İnsanın Kayıp Hormonu Deniz Yıldızında Bulundu

İnsanın Kayıp Hormonu Deniz Yıldızında Bulundu

İngiltere’de bulunan Queen Mary Üniversitesi ve  Warwick Üniversitesi ile Belçika’da bulunan Leuven Katolik Üniversitesi’nden araştırmacılar, insanlarda cinsel olgunluktan sorumlu olan bir hormonun evrimsel tarihinin, deniz yıldızının genlerinde yazılı olduğunu keşfettti. İnsanlarda ergenliğin başlangıcı ve cinsel gelişim, gonadotropin-salıcı hormon (İng.gonadotropin-releasing hormone – GnRH) olarak bilinen bir beyin hormonunun salınması ile tetiklenir. Araştırmacılar, işte bu önemli cinsiyet hormonunun tarihsel öyküsünü bulmuş oldu.

Meyve sineklerinin GnRh benzeri iki hormona sahip oldukları zaten biliniyordu. Bu hormonlardan biri olan adipokinetik hormon (AKH) uçuşa gereken gücü sağlamak için depolanmış yağları harekete geçirirken, diğeri olan korazonin de böceğin kalbinin daha hızlı atmasını sağlar. Eksik olan bilgi, insanlara böceklerden daha yakın akraba olan diğer omurgasız hayvanlardaki durumdu. Geçtiğimiz günlerde Nature dergisinin Scientific Reportsbölümünde yayımlanan makalede anlatılan deniz yıldızı araştırması, eksik halkayı sağladı.

Araştırmacılar deniz yıldızında, tıpkı meyve sineğinde olduğu gibi GnRh benzeri iki hormonbulunduğunu keşfetti. Ekip lideri Prof.Maurice Elphick şöyle anlatıyor: “Yaklaşık yarım milyar yıl önce okyanuslarda yüzen hayvanlarda, GnRh tipi hormon için kodlanmış sadece tek bir gen vardı. Bu gen daha sonraları ikinci bir kopyasını üretmiş ve nihayetinde meyve sinekleri ile deniz yıldızlarında bulduğumuz iki tane GnRh benzeri hormonun oluşmasına yol açmış olmalı. Bu arada evrimsel yollar aşılırken, insanlarda korazonin tipi hormon yitirilmiş.”

İnsanın atasının nasıl olup da sadece bir adet GnRH tipi hormon edinebildiği ise henüz açıklığa kavuşmuş değil. Bu soruyu yanıtlayabilmek için araştırmaların sürdürülmesi ve GnRH tipi hormonların deniz yıldızında ve diğer omurgasızlarda üstlendiği rollerin daha iyi anlaşılması gerekiyor.

Çalışmanın özetlendiği makalenin başyazarı olan doktora öğrencisi Shi Tian şunları ekliyor: “Söz konusu GnRH benzeri iki hormonu kodlayan genlerin, deniz yıldızının o ilginç beş köşeli bedeninin neresinde ifade edildiğini araştırıyoruz. Bunu anlayabilirsek, bu hormonların deniz yıldızındaki işlevlerini de anlama şansımız olabilir.”

GnRH tipi (kırmızı) ve CRZ tipi (mor) reseptörlerin Bilateria’daki (bilateral simetrili hayvanlardaki) evrim şeması. Bu iki tip reseptör, Bilateria’nın ortak atasındaki gen kopyalaması sonucu doğmuş. Arthropoda’nın ortak atasında gerçekleşen ikinci bir gen kopyalaması sonucunda da AKH tipi (turuncu) ve ACP tipi (pembe) reseptörler ortaya çıkmış. CRZ tipi reseptörler birden fazla evrimsel yolda kaybedilmiş (mor çarpı işaretleri); buna omurgalılar da dahil. ACP tipi reseptör de meyve sineğinde yitirilmiş (pembe çarpı işareti).


Kaynak:
  • Bilimfili,
  • Londra Queen Mary Üniversitesi, “Lost hormone is found in starfish”
    < http://www.qmul.ac.uk/media/news/items/se/178410.html >

İlgili Makale: Urbilaterian origin of paralogous GnRH and corazonin neuropeptide signalling pathways, S. Tian, M. Zandawala, I. Beets, E. Baytemur, S. Slade, J. Scrivens, & M. Elphick, Scientific Reports, 2016.
< http://www.nature.com/articles/srep28788 >

İnsan neden toprak yer?

Jeofaji veya toprak yeme uygulaması, insanlık tarihinde derin kökleri olan ve çeşitli kültürel, beslenme ve tıbbi perspektiflere sahip bir olgudur. “Jeofaji” terimi Yunanca “geo” (toprak) ve “phagein” (yemek) kelimelerinden türemiştir ve kelimenin tam anlamıyla “toprak yemek” anlamına gelmektedir. Bu uygulama, tropikal bölgelerde, özellikle de çocuklar ve hamile kadınlar gibi belirli demografik gruplar arasında önemli bir yaygınlığa sahip olmakla birlikte, küresel olarak belgelenmiştir.

Tarihsel olarak, jeofaji çeşitli kültürlerde ve kıtalarda gözlemlenmiştir. Kamerun ve Tanzanya gibi birçok Afrika ülkesinde toprak tüketimi kültürel olarak kabul görmekte ve anormal olarak görülmemektedir. Buna karşılık, Batı bağlamlarında, genellikle gıda dışı maddelere yönelik anormal istek altında kategorize edilen bir bozukluk olan pika alanı içinde sınıflandırılır. Bu ikilem, diyet uygulamalarının kültürel göreceliliğini ve çevresel faktörlerin diyet alışkanlıkları üzerindeki etkisini vurgulamaktadır.

Beslenme ve Tıbbi Perspektifler

Bazı kil türlerinin, özellikle de kaolinin, mineral içeriği ve toksinleri bağlama kabiliyeti nedeniyle tıbbi faydalar sağladığı varsayılmıştır. Bu uygulama hem insan hem de hayvan davranışlarında görülmektedir; çeşitli türlerin toksinlere karşı koymak veya mineral alımını desteklemek için toprak tükettiği gözlemlenmiştir. İnsanlarda jeofaji bazen demir eksikliği ve anemi ile ilişkilendirilir; demir açısından zengin killerin tüketimi ek bir mineral kaynağı olarak işlev görür.

Bilimsel Araştırma ve Gözlemler

Sera Young’ın yirmi yılı aşkın bir süreyi kapsayan araştırması, Arjantin’den İran ve Namibya’ya kadar farklı coğrafyalarda jeofajinin yaygınlığının altını çiziyor ve tropik bölgelerdeki yaygınlığını vurguluyor. Young’ın bulguları, bu uygulamanın, özellikle ek minerallerin hastalıklara karşı koruyucu faydalar sağlayabileceği patojen bakımından zengin ortamlara sahip bölgelerde beslenme motivasyonlarına sahip olabileceğini düşündürmektedir.

Tartışmalar ve Zorluklar

Bazı potansiyel faydalarına rağmen, toprak yeme uygulaması zararlı patojenlerin veya kirleticilerin yutulması da dahil olmak üzere risksiz değildir. Jeofajinin kültürel bir uygulama ya da tıbbi bir hastalık olarak sınıflandırılması farklılık göstermekte ve bu davranışın küresel olarak anlaşılmasını ve kabul edilmesini zorlaştırmaktadır.

İleri Okuma

Toprak veya toprak benzeri maddeleri yeme pratiği olan jeofaji, kültürler, bölgeler ve zaman dilimlerine yayılan zengin ve karmaşık bir tarihe sahiptir. Besin takviyesi, tıbbi amaçlar ve kültürel ritüeller de dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle uygulanmıştır.

1. Antik Başlangıçlar: Jeofajinin Erken Dönem Kanıtları

  • Hayvanlar ve İnsanlarda Tarihsel Kanıtlar (Tarih Öncesi Zamanlar)**:
    Jeofajinin kanıtları eski çağlara kadar uzanmaktadır; arkeolojik buluntular ilk insanların ve hatta hayvanların toprak tükettiğini göstermektedir. Eski hominidler beslenme nedenleriyle jeofaji uygulamış, kil veya topraktaki mineralleri doğal bir besin takviyesi olarak tüketmiş olabilir. Afrika’daki fosil kayıtları, kil tüketiminin izlerini ortaya çıkarmıştır; bu da kilin detoksifikasyon veya bitki bazlı diyetlerin sindirimine yardımcı olmak için kullanılmış olabileceğini düşündürmektedir.
  • Erken Kültürel Uygulamalar (MÖ 1000 – MS 500)**:
    Jeofaji birçok eski uygarlık tarafından uygulanmıştır. Eski Mısır’da jeofaji tedavi edici bir yöntem olarak belgelenmiştir. Mısırlılar belirli kil türlerini tüketmenin hastalıkları iyileştirebileceğine inanıyorlardı. Mide rahatsızlıklarını tedavi etmek için kilin tıbbi kullanımı Yunanlılar ve Romalılar arasında da iyi belgelenmiştir. Genellikle tıbbın babası olarak anılan Hipokrat, toprağın terapötik tüketimi hakkında yazmıştır.

2. 16. ve 17. Yüzyıllar: Keşif ve Küreselleşme

  • Yerli Halklar Arasında Jeofaji**:
    Avrupalı kaşifler ve misyonerler 16. yüzyılda Afrika ve Amerika’ya geldiklerinde, yerli halkların toprak ve kil tükettiğini gözlemlediler. Örneğin Batı Afrika’da jeofaji, sabah bulantılarını hafifletmek ve mineral alımını desteklemek için toprak tüketen özellikle hamile kadınlar arasında olmak üzere çeşitli kabileler arasında yaygındı. Bu uygulamalar Avrupalılar tarafından genellikle medeniyetsiz veya tuhaf olarak yanlış yorumlanmıştır.
  • Sömürge Amerikası ve Köleleştirilmiş Nüfus**:
    1. ve 18. yüzyıllarda Amerika’ya getirilen köleleştirilmiş Afrikalılar jeofaji uygulamasına devam etmiştir. Bu uygulama özellikle köleleştirilmiş insanların kil ve toprak tükettiği güney Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygınlaşmıştır. Bazı tarihçiler bu bağlamda jeofajinin, gıda kıtlığı zamanlarında bir tür besin takviyesi ve Afrika geleneklerinden aktarılan kültürel bir uygulama olarak hizmet ettiğini savunmaktadır. Ayrıca köleleştirilmiş bireylerin jeofajiyi bir direniş biçimi olarak kullandıklarına, hastalık yaratmak ve zorla çalıştırılmaktan kaçınmak için toprak yuttuklarına dair anlatılar da vardır.

3. 19. Yüzyılda Bilimsel Söylemde Jeofaji

  • Jeofajiye Avrupa’da Bilimsel İlgi (1800’ler)**:
    1. yüzyıla gelindiğinde Avrupalı doğa bilimciler ve kaşifler jeofajiye daha bilimsel bir ilgi duymaya başladı. Alman coğrafyacı ve doğa bilimci Alexander von Humboldt, Güney Amerika’nın yerli halkı arasında, özellikle de kıtlık zamanlarında kil tüketiminin uygulandığı Amazon havzasında jeofajiyi belgelemiştir. Humboldt’un gözlemleri bu konudaki bilgi birikiminin artmasına katkıda bulunmuş olsa da, pek çok Avrupalı hala bu konuya şüpheci bir gözle bakıyordu.
  • Charles Darwin ve Hayvan Davranışında Jeofaji**:
    1830’larda Charles Darwin, HMS *Beagle* gemisiyle yaptığı yolculuklar sırasında hayvanlar arasında jeofajiyi gözlemledi. Amazon’daki papağanların ve diğer hayvanların, muhtemelen beslenmelerindeki toksinleri nötralize etmek için kil tükettiklerini fark etti. Bu gözlem, jeofajinin hem hayvanlarda hem de insanlarda doğal bir temeli olduğu, potansiyel olarak sindirime yardımcı olduğu veya detoksifiye edici bir işlev gördüğü fikrini güçlendirdi.

4. 20. Yüzyılın Başları: Amerika Birleşik Devletleri’nde Jeofaji ve Tıbbi Çalışmalar

  • Güney Amerika Birleşik Devletleri’nde Jeofaji (1900’ler – 1940’lar):
    1. yüzyılın başlarında, kil yeme uygulaması Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyinde, özellikle de kırsal ve yoksul Afro-Amerikan topluluklarda yaygındı. “Kaolin” adı verilen özel bir beyaz kil türü sıklıkla tüketiliyordu. Kaolin aynı zamanda gastrointestinal sorunları tedavi etmek için kullanılan tıbbi bir ürün olarak da pazarlanıyordu. İnsanlar bu kili genellikle mide rahatsızlıklarını hafifletmek için ya da demir ve kalsiyum gibi besinlerin kaynağı olarak tüketiyordu.
  • Jeofaji Üzerine Bilimsel Çalışmalar (1930’lar – 1940’lar)**:
    Tıbbi araştırmalar bu dönemde jeofajinin potansiyel nedenlerini ve sağlık üzerindeki etkilerini ciddi bir şekilde incelemeye başladı. Araştırmacılar, özellikle demir, kalsiyum ve diğer eser minerallerdeki beslenme eksiklikleriyle bağlantısını araştırdılar. Bazı çalışmalar jeofaji yapan insanların demir eksikliği anemisi gibi altta yatan sağlık ihtiyaçlarına yanıt verdiğini öne sürerken, diğerleri toprak kaynaklı hastalıkların potansiyel risklerini vurgulamıştır.

5. 20. Yüzyılın Sonları: Jeofaji ve Beslenme Eksiklikleri

  • Jeofaji ve Hamilelik (1970’ler – 1990’lar)**:
    Yirminci yüzyılın ikinci yarısında önemli bir araştırma alanı hamile kadınlar arasındaki jeofajiye odaklanmıştır. Sahra altı Afrika, Amerika Birleşik Devletleri ve Latin Amerika’da yapılan çalışmalar, birçok hamile kadının mide bulantısı, mide ekşimesi ve mineral eksiklikleriyle başa çıkmak için toprak tükettiğini ortaya koymuştur. Araştırmacılar, jeofaji ve pika (gıda dışı maddelere duyulan istekle karakterize edilen bir durum) arasındaki bağlantıları araştırmış ve bunun anne ve fetüs sağlığı üzerindeki etkilerini incelemiştir.
  • Halk Sağlığı Endişelerinin Yükselişi (1990’lar)**:
    1990’lara gelindiğinde, halk sağlığı yetkilileri jeofajinin potansiyel sağlık riskleri, özellikle de kirlenmiş topraktan zararlı patojenlerin veya toksinlerin alınması riski konusunda endişelerini dile getirmiştir. Bazı araştırmacılar jeofajinin kültürel ve tarihi önemini kabul ederken, diğerleri toprak kaynaklı hastalıkları önlemeye yönelik müdahalelere duyulan ihtiyacı vurgulamıştır. Çalışmalar ayrıca jeofaji yapan popülasyonlarda toksikolojik yönlere, özellikle de ağır metal zehirlenmesine (kurşun, arsenik) odaklanmaya başladı.

6. 21. Yüzyıl: Kültürel, Tıbbi ve Bilimsel Yeniden Değerlendirme

  • Kültürel Süreklilik ve Yeniden Değerlendirme (2000’ler – Günümüz):
    1. yüzyılda jeofaji, dünyanın birçok yerinde, genellikle kültürel geleneklerin bir parçası olarak veya beslenme ihtiyaçlarını karşılamak için uygulanmaya devam etmektedir. Uygulama bazen damgalanmış olsa da, giderek artan sayıda antropolog, tıp araştırmacısı ve halk sağlığı uzmanı, jeofajiyi potansiyel sağlık yararlarının yanı sıra riskleri ışığında yeniden incelemektedir. Bazı durumlarda kil tabletleri sağlık takviyesi olarak satılmaktadır ve kilin gastrointestinal sağlık için terapötik kullanımına olan ilgi yenilenmiştir.
  • Modern Tıbbi Araştırma**:
    Mevcut çalışmalar, jeofajide tüketilen toprakların biyokimyasal özelliklerine odaklanmakta, mineral içeriğine ve insan beslenmesindeki rolüne bakmaktadır. Bazı araştırmacılar, 19. yüzyılda Darwin ve diğerleri tarafından yapılan gözlemleri yineleyerek, bazı killerin detoksifiye edici özelliklere sahip olduğunu ve diyetteki toksinleri nötralize etmeye yardımcı olabileceğini savunmuşlardır. Bununla birlikte, kirlenme potansiyeline ilişkin endişeler devam etmekte ve halk sağlığı müdahaleleri, yaygın olduğu yerlerde insanları jeofajinin güvenli bir şekilde uygulanması konusunda eğitmeyi amaçlamaktadır.

İleri Okuma
  1. BBC
  2. Royal Anthropological Institute of Great Britain and Ireland Notes on the People of Batanga. Notes on the People of Batanga. The Journal of the Anthropological Institute of Great Britain and Ireland Vol. 10 (1881), pp. 463-470 DOI: 10.2307/2841552 Stable URL: http://www.jstor.org/stable/2841552 Page Count: 8
  3. Hunter, J.M. (1973). “Geophagy in Africa and in the United States: A Culture-Nutrition Hypothesis.” Geographical Review, 63(2), 170-195.
  4. Denis Mitchell, Claudia Wells, Neil Hoch, Karen Lind, Stephen C. Woods, Linda K. Mitchell Poison induced pica in rats Physiology & Behavior Volume 17, Issue 4, October 1976, Pages 691–697 doi:10.1016/0031-9384(76)90171-2
  5. Timothy Johns Detoxification function of geophagy and domestication of the potato Journal of Chemical Ecology March 1986, Volume 12, Issue 3, pp 635-646
  6. Johns, T., & Duquette, M. (1991). “Detoxification and Mineral Supplementation as Functions of Geophagy.” American Journal of Clinical Nutrition, 53(2), 448-456.
  7. Aufreiter, S., Hancock, R.G.V., & Mahaney, W.C. (1997). “Mineralogical and Geochemical Aspects of Geophagy with Special Reference to East Africa.” Environmental Geochemistry and Health, 19(1), 19-34.
  8. Thomas T. Struhsaker, David O. Cooney, Kirstin S. Siex Charcoal Consumption by Zanzibar Red Colobus Monkeys: Its Function and Its Ecological and Demographic Consequences International Journal of Primatology February 1997, Volume 18, Issue 1, pp 61-72 DOI10.1023/A:1026341207045
  9. William C. Mahaney, Maximiliano Bezada, R. G. V. Hancock, Susan Aufreiter and Francisco L. Pérez Geophagy of Holstein Hybrid Cattle in the Northern Andes, Venezuela Mountain Research and Development Vol. 16, No. 2 (May, 1996), pp. 177-180 Published by: International Mountain Society DOI: 10.2307/3674011 Stable URL: http://www.jstor.org/stable/3674011 Page Count: 4
  10. Geissler PW, Mwaniki D, Thiong F, Friis H. Geophagy as a risk factor for geohelminth infections: a longitudinal study of Kenyan primary schoolchildren. Trans R Soc Trop Med Hyg. 1998 Jan-Feb;92(1):7-11. PMID: 9692137
  11. Geissler PW, Prince RJ, Levene M, Poda C, Beckerleg SE, Mutemi W, Shulman CE. Perceptions of soil-eating and anaemia among pregnant women on the Kenyan coast. Soc Sci Med. 1999 Apr;48(8):1069-79. PMID: 10390045
  12. Geissler, P. W., et al. (1999). “The role of earth eating in protecting the body and improving fertility among the Luo of Kenya.” East African Medical Journal, 76(6), 346-350.
  13. R. Krishnamani, William C. Mahaney Geophagy among primates: adaptive significance and ecological consequences Animal Behaviour Volume 59, Issue 5, May 2000, Pages 899–915 doi:10.1006/anbe.1999.1376
  14. Ricardo M. Holdø, Joseph P. Dudley and Lee R. McDowell Geophagy in the African Elephant in Relation to Availability of Dietary Sodium Journal of Mammalogy Vol. 83, No. 3 (Aug., 2002), pp. 652-664 Published by: American Society of Mammalogists Stable URL: http://www.jstor.org/stable/1383529 Page Count: 13
  15. Callahan, G. N. (2003). “Eating Dirt.” Emerging Infectious Diseases, 9(8), 1016-1021. DOI: 10.3201/eid0908.030033
  16. Hooda PS, Henry CJ, Seyoum TA, Armstrong LD, Fowler MB. The potential impact of soil ingestion on human mineral nutrition. Sci Total Environ. 2004 Oct 15;333(1-3):75-87. PMID: 15364520
  17. Allan MeeI; Rebecca DennyII; Keith FaircloughIII; Dave M. PullanIV; Will Boyd-Wallis Observations of parrots at a geophagy site in Bolivia Biota Neotrop. vol.5 no.2 Campinas 2005 http://dx.doi.org/10.1590/S1676-06032005000300023
  18. Voigt CC, Capps KA, Dechmann DKN, Michener RH, Kunz TH (2008) Nutrition or Detoxification: Why Bats Visit Mineral Licks of the Amazonian Rainforest. PLoS ONE 3(4): e2011. doi:10.1371/journal.pone.0002011
  19. Kawai K, Saathoff E, Antelman G, Msamanga G, Fawzi WW. Geophagy (Soil-eating) in relation to Anemia and Helminth infection among HIV-infected pregnant women in Tanzania. Am J Trop Med Hyg. 2009 Jan;80(1):36-43. PMID: 19141837
  20. Sera L. Young Pica in Pregnancy: New Ideas About an Old Condition Annual Review of Nutrition Vol. 30: 403-422 (Volume publication date August 2010) First published online as a Review in Advance on April 26, 2010 DOI: 10.1146/annurev.nutr.012809.104713
  21. Sera L. Young, Paul W. Sherman, Julius B. Lucks and Gretel H. Pelto Why On Earth?: Evaluating Hypotheses About The Physiological Functions Of Human Geophagy The Quarterly Review of Biology Vol. 86, No. 2 (June 2011), pp. 97-120 Published by: The University of Chicago Press DOI: 10.1086/659884 Stable URL: http://www.jstor.org/stable/10.1086/659884 Page Count: 24
  22. Young, S. L. (2011). “Craving Earth: Understanding Pica—the Urge to Eat Clay, Starch, Ice, and Chalk.” Columbia University Press.
  23. J.N. Bonglaisin, C.M.F. Mbofung and D.N. Lantum, 2011. Intake of Lead, Cadmium and Mercury in Kaolin-eating: A Quality Assessment. Journal of Medical Sciences, 11: 267-273. DOI: 10.3923/jms.2011.267.273 URL: http://scialert.net/abstract/?doi=jms.2011.267.273
  24. Abrahams, P.W. (2012). “Soil, Food, and Health: The Role of Earth-Eating (Geophagy) in Human Nutrition and Health.” Environmental Geochemistry and Health, 34(6), 609-623.
  25. Natalia C. Orloff and Julia M. Hormes Pickles and ice cream! Food cravings in pregnancy: hypotheses, preliminary evidence, and directions for future research Front Psychol. 2014; 5: 1076. Published online 2014 Sep 23. Prepublished online 2014 Aug 6. doi: 10.3389/fpsyg.2014.01076
  26. Young, S.L., & Wilson, M.J. (2021). “Clay Consumption and Geophagy: A Biocultural Perspective.” The Quarterly Review of Biology, 96(3), 241-264.

Neden Mor Renkte Memeli Yok?

Bu soru ile ulaşmaya çalıştığımız cevap, neden gerçekte bazı hayvan gruplarında veya sınıflarında bir takım renklerin çok daha az görüldüğü veya hiç görülmediğidir. İçinde insanların da bulunduğu hayvanlar alemi, çok geniş bir renk kartelasına sahiptir. Yaygın olarak bulunan bir takım renklere karşın bazı sınıflarda bazı renkler oldukça az görülür veya hiç görülmez. Ucu açık bir açıklama gibi görünse de, genel anlamına bakıldığında çoğunlukla ağaçların üzerinde yaşayan kuşlar sınıfının, genellikle toprağın üzerinde, suda ve bazılarının da toprağın altında yaşadığı memeliler sınıfına göre çok daha renkli olabildiği hemen göze çarpacaktır.

Canlı ve cansız hayatın tümünde renkler; pigmentlerin belli dalga boyundaki ışıkları absorbe edip diğerlerini geri yansıtması ve eğer varsa aynı yerde bulunan birbirinden farklı pigmentlerin kombine olarak işlemesi veya yüzey moleküllerinin organizasyonundan dolayı yüzeye çarpan ışık ışınlarının saçılması sonucu oluşmaktadır. İkinci renk oluşum biçimi aynı zamanda yüzeye bakış açımıza da bağlıdır. Çünkü yüzeyin farklı noktalarına çarpan ışıklar, moleküler organizasyona bağlı olarak pürüzlere çarpabilir, moleküllerin farklı kısımları ile karşılaşabilir ve doğal olarak farklı yönlere farklı dalga boylarındaki ışıklar olarak saçılır.

kuslarda-tuy-rengi-bilimfilicom
Solda yukarıdan aşağıya doğru, keratin üst yüzey, melanin pigment rodülleri ve keratin alt yüzeyler, katmanlar olarak isimlendirilmiş. Gelen ışığın yüzeye göre saçılımının değişimi aynı zamanda renklerin algılanmasında görüş açısındaki değişimin etkisi gösteriliyor. Telif : Andrew Leach

Kuşlarda Renkler

Kuşların renkli bir hayvan sınıfı olması, yoğun tüylü oldukları için ışığın çok değişken olarak saçılmasına bağlı olduğu gibi aynı zamanda vücutlarında bulunan veya bulunabilen melanin, karotenoid ve porfirin pigmentlerine de bağlıdır. Tam da bu noktada hayvanların yaşadıkları bölgeye, beslenme, barınma ve hayatta kalma parametreleri ile evrimsel olarak bağlı olduğunu söylemek gerekir. Buna örnek olarak kuşların, yalnızca bitkilerde sentezlenen karotenoid pigmentini besinlerinden aldığı ve bu pigmentlerin yüzeydeki hücrelere ulaşması ile de sarı-turuncu renklere büründükleri gösterilebilir.

mor-memeliler-kuslar-bilimfilicom

Besinlerden alınan pigmentlerin dışında memelilerin de melanosit adı verilen hücrelerde çokça; diğer tüm hücrelerde de bir noktaya kadar sentezlenen melanin pigmenti, sentezlendiği veya ulaştığı bölgeye koyu sarı, açık kahverengiden, siyaha kadar renkler verebilmektedir. Porfirinler ise, aminoasitlerin modifiye edilmesi sonucu farklı özelliklerde oluşan pigment grubudur. Ancak bilinen büyük çoğunluğu, ultraviyole (mor ötesi) ışınlara maruz kaldığında koyu kırmızı renk vermekle birlikte, yeşilin birçok tonu, mor, pembe ve kırmızı tonları yine porfirinler ile elde edilir.

Pigment Karışımı

Tüm bu pigmentlerin kombinasyonu, deri ve tüylerdeki yüzey moleküllerinin organizasyonu ile birleştiğinde hayvanlar aleminin mevcut renkli dünyası ortaya çıkmaktadır. Eğer sorumuza dönecek olursak; neden mor, mavi veya yeşil renklerde memeli bulunmadığına birden fazla cevap vermek mümkündür.

mandril-mor-tuyler-bilimfilicomÖncelikle, ‘memelilerde bu renklere asla rastlanmaz’ demenin doğru olmayacağını belirtmek gerekir. Örneğin köpeksi maymunlar ailesinden bir primat olan mandriller, özellikle genital bölgelerinde ve arkalarında çoğunlukla mavi olmak üzere pembe, mor, açık kırmızı renkli tüyler bulundurmaktadır. Esasında, hayatta kalma, kamuflaj ve eş bulma (veya eş olarak tercih edilme) gibi güdüler dolayısıyla yaygın olan hakim renklerin içinde aynı sebeplerden ötürü bahsi geçen renklerin oluşması, gelişmesi ve kullanılması da anlaşılabilirdir.

Çoğunlukla kahverengi, siyah, beyaz ve toprak tonları renklerden oluşan memelilerin iyi kamufle oldukları kabul edilebilir ancak bu renklerin arasına farklı tüy veya deri rengi serpiştirildiğinde de ne kadar dikkat çekeceği de görülecektir. Dikkat çekmek vahşi doğada çok fazla tercih edilen bir unsur olmasa da, kendi türü içinde de bir o kadar istenen bir durum olabilir.

Canlıların yaşadıkları coğrafyaya göre, evrimsel süreçte işlemekte olan doğal seçilim ile bir takım deri, tüy ve kıl renklerini kazanarak adapte olduklarını ve böylelikle daha kolay hayatta kaldıklarını söylemek mümkündür. Temelde görme süreci kalitesi, kontrast kuvvetine bağlıdır. Örneğin siyah bir yüzeyin üzerindeki siyah bir noktayı tespit etmek herhangi bir ton veya doku farklılığı olmadan mümkün değildir. Görme yetenekleri ciddi değişiklikler gösteren avcılar için de, yaşadıkları ortamın hakim rengi ile oluşturacakları kontrastı geliştirdikleri renk ile azaltmayı başaran hayvanlar zor birere av olacak, dolayısıyla ortam ile zıt renkli canlılar uzun zaman süreleri içinde elenecek, zamanla türün coğrafyaya bağlı olan bir rengi hakim olarak oluşacaktır. Zaman içinde genetik mutasyonlar veya başka bir takım hatalar sonucunda ortaya çıkacak olan kontrast renkli bireyler ise zaman içinde elenecek ve popülasyonun gen havuzu kamuflaj rengi yönünde artış görecektir.

Mavi (Gri) Balina, Pembe Yunus

Çoğunlukla kahverengi, siyah, beyaz ve toprak tonları renklerden oluşan memelilerin iyi kamufle oldukları kabul edilebilir ancak bu renklerin arasına farklı tüy veya deri rengi serpiştirildiğinde de ne kadar dikkat çekeceği de görülecektir.

pembe-yunus-bilimfilicomBu örneklerden birisi Amazon Nehri Yunusu veya Boto olarak bilinen pembe yunus türü olabilir. Ancak bu tür gerçekten pembe renkte olmamakla birlikte, yalnızca albinodur. Melanin pigmenti sentezleyen genlerin mutasyona uğramış veya bir biçimde inaktive olmuş olması veya resesif olarak aktarılan bir fenotip olan albinoluk, nispeten transparan bir derisi olan bu türün deri altı kan damarlarında dolaşan kırmızı kan dolayısıyla pembe bir görüntü oluşturmaktadır. Bir memeli olarak kanlarındaki hemoglobin ve bu molekülün de yoğun yüzdesi dolayısıyla 2007’de keşfedilen bu tür sıradışı görüntülerin oluşmasını sağlamaktadır.

Keza mavi balina olarak bildiğimiz 30 metreden daha uzun boylara ulaşabilen Balaenoptera musculus türü de, aslında mavi olmaktan çok gri bir tüy rengine sahiptir. Tonların yaşanılan bölgeye göre değişim göstermesi, koyuluk ve açıklık gibi etmenler dolayısıyla görece maviye yakın üyeleri olduğu gibi siyaha yakın koyu gri renkte ‘mavi balinalar’ da mevcuttur. Bu farklılık aslında gerçek bir renk farklılığından çok algısaldır ve isimlendirme gereği diğer balina türlerinden ayrılmasını sağlamaktadır.

Peki Neden Mor Memeli Yok?

Öyleyse sormamız gereken soru şu oluyor: Mor renk veya benzer tonların üretimi memelilerde neden çok düşük? Bu sorunun cevabı da başlı başına bir çalışma alanı olan pigmentasyonda yatmaktadır. Örneğin insanı ele alacak olursak, mor rengin oluşmasından (bilinen anlamda büyük çoğunlukla) sorumlu olan porfirinleri üretecek mekanizmadan yoksun olduklarını söylemek mümkündür. Şöyle ki; porfirin biyosentezi çok fazla enzimatik reaksiyon sonucunda ortaya çıkan bir son ürün ve bu son ürünün pigment olarak işlev görmesi dolayısıyla deri, tüy ve kıl rengi için -özellikle de fotosentetik olmayan canlıların tamamında- büyük önem arz etmektedir. Bu noktada son ürün değiştikçe, çok nadirde olsa görülen farklı renklerdeki (elbetteki beslenme alışkanlıkları ve yaşadıkları ortam gibi faktörlerin de etkisi dahilinde ve/veya haricinde) kuş, memeli, sürüngen, böcek, yumuşakça ve protozoa oluşabilmektedir.

Ne var ki, memeliler porfirinlere yabancı da değildir. Örneğin, kanımıza kırmızı rengini veren hemoglobin bir porfirin olmakla birlikte doğal olarak bulundururuz. Aminoasitlerin deaminasyonu ve takip eden karmaşık birbiyosentez sürecinin son ürünü insanlarda, protoporfirin IX olarak bilinen bir moleküldür ve demir ile birleşerek ‘heme’ (hemoglobin bileşeni) yapısını oluşturur. Burada bahsettiğimiz biyosentez, vücutlarımızda bulunan bakterilerden tüm ileri canlıların sıradan hücrelerine kadar birçok hücre tipi içinde – genetik olarak izin verdikleri ve sentezledikleri enzimlere göre- farklı biçimlerde ve sıklıklarda gerçekleşmekte (veya gerçekleşmemekte) ve sonucunda mor, pembe, mavi ve parlak yeşil gibi bir takım renklerin oluşmasına (veya oluşamamasına) sebep olmaktadır.

Elbette farklı renkler için söylediğimiz bu duruma karşın, memeliler sınıfı için yaygın olan pigment melanin (eumelanin ve pheomelanin) pigmentidir. Bu pigmentin de farklı yüzdelerde, sıklıklarda ve miktarlarda sentezlenmesi, fazlalığı veya eksikliği çok farklı renklerin oluşabilmesine sebep olmaktadır. Albino olarak bildiğimiz beyaz tenli, beyaz kıllı insanlardan, sarıya yakın deriye, kahverengiden, siyaha varana kadar birçok deri ve saç renginin; mavi, yeşil veya eladan, siyaha kadar oluşan göz renklerinin sorumlusu da memeliler için bu pigmenttir.

Hem porfirin biyosentezini çok değişken biçimde işletememek, hem kamuflaj gibi yaşamsal unsurlar hem de genetik olarak hakim pigmentin melanin olması (diğer pigmentlerin inaktif de olsa genomumuz içinde bulunup bulunmadığı, hangilerinden kaç kopyanın nerelerde bulunabileceği net olarak bilinmemektedir) memelilerde tüy, kıl veya deri rengi olarak mor, yeşil ve mavi gibi soğuk renklerin hakim olarak görülmemesine veya bir takım hayvanlarda sadece bölgesel olarak görülmesine sebep olmaktadır.


Kaynaklar :

  • Bilimfili,
  • Cornell Lab, Bird Academy, (2010) How Birds Make Colorful Feathers, https://academy.allaboutbirds.org/how-birds-make-colorful-feathers/
  • Richard O. Prum, and Rodolfo H. Torres, (2004) Structural colouration of mammalian skin: convergent evolution of coherently scattering dermal collagen arrays, jeb.biologists.org/content/207/12/2157.full.pdf+html

Öz Farkındalık Yalnızca İnsana Özgü Değil!

Yeni yapılan bir çalışma, kendinin farkında olma kabiliyetine sahip tek hayvanın insan olmamasının çok muhtemel olduğunu gösteriyor!
Warwick Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen çalışmaya göre zihinsel olarak çevreyi algılayabilme kabiliyetine sahip olan insan ve diğer hayvanların en azından ilkel bir benlik bilincine sahip olmaları gerekiyor. Bulgu, çevreyi algıyabilen her hayvanın bir çeşit öz farkındalığının olması gerektiğini ileri sürüyor.
Çalışma; sıklıkla insanların ayırt edici özellikleri arasında görülen öz farkındalığın, insanlığa özgü olmayıp, aksine hayvanlarda da yaygın olabileceğini iddia ediyor.  Warwick Üniversitesi Psikoloji ve Felsefe Bölümleri araştırmacıları, hayvanların zihnen çevrelerini algılayabilmeleri için ne gibi kabiliyetlere sahip olmaları gerektiğini keşfetmek amacıyla düşünce deneyleri yaptılar. Çalışmanın ortak yazarlarından, Warwick Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Profesör Thomas Hills çalışmayı şöyle yorumladı:
“Çalışmada kavranan asıl şey; gelecekteki eylemlerini harekete geçirebilen hayvanların, tasarımladıkları ve aslında gerçekleşen eylemlerin farkını görebiliyor olmaları gerektiğidir. “
Araştırmacılar, sıçanların labirentte yön bulmaları hakkında 1950’lerde yapılan bir çalışmadan ilham aldılar. Sıçanların labirentte bir sonraki adımlarına karar vermeleri gereken noktalarda sıklıkla durup, ilerideki eylemlerini planladıkları gözlendi.
Son zamanlarda yapılan sinirbilim çalışmalarının da gösterdiğine göre, sıçanlar ve diğer omurgalılar bu “seçim noktaları” nda hipokampuslerinin (beynin temporal lobundaki hafıza ve yön merkezi) belirli bölgelerini harekete geçiriyor. Bu bölgelerin, yapılan seçimleri ve bu seçimlerin olası sonuçlarını tetiklediği biliniyor. Profesör Hills ve Profesör Stephen Butterfill, sıçanın “seçim noktaları”ndaki düşünce sürecini açıklamak için farklı betimsel modeller oluşturdu.
Birinci model, Saf Modeli; simülasyon sırasında hayvanların eylemleri engelleniyor. Ancak bu modele göre yorumlamak; hayvanın, tasarımladığı ve gerçekte olan eylemlerin ayrımını yapamaması anlamına geliyor.
İkinci model olan Kendini Gerçekleştirme Modeli, bu sorunu tasarlanan sonuca karşı gerçekleşen tecrübeyi “etiketleyerek” çözdü. Hills ve Butterfill bu etiketlemeye “asal benlik” adını verdi. Profesör Hills, bulguları şöyle yorumladı:
“Bu çalışma çok eski bir soruya cevap veriyor: Hayvanların benlik bilinci var mı? İlk amacımız, hayvanların kendi geleceklerini öngörebildiklerini gösteren son nöral kanıtları anlayabilmekti. Sonuç olarak bunun mümkün olması için ilkel benlik bilincine sahip olmaları gerektiğini anlamış olduk. Aslında insanlar öz farkındalık yeteneğine sahip tek hayvan olmamalı. Ulaştığımız cevap ise şu oldu: Henüz yapmadığı şeyleri yaptığını kurgulayabilen her şey, robotlar bile bileni bilinenden ayırmak zorunda.”
Kaynak:
  • Phys.org
  • Thomas Hills, Stephen Butterfill From foraging to autonoetic consciousness: The primal self as a consequence of embodied prospective foraging Current Zoology 61(2):368-381 · April 2015 DOI: 10.1093/czoolo/61.2.368

Tek Bir Mutasyon Çok-Hücreliliğin Evrimi İçin Yeterli Olabilir

600 milyon yıldan fazla bir süre önce tek bir mutasyon gerçekleşti ve bu rastgele olay ile tek hücreli atalarımızın, organize ve çok hücreli organizmalar oluşturmalarını sağlayan yeni bir protein fonksiyonu ortaya çıktı. University of Oregon’dan biyokimyacı Ken Prehoda’nın laboratuvarında yürütülen bir takım moleküler ‘zaman yolculuğu’ çalışmaları ile üretilen senaryo bu.

Mutasyon ve mutasyonun protein interaksiyonlarında sebep olduğu değişiklik detayları ve sonuçları ile birlikteeLife’ta yayımlandı.

Araştırma bilim insanlarının kafasını kurcalamakta olan evrimle ilgili bir takım sorulara yardımcı olması bakımından büyük bir önem taşıyor. Araştırma ayrıca protein etkileşiminin azaldığı veya yok olduğu, böylelikle hücrelerin diğerleri ile iletişimini kopararak tek başlarına yaşadığı bilinen bir takım hastalıklarla ilgili (kanser de dahil olmak üzere) her açıdan çalışmalar için de önemli ipuçları barındırıyor.

Mutasyonlar hem iyi hem kötü sonuçlara veya ikisinin kombinasyonuna yol açabilirler. Mutant olsun olmasın tüm proteinler de vücudumuzda hep yapı malzemesi hem de metabolizma başta olmak üzere tüm işe koşturan moleküllerdir.

Prehoda bu temel üzerine şu soruları soruyor : ” Bir görevi yapan bir protein başka bir görevi yapacak biçime nasıl evrimleşir? Hücrelerin organize biçimde bir arada çalışmalarını sağlayan kompleks sistemler, ihtiyaçları olan birçok farklı proteini nasıl evrimleştirir? ” Aslında tüm bunlar çok basit birkaç mutasyonla bile gerçekleşebilecek şeyler iken, Prehoda öncülüğünde yürütülen araştırmadaki çok hücreli organizmaların oluşmasını da sağlamış olan protein etkileşiminin ortaya çıkması için tek bir mutasyon yeterli olmuştu.

Araştırma için Prehoda’nın ekibi, University of California, Berkeley’den Nicole King’in grubunun yardımı ile koana-kamçılıları olarak bilinen -choanoflagellates- üzerinde çalıştı. Bu canlı grubu tek hücreli ve özgür yaşayan organizmalardan oluşmakta ve bu organizmaların bugün yaşayan hayvanların tek hücreli yaşam döneminden en yakın akrabaları oldukları düşünülüyor. Bu sünger benzeri yaratıklar hücreden dışarı doğru uzanan kamçılara sahipler ve bu organelleri ile hareketlerini , besin toplama işlerini gerçekleştiriyorlar. Koana-kamçılılar hem tek başlarına tek-hücreli hem de çok-hücreli koloniler biçiminde yaşayabiliyor.

cok-hucreli-canlilar-tek-bir-mutasyonla-olustu-bilimfilicom

Yandaki görselde bölünmekte olan  choanoflagellate tek hücrelisinin flüoresan mikrograf görüntüsü (üstte) bulunuyor. DNA’sı mavi renkte, kamçısı ve mitotik iğciği yeşil renkte görülüyor. Alttaki parçada ise küçük bir choanoflagellate kolonisini görmek mümkün. Yine burada da üstte görünen hücre bölünme aşamasında. Prehoda’nın laboratuarı bu inceleme ile hayvanlarda organize çok hücrelilik durumunun evrimleşmesinde flajella (kamçı) ile bölünme oryantasyonunun önemli rolleri olabileceğini öne sürüyor.

Araştırmada ayrıca choanoflagellate kamçılarının çok-hücreli kolonilerin organizasyonu için kritik olduğu buradan yola çıkarak da tek hücreli atalarımızdan çok hücreli hale belki de bu kamçılar sayesinde geçilmiş olduğu belirtildi.

Prehoda’nın ekibi, kamçıların rolünün tek hücrelilerde bir enzimi kodlayan genin duplikasyonu ve sonuçta oluşan bu gen kopyalarından birinin tek bir mutasyon ile yeni yapılan hücreleri organize etme ve ayarlama yeteneği kazanması sonucu daha az önemli hale gelmiş olabileceğini öne sürüyor. Mutasyonun ürünü bu protein alanı bugün tüm hayvan ve hatta hayvanların yakın akrabası olan bazı tek hücrelilerin genomlarında ortak olarak bulunuyor.

Prehoda’nın açıklaması ise şöyle : ” Bu mutasyon bir proteinin fonksiyonunu dramatik biçimde değiştiren ve tamamen farklı bir görevi gerçekleştirmesini sağlayan basit bir değişiklikten ibaret. Hayvanların bu mutasyonlara çok düşkün olduklarını söyleyebilirsiniz çünkü hücrelerimizde onlardan tam 70 tanesini barındırıyoruz.”


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Douglas P Anderson, Dustin S Whitney, Victor Hanson-Smith, Arielle Woznica, William Campodonico-Burnett, Brian F Volkman, Nicole King, Kenneth E Prehoda, Joseph W Thornton. Evolution of an ancient protein function involved in organized multicellularity in animals.eLife, 2016; 5 DOI: 10.7554/eLife.10147

Klorofitum

Sinonim: Kurdele çiçeği, Kordela, Spider Plant, Chlorophytum 

Kurdele Çiçeği Bakımı 

Kurdele çiçeği uzun ve güzel yapraklarıyla bulunduğu ortama farklı bir hava katar. Doğada birçok çeşidi vardır. Ev, ofis ve işyerleri gibi yaşam alanlarımızı süsleyen bitkilerdir. Uzun ömürlü ve dayanıklıdır.

  • Kurdele çiçeği direk gün ışığına maruz kalmamalıdır. Aydınlık yerleri sever. Gün ışığı aldığı yöne doğru eğilim gösterebilir. Gün ışığı almayan yönü belirli aralıklarla gün ışığına çevirilmelidir.Böylece çiçeğin bir yöne doğru eğilimi engellenebilir.
  • Kurdele çiçeği az ışık aldığı zaman yeteri kadar beslenemez bunun için yapraklarında solma ve kararma meydana gelir.

  • Kurdele çiçeği, yazın haftada en az 2 kere, kış aylarında ise haftada 1 kere saksı üstten sulanmalıdır. Suyun tüm toprağa ulaşması gerekmektedir. Yazın sulama tekniğinde Pazartesi ve Perşembe günleri tercih edilebilir. Kışın ise sulama tekniğinde Pazartesi günleri tercih edilebilir. Sulama esnasında kullanılan su kabı ölçeği hep aynı olmalı ve çiçeğe dökülen su saksının dibinde en fazla akşam sulamış isek, sabahleyin tabakda biriken su dökülmelidir. Böylelikle bitkinin toprağında koku ve haşerelerin oluşmasına engel olunacaktır.Sulamada temel kural bitkinin toprağı kurudukça su verilmeli, toprağının kuru yada sulu olduğunu anlamamız için, toprağına parmağımızı batırarak kuru veya ıslak olduğunu anlayabiliriz. Islak ise bitkimiz topraktaki suyu henüz bitirememiş olduğundan sulamamızı bir sonraki sulama gününe bırakmalıyız.

  • Kurdele çiçeği rüzgar akımı alan yerlerden uzak tutulmalıdır. Kış aylarında çiçeğin bulunduğu ortam sıcaklığı 14 ile 15 derecenin altına düşmemelidir. Rüzgar çiçeğimizi salladığı için bitkinin sapında oynamalar ve toprağın köküne hava akımın girmesine sebep vermektedir. Buda çiçeğimizin ömrünü azalttığı gibi çiçeklerin yapraklarında sararma ve çiçeklerinde solmalara sebep verir. Örneğin : Kapı ağzı ve pencere gibi açılan ve rüzgar alan yerlerden çiçekler kesinlikle uzak tutulmalıdır.

  • Kurdele çiçeği dallarının üzerindeki çiçekler solup geçtikten sonra bitkimizin bir daha çiçek açması için solan yaprakları kesilerek budanmalı ve kesilen bölgenin içine hava akımının girmesine engel olmak için, üzeri kapatılmalıdır. Örnek: Soğuk silikon, mum yada yakıcı olmayan yapışkanlarla  kapatılabilir.

  • Kurdele çiçeğinin toprak değişimi çiçeğimizin durumuna bağlı olarak 2 yılda bir kere sıcak ayların başlangıcı olan Nisan ayında yapılmalıdır. Toprak seçiminde humuslu ve lifli toprak kullanmak gelişimini iyi yönde etkiler. Toprak değiştirirken dikkat edilmesi gereken husus, değiştirmek istediğiniz çiçeğin saksısının en fazla bir numara büyüğüne dikilmelidir.

  • Kurdele çiçeğimize, vitamin kullanırken dikkat edilmesi gereken husus, çiçeğimiz yaprakları ve çiçekleri sağlıklı ise bu dönem içerisinde vitamin kullanmak zorunda değiliğiz. Çiçeğimizin çiçekleri solmuş ve budamasını yapmış isek bu dönemde bitkimizin hem çiçek açması hemde gelişmesi için seralar ve mağazalarda satılan çiçek vitaminlerini kullanma koşullarına uyarak bitkimize besin desteği verebiliriz. Örnek: Genelde besinler 1LT suya bir kapak ölçeğinde vitamin dökülür, iyicene karıştırılan suyla vitamin bulunduğu ortamdaki çiçeklere sulamadaki standart ölçeğimizle ilaçlı suyu bitkilerimize onbeş günde bir yada ayda bir uygulayabiliriz.

  • Kurdele çiçeklerimizin yaşam alanlarımızda bulunmasını istiyor ama koyacağımız ortam gün ışığından uzak kalıyor ise bitkilerimizin yapraklarının dökülmesine, çiçeklerinin de açmasına ve sağlıklı kalması için bizlerin bitkilerimize yardımcı olmamız gerekir. Bunun için çiçeklerimizi doğal ortamlarına uygun hale getirmek ve ışık alması için üstünden aydınlatıcılarla destekleyebiliriz. Saksı çiçeklerinin büyük bir bölümü aydınlığı sever, bu gün ışığı olmalı, olmayan bölgelerde ise, aydınlatıcılar ile desteklenmeli. Karanlıkta kalan bitkiler yapraklarını döker, sararmalar ve solmalar oluşur. Daha az ışık alan bitkilere, daha az su verilmelidir.

  • 1 – Bitkinin aşırı derecede sulanması
    2 – Bitkimizin saksı deliklerinin kapalı olması ve suyun deliklerden tabağına çıkmaması
    3 – Hastalanmış bitkinin diğer bitkilere yakın olması
    4 – Toprağının kalitesiz olması veya vitaminin yetersiz kalması
    5 – Bitkimizin yapraklarında oluşan hastalıklar ve mantarlar Sinek, solucan veya yapışkan gibi pamuksu hastalıklar bitkimize zarar vermektedir.
    Bu gibi hastalıkları ve haşereleri bitkimizde gördüğümüzde, ziraat ilaçları satan firmalardan bitkimizden bir yaprak veya toprak götürerek oluşan hastalıkları göre ona uygun ilaçları alıp kullanma klavuzuna uyarak kullanınız.

  • Kurdele çiçeğinin çoğaltılması bitkinin köklerinden ayırma yöntemiyle olur. Bitki köklerinden ayrılıp ufak bir saksıya dikilip sulama ve bakımına devam edilmelidir.

Kaynak: Çiçeklerin bakımı

Bütün İnsanların, Yarasaların, Kedilerin, Balinaların ve Farelerin Son Ortak Atasıyla Tanışın!

190 ton ağırlığında olup yüzmeye harikulade uyum sağlamış olan mavi balinalar, plasentaya sahip memelilerdir. “Memeli” olması, annelerin bebekleri doğduktan sonra onları sütle beslediği; “plasentaya sahip” olması ise, annelerin, bebekleri doğmadan önce onları bir plasenta aracılığıyla beslediği anlamına gelir. Plasenta, bir taraftan oksijenin ve besinlerin karşılıklı olarak alınıp verilmesini sağlarken diğer taraftan kan değiş tokuşunun önüne geçer.
1.5 gram ağırlığında olup uçmak için güzel bir şekilde uyum sağlamış olan yabanarısı yarasası da plasentalı bir memelidir. Tıpkı bizim gibi. Ayılar, karıncayiyenler, zürafalar, sincaplar, armadillolar, gergedanlar, tavşanlar, deniz ayıları ve pangolinler de öyle.
Harika boyut ve şekil çeşitliliklerine sahip tüm bu canlılar, dinozorların çoğunu bitiren kıyametten birkaç yüz bin yıl sonra yaşamış olan küçük, sessiz, hızlı bir şekilde kaçan ve böcek yiyen bir canlıdan evrimleşmişlerdir.
ABD’li bilim insanlarından oluşan bir ekip, bu atasal plasentalı hayvanın modelini, olağanüstü bir detay seviyesinde, yakın bir zamanda yeniden inşa ettiler. Ağırlığının ne kadar olduğunu, ağzında bulunan öğütücü diş sayısını, sperminin şeklini ve boynundaki atardamarın gittiği yolu tahmin ettiler. Canlının herhangi bir fosili olmamasına rağmen yapılan tahminler, o hayvanın neslinden gelen ve bazıları hâlâ hayatta olup bazılarının soyu tükenen 80 adet canlıdan elde edildi.
Bu arada, kaynaklarımdan birinin bana göndermiş olduğu (Oldenburg Üniversitesi’nden Olaf Bininda-Emonds) ve bu iş için tam olarak ne kadar çaba harcandığını anlatan bir açıklamayı sizlerle paylaşmak istiyorum.
İnceleme yapmak için ekip, 86 farklı türün iskeletini 4.500’den fazla anatomik özelliğe göre değerlendirdi. Onların doldurmak zorunda oldukları o kocaman tabloyu bir düşünün. İşte Bininda-Emonds’un açıklaması:
“Çalışmayı kesinlikle müthiş buluyorum. Topladıkları özelliklerin veri düzeyi inanılmaz ve DNA dizilim verisiyle birleştirildiği zaman, günümüze değin olan plasentalı memeliler içindeki evrimsel ilişkilere dair, şüphesiz, en iyi tahminlerden birini sağlıyor.”
Yaklaşık 90 farklı tür için 4.500’den fazla özelliği kodlamanın ne kadar inanılmaz bir iş yükü olduğunu farklı bir açıdan anlatmam gerekirse, bir keresinde (yüksek lisans projem için) 35 türün “sadece” 200 tane özelliğine bakmıştım ve bu, çeşitli tarih müzelerinde 6 hafta boyunca günde sekiz saatten fazla aralıksız oturmamı gerektirmişti. Epey meşakkatli ve bir o kadar da sıkıcı bir işti.
Buna rağmen sonuçlarda görünmeyen şey, öncelikle, 4.500 özelliğe ulaşılırken ortaya konan gayret. Sadece özellik listesinin kendisine ulaşmanın bile ne kadar uzun yıllar sürdüğüne dair hikayeler duymuştum. Bu inanılması zor görünüyor fakat onların, bir özellik listesine ve bir yabanarası yarasasından bir mavi balinaya ve aradaki tüm tuhaf ve harika şekillere (örneğin kunduzlara, fillere, ayıbalıklarına, tembel hayvanlara, mirketler hatta insanlara) kadar her şeye uyan özellik tanımlarına ulaşmış olduklarını unutmamanız lazım. Bunlar, denenecek ve özetlenecek pek çok çeşitlilik demek.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, çoğu kez birçok dedektif işi yapmaları gerekiyordu çünkü aynı yapı, genelde belirli bir taksonomik gruba özgü olan isim/tanımlama ile birlikte yeri geldiğinde yarım düzine başka adla bilinebiliyordu. Bu yüzden, deniz aygırına benzeyen bir hayvandaki bir kalça kemiğinin üzerinde bulunan belirli bir çıkıntının, bir yerdomuzunun kalça kemiğindeki benzer bir konumda bulunan bir yükseltiyle, evrimsel olarak,  aynı yapı olup olmadığına karar vermeye çalışırken de ortada epey bilim dönüyordu! Ve eğer aynı yapılarsa, onu ne olarak adlandırmak lazımdı?”
 
 
Düzenleyen: AŞ (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. NatGeo
  2. O’Leary MA, Bloch JI, Flynn JJ, Gaudin TJ, Giallombardo A, Giannini NP, Goldberg SL, Kraatz BP, Luo ZX, Meng J, Ni X, Novacek MJ, Perini FA, Randall ZS, Rougier GW, Sargis EJ, Silcox MT, Simmons NB, Spaulding M, Velazco PM, Weksler M, Wible JR, Cirranello AL. The placental mammal ancestor and the post-K-Pg radiation of placentals. Science. 2013 Feb 8;339(6120):662-7. doi: 10.1126/science.1229237.

Bilim İnsanları, Kızılötesi Işığı Görebilen Fareler Yarattılar!

Beyin, harika bir bilgi işlemcisidir ancak bilginin nereden geldiğini önemsemez. Görme, koku alma, tatma, duyma ve dokunma; beynimizle iletişim halinde olan bizim biricik duyularımız, basit elektrik sinyallerine dönüşür. Her ne kadar dünyayı ışık hüzmeleri ve ses dalgaları halinde algılıyor olsak da bunların hepsi tek bir tonda işlenir: elektriksel ton. Kısacası, bütün duyularımız beynimiz için aynıdır. Bu tuhaf görüş, çok daha tuhaf olan “duyusal ikame” deneylerine öncülük etmiştir.
1969 yılında, nöroplastisite öncüsü Dr.Paul Bach-y-Rita, 1950’lerin bilimkurgu ustası Isaac Asimov’un aklından çıkmış gibi görünen bir görme ikame düzeneği (vision replacement setup) tasarladı. Korkutucu dişçi koltuğunun arkasına sıra sıra monte edilmiş, toplamda 400 tane titreşimli ince uç (needle) düşünün. Görme engelli denekler bu koltuğa uzanıp sırtlarındaki hassas derilerini bu titreşim matrisine (vibration matrix) yaslıyorlar. Koltuğun koluna yakın yere yerleştirilmiş basit bir kamera, koltuğun önündeki nesnelerin siyah beyaz görüntülerini yakalıyor. Kameradaki görüntü, titreşimli uçlar yardımıyla 400 piksellik bir “görüntü”ye (bir tür basınç haritasına) dönüştürülüyor. Her kamera pikseli, titreşim matrisindeki bir uca karşılık geliyor; siyah pikseller karşılık geldiği uç tarafından güçlü dürtü oluştururken beyaz pikseller hafif bir dokunuş sergiliyor. Bu düzenek her ne kadar büyük, aksak ve yavaş olsa da işe yaradı.
Eğitimden sonra görme engelli denekler karalama, şekil ve yüzleri ayırt etmekle kalmayıp üçten fazla insanı ve kısmen belirsiz hatlı nesneleri içeren karmaşık görsel resimleri de sadece derileriyle analiz edebildiler. Ancak esas olay şu: Titreşimler deneğin duyu korteksinde değil de görsel korteksinde işlendi. Bir şekilde deneğin işlevsiz görsel prosesi, dokunma duyusunu sanki kendininmiş gibi sahiplendi. Pekiyi, bunun sonucunda ne oldu? Denekler derileriyle “gördüler”.
O zamandan beri duyu ikamesi, görme engellilerin müzik yardımıyla görmesini, sesler yardımıyla okumasını ve motor hareketleri engelli olanların ilgili bilgileri dilleriyle algılamasını sağlamıştır. Yine de bu deneyler hep bir ya da birden fazla duyusu hasarlı olan hastalarda uygulandı. Duke’teki sinirmühendisleri Dr. Eric Thomson ve Dr. Miguel Nicolelis bunun üzerine şunu sordular: Pekiyi, ya biz bu deneyleri sağlıklı bir beyne yapsak? İlave duyular “programlayabilir” miyiz?
“Ne olacaksa olsun!” diye düşündü Thomson, “Hadi, şu farelere kızılötesi görüş verelim.”
(Kızılötesi) Işık Olsun!
Thomson, sadece birkaç milimetre genişliğindeki çift modüllü küçük implantlar tasarlayarak deneyine başladı. İmplant, kafaya bağlı kızılötesi detektörün çıktısını; farenin özellikle bıyıklarca algılanan dokunma sinyallerine cevap veren, duyu korteksine yerleştirilmiş elektrikli mikrostimülatörün mikrodizisine iletti. Daha sonra, susuz bırakılmış fareleri, yuvarlak alandaki üç su ağızlığını birbirinden ayırt edecek şekilde eğitti. Her ağızlık rastgele bir düzende ışık yayıyordu; su ödülünü almak için farelerin yapması gereken tek şey, ışık yanan ağızlığa gitmeleriydi. Fareler oyunun kurallarını öğrendiğinde Thomson ışıkları kızılötesiyle değiştirdi.
Farenin kafasının üstüne yerleştirilmiş detektör tarafından algılanan farklı şiddetteki kızılötesi ışıklar farklı bir değer alıyor ve farklı bir elektriksel simülasyon modeline dönüştürülüyordu. Sonrasında bu modeller, istenen akım darbelerini gerçek zamanda duyu korteksine ileten mikrostimülatöre gönderiliyordu. Thomson şöyle diyor:
“Hayvanların, ikili açık-kapalıdan ziyade kademeli kızılötesi şiddetini işleyebilmesini istedik. Sonuçta görülebilir ışık da ya hep ya hiçten ibaret değil.”
İlk başta farelerin kafası karıştı, uyartıya karşılık olarak kızılötesi kaynağına gideceklerine oturup sanki dışarıdan bir şey dokunmuş gibi bıyıklarını temizlemeye başladılar; aslında duyu korteksleri akımla uyarıldığı için dışarıdan bir şey bıyıklarına dokunmuş gibi hissetmeleri normaldi. Aşağı yukarı bir aylık eğitimin ardından altı hayvanın hepsi kızılötesi başlıklarına alışmış, kızılötesiyle yemek aramayı öğrenmişlerdi. Thomson şöyle diyor:
“Farelerin kızılötesi dalgaların nereden geldiğini daha iyi algılamak için kafalarını sağa sola uzattıklarını görebiliyorduk. Bu durum, %70’i aşkın seferde su dolu ağızlıklardan doğru olanı seçmelerini sağladı.”
Daha sonraki testler, farelerin bıyıklarına “dokunulma bilgisi”ni gayet iyi bir biçimde algılayabildiklerini, yeni kızılötesi “duyu”larının eski duyularını köreltmediğini doğruladı. 2013 yılında Nature Communications‘da yayınladıkları çalışma raporunda Thomson şunları yazdı:
“Bilebildiğimiz kadarıyla bizler, türlerin algı dağarcığını yakın kızılötesi elektromanyetik spektrumu içerecek şekilde genişletebilen ilk kortikal nöroprotezi yapmış olduk.”
Şimşek Hızında Duyu Birleşmesi
Çalışma baştan beri mükemmel olsa da Thomson bununla yetinmedi. Bir kere, farelerde yalnızca bir adet kızılötesi detektör vardı, bu da derinlik algısını oldukça kısıtlıyordu. Diğeri de fareler teknik olarak kızılötesini “görmüyor”, “hissediyor”lardı çünkü bütün işi yapan duyu korteksleriydi.
Chicago’daki 2015 Society for Neuroscience’ın yıllık konferansında bildirdiği üzere Thomson yeni deney serisinde, farelerin beynine 360 derecelik panoramik kızılötesi algı sağlayan üç ilave elektrot yerleştirdi.
Bu ilaveyle birlikte hayvanların kızılötesine adapte olmalarında neredeyse 10 katlık artış görüldü. Su arama deneyi yeniden uygulandığında farelerin düzeneği öğrenmesi ilk deneydeki tek implantlıların 40 günlük sürecine kıyasla yalnızca 4 gün sürdü. Thomson, Science News’a şunları söyledi:
“Doğrusu bu şaşırtıcıydı. Beyinlerinin yalnızca bir bölgesinde değil de her yerinde birçok uyartı olmasının farelerin kafasını karıştıracağını düşünmüştüm.”
Ama en çok şaşılacak an, implantları farelerin görsel korteksine yeniden yerleştirdiği zaman yaşandı: Bu sefer, hayvanların su deneyini öğrenmesi yalnızca bir gün sürdü.
Kızılötesi trafiğin görsel kortekslere yeniden yönlendirilmesi neden öğrenmeyi hızlandırdı? Thomson tam olarak emin değil ama bu olanların kızılötesi ışığın doğasıyla ilgili olduğunu düşünüyor. Nihayetinde, görsel korteksimiz, dalga boyuna baktığımızda kızılötesine çok benzer olan görünür ışığı algılamaya elverişlidir. Belki de görsel korteksimiz, duyu korteksimize nazaran kızılötesini algılamakta “özelleşmiş”tir. Thomson diyor ki:
“Daha derine inmeden ve görsel sistemin farklı seviyelerindeki plastisitenin değişimlerine bakmadan kesin bir şey söyleyemeyiz. Yine de şunu biliyoruz ki görsel korteks hem görünür ışığı hem de kızılötesini aynı anda algılayabiliyor.”
Her ne kadar biyo-sanalkorsanlar (biohacker) insanların görünür ışık spektrumunu yakın kızılötesine çıkarmakla uğraşsa da duyuları artırmak şu an için hayvanlarla sınırlı. Thomson’ın çalışması, “kızılötesi göz” donanımının işe yaraması durumunda beynimizin buna çabucak adapte olacağını gösteriyor. Thomson şöyle diyor:
“Doğrusu ben hala hayretler içerisindeyim. Beyin, her daim yeni bilgi kaynaklarına aç ama tamamıyla yabancı olan bu türleri çok kısa zamanda absorbe edebilir ki bu durum nöroprotez ve artırma (augmentation) alanları için inanılmaz büyük bir nimet. Çalışmamız, duyu kortikal protezlerin normal nörolojik fonksiyonları yeniden kazandırmasına ilaveten memelilerdeki doğal algı kabiliyetini arttırmak için de kullanılabileceğini öne sürüyor. İşte ben bu nedenle çok heyecanlıyım.”
 
Düzelten: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
 
Kaynak:
  1. SingularityHub
  2. Striem-Amit E1, Cohen L, Dehaene S, Amedi A. Reading with sounds: sensory substitution selectively activates the visual word form area in the blind. Neuron. 2012 Nov 8;76(3):640-52. doi: 10.1016/j.neuron.2012.08.026.
  3. Eric E. Thomson, Rafael Carra & Miguel A.L. Nicolelis Perceiving invisible light through a somatosensory cortical prosthesis Nature Communications Received 24 Aug 2012 | Accepted 15 Jan 2013 | Published 12 Feb 2013 DOI: 10.1038/ncomms2497

Kanserin İlk Kez Tek Bir Hücreden Nasıl Yayıldığı Bir Canlıda Gösterildi

Boston Çocuk Hastanesi araştırmacıları, ilk kez kanserden etkilenen hücreyi görüntülediler ve canlı bir hayvanda yayılışını izlediler.  Science dergisinde  yayınlanan bu çalışmada, bilim insanlarının melanoma ve diğer kanserleri anlama yollarını değiştirecek ve kanser yayılmadan önce yeni , erken tedaviyi sağlayabilecektir.

Makalenin başyazarı, Boston Çocuk Hastanesi Zon Laboratuvarı post-doktora üyesi Charles Kaufman : “Vücutta bazı hücrelerin kanserli hücre mutasyonuna sahip olup da tam olarak kanserli gibi davranmamaları önemli bir gizemdir. Kanserin başlangıcının bir onkogen aktivasyonu veya tümör süpresörün(baskılayıcı)  kaybı sonucu oluştuğunu ve tek bir hücrenin kök hücre durumuna geri dönmesi şeklinde bir dönüşüm gerektirdiğini bulduk.

Kaufman ve meslektaşlarının bulduğu bu dönüşüm, kanserin başlama aşamasında durdurulmasını hedefleyen bir dizi gen içerir. Bu çalışmada, yaşayan zebra balığında zamanla melanoman(cilt kanseri) gelişimi  görüntülendi. Balıkların tümü çoğunlukla benign lekelerde (benlerde) bulunan insan kanser mutasyonu BRAF(V600E)’ye sahip ve ayrıca tümör baskılayıcı gen olan p53 genlerini kaybetmişlerdir.

Kaufman ve meslektaşları ,kök hücrelerin karakteristik genetik programında işaret belirticinin aktivasyonu ile krestin  adı verilen gen açıldığında floresan yeşil ışıyabilecek balık tasarladılar. Bu program normalde embriyonik gelişimden sonra kapanır, ancak  sebebi anlaşılmamış bir şekilde bu programdaki krestin ve diğer genler belli hücrelerde ara sıra aktif hale gelir.

Boston Çocuk Hastanesi Kök Hücre Araştırma Programı Yöneticisi ve bu çalışmada üst düzey araştırmacı Leonard Zon: “Sık sık balıklarda yeşil nokta göreceğiz. Onları izlediğimizde zamanla %100 ihtimalle tümöre dönüşecektir.”

Melanomaya sebep olan hücre

Kaufman, Zon ve meslektaşları ,erken kanser hücrelerinde neyin farklı olduğunu görmek için baktıklarında zebra balığının embriyonik gelişimi boyunca açık olan genlerin krestin ve diğer aktiflenmiş genlerle aynı olduğunu buldular. Özellikle melanositler olarak bilinen pigment hücrelerini oluşturan kök hücrelerde nöral krest olarak adlandırılan yapıya rastlandı.

Ayrıca Harvard Kök Hücre Enstitüsü üyesi ve Howard Hughes Tıbbi Enstitüsü Araştırmacısı Zon: “Bu grup genlerle ilgili iyi olan,onların insan melanomasında da aktif olmasıdır. Nöral krest durumuna dönmek, hücrenin kaderidir.” diyor.

Kanseri başlatan bu hücreleri bulmak yorucudur. Kaufman, koruyucu gözlük ve floresan filtreli mikroskop kullanarak, balıkları yüzerken videoya çekerek muayene etti.50 balığı taramak iki veya üç saatini alabiliyordu. Kaufman, 30 balıkta Sharpie marker’ın ucu büyüklüğünde yeşil parlayan küçük kümeler gördü ve bunlar 30 vakada da melanomaya dönüştü. İki vakada tek bir yeşil parlayan hücreyi ve bu hücrenin bölünüp sonunda tümör haline gelişini görebildi.

Kaufman : “Bir lekede (bende) bulunan onlarca veya yüzlerce milyon hücreden sadece bir tanesinin nihayetinde melanomaya yol açtığı hesaplandı. Çünkü biz etkin bir şekilde birçok balık yetiştirebilir ve bu nadir olayı araştırabiliriz. Bu nadirlik insan ve balıklarda çok benzerdir ki bu da melanoma oluşumunun asıl prosesinin büyük olasılıkla insanlarda da aynı olduğunu gösterir.”diyor.

Zon ve Kaufman, kök hücre programının açık olduğunu belirten nöral krest hücreleri olarak davranıp davranmadığını görebilecekleri buluşlarının şüpheli benler için yeni bir genetik test sağlayacağına inanıyorlar.Ayrıca bu genetik programı aktifleştiren düzenleyici faktörleri de araştırmaktadırlar. Bu DNA faktörleri insan ve zebra balığında benzer epigenetik fonksiyona sahiptir ve potansiyel hedeflenmiş ilaçlarla benin kansere dönüşmesine engel olabilecektir.

Bu kansere yaklaşımda köklü bir değişim midir?

Zon ve Kaufman, kanser oluşumu için onlarca yıllık eski ‘bölge kanserleşmesi’ modeli yerine yeni bir model önermekteler. Onlar, normal bir dokuda kanserin onkogenler aktifleştiğinde ve tümör süpresör genler sessizleştiğinde oluştuğunu ileri sürmektedir ancak bu kanser dokudaki sadece tek bir hücrenin daha ilkel bir hali olan embriyonik haline dönüşümü ve bölünmeye başlaması ile gelişmektedir.

Bu çalışma; Ulusal Sağlık Enstitüsü Ulusal Artrit ve Kas-İskelet ve Cilt Hastalıkları Enstitüsü, Ellison Kurumu, Melanoma Araştırma Birliği, V Kurumu ve Howard Hughes Tıp Enstitüsü tarafından desteklenmektedir.

Referans:

  1. GerçekBilim,
  2. ScienceDaily  
  3. K. Kaufman, C. Mosimann, Z. P. Fan, S. Yang, A. J. Thomas, J. Ablain, J. L. Tan, R. D. Fogley, E. van Rooijen, E. J. Hagedorn, C. Ciarlo, R. M. White, D. A. Matos, A.-C. Puller, C. Santoriello, E. C. Liao, R. A. Young, L. I. Zon.A zebrafish melanoma model reveals emergence of neural crest identity during melanoma initiation.Science, 2016; 351 (6272): aad2197 DOI: 10.1126/science.aad2197