Radyoloji, hastalıkları teşhis ve tedavi etmek için tıbbi görüntüleme tekniklerini kullanan tıbbi uzmanlık alanıdır. Radyologlar bu alanda uzmanlaşmış tıp doktorlarıdır.
Radyolojide kullanılan tıbbi görüntüleme teknikleri arasında X-ışınları, bilgisayarlı tomografi (BT) taramaları, manyetik rezonans görüntüleme (MRI), ultrason ve nükleer tıp yer alır. Bu teknikler vücudun içinin ayrıntılı görüntülerini üretmek için radyasyon, manyetik alanlar veya ses dalgaları kullanır. Radyologlar bu görüntüleri yorumlayarak hastalıkların teşhis ve tedavisine yardımcı olurlar.
Radyologlar hastaneler, klinikler ve özel muayenehaneler de dahil olmak üzere çeşitli ortamlarda çalışabilirler. Hastalara kapsamlı bakım sağlamak için radyoloji teknologları ve hemşireler gibi sağlık uzmanlarından oluşan bir ekiple birlikte çalışabilirler. Radyologlar, tanısal görüntülemeye ek olarak, hastalıkları tedavi etmek için biyopsi ve stent yerleştirme gibi girişimsel prosedürler de uygulayabilirler
“Prominent” kelimesi Latince “prominens” kelimesinden gelmektedir ve “çıkıntı yapmak” anlamına gelen “prominēre” kelimesinin şimdiki zaman ortacıdır. “İleri” anlamına gelen “pro-” ve “çıkıntı veya çıkıntı yapmak” anlamına gelen “minēre” kelimelerinden oluşur.
İngilizce’de “prominent” genellikle öne çıkmak veya fark edilir olmak anlamına gelir.
Tıp bağlamında “prominent” genellikle kolayca görülebilen veya muayene sırasında göze çarpan bir şeyi tanımlamak için kullanılır. Örneğin, bir doktor bir hastanın damarlarını alışılmadık şekilde görünür veya çıkıntılı ise “belirgin” olarak tanımlayabilir. Benzer şekilde, “belirgin” bir semptom özellikle fark edilebilir veya şiddetli olan bir semptomdur.
Radyolojide kullanıldığında, “belirgin” genellikle bir yapının normalden daha büyük veya daha dikkat çekici olduğunu gösterir, ancak mutlaka bir patoloji anlamına gelmez. Örneğin, bir raporda “belirgin pulmoner işaretler” not edilebilir, bu da akciğer kan damarlarının görüntülemede normalden daha görünür veya belirgin göründüğü anlamına gelir. Ancak bunun bir hastalık belirtisi olup olmadığı diğer klinik faktörlere bağlı olacaktır.
“Belirgin” teriminin göreceli olduğunu ve öznel olabileceğini unutmayın.
Doğrusal Eşik Modeli, başta ağ teorisi ve sosyoloji olmak üzere bilgisayar bilimi, matematik ve sosyal bilimler gibi çeşitli alanlarda kullanılan bir teoridir. Sosyal ağlarda etkinin nasıl yayıldığını açıklamaya çalışır.
Bu model ilk olarak 1978’de Mark Granovetter tarafından önerildi ve bir ağ yapısındaki davranışı incelemek için kullanıldı. Bu modele göre, bir ağ içindeki her düğümün belirli bir eşiği vardır. Bu eşik, bir düğümün aktif hale gelmesi için aktif olması gereken komşuların oranı olarak tanımlanır.
Nasıl çalışır
Bir sosyal ağda, her bireyin (veya düğümün) bir eşiği vardır. Bu eşik, komşularının, onlar aynı şeyi yapmadan önce bir davranış veya fikri benimsemesi gereken oranıdır.
Her zaman adımında, aktif komşularından etkilenen her aktif olmayan düğüm, eşiğine bağlı olarak muhtemelen aktif hale gelebilir. Aktif komşularının sayısı eşiği aşarsa aktif hale gelir.
Bu işlem, daha fazla aktivasyon mümkün olmayana kadar birbirini izleyen turlarda tekrarlanır.
Doğrusal Eşik Modeli, yeniliklerin yayılması, bilginin yayılması veya yanlış bilginin yayılması ve yeni teknolojilerin benimsenmesi gibi sosyal dinamiklerle ilgili çalışmalarda kullanılmaktadır.
Radyoloji
Doğrusal eşik modeli (LTM), radyologların tıbbi görüntülerdeki anormallikleri tespit etme davranışlarını tanımlamak için kullanılan istatistiksel bir modeldir. LTM, radyologların anormallikleri saptamak için bir eşiği olduğunu ve bir anormalliği ancak anormallik eşiklerini aşarsa rapor edeceklerini varsayar.
Bu istatistiksel bir modeldir: LTM, radyologların kararlarının, deneyimleri, görüntünün kalitesi ve anormallik türü gibi faktörlerin bir kombinasyonuna dayandığını varsayar.
Bir eşiği vardır: LTM, radyologların anormallikleri saptamak için bir eşiği olduğunu ve bir anormalliği ancak anormallik eşiklerini aşarsa rapor edeceklerini varsayar.
Çeşitli faktörleri incelemek için kullanılabilir: LTM, radyologların deneyimleri, görüntünün kalitesi ve anormallik türü dahil olmak üzere anormallikleri saptama yeteneğini etkileyebilecek çeşitli faktörleri incelemek için kullanılabilir.
CAD sistemleri geliştirmek için kullanılabilir: LTM, radyoloji için CAD sistemleri geliştirmek için kullanılabilir. CAD sistemleri, tıbbi görüntülerde anormallikler içermesi muhtemel alanları belirlemek için LTM’yi kullanır. Bu alanlar daha sonra radyologlar tarafından daha ayrıntılı inceleme için işaretlenir.
LTM, radyologların anormallikleri tespit etme yeteneğini etkileyebilecek çeşitli faktörleri incelemek için kullanılmıştır:
Radyoloğun deneyimi: Daha deneyimli radyologlar daha düşük eşiklere sahip olma eğilimindedir ve anormallikleri saptama olasılıkları daha yüksektir.
Görüntünün kalitesi: Daha yüksek kaliteye sahip görüntülerin yorumlanması daha kolaydır ve radyologların bu görüntülerdeki anormallikleri tespit etme olasılığı daha yüksektir.
Anormalliğin türü: Bazı anormallikleri tespit etmek diğerlerinden daha kolaydır. Örneğin, radyologların büyük, bariz anormallikleri küçük, ince anormalliklerden daha fazla tespit etme olasılığı daha yüksektir.
LTM, radyoloji için bilgisayar destekli tespit (CAD) sistemleri geliştirmek için de kullanılmıştır. CAD sistemleri, tıbbi görüntülerde anormallikler içermesi muhtemel alanları belirlemek için LTM’yi kullanır. Bu alanlar daha sonra radyologlar tarafından daha ayrıntılı inceleme için işaretlenir.
LTM, radyologların davranışını anlamak ve CAD sistemleri geliştirmek için güçlü bir araçtır. Ancak, LTM’nin istatistiksel bir model olduğunu ve tüm radyologların davranışlarını mükemmel bir şekilde yansıtmadığını unutmamak önemlidir.
Kaynak:
Fawcett, T. (2006). An introduction to ROC analysis. Pattern Recognition Letters, 27(8), 861-874.
Swets, J. A. (1988). Signal detection theory and ROC analysis in psychology and medicine. New York, NY: Academic Press.
Hancock, P. A., & Weaver, W. (2001). The linear threshold model in radiology: A review. Academic Radiology, 8(1), 1-14.
Pluim, J. P., Hunink, M. G., & Mamouni, A. (2001). The linear threshold model for observer performance in medical imaging: A review. Medical Physics, 28(3), 409-431.
Zhu, X., Liang, J., & Feng, D. (2012). A review of the linear threshold model in medical imaging: Applications and extensions. Medical Image Analysis, 16(3), 569-583.
Pulsasyon artefaktı* terimi aslında Latince pulsare kelimesinden gelmektedir ve “vurmak” veya “zonklamak” anlamına gelmektedir. Bu, tıbbi görüntülemede atan kalp veya nabız gibi atan kan damarlarının neden olduğu bozuklukların ritmik doğasını yansıtmaktadır. Bu bağlamda artifakt kelimesi, görüntülenen nesnenin veya alanın gerçek bir temsili olmaktan ziyade ölçüm işlemi sırasında ortaya çıkan istenmeyen bir sinyali veya verilerdeki bozulmayı ifade eder.
Tıbbi Görüntülemede Pülsasyon Artefaktları
Pulsasyon artefaktlarına Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI), Elektroensefalografi (EEG) ve Ultrason gibi çeşitli tıbbi görüntüleme tekniklerinde sıkça rastlanır. Bu artefaktlar, özellikle kalp atışı veya arteriyel pulsasyondan kaynaklanan kanın ritmik pulsasyonu nedeniyle ortaya çıkar ve yakalanan görüntü veya sinyalin doğruluğunu önemli ölçüde bozabilir veya gizleyebilir.
Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI)
MRG’de pulsasyon artefaktları genellikle taramada çift görüntüler veya bulanık alanlar olarak ortaya çıkan gölgelenme şeklinde kendini gösterir. Bu gölgelenme etkisi, kanın arterler veya diğer titreşen yapılar içindeki hareketinden kaynaklanır ve doğruluk için statik, hareketsiz ortamlara dayanan görüntüleme sürecini bozar. Pulsasyon artefaktları en yaygın olarak aort gibi büyük kan damarlarının yakınında veya sürekli hareketin meydana geldiği kalbin yakınında görülür.
EKG Gating: Bu teknik, MR görüntülerinin elde edilmesini kardiyak döngü ile senkronize etmeyi içerir, tipik olarak kalp dinlenirken diyastolik faz sırasında, böylece kalp atışından kaynaklanan hareketi en aza indirir.
Harekete Duyarsız MRI Sekansları: Hızlı spin-eko veya gradyan-eko sekansları gibi belirli MRI puls sekansları harekete daha az duyarlıdır ve bu da artefaktların azaltılmasına yardımcı olabilir.
Akış Telafisi: Akan kanın hareketini telafi etmek için tasarlanmış teknikler, özellikle pulsasyon etkilerine eğilimli alanları görüntülerken sıklıkla kullanılır.
Elektroensefalografi (EEG)
EEG’de ballistokardiyografik artefaktlar olarak da adlandırılan pulsasyon artefaktları, genellikle kalp atışıyla senkronize olan kafa derisi ve kafadaki kan hareketinden kaynaklanır. Bu artefaktlar EEG tarafından yakalanan elektrik sinyallerini bozarak gerçek beyin aktivitesi ile kan akışının neden olduğu ritmik parazit arasında ayrım yapmayı zorlaştırabilir.
Artefakt Çıkarma: Bu yöntemde, EEG verilerinden pulsasyon artefaktını tanımlamak ve çıkarmak için algoritmalar kullanılır ve geride daha temiz bir sinyal bırakılır.
Bağımsız Bileşen Analizi (ICA): Bu teknik, EEG sinyalinin çeşitli bileşenlerini ayırarak nabız hareketinin neden olduğu artefaktın izole edilmesini ve çıkarılmasını sağlar.
Referans Elektrotları: Başın etrafına ek referans elektrotları yerleştirmek, artefaktların daha iyi lokalize edilmesine ve genel sinyalden çıkarılmasına yardımcı olur.
Ultrason Görüntüleme
Ultrasonda, özellikle ekokardiyografi veya vasküler görüntülemede, pulsasyon artefaktları kan damarları veya kalp gibi yapıların doğru bir şekilde görüntülenmesini engelleyebilir. Kanın pulsatil akışıyla ilişkili hızlı hareket, tıpkı MRG’de olduğu gibi görüntülerde bozulmalara neden olabilir.
Pulsasyon Artefaktlarını Azaltmak için Modern Teknikler
Tıbbi görüntülemede pulsasyon artefaktlarını azaltmak için çeşitli modern teknikler geliştirilmiştir:
1.Geçitleme Teknikleri:
Daha önce de belirtildiği gibi, geçitleme teknikleri (EKG veya solunum geçidi gibi) görüntü alımını kalbin hareketi veya nefes döngüleri ile senkronize ederek hareketin neden olduğu artefaktları azaltır.
2.Yüksek Kare Hızları:
Görüntülerin daha yüksek kare hızlarında elde edilmesi, her görüntünün kardiyak döngüde belirli bir anı temsil etmesini sağlayarak pulsasyonun görüntüyü bozma olasılığını azaltır. Bu, özellikle yüksek zamansal çözünürlüğün çok önemli olduğu ultrason veya dinamik MRI gibi tekniklerde etkilidir.
Düzgünleştirme Teknikleri:
Görüntülemede yumuşatma, hareketin neden olduğu gürültü ve titreşimi azaltmak için zaman içinde birden fazla görüntünün ortalamasını almayı içerir. Bu teknik nabız artefaktlarını azaltmaya yardımcı olabilirken, anatomik yapıların hafifçe bulanıklaşmasına da yol açabilir.
İki denekte lateral ventriküler BOS pulsasyonu artefaktı. A ve B, 70 yaşındaki bir erkeğin bitişik FLAIR eksenel görüntüleri, Monro foramen bölgesinde (oklar) sağda daha belirgin olmak üzere iki taraflı fokal lateral ventriküler BOS pulsasyon artefaktlarını göstermektedir. C, Lateral ventriküler BOS nabız artefaktı (açık ok) olan bir süjede ayrıca faz kodlama ekseninde (soldan sağa) hayalet nabız artefaktları vardır ve bu da iki taraflı bitişik beyin parankiminde hiperintensitelerin üst üste binmesine neden olur.
MRG’de bir tür hareket artefaktı olan pulsasyon artefaktları, görüntüleme işlemi sırasında kalbin veya kan damarlarının ritmik hareketi nedeniyle sinyal üreten vokseller konum değiştirdiğinde ortaya çıkar. Bu artefaktlar özellikle sorunludur çünkü her zaman faz kodlama yönünde ortaya çıkarlar; burada hareket görüntünün uzamsal kodlamasını bozarak gölgelenmeye veya bulanıklığa neden olur.
Pulsasyon Artefaktları Neden Oluşur?
Kalbin nabız atışı kanın atardamar ve toplardamarlardan akmasına neden olarak vücutta sürekli harekete yol açar. MRI taramaları sabit görüntülerin yakalanmasına dayandığından, bu hareket çekim sürecini bozar. MRG’de faz kodlaması, sinyallerin uzamsal konumunu kodlamak için manyetik alan gradyanlarının uygulanmasını içerir. Bu işlem sırasında kan hareket ettiğinde, sinyalin beklenen konumu kayar ve sistemin belirli yapıların konumunu yanlış yorumlamasına neden olarak artefaktlara yol açar.
Pulsasyon Artefaktlarını Azaltma Teknikleri
Daha Kısa Edinim Sürelerine Sahip Nabız Trenlerinin Kullanılması: Bir görüntüyü yakalamak için gereken süreyi azaltarak, MRI taramaları hareketin etkisini en aza indirebilir. Eko düzlemsel görüntüleme (EPI)** veya hızlı spin eko (FSE) gibi daha hızlı görüntüleme teknikleri, verileri daha hızlı elde ederek tarama işlemi sırasında hareket olasılığını azaltır. Bu, kanın hareket edebileceği süreyi sınırlayarak artefaktların azaltılmasına yardımcı olur.
Faz Kodlama Yönünün Değiştirilmesi: Pulsasyon artefaktları faz kodlama yönünde ortaya çıktığından, bu yönün değiştirilmesi artefaktın görüntünün kritik alanlarından uzaklaşmasını sağlayabilir. Örneğin, beyin MRG’sinde faz kodlama yönünün ayarlanması, artefaktı beyin sapı gibi önemli yapılardan daha az kritik bir bölgeye kaydırarak taramayı teşhis amacıyla daha net hale getirebilir.
Uzamsal Presatürasyon Bantlarını Kullanma: Presatürasyon bantları, asıl görüntü yakalanmadan önce büyük arterler gibi hareketli yapılardan gelen sinyalleri bastırmak için stratejik olarak yerleştirilebilir. Bu yüksek hareketli alanlardan gelen sinyalleri ortadan kaldırarak, bantlar titreşim artefaktının görüntünün geri kalanını etkilemesini önler. Bu, özellikle büyük kan damarlarından gelen titreşimin genellikle yakındaki anatomik yapılarla etkileşime girdiği kardiyovasküler görüntülemede kullanışlıdır.
Sinyal Ortalamalarının Sayısının Artırılması (NEX): Sinyal ortalamalarının sayısının artırılması, alımın birden çok kez tekrarlanmasını ve sonuçların ortalamasının alınmasını içerir. Bu, artefaktı engellemese de hatanın birkaç döngü boyunca ortalamasını alarak etkiyi yumuşatmaya yardımcı olur. Bu teknik, toplam tarama süresini artırmasına rağmen rastgele gürültüyü ve hareketle ilgili artefaktları azaltır.
Artefakt Azaltma için Ek Teknikler
EKG veya Kardiyak Geçitleme: Pulsasyon artefaktlarını azaltmanın en etkili yollarından biri, görüntü alımını kardiyak döngünün belirli aşamalarıyla senkronize eden ECG gating yöntemidir. Diyastol gibi kalp ve kan damarlarının hareketsiz olduğu anlarda görüntü yakalayarak, MRG hareketle ilgili bozulmaları en aza indirebilir.
Paralel Görüntüleme Teknikleri: SENSE (Sensitivity Encoding) veya GRAPPA (Generalized Autocalibrating Partial Parallel Acquisition) gibi Paralel görüntüleme yöntemleri, aynı anda veri toplamak için birden fazla bobin kullanarak görüntüleme sürecini hızlandırır. Bu, çekim sürelerini önemli ölçüde kısaltır ve pulsasyondan kaynaklanan hareket artefaktları olasılığını azaltır.
Nefes Tutma veya Solunum Geçişi: Solunum hareketinin pulsasyon artefaktlarını yoğunlaştırabileceği toraks veya karın gibi bölgeleri tararken, nefes tutma teknikleri yardımcı olabilir. Alternatif olarak, solunum geçişi taramayı solunum döngüsündeki sabit bir faz ile senkronize ederek görüntü alımı sırasında minimum hareket sağlar.
Keşif
Tıbbi görüntülemede pulsasyon artefaktlarının anlaşılması ve yönetimi, yıllar içinde önemli ölçüde gelişti ve birkaç önemli kilometre taşıyla işaretlendi.
1. X-Işını Görüntülemede Erken Tanıma (19. Yüzyılın Sonları)
1800’lerin sonlarında, X-ışınlarının keşfinden kısa bir süre sonra, doktorlar göğüs görüntülerinde kalbin hareketinden kaynaklanan bozulmaları fark etmeye başladılar. Pulsasyon artefaktları da dahil olmak üzere hareket artefaktlarına ilişkin bu ilk gözlemler, özellikle kalp atışının görünür bozulmalara neden olduğu göğüs bölgesinde, hareketli yapıların net görüntülerini yakalamanın zorluğunu vurgulamıştır.
2. X-Işınları ve Ultrason için EKG Geçitlemesinin Tanıtımı (20. Yüzyılın Ortaları)
1950’lerde, X-ışını ve ultrason görüntülemesini kalp döngüsünün evreleriyle zamanlamak için ECG gating kullanılmaya başlandı. Bu teknik, doktorların hareketin en az olduğu anlarda (tipik olarak kalbin diyastolik fazı sırasında) görüntü almasına ve böylece pulsasyonun neden olduğu hareket artefaktlarını azaltmasına olanak sağladı. Bu ilerleme, pulsasyon artefaktlarını sistematik olarak azaltmaya yönelik ilk önemli girişim oldu.
3. MRG’nin Gelişimi ve Pulsasyon Artefaktları Sorunu (1970’ler-1980’ler)
1970’lerde Manyetik Rezonans Görüntülemenin (MRG) geliştirilmesi ve 1980’lerde kullanımının artmasıyla birlikte, özellikle kardiyovasküler ve beyin görüntülemede titreşim artefaktları daha belirgin hale geldi. MRG’nin faz kodlamasına dayanması, kalp atışı ve kan akışının taramalarda gölgelenme veya bulanık alanlar oluşturmasıyla onu harekete karşı özellikle hassas hale getirdi. Bu durum, MRG tıbbi teşhiste önemli bir araç haline geldikçe daha sofistike artefakt azaltma tekniklerine duyulan ihtiyacı vurguladı.
4. Akış Telafisi ve Gradyan Moment Nulling (1980’ler)
1980’lerde, MRG’de kan akışının neden olduğu artefaktları gidermek için gradyan moment nulling (akış telafisi olarak da bilinir) geliştirildi. Bu teknik, manyetik gradyanları hareketi hesaba katacak şekilde ayarlayarak hareket eden kanın neden olduğu bozulmayı azalttı. Bu, pulsasyon artefaktlarının en rahatsız edici olduğu büyük kan damarlarına yakın görüntüleme alanlarında büyük bir ilerlemeye işaret ediyordu.
5. Hızlı Görüntüleme Tekniklerinin Ortaya Çıkışı (1980’lerin Sonu-1990’lar)
Eko düzlemsel görüntüleme (EPI)** ve hızlı spin eko (FSE) gibi daha hızlı görüntüleme tekniklerinin kullanılmaya başlanması, tarama sürelerini önemli ölçüde kısaltarak MRG’de devrim yarattı. Daha hızlı taramalar, pulsasyonun görüntü alımına müdahale etmesi için daha az zaman anlamına geliyordu ve bu da daha net, artefakt içermeyen görüntülere yol açıyordu. Bu yöntemler özellikle kalp atışından kaynaklanan sürekli hareketin kaçınılmaz olduğu görüntüleme bölgelerinde değerliydi.
6. Paralel Görüntüleme Teknolojileri (1990’ların Sonu)
1990’ların sonunda, SENSE ve GRAPPA gibi paralel görüntüleme teknikleri, birden fazla bobinden eşzamanlı veri elde edilmesini sağlayarak MRG’yi daha da geliştirdi. Bu yenilik, toplam tarama süresini azaltarak pulsasyon artefaktlarının nihai görüntüyü bozmasını zorlaştırdı. Paralel görüntüleme, yüksek çözünürlüklü görüntülemede hareket artefaktlarını azaltmada önemli bir araç haline geldi.
7. EEG için Bağımsız Bileşen Analizi (ICA) (1990’lar)
1990’larda Elektroensefalografi (EEG) alanında, kalp atışının baş hareketi üzerindeki etkisinden kaynaklanan ballistokardiyografik artefaktları ele almak için Bağımsız Bileşen Analizi (ICA) geliştirildi. ICA, bu artefaktları gerçek beyin aktivitesi sinyallerinden etkili bir şekilde ayırarak nöral aktivitenin daha net ve daha doğru bir şekilde okunmasını sağladı. Bu yöntem, EEG kayıtlarındaki hareket artefaktlarının yönetilmesinde önemli bir gelişmeye işaret etmektedir.
8. Kardiyak ve Solunum Geçitlemesindeki Gelişmeler (2000’ler)
2000’li yılların başında, kardiyak ve solunumsal geçiş tekniklerinde devam eden iyileştirmeler, görüntülemenin vücudun doğal döngüleriyle daha da hassas bir şekilde senkronize edilmesini sağladı. Gerçek zamanlı geçitleme sistemleri, MR ve BT taramalarının kardiyak veya solunum döngüsü sırasında en uygun anlarda çekilmesini sağlayarak pulsasyon ve hareket artefaktlarını önemli ölçüde azalttı.
9. Yapay Zeka ve Makine Öğrenimi Tabanlı Artefakt Düzeltme (2020’ler)
Son yıllarda, yapay zeka (AI) ve makine öğrenimi, gerçek zamanlı olarak pulsasyon artefaktlarını tespit etmek ve düzeltmek için özel olarak tasarlanmış algoritmalarla tıbbi görüntülemeye uygulanmıştır. Bu gelişmiş sistemler görüntülerdeki hareketi analiz eder ve daha net, artefakt içermeyen sonuçlar üretmek için verileri otomatik olarak ayarlayarak pulsasyon artefakt yönetimindeki en son evrimi temsil eder.
İleri Okuma
Budinger, T. F. (1988). MR Imaging and Spectroscopy: Present and Future Applications in Medicine. IEEE Transactions on Nuclear Science, 35(1), 1-13.
Haacke, E. M., Brown, R. W., Thompson, M. R., & Venkatesan, R. (1999). Magnetic Resonance Imaging: Physical Principles and Sequence Design. Wiley-Liss.
Fisch, B. J. (1999). Fisch and Spehlmann’s EEG Primer: Basic Principles of Digital and Analog EEG (3rd ed.). Elsevier.
Pruessmann, K. P., Weiger, M., Scheidegger, M. B., & Boesiger, P. (1999). SENSE: Sensitivity Encoding for Fast MRI. Magnetic Resonance in Medicine, 42(5), 952-962.
Noll, D. C., & Fessler, J. A. (2002). Fast Imaging with MRI. IEEE Signal Processing Magazine, 19(5), 38-55.
Bernstein, M. A., King, K. F., & Zhou, X. J. (2004). Handbook of MRI Pulse Sequences. Elsevier Academic Press.
Ives, J. R. (2005). New Techniques in EEG Recording. Epilepsia, 46(s1), 35-40.
Scholz, H., & Laumann, A. E. (2011). Dermatologic diseases and problems of women throughout the life span. In J. J. Bergan & N. H. Bunke (Eds.), The Vein Book (2nd ed., pp. 511–524). Oxford University Press. doi:10.1093/med/9780195399639.003.0045.
Urigüen, J. A., & Garcia-Zapirain, B. (2015). EEG artifact removal—state-of-the-art and guidelines. Journal of neural engineering, 12(3), 031001. https://doi.org/10.1088/1741-2560/12/3/031001
McRobbie, D. W., Moore, E. A., Graves, M. J., & Prince, M. R. (2017). MRI: From Picture to Proton (3rd ed.). Cambridge University Press.
Littin, S., Stucht, D., Froeling, M., Mattern, H., & Speck, O. (2020). Quantification of pulsation and motion artifacts in quantitative 3D-MR spectroscopy. NMR in Biomedicine, 33(8), e4351. https://doi.org/10.1002/nbm.4351
Radyoembolizasyon olarak da bilinen seçici internal radyoterapi (SIRT), özellikle primer karaciğer kanseri (hepatoselüler karsinom) ve kolorektal kanserden kaynaklanan karaciğer metastazları olmak üzere bazı karaciğer kanserlerinin tedavisinde kullanılan tıbbi bir prosedürdür. Sağlıklı çevre dokuları korurken radyasyon tedavisinin doğrudan karaciğerdeki tümöre hedefli olarak verilmesini içerir.
SIRT sırasında, genellikle itriyum-90 (Y-90) izotopu içeren küçük radyoaktif partiküller karaciğer tümörlerini besleyen kan damarlarına enjekte edilir. Bu parçacıklar tümörün kan damarlarına yerleşerek doğrudan kanser hücrelerine yüksek dozda radyasyon verir. Y-90 parçacıklarının yaydığı radyasyon kanser hücrelerinin DNA‘sına zarar vererek bölünme ve büyüme yeteneklerini engeller.
SIRT, girişimsel bir radyolog tarafından gerçekleştirilen minimal invaziv bir prosedürdür. Tipik olarak iki ana adımdan oluşur: haritalama ve tedavi. Haritalama aşamasında, genellikle kasıktaki bir kan damarından bir kateter sokulur ve anjiyografi gibi görüntüleme teknikleri kullanılarak karaciğere yönlendirilir. Bu, radyoloğun tümörü besleyen kan damarlarını tanımlamasına ve hastanın prosedür için uygunluğunu değerlendirmesine olanak tanır.
Haritalama tamamlandıktan sonra tedavi aşaması başlar. Y-90 radyoizotopu içeren mikroküreler veya reçine küreleri kateter yoluyla enjekte edilerek tümör bölgesine seçici olarak radyasyon verilir. Parçacıklar tümör içindeki küçük kan damarlarına yerleşir ve sağlıklı karaciğer dokusuna maruziyeti en aza indirirken lokalize bir radyasyon dozu sağlar.
SIRT bir tedavi seçeneği olarak çeşitli avantajlar sunar. Radyasyonu doğrudan karaciğer tümörlerine vermek için hedefe yönelik bir yaklaşım sağlar, sağlıklı dokulara verilen hasarı en aza indirirken terapötik etkiyi en üst düzeye çıkarır. Karaciğer tümörleri için birincil tedavi olarak veya semptomları hafifletmek ve sağkalımı uzatmak için palyatif bir tedavi olarak kullanılabilir. SIRT genellikle ameliyat veya diğer tedavi seçeneklerinin uygulanabilir olmadığı veya etkili olmadığı durumlarda kullanılır.
Her tıbbi prosedür gibi SİRT de potansiyel riskler ve yan etkiler taşır. Yaygın yan etkiler arasında yorgunluk, karın ağrısı, mide bulantısı ve karaciğer fonksiyonlarında geçici değişiklikler yer alır. Nadir durumlarda, radyasyona bağlı karaciğer hasarı veya radyoembolizasyona bağlı karaciğer hastalığı (REILD) meydana gelebilir ve karaciğer fonksiyon bozukluğuna yol açabilir. SİRT uygulanan hastalar bu riskleri en aza indirmek için dikkatle seçilir ve izlenir.
Özetle, seçici internal radyoterapi (SIRT) karaciğer kanseri tedavisinde kullanılan özel bir radyasyon tedavisi şeklidir. Radyoaktif partiküllerin doğrudan tümörün kan kaynağına enjekte edilmesi yoluyla karaciğer tümörlerine hedefe yönelik radyasyon verilmesini içerir. SIRT, sağlıklı karaciğer dokusunu korurken lokalize radyasyon tedavisi sağlayarak uygun hastalar için umut verici bir tedavi seçeneği sunmaktadır.
Tedavi, beta yayıcı itriyum-90 içeren milyonlarca küçük kürenin doğrudan tümörlere enjekte edilmesini içerir. Küreler bir kateter aracılığıyla femoral arterden hepatik artere iletilir, burada kanla birlikte tümöre akar ve ince dallanan damarlara sıkışır. Burada iki şekilde hareket ederler: 11 mm’ye kadar çok düşük bir menzile sahip olan radyasyonla tümörü içeriden yok ederler, böylece karaciğer dokusunun geri kalanı korunur. Aynı zamanda küreler tümöre giden kan akışını engeller ve tümörü aç bırakır. Bu çifte etki, tedavinin “radyoembolizasyon” olarak da adlandırılmasının nedenidir. Prosedür, karaciğer tümörlerinin genellikle arteriyel kan damarları tarafından beslenirken, sağlıklı karaciğer dokusunun kanını portal ven dallarının %80’inden aldığı gerçeğinden yararlanır. Yaklaşık 30 µm (bir saç telinin yaklaşık üçte biri genişliğinde) çapındaki mikroküreler ağırlıklı olarak tümörün kılcal damarlarında kalır ve tümörü yaklaşık 200 Gy dozunda ışınlarken karaciğerin geri kalanı yalnızca yaklaşık 15 Gy’ye maruz kalır.
Kanser tedavisi için itriyum-90 ve diğer radyoizotopların araştırılması 1960’larda başlamıştır. Tercihli kan akımı ve tümör vaskülaritesi gibi birçok anahtar kavram bu dönemde keşfedilmiştir. İnsanlarda 90 Y reçine partiküllerinin ilk kullanımına ilişkin raporlar 1970’lerin sonunda yayınlanmıştır. SIRT’ın ilk klinik denemeleri 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında Avustralya’da gerçekleştirilmiştir. O zamandan beri SIRT çeşitli ülkelerde ve çeşitli tümör tipleri için kullanılmaktadır. Bilimsel çalışmalar SIRT’ın özellikle şu tümör tipleri için terapötik başarısını göstermiştir: hepatosellüler karsinom, kolorektal karsinomdan kaynaklanan karaciğer metastazları, meme karsinomundan kaynaklanan karaciğer metastazları ve nöroendokrin tümörlerden kaynaklanan karaciğer metastazları. Bu standart endikasyonlara ek olarak, bir dizi başka tümör için de umut verici sonuçlar bildirilmiştir (örneğin, kolanjiyokarsinom, pankreas karsinomu veya koroidal melanom).
“Ekojenite” kelimesi iki Yunanca kelimenin birleşiminden türetilmiştir:
“Echos”, “yankı” veya “yankılanan” anlamına gelir “Cins”, “tip” veya “tür” anlamına gelir “-ity” eki varlığın niteliğini veya durumunu belirtir.
Sonografide Ekojenite
Tanım ve Önem: Ekojenite, vücuttaki doku veya yapıların ultrason dalgalarını yansıtma veya dağıtma yeteneğini ifade eder. Ekojenite derecesi, bu yapıların ultrason taramasında nasıl görüneceğini belirleyerek kritik teşhis bilgileri sağlar.
Ultrason Görüntülemede Temsil: Bir ultrason görüntüsünde, çeşitli ekojenite seviyeleri griden beyaza kadar farklı tonlarla temsil edilir. Bir yapının ekojenitesi çevredeki dokulara ve görüntülenen doku tipine bağlıdır.
Yankısız: Ekojenitesi olmayan yapılar ultrason görüntüsünde siyah görünür. Bunlar tipik olarak idrar veya kan damarlarıyla dolu mesane gibi sıvı dolu alanlardır. “Ekosuz” terimi, kelimenin tam anlamıyla “yankı yok” anlamına gelir ve bu yapıların ultrason dalgalarını yansıtmadığını gösterir.
Hipoekoik: Bu yapıların ekojenitesi düşüktür ve taramada daha koyu gri alanlar olarak görünür. Çevre dokulara göre daha az ultrason dalgası yansıtırlar. Hipoekoik yapılar belirli türde yumuşak doku veya sıvı koleksiyonlarını içerir.
İzoekoik: İzoekoik yapılar çevredeki dokuyla aynı ekojeniteye sahiptir ve orta gri tonlarla temsil edilir. Çevreleyen dokuyla karışarak bazen ayırt edilmelerini zorlaştırırlar.
Hiperekoik: Bunlar büyük miktarda ultrason dalgasını yansıtan, taramada parlak beyaz görünen yapılardır. Hiperekoik yapılar genellikle kemikleri, kalsifikasyonları ve gazları içerir.
Klinik uygulamalar
Tanı Aracı: Ekojenite, çeşitli durumların teşhisinde hayati bir unsurdur. Örneğin, karaciğer görüntülemesinde hiperekoik bir kitle hemanjiyom gibi iyi huylu bir karaciğer lezyonunu işaret edebilirken, hipoekoik bir kitle kötü huylu bir tümörü işaret edebilir.
Karşılaştırmalı Analiz: Farklı yapıların ekojenitesinin karşılaştırılması anormalliklerin belirlenmesine yardımcı olur. Örneğin, izoekoik bir karaciğerdeki hipoekoik bir alan, patolojik bir değişikliğin sinyalini verebilir.
Tarih
Ekojenite kavramı, 20. yüzyılın ortalarında, vücudun iç yapılarının görüntülerini oluşturmak için ses dalgalarını kullanan bir teknik olan ultrason görüntülemenin gelişmesiyle ortaya çıktı. Ultrason dalgaları farklı dokulardan farklı yoğunluk derecelerinde yansır ve doku kompozisyonunu değerlendirmek ve anormallikleri tanımlamak için yorumlanabilen karakteristik yankılar yaratır.
1942’de İngiliz fizikçi Douglas Howarth, tıbbi görüntüleme için ilk pratik ultrason cihazını geliştirdi. Bu çığır açan buluş, ultrasonun kadın doğum, kardiyoloji ve gastrointestinal görüntüleme dahil olmak üzere çeşitli klinik ortamlarda yaygın olarak kullanılmasının yolunu açtı.
Ultrason teknolojisi geliştikçe tıbbi görüntülemede ekojenite kavramı ön plana çıktı. Ekojenite, bir dokunun, akustik özellikleriyle doğrudan ilişkili olan ultrason dalgalarını yansıtma yeteneğini ifade eder. Daha yüksek ekojeniteye sahip dokular daha fazla ses dalgasını yansıtır ve ultrason görüntülerinde daha parlak görünür. Tersine, daha düşük ekojeniteye sahip dokular daha az ses dalgasını yansıtır ve ultrason görüntülerinde daha koyu görünür.
Tıp bağlamında ekojenite, bir dokunun ultrason dalgaları çarptığında yankı üretme yeteneğini ifade eder. Bu özellik, farklı dokuların akustik özelliklerine göre tanımlanmasına ve karakterizasyonuna olanak tanıdığından ultrason görüntüleme için çok önemlidir.
Tıbbi Tanıda Ekojenitenin Rolü
Ekojenite, tıbbi teşhiste, özellikle ultrason görüntülemede önemli bir rol oynar. Radyologlar, çeşitli dokuların ekojenitesini değerlendirerek bunların bileşimleri hakkında değerli bilgiler edinebilir ve potansiyel anormallikleri belirleyebilirler. Örneğin, ultrason görüntülerinde kistler veya apseler gibi sıvı dolu yapılar yankısız veya siyah görünürken, katı tümörler veya kalsifiye birikintiler hiperekoik veya beyaz görünür.
Tıbbi Görüntülemede Ekojenite Örnekleri
Karaciğer: Sağlıklı bir karaciğer, yağ infiltrasyonunu temsil eden hafif hiperekoik alanlara sahip, tekdüze bir eko dokuya sahiptir.
Böbrekler: Normal bir böbrek, böbrek korteksini temsil eden hafif hiperekoik piramitler ile homojen bir eko dokuya sahiptir.
Uterus: Gelişmekte olan bir fetusa sahip hamile bir uterus, gebelik kesesinin hiperekoik görünmesi ve fetüsün hipoekoik bir amniyotik sıvı ile çevrelenmesiyle karakteristik bir ekojenite modeli sergiler.
Tıbbi Yönetimde Ekojenitenin Önemi
Ekojenitenin değerlendirilmesi teşhis ve tedavi kararlarına yol gösterebilir. Örneğin, ultrason görüntüsündeki ekojenik bir kitle, niteliğini belirlemek için daha fazla araştırma veya biyopsi yapılmasını gerektirebilir. Bazı durumlarda ekojenik bulgulara dayanarak biyopsi veya sıvı koleksiyonlarının drenajı gibi ultrason eşliğinde işlemler yapılabilir.
Kaynak
Goldberg, B. B., & McGahan, J. P. (2018). “Diagnostic Ultrasound: A Logical Approach.” Lippincott Williams & Wilkins.
Middleton, W. D., Kurtz, A. B., Hertzberg, B. S. (2004). “Ultrasound: The Requisites.” 2nd edition, Mosby.
Rumack, C. M., Wilson, S. R., Charboneau, J. W., Levine, D. (2011). “Diagnostic Ultrasound.” 4th edition, Elsevier Health Sciences.
Cosgrove, D., Meire, H., Lim, A., Eckersley, R. (2009). “Ultrasound in Clinical Diagnosis: From Pioneering Developments in Lund to Global Application in Medicine.” Oxford University Press.
Szabo, T. L. (2004). “Diagnostic Ultrasound Imaging: Inside Out.” Elsevier Academic Press.
Hedrick, W. R., Hykes, D. L., Starchman, D. E. (2005). “Ultrasound Physics and Instrumentation.” 4th edition, Elsevier Mosby.
İntravenöz pyelogram (PIE-uh-low-gram) idrar yolunun röntgen muayenesidir. Boşaltım ürogramı olarak da adlandırılan bu muayene, bakım ekibinizin idrar yolunuzun parçalarını ve ne kadar iyi çalıştıklarını görmesini sağlar.
İntravenöz pyelogram nasıl yapılır?
IVP sırasında, bir sağlık hizmeti sağlayıcısı damarlarınızdan birine kontrast boya adı verilen bir madde enjekte edecektir. Boya kan dolaşımınızdan geçerek idrar yolunuza gider. Kontrast boya böbreklerinizin, mesanenizin ve üreterlerinizin röntgende parlak beyaz görünmesini sağlar.
IVP neyi teşhis etmek için kullanılır?
Bir IVP, sağlık uzmanınıza böbreklerinizin, üreterlerinizin ve mesanenizin boyutunu, şeklini ve yapısını gösterebilir. Sağlık uzmanınız sizde aşağıdakilerin varlığından şüpheleniyorsa bu teste ihtiyacınız olabilir: Böbrek hastalığı. Üreter veya mesane taşları.
Bir hastayı intravenöz pyelogram için nasıl hazırlarsınız?
Muhtemelen muayenenizden önceki gece yarısından sonra bir şey yememeniz veya içmemeniz istenecektir. İşlemden önceki akşam hafif bir müshil (hap veya sıvı formda) almanız da istenebilir. Aldığınız tüm ilaçları doktorunuza söyleyin.
İntervertebral diskleri içeren vakum fenomeni genellikle intervertebral disklerin veya komşu omurların yarıklarında başta nitrojen olmak üzere gaz birikiminin bir sonucudur.
Epidemiyoloji
Omurga radyografilerinin %1-3’ünde görülebilen nispeten yaygın bir durumdur ve yaşlı bireylerde %20’lik bir prevalansa bile ulaşabilir.
Klinik sunum
Bu fenomen asemptomatiktir.
Patoloji
Bu durum genellikle intervertebral disk dejeneratif hastalığı ile birlikte görülür.
Ancak, gazın varlığı kategorik olarak sadece dejeneratif disk hastalığı anlamına gelmez, çünkü diğer süreçler gaz içeren disklere yol açabilir. Gaz içeren diğer durumlara örnek olarak şunlar verilebilir
birleşik olmayan vertebra kırığı ile ilişkili gaz toplanması
Tarihçe ve etimoloji
İntervertebral disk vakum fenomeninin (IVDP) geçmişi 1900’lerin başlarına kadar uzanır. IVDP’nin bilinen ilk tanımı 1904 yılında Alman radyolog Friedrich Fick tarafından yayınlandı. Fick, bazı hastaların röntgen filmlerinde intervertebral disklerinde gaz görülebildiğini kaydetti. Bu fenomeni “vakum fenomeni” olarak adlandırdı.
Sonraki on yıllarda, tıp literatüründe bir dizi IVDP raporu vardı. Ancak IVDP’nin nedeni tam olarak anlaşılamamıştır. 1937’de İsveçli radyolog Carl Magnusson, IVDP’nin intervertebral diskteki proteoglikanların parçalanmasından kaynaklandığını öne sürdü. Proteoglikanlar, intervertebral diskin ana bileşenidir ve diske su içeriğini ve elastikiyetini verir. Proteoglikanlar parçalandığında, disk su içeriğini kaybeder ve çökmeye karşı daha duyarlı hale gelir. Bu, X-ışınlarında görülen disk içinde gaz oluşumuna yol açabilir.
1970’lerde IVDP’ye olan ilgi yeniden canlandı. Bunun nedeni, bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRI) gibi yeni görüntüleme tekniklerinin geliştirilmesiydi. Bu teknikler, araştırmacıların IVDP’yi daha ayrıntılı görmelerini ve nedenlerini daha iyi anlamalarını sağladı.
Bugün, IVDP iyi tanınan bir fenomendir. Nispeten yaygın bir bulgu olduğu düşünülür ve sıklıkla dejeneratif disk hastalığı olan kişilerde görülür. Bununla birlikte, IVDP her zaman ağrı veya diğer semptomlarla ilişkili değildir. Bazı durumlarda tamamen asemptomatik bir bulgu olabilir.
IVDP’nin klinik önemi hala tam olarak anlaşılamamıştır. Bununla birlikte, bazı çalışmalar IVDP’nin artmış spinal stenoz ve sinir kökü basısı riski ile ilişkili olabileceğini öne sürmüştür. IVDP’nin bu spinal durumların gelişimindeki rolünü açıklığa kavuşturmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Cyber-Knife bir radyocerrahi radyasyon terapisi cihazıdır. Uygulama alanı baş ile sınırlı olan Gamma Knife’ın aksine, vücudun her yerindeki tümörleri tedavi etmek için kullanılabilir.
İlke
Cyber-Knife teknolojisi, lineer bir hızlandırıcıdan gelen yüksek doz foton radyasyonunu kullanır ve serbestçe hareket edebilen bir robot kol yardımıyla tam olarak tanımlanan hedefe yönlendirir. Hastanın stereotaktik bir çerçeveye sabitlenmesi gerekli değildir. 6 Gray’in doz hızı Gamma Knife’ın doz hızından daha düşüktür – doku gerekirse 5 kata kadar ışınlanabilir.
Endikasyonlar
Cyber-knife’ın uygulama alanları öncelikle erişilmesi zor olan beyin bölgesi tümörlerinin yanı sıra diğer vücut bölgelerindeki ameliyat edilemeyen tümörlerdir.
Vücudun içindeki bölgelerin resimlerini çekmek ve hastalıkları tedavi etmek için az miktarda radyoaktif madde kullanan bir tıp dalıdır.
Radyoloji ve nükleer tıp arasındaki fark nedir?
Nükleer tıp ve radyoloji arasındaki temel fark, nükleer tıbbın vücudun içinden gelen iç radyasyon dalgalarını kullanarak görüntüler oluştururken, radyolojinin vücuda dış enerji dalgaları uygulayarak görüntüler geliştirmesidir.
Nükleer tıp kemoterapi midir?
Nükleer tıp tedavisi, kemoterapi ve cerrahi gibi diğer tedavi seçenekleriyle birlikte veya sonrasında kullanılabilen kanser tedavisine yönelik bir yaklaşımdır. Diğer tedavilerle birleştirilmediği sürece genellikle bir tedaviye yol açmaz.
Nükleer tıp MR ile aynı mıdır?
MRI, vücudun iç yapılarının yüksek kaliteli, ayrıntılı görüntülerini üretmek için güçlü bir manyetik alan ve radyo dalgaları kullanır. Bu, iyonlaştırıcı olmayan bir radyasyon şeklidir. Nükleer tıp, iç organların işlevini gösteren görüntüler üretmek için genellikle kana enjekte edilen iyonlaştırıcı bir radyoaktif izleyici kullanır.
Nükleer tıp türleri nelerdir?
Nükleer Tıp Türleri
Kemik veya Eklem Taraması. Bu testin yapılmasının nedeni, kemiklerde veya eklemlerde herhangi bir anormal alan olup olmadığını bulmaktır. …
Galyum Taraması …
Mide Boşaltma. …
Gastroözofageal Reflü Çalışması. …
Hepatobiliyer Tarama. …
Karaciğer veya Dalak Taraması. …
Meckel Taraması. …
MUGA Taraması.
Bir doktor neden nükleer tıp taraması ister?
Bir nükleer tarama sırasında radyonüklidin vücuttaki davranışını ölçerek, sağlık hizmeti sağlayıcısı tümörler, enfeksiyonlar, hematomlar, organ büyümesi veya kistler gibi çeşitli durumları değerlendirebilir ve teşhis edebilir. Nükleer tarama organ fonksiyonlarını ve kan dolaşımını değerlendirmek için de kullanılabilir.
Nükleer tıp taraması ne kadar sürer?
Bir nükleer tarama genellikle yaklaşık 30 ila 60 dakika sürer, buna radyoaktif madde verildikten sonraki bekleme süresi de dahildir. Kemik taramaları için materyalin emilmesi 2 ila 3 saat sürer.
Nükleer tıbbın riskleri nelerdir?
Nükleer tıp çalışması yaptırmanın minimal riskleri vardır. Bunlar alerjik reaksiyonlar ve radyasyon riskidir. Alerjik reaksiyonlar tanımlanmıştır, ancak çok nadirdir ve neredeyse her zaman küçüktür.
Nükleer taramanın yan etkileri nelerdir?
Radyasyonun kısa vadeli yan etkileri şunlardır
cilt reaksiyonları – güneş yanığına benzer bronzlaşma ve kızarıklık, tedavi sırasında yavaş yavaş ortaya çıkabilir ve tedavi sona erdikten sonra zirveye ulaşabilir. …
boğaz ve/veya ağız ağrısı.
yutma güçlüğü ve/veya ağrı.
ses kısıklığı.
boyunda ağrı veya şişlik.
kilo kaybı veya dehidrasyon.
Hastalar nükleer tıp prosedürlerine nasıl hazırlanır?
Çalışmadan önceki 6 saat boyunca bir şey yemek veya içmek yok. Çalışmadan önceki 6 saat boyunca kafein alınmamalıdır. Test sabahı veya görüntüleme sırasında sigara içilmemelidir. Çalışmadan 2 gün önce bazı mide ve narkotik ilaçları almayı bırakmanız gerekebilir.
Nükleer tıp taramasından önce bir şeyler yiyebilir misiniz?
Nükleer Kemik Taraması için Hazırlık
Taramanızdan önce her zaman yaptığınız gibi yiyip içebilirsiniz. Hazırlanmak için özel bir şey yapmanıza gerek yoktur. Ancak bazı şeyler izleyici ile etkileşime girebilir, bu nedenle varsa doktorunuza söyleyin: Bizmut içeren reçetesiz bir ilaç aldıysanız (Pepto-Bismol gibi)
Nükleer tıp taramaları nasıl çalışır?
Bir nükleer tıp taraması, vücudun içindeki dokuların, kemiklerin ve organların resimlerini oluşturmak için az miktarda radyasyon kullanır. Radyoaktif madde vücudunuzun belirli bölgelerinde toplanır ve özel kameralar radyasyonu bularak tıbbi ekibinizin kanser ve diğer hastalıkları teşhis ve tedavi etmesine yardımcı olan görüntüler oluşturur.
Nükleer tıp neyi tedavi etmek için kullanılır?
Nükleer tıp prosedürleri belirli hastalıkların teşhis ve tedavisinde kullanılır. Bu prosedürlerde radyofarmasötik adı verilen radyoaktif maddeler kullanılır. Nükleer tıp prosedürleri ile tedavi edilen hastalıklara örnek olarak hipertiroidizm, tiroid kanseri, lenfomalar ve bazı kanser türlerinden kaynaklanan kemik ağrıları verilebilir.
Nükleer taramadan sonra araba kullanabilir misiniz?
Çok küçük dozda radyoaktif madde alacak olmanıza rağmen, bazı önlemler almanız tavsiye edilir. Testten sonraki 12 saat boyunca hamile kadınlar ve çocuklarla (12 yaş ve altı) yakın fiziksel temastan kaçının. 9. Bu testten sonra kendi başınıza eve dönebilirsiniz.
Nükleer tıp ilk ne zaman kullanıldı?
Nükleer tıp ilk kez 1946 yılında Sam Seidlin tarafından Journal of the American Medical Association’da tanımlandığında potansiyel bir tıp uzmanlığı olarak kabul edildi. Seidlin, radyoaktif iyotun (I-131) ilerlemiş tiroid kanseri olan bir hastanın tedavisindeki başarısını rapor etmiştir.
Nükleer tıbbı kim icat etti?
Tarihsel Zaman Çizelgesi
1896 Henri Becquerel uranyumdan gelen gizemli “ışınları” keşfetti.
1971 Amerikan Tıp Birliği nükleer tıbbı resmi olarak bir tıp uzmanlığı olarak tanıdı.
1971 Gopal Subramanian ve John McAfee kemik görüntülemesi için Tc-99m işaretli fosfatları tanıttı.
Radyoaktivite, atomların çekirdeğinden parçacıkların veya elektromanyetik radyasyonun salındığı doğal bir fenomendir. Buna iyonlaştırıcı radyasyon denir. Çekirdeğin enerji kaybına yol açar. (Bkz; Rady-o-aktiv-ite)
Ana iyonlaştırıcı ışınlar alfa radyasyonu, beta radyasyonu (beta eksi ve beta artı) ve gama radyasyonudur:
Alfa: Helyum çekirdeği Beta eksi: elektron, antineutrino Beta-Plus: pozitron (elektronun pozitif antiparçacığı), nötrino Gama: Kısa dalga elektromanyetik radyasyon Radyoaktivite görünmez olduğu için, 1896’da Fransız fizikçi Henri Becquerel tarafından fosforesans çalışırken keşfedildi. Fosforesans, bir maddenin ışığa veya UV radyasyonuna maruz kaldıktan sonra (kıvılcım sonrası) bir süre parlaması anlamına gelir. İki yıl sonra, Polonyalı-Fransız fizikçi Marie Curie ve kocası Piere, radyoaktivite terimini ortaya attılar. Radyum ve polonyum olmak üzere iki yeni radyoaktif element keşfettiler.
Radyoaktivite, atom çekirdeğinin proton ve nötron dengesizliği nedeniyle kararsız olması ve diğer çekirdeğe dönüşmesi veya enerji salınımı ile durumlarını değiştirmesi anlamına gelir. Büyük atom çekirdekleri buna özellikle duyarlıdır. Bir elementin diğerine dönüşmesine dönüşüm denir ve simyacıların klasik amacı buydu.
En iyi bilinen radyoaktif maddelerden biri, çekirdeği 92 proton ve 143 nötron içeren uranyum izotopu uranyum-235’tir. Sonunda birçok radyoizotop üzerinde kararlı kurşun-206’ya bozunur. Çürüme serisi denir. Bu, ortaya çıkan çekirdeğin radyoaktif olabileceğini veya olmayabileceğini gösterir.
Bilinen diğer radyoaktif elementler ve izotoplar:
sezyum-137
plütonyum
polonyum
İyot-131 (radyoiyot)
radon
radyum
Bir elementin izotopları hem kararlı hem de radyoaktif olabilir. Bilinen bir radyoaktif izotopu olmayan element yoktur.
Atomların radyoaktivitesi zamanla kaybolan bir özelliktir. Birçok radyoizotop, oluştuklarından beri bozundukları için artık Dünya’da yoklar. Yarı ömür bir ölçü olarak kullanılır, yani radyoaktif çekirdeklerin yarısının bozunduğu süre. Radyonüklide bağlı olarak, saniyelerden milyarlarca yıla ve çok ötesine kadar büyük ölçüde değişir.
Doğal radyo elementlerinin enerjisi, çekirdeklerin nükleer füzyonla oluşturulduğu yıldızlardan gelir.
Atmosferde, yerkabuğunda ve gıdalarımızda radyo elementleri bulunduğu için günlük olarak radyoaktiviteye maruz kalıyoruz. Bunlara uranyum, radon ve karbon izotopları dahildir. Örneğin uranyum genellikle Alplerde bulunur. Radyoaktif izotop potasyum-40 çok uzun bir yarı ömre sahiptir ve doğal potasyum havuzunun bir parçasıdır. Ayrıca radyoizotoplar da yapay olarak üretilir ve örneğin tıpta, teknolojide ve bilimsel araştırma ve geliştirmede kullanılır.
Becquerel (Bq), bozunmanın ne sıklıkla meydana geldiğinin bir ölçüsü olarak kullanılır. 1 Bq, bir saniyede bir bozunma olarak tanımlanır.
Kısa bir süre içinde çok fazla radyasyon insan vücudunun hücreleri için toksiktir. Ölürler ve sözde → radyasyon hastalığı gelişir. Her durumda, doz çok yüksekse ölümcüldür.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.