Trypanorhynch alt takımı Cystidea’daki herhangi bir parazit yassı kurt.

Tıp terimleri sözlüğü
Zooloji, hayvanların ve hayvan yaşamının bilimsel olarak incelenmesidir. Hayvanların yapısı, davranışı, evrimi ve sınıflandırılması da dahil olmak üzere çok çeşitli konuları kapsayan bir biyoloji dalıdır. Zoologlar, hayvanları ve onların birbirleriyle ve çevreleriyle olan etkileşimlerini inceleyen bilim insanlarıdır.
Zoologlar hayvanat bahçeleri, yaban hayatı koruma alanları ve doğal yaşam alanları da dahil olmak üzere çeşitli ortamlarda hayvanları inceleyebilirler. Tek bir türü derinlemesine inceleyebilir veya farklı türler arasındaki ilişkileri ve birbirleriyle nasıl etkileşime girdiklerini inceleyebilirler. Zoologlar ayrıca hayvan türlerinin zaman içindeki evrimi ve gelişiminin yanı sıra davranış ve iletişim kalıplarını da inceleyebilirler.
Zoologlar hayvanları incelemek için saha gözlemleri, deneyler ve laboratuvar analizleri de dahil olmak üzere çeşitli yöntemler kullanırlar. Hayvan davranışlarını ve biyolojisini incelemek için GPS izleme cihazları, mikroskoplar ve bilgisayar simülasyonları gibi teknolojileri de kullanabilirler.
Zoologlar genellikle memeliler, kuşlar, sürüngenler veya balıklar gibi belirli bir hayvan grubunda uzmanlaşırlar. Bazı zoologlar, hayvan iletişimi, sosyal davranış veya yırtıcı davranış gibi belirli bir hayvan davranışı türünün incelenmesine odaklanabilir. Diğerleri, insan faaliyetlerinin hayvan popülasyonları ve ekosistemler üzerindeki etkisini inceleyebilir veya nesli tükenmekte olan türleri korumak için koruma çabaları üzerinde çalışabilirler.
Genel olarak, zooloji alanı, doğal dünyayı ve gezegenimizde var olan çeşitli hayvan yaşamını anlamamızda hayati bir rol oynamaktadır.
Trypanorhynch alt takımı Cystidea’daki herhangi bir parazit yassı kurt.


İngiltere’de bulunan Queen Mary Üniversitesi ve Warwick Üniversitesi ile Belçika’da bulunan Leuven Katolik Üniversitesi’nden araştırmacılar, insanlarda cinsel olgunluktan sorumlu olan bir hormonun evrimsel tarihinin, deniz yıldızının genlerinde yazılı olduğunu keşfettti. İnsanlarda ergenliğin başlangıcı ve cinsel gelişim, gonadotropin-salıcı hormon (İng.gonadotropin-releasing hormone – GnRH) olarak bilinen bir beyin hormonunun salınması ile tetiklenir. Araştırmacılar, işte bu önemli cinsiyet hormonunun tarihsel öyküsünü bulmuş oldu.
Meyve sineklerinin GnRh benzeri iki hormona sahip oldukları zaten biliniyordu. Bu hormonlardan biri olan adipokinetik hormon (AKH) uçuşa gereken gücü sağlamak için depolanmış yağları harekete geçirirken, diğeri olan korazonin de böceğin kalbinin daha hızlı atmasını sağlar. Eksik olan bilgi, insanlara böceklerden daha yakın akraba olan diğer omurgasız hayvanlardaki durumdu. Geçtiğimiz günlerde Nature dergisinin Scientific Reportsbölümünde yayımlanan makalede anlatılan deniz yıldızı araştırması, eksik halkayı sağladı.
Araştırmacılar deniz yıldızında, tıpkı meyve sineğinde olduğu gibi GnRh benzeri iki hormonbulunduğunu keşfetti. Ekip lideri Prof.Maurice Elphick şöyle anlatıyor: “Yaklaşık yarım milyar yıl önce okyanuslarda yüzen hayvanlarda, GnRh tipi hormon için kodlanmış sadece tek bir gen vardı. Bu gen daha sonraları ikinci bir kopyasını üretmiş ve nihayetinde meyve sinekleri ile deniz yıldızlarında bulduğumuz iki tane GnRh benzeri hormonun oluşmasına yol açmış olmalı. Bu arada evrimsel yollar aşılırken, insanlarda korazonin tipi hormon yitirilmiş.”
İnsanın atasının nasıl olup da sadece bir adet GnRH tipi hormon edinebildiği ise henüz açıklığa kavuşmuş değil. Bu soruyu yanıtlayabilmek için araştırmaların sürdürülmesi ve GnRH tipi hormonların deniz yıldızında ve diğer omurgasızlarda üstlendiği rollerin daha iyi anlaşılması gerekiyor.
Çalışmanın özetlendiği makalenin başyazarı olan doktora öğrencisi Shi Tian şunları ekliyor: “Söz konusu GnRH benzeri iki hormonu kodlayan genlerin, deniz yıldızının o ilginç beş köşeli bedeninin neresinde ifade edildiğini araştırıyoruz. Bunu anlayabilirsek, bu hormonların deniz yıldızındaki işlevlerini de anlama şansımız olabilir.”
GnRH tipi (kırmızı) ve CRZ tipi (mor) reseptörlerin Bilateria’daki (bilateral simetrili hayvanlardaki) evrim şeması. Bu iki tip reseptör, Bilateria’nın ortak atasındaki gen kopyalaması sonucu doğmuş. Arthropoda’nın ortak atasında gerçekleşen ikinci bir gen kopyalaması sonucunda da AKH tipi (turuncu) ve ACP tipi (pembe) reseptörler ortaya çıkmış. CRZ tipi reseptörler birden fazla evrimsel yolda kaybedilmiş (mor çarpı işaretleri); buna omurgalılar da dahil. ACP tipi reseptör de meyve sineğinde yitirilmiş (pembe çarpı işareti).
İlgili Makale: Urbilaterian origin of paralogous GnRH and corazonin neuropeptide signalling pathways, S. Tian, M. Zandawala, I. Beets, E. Baytemur, S. Slade, J. Scrivens, & M. Elphick, Scientific Reports, 2016.
< http://www.nature.com/articles/srep28788 >
Jeofaji veya toprak yeme uygulaması, insanlık tarihinde derin kökleri olan ve çeşitli kültürel, beslenme ve tıbbi perspektiflere sahip bir olgudur. “Jeofaji” terimi Yunanca “geo” (toprak) ve “phagein” (yemek) kelimelerinden türemiştir ve kelimenin tam anlamıyla “toprak yemek” anlamına gelmektedir. Bu uygulama, tropikal bölgelerde, özellikle de çocuklar ve hamile kadınlar gibi belirli demografik gruplar arasında önemli bir yaygınlığa sahip olmakla birlikte, küresel olarak belgelenmiştir.
Tarihsel olarak, jeofaji çeşitli kültürlerde ve kıtalarda gözlemlenmiştir. Kamerun ve Tanzanya gibi birçok Afrika ülkesinde toprak tüketimi kültürel olarak kabul görmekte ve anormal olarak görülmemektedir. Buna karşılık, Batı bağlamlarında, genellikle gıda dışı maddelere yönelik anormal istek altında kategorize edilen bir bozukluk olan pika alanı içinde sınıflandırılır. Bu ikilem, diyet uygulamalarının kültürel göreceliliğini ve çevresel faktörlerin diyet alışkanlıkları üzerindeki etkisini vurgulamaktadır.
Bazı kil türlerinin, özellikle de kaolinin, mineral içeriği ve toksinleri bağlama kabiliyeti nedeniyle tıbbi faydalar sağladığı varsayılmıştır. Bu uygulama hem insan hem de hayvan davranışlarında görülmektedir; çeşitli türlerin toksinlere karşı koymak veya mineral alımını desteklemek için toprak tükettiği gözlemlenmiştir. İnsanlarda jeofaji bazen demir eksikliği ve anemi ile ilişkilendirilir; demir açısından zengin killerin tüketimi ek bir mineral kaynağı olarak işlev görür.
Sera Young’ın yirmi yılı aşkın bir süreyi kapsayan araştırması, Arjantin’den İran ve Namibya’ya kadar farklı coğrafyalarda jeofajinin yaygınlığının altını çiziyor ve tropik bölgelerdeki yaygınlığını vurguluyor. Young’ın bulguları, bu uygulamanın, özellikle ek minerallerin hastalıklara karşı koruyucu faydalar sağlayabileceği patojen bakımından zengin ortamlara sahip bölgelerde beslenme motivasyonlarına sahip olabileceğini düşündürmektedir.
Bazı potansiyel faydalarına rağmen, toprak yeme uygulaması zararlı patojenlerin veya kirleticilerin yutulması da dahil olmak üzere risksiz değildir. Jeofajinin kültürel bir uygulama ya da tıbbi bir hastalık olarak sınıflandırılması farklılık göstermekte ve bu davranışın küresel olarak anlaşılmasını ve kabul edilmesini zorlaştırmaktadır.
Toprak veya toprak benzeri maddeleri yeme pratiği olan jeofaji, kültürler, bölgeler ve zaman dilimlerine yayılan zengin ve karmaşık bir tarihe sahiptir. Besin takviyesi, tıbbi amaçlar ve kültürel ritüeller de dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle uygulanmıştır.

Bu soru ile ulaşmaya çalıştığımız cevap, neden gerçekte bazı hayvan gruplarında veya sınıflarında bir takım renklerin çok daha az görüldüğü veya hiç görülmediğidir. İçinde insanların da bulunduğu hayvanlar alemi, çok geniş bir renk kartelasına sahiptir. Yaygın olarak bulunan bir takım renklere karşın bazı sınıflarda bazı renkler oldukça az görülür veya hiç görülmez. Ucu açık bir açıklama gibi görünse de, genel anlamına bakıldığında çoğunlukla ağaçların üzerinde yaşayan kuşlar sınıfının, genellikle toprağın üzerinde, suda ve bazılarının da toprağın altında yaşadığı memeliler sınıfına göre çok daha renkli olabildiği hemen göze çarpacaktır.
Canlı ve cansız hayatın tümünde renkler; pigmentlerin belli dalga boyundaki ışıkları absorbe edip diğerlerini geri yansıtması ve eğer varsa aynı yerde bulunan birbirinden farklı pigmentlerin kombine olarak işlemesi veya yüzey moleküllerinin organizasyonundan dolayı yüzeye çarpan ışık ışınlarının saçılması sonucu oluşmaktadır. İkinci renk oluşum biçimi aynı zamanda yüzeye bakış açımıza da bağlıdır. Çünkü yüzeyin farklı noktalarına çarpan ışıklar, moleküler organizasyona bağlı olarak pürüzlere çarpabilir, moleküllerin farklı kısımları ile karşılaşabilir ve doğal olarak farklı yönlere farklı dalga boylarındaki ışıklar olarak saçılır.

Kuşların renkli bir hayvan sınıfı olması, yoğun tüylü oldukları için ışığın çok değişken olarak saçılmasına bağlı olduğu gibi aynı zamanda vücutlarında bulunan veya bulunabilen melanin, karotenoid ve porfirin pigmentlerine de bağlıdır. Tam da bu noktada hayvanların yaşadıkları bölgeye, beslenme, barınma ve hayatta kalma parametreleri ile evrimsel olarak bağlı olduğunu söylemek gerekir. Buna örnek olarak kuşların, yalnızca bitkilerde sentezlenen karotenoid pigmentini besinlerinden aldığı ve bu pigmentlerin yüzeydeki hücrelere ulaşması ile de sarı-turuncu renklere büründükleri gösterilebilir.

Besinlerden alınan pigmentlerin dışında memelilerin de melanosit adı verilen hücrelerde çokça; diğer tüm hücrelerde de bir noktaya kadar sentezlenen melanin pigmenti, sentezlendiği veya ulaştığı bölgeye koyu sarı, açık kahverengiden, siyaha kadar renkler verebilmektedir. Porfirinler ise, aminoasitlerin modifiye edilmesi sonucu farklı özelliklerde oluşan pigment grubudur. Ancak bilinen büyük çoğunluğu, ultraviyole (mor ötesi) ışınlara maruz kaldığında koyu kırmızı renk vermekle birlikte, yeşilin birçok tonu, mor, pembe ve kırmızı tonları yine porfirinler ile elde edilir.
Tüm bu pigmentlerin kombinasyonu, deri ve tüylerdeki yüzey moleküllerinin organizasyonu ile birleştiğinde hayvanlar aleminin mevcut renkli dünyası ortaya çıkmaktadır. Eğer sorumuza dönecek olursak; neden mor, mavi veya yeşil renklerde memeli bulunmadığına birden fazla cevap vermek mümkündür.
Öncelikle, ‘memelilerde bu renklere asla rastlanmaz’ demenin doğru olmayacağını belirtmek gerekir. Örneğin köpeksi maymunlar ailesinden bir primat olan mandriller, özellikle genital bölgelerinde ve arkalarında çoğunlukla mavi olmak üzere pembe, mor, açık kırmızı renkli tüyler bulundurmaktadır. Esasında, hayatta kalma, kamuflaj ve eş bulma (veya eş olarak tercih edilme) gibi güdüler dolayısıyla yaygın olan hakim renklerin içinde aynı sebeplerden ötürü bahsi geçen renklerin oluşması, gelişmesi ve kullanılması da anlaşılabilirdir.
Çoğunlukla kahverengi, siyah, beyaz ve toprak tonları renklerden oluşan memelilerin iyi kamufle oldukları kabul edilebilir ancak bu renklerin arasına farklı tüy veya deri rengi serpiştirildiğinde de ne kadar dikkat çekeceği de görülecektir. Dikkat çekmek vahşi doğada çok fazla tercih edilen bir unsur olmasa da, kendi türü içinde de bir o kadar istenen bir durum olabilir.
Canlıların yaşadıkları coğrafyaya göre, evrimsel süreçte işlemekte olan doğal seçilim ile bir takım deri, tüy ve kıl renklerini kazanarak adapte olduklarını ve böylelikle daha kolay hayatta kaldıklarını söylemek mümkündür. Temelde görme süreci kalitesi, kontrast kuvvetine bağlıdır. Örneğin siyah bir yüzeyin üzerindeki siyah bir noktayı tespit etmek herhangi bir ton veya doku farklılığı olmadan mümkün değildir. Görme yetenekleri ciddi değişiklikler gösteren avcılar için de, yaşadıkları ortamın hakim rengi ile oluşturacakları kontrastı geliştirdikleri renk ile azaltmayı başaran hayvanlar zor birere av olacak, dolayısıyla ortam ile zıt renkli canlılar uzun zaman süreleri içinde elenecek, zamanla türün coğrafyaya bağlı olan bir rengi hakim olarak oluşacaktır. Zaman içinde genetik mutasyonlar veya başka bir takım hatalar sonucunda ortaya çıkacak olan kontrast renkli bireyler ise zaman içinde elenecek ve popülasyonun gen havuzu kamuflaj rengi yönünde artış görecektir.
Çoğunlukla kahverengi, siyah, beyaz ve toprak tonları renklerden oluşan memelilerin iyi kamufle oldukları kabul edilebilir ancak bu renklerin arasına farklı tüy veya deri rengi serpiştirildiğinde de ne kadar dikkat çekeceği de görülecektir.
Bu örneklerden birisi Amazon Nehri Yunusu veya Boto olarak bilinen pembe yunus türü olabilir. Ancak bu tür gerçekten pembe renkte olmamakla birlikte, yalnızca albinodur. Melanin pigmenti sentezleyen genlerin mutasyona uğramış veya bir biçimde inaktive olmuş olması veya resesif olarak aktarılan bir fenotip olan albinoluk, nispeten transparan bir derisi olan bu türün deri altı kan damarlarında dolaşan kırmızı kan dolayısıyla pembe bir görüntü oluşturmaktadır. Bir memeli olarak kanlarındaki hemoglobin ve bu molekülün de yoğun yüzdesi dolayısıyla 2007’de keşfedilen bu tür sıradışı görüntülerin oluşmasını sağlamaktadır.
Keza mavi balina olarak bildiğimiz 30 metreden daha uzun boylara ulaşabilen Balaenoptera musculus türü de, aslında mavi olmaktan çok gri bir tüy rengine sahiptir. Tonların yaşanılan bölgeye göre değişim göstermesi, koyuluk ve açıklık gibi etmenler dolayısıyla görece maviye yakın üyeleri olduğu gibi siyaha yakın koyu gri renkte ‘mavi balinalar’ da mevcuttur. Bu farklılık aslında gerçek bir renk farklılığından çok algısaldır ve isimlendirme gereği diğer balina türlerinden ayrılmasını sağlamaktadır.
Öyleyse sormamız gereken soru şu oluyor: Mor renk veya benzer tonların üretimi memelilerde neden çok düşük? Bu sorunun cevabı da başlı başına bir çalışma alanı olan pigmentasyonda yatmaktadır. Örneğin insanı ele alacak olursak, mor rengin oluşmasından (bilinen anlamda büyük çoğunlukla) sorumlu olan porfirinleri üretecek mekanizmadan yoksun olduklarını söylemek mümkündür. Şöyle ki; porfirin biyosentezi çok fazla enzimatik reaksiyon sonucunda ortaya çıkan bir son ürün ve bu son ürünün pigment olarak işlev görmesi dolayısıyla deri, tüy ve kıl rengi için -özellikle de fotosentetik olmayan canlıların tamamında- büyük önem arz etmektedir. Bu noktada son ürün değiştikçe, çok nadirde olsa görülen farklı renklerdeki (elbetteki beslenme alışkanlıkları ve yaşadıkları ortam gibi faktörlerin de etkisi dahilinde ve/veya haricinde) kuş, memeli, sürüngen, böcek, yumuşakça ve protozoa oluşabilmektedir.
Ne var ki, memeliler porfirinlere yabancı da değildir. Örneğin, kanımıza kırmızı rengini veren hemoglobin bir porfirin olmakla birlikte doğal olarak bulundururuz. Aminoasitlerin deaminasyonu ve takip eden karmaşık birbiyosentez sürecinin son ürünü insanlarda, protoporfirin IX olarak bilinen bir moleküldür ve demir ile birleşerek ‘heme’ (hemoglobin bileşeni) yapısını oluşturur. Burada bahsettiğimiz biyosentez, vücutlarımızda bulunan bakterilerden tüm ileri canlıların sıradan hücrelerine kadar birçok hücre tipi içinde – genetik olarak izin verdikleri ve sentezledikleri enzimlere göre- farklı biçimlerde ve sıklıklarda gerçekleşmekte (veya gerçekleşmemekte) ve sonucunda mor, pembe, mavi ve parlak yeşil gibi bir takım renklerin oluşmasına (veya oluşamamasına) sebep olmaktadır.
Elbette farklı renkler için söylediğimiz bu duruma karşın, memeliler sınıfı için yaygın olan pigment melanin (eumelanin ve pheomelanin) pigmentidir. Bu pigmentin de farklı yüzdelerde, sıklıklarda ve miktarlarda sentezlenmesi, fazlalığı veya eksikliği çok farklı renklerin oluşabilmesine sebep olmaktadır. Albino olarak bildiğimiz beyaz tenli, beyaz kıllı insanlardan, sarıya yakın deriye, kahverengiden, siyaha varana kadar birçok deri ve saç renginin; mavi, yeşil veya eladan, siyaha kadar oluşan göz renklerinin sorumlusu da memeliler için bu pigmenttir.
Hem porfirin biyosentezini çok değişken biçimde işletememek, hem kamuflaj gibi yaşamsal unsurlar hem de genetik olarak hakim pigmentin melanin olması (diğer pigmentlerin inaktif de olsa genomumuz içinde bulunup bulunmadığı, hangilerinden kaç kopyanın nerelerde bulunabileceği net olarak bilinmemektedir) memelilerde tüy, kıl veya deri rengi olarak mor, yeşil ve mavi gibi soğuk renklerin hakim olarak görülmemesine veya bir takım hayvanlarda sadece bölgesel olarak görülmesine sebep olmaktadır.
Kaynaklar :


600 milyon yıldan fazla bir süre önce tek bir mutasyon gerçekleşti ve bu rastgele olay ile tek hücreli atalarımızın, organize ve çok hücreli organizmalar oluşturmalarını sağlayan yeni bir protein fonksiyonu ortaya çıktı. University of Oregon’dan biyokimyacı Ken Prehoda’nın laboratuvarında yürütülen bir takım moleküler ‘zaman yolculuğu’ çalışmaları ile üretilen senaryo bu.
Mutasyon ve mutasyonun protein interaksiyonlarında sebep olduğu değişiklik detayları ve sonuçları ile birlikteeLife’ta yayımlandı.
Araştırma bilim insanlarının kafasını kurcalamakta olan evrimle ilgili bir takım sorulara yardımcı olması bakımından büyük bir önem taşıyor. Araştırma ayrıca protein etkileşiminin azaldığı veya yok olduğu, böylelikle hücrelerin diğerleri ile iletişimini kopararak tek başlarına yaşadığı bilinen bir takım hastalıklarla ilgili (kanser de dahil olmak üzere) her açıdan çalışmalar için de önemli ipuçları barındırıyor.
Mutasyonlar hem iyi hem kötü sonuçlara veya ikisinin kombinasyonuna yol açabilirler. Mutant olsun olmasın tüm proteinler de vücudumuzda hep yapı malzemesi hem de metabolizma başta olmak üzere tüm işe koşturan moleküllerdir.
Prehoda bu temel üzerine şu soruları soruyor : ” Bir görevi yapan bir protein başka bir görevi yapacak biçime nasıl evrimleşir? Hücrelerin organize biçimde bir arada çalışmalarını sağlayan kompleks sistemler, ihtiyaçları olan birçok farklı proteini nasıl evrimleştirir? ” Aslında tüm bunlar çok basit birkaç mutasyonla bile gerçekleşebilecek şeyler iken, Prehoda öncülüğünde yürütülen araştırmadaki çok hücreli organizmaların oluşmasını da sağlamış olan protein etkileşiminin ortaya çıkması için tek bir mutasyon yeterli olmuştu.
Araştırma için Prehoda’nın ekibi, University of California, Berkeley’den Nicole King’in grubunun yardımı ile koana-kamçılıları olarak bilinen -choanoflagellates- üzerinde çalıştı. Bu canlı grubu tek hücreli ve özgür yaşayan organizmalardan oluşmakta ve bu organizmaların bugün yaşayan hayvanların tek hücreli yaşam döneminden en yakın akrabaları oldukları düşünülüyor. Bu sünger benzeri yaratıklar hücreden dışarı doğru uzanan kamçılara sahipler ve bu organelleri ile hareketlerini , besin toplama işlerini gerçekleştiriyorlar. Koana-kamçılılar hem tek başlarına tek-hücreli hem de çok-hücreli koloniler biçiminde yaşayabiliyor.

Araştırmada ayrıca choanoflagellate kamçılarının çok-hücreli kolonilerin organizasyonu için kritik olduğu buradan yola çıkarak da tek hücreli atalarımızdan çok hücreli hale belki de bu kamçılar sayesinde geçilmiş olduğu belirtildi.
Prehoda’nın ekibi, kamçıların rolünün tek hücrelilerde bir enzimi kodlayan genin duplikasyonu ve sonuçta oluşan bu gen kopyalarından birinin tek bir mutasyon ile yeni yapılan hücreleri organize etme ve ayarlama yeteneği kazanması sonucu daha az önemli hale gelmiş olabileceğini öne sürüyor. Mutasyonun ürünü bu protein alanı bugün tüm hayvan ve hatta hayvanların yakın akrabası olan bazı tek hücrelilerin genomlarında ortak olarak bulunuyor.
Prehoda’nın açıklaması ise şöyle : ” Bu mutasyon bir proteinin fonksiyonunu dramatik biçimde değiştiren ve tamamen farklı bir görevi gerçekleştirmesini sağlayan basit bir değişiklikten ibaret. Hayvanların bu mutasyonlara çok düşkün olduklarını söyleyebilirsiniz çünkü hücrelerimizde onlardan tam 70 tanesini barındırıyoruz.”
Kaynak :
Sinonim: Kurdele çiçeği, Kordela, Spider Plant, Chlorophytum
Kurdele çiçeği uzun ve güzel yapraklarıyla bulunduğu ortama farklı bir hava katar. Doğada birçok çeşidi vardır. Ev, ofis ve işyerleri gibi yaşam alanlarımızı süsleyen bitkilerdir. Uzun ömürlü ve dayanıklıdır.

.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
Kaynak: Çiçeklerin bakımı



Boston Çocuk Hastanesi araştırmacıları, ilk kez kanserden etkilenen hücreyi görüntülediler ve canlı bir hayvanda yayılışını izlediler. Science dergisinde yayınlanan bu çalışmada, bilim insanlarının melanoma ve diğer kanserleri anlama yollarını değiştirecek ve kanser yayılmadan önce yeni , erken tedaviyi sağlayabilecektir.
Makalenin başyazarı, Boston Çocuk Hastanesi Zon Laboratuvarı post-doktora üyesi Charles Kaufman : “Vücutta bazı hücrelerin kanserli hücre mutasyonuna sahip olup da tam olarak kanserli gibi davranmamaları önemli bir gizemdir. Kanserin başlangıcının bir onkogen aktivasyonu veya tümör süpresörün(baskılayıcı) kaybı sonucu oluştuğunu ve tek bir hücrenin kök hücre durumuna geri dönmesi şeklinde bir dönüşüm gerektirdiğini bulduk.
Kaufman ve meslektaşlarının bulduğu bu dönüşüm, kanserin başlama aşamasında durdurulmasını hedefleyen bir dizi gen içerir. Bu çalışmada, yaşayan zebra balığında zamanla melanoman(cilt kanseri) gelişimi görüntülendi. Balıkların tümü çoğunlukla benign lekelerde (benlerde) bulunan insan kanser mutasyonu BRAF(V600E)’ye sahip ve ayrıca tümör baskılayıcı gen olan p53 genlerini kaybetmişlerdir.
Kaufman ve meslektaşları ,kök hücrelerin karakteristik genetik programında işaret belirticinin aktivasyonu ile krestin adı verilen gen açıldığında floresan yeşil ışıyabilecek balık tasarladılar. Bu program normalde embriyonik gelişimden sonra kapanır, ancak sebebi anlaşılmamış bir şekilde bu programdaki krestin ve diğer genler belli hücrelerde ara sıra aktif hale gelir.
Boston Çocuk Hastanesi Kök Hücre Araştırma Programı Yöneticisi ve bu çalışmada üst düzey araştırmacı Leonard Zon: “Sık sık balıklarda yeşil nokta göreceğiz. Onları izlediğimizde zamanla %100 ihtimalle tümöre dönüşecektir.”
Melanomaya sebep olan hücre
Kaufman, Zon ve meslektaşları ,erken kanser hücrelerinde neyin farklı olduğunu görmek için baktıklarında zebra balığının embriyonik gelişimi boyunca açık olan genlerin krestin ve diğer aktiflenmiş genlerle aynı olduğunu buldular. Özellikle melanositler olarak bilinen pigment hücrelerini oluşturan kök hücrelerde nöral krest olarak adlandırılan yapıya rastlandı.
Ayrıca Harvard Kök Hücre Enstitüsü üyesi ve Howard Hughes Tıbbi Enstitüsü Araştırmacısı Zon: “Bu grup genlerle ilgili iyi olan,onların insan melanomasında da aktif olmasıdır. Nöral krest durumuna dönmek, hücrenin kaderidir.” diyor.
Kanseri başlatan bu hücreleri bulmak yorucudur. Kaufman, koruyucu gözlük ve floresan filtreli mikroskop kullanarak, balıkları yüzerken videoya çekerek muayene etti.50 balığı taramak iki veya üç saatini alabiliyordu. Kaufman, 30 balıkta Sharpie marker’ın ucu büyüklüğünde yeşil parlayan küçük kümeler gördü ve bunlar 30 vakada da melanomaya dönüştü. İki vakada tek bir yeşil parlayan hücreyi ve bu hücrenin bölünüp sonunda tümör haline gelişini görebildi.
Kaufman : “Bir lekede (bende) bulunan onlarca veya yüzlerce milyon hücreden sadece bir tanesinin nihayetinde melanomaya yol açtığı hesaplandı. Çünkü biz etkin bir şekilde birçok balık yetiştirebilir ve bu nadir olayı araştırabiliriz. Bu nadirlik insan ve balıklarda çok benzerdir ki bu da melanoma oluşumunun asıl prosesinin büyük olasılıkla insanlarda da aynı olduğunu gösterir.”diyor.
Zon ve Kaufman, kök hücre programının açık olduğunu belirten nöral krest hücreleri olarak davranıp davranmadığını görebilecekleri buluşlarının şüpheli benler için yeni bir genetik test sağlayacağına inanıyorlar.Ayrıca bu genetik programı aktifleştiren düzenleyici faktörleri de araştırmaktadırlar. Bu DNA faktörleri insan ve zebra balığında benzer epigenetik fonksiyona sahiptir ve potansiyel hedeflenmiş ilaçlarla benin kansere dönüşmesine engel olabilecektir.
Bu kansere yaklaşımda köklü bir değişim midir?
Zon ve Kaufman, kanser oluşumu için onlarca yıllık eski ‘bölge kanserleşmesi’ modeli yerine yeni bir model önermekteler. Onlar, normal bir dokuda kanserin onkogenler aktifleştiğinde ve tümör süpresör genler sessizleştiğinde oluştuğunu ileri sürmektedir ancak bu kanser dokudaki sadece tek bir hücrenin daha ilkel bir hali olan embriyonik haline dönüşümü ve bölünmeye başlaması ile gelişmektedir.
Bu çalışma; Ulusal Sağlık Enstitüsü Ulusal Artrit ve Kas-İskelet ve Cilt Hastalıkları Enstitüsü, Ellison Kurumu, Melanoma Araştırma Birliği, V Kurumu ve Howard Hughes Tıp Enstitüsü tarafından desteklenmektedir.
Referans:
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.