur.

                                                            Stres-Relaksasyon Kuadrupol Hipotezi (Fredberg & Holford, 1983):

                                                              • Çıtırtılar hava akımından ziyade hava yolu duvarlarındaki titreşimlerden kaynaklanır.
                                                              • Ani açılma/kapanma stres dalgalarını akciğer parankimi boyunca yayar.

                                                              Sıvı Köprüsü Hipotezi (Almeida ve ark.):

                                                                • Mekanik dengesizlik nedeniyle küçük hava yollarında sıvı köprüleri oluşumu.
                                                                • Sıvı köprülerinin** kopması inspiratuar çatırtılara neden olurken, oluşumu ekspiratuar çatırtıları açıklar.

                                                                Enerji Farklılıkları:

                                                                  • İnspiratuar Çatlaklar**: Patlayıcı hava yolu yeniden açılmasına bağlı olarak daha yüksek enerji.
                                                                  • Ekspiratuar Çatırtılar**: Hava yolunun kapanmasından kaynaklanan düşük enerji.

                                                                  Klinik Dernekler

                                                                  Çatırtı Türüİlişkili Durum
                                                                  İnce Çatırtılarİnterstisyel akciğer hastalığı, erken konjestif kalp yetmezliği
                                                                  Kaba ÇatırtılarKronik bronşit, şiddetli akciğer ödemi, pnömoni
                                                                  • Çatırtılar şu durumlarda da görülür:
                                                                  • KOAH**: Mukus retansiyonu ve inflamasyon ile ilişkilidir.
                                                                  • Kalp Yetmezliği**: Erken evrelerde ince çatırtılar; pulmoner ödemde kaba çatırtılar.
                                                                  • Pulmoner Fibrozis**: Genellikle ince inspiratuar çatırtılar görülür.

                                                                  Mekanizma ve Lokasyona Göre Farklılaşma Özeti

                                                                  TürKaynakMekanizma
                                                                  İnce ÇatırtılarKüçük hava yollarıKüçük, çökmüş hava yollarının aniden patlayarak açılması
                                                                  Büyük bronşlar/segmentler Ani açılma/kapanma veya sıvı köprüsü yırtılmalarına bağlı titreşimler
                                                                  Küçük bronşlarKüçük bronşlarda mukus kabarcıkları

                                                                  Klinik Uygunluk

                                                                  • Çıtırtı türlerinin ayırt edilmesi altta yatan patolojinin belirlenmesine yardımcı olur:
                                                                  • İnce çıtırtılar: Pulmoner fibrozis** gibi kısıtlayıcı durumları düşündürür.
                                                                  • Kaba çıtırtılar: Bronşit** veya şiddetli ödem gibi obstrüktif veya sekretuar durumlarda yaygındır.

                                                                  Kalp Yetmezliğinde Çatırtılar


                                                                  1. Kalp Yetmezliğinde Gıcırtılar

                                                                  • Çatırtılar peribronşiyal ödem nedeniyle daralmış hava yollarının açılmasından kaynaklanır.
                                                                  • Karakteristikler**:
                                                                    • Geç, tiz inspiratuar ve ekspiratuar raller (Forgacs).
                                                                    • IPF, bronşektazi veya KOAH’a kıyasla daha kabadır ve 2CD’si 11,8 ms’dir (Piiril ve ark.).
                                                                    • Uzun toplam çıtırtı süresi ve solunum döngüsünde geç zamanlama.
                                                                  • Klinik Seyir**:
                                                                    • Kalp yetmezliğinin düzelmesi ile çatırtılar hızla düzelir.
                                                                  • Kuskültasyon**:
                                                                    • Tipik olarak posterior bazal.
                                                                    • Sırtüstü yatan hastalarda anterior çatırtılar alternatif nedenlerin araştırılmasını gerektirir.
                                                                  • Pulmoner Ödem**:
                                                                    • İnspiratuar faz boyunca devam eden pan-inspiratuar çatırtılara neden olabilir.

                                                                  2. Solunum Çatlakları

                                                                  • Ağırlıklı olarak inspiratuar ancak ekspirasyon sırasında da ortaya çıkabilir.
                                                                  • KOAH, bronşektazi ve IPF** ile ilişkilidir.
                                                                  • Mekanizmalar:
                                                                    • Fredberg ve Holford’un stres gevşemesi kuadrupol teorisi.
                                                                    • Sıkışmış Gaz Hipotezi**:
                                                                    • Hava yolları ekspirasyonun erken dönemlerinde kollabe olarak havayı hapseder.
                                                                    • Hava yolları boyunca artan basınç farkı yeniden açılmaya ve çatırtı oluşumuna yol açar.

                                                                  3. Duruşa Bağlı Çatlaklar (PIC)

                                                                  • Duruş değişikliklerine bağlı ince çatlaklar (örn. otururken sırtüstü yatma, pasif bacak kaldırma).
                                                                  • Tespit Prosedürü**:
                                                                    1. Oturma, sırtüstü yatma ve pasif bacak kaldırma pozisyonlarında 3 dakika sonra 8-10. interkostal aralıklarda posterior aksiller hattı oskültasyona tabi tutun.
                                                                    2. PIC: Sırtüstü/bacak kaldırma pozisyonunda mevcut ancak otururken yok.
                                                                  • Klinik Önem**:
                                                                    • İskemik kalp hastalığında yaygındır.
                                                                    • Yatar pozisyonda akciğer tabanlarında hava yolu kapanmasını düşündürür.
                                                                    • Kötü prognoz ile ilişkilidir (Yasuda ve ark.).

                                                                  4. Posttüsif Çatırtılar

                                                                  • Öksürük nöbetlerinden sonra** ortaya çıkar.
                                                                  • Kalın salgıların yerinden oynamasından kaynaklanır.
                                                                  • Şu durumlarda görülür:
                                                                    • Erken pnömoni.
                                                                    • Erken tüberküloz.
                                                                    • Akciğer apsesi.

                                                                  5. Stridor

                                                                  • Üst hava yolu tıkanıklığı** nedeniyle tiz müzik sesi.
                                                                  • Karakteristikler**:
                                                                    • Boyun üzerinde göğüs duvarından daha yüksek.
                                                                    • Öncelikli olarak inspiratuar; ekspiratuar ise bifazik.
                                                                  • İlişkili Durumlar**:
                                                                    • İnspiratuar: Ekstratorasik üst hava yolu obstrüksiyonu (örn. laringomalazi, vokal kord lezyonları).
                                                                    • Ekspiratuar: İntratorasik lezyonlar (örn. trakeomalazi, bronkomalazi).
                                                                    • Bifazik: Sabit lezyonlar (örn. stenoz).
                                                                  • Daralmış üst hava yolundaki türbülanslı hava akımı nedeniyle oluşur.

                                                                  6. Pleural Rub

                                                                  • Tanım**:
                                                                    • Hem inspiratuar hem de ekspiratuar fazlarda müzikal olmayan, kısa, ızgaramsı veya derimsi sesler.
                                                                  • Mekanizma**:
                                                                    • İltihaplı plevral yüzeyler arasında sürtünme.
                                                                  • Klinik Farklılaşma:
                                                                    • Plevral sürtünmeyi çatırtılardan ayırt etmek önemlidir.

                                                                  Keşif

                                                                  Solunum değerlendirmesi için oskültasyon uygulaması, yüzyıllar boyunca bilimsel gelişmeleri ve teknolojik yenilikleri içererek önemli ölçüde gelişmiştir.


                                                                  Eski Zamanlar: Sezgisel Gözlemler

                                                                  Hippokrates (MÖ 460-370)

                                                                    • Solunum semptomları olan hastalarda “kabarcıklanma” veya “tıkırtı” seslerini dinlemek için kulağın göğse doğrudan uygulanmasını savunmuştur.
                                                                    • Pektoriloquy*, sesin göğüste yükseltilmesi gibi terimler icat etti.

                                                                    17.-18. Yüzyıl: Sistematik Gözlemin Ortaya Çıkışı

                                                                    Giovanni Battista Morgagni (1682-1771)

                                                                      • Patolojik anatominin babası olarak bilinir.
                                                                      • Otopsiler sırasında göğüs seslerinin anatomik bulgularla ilişkilendirilmesinin önemini vurgulamıştır.

                                                                      Leopold Auenbrugger (1722-1809)

                                                                        • Inventum Novum* (1761) adlı kitabında perküsyonu bir tanı tekniği olarak tanıtmıştır.
                                                                        • Doğrudan oskültasyonla ilgili olmasa da, onun yöntemleri akciğer patolojisini anlamanın yolunu açmıştır.

                                                                        19. Yüzyıl: Modern Oskültasyonun Doğuşu

                                                                        René Laennec (1781-1826)

                                                                          • 1816’da stetoskopu icat ederek orta oskültasyonu mümkün kıldı ve De l’Auscultation Médiate (1819) yayınladı.
                                                                          • Aşağıdakiler de dahil olmak üzere solunum seslerini sınıflandırdı:
                                                                            • Krepitan raller (modern “ince çatırtılar”).
                                                                            • Sesli ve ıslıklı raller** (modern “hırıltılar”).

                                                                          William Stokes (1804-1878)

                                                                            • Solunum ve kalp hastalıklarının teşhisinde oskültasyonun önemini vurgulayarak Laennec’in çalışmalarını genişletmiştir.
                                                                            • Oskültasyonun klinik uygulamaya entegre edilmesini savundu.

                                                                            20. Yüzyıl: Teknolojik ve Kavramsal Gelişmeler

                                                                            Terimlerin Standartlaştırılması (1920’ler-1960’lar)

                                                                              • Akciğer sesleri için standartlaştırılmış isimlendirmenin tanıtılması:
                                                                                • Crackles** (“crepitations” yerine).
                                                                                • Hırıltılar**, *rhonchi* ve diğer sınıflandırmalar.
                                                                              • Seslerin perde, zamanlama ve koşullarla ilişkilendirilmesine göre farklılaştırılması.

                                                                              Elektronik Stetoskopun İcadı (1970’ler)

                                                                                • Solunum seslerinin yükseltilmesini ve kaydedilmesini sağladı.
                                                                                • Bilgisayarlı akciğer ses analizinin geliştirilmesini teşvik etti.

                                                                                Bilgisayarlı Akciğer Ses Analizi (1980’ler-1990’lar)

                                                                                  • Değerlendirmek için kantitatif yöntemler:
                                                                                    • Çatırtıların zamanlaması (örn. erken ve geç inspirasyon).
                                                                                    • Seslerin süresi ve kalınlığı (örn. Piiril ve ark.).
                                                                                  • KOAH, kalp yetmezliği ve pulmoner fibrozis gibi hastalıkların ayırt edilmesine yönelik araştırmaları kolaylaştırdı.

                                                                                  21. Yüzyıl: Hassasiyet ve Dijital Entegrasyon

                                                                                  Dijital Stetoskoplardaki Gelişmeler

                                                                                    • Yüksek kaliteli ses kaydı şunları sağlar:
                                                                                      • Solunum oskültasyon verilerinin uzaktan paylaşılması (teletıp).
                                                                                      • Yapay zeka kullanarak gerçek zamanlı analiz.

                                                                                    Akciğer Ses Analizinde Makine Öğrenimi

                                                                                    • Oskültasyon verilerini kullanarak solunum yolu hastalıklarının teşhisi için yapay zeka güdümlü araçlar.
                                                                                    • İnterstisyel akciğer hastalığı ve kalp yetmezliği gibi hastalıkların erken tespitini iyileştiren çatlak tespit algoritmaları.

                                                                                    Oskültasyonun Görüntüleme ve Biyobelirteçlerle Entegrasyonu

                                                                                    • Oskültasyon bulgularının aşağıdakilerle kombinasyonu:
                                                                                    • Görüntüleme (örn. göğüs röntgenleri, BT taramaları).
                                                                                    • Biyobelirteçler (örn. kalp yetmezliği için NT-proBNP).
                                                                                    • Geliştirilmiş teşhis hassasiyeti.

                                                                                      Gelecek Yönelimler

                                                                                      Giyilebilir Oskültasyon Cihazları

                                                                                      • Kronik hastalıkları olan hastalarda akciğer seslerinin sürekli izlenmesi.

                                                                                      AI ile Geliştirilmiş Teşhis

                                                                                      • Benzer sesler arasındaki ayrımı iyileştiren derin öğrenme algoritmaları (örneğin, kalp yetmezliği çatırtılarına karşı pulmoner fibroz çatırtıları).


                                                                                        İleri Okuma
                                                                                        1. Laënnec, R. T. H. (1819). A Treatise on Diseases of the Chest and on Mediate Auscultation. Paris: Brosson & Chaudé.
                                                                                        2. Forgacs, P. (1967). “Crackles and wheezes.” Thorax, 22(2), 161-171.
                                                                                        3. Pardee, N. E., Chan, J., Schittman, J., & Allen, R. (1976). “Breath sound intensity scores in assessing lung function.” Respiratory Medicine Journal, 22(5), 305-312.
                                                                                        4. Gavriely, N., Cugell, D. W., & Loring, S. H. (1995). “Flutter and wheeze generation: New insights into the dynamics of airway sounds.American Review of Respiratory Disease, 151(2), 637-647.
                                                                                        5. Pasterkamp, H., Kraman, S. S., & Wodicka, G. R. (1997). “Respiratory sounds: Advances beyond the stethoscope.American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 156(3), 974-987.
                                                                                        6. Sovijärvi, A. R., Dalmasso, F., Vanderschoot, J., Malmberg, P., & Righini, G. (2000). “Definition of terms for applications of respiratory sounds.European Respiratory Review, 10(77), 597-610.
                                                                                        7. Korpas, J., Sadlonova, J., & Vrabec, M. (2001). “Analysis of the crackles in lung sounds: A review.” Advances in Medical Sciences, 46(1), 25-30.
                                                                                        8. McGee, S. R. (2012). Evidence-Based Physical Diagnosis (4th ed.). Elsevier Health Sciences.
                                                                                        9. Bohadana, A., Izbicki, G., & Kraman, S. S. (2014). “Fundamentals of lung auscultation.New England Journal of Medicine, 370(8), 744-751.

                                                                                        Click here to display content from YouTube.
                                                                                        Learn more in YouTube’s privacy policy.

                                                                                        Turgor

                                                                                        Latincedeki turgere “şişmek” den türemiştir.  1857 itibariyle tıpta kullanılan bir terim haline gelmiştir.

                                                                                        • Fizikte; Farklı şekilde geçirgen bir zarla çevrili bir boşlukta bir çözelti tarafından üretilen basınç.
                                                                                        • Hücre sıvısının hücre duvarına içeriden uyguladığı bir bitki hücresinin duvar basıncıdır. Turgor, ozmotik basınç ile yakından ilgilidir. Suyun hücreye akmasına neden olur, böylece hücre hacmi artar ve hücre plazması hücre duvarına baskı yapar.
                                                                                        • Tıpta ise hücre içi ve hücreler arası boşlukta bulunan sıvı miktarının dokuya kazandırdığı esnekliktir. Klinik olarak derinin turgoru önem taşır. Şeker hastalığında göz merceğinin değişen turgoru ise patolojik olarak dikkat edilmelidir.

                                                                                        Cilt turgoru, ciltteki gerginlik durumudur. Deri turgoru, bir hastanın sıvı dengesinin değerlendirilmesi açısından klinik olarak önemlidir. Fizik muayenede oluşan deri kıvrımları ile fark edilen eksikoz durumunda cilt turgoru azalır.

                                                                                        Deri turgoru, deri (örneğin elin arkasında) başparmak ile işaret parmağı arasında alınarak ve bir deri kıvrımı oluşturularak test edilir. Bıraktıktan sonra kıvrım kalırsa (‘oluşan deri kıvrımı’), turgorun az olduğu tespit edilir. Yaşlılarda cilt turgoru fizyolojik olarak biraz azalır.

                                                                                        Sınıflandırma

                                                                                        • Normal cilt turgoru: normal elastik cilt
                                                                                        • Azalan cilt turgoru: sarkma, kırışmış cilt, cilt kıvrımları kalır, sıvı eksikliği.
                                                                                        • Artmış cilt turgoru: ödemli, şişmiş cilt, ör. Iltihaplı

                                                                                        Click here to display content from YouTube.
                                                                                        Learn more in YouTube’s privacy policy.

                                                                                        Tyndall etkisi

                                                                                        1) Tanım ve Kavramsal Çerçeve

                                                                                        Tyndall fenomeni, ışığın, gözle görünmeyecek kadar küçük parçacıklar (kolloid boyutlu tanecikler) tarafından saçılması sonucu, normalde “yolu görünmez” olan bir ışık demetinin görünür bir hüzme gibi algılanmasıdır. Günlük yaşamda bunun en sezgisel karşılığı, karanlık bir ortamda havada asılı tozların arasından geçen güneş ışınlarının “ışık sütunu” gibi seçilmesidir.

                                                                                        Oftalmolojide Tyndall fenomeni denildiğinde, daha dar ve klinik bir anlam kast edilir: yarık lamba biyomikroskopisinde ön kamaradaki (sulu mizahtaki) protein artışı ve/veya hücresel elemanlar (lökositler başta olmak üzere) nedeniyle ışık huzmesinin “dumanımsı/füme” bir görünürlük kazanması. Bu görünürlük, klinik dilde sıklıkla “flare” (parlama/sislenme) olarak adlandırılır ve özellikle üveit gibi intraoküler inflamasyon tablolarında temel muayene bulgularındandır.

                                                                                        Buradaki ana fikir şudur:

                                                                                        • Normalde sulu mizah optik olarak oldukça berraktır; ışık onun içinden geçer ama “ışığın yolu” görünmez.
                                                                                        • Protein ve hücre sayısı arttığında, ışık huzmesi bu mikroskobik öğelerle etkileşir, yön değiştirir ve gözlemciye geri saçılan fotonlar ışık yolunu görünür kılar.

                                                                                        2) Etimoloji ve Tarihsel Arka Plan

                                                                                        Fenomen, adını 19. yüzyılda yaşamış İrlandalı fizikçi John Tyndall’dan alır. Tyndall, ışığın kolloid parçacıklar tarafından saçılmasıyla oluşan görünürlük etkisini sistematik biçimde incelemiş; böylece “görünür ışık huzmesi”nin aslında ışığın kendisinden değil, ışığın ortam içindeki askıda taneciklerle etkileşiminden doğduğunu deneysel olarak vurgulamıştır.

                                                                                        Oftalmolojiye geçiş, fizikteki bu genel ilkenin göz içi sıvılara uygulanmasıyla olmuştur. Klinik pratikte yarık lamba, gözü adeta kontrollü bir “optik deney düzeneği”ne çevirir: ışık demeti dar bir kesit şeklinde ön kamaradan geçirilir ve ortamda saçılmayı artıran öğeler varsa, ışık yolu bir “ışık perdesi” gibi belirginleşir.


                                                                                        3) Fiziksel Mekanizma: Saçılmanın Optiği (Göz İçine Uygulanışı)

                                                                                        Işık saçılması, parçacık boyutu ile ışığın dalga boyu arasındaki ilişkiye göre farklı rejimlerde açıklanır:

                                                                                        • Çok küçük tanecikler (dalga boyuna göre çok küçük): Saçılma daha “Rayleigh benzeri” davranış gösterebilir; kısa dalga boyları daha belirgin saçılır.
                                                                                        • Dalga boyuna yakın ya da daha büyük tanecikler: Saçılma “Mie benzeri” bir karakter kazanır; daha karmaşık yön dağılımı ve yoğunluk profilleri oluşur.

                                                                                        Ön kamarada klinik açıdan önemli olan, bu ayrımı ezberlemekten ziyade şu sonuçtur:
                                                                                        Protein moleküllerinin ve inflamatuvar hücrelerin sayısı arttıkça, ortamın optik homojenliği bozulur; yarık lamba ışığı, bu heterojenlikten dolayı daha fazla saçılır ve “flare” artar.

                                                                                        Bu nedenle oftalmolojik Tyndall fenomeni, temel olarak bir optik görünürlük göstergesidir; “ne kadar saçılma varsa, o kadar inflamasyon şüphesi” gibi doğrudan bir denklem kurmak her zaman doğru olmasa da, pratikte inflamasyon aktivitesinin güçlü bir işaretidir.


                                                                                        4) Oküler Bariyer Fizyolojisi: Kan–Sulu Mizah Bariyeri

                                                                                        Ön kamaradaki sulu mizahın berrak kalabilmesi, yalnızca “göze bir şey karışmaması”yla değil, gözün aktif bariyer ve pompalarla sürdürülen ince ayarlı iç dengesiyle mümkündür. Burada kilit kavram kan–sulu mizah bariyeridir. Bu bariyer iki ana anatomik-fonksiyonel bileşenle ilişkilidir:

                                                                                        1. İris damar endotelinin sıkı bağlantıları (özellikle non-fenestre yapı)
                                                                                        2. Siliyer cisim epiteli (pigmente ve non-pigmente epitel tabakaları arasındaki bağlantılar ve sekresyon mekanizmaları)

                                                                                        Normal koşullarda bu bariyer, plazma proteinlerinin ve hücrelerin ön kamaraya “sızmasını” belirgin ölçüde sınırlar. Böylece sulu mizah:

                                                                                        • Düşük protein içerikli,
                                                                                        • Hücresel elemanlardan arınmış,
                                                                                        • Işığı minimum saçan
                                                                                          bir sıvı olarak kalır.

                                                                                        5) Patofizyoloji: İnflamasyon Bariyeri Nasıl “Kaldırır”?

                                                                                        Üveit ve benzeri intraoküler inflamasyonlarda, bağışıklık sistemi “göz içi ayrıcalıklı” kabul edilen bir alanda aktif hale gelir. Bu süreçte:

                                                                                        • Proinflamatuvar sitokinler ve medyatörler (ör. prostaglandinler) damar geçirgenliğini artırır.
                                                                                        • Endotel ve epitel hücrelerindeki bağlantı kompleksleri işlevsel olarak zayıflar.
                                                                                        • Plazma proteinleri (özellikle albümin ve daha büyük protein fraksiyonları) sulu mizaha geçer.
                                                                                        • Aynı zamanda inflamatuvar hücreler (öncelikle lökositler) ön kamaraya ulaşabilir.

                                                                                        Ortaya çıkan tablo iki ana muayene bulgusu üretir:

                                                                                        1. Ön kamara hücresi (cell): Yüzen beyaz hücrelerin ışık demetinde “noktasal parıltılar” şeklinde görülmesi
                                                                                        2. Ön kamara flare (Tyndall): Protein artışına bağlı, ışık demetinin “duman/sis” gibi görünür hale gelmesi

                                                                                        Bu ikisi sıklıkla birlikte bulunur ama aynı şey değildir:

                                                                                        • Cell daha çok hücresel yükü,
                                                                                        • Flare/Tyndall daha çok protein ve bariyer bozulmasını yansıtır.

                                                                                        Bazı kronik ya da tekrarlayan inflamasyonlarda, hücre sayısı dalgalanırken flare daha kalıcı bir “zemin gürültüsü” gibi sürebilir; bu, bariyer hasarının veya damar geçirgenliğinin uzun süreli artışının klinik izdüşümü olabilir.


                                                                                        6) Klinik Muayene: Yarık Lamba ile Tyndall Fenomeninin Görülmesi

                                                                                        Yarık lamba muayenesinde Tyndall fenomeni, belirli bir optik düzenle en net şekilde ortaya çıkar:

                                                                                        • Oda ışığı azaltılır (kontrast artırılır).
                                                                                        • Yarık lamba ışığı dar bir “yarık” şeklinde odaklanır ve ön kamaradan geçirilir.
                                                                                        • Gözlemci, ışık demetinin geçtiği hacmi mikroskopla izler.

                                                                                        Normal gözde: ışık demeti, kornea ve lens yüzeylerinden yansımalar verebilir ama ön kamarada “ışık yolunun içi” belirgin değildir.
                                                                                        Flare varlığında: ışığın geçtiği hacim, dumanlı bir tünel gibi seçilir; bazen “sütlü” bir parlaklık şeklinde tarif edilir.

                                                                                        Klinik pratikte flare’in derecelendirilmesi için klasik ölçekler kullanılabilir; daha modern yaklaşım ise lazer flare fotometresi gibi cihazlarla saçılmayı nicel ölçmeye çalışır. Ancak günlük muayenede yarık lamba, hâlâ en temel “göz içi inflamasyon penceresi”dir.


                                                                                        7) Ayırıcı Klinik Anlam: Üveit Dışında Ne Söyler?

                                                                                        Tyndall fenomeni en çok anterior üveit ile özdeşleşmiş olsa da, ön kamarada protein artışına yol açan farklı süreçlerde de görülebilir. Örnek klinik bağlamlar:

                                                                                        • Cerrahi sonrası inflamasyon (örn. katarakt cerrahisi sonrası erken dönemde bariyer geçirgenliği)
                                                                                        • Travma sonrası bariyer bozulması
                                                                                        • Bazı sekonder inflamatuvar yanıtlar (örn. iris dokusunu irrite eden süreçler)
                                                                                        • Daha nadir olarak, ön kamaraya protein girişini artıran vasküler-permeabilite değişiklikleri

                                                                                        Burada önemli olan, Tyndall fenomeninin tek başına “etiket koydurmaması”dır: Flare, bir fenomen olarak “ortamda saçılmayı artıran protein/tanecik var” der; bunun nedenini klinik bağlam, semptomlar (ağrı, fotofobi), diğer muayene bulguları (keratik presipitatlar, sineşi, miyozis vb.) ve gerektiğinde laboratuvar/ görüntüleme tamamlar.


                                                                                        8) Evrimsel ve Biyolojik Perspektif: “Şeffaflık” Neden Bu Kadar Kırılgan?

                                                                                        Gözün optik sisteminin büyük bir kısmı, evrimsel olarak “görmeyi mümkün kılan” bir mimari üzerine kuruludur: saydam dokular (kornea, lens) ve optik olarak berrak sıvılar (aköz ve vitreus) ışığın hedefe minimum kayıpla ulaşmasını sağlar. Bu saydamlık bir “lüks” değil, görmenin temel koşuludur; fakat biyolojik açıdan pahalı bir koşuldur:

                                                                                        • Şeffaflık, “damarsızlık” ve “düşük hücresellik” gibi özelliklerle birlikte gelir.
                                                                                        • Bu da dokuların savunma kapasitesini sınırlayabilir; bağışıklık yanıtının şiddetli olması, optik kaliteyi hızla bozar.
                                                                                        • Bu nedenle göz içi, bağışıklık yanıtını dikkatle düzenleyen özel mekanizmalarla “kontrollü” tutulur.

                                                                                        İnflamasyon başladığında, savunma lehine açılan kapı (protein/hücre geçişi), görme lehine kapatılmış düzeni bozar. Tyndall fenomeni, bu biyolojik gerilimin optik bir imzası gibidir:
                                                                                        Savunma artınca, şeffaflık kaybolur; şeffaflık kaybolunca ışık görünür hale gelir.


                                                                                        9) Terminoloji Notları: “Tyndall”, “Flare”, “Hücre”

                                                                                        Klinik yazında kavramlar kimi zaman üst üste biner. Netleştirmek için:

                                                                                        • Tyndall fenomeni (oftalmolojide) ≈ yarık lamba ile flare’in görünür hale gelmesi
                                                                                        • Flare = ön kamarada protein artışına bağlı saçılma
                                                                                        • Cell = ön kamarada hücresel elemanların ışık yolunda görülmesi

                                                                                        Bu ayrım, hem hastalık aktivitesini izlerken hem de tedavi yanıtını değerlendirirken anlamlıdır: hücre sayısı hızla düşebilirken flare daha yavaş gerileyebilir; ya da tam tersi bazı tablolar, “hücre yoğun ama flare sınırlı” bir görünüm sergileyebilir.


                                                                                        Keşif

                                                                                        Işığın görünmez olması, aslında onun yokluğundan değil; genellikle fazla düzenli, fazla “temiz” bir ortamda ilerlemesinden kaynaklanır. İnsanlık tarihi boyunca ışık, çoğu zaman yalnızca aydınlattığı nesneler aracılığıyla fark edilmiştir. Onun yolunun bizzat görünür hale gelmesi ise, ancak ortamın mikroskobik ölçekte “bozulmasıyla” mümkün olmuştur. Tyndall fenomeninin hikâyesi, tam da bu bozulmanın bilimsel olarak fark edilmesiyle başlar.


                                                                                        Erken Gözlemler: Fenomen Vardı, Adı Yoktu

                                                                                        Antik ve erken modern dönemlerde ışığın sis, duman veya tozlu hava içinde “sütunlar” halinde görünmesi sıradan bir doğa olayı olarak algılanıyordu. Rönesans ressamlarının atölye tasvirlerinde ya da barok dönemin dinsel tablolarında pencereden süzülen ışık huzmeleri sıkça betimlenmişti; fakat bu, estetik bir ayrıntıydı, fiziksel bir soru değil. Işığın neden bazen görünür, bazen görünmez olduğu uzun süre sistematik olarak sorgulanmadı.

                                                                                        17. ve 18. yüzyıllarda optik bilimi gelişirken, Isaac Newton ışığın kırılması ve tayfı üzerine yoğunlaşmış, Christiaan Huygens dalga kuramını ortaya koymuştu. Ancak her iki yaklaşım da, ışığın ortam içindeki askıda parçacıklarla etkileşimi konusuna yalnızca dolaylı olarak değiniyordu. Sorunun kendisi henüz net biçimde sorulmamıştı.


                                                                                        19. Yüzyıl: Deneysel Fiziğin Sahneye Çıkışı

                                                                                        1. yüzyıl, doğa olaylarının “gözle görülürlük” düzeyinden çıkarılıp ölçülebilir ve tekrarlanabilir deneylere dönüştürüldüğü bir dönemdi. Buhar, gazlar, kolloid çözeltiler ve atmosfer fiziği, sanayi devriminin de etkisiyle yoğun biçimde inceleniyordu. İşte bu bağlamda, ışığın bulutlu ya da partikül içeren ortamlardaki davranışı ilk kez merkezi bir problem haline geldi.

                                                                                        Bu dönemde sahneye çıkan isimlerden biri, İrlandalı fizikçi John Tyndall oldu. Tyndall, yalnızca bir teorisyen değil, aynı zamanda son derece yetkin bir deneyciydi. Londra’daki Royal Institution’da yaptığı halka açık deney gösterileri, bilimi akademi duvarlarının dışına taşıyordu.


                                                                                        John Tyndall ve Fenomenin Tanımlanması

                                                                                        Tyndall’ın temel katkısı, ışığın kolloid boyuttaki parçacıklar tarafından saçıldığında ışık demetinin yolunun görünür hale geldiğini deneysel olarak göstermesiydi. Saf hava ya da saf sıvı içinde ilerleyen ışık görünmezken, ortama çok küçük parçacıklar eklendiğinde ışık bir “hüzme” gibi seçilebiliyordu.

                                                                                        Tyndall bu etkiyi yalnızca betimlemekle kalmadı; onu sistematik biçimde inceledi:

                                                                                        • Parçacık yoğunluğu arttıkça saçılmanın arttığını,
                                                                                        • Parçacık boyutu ile saçılmanın karakterinin değiştiğini,
                                                                                        • Ortamın kimyasal saflığının optik davranışı doğrudan etkilediğini

                                                                                        gösterdi. Böylece fenomen, mistik bir “ışık oyunu” olmaktan çıkıp, madde–ışık etkileşiminin ölçülebilir bir sonucu haline geldi. Zamanla bu etki, onun adıyla anılmaya başlandı.


                                                                                        Fizikten Biyolojiye: Optik İlkenin Yeni Alanlara Yayılması

                                                                                        1. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında, fiziksel optik ilkeleri biyolojik dokulara uygulama fikri güç kazandı. Mikroskopi, histoloji ve tıbbi görüntüleme alanlarında ışığın saçılması, yalnızca bir “artefakt” değil, bilgi taşıyan bir işaret olarak görülmeye başlandı.

                                                                                        Bu düşünce değişimi, oftalmolojide özel bir yankı buldu. Göz, hem biyolojik bir organ hem de optik bir sistemdi. Üstelik göz içindeki sıvılar, ideal birer “doğal deney ortamı” sunuyordu: normalde son derece berrak, fakat patolojik durumlarda hızla değişen bir optik yapı.


                                                                                        Oftalmolojide Dönüm Noktası: Yarık Lamba ve Ön Kamara

                                                                                        1. yüzyılın başlarında yarık lamba biyomikroskobunun geliştirilmesi, Tyndall fenomeninin klinik hayata girişini mümkün kıldı. Artık hekim, dar ve yoğun bir ışık demetini gözün ön kamarasından geçirerek, sulu mizahın optik özelliklerini doğrudan gözlemleyebiliyordu.

                                                                                        Normal gözde ışık sessizce geçiyor, varlığını belli etmiyordu. Ancak inflamasyon geliştiğinde, sulu mizaha geçen proteinler ve hücresel elemanlar ışığı saçıyor; böylece ışığın yolu, tıpkı karanlık ve tozlu bir ahırda görünen güneş ışınları gibi görünür hale geliyordu. Fizikte tanımlanmış bir fenomen, burada klinik bir bulguya dönüşüyordu.

                                                                                        Bu aşamada Tyndall fenomeni, oftalmolojide şu anlamı kazandı:
                                                                                        Işığın görünür hale gelmesi, göz içi ortamın artık “optik olarak saf” olmadığını, biyolojik bir sürecin bu saflığı bozduğunu gösteriyordu.


                                                                                        Üveit Çağı: Fenomenin Klinik Merkeziliği

                                                                                        1. yüzyıl boyunca üveit, giderek daha iyi tanımlanan bir hastalık grubu haline geldi. İmmünoloji geliştikçe, gözün bağışıklık sistemiyle ilişkisi daha net anlaşıldı. Bu süreçte Tyndall fenomeni, anterior üveitin en temel muayene işaretlerinden biri olarak yerleşti.

                                                                                        Buradaki kritik nokta şuydu:
                                                                                        Tyndall fenomeni, yalnızca “iltihap var” demiyordu; kan–sulu mizah bariyerinin fonksiyonel olarak bozulduğunu, proteinlerin ön kamaraya geçtiğini, yani gözün iç dengesinin sarsıldığını gösteriyordu. Böylece fenomen, patofizyolojinin optik dile çevrilmiş hali oldu.


                                                                                        Nicelleştirme Dönemi: Gözle Görülenden Ölçülebilire

                                                                                        1. yüzyılın son çeyreğinde, lazer teknolojisinin tıbba girmesiyle birlikte Tyndall fenomeni artık yalnızca nitel bir gözlem olmaktan çıkmaya başladı. Lazer flare fotometreleri, ön kamaradaki saçılan ışık miktarını sayısal değerlere dönüştürdü.

                                                                                        Bu gelişme, özellikle şu alanlarda yeni kapılar açtı:

                                                                                        • Üveit aktivitesinin objektif takibi
                                                                                        • Cerrahi sonrası inflamasyonun hassas ölçümü
                                                                                        • Klinik gözlemciler arasındaki subjektif farklılıkların azaltılması

                                                                                        Böylece Tyndall’ın 19. yüzyılda laboratuvarda tanımladığı optik etki, 21. yüzyılda dijital veriye dönüşmüş oldu.


                                                                                        Güncel Araştırmalar: Molekülden Algoritmaya

                                                                                        Günümüzde Tyndall fenomeni, klasik tanımını aşarak daha geniş bir araştırma alanına yayılmış durumdadır. Modern çalışmalar, yalnızca “ışık saçılıyor mu?” sorusunu değil, hangi proteinler, hangi hücresel dağılım ve hangi inflamatuvar yollar bu saçılmaya katkıda bulunuyor sorularını ele almaktadır.

                                                                                        Aynı zamanda yapay zekâ destekli görüntü analizleri, yarık lamba görüntülerindeki mikroskobik parlaklık değişimlerinden inflamasyon derecesini otomatik olarak tahmin etmeye çalışmaktadır. Böylece Tyndall fenomeni, insan gözünün algıladığı bir optik ipucundan, makine öğrenmesinin işlediği bir veri desenine dönüşmektedir.


                                                                                        Süreklilik

                                                                                        Tyndall fenomeninin hikâyesi, ışığın bir ahırda görünür hale gelmesiyle başlayan basit bir gözlemden, göz içi inflamasyonun moleküler ve sayısal analizine uzanan uzun bir süreklilik gösterir. Aynı fiziksel ilke, yüzyıllar boyunca farklı bağlamlarda yeniden yorumlanmış; her dönemde bilimin elindeki araçlara göre yeni bir anlam kazanmıştır. Bu süreklilik, fenomenin yalnızca tarihsel bir merak değil, yaşayan ve dönüşen bir bilimsel kavram olduğunu ortaya koyar.


                                                                                        İleri Okuma

                                                                                        1. Tyndall, J. (1861). On the absorption and radiation of heat by gases and vapours, and on the physical connexion of radiation, absorption, and conduction. Philosophical Transactions of the Royal Society of London, 151, 1–36.
                                                                                        2. Tyndall, J. (1869). On the blue colour of the sky, the polarization of skylight, and on the polarization of light by cloudy matter generally. Proceedings of the Royal Society of London, 17, 223–233.
                                                                                        3. Rayleigh, Lord (Strutt, J. W.). (1871). On the scattering of light by small particles. Philosophical Magazine, 41, 447–454.
                                                                                        4. Rayleigh, Lord (Strutt, J. W.). (1899). On the transmission of light through an atmosphere containing small particles in suspension, and on the origin of the blue of the sky. Philosophical Magazine, 47, 375–384.
                                                                                        5. Mie, G. (1908). Beiträge zur Optik trüber Medien, speziell kolloidaler Metallösungen. Annalen der Physik, 25, 377–445.
                                                                                        6. Abbe, E. (1913). The theory of the microscope. Proceedings of the Bristol Naturalists’ Society, 1, 200–261.
                                                                                        7. Koeppe, L. (1919). Die Spaltlampenmikroskopie des Auges. Urban & Schwarzenberg, Berlin.
                                                                                        8. Goldmann, H. (1938). Zur Biomikroskopie des vorderen Augenabschnittes. Ophthalmologica, 96, 90–102.
                                                                                        9. Duke-Elder, S. (1954). System of Ophthalmology, Vol. II: The Anatomy of the Visual System. Henry Kimpton, London.
                                                                                        10. Duke-Elder, S., Perkins, E. S. (1966). System of Ophthalmology, Vol. IX: Diseases of the Uveal Tract. Henry Kimpton, London.
                                                                                        11. Nussenblatt, R. B., Palestine, A. G. (1989). Uveitis: Fundamentals and Clinical Practice. Raven Press, New York. ISBN: 0-88167-518-4.
                                                                                        12. Whitcup, S. M., Nussenblatt, R. B. (1997). Advances in the immunopathogenesis of uveitis. British Journal of Ophthalmology, 81, 313–317.
                                                                                        13. Jabs, D. A., Nussenblatt, R. B., Rosenbaum, J. T. (2005). Standardization of uveitis nomenclature for reporting clinical data. Results of the First International Workshop. American Journal of Ophthalmology, 140(3), 509–516. doi:10.1016/j.ajo.2005.03.057.
                                                                                        14. Herbort, C. P., Tugal-Tutkun, I., Neri, P. (2007). Light scattering and flare measurement in uveitis. International Ophthalmology, 27, 91–98.
                                                                                        15. Forrester, J. V., Dick, A. D., McMenamin, P. G., Lee, W. R. (2010). The Eye: Basic Sciences in Practice. 3rd ed. Elsevier, London. ISBN: 978-0-7020-2988-2.
                                                                                        16. Nussenblatt, R. B., Whitcup, S. M. (2010). Uveitis: Fundamentals and Clinical Practice. 4th ed. Mosby Elsevier, Philadelphia. ISBN: 978-0-323-04326-1.
                                                                                        17. Lardenoye, C. W. T. A., van Kooij, B., Rothova, A. (2011). Impact of laser flare photometry on management of anterior uveitis. American Journal of Ophthalmology, 152(3), 414–421.
                                                                                        18. Forrester, J. V., Dick, A. D., McMenamin, P. G., Lee, W. R. (2015). The Eye: Basic Sciences in Practice. 4th ed. Elsevier, London. ISBN: 978-0-7020-5554-6.
                                                                                        19. Kanski, J. J., Bowling, B. (2016). Kanski’s Clinical Ophthalmology: A Systematic Approach. 8th ed. Elsevier, London. ISBN: 978-0-7020-5572-0.
                                                                                        20. Herbort, C. P., Rao, N. A., Mochizuki, M. (2017). International criteria for the diagnosis of ocular sarcoidosis. Ocular Immunology and Inflammation, 25(4), 1–8.
                                                                                        21. Agrawal, R., Murthy, S., Sangwan, V., Biswas, J. (2018). Current approach in diagnosis and management of anterior uveitis. Indian Journal of Ophthalmology, 66(9), 1234–1242.
                                                                                        22. Tugal-Tutkun, I., Herbort, C. P. (2019). Laser flare photometry: A noninvasive quantitative method to measure intraocular inflammation. Ocular Immunology and Inflammation, 27(2), 1–9.
                                                                                        23. Sznitman, R., Becker, C., Kafatos, I. (2021). Automated slit-lamp image analysis for quantification of anterior chamber inflammation. Translational Vision Science & Technology, 10(6), 1–13.
                                                                                        24. Chen, M., Xu, H. (2023). Immune privilege and intraocular inflammation: revisiting classical concepts. Progress in Retinal and Eye Research, 92, 101107.


                                                                                        Solunan oksijen fraksiyonu

                                                                                        Fraction of inspired oxygen (FiO2)

                                                                                        Solunan hava hacmindeki oksijen molekülünün yüzdesini ifade eder.

                                                                                        • Normal değer %21’dir. Oksijenle zenginleştirilmiş hava, 0.21’den daha yüksek bir FiO2’ye sahiptir; % 100 oksijen 1.00 değeriyle gösterilir. FiO2, oksijen toksisitesini önlemek için mekanik ventilasyonda bile tipik olarak 0,5’in altında tutulur.
                                                                                        • Nefes almakta zorluk çeken hastalara oksijen bakımından zenginleştirilmiş hava verilir, bu da atmosferden daha yüksek bir FiO2 anlamına gelir.
                                                                                        • Genellikle tıpta kullanılan FiO2, gaz değişimine katılan oksijen yüzdesini temsil etmek için kullanılır. Barometrik basınç değişirse, FiO2 sabit kalırken, kısmi oksijen basıncı barometrik basınçtaki değişiklikle değişir.

                                                                                        Klinik

                                                                                        • Pulmoner hastalığı olan bir hastanın oksijenlenmesini iyileştirmek için solunum havası gerekirse oksijenle zenginleştirilebilir.
                                                                                        • Saf oksijen solumasında, FiO2 0,21 yerine örneğin 1,00’dür.

                                                                                        Bulut

                                                                                        Eski Türkçedeki bula- fiilinden türemiştir.

                                                                                        Proto Germanik dilde *klūtaz, *klutaz (“yumru, kitle, küme yığın)’dan türeyen cloud ve İndo-Germanik dilde u̯elg „ıslak, nemli“ ‘den ise Wolke türemiştir. 

                                                                                        Bulut, havada bulunan kristaller, damlalar içeren buhar kümelenmesidir. Bu kümelenmenin içinde bulunan maddelerin gökyüzünde yükseklere çıkıldıkça hava soğuduğundan havadaki su buharı yoğunlaşır ve küçük damlacıkları oluşturur. Bu damlalar birleşerek daha büyük damlaları meydana getirebilir ve maddenin havada kalmasını sağlayan dengeyi bozarak yeryüzüne yağış olarak düşebilir. Bu yağışa yağmur diyoruz.

                                                                                        Güneş ışığı atmosferden geçerken mavi dalga boyundaki ışınlar daha fazla saçıldığı için gökyüzü mavi renkte görünür. Havada kümelenen gazlardan geçerken ise her türlü dalga boyundaki ışığı yansıttığından bulutlar beyaz renklidir.

                                                                                        Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/b/bf/Clouds_Atlas2.png