İçeriğe geç
Makaleler

“İnsan” Kavramının Bilimsel Muğlaklığı ve Tıbbi Terminolojideki Yansımalar


“İnsan” terimi, günlük dilde net bir anlam taşısa da bilimsel ve tıbbi terminolojide oldukça muğlak bir kavramdır. Bu makale, “insan” sözcüğünün halk dilindeki kullanımı ile bilimsel taksonomik sınıflandırma arasındaki ayrımı incelemekte; tıbbi etik, hukuk ve klinik pratikte “insan” ile “person” kavramlarının nasıl ayrıştığını analiz etmektedir. Halk biyolojisindeki (folk taxonomy) isimlendirmelerin bilimsel nomenklatürle çatışmasının tıbbi iletişimde yarattığı sorunlar, embriyo/fetüs personluğu, beyin ölümü kriterleri ve kalıcı bitkisel durum (persistent vegetative state) gibi klinik senaryolar üzerinden tartışılmaktadır. Bulgular, tıbbi terminolojide “insan” tanımının biyolojik, psikolojik, hukuki ve etik boyutlarının bir arada değerlendirilmesi gerektiğini; aksi halde iletişimde ve araştırmalarda ciddi kavramsal karmaşaların ortaya çıkabileceğini göstermektedir.

Anahtar Kelimeler: Homo sapiens, personhood, tıbbi etik, beyin ölümü, taksonomi, halk biyolojisi, fetal personhood


1. Giriş: “İnsan” Sözcüğünün Bilimsel Olmayan Kökenleri

Kullanılan kaynak metinde belirtildiği üzere, “insan” sözcüğü bilimsel bir terim değil, halk arasında bir canlı türüne verilen isimdir. Tıpkı “çayır köpeklerinin” (Cynomys cinsi sincaplar) köpek olmaması, “dağ keçisinin” (Oreamnos americanus) keçi olmaması, “yeleli kurduun” (Chrysocyon brachyurus) kurt olmaması veya “kral kobranın” (Ophiophagus hannah) gerçek bir kobra (Naja cinsi) olmaması gibi, “insan” da halk dilindeki bir adlandırmadır. Bilim camiasında türler, tür isimleriyle—örneğin Homo sapiens—anılır ve bu isimlendirme, evrimsel köken, morfolojik özellikler ve genetik yapı üzerinden standartlaştırılmıştır.

Ancak tıp pratiğinde “insan” terimi, yalnızca biyolojik bir tür adı olmaktan çıkıp; hukuki haklar, etik sorumluluklar, moral statü ve klinik karar alma süreçlerini etkileyen çok katmanlı bir kavram haline gelir. Bu muğlaklık, özellikle yaşamın başlangıcı (embriyo/fetüs) ve sonu (beyin ölümü, kalıcı bitkisel durum) gibi sınır durumlarda kritik önem taşır.


2. Taksonomik Perspektif: Homo sapiens ve Sınıflandırma Sorunları

2.1. Biyolojik Tür Kavramı ve İnsan

Bilimsel taksonomide Homo sapiens, hayvanlar alemi (Animalia), kordalılar şubesi (Chordata), memeliler sınıfı (Mammalia), primatlar takımı (Primates), hominidler familyası (Hominidae) ve Homo cinsi içinde sınıflandırılır. Bu sınıflandırma, morfolojik, genetik ve filogenetik verilere dayanır. Ancak “insan” terimi, bu bilimsel çerçevenin ötesine geçer.

Woodley’nin çalışması, Homo sapiens türünün monotipik mi yoksa polotipik (alt türleri olan) mi olduğu tartışmasını gündeme getirmektedir. Tıbbi uygulamalarda, farklı popülasyonlar arasındaki genetik ve morfolojik çeşitliliğin (örneğin ilaç metabolizması, hastalık duyarlılığı) klinik önemi büyüktür. Ancak “insan” teriminin genel kullanımı, bu biyolojik çeşitliliği görmezden gelerek homojen bir kategori yaratır. Bu durum, özellikle farmakogenetik ve kişiselleştirilmiş tıpta sorunlara yol açabilir.

2.2. Halk Biyolojisi (Folk Taxonomy) ve Bilimsel Nomenklatürün Çatışması

Berlin ve ekibinin çalışmaları, halk biyolojisinin taksonomik bir yapıya sahip olduğunu ancak bilimsel taksonomiyle %80-90 oranında örtüştüğünü göstermiştir. Ancak bu örtüşme, “insan” gibi kavramlarda kırılır. Halk biyolojisinde “insan”, kendiliğinden bir “temel seviye” (basic level) kategori olarak algılanır; oysa bilimsel olarak Homo sapiens, evrimsel süreç içinde Homo neanderthalensis, Homo erectus gibi türlerle genetik akış içinde olan, sınırları bulanık bir tür olarak değerlendirilir.

Tıbbi antropolojide bu ayrım kritiktir. Román-Franco’nun Darwinian tıp perspektifinden yaptığı analiz, Homo sapiens‘in aslında bir “mikroekosistem” olduğunu; 100 trilyon hücre ve viral elementten oluşan, arkeal, bakteriyel ve ökaryotik etkileşimlerle düzenlenen bir bütün olduğunu belirtir. Bu görüşe göre, “insan”ın hiçbir bileşeni “indirgenemez ve münhasıran insan” olarak tanımlanamaz; insanlık, bu mikroekosistemin ortaya çıkan bir özelliğidir (emergent property). Bu biyolojik bütüncülük, tıbbın 150’den fazla uzmanlık dalıyla “balkanize” edilmiş yaklaşımıyla çelişir.


3. Tıbbi Etik ve Hukukta “İnsan” ile “Person” Ayrımı

3.1. Felsefi ve Hukuki Personhood Kavramı

Tıbbi etikte “insan” (human being) ile “person” kavramları ayrıştırılır. Kelsen’in analitik hukuk teorisi, “insan”ın biyoloji ve fizyolojinin konusu olduğunu; “person”ın ise hukuk normlarının analizine ait bir kavram olduğunu belirtir. Hukuki personhood, doğumla başlar ve ölümle sona erer; ancak “ölüm” tanımı itself kavramsal olarak tartışmalıdır.

ScienceDirect üzerindeki disiplinlerarası personhood incelemesi, bu kavramın felsefe, psikoloji, antropoloji, tıp ve hukuk arasında farklı tanımlara sahip olduğunu gösterir. Tıbbi etikte personhood, ilişkisel (relational), gelişimsel (developmental) ve temel bir insan hakkı olarak kabul edilir. Ancak bu tanım, klinik pratikte uygulanabilirliği zorlayan belirsizlikler içerir.

3.2. Biyolojik Varlık mı, Etik Varlık mı?

Cambridge’deki Legal Personhood çalışması, hukuki personhood’un “doğal kişi” (natural person) ve “tüzel kişi” (artificial person) olarak ikiye ayrıldığını belirtir. Doğal personhood, biyolojik bir insan varlığına atfedilen hak ve yükümlülükler bütünüdür. Ancak burada kritik soru şudur: Her biyolojik insan, otomatik olarak bir “person” mudur?

Stanford Felsefe Ansiklopedisi’nde ölüm tanımı tartışmaları, bu soruyu beyin ölümü bağlamında derinleştirir. “Bütün beyin ölümü” (whole-brain death) standardı, biyolojik işlevlerin kaybını esas alırken; “yüksek beyin ölümü” (higher-brain death) standardı, bilinç ve bilişsel kapasitelerin—yani personhood’un—kaybını esas alır. Bu iki standardın tıbbi ve hukuki sonuçları dramatik şekilde farklılık gösterir.


4. Klinik Senaryolarda “İnsan” Tanımının Sınanması

4.1. Beyin Ölümü ve Personhood

Beyin ölümü, tıbbi etikte “insan” tanımının en çok tartışıldığı alanlardan biridir. PMC’deki klinik inceleme, beyin ölümünün “bütün beyin fonksiyonlarının tam ve geri dönüşümsüz kaybı” olarak tanımlandığını, ancak bu tanımın aslında bir “sosyal formülasyon” olduğunu belirtir. Gervais’in de vurguladığı gibi, ölüm kriterleri—kalp atışının durması veya beyin fonksiyonlarının kaybı—yalnızca biyolojik veriler değil, aynı zamanda değer yüklemeleridir.

AMA Journal of Ethics’teki analiz, beyin ölümünün 1980’te Uniform Determination of Death Act (UDDA) ile yasal olarak kabul edilmesinin ardından, filolojik ve nörofizyolojik itirazların yükseldiğini gösterir. Shewmon gibi eleştirmenler, beyin ölümü sonrası yapay destekle bedenin yaralanma iyileştirme, fetüs taşıma ve cinsel olgunlaşma gibi fonksiyonları sürdürebildiğini belirterek, beyin ölümünün dolaşımsal ölüme eşit olamayacağını savunur.

Bu tartışmanın özünde, “insan”ın biyolojik bir organizma mı yoksa bilinç ve personhood’a sahip bir varlık mı olduğu sorusu yatar. Yüksek beyin ölümü standardını savunanlar, kalıcı bitkisel durumdaki (PVS) hastaların da “ölü” sayılması gerektiğini ileri sürer; çünkü bilinçsizlik, insanın tanımlayıcı özelliğidir. Ancak bu görüş, ABD Başkanlık Komisyonu tarafından reddedilmiştir; çünkü bu, “Karen Quinlan gibi bir hastanın, geleneksel anlamda bir ceset kadar ölü olduğu” anlamına gelir ki bu kabul edilemez.

4.2. Embriyo ve Fetüs: Yaşamın Başlangıcındaki Personhood

Embriyo ve fetüsün personhood statüsü, tıbbi etikte en tartışmalı konulardan biridir. The Conversation’daki analiz, personhood’un “olağanüstü yüksek moral statü” anlamına geldiğini ve bu statünün yaşam hakkı, doğal onur ve kendi başına değer taşıma gibi özellikler içerdiğini belirtir.

Farklı görüşler şunlardır:

  • Genetik görüş: Döllenme anından itibaren fetüs, tam genetik koda sahip olduğu için person’dur.
  • Embriyolojik görüş: 14. gündeki gastrulasyon (primitive streak) personhood başlangıcıdır; çünkü bu aşamadan önce ikizleşme mümkündür ve bireysellik henüz oluşmamıştır.
  • Nörolojik görüş: 24-27. haftalarda EEG deseninin ortaya çıkması personhood başlangıcıdır.
  • Postmodern görüş: Yeni korteks fonksiyonları (rasyonalite, öz-farkındalık, ilişki kurma) personhood için gereklidir; bu kapasiteler doğumdan sonra bile tam gelişmemiştir.

O&G Magazine’deki etik analiz, çoğu insanın “hibrit” bir personhood anlayışını benimsediğini—embriyonun non-person, geç dönem fetüsün ise person olarak kabul edildiğini—ancak bu ayrımın biyolojik farklılıkların moral olarak savunulabilirliği konusunda zorluklar içerdiğini gösterir.

Reproductive BioMedicine Online’daki inceleme, İngiliz hukukunda fetüsün kendi hakları olmadığını, hukuki person’un doğumdan sonra başladığını; ancak embriyoya saygı gösterilmesi gerektiğini ancak bu saygının mutlak olmadığını belirtir. Bu muğlak durum, embriyo araştırmaları, kök hücre çalışmaları ve kürtaj etiğinde merkezi bir yer tutar.

4.3. Kalıcı Bitkisel Durum (PVS) ve Anensefali

Kalıcı bitkisel durumdaki hastalar, beyin sapı fonksiyonları (spontan solunum) korunurken yüksek beyin fonksiyonlarını kaybetmişlerdir. ScienceDirect’teki personhood analizi, bu hastaların personhood’unun reddedilmemesi gerektiğini; çünkü personhood’un ilişkisel bir deneyim olduğunu ve “atfeden” (attributor) ile “alan” (receiver) arasındaki etkileşime bağlı olduğunu belirtir.

Anensefali (beyin korteksi ve kafatasının büyük bölümünün oluşmaması) durumunda ise, bebekler hukuki olarak canlıdır ancak asla bilinç sahibi olamazlar. Yüksek beyin ölümü standardına göre, bu bebekler asla person olamayacakları için “ölü” sayılabilirler; ancak bu görüş hukuki ve etik olarak büyük tartışmalara yol açar.


5. Tıbbi İletişimde ve Araştırmalarda Terminoloji Sorunları

5.1. İletişimde Kavramsal Karmaşa

Kullanılan kaynak metinde vurgulandığı gibi, terimler çok iyi tanımlanmazsa iletişimde ve araştırmalarda büyük sorunlar çıkar. Tıbbi literatürde “insan”, “person”, “birey”, “hasta”, “donör” gibi terimlerin yanlış kullanımı, klinik kararları etkiler.

Örneğin:

  • “İnsan” denildiğinde, biyolojik Homo sapiens mi yoksa etik/hukuki person mu kastedilmektedir?
  • “Beyin ölümü” tanımı, biyolojik ölüm mü yoksa personhood’un kaybı mı anlamına gelmektedir?
  • “Embriyo” terimi, 14 günlük blastosist mi yoksa 8 haftalık fetal formasyon mu ifade etmektedir?

5.2. Araştırma Etik Kurulları ve Tanım Sorunu

Klinik araştırmalarda, “insan denek” tanımı doğrudan etik kurul onay süreçlerini etkiler. Bir embriyo üzerinde yapılan araştırma, “insan denek” kapsamında değerlendirilmeli midir? İngiltere’deki Human Fertilisation and Embryology Act (1990), embriyoyu “döllenme sonrası ilk 14 gün içindeki varlık” olarak tanımlar; ancak bu tanım, klonlama ve nükleer transfer teknolojileriyle yeniden sorgulanmaktadır.


6. Bütüncül Tıp ve “İnsan”ın Yeniden Tanımlanması

6.1. Biyopsikososyal Model ve Personhood

Tıbbi etikteki personhood analizleri, biyopsikososyal modelin (biopsychosocial model) bütüncül bakış açısını destekler. Bu modele göre, hasta yalnızca fizyolojik bir organizma değil; biyolojik, psikolojik, sosyal ve spiritüel boyutları olan bir “person”dur. Bu yaklaşım, “insan” tanımını dar biyolojik çerçeveden çıkararak, ilişkisel ve bağlamsal bir anlayışa taşır.

6.2. Darwinian Tıp Perspektifi

Román-Franco’nun Darwinian tıp perspektifi, hekimin hastayı “mikroekosistem” olarak görmesi gerektiğini savunur. Bu görüşe göre, Homo sapiens‘in “insanlığı” (humanity), evrimsel tarihin 3.8 milyar yıllık birikiminin ortaya çıkan bir özelliğidir. Tıbbın 150 uzmanlık dalına bölünmüş yapısı, bu bütüncül bakışı engeller ve “insan”ı parçalara ayırarak tedavi eder.


7. Sonuç ve Öneriler

“İnsan” teriminin bilimsel muğlaklığı, tıbbi pratikte ciddi sonuçlar doğurur. Bu makalede gösterildiği gibi:

  1. Taksonomik Netlik: Tıbbi literatürde Homo sapiens terimi kullanılmalı; “insan” sözcüğü ise halk dilindeki anlamıyla sınırlı tutulmalıdır. Biyolojik çeşitlilik (ırk, etnisite, genetik varyasyon) göz ardı edilmemelidir.
  2. Personhood Ayrımı: “İnsan” (biyolojik tür) ile “person” (etik/hukuki varlık) ayrımı, tıbbi etik eğitiminde vurgulanmalıdır. Bu ayrım, özellikle neonatoloji, nöroloji, yoğun bakım ve organ nakli alanlarında kritiktir.
  3. Ölüm Tanımı Standardizasyonu: Beyin ölümü, bütün beyin ölümü mü yoksa yüksek beyin ölümü mü olarak tanımlanmalıdır? Bu tanım, organ nakli, ötenazi ve kaynak tahsisi kararlarını doğrudan etkiler. Çoğulcu toplumlarda, bu tanımın hem biyolojik hem de felsefi temellere oturtulması gerekir.
  4. Embriyo/Fetüs Politikaları: Embriyo araştırmalarında, 14 günlük sınır (primitive streak) bilimsel bir referans noktası olarak kullanılabilir; ancak personhood tartışmaları dini ve felsefi boyutlarıyla birlikte değerlendirilmelidir.
  5. İletişim Protokolleri: Klinik ortamda “insan”, “person”, “hasta”, “birey” gibi terimlerin tanımları standartlaştırılmalı; hasta-hekim iletişiminde bu kavramların muğlaklığı azaltılmalıdır.

Sonuç olarak, “insan” sözcüğü—tıpkı “tavuskuşu mantis ıstakozu” gibi—halk dilinde işlevsel bir adlandırma olabilir; ancak tıbbi bilim ve etik alanında, bu terimin yerini Homo sapiens biyolojisi, personhood felsefesi ve bütüncül klinik bakış açısı almalıdır. Aksi halde, iletişimde ve araştırmalaki “büyük sorunlar” kaçınılmaz olacaktır.


İleri Okuma

İnsan sözcüğünün bilimsel olarak pek anlamlı olmamasının ikinci nedeni ise evrimdir. Evrimsel süreçte canlılar çok yumuşak bir şekilde değişirler. Bir tür, yeni bir türe son derece ufak basamakların birikimiyle geçer. Dolayısıyla canlıları sınıflandırmak çok güçtür. Bu nedenle taksonomistler, paleontologlar, arkeologlar ve antropologlar sürekli birbirleriyle kavga ederler. Türler arası geçiş öylesine yumuşak, evrim öylesine narin bir süreçtir ki; türleri net çizgilerle birbirinden ayırmakta zorlanırız. Ne zaman ki araya yeterince zaman koyarız, o zaman iki tür arasındaki fark daha belirgin hale gelir. Fakat bu defa da eklediğimiz zamandan ötürü kimi zaman aradaki geçişte bulunan türleri atlayabiliriz. Bu nedenle bilim insanları son derece titiz bir şekilde çalışarak türleri isimlendirmeye ve birbirinden ayırmaya çalışırlar. Böylelikle evrimsel süreçte hangi türün hangisinin atası olduğu, kimin kimden evrimleştiği, hangi türlerin daha yakın, hangi türlerin daha uzak akraba oldukları anlaşılabilir.
Gelelim insana… “İnsan”, halk arasında “bildiğimiz insan”ı tanımlamak için kullanılan bir sözcüktür. Bu makuldür, zira yaşayan tek insan türü biziz. Fakat aynı genellemeyi diğer türlere yapmaya kalktığımızda, komik senaryolarla karşılaşılır. Örneğin “yarasa” bizim için spesifik bir canlıya işaret ediyor gibi gözükür. Halbuki Dünya’da 1240 farklı yarasa türü an itibariyle yaşamaktadır. “Kelebek işte.” deyip geçtiğimiz canlılar, Dünya’da 20.000 ayrı türle temsil edilirler! “Balık” der geçeriz; halbuki “balık” sözcüğü içerisinde en az 30.000 ayrı tür bulunmaktadır! Üstelik bu canlılar, şu anda yaşayan türlerdir. Bunların evrimsel süreçteki ataları ve soyu tükenmiş kuzenleri de işin içine dahil edildiğinde, işler iyice karışır. Öyle karışır ki, antik fosilleri çıkarıp, tür adlarını belirtmeksizin üzerine “balık”, “kelebek”, “yarasa” yazarak bugünkü türlere nazaran hiç değişmemiş olduklarını iddia eden tuhaf insanlar türeyebilir. 30 milyon yıl önce yaşayan bir balığın dış hatlarının kabaca bugünküne benzemesi, bu ikisinin aynı tür olduğu anlamına gelmez. Bu canlıların değişmediği anlamına hiç gelmez.
İnsan da, her zaman “insan” değildi. Hatta “insan” sözcüğü bilimde, halk arasındaki anlamından farklı kullanılır. Tıpkı “teori” sözcüğünün bilim ve halk için anlamlarının tamamen farklı (ve çoğu zaman 180 derece zıt) olması gibi… İnsan, çoğu zaman Homo isimli hayvan cinsini karşılamak için kullanılan bir sözcüktür. Ancak tek Homo türü, biz “anatomik olarak modern insanlar” (bilimsel adıyla Homo sapiens) değildir. Bugüne kadar Homo cinsi altında 14 civarında farklı tür tanımlanmıştır. Bunların hepsinin soyu tükenmiştir. Ancak, örneğin halk arasında Neandertaller olarak bilinen Homo neanderthalensis isimli insan türü, sadece 30.000 yıl önce aramızdaydı! Benzer şekilde, bir diğer insan türü olan Flores İnsanları (bilimsel adıyla Homo floresiensis türü), sadece 13.000 yıl öncesine kadar Dünya’da, biz modern insanlarla birlikte yaşamaktaydı! Bu akıl almaz olsa da, gerçektir. “İnsan”, var olmuş tek insan türü değildir. Muhtemelen son da olmayacaktır.
Bilim insanları Homo cinsi çevresinde taksonomik bir gruplar piramidi inşa etmiştir. Örneğin “insansı” olarak Türkçeleştirebileceğimiz Homonidler, biz modern insanlara kadar gelecek evrimsel soy ağacının, şempanzelerle olan ortak atamız da dahil olmak üzere, yaşayan en yakın kuzenlerimiz şempanzelere gidecek soy hattından ayrıldığımız son 6 milyon yılda yaşamış bütün atalarımız ve kuzenlerimizin ortak adıdır. İnsan, bir hominid türüdür (insansı türüdür). Hominid sözcüğünün Türkçesinin “insansı” olması, insanın “insan benzeri olan ama insan olmayan” bir tür olduğu anlamına gelmez. Taksonomide büyük bir gruba isim verilecekken, içerisinde bir temsilci seçilir. Kargagiller, İnsangiller, Gülgiller bunun örnekleridir. İnsansılar da, bu grup içerisindeki alt gruplardan sadece birisidir.
İşte “insan” merkezli “insan ve akrabaları” grubu, Homo sözcüğünden türetilen birçok terimle karşılanır. Hominidler bunlardan bir tanesidir; ancak daha birçok taksonomik seviye vardır. Bunları daha genelden, daha özele doğru sırayla derleyecek olursak:
  • Hominoidea: Kuyruksuz Maymunlar üst ailesinin (üst familyasının) adıdır. Kimi zaman “insansı maymunlar” ve “insaymunlar” olarak da anılır; ancak bunlar çok geçerli terimler değildir. İngilizce karşılığı “ape” sözcüğüdür. İçerisinde insanlar, şempanzeler, bonobolar, goriller, orangutanlar, gibonlar, siyamanglar ve tüm bu canlıların bütün türleri, ataları ve soyu tükenmiş kuzenleri bulunur.
  • Hominidae: Hominidler olarak da bilinen taksonomik ailedir (familya). Türkçede Büyük Kuyruksuz Maymunlar, İngilizcede “great apes” olarak geçer. Görselde kullanılan “hominid” sözcüğü aslen hatalıdır. İngilizcede halk arasında “insan ve ataları” kalıbı “hominid” sözcüğüyle karşılanır. Halbuki “hominid” sözcüğü, Hominidae ailesinin tamamına ait türlerin adıdır. Bu türler arasında insanlar, şempanzeler, bonobolar, goriller, orangutanlar ve tüm bu canlıların bütün türleri, ataları ve soyu tükenmiş kuzenleri bulunur. Yani Hominoidea seviyesine kıyasla sadece gibonlar, siyamanglar ve bunların soyu tükenmiş ataları ve kuzenleri dışlanır.
  • Homininae: Bu noktadan sonra artık Türkçe ve İngilizce karşılık bulmak zorlaşır. Homininae, taksonomik bir alt ailedir (alt familya). İçerisinde insanlar, şempanzeler, bonobolar, goriller ve tüm bu canlıların bütün türleri, ataları ve soyu tükenmiş kuzenleri bulunur. Yani Hominidae seviyesine kıyasla sadece orangutanlar ve bunların soyu tükenmiş ataları ve kuzenleri dışlanır.
  • Hominini: Taksonomik olarak bir oymak veya tribü olan bu grup içerisinde insanlar, şempanzeler, bonobolar ve tüm bu canlıların bütün türleri, ataları ve soyu tükenmiş kuzenleri bulunur. Yani Homininae seviyesine kıyasla sadece goriller ve bunların soyu tükenmiş ataları ve kuzenleri dışlanır.
  • Hominina: İşte gerçek “insansı”lara geldik. Görselde aslen gördüğümüz de Hominina’dır. Bunlar artık Kuyruksuz Maymunlar (Hominoidea) içerisinde yer alan şempanzelerle olan ortak atamızdan ayrıldıktan sonra modern insanlara (Homo sapiens) kadar evrimleşmiş ve yok olmuş her şeydir. İçerisinde insanların bütün türleri, ataları ve soyu tükenmiş kuzenleri bulunur. Hominini seviyesine kıyasla şempanzeler, bonobolar bunların soyu tükenmiş ataları ve kuzenleri dışlanır. Sahelanthropus, Orrorin, Ardipithecus, Australopithecus, Paranthropus, Kenyanthropus ve Homo cinslerini içerisinde barındırır. Tabii bu cinslerin altındaki bütün türleri de… Bu şekilde baktığımızda tutucu bir tahminle 19, muhtemelense 30’un üzerinde tür bu grup içerisindedir.
  • Homo: Nihayet Homo cinsine geldik… 2 milyon yıldır var olan, taksonomik bir cins. Ama dediğimizi unutmayın: tek insan türü asla değiliz, bundan sonra da muhtemelen olmayacağız. Biz, sadece son 200.000 yıldır var olanHomo sapiens türüyüz. Bize kimi zaman “modern insanlar” deniyor, kimi zamansa “anatomik olarak modern insanlar”. Halk arasında sadece “insan” olarak biliniyoruz; halbuki tek insan biz değiliz.
Görsel Çeviri ve Düzenleme: Mehmet Onurcan Kaya (Evrim Ağacı)
Kaynak: visual.ly