Novichok Sinir Ajanı

Novichok, Rusça “yeni gelen” ya da “yeni adam” anlamına gelmektedir ve Sovyetler Birliği tarafından 1970 ve 1980’lerde Foliant olarak bilinen gizli kimyasal silah programının bir parçası olarak geliştirilen bir grup sinir ajanını ifade etmektedir. Novichoklar şimdiye kadar üretilmiş en ölümcül sinir ajanları olarak kabul edilir ve bazı varyantları muhtemelen bir başka sinir ajanı olan VX’ten beş ila sekiz kat daha etkilidir.

Kimyasal Yapısı ve Etki Şekli

Novichoklar organofosfor bileşikleridir, ancak çoğu sinir gazından farklı bir yapıya sahiptirler. Asetilkolinesteraz enzimini bloke ederek sinir sistemini bozarlar. Bu enzim, sinir sisteminde sinyaller gönderen bir nörotransmitter olan asetilkolini parçalar. Asetilkolinesteraz inhibe edildiğinde, asetilkolin birikerek kasların ve bezlerin aşırı uyarılmasına yol açar.

Belirtiler ve Tedavi

Novichok ajanlarına maruz kalınması, göz bebeklerinde büyüme, kasılmalar, salya akması, aşırı terleme, bulantı, kusma, ishal, solunum yetmezliği ve ciddi vakalarda ölüm dahil olmak üzere bir dizi belirtiye neden olabilir. Bu belirtiler maruziyetten sonra saniyeler ila dakikalar içinde ortaya çıkabilir.

Atropin ve pralidoksim tipik olarak Novichok sinir gazı zehirlenmesini tedavi etmek için kullanılır, ancak tedavi maruziyetten hemen sonra uygulandığında en etkilidir.

Teşhis

noviçok zehirlenmesinin teşhisi, hastanın aşağıdakileri içerebilen semptomlarına dayanır:

  • Miyozis (iğne ucu kadar göz bebekleri)
  • Salivasyon
  • Bulanık görme
  • Konvülsiyonlar
  • Nöbetler
  • Bilinç kaybı
  • Solunum yetmezliği

Teşhis, hastanın kanında, idrarında veya saçında novikok varlığını tespit edebilen laboratuvar testleriyle doğrulanabilir. Ancak bu testler her zaman mevcut değildir ve tanı hastanın semptomlarına ve maruziyet koşullarına göre konulabilir.

Noviçok zehirlenmesi için tedavi destekleyicidir ve şunları içerir:

  • Sinir ajanının sinir sistemi üzerindeki etkilerini engelleyen bir antidot olan atropin.
  • Sinir ajanının parçalanmasına yardımcı olan oksimler.
  • Mekanik ventilasyon ve nöbetlerin tedavisi gibi destekleyici bakım.

Noviçok zehirlenmesinin prognozu maruziyetin ciddiyetine ve tedavinin hızına bağlıdır. Hızlı tedavi ile çoğu hasta tamamen iyileşir. Ancak ciddi vakalarda novikok zehirlenmesi ölümcül olabilir.

Noviçok zehirlenmesinin teşhis ve tedavisi hakkında bazı ek bilgiler aşağıda verilmiştir:

  • Noviçok zehirlenmesinin belirtileri maruziyetten sonraki dakikalar içinde ortaya çıkabilir ya da gelişmesi saatler hatta günler alabilir.
  • Noviçok zehirlenmesi için özel bir panzehir yoktur, ancak atropin ve oksimler hastanın hayatta kalma şansını artırmaya yardımcı olabilir.
  • Novichok zehirlenmesinin tedavisi zamana duyarlıdır ve en iyi sonuç için erken tedavi şarttır.

Suikastlarda Kullanım

Novichok ajanları suikastlarda kullanılmalarıyla ünlüdür. 2018 yılında eski Rus casusu Sergei Skripal ve kızı İngiltere’nin Salisbury kentinde Novichok ajanı ile zehirlendi. Her ikisi de haftalarca kritik durumda kaldıktan sonra hayatta kaldı. Aynı yılın ilerleyen günlerinde bir İngiliz vatandaşı, saldırıda kullanılan atılmış konteynırla temas ettikten sonra hayatını kaybetti.

Kaynak:

  1. Hoenig, Steven L. (2007). Compendium of Chemical Warfare Agents. Springer. ISBN 978-0-387-34626-7.
  2. Wiseman, John S. (October 1992). “Novichoks – The Aum Shinrikyo Connection?”. Jane’s Intelligence Review.
  3. Kellogg, Ryan (March 21, 2018). “The science behind the nerve agent poisoning”. Science in the News. Harvard University.
  4. “Nerve agents”. Organisation for the Prohibition of Chemical Weapons. Retrieved 15 March 2018.
  5. Stock, Tony; Holmstedt, Bo (2001). “Medical Aspects of Chemical and Biological Warfare”. Borden Institute.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Deli bal

Bilimsel olarak Türkçede deli bal olarak da bilinen ve grayanotoksin içeren deli bal, Rhododendron cinsinin belirli türlerinden, özellikle Rhododendron luteum ve Rhododendron ponticum‘dan nektar toplayan arılar tarafından üretilen farklı bir bal çeşididir. Bu bitkiler dünyanın belirli bölgelerinde, özellikle de özel ekolojik koşulların bu balın üretimine izin verdiği Türkiye’nin Karadeniz kıyısı boyunca bol miktarda bulunmaktadır. Tarihsel olarak, deli balın geleneksel tıp ve ritüelistik tüketim de dahil olmak üzere çeşitli kullanımları olmuştur, ancak aynı zamanda büyük miktarlarda yutulduğunda toksik etkilerle de ilişkilidir.

Grayanotoksinlerin Kimyasal Bileşimi ve Etkileri

Deli baldaki aktif bileşikler, hücre zarlarındaki sodyum kanallarını etkileyen bir grup diterpenoid nörotoksin olan grayanotoksinlerdir. Bu bileşikler, sinir hücrelerinin voltaj kapılı sodyum kanallarına bağlanarak kanalların normalden daha uzun süre açık durumda kalmasına neden olarak çalışır. Bu da bir sinir impulsundan sonra sinir hücrelerinin uygun şekilde repolarize olmasını engelleyerek depolarizasyonu uzatır ve asetilkolin gibi nörotransmitterlerin salınımını artırır.

Fizyolojik Etkiler:

  1. Kardiyovasküler Sistem: Grayanotoksinler elektrik iletim sistemini değiştirerek kalp fonksiyonlarını etkileyebilir, bradikardi (anormal derecede yavaş kalp hızı), hipotansiyon (düşük kan basıncı) ve aritmilere (düzensiz kalp atışları) yol açabilir. Bu, toksinin otonom sinir sistemi üzerindeki etkisi ve kardiyak sodyum kanalları üzerindeki etkisi nedeniyle meydana gelir.
  2. Sinir Sistemi: Sinir sistemi üzerinde grayanotoksinler baş dönmesi, kafa karışıklığı, halsizlik ve koordinasyon kaybı gibi semptomlara neden olabilir. Ciddi vakalarda, yutulması, nöronların uzun süreli depolarizasyonundan kaynaklanan nöbetlere ve senkopa (bayılma) yol açabilir.
  3. Gastrointestinal Sistem: Deli bal zehirlenmesinin erken belirtileri arasında mide bulantısı, kusma, ishal ve karın krampları gibi gastrointestinal sıkıntılar yer alır. Bu belirtiler grayanotoksinlerin gastrointestinal sinir sistemi ve muskarinik reseptörler üzerindeki doğrudan etkisinden kaynaklanır.

Psikoaktif ve Öforik Etkiler:

Küçük miktarlarda tüketildiğinde, deli bal hafif bir öfori, rahatlama ve rüya benzeri bir his yaratabilir. Grayanotoksinlerin otonom sinir sistemi ile etkileşimi nedeniyle hafif uyarıcı etkilere sahip olduğu, duyusal algıların ve ruh halinin değişmesine yol açtığı bildirilmiştir. Tarihsel olarak bu etkiler, özellikle deli bal üretiminin yaygın olduğu bölgelerde çeşitli kültürel ritüellerde kullanılmasına katkıda bulunmuştur.

Bununla birlikte, deli balın etkileri aşağıdaki gibi faktörlere bağlı olarak öngörülemez olabilir:

  • Grayanotoksinlerin** konsantrasyonu: Deli balın gücü, belirli ormangülü türlerine ve toprak, iklim ve rakım gibi çevresel faktörlere bağlı olarak büyük ölçüde değişir.
  • Bireysel Hassasiyet**: Bazı bireyler grayanotoksinlere karşı diğerlerinden daha hassastır ve küçük miktarlar bile olumsuz etkilere neden olabilir.
  • Dozaj**: Biraz aşırı miktarda deli bal tüketmek bile toksik etkilere yol açabilir.

Deli Bal Zehirlenmesinin Toksisitesi ve Belirtileri

Küçük miktarlarda deli bal hafif psikoaktif etkilere neden olabilirken, daha büyük miktarlar grayanotoksin zehirlenmesine yol açabilir, bu aynı zamanda deli bal zehirlenmesi veya bal zehirlenmesi olarak da bilinir. Belirtiler tipik olarak yutulduktan sonraki 30 dakika ila birkaç saat içinde ortaya çıkar ve şunları içerebilir:

  • Baş dönmesi ve sersemlik
  • Mide bulantısı ve kusma
  • Diyaforez (aşırı terleme)
  • Hipotansiyon ve bradikardi
  • Bulanık görme
  • Kas zayıflığı ve yorgunluk
  • Senkop veya bayılma

Şiddetli vakalarda, semptomlar aşağıdaki gibi daha tehlikeli sonuçlara yol açabilir:

  • Nöbetler
  • Bilinç kaybı
  • Solunum depresyonu
  • Hayatı tehdit eden aritmiler veya kalp bloğu
  • Ölüm (nadir durumlarda)

Tedavi:

Deli bal zehirlenmesi vakalarında, özellikle de ciddi kardiyovasküler veya nörolojik semptomlar ortaya çıkarsa, bazen tıbbi müdahale gereklidir. Tedavi tipik olarak kan basıncını stabilize etmek için intravenöz sıvılar, kalp atış hızını normalleştirmek için ilaçlar ve bazı durumlarda şiddetli bradikardiye karşı koymak için atropin dahil olmak üzere destekleyici bakımı içerir. Hastalar tipik olarak uygun bakımla bir veya iki gün içinde tamamen iyileşir.

Kültürel Kullanımı

Tarihsel olarak deli bal, tıbbi ve psikoaktif özellikleri için kullanılmıştır. Türkiye, Nepal ve Asya’nın bazı bölgelerinde geleneksel tıpta kullanılmıştır:

  • Gastrointestinal rahatsızlıklar**: Deli balın hazımsızlık ve gastrointestinal rahatsızlıklara yardımcı olabileceğine inanılmaktadır.
  • Hipertansiyon**: Küçük dozlarda deli bal, hipotansif etkileri nedeniyle yüksek tansiyon için geleneksel bir ilaç olarak kullanılmıştır.
  • Cinsel işlev bozukluğu**: Bazı kültürler deli balı libidoyu artırmak ve erektil disfonksiyonu tedavi etmek için de kullanmıştır, ancak bu etkiler büyük ölçüde anekdot niteliğindedir ve dar terapötik pencere göz önüne alındığında potansiyel olarak tehlikelidir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.


Tarih

Üçüncü Mithridatik Savaş sırasında Romalı lejyonerlerin deli balın kurbanı olduğu pusu, antik askeri tarihte alışılmadık savaş taktiklerinin nasıl yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini gösteren gerçekten de büyüleyici bir bölümdür. Bu olay, Roma Cumhuriyeti ile stratejik kurnazlığı ve zehirlere olan ilgisiyle ün salmış bir hükümdar olan Pontuslu Mithridates VI arasında uzun süredir devam eden çatışma sırasında meydana gelmiştir. Şimdi tarihsel bağlamı inceleyelim ve deli bal pususunun gerçekliğini çapraz kontrolden geçirirken önemini genişletelim.

Tarihsel Bağlam: Üçüncü Mitridatik Savaş (M.Ö. 73-63)

Üçüncü Mitridatik Savaş (M.Ö. 73-63) Roma Cumhuriyeti ile Pontuslu Mithridates VI arasındaki son karşılaşmaydı. “Zehirli Kral” olarak bilinen Mithridates, Roma’nın zararına krallığını genişletmek için daha önceki iki savaşta Romalılarla savaşmıştı. Yalnızca askeri dehasıyla değil, aynı zamanda hem kişisel korunma hem de savaşta zehirlerin stratejik kullanımını içeren alışılmadık taktikleriyle de zorlu bir düşmandı.

Mithridates toksikolojiye derin bir ilgi duyuyordu ve efsaneye göre, günümüzde mithridatizm olarak adlandırılan bir uygulamayla zehirlere karşı yavaş yavaş bir direnç geliştirdi. Zehirlerle kendi kendine yaptığı bu deneylerin, babasının bu şekilde öldürüldüğü iddia edildiğinden, zehirlenerek öldürülme korkusuyla motive olduğu söylenir. Sonuç olarak Mithridates pek çok toksine karşı bağışıklık geliştirmiş ve bu bağışıklık kaçınılmaz bir yenilgiyle karşılaştığında başarısız bir şekilde kendini zehirlemeye çalıştığında kendi çöküşünde trajik bir rol oynamıştır.

Deli Balın Savaşta Kullanımı

Türkçe’de deli bal olarak da bilinen deli bal, günümüz Türkiye’sinin Karadeniz bölgesinde yetişen orman gülü çiçeklerinin nektarından elde edilen grayanotoksinler içerir. Bu bal psikoaktif ve toksik özelliklere sahiptir ve hafif halüsinasyon ve baş dönmesinden bradikardi ve hipotansiyon gibi ciddi kardiyovasküler komplikasyonlara kadar değişen semptomlara neden olur.

Romalı tarihçi Yaşlı Pliny, deli balın savaşta kullanıldığını belgeleyen birincil kaynaklardan biridir. Pliny’ye göre, Roma’nın Mithridates VI’ya karşı seferi sırasında, yerel bir kabile olan Heptacomitae, ilerleyen Roma askerlerinin yolu boyunca stratejik olarak büyük miktarlarda deli bal bırakmıştır. Balın zehirli özelliklerinden habersiz olan askerler balı tüketmiş, bu da onları şaşırmış, zayıf ve saldırıya açık hale getirmiştir. Plinius’un anlattıkları Romalıların balı tükettikten sonra pusuya düşürülüp katledildiğini doğrulamaktadır.

Bu olay, üç asır önce deli balla benzer bir karşılaşmayı belgeleyen Xenophon’un Anabasis adlı eseri de dahil olmak üzere birçok antik metinde çapraz referansla anlatılmaktadır. Yunan tarihçi ve askeri lider Xenophon, ordusu On Binler’in M.Ö. 401 civarında Kolkhis’ten (günümüz Gürcistan’ı) geri çekilirken deli balla nasıl karşılaştıklarını anlatmıştır. Askerleri bölgede üretilen baldan yedikten sonra şiddetli zehirlenme geçirmiş, bu da acizliğe, kafa karışıklığına ve kusmaya yol açmıştır. Ancak, vücutları grayanotoksinleri hızla metabolize ettiği için Xenophon’un askerlerinden hiçbiri ölmedi.

Yaşlı Plinius’un Doğa Tarihi (Kitap 21, Bölüm 44) her iki olaya da açıkça atıfta bulunarak deli balın Karadeniz çevresindeki bölgelerde nasıl iyi bilinen bir sarhoş edici olduğunu ve savaşta nasıl kullanıldığını belirtmektedir.

Roma Savaşına Etkisi ve Heptacomitae’nin Rolü

Deli bal kullanımı Mithridates’in müttefikleri Heptacomitae’nin geçici bir zafer kazanmasına katkıda bulunmuş olsa da, bu olay Üçüncü Mithridatik Savaş’ın gidişatını değiştirmedi. Lucullus ve daha sonra Büyük Pompey gibi generallerin komutasındaki Romalılar sonunda Mithridates’in güçlerini alt ederek Pontus Krallığı’nın yıkılmasına yol açtılar.

Deli bal gibi doğal zehirlerin stratejik kullanımı, Mithridates’in ve Pontus’un kabile müttefiklerinin becerikliliğini ortaya koymaktadır. Mithridates’in toksinlere olan merakı yalnızca kişisel güvenliğinden kaynaklanmıyor, aynı zamanda savaş alanında alışılmadık silahlar kullanmasına da yansıyordu. Bu taktikler münferit olaylarda etkili olsa da, sonunda Pontus’u ele geçiren ve Mithridates’i bir dizi geri çekilmeye zorlayan Roma lejyonlarının askeri üstünlüğünün üstesinden gelmeye yetmedi.

Zehirli Kral ve Mithridatizm

Mithridates’in sonu da hayatı kadar dramatik oldu. Büyük Pompey tarafından nihai yenilgiye uğratılan Mithridates zehir içerek kendi canına kıymaya çalışmış, ancak yıllar süren mithridatizm onu bağışık hale getirmiştir. Yunan tarihçi Appian’ın anlattıklarına göre, zehir başarısız olduğu için Mithridates sonunda hayatına son vermek için korumasından yardım istemek zorunda kalmıştır.

Bu tuhaf sonuç Mithridates’in toksikolojik deneylerinin hem dehasını hem de ahmaklığını vurgular. Zehirleri savaşta hem saldırı hem de savunma aracı olarak kullanma girişimi tarihi bir ironiyle sonuçlandı: hayatı boyunca kendini korumak için kullandığı araçlarla ölememesi.

Deli Bal Olayının Önemi

Deli balın kullanıldığı pusu, antik dünyada kullanılan çeşitli psikolojik ve biyolojik savaş biçimlerini hatırlatmaktadır. Bu olay aynı zamanda, düşmanlarının fizyolojik zayıflıklarından faydalanmak için çevrelerinden yararlanan Heptacomitae gibi yerli kabilelerin becerikliliğini de göstermektedir. Geleneksel askeri stratejilerin aksine, doğal toksinlerin bu şekilde kullanımı farklı kültürler tarafından uygulanan farklı savaş yaklaşımlarını vurgulamaktadır.

Romalı askerlerin deli bal nedeniyle çöküş hikayesi, doğanın bir silah olarak öngörülemezliğinin ve askeri seferlerde yerel ortamları anlamanın öneminin altını çizmektedir. Ayrıca, krallığını antik dünyanın en büyük askeri güçlerinden birine karşı savunmak amacıyla zehir kullanımını benimseyen bir hükümdar olarak Mithridates VI’nın daha geniş anlatısına da katkıda bulunmaktadır.

İleri Okuma
  1. Pliny the Elder. (77-79 CE). Natural History, Book 21, Chapter 44.
  2. Xenophon. (c. 370 BCE). Anabasis, Book IV, Chapter 8.
  3. Appian. (c. 160 CE). The Mithridatic Wars, in Roman History.
  4. Gunduz, A., & Turedi, S. (2009). “Mad honey poisoning.” Journal of Travel Medicine, 16(1), 60-63.
  5. Yilmaz, M., & Aydin, K. (2006). “Mad honey poisoning in Turkey: A review of 18 cases.” Clinical Toxicology, 44(2), 137-140.
  6. Koca, I., & Koca, A. F. (2007). “Poisoning by mad honey: A brief review.” Food and Chemical Toxicology, 45(8), 1315-1318.
  7. Mayor, A. (2009). The Poison King: The Life and Legend of Mithradates, Rome’s Deadliest Enemy. Princeton University Press.
  8. Oztasan, N., & Kalkan, E. (2011). “The physiological and pharmacological properties of mad honey.Turkish Journal of Medical Sciences, 41(5), 609-615.
  9. Turner, M. D. (2023). Mad Honey and the Poisoner King: A Case of Mass Grayanotoxin Poisoning in the Roman Military. Cureus, 15(4).

Alkilfosfat intoksasyon

Sinonim: Organofosfat Zehirlenmesi

Alkil fosfat zehirlenmesi, böcek ilacı ve kimyasal silah olarak kullanılan alkil fosfatların yutulmasıyla zehirlenmedir.

Maddeler ve etkiler

Alkil fosfatlar, örneğin mahsul koruma ürünlerinde bulunur. Yaygın maddeler DDVP ve parathion’dur. Sinir toksini sarini formundaki alkil fosfatlar kimyasal silah olarak kullanılmaktadır (en son 2017’de Suriye’de).

Alkil fosfatlar, asetilkolinesterazı inhibe eder, bu da muskarinik asetilkolin reseptörleri üzerindeki kolinerjik etkilerin neredeyse tamamen engellendiği anlamına gelir.

Toksidrom

Tanım ve Klinik Önemi

Toksidrom, belirli bir toksik madde sınıfına maruziyet sonrası ortaya çıkan tipik ve birlikte görülen klinik bulgu-demetidir. Amaç, spesifik maddeyi henüz bilmeden, fenotipik klinik örüntüyü tanıyıp hızlı ve doğru ilk müdahaleyi gerçekleştirmektir. Acil tıpta toksidrom kavramı, erken ayırıcı tanı, hedefe yönelik destek tedavisi, antidot seçimi ve ikincil yaralanmaların önlenmesi için merkezi bir araçtır.


Etimoloji ve Tarihçe

Toksidrom sözcüğü İngilizcedeki toxidrome teriminden gelir ve iki öğenin birleşimidir:

  • toxikon (τοξικόν): Antik Yunanca’da “ok zehiri” (başlangıçta bitkisel/organik zehirler için kullanılmıştır),
  • dromos (δρόμος): “koşu, seyir, gidişat, yol”.

Birlikte “zehirin seyrine özgü tablo/pattern” anlamını taşır. Klinikte sendrom terminolojisinin (ör. kardiyoloji ve nörolojide) gelişimi ile paralel biçimde 20. yüzyılın ikinci yarısında acil tıp ve klinik toksikolojide yerleşmiştir; amaç, laboratuvar doğrulaması olmadan tanınabilen örüntüler üzerinden hızla karar vermektir.


Evrimsel ve Biyolojik Arka Plan

İnsan ve diğer türler, bitkisel alkaloidler, hayvansal toksinler ve çevresel kimyasallara uzun evrimsel ölçeklerde maruz kalmıştır. Bu karşılaşmalar:

  • Duyu düzeyi: Acı tat reseptörleri ve koku ipuçlarıyla toksinlerden kaçınma,
  • Metabolik düzey: Özellikle sitokrom P450 ailesi, esterazlar, transferazlar yoluyla biyotransformasyon,
  • Nöral düzey: Otonom sinir sistemi yanıt kalıpları (ör. muskarinik/nikotinik, adrenerjik sistemler)
    gibi adaptasyonlarla şekillenmiştir. Toksidromlar, bu sistemlerin toksin tarafından özgül ve tekrarlanabilir biçimde uyarılması ya da baskılanmasının klinik dışavurumlarıdır.

Toksikodinami ve Toksikokinetik Temeller

  • Reseptör etkileşimi: Muskarinik/nikotinik, GABA-A, NMDA, opioid, adrenerjik reseptörler.
  • İyon kanalları: Sodyum kanal blokajı (örn. trisiklik antidepresanlar), potasyum kanal etkileri (QT uzaması).
  • Enzim ve taşıyıcılar: AChE inhibisyonu (organofosfat), MAO/SERT/NET etkileri (serotonerjik/sempatomimetik ajanlar).
  • Kinetik: Emilim (deri/solunum/GİS), dağılım (lipofilik ajanların doku tutulumu), metabolizma (faz I/II), atılım (renal/enterik/pulmoner). Bu özellikler tablonun başlangıç süresini, pik şiddetini ve süresini belirler.

Klinik Yaklaşım: Örüntü Tanıma Mantığı

  1. Birincil ABC ve güvenlik: Hava yolu, solunum, dolaşım; sahada ve acilde maruziyet kaynağına ikincil kontaminasyondan korunma.
  2. Vital bulgular: Ateş, taşikardi/bradikardi, hipertansiyon/hipotansiyon, solunum sayısı, O₂ satürasyonu.
  3. Genel görünüm ve nörostatus: Ajitasyon, letarji, koma, nöbet, deliryum.
  4. Otonom ipuçları: Terleme/anhidroz, cilt ısısı, sekresyonlar (hipersalivasyon, bronkore), pupilla (miyozis/ midriyazis), barsak sesleri.
  5. Koku ve çevresel ipuçları: Aseton (ketoz/salisilat), badem kokusu (siyanür; değişken), sarımsak (organofosfat), çözücü kokuları.
  6. Laboratuvar ve EKG:
    • ABG, laktat, anyon açıklığı: Na⁺ − (Cl⁻ + HCO₃⁻).
    • Osmolal boşluk: Ölçülen − hesaplanan osmolalite (metanol/etilen glikol şüphesi).
    • EKG: Geniş QRS (sodyum kanal blokajı), QT uzaması (torsades riski), bradi-/taşi-aritmiler.
  7. Görüntüleme ve hedef testler: Gerektiğinde akciğer grafisi, baş BT, spesifik toksikoloji panelleri (klinikle yönlendirilmiş).

Başlıca Toksidromlar ve Ayırt Edici Özellikleri

1) Kolinerjik Toksidrom (Muskarinik ± Nikotinik)

Nedenler: Organofosfat/karbamat insektisitler, bazı sinir ajanları, kolinomimetikler.
Muskarinik bulgular: Hipersalivasyon, lakrimasyon, bronkospazm ve bronkore, bradikardi, miyozis, terleme, kusma, ishal, üriner inkontinans.
Nikotinik bulgular: Kas fasikülasyonları, güçsüzlük, hipertansiyon/taşikardi (değişken).
Tedavi prensipleri: Dekontaminasyon, atropin (sekresyon/bronkokonstriksiyon için), pralidoksim (AChE reaktivasyonu; organofosfatlarda), gerektiğinde entübasyon ve yoğun destek.

2) Antikolinerjik Toksidrom

Nedenler: Antihistaminikler (1. kuşak), trisiklik antidepresanlar, antipsikotikler, atropin/bitkisel belladonna alkaloidleri.
Bulgular (mnemonik, özgünleştirilmiş): Kuru cilt ve mukozalar, anhidroz, sıcak ve kızarık deri, midriyazis (ışık yanıtı zayıf), taşikardi, ileus/hipoaktif barsak sesleri, üriner retansiyon, deliryum/ajitasyon, görsel halüsinasyonlar.
Tedavi: Soğutma ve hidrasyon, benzodiazepinlerle sedasyon; fizostigmin seçilmiş vakalarda (QT/QRS, miks tablolar ve iletim bozuklukları açısından dikkatli değerlendirme), TCA ilişkili geniş QRS varsa sodyum bikarbonat.

3) Sempatomimetik Toksidrom

Nedenler: Amfetaminler, kokain, MDMA, sentetik katinonlar, dekongestan aşırı kullanımı.
Bulgular: Şiddetli taşikardi/hipertansiyon, midriyazis, hipertermi, terleme artışı (antikolinerjiklerden ayırıcı: antikolinerjikte kuru cilt), ajitasyon/psikoz, tremor; rabdomiyoliz riski.
Tedavi: Benzodiazepinler ilk basamak (ajitasyon, sempatik deşarj ve hipertermi kontrolü), aktif soğutma, sıvı; ağır hipertansiyonda titrasyonlu ajanlar. Beta-bloker monoterapisinden kaçınma (özellikle kokain) – tercih benzodiazepin ve gerekirse fentolamin gibi alfa-blokaj.

4) Opioid Toksidromu

Nedenler: Morfin, heroin, oksikodon, metadon, fentanil türevleri.
Bulgular: Bradipne/apne, miyozis (iğne başı), bilinç bozukluğu; bradikardi, hipotansiyon, hipotermi.
Tedavi: Hava yolu ve ventilasyon öncelikli; ardından titrasyonlu nalokson. Uzun etkili/yeniden bağlanan ajanlarda tekrarlı doz veya infüzyon.

5) Sedatif-Hipnotik (GABAerjik) Toksidrom

Nedenler: Benzodiazepinler, barbitüratlar, Z-ilaçlar, GHB.
Bulgular: SSS depresyonu, ataksi, nistagmus, hipotansiyon (özellikle barbitürat), solunum depresyonu (kombinasyonlarda artar).
Tedavi: Destekleyici bakım; flumazenil yalnız çok seçilmiş durumlarda ve nöbet/aritmi riskini artırabilecek TCA karma zehirlenmelerinde kontrendike.

6) Serotonerjik Toksidrom (Serotonin Sendromu)

Nedenler: SSRI/SNRI/MAOI, triptan, linezolid, lityum, tramadol, MDMA, kombinasyonlar.
Bulgular: Triad – mental durum değişikliği (ajitasyon, konfüzyon), otonom instabilite (ateş, taşikardi, hipertansiyon, diyaforez), nöromüsküler hiperaktivite (klonus, hiperrefleksi, tremor, rijidite).
Tedavi: Suportif; sedasyon (benzodiazepin), aktif soğutma, gerekirse siproheptadin PO; ağır olgularda yoğun bakım.

7) Nöroleptik Malign Sendrom (NMS) – Toksidromik Bakış

Nedenler: Dopamin antagonizmi (tipik/atipik antipsikotikler), dopamin kesilmesi.
Bulgular: Hipertemi, kurşun boru rijiditesi, otonom instabilite, yüksek CK ve rabdomiyoliz.
Tedavi: Nedeni kesme, yoğun destek, dantrolen ve/veya bromokriptin düşünülür.

8) Sodyum Kanal Blokajı / Kardiyotoksik Tablolar

Nedenler: Trisiklik antidepresanlar, kokain, flekainid, bazı antihistaminikler.
Bulgular: Geniş QRS, ventriküler aritmiler, hipotansiyon; antikolinerjik eşlik edebilir.
Tedavi: Hipertoniye rağmen hızlı sodyum bikarbonat bolusları; refrakter durumlarda lipid emülsiyon ve ileri kardiyak destek.

9) Salisilat Toksidromu

Bulgular: Erken hiperventilasyon (respiratuvar alkaloz), ardından anyon açıklıklı metabolik asidoz, tinnitus, terleme, bulantı; ağır olguda hipertermi ve beyin ödemi.
Tedavi: Alkali diürez (idrar alkalinizasyonu), sıvı; ağır asidoz/komada hemodiyaliz.

10) Alkol ve Alkoller (Metanol/Etilen Glikol/İzopropanol)

  • Metanol/Etilen glikol: Görme bozukluğu (metanol), nefrotoksisite (EG), osmolal boşluk artışı ve geç dönemde anyon açıklığı. Tedavi: Fomepizol veya etanol, bikarbonat, hemodiyaliz.
  • İzopropanol: Ketozis olmadan ketonemi, belirgin osmolal boşluk, genellikle asidoz yok; destek tedavisi ön planda.

11) Siyanür Toksidromu

Bulgular: Hızlı başlangıç, laktik asidoz, hipotansiyon, koma/nöbet; “badem” kokusu değişken.
Tedavi: %100 O₂, hidroksokobalamin ilk seçenek; hipoksi ve dolaşım desteği.

12) Karbomonoksit (CO) Zehirlenmesi

Bulgular: Baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı; ileri olguda bilinç bozukluğu, kardiyak iskemi; pulsoksimetre normal görünebilir.
Tedavi: %100 O₂ veya hiperbarik O₂ seçilmiş olgularda (nörolojik belirti, gebelik, yüksek COHb).

13) Kalsiyum Kanal Blokeri / Beta-Bloker Toksidromları

Bulgular: Bradikardi, hipotansiyon, hipoperfüzyon; CCB’de hiperglisemi, BB’de hipoglisemi eğilimi.
Tedavi: Yüksek doz insülin-euglisemi tedavisi (HDI), vazopressörler, kalsiyum, glukagon (BB), lipid emülsiyonu seçilmiş olgularda.


Özel Popülasyonlar ve Bağlam

  • Pediatri: Doz/kg duyarlılığı, ev içi maruziyetler (ilaçlar, nikotin sıvıları), daha hızlı dekompansasyon.
  • Geriatri: Polifarmasi, farmakokinetik değişiklikler; antikolinerjik yük.
  • Gebelik: Teratojenite ve maternal-fetal fizyoloji; CO ve siyanür yönetimi öncelikleri.
  • İşyeri/çevresel: Pestisitler, organik çözücüler, metal dumanları; dekontaminasyon ve ekip güvenliği.

Laboratuvar-EKG Desenleriyle Entegrasyon

  • Anyon açıklığı yüksek asidoz: Salisilat, metanol/EG, siyanür, demir, izoniazid, karbonmonoksit (dolaylı).
  • Osmolal boşluk artışı: Alkoller (metanol/EG/izopropanol).
  • Geniş QRS: TCA, kokain, kinidin benzeri etkiler.
  • QT uzaması: Antipsikotikler, makrolidler, metadon, bazı antihistaminikler.
  • Hiperglisemi: Kalsiyum kanal blokerleri (özellikle nondihidropiridin).
  • Hipoglisemi: Beta-blokerler (özellikle çocuklarda bazı ajanlar).

Tedavi İlkeleri: Sistematik Yaklaşım

  1. Güvenlik ve dekontaminasyon: Kişisel koruyucu ekipman; deri/göz yıkama; inhalasyon maruziyetinde temiz hava.
  2. ABC ve destek: Oksijen, ventilasyon, dolaşım desteği, nöbet kontrolü (benzodiazepin).
  3. GİS dekontaminasyonu: Aktif kömür (uygun zamanlama/kontrendikasyonlar: hava yolu güvencesi yoksa, koroziv/uyuşukluk); çoklu doz seçilmiş ajanlarda.
  4. Antidotlar(uygun toksidroma göre):
    • Atropin + pralidoksim (kolinerjik),
    • Nalokson (opioid),
    • Siproheptadin (serotonerjik),
    • Sodyum bikarbonat (TCA ve geniş QRS),
    • Hidroksokobalamin (siyanür),
    • Fomepizol (metanol/EG),
    • N-asetilsistein (parasetamol; karaciğer koruyucu),
    • Dantrolen/Bromokriptin (NMS),
    • Yüksek doz insülin (CCB/BB),
    • Lipid emülsiyonu (seçilmiş lipofilik ajanlar, refrakter kardiyotoksisite).
  5. Hedefe yönelik prosedürler: Hemodiyaliz (salisilat, metanol/EG, lityum vb.), aktif soğutma/ısıtma, ritim yönetimi.
  6. Gözlem ve yeniden değerlendirme: Toksikokinetiğe göre gecikmiş etkiler ve yeniden toksisite (ör. uzun etkili opioidler) için izlem.

Ayırıcı Tanı ve Karışan Tablolar

  • Antikolinerjik vs sempatomimetik: Her ikisinde midriyazis ve ajitasyon olabilir; terleme artışı sempatomimetikte, kuru cilt antikolinerjikte tipiktir.
  • Serotonin sendromu vs NMS: Serotoninde klonus/hiperrefleksi belirgindir; NMS’de kurşun boru rijiditesi ve daha sinsi başlangıç.
  • Opioid vs sedatif-hipnotik: Benzer SSS depresyonu; miyozis ve naloksona yanıt opioid lehine.
  • Salisilat vs sepsis/DIK/ısı hastalığı: ABG örüntüsü ve klinik öykü yönlendiricidir.

Hatalardan Kaçınma Noktaları

  • Antidotun destek tedavisinin yerine geçmediği unutulmamalı.
  • Flumazenilin gelişigüzel kullanımı nöbet/aritmi riskini artırabilir.
  • Beta-bloker monoterapisi (özellikle kokain ilişkili hipertansiyonda) semptomları kötüleştirebilir.
  • Tüm bilinç bozukluklarında hipoglisemi mutlaka dışlanmalıdır.
  • Karışık toksidromlar (polimaruziyet) sık görülür; tek bir kalıba zorlamamak gerekir.

Epidemiyolojik ve Sistem Yaklaşımı Perspektifi

Zehirlenmelerin önemli bir bölümü ilaçlara bağlıdır; bunu alkoller/uçucular, ev içi ürünler ve işyeri maruziyetleri izler. Toksidrom yaklaşımı, kaynak belirsiz olgularda bile triyaj, erken tedavi ve sağlık sistemi yükünün azaltılması açısından yüksek getirili bir stratejidir. Eğitimde senaryo-temelli (simulation) yöntemlerle örüntü tanıma, performansı artırır.


Minimal Klinik Akış Şeması (Metinsel)

  1. ABC + güvenlik → 2) Vital + nörostatus → 3) Toksidrom ipuçları (cilt, pupilla, sekresyon, barsak sesleri, koku) → 4) EKG + temel laboratuvar (ABG, anyon/osmolal boşluk) → 5) Destek + uygun antidot → 6) Gözlem/yeniden değerlendirme ve gerekirse ileri tedaviler.


Keşif

Toksidrom (İng. toxidrome), klinik toksikolojinin en pratik ve en “hikâye anlatır” kavramlarından biri; kökleri, zehirin insan bedeninde bıraktığı seçici izleri tanımaya çalışan çok eski bir meraka dayanır. Kavram bugün acil serviste bir hekimin, daha laboratuvar sonucu gelmeden “bu tablo antikolinerjik; şu hasta sempatomimetik taşkınlığın ortasında; öbürü muhtemelen opioid depresyonunda” diyecek kadar güvenilir örüntüler setine karşılık gelir.


Antik İpuçları: Zehrin “Seyri”ni Fark Edenler

Antik Mısır papirüslerinden Grek ve Roma yazarlarına uzanan çizgide, toxikon—ok zehri—insanın hem korkusu hem merakıydı. Hippokrates geleneği semptom kümelerini betimlemeyi sever; Dioskorides’in De materia medica’sı bitkisel ve hayvansal zehirlerin “bedende bıraktığı imza”yı ayrıntılar. Zehirin “seyri” (dromos) fikri, yani etkilerin düzenli bir gidişatı olduğu düşüncesi, daha o çağlarda sezgisel olarak mevcuttu. Helenistik dönemde ve Roma’da mithridatizm (Mithridates’in kendini küçük dozlarla “alıştırması”) toksisiteyle sistemli uğraşma arzusunu temsil eder; zehir tekil olay değil, tekrarlanan ve tanınabilir bir fenomendir.


Erken Modern Dönem: Paracelsus’un İlkesinden Orfila’ya

Rönesans’la birlikte sahneye çıkan Paracelsus’un “dozu zehir yapan dozdur” ilkesi, toksisiteyi kabile anlatılarından çıkarıp ölçülebilir bir kavrama dönüştürdü. 17.–18. yüzyıllar farmakolojinin kurucu atölyesidir: Friedrich Sertürner’in morfini izole etmesi, Oswald Schmiedeberg’in farmakolojiyi bağımsız bir bilim olarak örgütlemesi, Louis Lewin’in psikoaktif bitkileri sistematik sınıflaması, “madde → etki kalıbı” düşüncesini sertleştirdi. 19. yüzyılın büyük sıçraması ise Mathieu Orfila ile adli toksikolojinin doğuşudur: Artık zehir, masalsı bir sis değil; kimyasal olarak saptanabilir, klinik olarak betimlenebilir, mahkemede delil değeri taşıyan bir olgudur. Bu, “örüntü”nün hukuki ve klinik sonuç doğuracak kadar güvenilir kılınmasının miladıdır.


Savaşın Laboratuvarı: Organofosfatlar, Siyanür ve Endüstri Çağı

  1. yüzyılın ilk yarısı “hızlandırılmış toksisite” çağını başlatır. Endüstriyel kimyasallar, pestisitler, solventler ve özellikle de organofosfat sinir ajanları (Gerhard Schrader’in laboratuvarlarından çıkan bileşikler) kolinerjik sistemin klinik imzasını—hipersalivasyon, bronkore, miyozis, bradikardi ve nikotinik kas fasikülasyonları—öylesine dramatik ve tekrarlanabilir biçimde ortaya koydu ki, kolinerjik toksidrom tarihte büyük harfle yazıldı. Öte yandan siyanür, “hızlı laktik asidoz ve kollaps” ile tanınan, mitokondriyi hedefleyen bir öldürücü olarak, “klinik koku” (badem) efsanesinden klinik-analitik gerçeğe taşındı. Karbonmonoksit endüstriyel kaza ve ısınma hatalarıyla yaygınlaştıkça, “normal görünen pulsoksimetreye rağmen sessiz hipoksi” örüntüsü hekim hafızasına kazındı. Endüstri toksikolojisi, toksidrom düşüncesine iki büyük katkı yaptı: maruziyet kümeleri ve yinelemeli klinik imzalar.

Klinik Toksikolojinin Doğuşu: Zehir Danışma Merkezleri ve Örüntü Mantığı

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde Kuzey Amerika ve Avrupa’da zehir danışma merkezleri ve ulusal veri hatları kuruldu. Tek tek vakaların hikâyeleri, yüzlerce ve binlerce vaka içinde birikerek “bir bakışta tanınan” klinik resimlere dönüştü. Bu kuşak, acil tıbbın kurumsallaşmasıyla birlikte, toksik tabloyu sendromik mantıkla çözmeyi öğretti. Geniş QRS’li taşiaritmilerle gelen, dilde kuruluk ve ileusla eşlik eden delirant bir hastanın TCA alımı düşündürmesi; terli, hipertermiye giden, midriyatik ve ajite bir hastanın sempatomimetik fırtınası içinde olması; iğne başı pupillalı, bradipneik ve hipoventile bir hastanın naloksona yanıt vermesi—bunlar kitap bilgisinden önce saha tecrübesinin katılaşmış özleridir. Kavramlaştırma ilerledikçe, bu “özler”e isim verildi: toksidrom.


Keşiflerin Adları: Öncü Klinikçiler ve Araştırma Eşikleri

  • Kolinerjik toksidromun çağdaş ifadesi, organofosfat zehirlenmelerini tanımlayan askeri ve sivil hekimlerin raporlarıyla standardize edildi; atropin ve oksimlerin (pralidoksim) rasyoneli asetilkolinesteraz biyokimyasıyla birleşti.
  • Antikolinerjik toksidrom—belladonna alkaloidleri, 1. kuşak antihistaminikler ve TCA’ların ortak sahnesi—kuruluk, kızarıklık, hipertermi, midriyazis, ileus, üriner retansiyon ve deliryumun güvenilir birlikteliği olarak tasvir edildi; seçilmiş vakalarda fizostigminin “diagnostik-terapötik” rolü klinik cesaretin ve elektrofizyolojik aklın ürünüydü.
  • Sempatomimetik toksidrom—amfetaminler, kokain, MDMA ve dekongestan suistimalinin ortak dili—ajitasyon, taşikardi/hipertansiyon, hipertermi ve belirgin terleme ile antikolinerjik tablodan ayrıldı; sedasyonun (benzodiazepin) ilk basamak olduğu “öğreti” sahada doğdu.
  • Opioid toksidromu—miyozis, solunum depresyonu, bilinç bozukluğu üçlüsü—naloksonun titrasyonla verilmesiyle modern bir örüntü-tedavi çiftine dönüştü.
  • Serotonerjik toksidrom (serotonin sendromu), psikotrop kullanımının genişlemesiyle ajitasyon–otonom instabilite–klonus/hiperrefleksi triadı halinde tanımlandı; pratik tanı algoritmleri geliştirildi.
  • Nöroleptik malign sendrom—dopamin antagonizmi sonrası kurşun boru rijiditesi, hipertermi ve laboratuvar rabdomiyoliz izleri—psikofarmakolojinin ders kitabı uyarısı oldu.
  • Kardiyotoksik (sodyum kanal blokajı) tablo—geniş QRS, hipotenzi ve ventriküler aritmiler—sodyum bikarbonatın hayat kurtarıcı bir “fizyolojik antidot” olarak yerleşmesine zemin hazırladı.
  • Salisilat toksidromu—erken respiratuvar alkaloz + geç anyon açıklıklı metabolik asidoz kombinasyonu—gaz değişimi fizyolojisini klinik örüntüye çevirdi.
  • Alkoller toksidromları—metanol, etilen glikol ve izopropanolün osmolal boşluk ve asit-baz paternleri—fomepizol ve hemodiyaliz eşleşmeleriyle rasyonel bir yol haritasına kavuştu.
  • Kardiyoselektif ağır zehirlenmeler (kalsiyum kanal blokerleri/beta-blokerler): yoğun bakım toksikolojisinin en yaratıcı keşiflerinden biri olan yüksek doz insülin–öglisemi stratejisi, miyokardın biyokimyasal ihtiyaçlarını hedefleyerek örüntüye karşı “enerji tedavisi” fikrini kurumsallaştırdı.

Bu “keşifler” bireysel dehalardan çok, vaka biriktiren klinisyenlerin, farmakologların ve toksikokimyacıların müşterek eseridir; yine de günümüzde Goldfrank ekolü (Lewis R. Goldfrank, Robert S. Hoffman ve çalışma arkadaşları), Olson ve meslektaşları, Isbister ve Buckley gibi klinik-epidemiyolojik çizgiyi birleştiren araştırıcılar, toksidrom bilgisini çağdaş acil tıbbın diline tercüme eden “anlatıcılar” olarak anılır.


Evrimsel Biyoloji ve Toksidrom: Neden Örüntü Var?

İnsan türü milyonlarca yıl boyunca bitkisel alkaloidlere, hayvansal toksinlere ve mineral kaynaklı zehirlere maruz kaldı. Tat–koku reseptörlerinden otonom sinir sistemine, sitokrom P450 ailesinden faz II konjugasyon enzimlerine kadar birçok hat, çevresel toksin sinyallerini hızlı ve stereotipik yanıtlarla “karşılamak” üzere seçildi. Toksidrom tam da bu noktanın klinik çevirisidir: belirli reseptör kümeleri, iyon kanalları ve enzim sistemlerinin uyaran-yanıt düzenekleri, farklı toksin sınıflarında tekrarlanan dışavurumlar üretir. Bu yüzden antikolinerjik tabloda cilt kurudur; sempatomimetikte ise ter bezleri çalışır. Bu yüzden sodyum kanal blokörleri EKG’de benzer “geniş QRS” izini bırakır. Evrimsel biyoloji, toksidromu basit bir ezber değil, biyolojik determinizmi olan bir “fenotipik okuma” haline getirir.


Hastane Koridorlarında Keskinleşen Dil: Ayırıcı Tanıdaki İnce Bıçak

Toksidrom, ayırıcı tanıda bir “keski”dir ama kör bıçak değildir. Antikolinerjik–sempatomimetik ayrımı, deri bulgusu (kuru–terli) ve barsak sesleriyle yapılır. Serotonin sendromu klonus ve hiperrefleksiyle NMS’den ayrılır; NMS daha sinsi ve rijid, serotonin sendromu daha hiperkinetiktir. Opioid–sedatif depresyonu, pupilla ve ventilatuvar yanıt üzerinden ayrıştırılır. Salisilatın çifte asit-baz paterni, sepsis ateşiyle karışırsa arter kan gazı hekime “doğru hikâyeyi” fısıldar. Toksidromu keşfetmek aslında her vakada hikâyeyi yeniden yazmaktır: “Hangi reseptörler konuşuyor, hangi kanallar susuyor?”


21. Yüzyıl: Güncel Araştırma Cepheleri

  • Büyük veri ve örüntü doğrulama: Zehir danışma hatları ve acil servis kayıtlarından üretilen geniş kohortlar, klasik toksidromların duyarlılık–özgüllük metriklerini sayısallaştırıyor; “antikolinerjik mi, karma mı?” sorusu veriye yaslanıyor.
  • Makine öğrenmesi destekli karar: Vital bulgular, EKG özellikleri, yatakbaşı kan gazı ve kısa klinik notlardan toksidrom tahmini yapan sınıflandırıcılar, özellikle polimaruziyetlerde klinisyene ikinci görüş olarak sunuluyor.
  • Yeni psikoaktif maddeler ve melez örüntüler: Sentetik kanabinoidler, katinonlar ve benzodiazepin türevleri, “klasik” tabloları bulanıklaştırırken, fentanil türevlerinin göğüs duvar rijiditesi gibi beklenmedik fenomenlerle opioid toksidromuna yeni nüanslar kattığı gösteriliyor. Alfa-2 agonist ksilazin eş maruziyeti, bradikardi–hipotansiyon–sedasyon üçlüsüyle sahaya farklı bir “tat” getiriyor.
  • Hedefe yönelik antidot araştırmaları: Hidroksokobalaminin siyanürdeki rolü ve yeni jenerasyon oksimlerin kolinerjik tabloda etkinlik tartışmaları, farmakodinamik köprüyü kuvvetlendiriyor.
  • Fizyolojik kurtarma stratejileri: Yüksek doz insülin protokollerinin kardiyojenik toksisite alt tiplerinde standartlaştırılması; lipid emülsiyonu kullanım endikasyonlarının daraltılıp netleştirilmesi; hipertermi yönetiminde aktif soğutmanın algoritmik yeri.
  • Eğitim bilimi: Simülasyon temelli toksidrom eğitimleri, ayırıcı tanı hızını ve hata oranlarını ölçülebilir biçimde etkiliyor; örüntü tanıma, deneyim transferiyle güçleniyor.

Bugünün Dersi: Bir Bakışta Tanı, Bir Nefeste Tedavi

Toksidrom düşüncesi, keşiflerin adı geçen “kaşifler”inden çok, hastane koridorlarında biriken binlerce küçük sezginin ortak ürünüdür. Paracelsus’un doz ilkesinden Orfila’nın adli devrimine; Schrader’in organofosfat laboratuvarından acil tıbbın nöbetçi hekimine; Goldfrank ekolünün ansiklopedik yapıtlarından modern veri biliminin sınıflandırıcılarına kadar giden çizgi tek bir cümlede toplanabilir: Zehir, kendine has bir dil konuşur; toksidrom o dili çevirmeyi öğrenenlerin sözlüğüdür.



İleri Okuma

  • Truhaut, R. (1974). Ecotoxicology: objectives, principles and perspectives. Ecotoxicology and Environmental Safety, 1(2), 151–173. DOI: 10.1016/0147-6513(74)90029-3.
  • Proudfoot, A. T. (2003). Poisoning with salicylates. Toxicological Reviews, 22(3), 143–154.
  • Balit, C. R., Isbister, G. K. (2004). Guidelines for the management of anticholinergic syndrome. Emergency Medicine Australasia, 16(4), 375–381.
  • Kerns, W. (2007). Management of beta-adrenergic blocker and calcium channel antagonist toxicity. Emergency Medicine Clinics of North America, 25(2), 309–331. DOI: 10.1016/j.emc.2007.02.004.
  • Dunkley, E. J., Isbister, G. K., Sibbritt, D., Dawson, A. H., Whyte, I. M. (2003). The Hunter Serotonin Toxicity Criteria. QJM, 96(9), 635–642. DOI: 10.1093/qjmed/hcg109.
  • Borron, S. W., Baud, F. J. (2011). Antidotes for cyanide poisoning. Current Pharmaceutical Biotechnology, 12(10), 1940–1947. DOI: 10.2174/138920111798808366.
  • Levine, M., Boyer, E. W., Pozner, C. N., et al. (2012). High-dose insulin therapy in calcium channel blocker and beta-blocker poisoning. Clinical Toxicology, 50(4), 277–287. DOI: 10.3109/15563650.2012.673292.
  • Chan, B. S., Buckley, N. A. (2014). Digoxin and other cardiac glycosides. In: Critical Care Toxicology. Springer.
  • Isbister, G. K., Page, C. B. (2015). Serotonin toxicity: a practical approach. British Journal of Clinical Pharmacology, 81(3), 396–404. DOI: 10.1111/bcp.12703.
  • Buckley, N. A., Dawson, A. H., Isbister, G. K., et al. (2016). Serious poisoning. The Lancet, 387(10035), 225–236. DOI: 10.1016/S0140-6736(15)00272-9.
  • Wax, P. M. (2019). History of clinical toxicology. In: Goldfrank’s Toxicologic Emergencies (10th ed.). McGraw-Hill, ISBN: 978-0071801843.
  • Vanden Hoek, T. L., et al. (2020). ACLS Provider Manual (ek kısım: toksikolojik aciller). American Heart Association.


Berilyoz

“Berylliosis”in Etimolojisi

Berylliosis terimi, kimyasal element olan beryllium kelimesinin, bir hastalığı veya patolojik durumu belirten tıbbi ek -osis ile birleştirilmesinden oluşur. Dolayısıyla, “berylliosis” kelimesi tam anlamıyla berilyumun neden olduğu veya berilyumla ilişkili bir hastalık anlamına gelir.

Oxford İngilizce Sözlüğüne göre, İngilizce’de “berylliosis” kelimesinin en erken belgelenmiş kullanımı 1943 yılına aittir ve İtalyanca berilliosi teriminden ödünç alınmıştır. Yapısı şöyledir:

  • beryllium (element)
  • -osis (tıbbi terminolojide hastalıklı bir durumu belirtmek için kullanılan bir ek)

Bu nedenle, berylliosis özellikle berilyuma maruz kalmanın neden olduğu, en yaygın olarak akciğerleri etkileyen bir hastalık durumunu ifade eder.


Arka Plan ve Epidemiyoloji

Havacılık, nükleer, savunma ve elektronik endüstrilerinde kullanılan hafif bir metal olan berilyum, solunduğunda önemli sağlık riskleri oluşturur. Tarihsel veriler, maruziyetin 1960’larda ve 1970’lerde zirveye ulaştığını, tahminen 800.000’e kadar ABD’li çalışanın maruz kaldığını ve Beryllium Toksisitesi – StatPearls – NCBI Bookshelf‘e göre şu anda yaklaşık 134.000’e düştüğünü göstermektedir. Bu azalma, iyileştirilmiş iş güvenliği önlemlerini yansıtmaktadır, ancak özellikle yüksek maruziyet ortamlarında riskler devam etmektedir.

Bir bağışıklık tepkisi olan berilyum duyarlılığı (BeS), maruz kalan çalışanların %2-6’sını etkiler ve kronik berilyum hastalığına (CBD) ilerlemenin yılda %6-8 olduğu tahmin edilmektedir. Beryllium – Sağlık Etkileri | İş Sağlığı ve Güvenliği İdaresi‘de belirtildiği gibi, CBD’nin genel yaygınlığı sektöre ve maruz kalma süresine göre %1-5 arasında değişmektedir. HLA-DPB1 E69 genotipi üzerine 2022 analizi gibi son çalışmalar (PMC ücretsiz makale: PMC8760148), bazı bireylerin kalıtsal özellikler nedeniyle daha duyarlı olduğunu öne sürerek genetik yatkınlıkları vurgulamaktadır.

Genel nüfus için, ortam berilyum seviyeleri genellikle 0,03 ng/m³’ün altındadır ve düşük risk oluşturur. Ancak, Lorain, Ohio gibi tarihi toplum maruziyet vakaları dikkat çekicidir. Berilyum bitkisinin 3/4 mil yakınında yaşayanların %1’inin 1 mg/m³’ün altındaki konsantrasyonlara maruz kaldığında berilyum geliştirdiğini buldu. 20. yüzyılın ortalarından kalma bu tarihsel veriler, son güncellemelerden yoksundur, ancak özellikle Brush Beryllium Co.’daki (1943-1948) gibi işletmelerde endüstriyel sahaların yakınındaki potansiyel riskleri vurgular.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Semptomlar ve Klinik Sunum

Beryllium zehirlenmesi iki şekilde ortaya çıkar:

  • Akut Berilyum Hastalığı: Düzenlemeler nedeniyle günümüzde nadirdir, şiddetli öksürük, nefes darlığı ve yorgunluk gibi semptomlarla birlikte akut kimyasal pnömonit olarak ortaya çıkar ve genellikle yüksek yoğunluklu maruziyetin ardından görülür. Tarihsel olarak, Akut berilyum zehirlenmesi – Wikipedia bölümünde tartışıldığı gibi, çözünür berilyum tuzlarıyla bağlantılıydı.
  • Kronik Berilyum Hastalığı (CBD): Daha yaygın olan CBD, dispne, öksürük, kilo kaybı ve artralji gibi semptomları olan granülomatöz bir akciğer hastalığıdır. Akciğerlerde ve bitişik lenf düğümlerinde granülomlar oluşarak yavaş ilerler ve potansiyel olarak fibroza yol açar. Göğüs röntgenleri düzensiz, nodüler değişiklikler gösterir ve vakaların yaklaşık yarısı Beryllium Toxicity – StatPearls – NCBI Bookshelf‘e göre hilus lenf düğümlerini içerir.

CBD, sarkoidozla semptomları paylaşarak tanıyı zorlaştırır, ancak BeLPT gibi immünolojik testler ATSDR – Berilyum Toksisitesi – YÖNLENDİRME‘de belirtildiği gibi farklılaştırmaya yardımcı olur.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Tanı

Tanı, maruz kalma geçmişine, klinik bulgulara ve belirli testlere dayanır. Berilyuma karşı bağışıklık tepkisini ölçen BeLPT, 2024 ABD Çalışma Bakanlığı duyurusuna göre (ABD Çalışma Bakanlığı, toksik berilyum maruziyetiyle ilgili faydalar arayan eski nükleer silah işçileri için güncellemeleri duyurdu) tazminat için duyarlılığı belirlemek üzere üç yıl boyunca üç sınırda sonuca izin vererek anahtardır. Epiteloid hücre granülomlarını gösteren akciğer biyopsileri, CBD’yi doğrular ve onu benzer durumlardan ayırır.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Tedavi ve Yönetim

CBD için bir tedavi yoktur, tedavi semptomları azaltmayı ve ilerlemeyi yavaşlatmayı hedefler. Standart yaklaşımlar şunları içerir:

Kullanıcının ilk bilgilerinde belirtildiği gibi, ilerlemeyi durdurmaya ilişkin kanıtlar kesin olmasa da, kişileri maruziyetten çıkarmak önerilir. 2013’te önleme programlarının değerlendirilmesi gibi son çalışmalar (Am. J. Ind. Med. 56(7): 733-41), maruziyeti azaltmada etkili olduğunu göstermektedir, ancak uzun vadeli sonuçlar değişmektedir.

Son Gelişmeler ve Araştırmalar

Son araştırmalar anlayışı genişletti:

  • 2021 tarihli bir çalışma beton tozundan berilyum duyarlılığını tespit etti ve maruz kalma risklerini geleneksel endüstrilerin ötesine taşıdı (PubMed: 32926872).
  • 2019 tarihli bir üretim tesisinde yapılan çalışma, maruz kalma ölçümlerini duyarlılığa bağlayarak risk değerlendirmesine yardımcı oldu (PMC ücretsiz makalesi: PMC6788944).
  • Akciğer kanseri yükü üzerine 2022’de yapılan bir çalışma, berilyumun kanserojen statüsünü doğruladı ve maruz kalan kohortlarda artan ölüm oranı kaydedildi (PMC ücretsiz makalesi: PMC9247327).

Politika açısından, 2024 EEOICPA güncellemesi, duyuruya göre nükleer çalışanların üç sınırda BeLPT sonucuyla faydalar almaya hak kazanmalarına izin veriyor ve potansiyel olarak 1.460 hassasiyet ve 3.382 CBD vakasına yardımcı oluyor. Bu, geçmişteki tanınma zorluklarını ele alarak kapsayıcılığa doğru bir kaymayı yansıtıyor.

Mesleki ve Çevresel Güvenlik

OSHA, izin verilen maruz kalma sınırlarını 0,2 µg/m³ (8 saatlik TWA) ve 2,0 µg/m³ (15 dakikalık STEL) olarak belirleyerek mühendislik kontrolleri ve kişisel koruyucu ekipman gerektiriyor (Berylium – Health Effects | Occupational Safety and Health Administration). Esas olarak fosil yakıt yanmasından kaynaklanan çevresel salınım düşüktür, ancak Lorain gibi tesislerin yakınındaki yerel kontaminasyon, berilyum tesislerinin yakınındaki sakinler üzerinde yapılan 2008 tarihli bir çalışmada görüldüğü gibi tarihsel olarak riskler oluşturmuştur (Am. J. Respir. Crit. Care Med. 177(9): 1012-7).


Keşif

Berilyozisin (kronik berilyum hastalığı, CBD olarak da bilinir) keşfi ve tıbbi olarak tanımlanması, berilyumun 20. yüzyılda endüstriyel kullanımına yakından bağlıdır. Yüksek erime noktasına sahip hafif bir metal olan berilyum, 1930’lardan itibaren havacılık, nükleer ve elektronik endüstrilerinde giderek daha fazla kullanılmaya başlandı. Bu durum, maruz kalan işçi sayısının artmasına, dolayısıyla başlangıçta net olarak tanımlanamayan akciğer semptomları gösteren hastalık vakalarının gözlemlenmesine yol açtı.


İlk gözlemler (1940’lar)

Berilyum maruziyetine bağlı akciğer hastalıklarına ilişkin ilk sistematik raporlar 1940’lı yılların ortalarına dayanmaktadır. Özellikle ABD’de floresan lamba fabrikaları ve nükleer endüstride çalışan işçilerde akut ve kronik akciğer hastalıkları vakaları sık sık görülmektedir. Bu hastalık, başlangıçta öksürük, nefes darlığı, röntgen görüntülerinde interstisyel infiltratlar ve daha sonra akciğer dokusunda granülomatöz değişiklikler ile kendini gösteriyordu.

1943 yılında ilk vaka raporları Hardy ve Tabershaw tarafından yayınlanmış ve berilyum maruziyeti sonucu gecikmiş kimyasal pnömonit oluştuğu belirtilmiştir. Birkaç yıl sonra hastalığın hem akut hem de kronik formlarını tanımlamak için “berilyozis” terimi ortaya atıldı.


Klinik ve patofizyolojik sınıflandırma (1950’ler-1970’ler)

Berilyozun akut formu, yüksek konsantrasyonlarda çözünebilir berilyuma karşı toksik bir reaksiyon olup, endüstriyel süreçlerin gelişmesiyle birlikte kısa sürede azaldı. Buna karşılık, kronik form giderek artan bir şekilde, düşük ancak tekrarlanan inhalasyon maruziyetinden yıllar sonra ortaya çıkabilen immünolojik aracılı, granülomatöz bir hastalık olarak tanınmaya başlandı.

Önemli patolojik özellikler (özellikle akciğerlerdeki düşmeyen granülomlar) sarkoidozla karşılaştırmalara yol açtı. 1970’li yıllardan itibaren tanı bronkoalveolar lavaj ve transbronşiyal biyopsi ile doğrulanabilmektedir.


İmmünolojik Temeller (1990’lar–günümüz)

Modern çalışmalar, CBD’nin berilyuma karşı spesifik T hücresi aracılı bir bağışıklık tepkisine dayandığını göstermiştir. Berilyum Lenfosit Proliferasyon Testi (BeLPT) 1990’lı yıllarda standart bir tanı prosedürü haline geldi. Genetik yatkınlığın, özellikle bazı HLA-DP alellerinin de bir risk faktörü olduğu belirlenmiştir.


İleri Okuma
  1. Van Ordstrand, H. S., Hughes, R., De Nardi, J. M., & Stevenson, H. P. (1945). Beryllium poisoning. Journal of the American Medical Association, 129(2), 108–116.
  2. Hardy, H. L., & Tabershaw, I. R. (1946). Delayed chemical pneumonitis occurring in workers exposed to beryllium compounds. Journal of Industrial Hygiene and Toxicology, 28(5), 197–211.
  3. Eisenbud, M., Lisson, J., & Steiner, M. (1949). Pulmonary berylliosis: A clinical and environmental study. Public Health Reports, 64(10), 301–319.
  4. Machle, W., & Scott, E. W. (1950). Chronic beryllium disease in industry: A review of experience in the United States. Archives of Industrial Hygiene and Occupational Medicine, 2, 61–70.
  5. Nishimura, H., & Keane, M. (1954). Clinical and radiological features of chronic berylliosis. Archives of Environmental Health, 8, 149–157.
  6. Epstein, W. F. (1959). Beryllium poisoning: A continuing industrial health problem. Annals of Internal Medicine, 50(5), 1141–1153.
  7. Newman, L. S., Mroz, M. M., Balkissoon, R. C., Maier, L. A. (1996). Beryllium sensitization progresses to chronic beryllium disease: A longitudinal study of disease risk. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 154(5), 1107–1111.
  8. Maier, L. A., Martyny, J. W., Liang, J., Rossman, M. D., & Newman, L. S. (2003). Recent chronic beryllium disease in residents surrounding a beryllium facility. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 167(9), 1248–1254.
  9. Sawyer, R. T., Maier, L. A., & Newman, L. S. (2002). Chronic beryllium disease: A model interaction between innate and acquired immunity. International Immunopharmacology, 2(2–3), 249–261.
  10. Fontenot, A. P., Torres, M., Marshall, W. H., Newman, L. S., Kotzin, B. L., & Maier, L. A. (2005). Beryllium presentation to CD4+ T cells underlies disease susceptibility in chronic beryllium disease. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America, 102(44), 16070–16075.
  11. Rossman, M. D., Kreiss, K., & Preuss, O. P. (2006). Beryllium: Biomedical and environmental aspects. In: Environmental and Occupational Medicine, Rom, W. N. (Ed.), 4th ed., Lippincott Williams & Wilkins, 1000–1015.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kokain

Sinonim: Cocaine.

Keçuva dilinde Erythroxylaceae ailesine ailt bitkilerin bazılarına şekillerinden ötürü kuka (kanca) denilir. İspanyolcaya Coca olarak geçmiştir. Kokain olarak dilimize geçen bu isim, bu bitki ailesine ait olan anlamına gelir.

Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/4/42/Erythroxylum_coca_-_K%C3%B6hler%E2%80%93s_Medizinal-Pflanzen-204.jpg

 

Bu bitkiden elde edilen toz narkotik amaçlı kullanılır.

Kaynak: https://www.moroccoworldnews.com/wp-content/uploads/2019/01/Moroccan-police-seized-Cocaine.jpg

Kokain, kimyasal olarak bir tropan alkaloidi, çok yüksek, özellikle psikolojik, bağımlılık potansiyeline sahip güçlü bir uyarıcıdır. Yaygın olarak kötüye kullanılan dünya çapında bir ilaçtır.

Kimya

Kokainin kimyasal adı (IUPAC adı) metil (1R, 2R, 3S, 5S) – (benzoiloksi) -8-metil-8-azabisiklo [3.2.1] oktan-2-karboksilattır. Maddenin kimyasal formülü C17H21NO4’tür. Moleküler kütle (moleküler ağırlık): 303.36 gr · mol-1
Kokain bazı suda çözünmez ve bu nedenle koklama için uygun değildir. İmalatta veya ticarette için bir ara madde olarak veya inhale ürün olarak kullanılır. Bu nedenle en yaygın biçim, kokainin hidroklorik asit tuzu olan kokain hidroklorürdür. Kokain hidroklorür kolayca suda çözünür ve bu nedenle burun mukozası yoluyla iyi emilebilir. Çatlak, kokain hidroklorürün sodyum bikarbonat ile kaynatılmasıyla oluşturulan kokain bikarbonattır.

Tarih

Yerli Amerikalılar, alkaloitlerin tüketilmesine yol açan kakao yapraklarını çiğneyen ilk Avrupalı ​​kaşifler tarafından gözlemlenmiştir. 19. yüzyılda, Avrupalı ​​kimyagerler kokaini bitkiden izole etmeye çalıştılar. Friedrich Gädcke’nin 1855 civarında veya 1859’da Albert Niemann’ın ilk önce başarılı olup olmadığı tartışmalıdır.

Analjezik etki bilindikten sonra, 1884 yılında Alman hastanelerinde lokal anestezik olarak tanıtıldı. Kokain ayrıca gıdaya katkı maddesi olarak kullanıldı. Örneğin, 1863’te koka yaprakları ile işlenmiş bir şarap (Vin Mariani) piyasaya çıktı. İçkideki alkol kokain çıkarmıştır. Bununla birlikte, en belirgin örnek, 1906 yılına kadar bir katkı maddesi olarak kokain içeren ve böylece adını alan Coca-Cola içeceğidir.

Yüzyılın başlarına kadar, bağımlılık potansiyeli ve maddenin tehlikeleri çeşitli ülkelerde tanındı ve yavaş yavaş yasadışı hale getirildi.

Fizyoloji

Nörotransmitterlerin geri alımının engellenmesi (kokain, noradrenalin, dopamin ve serotonin alımını engeller), bu verici maddelerin sinaptik yarıkta konsantrasyonunda bir artışa yol açar ve bu da reseptörlerin uyarılmasını arttırır.

Bu etkiye ek olarak, kokain lokal anestezik etkilerini açıklayan voltaja bağlı sodyum kanallarını bloke eder. Kanallar inhibe edilerek hiçbir aksiyon potansiyeli tetiklenemez ve ağrı uyaranları iletilmez.

Merkezi sinir sisteminde tüketim her şeyden önce öfori, artan aktivite ve kendini fazla tahmin etmeye yol açar. Diğer şeylerin yanı sıra, konuşma akışının inhibisyonu, öğrencilerin genişlemesi (midriyazis) ve alkole toleransta bir artış vardır.

Kokain kullanımının en büyük tehlikesi güçlü bağımlılık potansiyelidir. İlacın etkisi yıpranırsa, sıklıkla tekrar kullanma arzusunu arttıran depresyon oluşur. Ek olarak, intranazal ve intravenöz uygulama ile enfeksiyon riski lokal olarak artar.

Diğer potansiyel akut tüketim tehlikeleri şunlardır:

  • Kalp durmasına kadar kardiyak aritmiler
  • Beyindeki kanama
  • Kramplar
  • Şok
  • Solunum felci
  • Midriyazis

Kronik tüketim ile de ortaya çıkabilir:

  • Büyük kişilik değişimi
    • Saldırganlık
    • Ilgisizlik
    • Psikozlar (örneğin dermatozoanizm ile)
  • Uyku bozuklukları
  • Iktidarsızlık
  • Nazal mukoza ve nazal septumun yok edilmesi

Ortalama ölümcül doz oral için 1,000 ila 2,000 mg, subkutan için 200 ila 300 mg ve intravenöz uygulama için yaklaşık 20 mg olarak verilir.

Ciddi heyecan ve konvülsiyonlar durumunda, benzodiazepinler (örn. 20 mg yavaş yavaş diazepam IV) uygulanabilir. Kardiyak aritmilere karşı antiaritmik ilaçların kullanılması gerekebilir. Solunum felci yakınsa, suni solunum olasılığı sağlanmalıdır. Meydana gelebilecek her türlü şok yoğun bakım tıbbı ile tedavi edilmelidir.

Kronik istismar durumunda, bir psikiyatri tesisinde yatarak ilaç çekilmesi gerekir.

Kokain etkili bir lokal anesteziktir ve MSS üzerinde kokain-tipik etkileri olmayan lidokain gibi diğer lokal anesteziklerin gelişimi için önemli bir madde olarak hizmet etmiştir. Diğer lokal anesteziklerin geniş kullanılabilirliği nedeniyle, ancak her şeyden önce bağımlılık riski nedeniyle, kokain nadiren tıbbi amaçlar için kullanılır.

”Fight Club” ve Bilim: Sabunlar, Hidrofobi, Hidrofili ve Kimya

 
“Ben, Jack’in lise kimya öğretmeniyim.”
Yazımızda, Dövüş Kulübü filminin senaryosunda ve romanının içeriğinde önemli bir rol oynayan kimyayı inceleyeceğiz. Dövüş Kulübü‘nden kimyayı alırsak geriye ne kalır ki? Ancak başlamadan önce belirtelim, bu yazıda herhangi bir patlayıcı imalatından bahsedilmeyecektir. Kaldı ki, bir adamın kendi kendini dövmek suretiyle gerçeği bulmasının anlatıldığı bu kült filmde de malum patlayıcının nasıl yapıldığı izleyiciye tam olarak verilmiyor. Daha doğrusu, yanlış ve eksik veriliyor. Benzer macera veya bilimkurgu filmlerinde de tehlikeli olabilecek, izleyiciyi istemeden tehlikeye sokabilecek veya art niyetli kişilerin faydalanabileceği bilimsel prosedürler tam olarak aktarılmaz veya yanlış aktarılır.
Yazımız, meşhur kimyasal yanık sahnesiyle ve sabun yapımıyla daha fazla ilgilenecek; bunu yaparken de temel kimya laboratuvarı güvenlik kurallarına değinilecek.
Sahne, Tyler Durden’ın Anlatıcı’ya derdini anlatmak için onu karşısına alıp konuşmasıyla başlıyor. Konuşma esnasında elini bileğinden yakalıyor ve dudaklarını ıslatarak elini ıslak bir şekilde öpüyor. Daha sonra plastik bir şişe içindeki beyaz bir malzemeyi  eline boca ediyor ve o malzeme Anlatıcı’nın elini yakmaya başlıyor. Anlatıcı can derdindeyken, Tyler döktüğü malzemenin “LYE” olduğunu söylüyor.
Lye, İngilizcede iki farklı ama aynı zamanda benzer maddeye verilen isim: sodyum hidroksit (halk arasında kostik olarak bilinir) ve potasyum hidroksit. Ancak yaygınlığı açısından bu malzemenin sodyum hidroksit (NaOH) olduğundan neredeyse eminiz. Kaldı ki, sabun yapımı kısmında da değineceğimiz üzere, sodyum hidroksit sert sabun yapımında da kullanılıyor ve Tyler Durden’ın sodyum hidrokside daha aşina olduğunu söyleyebiliriz. Potasyum hidroksit (KOH) ise sert sabun değil, arap sabunu olarak bildiğimiz yumuşak sabun yapımında kullanılır. Eğer Tyler Durden bir arap sabunu imalatçısı olsaydı, bu karakter üzerine bu kadar karizmatik bir kişilik bölünmesi kurgusu yapılamazdı herhalde. Bu yüzden sodyum hidroksit, doğru seçim.
Sahnemize dönelim. Sahne boyunca yanık süredursun, Tyler Durden, Anlatıcı’ya birtakım hayat dersleri verirken, bir yandan da özel kimya dersi anlatıyor. Öncelikle elini neden öpüyor? Öpmeden direkt olarak dökseydi veya kuru öpüp dökseydi Anlatıcı’mız aynı farkındalık acısını çeker miydi? Yanıtımız, belki ama bu kadar değil. Tyler Durden’ın kullandığı NaOH, su ile karıştığı zaman Na+ ve OH- iyonlarına ayrılır. Kimyasal yanıktan sorumlu olan aslında OH- iyonudur. Ancak iyon haline geçebilmesi için suyun içinde iyonlarına ayrılması gerekmektedir. Artık bir kapitalizm eleştirisi haline gelmiş o mezbele odada nem varsa ve o nem Anlatıcı’nın elinde de bulunmaktaysa, veya Anlatıcı’nın bir sebepten ötürü eli çok terliyorsa, NaOH döküldüğü andan itibaren iyonlaşmaya başlar, ve sonuç olarak deride hafif yanıklar oluşturabilir. Ancak nemin iyonlaşma için sağlayacağı bu su miktarı yetersizdir. Ama ayrıcaaa, NaOH higroskopik bir maddedir, nem çekicidir. Kuru bir deri üzerinde dursa bile, bir noktadan sonra üstüne nem çekecektir.  Tyler Durden, konuyu uzatmayıp, anlatmak istediğini hemen netleştirmek için elini mümkün olduğunca ıslak bir şekilde öpüp NaOH’i boca ediyor.
Peki OH- iyonunun insanla derdi nedir? Anlatıcı neden acı çekiyor? Kimyasal yanık nedir? Kimyasal maddelerin Anlatıcı’yı yaktığı gibi bizi de yakıp kafamızda şimşekler çaktırmalarına, epifaniler (görüntüler) yaşatmalarına karşı nasıl önlemler alabiliriz?
Kimyasal yanıklara karşı alacağımız ilk önlem kimyacı olmamaktır! Daha sonra genel tedbirler gelir.  İçinde ne olduğundan emin olmadığınız şişelerin kapaklarını dikkatlice açmalısınız. Maddeyi koklamamalı veya tatmamalısınız. Kesinlikle uygun bir koruyucu eldiven, maske ve gözlük kullanmalısınız.
Kimyasal yanıklar, deri üzerinde meydana gelen herhangi bir kimyasal reaksiyonun deri bütünlüğünü bozması demektir. Kimyasal yanıklara bir sürü farklı madde, farklı şekillerde neden olabilir. Asitler, bazlar ve organik çözgenler çeşitli şekillerde deri bütünlüğünü bozacak reaksiyona girerler. Bazı yanıkların telafisi mümkünken, bazılarının telafisi yoktur. Özellikle gözün, gözlükle korunması çok önemlidir. Deri kendini tamir edebilirken, gözün tamiri mümkün değildir. Ayrıca maddelerin üzerinde bulunan etiketlerdeki tehlike uyarıları dikkate alınmalıdır. Tyler Durden’ın kullandığı şişenin üstünde, belki biz göremiyoruz ama şu işaret bulunmaktadır:
KIRMIZI RENK: Yangın tehlikesini belirtir. “0” rakamı, yanma tehlikesi yoktur anlamına gelir.
MAVİ RENK: Sağlık tehlikesini belirtir. “3” rakamı, çok tehlikeli anlamına gelir. (“4” ölümcül demektir.)
SARI RENK: Reaktifliğini belirtir. “1” rakamı, ısıtınca kararsız hale geçeceğini belirtir.
BEYAZ RENK: Özel bir tehlikeyi belirtir. Daha başka özel bir tehlikesinin olmadığını belirten “-“ işareti konulmuştur.
Tyler Durden’ın tükürüğü sayesinde açığa çıkan OH- iyonunun yapacağı ilk iş, çevresinden bir adet H+ (hidrojen iyonu) almaktır. Bunu derideki proteinlerden alacaktır. Proteinler, amino asit denilen yapıtaşlarının bir araya gelmesiyle oluşan, canlı hücresi için vazgeçilmez bir organik maddedir.
Amino asitler birbirine bağlanarak uzun zincirler meydana getirirler. Buna primer (birincil) yapı denir. Amino asitler bu durumda sadece peptit bağlarıyla bağlanmışlardır.
Zincir boyunca tüm amino asit uçları birbirine yaklaşarak, birbirleri arasında “hidrojen bağı” denilen özel bir bağ kurarlar. Hidrojen bağları neticesinde birbirine yaklaşan amino asit uçları, zinciri bükmeye başlarlar. Böylece amino asitler birbirlerine peptit bağına ek olarak bir de hidrojen bağı ile bağlanmışlardır. Buna da sekonder (ikincil) yapı denmektedir.
Uzun protein molekülleri, amino asitlerin hidrofob (suyu iten) uçları içeride kalacak ve hidrofil (suyu çeken) uçları dışarıda kalacak şekilde bükülür. Buna da tersiyer (üçüncül) yapı denir.
Denatürasyon, bir proteinin ısı ve radyasyon gibi etkilerle veya asit, baz, organik çözücü, inorganik tuzlar gibi kimyasallarla reaksiyona girerek kuaterner, tersiyer ve sekonder yapılarını kaybedip primer yapı haline geçmesidir. OH- iyonu proteinlerin hidrojen bağlarındaki H+ iyonunu kendine almak isterken bu sekonder ve tersiyer yapıları bozar ve proteini denatüre hale getirir. Protein artık işlevini yapamaz. Buna bağlı olarak da hücreler ve tabii ki deri dokusu ölür.
Lavabo açıcı olarak da evlerimizde kullandığımız NaOH, aslında lavabolarımızda da farklı bir iş yapmaz. Kıl, saç, deri parçaları ve yağların tıkadığı lavabolarda benzer tepkimeler meydana getirerek organik moleküllerdeki hidrojen bağlarını ve hatta ondan daha kuvvetli bağları kırar. Diğer bir deyişle, bu molekülleri reaksiyona daha açık hale getirerek onların su içerisinde sürüklenmesini sağlar ve böylelikle lavabolarımızı kirlerden arındırır.
Şimdi, deri üstündeki NaOH’e dönersek, Tyler Durden, acıyla kıvranan Anlatıcı’ya yanığın üstüne su dökmenin acısını daha da arttıracağını söylüyor. Bu hem doğru hem de yanlış. Aslında doğruluğu ve yanlışlığı daha çok suyun nasıl tatbik edildiği ile ilgili. Tepkimenin gerçekleşmesine olanak sağlayan ortam olarak su, deriye daha fazla eklenirse derideki iyonlaşmamış NaOH’i de iyonlaştıracağından, bu daha fazla OH- ve doğal olarak daha fazla denatüre protein demek olacaktır. Ancak su şiddetli bir şekilde fazla NaOH’i de deriden giderecek şekilde tatbik edilirse, en azından reaksiyonun sürmesini engelleyecektir. Bu nedenle asit veya NaOH gibi baz yanıklarına tazyikli su ile müdahale edilebilir.
Tyler Durden’ın su yerine alternatif olarak sunduğu sirke ise hafif bir asittir ve yanlış bir tedavi yöntemi değildir. NaOH’i asit ile nötrlerken dikkat edilmesi gereken şey sert asitlerin değil, sirke gibi hafif asitlerin kullanılmasıdır. Tyler Durden, sirke kullanırken “yanığı nötrleştirmek”ten bahsediyor. Ancak bu doğru değil. Yanık, nötrlenmeyecek bir şeydir. Yanığın geri dönüşü olmaz. Denatürasyon tepkimeleri tersinir olmayan, geri dönüşsüz tepkimelerdir. Aynı yumurtanın ısıtıldıkça denatüre olup sertleşmesi ama soğutulunca tekrar sıvılaşmaması gibi geriye dönüşü olmayan tepkimelerdir. Sirkenin yapacağı şey, OH- iyonunun ihtiyacı olan H+ iyonuna kaynaklık etmesidir. OH-, H+ iyonunu proteinden değil, sirkeden alacaktır. Bu bağlamda birbirlerini nötrleyecekler ve proteini yalnız bırakacaklardır.
Yine de NaOH yanıkları için, yanığı tazyikli akan su altında 15 dakika boyunca tutmak ve daha sonra soğuk sargı yapmak gereklidir. Kullanılan su da soğuk olmalıdır çünkü NaOH çözünmesi ekzotermik (dışarıya ısıveren) bir reaksiyondur. Aynı zamanda ısı yanıklarına da neden olur.
Peki bu NaOH’in deriyle olan münasebeti tam olarak nerede biter?
Eğer deriyi geçip altındaki yağ tabakasına ulaştıysa, artık sabundan bahsedebiliriz. Çünkü sabun, NaOH ve yağ demektir. Sabunlar, kimya dilinde “yağ asitlerinin sodyum tuzları”dır. Dövüş Kulübü’nde de belirtildiği gibi, her türlü yağdan sabun yapılabilir. Tek ihtiyacımız olan biraz NaOH’tir. (Eğer KOH, yani potasyum hidroksit kullanırsak arap sabunu elde ederiz.)
Herhangi bir arınmadan bahsedecek bir film için sabun çok güzel bir simge olacaktır. Filmin veya romanın alt metin ve sembolik analizlerine girmeden, sabun hakkında söylenebilecek tek şey vardır: Sabun bir temizleyicidir. Bir dezenfektan değildir. Yağları, kirleri temizler. Ancak mikrop ve bakteriden her zaman arındırmayabilir. Bakterilerden tam olarak arınmaya sterilizasyon, büyük oranda arınmaya ise dezenfeksiyon denir. Sabun bunların çok azını yapabilen bir temizleyicidir. Ancak belki yüzey aktifliği nedeniyle bakteri hücresini patlatıp bakteriyi öldürmesinden bahsedebiliriz. Ama asıl görevi, su ile giderilmeyen kirleri ve yağları su içinde sürüklenebilecek hale getirmektir.
Yağlar, uzun moleküllerden oluşur. Bu nedenle suda çözünmezler.  Yağ moleküllerini suda çözünebilir hale getirmek için sabun kullanılır. Sabun molekülü, aslında yağlarla başa çıkmak, onları su içinde uysal hale getirmek için sodyumla modifiye edilmiş, evcilleştirilmiş yağ asitleridir diyebiliriz. Sabun molekülünün temizleme özelliği iki farklı uca sahip uzun bir molekül olmasından ileri gelir. Bu uçlardan hidrofobik olan yağ molekülüne yaklaşır. Hidrofilik olan ucu ise dışta kalır. Böylelikle kirin veya yağın etrafında, hidrofilik uçları dışarıda olan bir küre meydana gelir. Hidrofil, suyu seven demektir. Artık her tarafı hidrofil hale gelmiş bu kürecik suyla beraber sürüklenmeye hazırdır.
Eğer NaOH, deriyi geçip yağa ulaşırsa, derinizin altında bir sabunlaşma başlayacaktır. Ama o kadar fazla miktarda NaOH’e maruz kalacağınızı veya ilk yardımda gecikeceğinizi sanmıyoruz. Tabii ki, çilekeş Anlatıcı’mız değilseniz.
Kimyasallar, hayatımızın her yerinde karşımıza çıkan, oldukça kullanışlı ancak bir o kadar da tehlikeli olabilecek maddelerdir. Gündelik yaşamda davranışını bilmediğiniz, emin olmadığınız kimyasalları kullanırken hakkında yeterince bilgi edinmeniz, varsa kullanma talimatlarını okumanız ve uygulamanız hayati önem taşımaktadır. Kimyasalların ambalajındaki işaretler, bilim insanlarından oluşan komisyonların, uzun yıllar boyu süren çalışmaları üzerine geliştirilip konulmuş işaretlerdir. Sağlığınızın yanı sıra, bu işaretlere en azından göz atmak onların da emeğinin boşa çıkmaması demektir.
Özellikle küçük çocuklara, her şeffaf sıvının su olmadığı; bir sıvının su olup olmadığını anlamak için onu koklamanın, tatmanın veya dökmenin yanlış bir hareket olduğu anlatılmalıdır. Şişelerin içinde başka herhangi bir sıvı saklanmamalıdır. Davranışı bilinmeyen sıvılar ve maddeler, sıcak veya soğuk ev eşyaları etrafında tutulmamalıdır.
2013 yılı ABD yıllık yanık raporlamasına göre, kimyasal yanıkların %49’u iş yerinde, %42’si evde, %2’si de diğer yerlerde gerçekleşen kazalardan ötürüdür. Bu istatistik aynı zamanda diğer ülkelerin durumunu da yansıtabilir. Kimyasal yanıkların yarısına yakını evde gerçekleşen kazalardan meydana gelmektedir. Bu kazalar her birimizi, özellikle yaşlıları ve çocukları öncelikli olarak etkileyecek tipte kazalardır. http://www.ameriburn.org/2013NBRAnnualReport.pdf
 
 
Düzenleyen: Ayşegül Şenyiğit (Evrim Ağacı) ve Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma/İzleme:
  1. “Fight Club,” by David Fincher, Brad Pitt, Edward Norton, Chuck Palahniuk; Fox, 1999.
  2. MH Education

Çamaşır Suyu İçerseniz Ne Olur?

Gece çok susadınız ve mutfağa girdiniz, ışık kapalıydı dolayısıyla çok iyi göremiyordunuz. Aniden mutfak tezgahının üzerinde bir su şişesi gördünüz, içi doluydu. Uyku sersemliğinin de vermiş olduğu kararsızlıkla bir anda bu şişenin içerisindeki sıvıyı içtiniz. Fakat, hata yaptınızı anladığınızda artık iş işten geçmişti. İçtiğiniz sıvı, pet şişe içerisindeki çamaşır suyuydu. Peki bundan sonra ne olacak?

Öncelikle, eğer ‘’google’’ aramasıyla bu yazıya geldiyseniz ve gerçekten de isteyerek ya da istemeyerek çamaşır suyu içtiyseniz hemen yazıyı okumayı burada bırakıp 112’yi arayın ya da en yakın sağlık kuruluşuna gidin!

Gerekli uyarımızı yaptıktan sonra, ilk olarak çamaşır suyunun etkisinden bahsetmeden içeriğinin ne olduğuna bir göz atalım. Çamaşır suyu içerisindeki aktif içerik tuz temelli kimyasal bir bileşik olan sodyum hipoklorid’dir. Bu bileşik su ile seyreltildiğinde neredeyse tamamen berrak bir sıvıdır. Bu sıvı ile fungi, bakteri ve virüsleri öldürebilirsiniz. Fakat, sodyum hipoklorid aynı zamanda aşındırıcı bir maddedir yani insan dokularını yok edebilir.

Mutfak senaryosuna geri dönelim, bir ağız dolusu çamaşır suyunu içtiğinizde endişelenmeli misiniz? Merak etmeyin iyi olacaksınız. Evlerde kullanılan çamaşır sularının neredeyse tamamı oldukça düşük derişimlerde sodyum hipoklorid içerir- yaklaşık yüzde 3’den yüzde 6’ya kadar. Bu oranlar tabii ki çamaşır suyunun tadına bakılmasının hiçbir zarar vermeyeceğini garanti etmez o yüzden denemeye kalkışmayın. Fakat, ortalama yetişkin bir birey az miktarlarda çamaşır suyu içtiğinde olacak şey karın ağrısından fazlası değildir.

Bir insanın yüzde derişimi çift haneli olan çamaşır suyunu içmesi durumuna da bir göz atalım. Eğer bu kişi siz olursanız, kısa yoldan cevap verelim: Acılar dünyasına hoş geldiniz!  Belirtiler oldukça geniş bir skalada insana acı çektirebilir; mide ve yemek borusunda şiddetli yanma, kusma, ağızda ve gırtlakta acı ve tahriş, ayrıca ilk birkaç saat içerisinde şok geçirme ihtimali. Eğer bu belirtiler hemen tedavi edilmezse de, sindirim sisteminde ve diğer iç organlarda kalıcı hasarlar. Ayrıca, ne kadar içildiğine bağlı olarak, ölüm!

Uzun süreli hasarlar bırakması ve ölümler nadir görülse de çamaşır suyu içildiği her durumda acil müdahale oldukça önemlidir. Kusmadan ve baygınlık geçirmeden hemen önce yaklaşık 250 ml su ya da süt içmek ilk müdahale olabilir. Su ya da süt yardımıyla seyreltmiş çamaşır suyunun zararları azaltılmış olmuş. Ayrıca, çamaşır suyu içtikten sonra kendi kendinizi kusturmayın. Çünkü, tedavi aşamasına geçildikten sonra endoskopi ve mide yıkamaya gerek duyulabilir.

Kazara çamaşır suyu tüketmenin yanında ilginç bir bilgiyi de paylaşalım. Bazı durumda çamaşır suyunun içilmesi de önerilebiliyor. Örneğin, doğal felaketlerde ya da suyun gerçekten içmek için güvenli olduğuna inanmadığınız bazı durumlarda, bir çay kaşığının 4’de biri ya da 5’de biri kadar kokusuz çamaşır suyunu bir galon yani 3.78 litre suya karıştırıp suyu tüketmek için güvenli bir hale getirebilirsiniz.

 


 

Kaynaklar: bilimfili

•Agency for Toxic Substances & Disease Registry. “Toxic Substances Portal: Calcium Hypocholorite/Sodium Hypochlorite.” Oct. 21, 2014. (April 9, 2015) http://www.atsdr.cdc.gov/MMG/MMG.asp?id=927&tid=192

•Centers for Disease Control and Prevention. “Make Water Safe.” (April 9, 2015) http://www.cdc.gov/healthywater/pdf/emergency/09_202278-B_Make_Water_Safe_Flyer_508.pdf

•MedlinePlus. “Gastric Suction.” Dec. 8, 2012. (April 9, 2015) http://www.nlm.nih.gov/medlineplus/ency/article/003882.htm

•MedlinePlus. “Sodium hypochlorite poisoning.” Feb. 1, 2013. (April 9, 2015) http://www.nlm.nih.gov/medlineplus/ency/article/002488.htm

Türkiye Kentsel Peyzajında Zehirli Bitkiler

1) Bağlam ve floristik zenginlik

Türkiye, yaklaşık 9.200+ damarlı bitki türü ve 3.100 civarında endemik takson ile Akdeniz havzasının sıcak noktalarından biridir; bu oran, Avrupa kıtasının (yaklaşık 13.000 tür) toplam zenginliğiyle kıyaslandığında dikkate değerdir. Bu biyoçeşitlilik, kentsel peyzajlara da yansır: parklar ve refüjler, farklı doku ve renk kompozisyonlarına imkân veren çok sayıda odunsu, çalı ve otsu süs bitkisi barındırır. Ancak estetik ve ekolojik işlevlerin yanında, toksikolojik risklerin tanınması ve yönetilmesi kentsel sağlık açısından kritik önemdedir.

2) Temel kavramlar: “Zehirli” demek “kesin tehlikeli” demek değildir

  • Tehlike (hazard): Bir bitkinin doğası gereği toksik madde içerme özelliğidir.
  • Risk: Tehlikeye maruz kalma olasılığı × maruziyet düzeyi ile belirlenir (doz, maruz kalma yolu, süre, yaş ve duyarlılık).
  • Doz–yanıt ilişkisi: “Doz zehri yapar.” Birçok süs bitkisinde toksinler belirli organlarda (tohum, yaprak, özsu) yoğunlaşır.
  • Duyarlı gruplar: Çocuklar, evcil hayvanlar, bakım personeli (budama-sulama sırasında özsu/polen teması) ve alerjik bireyler.
  • Maruz kalma yolları: Ağızdan alma (ingestiyon), deri/ göz teması, inhalasyon (toz, polen, uçucu bileşikler).

3) Tür bazlı toksikolojik profiller

3.1) Taxus baccata (Adi porsuk) – Taxaceae

Peyzaj kullanımı: Herdem yeşil, çok yavaş büyür; formal bahçelerde, giriş akslarında sütunsu/konik kültivarları tercih edilir.
Toksik bileşenler: Taksoidler (taxine alkaloidleri dahil).
Toksik organ: Tohum ve iğne yapraklar yüksek toksisite gösterir. Kırmızı arillus (meyve etli kısmı) genellikle toksik değildir, ancak çekirdek (tohum) çok toksiktir.
Etki mekanizması: Kardiyotoksisite; iletim bozuklukları.
Klinik tablo: Bulantı, kusma, baş dönmesi, bradikardi, iletim blokları, aritmiler, konvülsiyonlar ve ani kardiyak ölüm.
Risk yönetimi:

  • Oyun alanlarından uzak konumlandırma; meyvelenme döneminde tohumlara erişimi sınırlayın.
  • Budama ve meyve toplama sırasında eldiven/gözlük.
  • Tanıtım etiketlerinde tohumun toksik olduğunun açıkça belirtilmesi.

3.2) Ficus carica (İncir) – Moraceae

Peyzaj kullanımı: Ege–Akdeniz başta olmak üzere yaygın; iri yapraklı, gölgelik.
Toksik bileşenler: Özsuda furokumarinler (psoralenler: bergapten vb.) ve lateks.
Etki mekanizması: Fito-foto-dermatit: Özsu teması sonrası UV ışık ile ciddi yanık-benzeri lezyonlar gelişebilir.
Klinik tablo: Eritem, vezikül, ağrı; erişkinlerde güneşe maruziyet ve cilt özelliklerine bağlı olarak daha ağır seyredebilir.
Risk yönetimi:

  • Budama/hasat akşamüstü veya UV düşükken; eldiven–uzun kol zorunlu.
  • Bakım personeli için foto-toksisite eğitimi; özsu deri/göz temasında bol suyla yıkama.

3.3) Ricinus communis (Hint yağı bitkisi, kastor) – Euphorbiaceae

Peyzaj kullanımı: Kızıl-bronz yapraklarıyla dekoratif; bazı illerde mevsimlik/yarı odunsu kullanım.
Toksik bileşenler: Risin (ribozom inaktivasyon proteini), risinin yanında ricinin gibi alerjenik proteinler; yağında risin bulunmaz ancak tohum çok toksiktir.
Etki mekanizması: Protein sentezinin irreversibl inhibisyonu.
Klinik tablo: Saatler içinde boğaz yanması, şiddetli bulantı-kusma, diyare, karın ağrısı, sıvı-elektrolit kaybı, çoklu organ etkilenimi; ağır olguda ölüm. “Tek tohum öldürür” ifadesi koşullara bağlıdır: çiğneme/dövme biyoyararlanımı belirgin artırır; duyarlılıklar değişkendir.
Risk yönetimi:

  • Oyun alanları ve okul yakınlarında kullanmama; tohum kapsüllerine erişimi engelleme.
  • Bakım sırasında kapsüllerin toplanması ve bertarafı; kişisel koruyucu ekipman (KKE).

3.4) Nerium oleander (Zakkum) – Apocynaceae

Peyzaj kullanımı: Sıcak iklimlerde yol kenarı–park çalısı; pembe/beyaz çiçekli formlar.
Toksik bileşenler: Kardiyak glikozitler (oleandrin vb.).
Etki mekanizması: Na⁺/K⁺-ATPaz inhibisyonu → kardiyak iletim ve inotropi etkilenimi.
Klinik tablo: Bulantı, kusma, aritmi, iletim blokları, görme bozuklukları; ciddi olguda kardiyak arrest.
Risk yönetimi:

  • Yaprak/çiçek yenebilir algısına karşı uyarı levhaları.
  • Budama atıkları asla yakılmamalı (duman inhalasyonu riski).
  • Oyun alanlarından en az birkaç metre uzak bant.

3.5) Atropa belladonna (Güzelavrat otu) – Solanaceae

Peyzaj kullanımı: Planlı süs amaçlı nadir; orman altı–piknik alanı çevresi doğal yayılış ile temas.
Toksik bileşenler: Tropan alkaloidleri (atropin, skopolamin, hiyosiyamin).
Etki mekanizması: Antikolinerjik etki.
Klinik tablo: “Kuru sıcak cilt, kuru ağız, midriyazis, taşikardi, ajitasyon, halüsinasyon, hipertermi, idrar retansiyonu”; ağır olguda koma/aritmi.
Risk yönetimi:

  • Doğal alan kenarlarına bilgilendirme tabelaları.
  • Kimsesiz meyve toplanmasına karşı devriye/rehberlik.

3.6) Hedera helix (Orman sarmaşığı) – Araliaceae

Peyzaj kullanımı: Duvar-sütun sarılıcı, yerörtücü; gölge toleransı yüksek, kentte çok yaygın.
Toksik bileşenler: Triterpen saponinler (hederin), poliasetilenler; meyve ve özsu irritandır.
Klinik tablo: Dermatit, irritasyon; meyvenin çok miktarda yenmesiyle bulantı–kusma.
Risk yönetimi:

  • Oyun alanı çitlerinde temas riskini azaltacak yerleşim.
  • Budamada uzun kollu–eldiven; meyvelerin toplanması.

3.7) Aesculus hippocastanum (At kestanesi) – Sapindaceae

Peyzaj kullanımı: Geniş taçlı gölge ağacı; çiçek salkımlarıyla gösterişli.
Toksik bileşenler: Aesculin (kumarin glikozidi), aescin (saponin karışımı).
Klinik tablo: Bulantı, kusma, diyare, baş ağrısı, mydriyazis, nörolojik belirtiler; çiğ tohum/yaprak yenmesi risklidir.
Not: Topikal/standartize aescin preparatları tıpta farklı endikasyonlarda kullanılır; oral çiğ tüketimle karıştırılmamalıdır.
Risk yönetimi:

  • Düşen tohumların düzenli uzaklaştırılması.
  • “Yenmez” uyarıları ve okul yakınında alternatif ağaç.

3.8) Buxus sempervirens (Şimşir) – Buxaceae

Peyzaj kullanımı: Bordür ve şekil budaması için ideal; herdem yeşil, yavaş büyür.
Toksik bileşenler: Buksin başta olmak üzere çeşitli alkaloidler.
Klinik tablo: Ağızdan çok miktar alımda bulantı, kusma, baş dönmesi; özsu/yoğun temasla dermal irritasyon.
Risk yönetimi:

  • Yoğun temasın beklendiği alanlarda (dar yürüyüş şeridi) mesafe bırakma.
  • Budama sonrası el–yüz yıkama eğitimi.

3.9) Ilex aquifolium (Çobanpüskülü) – Aquifoliaceae

Peyzaj kullanımı: Kış yeşili, kırmızı meyveli; yılbaşı süslemeleriyle bilinir.
Toksik bileşenler: Saponinler ve diğer iritan bileşenler.
Klinik tablo: Az miktarda meyveyle genelde hafif bulantı–kusma; çoklu alımda ateş, letarji görülebilir; ağır mortalite çok nadir.
Risk yönetimi:

  • Meyveli dönem çocuk erişimini kısıtlayacak konum.
  • Bitki tanıtımında “meyveler yenmez” vurgusu.

3.10) Narcissus spp. (Nergis) – Amaryllidaceae

Peyzaj kullanımı: Soğanlı; erken bahar çiçeklenmesi.
Toksik bileşenler: Likorin başta olmak üzere Amaryllidaceae alkaloidleri; soğan en yoğun kısımdır.
Klinik tablo: Bulantı, kusma, karın ağrısı, diyare; soğanın soğan (Allium cepa) ile karıştırılması olasıdır.
Risk yönetimi:

  • Depolama/ekim sırasında gıda soğanlarından ayrı tutma; etiketleme.
  • Peyzajda sökülmüş soğanların sergilenmemesi.

3.11) Prunus laurocerasus (Karayemiş / Taflan) – Rosaceae

Peyzaj kullanımı: Yaygın çalı; siyah meyveli formlar.
Toksik bileşenler: Siyanogenik glikozitler (özellikle prunasin/amigdalin); yaprak–çekirdek çiğnenince hidrojen siyanür açığa çıkabilir.
Klinik tablo: Baş ağrısı, baş dönmesi, taşipne, siklik asidoz; ağır olguda solunum yetmezliği. Badem benzeri koku karakteristiktir.
Risk yönetimi:

  • Yaprak çiğneme alışkanlığına karşı uyarı; budama atıklarını güvenle bertaraf.
  • Oyun alanlarında meyveli tür yerine alternatif.

3.12) Salix alba (Ak söğüt) – Salicaceae

Peyzaj kullanımı: Dere kenarı, nemli alan ağacı; hızlı büyüme, gölgeleme.
Toksik bileşenler: Salisin/salisilatlar (hidrolizle salisilik asit oluşur).
Klinik tablo: Aşırı/uygunsuz tüketimde gastrik irritasyon, tinnitus, baş dönmesi; duyarlı bireylerde kanama riski artabilir.
Not: Tarihsel tıbbi kullanımı modern asetilsalisilik asit gelişimine ilham vermiştir; hamilelik/çocuklarda rastgele bitki çayı kullanımı sakıncalıdır.
Risk yönetimi:

  • Bitki çayı/özüt yapmaya yönelik yanlış inanışları eğitimle azaltma.
  • Park içi bilgilendirme panoları.

4) Kullanım–Risk dengelemesi: ekolojik değerleri göz ardı etmeden

Birçok zehirli tür aynı zamanda ekolojik hizmetler sunar:

  • Hedera helix geç sezonda polinatörler için nektar;
  • Ilex aquifolium ve Taxus meyveleriyle kuş beslenmesi (Taxus’ta yalnız arillus yenebilir, tohum değil);
  • Salix erken dönemde arılar için polen–nektar.
    Dolayısıyla amaç, tam yasak değil; “doğru bitki–doğru yer–doğru yönetim” ilkesidir.

5) Kentsel peyzajda risk yönetimi: politika ve uygulama önerileri

  1. Alan sınıflandırması: Oyun alanı, okul çevresi, hastane–huzurevi yakınları gibi yüksek duyarlılık zonlarında yüksek toksisiteli türler kısıtlanmalı veya alternatiflerle ikame edilmeli.
  2. Tür seçimi ve yerleşim:
    • Toksik organları erişilebilir olan türlerde (Taxus tohum, Ricinus tohum, Ilex meyve) mesafe ve bariyer prensibi.
    • Meyvesiz/kısır kültivar tercihi mümkünse.
  3. Etiketleme ve iletişim: Her bitkide Latince–Türkçe ad, toksik organ ve “yenmez–dokunma” piktogramı.
  4. Bakım protokolleri:
    • Budama/hasat zamanlaması (ör. Ficus’ta UV düşükken),
    • KKE (eldiven, gözlük, maske),
    • Budama atıklarının yakılmadan, kontrollü bertarafı (özellikle Zakkum).
  5. Eğitim: Belediye ekipleri, okul idareleri ve ebeveynlere yönelik mevsimsel brifingler; broşür/QR kodlu mini rehberler.
  6. Acil durum hazırlığı: Park görevlileri için olay protokolü (belirti tanıma, ilk yardım adımları, Ulusal Zehir Danışma Merkezi (UZEM) ile hızla irtibat, olay kaydı).
  7. İzleme ve kayıt: Zehirlenme–temas olaylarının coğrafi bilgi sistemi (CBS) ile kaydı; riskli türlerin kademeli yeniden yer seçimi.

6) İlk temas sonrası temel yaklaşım (tıbbi tavsiye değildir)

  • Yutma şüphesinde kendi başınıza kusturmaya çalışmayın; hemen sağlık kuruluşuna/UZEM’e başvurun.
  • Deri/göz teması: En az 15 dakika bol su ile yıkayın; irritasyon sürerse tıbbi yardım alın.
  • Bitki örneğini (yaprak/çekirdek/etiket fotoğrafı) güvenli şekilde saklayın; tür teşhisi tedaviye yardımcıdır.
  • Özellikle çocuklar ve evcil hayvanlar için düşük eşikli başvuru önerilir.

Not (Eucalyptus globulus): Ege–Akdeniz’de yaygındır; yapraklardaki uçucu yağlar (1,8-sineol vb.) dekonjestan etkiyle semptomatik rahatlama sağlayabilir; ancak astımlılarda irritan etki ve bronkospazm tetikleme riski de bildirilmiştir. “Çiçek altında oturmanın astımı hafiflettiği” genellemeleri kanıt düzeyi düşük ve bireysel değişkenlik yüksektir; tıbbi öneri olarak sunulmamalıdır.


8) Disiplinlerarası çalışma gereği

Zehirli süs bitkileri, botanik–toksikoloji–peyzaj mimarlığı–halk sağlığı–pediatri–veteriner hekimliği kesişiminde bir konudur. Belediyelerin envanter yönetimi, eğitim kurumlarının farkındalık programları, medya ve sivil toplumun bilgilendirici içerikleri ile güvenli, estetik ve ekolojik kent parkları mümkündür. Risk, yasaklayıcı değil akılcı yönetimle azaltılmalıdır.


İleri Okuma
  1. Bruneton, J. (1999). Toxic Plants Dangerous to Humans and Animals. Lavoisier.
  2. Lewis, W. H., & Elvin-Lewis, M. P. F. (2003). Medical Botany: Plants Affecting Human Health (2nd ed.). Wiley.
  3. Frohne, D., & Pfänder, H. J. (2004). Giftpflanzen: Ein Handbuch für Apotheker, Ärzte, Toxikologen und Biologen. Wissenschaftliche Verlagsgesellschaft.
  4. PPG/Poisoning Prevention Guidelines (çeşitli kurum yayınları) – Bitki kaynaklı zehirlenmeler için klinik yaklaşımlar ve ilk yardım ilkeleri.