Parkinson sendromu, klinik olarak çok belirgin bir tablo gibi görünse de, tarihsel, etimolojik, nörobiyolojik ve evrimsel açıdan bakıldığında son derece karmaşık ve katmanlı bir bozukluktur.
İçindekiler
1. Tarihçe ve etimoloji
Parkinson hastalığı, modern nörolojinin en klasik hastalık tanımlarından birine sahiptir. Hastalık ilk olarak 1817 yılında İngiliz hekim James Parkinson tarafından yayımlanan “An Essay on the Shaking Palsy” adlı monografide ayrıntılı biçimde tanımlandı. Parkinson bu eserinde, daha sonra kendi adıyla anılacak olan hastalığı “shaking palsy” yani “titreyen felç” olarak adlandırdı ve toplam altı olgu üzerinden sendromun tipik klinik özelliklerini tarif etti: ilerleyici hareket yavaşlığı, titreme, postür bozuklukları ve düşme eğilimi.
- yüzyılın son çeyreğinde Fransız nörolog Jean-Martin Charcot, bu klinik tablonun ayırıcı niteliklerini daha ince bir şekilde analiz ederek “shaking palsy” kavramını revize etti ve 1884 civarında hastalık için bugün hâlâ kullanılan “maladie de Parkinson / Parkinson’s disease” terimini yerleştirdi. Böylece hastalık, sadece bir semptom tanımı olmaktan çıkıp özgül bir nosolojik varlık olarak kabul görmeye başladı.
Etimoloji açısından:
- “Parkinson hastalığı” terimi eponim olup doğrudan James Parkinson’a atıfta bulunur.
- “Paralysis agitans” (titreyen felç) ifadesi, Latince paralysis (felç) ve agitare (sarsmak, kımıldatmak) fiilinden türemiştir; erken dönem literatürde özellikle Alman ve Fransız yazarlar tarafından kullanılmıştır.
- Bugün “Parkinson sendromu” (Parkinsonian syndrome) daha geniş bir şemsiye kavram olarak hem idiyopatik Parkinson hastalığını hem de benzer motor fenotiple seyreden diğer hastalıkları kapsar.
1960’ların başında nigrostriatal sistemdeki dopamin eksikliği ile Parkinson sendromu arasındaki biyokimyasal bağlantının gösterilmesi, hastalığın modern patofizyolojik anlayışının dönüm noktası oldu. Bu keşif, L-Dopa tedavisinin klinik kullanıma girmesiyle, nöroloji tarihinde en dramatik terapötik devrimlerden birine zemin hazırladı.
2. Tanım ve genel kavramlar
Parkinson sendromu, esas olarak dopaminerjik nigrostriatal yolakta ortaya çıkan dejenerasyon ve buna bağlı dopamin eksikliği sonucunda gelişen, karakteristik bir semptom kompleksidir. Bu semptomlar, klasik olarak dört ana motor belirti ile özetlenir:
- Tremor (tipik olarak istirahat tremoru)
- Rigor (kas tonusunda artış, “kurşun boru” veya “dişli çark” fenomeni)
- Akinezi / bradikinezi (hareketin azalması veya yavaşlaması)
- Postüral instabilite (duruş ve denge bozukluğu)
Bu dört kardinal semptom, klinik literatürde sıkça TRAP akronimiyle anılır (Tremor, Rigidity, Akinesia/Bradykinesia, Postural instability).
Parkinson sendromu, hipokinetik-hipertonik hareket bozuklukları grubuna dahildir. Bununla birlikte, yalnızca motor bir bozukluk değildir: otonomik, bilişsel, psikiyatrik ve duyusal boyutları olan yaygın bir nörodejeneratif süreçtir.
3. Epidemiyoloji
Parkinson sendromu ve özellikle idiyopatik Parkinson hastalığı, yaşlı nüfus arasında en sık görülen nörodejeneratif bozukluklardan biridir.
- Genel popülasyonda prevalansın yaklaşık %1–2 civarında olduğu düşünülür; bu oran özellikle 60 yaş üzeri grupta anlamlı biçimde artmaktadır.
- Yaşa göre düzeltilmiş verilerde, Parkinson sendromunun görülme sıklığı 100.000 kişi başına yaklaşık 100 olgu civarındadır; prevalans ise idiyopatik olgular için ortalama 100.000 kişi başına 150 civarında rapor edilmektedir.
- Erkeklerde Parkinson sendromuna yakalanma riskinin kadınlara kıyasla hafifçe daha yüksek olduğu gözlenmiştir.
- Parkinson hastalığı, Alzheimer hastalığından sonra en sık görülen ikinci nörodejeneratif hastalık olarak kabul edilir.
Yaş dağılımı açısından:
- En sık başlangıç yaşı 50–60 yaş aralığıdır.
- 40 yaşından önce başlayan olgular “erken başlangıçlı Parkinson hastalığı” (early-onset Parkinson disease, EOPD) olarak adlandırılır.
- 21 yaşından önce başlayan olgular ise “genç Parkinson hastalığı” (juvenile Parkinson’s disease) olarak tanımlanır ve sıklıkla monogenik/genetik formlarla ilişkilidir.
4. Sınıflandırma
Etiyolojik açıdan Parkinson sendromu, geniş bir yelpazede farklı alt tipleri kapsar. Klinik pratikte genellikle aşağıdaki dört ana gruptan söz edilir:
4.1. İdiyopatik Parkinson sendromu (IPS)
Vakaların yaklaşık %75’i idiyopatik Parkinson sendromudur ve gündelik dilde çoğu zaman “Parkinson hastalığı” denildiğinde kastedilen budur. İdiyopatik olarak adlandırılmasının nedeni, altta yatan özgül tetikleyici faktörlerin çoğu olguda belirlenememesi; çok faktörlü (multifaktöriyel) bir etiyolojinin varsayılmasıdır.
Klinik fenotipe göre IPS şu alt tiplere ayrılabilir:
- Akinetik-rijit tip: Bradikinezi ve rigorun baskın olduğu, tremorun daha az görüldüğü form.
- Tremor baskın tip: İstirahat tremorunun belirgin olduğu, diğer bulguların daha hafif seyrettiği form.
- Eşdeğer tip: Tremor, bradikinezi ve rigorun benzer derecede bulunduğu ara form.
- Monosemptomatik istirahat tremoru: Uzun süre tek belirti olarak tremorun ön planda olduğu, diğer motor bulguların minimal veya gecikmiş olduğu form.
IPS’nin patogenezinde genetik yatkınlık, yaşlanma, çevresel toksinler (tarım ilaçları, ağır metaller), mitokondriyal disfonksiyon ve protein katlanma bozuklukları gibi çok sayıda faktörün etkileşimi düşünülmektedir.
4.2. Parkinson sendromunun genetik formları
Bazı nadir olgularda monogenik (tek genli) kalıtım söz konusudur. Bu formlar genellikle:
- Otozomal dominant (örneğin SNCA, LRRK2, VPS35 mutasyonları)
- Otozomal resesif (örneğin PARK2/parkin, PINK1, DJ-1)
şeklinde kalıtılabilir. Literatürde tarihsel olarak PARK 1–PARK 16 gibi numaralandırılmış gen lokusları tanımlanmış; teknolojinin ilerlemesiyle bu liste genişlemiş ve daha ayrıntılı genetik sınıflamalar ortaya çıkmıştır. Genetik formlar, özellikle genç başlangıçlı ve aile öyküsü güçlü hastalarda önem kazanır.
4.3. Atipik Parkinson sendromları (Parkinson-plus sendromları)
Atipik Parkinson sendromları, klinik olarak Parkinson sendromuna benzeyen, fakat ek nörolojik bulgular ve farklı patolojik süreçlerle karakterize başka nörodejeneratif hastalıklar ile birliktelik gösterir. Bunlar arasında:
- Multipl sistem atrofisi (MSA)
- Parkinson tipi (MSA-P): Daha belirgin parkinsonizm
- Serebellar tip (MSA-C): Serebellar ataksi, dengesizlik ve konuşma bozukluklarının ön planda olduğu form
- Progresif supranükleer felç (PSP): Dikey bakış felci, gövde rijiditesi, erken düşmeler ve frontal yürütücü işlev bozukluğu ile karakterize.
- Lewy cisimcikli demans (DLB): Parkinsonizm, erken evre kognitif bozulma, görsel halüsinasyonlar ve dalgalanan bilinç durumuyla seyreden sendrom.
- Kortikobazal dejenerasyon (CBD): Asimetrik rijidite, distoni, kortikal duyu bozuklukları ve apraksi ile giden, “yabancı el sendromu” gibi özgün fenomenlerle ilişkili.
Bu atipik sendromlar genellikle L-Dopa’ya idiyopatik Parkinson hastalığı kadar iyi yanıt vermez; hastalık seyri de daha hızlı ve malign olabilir.
4.4. İkincil (semptomatik) Parkinson sendromları
İkincil Parkinson sendromu, tanımlanabilir bir birincil nedene bağlı olarak gelişen parkinsonizm tablosunu ifade eder. Başlıca nedenler:
- İlaçlara bağlı:
- Klasik (tipik) antipsikotikler
- Bazı atipik antipsikotikler
- Lityum
- Valproik asit
- Bazı antiemetikler (ör. metoklopramid)
- Bazı kalsiyum kanal blokerleri (ör. sinarizin, flunarizin)
- Toksik nedenler:
- Karbon monoksit
- Manganez
- Sentetik opioid safsızlıkları arasında yer alan MPTP gibi nörotoksinler
- Travma:
- Tekrarlayan kafa travmaları (ör. boksörlerde görülen kronik travmatik ensefalopati)
- Ciddi travmatik beyin hasarı (TBI) sonrası gelişen parkinsonizm
- Yapısal lezyonlar:
- Beyin tümörleri
- Bazal ganglion enfarktları veya kanamaları
- Enflamatuvar nedenler:
- Ensefalitler
- HIV ensefalopatisi gibi kronik enfeksiyonlar
- Metabolik ve sistemik hastalıklar:
- Wilson hastalığı (bakır metabolizması bozukluğu)
- Hipoparatiroidizm ve beraberinde kalsiyum-fosfor dengesizlikleri
- Diğer nadir metabolik ensefalopatiler
Bu olgularda altta yatan nedenin tedavisi, parkinsonizmin gidişatı üzerinde belirleyici olabilir.
5. Etiyopatogenez ve nörobiyoloji
Parkinson sendromunun merkezinde, bazal gangliyon devrelerinde motor fonksiyonların inhibisyonu yer alır. En önemli patolojik süreç:
- Substantia nigra pars compacta’daki melanin içeren dopaminerjik nöronların progresif kaybı
Bu nöronlar, nigrostriatal yolak üzerinden striatum (putamen ve kaudat nükleus) ile bağlantı kurar ve normalde striatal kolinerjik nöronlar üzerinde inhibe edici (modülatör) bir etki gösterir. Dopamin kaybı ile:
- Striatal devrelerde dopamin azalır, asetilkolin görece göreceli olarak artar (dopamin–asetilkolin dengesizliği).
- Aynı zamanda serotonin ve noradrenalin gibi diğer nörotransmiter sistemlerinde de değişiklikler ortaya çıkar.
- Bazal gangliyonların direkt ve indirekt yollarındaki denge bozulur: direkt yol baskılanırken indirekt yol güçlenir; bu da talamokortikal motor uyarının azalmasına ve sonuçta bradikinezi/akineziye yol açar.
Mikroskopik düzeyde, idiyopatik Parkinson hastalığının tipik patolojik bulgusu:
- Lewy cisimcikleri: Nöron sitoplazmasında biriken, temel bileşeni alfa-sinüklein olan eozinofilik inklüzyonlardır.
Bu birikimler, sadece substantia nigra ile sınırlı olmayıp, Braak hipotezine göre medulla oblongata, pons, limbik sistem ve neokortekse doğru “yukarıya doğru” yayılan bir patolojik süreç şeklinde ilerler. Bu yayılım deseni, motor belirtilerden önce görülen non-motor semptomları (örneğin koku alma kaybı, kabızlık, REM uyku davranış bozukluğu) açıklamada önemlidir.
Evrimsel perspektif
Evrimsel açıdan, bazal gangliyon devreleri omurgalı beyninin en eski motor ağlarından biridir. Çeşitli türlerde:
- Bazal ganglionlar, hareketin başlatılması, sıralanması ve “seçilmesi” üzerinde modülatör rol oynar.
- Dopaminerjik sistem, ödül öğrenmesi, alışkanlık oluşumu ve motor programların pekiştirilmesiyle ilişkilidir.
Yaşlanma sürecinde bu eski sistemin kırılganlaşması, çevresel toksinlere ve genetik yatkınlıklara bağlı olarak Parkinson hastalığının ortaya çıkmasına zemin hazırlayan bir “evrimsel miras” olarak düşünülebilir. İnsan türünün uzun yaşam süresi, bu sistemdeki dejeneratif süreçlerin klinik olarak ortaya çıkmasına fırsat tanımaktadır.
6. Klinik semptomlar
6.1. Kardinal motor semptomlar
Parkinson sendromunun ana semptomu, istemli motor aktivitelerin azalması veya yavaşlamasıdır:
- Bradikinezi / hipokinezi: Hareketlerin yavaşlaması ve amplitüdünün azalması
- Akinezi: İleri düzeyde, hareket başlatmada ciddi güçlük veya neredeyse tam hareketsizlik
Hipokinezi, klinikte çok çeşitli alt bulgularla kendini gösterir:
- Hipomimi / amimi: Yüz mimiklerinin fakirleşmesi; hastada sıkça tarif edilen “mask yüz” görünümü
- Mikrografi: El yazısının giderek küçülmesi ve okunaksızlaşması
- Mikrofoni: Hypofonik, monoton konuşma
- Küçük adımlı yürüyüş: Adım boyunun kısalması, öne eğik postür, kolların sallanmasının kaybolması
Bunlara ek olarak:
- Rigor: Pasif eklem hareketine karşı hızdan bağımsız artmış kas tonusu. Muayenede:
- “Kurşun boru” sertliği
- Üstüne binmiş tremor varlığında “dişli çark fenomeni”
- İstirahat tremoru:
- Genellikle 4–6 Hz frekansta, bazen 9 Hz’ye kadar çıkabilen, istirahat halinde belirginleşen ritmik titreme
- Gönüllü hareket başladığında amplitüd sıklıkla azalır
- Duygusal uyarılma, stres veya zihinsel uğraş ile belirginleşebilir
- Tipik “hap yuvarlama” (pill-rolling) tremoru özellikle ellerde gözlenir
- Postüral instabilite:
- Duruşun kontrolünde bozulma, geri çekme testinde (pull test) dengeyi toparlamada güçlük
- Görsel, vestibüler veya serebellar bozukluklarla açıklanamayacak düzeyde dengesizlik
Bu motor bozuklukların birleşimi, küçük adımlarla, kolların hareketsiz olduğu, öne eğik, düşme eğilimi artmış tipik yürüyüş paternine yol açar.
6.2. Non-motor semptomlar
Parkinson hastalığı, motor sendromun ötesinde geniş bir non-motor semptom spektrumu ile karakterizedir. Bu belirtiler, çoğu zaman motor bulgulardan yıllar önce başlayabilir ve hastanın yaşam kalitesini belirgin biçimde etkiler.
6.2.1. Duyusal semptomlar
- Disesteziler, yanıcı veya sızlayıcı ağrılar
- Hipozmi veya anosmi: Koku alma duyusunda azalma veya kayıp (çok erken bulgular arasında)
6.2.2. Otonom (vejetatif) semptomlar
- Kan basıncı regülasyonunda bozulma, ortostatik hipotansiyon
- Termoregülasyon bozuklukları (soğuğa veya sıcağa tolerans azalması)
- Mesane disfonksiyonu: Acil işeme gereksinimi, nokturnal işeme, nadiren retansiyon
- Bağırsak fonksiyon bozukluğu: Özellikle inatçı kabızlık
- Cinsel işlev bozuklukları
- Artmış sebum sekresyonu, yağlı ve parlak yüz görünümü (“merhem yüz”)
6.2.3. Psikiyatrik ve bilişsel belirtiler
- Depresyon: En sık eşlik eden psikiyatrik bozukluklardan biridir; hem biyolojik hem de psikososyal mekanizmalarla ilişkilidir.
- Anksiyete bozuklukları, apati, motivasyon kaybı
- Uyku bozuklukları:
- REM uyku davranış bozukluğu (rüyaları “yaşama”, tekmeleme, konuşma)
- Uykusuzluk, gündüz aşırı uyku hali
- Bilişsel bozukluklar:
- Dikkat ve konsantrasyon güçlüğü
- Frontal yürütücü işlevlerde bozulma (planlama, esneklik, karar verme)
- İleri evrelerde demans gelişimi; özellikle yürütücü işlev, görsel-uzamsal yetiler ve dikkat alanlarında belirgin düşüş
6.2.4. Diğer
- Yutma bozuklukları (disfaji): Ağız içinde salyanın temizlenememesi ve yutma refleksinin yavaşlaması sonucu ortaya çıkan psödohipersalivasyon (salyanın akması)
- Kas-iskelet sisteminde ağrılı kasılmalar, distoni atakları
7. Komplikasyonlar
Hastalık ilerledikçe ve tedavi süresi uzadıkça, hem hastalığın doğal seyri hem de tedaviye bağlı çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkabilir:
- Motor dalgalanmalar (“on-off fenomeni”):
- L-Dopa alımından bir süre sonra motor performansın düzelmesi (“on” fazı)
- İlacın etkisinin azalmasıyla yeniden belirginleşen akinezi ve katılık (“off” fazı)
- Freezing (donma): Özellikle kapı eşikleri, dar geçitler, kalabalık alanlar gibi durumlarda yürüyüşün ani olarak durması, adım başlatamama
- Diskineziler (hiperkineziler): L-Dopa veya dopamin agonisti tedavisine bağlı olarak ortaya çıkan istemsiz, koreiform veya distonik aşırı hareketler
- Distoniler: Özellikle sabah erken saatlerde, ayak ve bacaklarda ağrılı kas spazmları
- Ortostatik bozukluklar: Düşmeler ve senkop riskinin artması
- Psikozlar ve halüsinasyonlar: Özellikle dopamin agonistleri ve yüksek doz L-Dopa ile ilişkili görsel halüsinasyonlar, paranoid düşünceler
- Dürtü kontrol bozuklukları:
- Patolojik kumar oynama
- Aşırı alışveriş
- Hiperseksüalite
- Kompulsif yeme veya internet kullanımı
- Akinetik kriz: Ani ve ağır motor kötüleşme, tam hareketsizlik, yüksek mortalite riski; sıklıkla enfeksiyon, ilaç kesilmesi veya metabolik stresle tetiklenir.
8. Tanı
Parkinson sendromunun temel tanı aracı, iyi alınmış bir öykü ve ayrıntılı bir nörolojik muayenedir.
8.1. Klinik değerlendirme
Öykü ve muayenede özel dikkat:
- Belirtilerin başlangıcı, süresi, progresyonu
- Vücut yanlılığı (asimetrinin derecesi)
- Non-motor semptomların (koku kaybı, kabızlık, uyku bozukluğu) varlığı
- Aile öyküsü, ilaç kullanımı, toksik maruziyetler
Muayenede:
- Bradikinezi/akinezi
- Rigor (örneğin Froment manevrası, baş düşürme testi, kol sallama testi)
- Tremorun özellikleri, istirahat ve hareketle davranışı
- Postüral instabilitenin değerlendirilmesi (pull test)
Ayrıca:
- Okülomotor bozukluklar:
- Sakkad hızı
- Dikey bakış felci (PSP lehine)
- Vestibülo-oküler refleks (VOR), fiksasyon baskılanması
- Frontal işaretler: İlkel refleksler, motor perseverasyonlar
- Serebellar bulgular, piramidal bulgular
- Bilişsel performansın taranması
- Davranışsal ve psikiyatrik belirtiler
8.2. Görüntüleme ve ek incelemeler
Tanı çoğunlukla klinik olsa da, diğer nedenleri dışlamak ve atipik sendromları ayırmak için çeşitli görüntüleme ve fonksiyonel testler kullanılır:
- Transkraniyal sonografi: Substantia nigra hiperekojenitesi Parkinson hastalığında destekleyici bir bulgu olabilir.
- Manyetik rezonans görüntüleme (MR/MRG):
- Yapısal lezyonları (tümör, vasküler lezyon) dışlamak
- Atipik sendromlar için karakteristik bulguları değerlendirmek
- Nükleer tıp incelemeleri (ör. SPECT, PET): Dopamin taşıyıcı görüntüleme (DaT-SPECT) ile presinaptik dopamin terminal fonksiyonunu değerlendirmek.
- L-Dopa testi: L-Dopa’ya belirgin klinik yanıt, idiyopatik Parkinson hastalığını destekleyici bir bulgu olarak kullanılabilir.
- Apomorfin testi: Kısa etkili dopamin agonisti ile yanıt değerlendirmesi
Ek tanısal araçlar:
- Koku testleri (olfaktometrik değerlendirme)
- Kantitatif tremor analizi
- Sfinkter EMG (özellikle MSA gibi atipik sendromlarda)
- Schellong testi, eğimli masa (tilt-table) testi: Otonomik disfonksiyon ve ortostatik hipotansiyonun değerlendirilmesi
9. Ayırıcı tanı
Parkinson sendromunun ayırıcı tanısında hem diğer parkinsonian bozukluklar hem de “parkinson benzeri” tabloya yol açabilen hastalıklar yer alır. Önemli ayırıcı tanılar:
- Atipik Parkinson sendromları (MSA, PSP, DLB, CBD)
- Normal basınçlı hidrosefali (NPH/NDH): Yürüyüş bozukluğu, idrar inkontinansı ve kognitif bozukluk triadı
- Vasküler Parkinson sendromu: Subkortikal vasküler ensefalopati (SAE); alt beden parkinsonizmi, yürüyüş bozukluğu, piramidal bulgular ile karakterize
- Kronik travmatik ensefalopati (CTE, “boksör ensefalopatisi”)
- Esansiyel tremor: Ağırlıklı olarak aksiyon tremoru, istirahatte kaybolma eğilimi, aile öyküsü
- Primer depresyon: Psikomotor yavaşlama Parkinsonizm ile karışabilir, ancak klasik motor bulgu üçlüsü yoktur.
Bu hastalıkların klinik seyri, görüntüleme bulguları ve tedavi yanıtı, ayırıcı tanıda önemli ipuçları sağlar.
10. Evreleme
Hastalığın şiddetini ve fonksiyonel etkisini değerlendirmek için çeşitli ölçekler kullanılır:
- Hoehn ve Yahr skalası: Klinik pratikte en yaygın kullanılan evreleme; 1’den 5’e kadar (hafif unilateral bulgulardan tekerlekli sandalyeye bağımlılığa kadar) evrelendirme yapar.
- Unified Parkinson’s Disease Rating Scale (UPDRS) ve güncellenmiş MDS-UPDRS: Motor, non-motor, günlük yaşam aktiviteleri ve tedavi komplikasyonlarını kapsayan ayrıntılı derecelendirme sistemleridir.
Bu ölçekler hastalığın progresyonunu takip etmede ve tedaviye yanıtı değerlendirmede kullanılır.
11. Tedavi
Parkinson sendromunun tedavisi, altta yatan etiyolojiye, hastanın yaşına, semptom profilinin ağırlığına ve eşlik eden hastalıklarına göre bireyselleştirilir. Temel hedefler:
- Motor ve non-motor semptomları azaltmak
- Günlük yaşam aktivitelerini mümkün olduğunca bağımsız sürdürebilmek
- Uzun dönemde tedavi komplikasyonlarını en aza indirmektir.
11.1. Farmakolojik tedavi
11.1.1. L-Dopa (levodopa)
L-Dopa, dopaminin periferde geçebilen öncülüdür. Dopamin kan-beyin bariyerini geçemezken, L-Dopa geçebilir ve merkezi sinir sisteminde dopamine dönüştürülür.
- Kısa yarı ömürlüdür ve periferde dopa dekarboksilaz enzimi ile hızla dopamine metabolize edilir.
- Bu nedenle, periferik DOPA dekarboksilaz inhibitörleri (ör. karbidopa, benserazid) ile kombinasyon halindedir (preparatlar: Madopar, Sinemet vb.).
- L-Dopa, motor semptomların düzeltilmesinde en etkili ajandır; özellikle ileri yaşlı hastalarda genellikle ilk tercih tedavidir.
Bununla birlikte, yıllar içinde:
- Motor dalgalanmalar (on-off)
- L-Dopa’ya bağlı diskineziler
gibi komplikasyonların gelişme riski artar. Genellikle 5 yıllık tedaviden sonra ek ayarlamalar ve kombinasyon tedavileri gerekir.
11.1.2. Dopamin agonistleri
Dopamin reseptörlerini direkt uyararak etki gösterirler:
- Ergolin türevleri (günümüzde kardiyak yan etkiler nedeniyle çok daha az kullanılır)
- Ergolin olmayan dopamin agonistleri (ör. pramipeksol, ropinirol, rotigotin)
Özellikler:
- L-Dopa’ya göre daha uzun etki süreleri olabilir.
- Tedaviye bağlı motor komplikasyon riski (diskinezi) daha düşük olabilir; bu nedenle daha genç hastalarda (<70 yaş) sıklıkla ilk tercih olarak düşünülür.
- Ancak yaşlı hastalarda psikoz, halüsinasyon, somnolans, dürtü kontrol bozuklukları gibi yan etkilerin daha sık görülmesi nedeniyle dikkatli kullanılmalıdır.
11.1.3. MAO-B inhibitörleri
- Ör. selegilin, rasagilin, safinamid
- Beyinde dopaminin yıkımından sorumlu monoamin oksidaz B enzimini inhibe ederek dopamin düzeyini artırır.
- Genellikle hafif vakalarda monoterapi, daha sık ise L-Dopa’ya ek tedavi olarak kullanılır.
11.1.4. COMT inhibitörleri
- Ör. entakapon, opikapon, tolkapon
- Periferde ve kısmen santral sinir sisteminde katekol-O-metil transferaz (COMT) enzimini inhibe ederek L-Dopa’nın biyoyararlanımını artırır, etki süresini uzatır.
- Özellikle L-Dopa’nın “wearing-off” fenomeni gösterdiği hastalarda yararlıdır.
11.1.5. Antikolinerjikler
- Daha çok genç, tremor baskın hastalarda ve belirli durumlarda kullanılır.
- Yan etkiler (kognitif bozulma, ağız kuruluğu, idrar retansiyonu vb.) nedeniyle özellikle ileri yaşta sınırlı bir rol oynar.
11.1.6. Amantadin ve diğer ajanlar
- Amantadin, dopaminerjik ve NMDA antagonistik özellikleriyle hem parkinsonizme hem de L-Dopa’ya bağlı diskinezilere karşı kullanılabilir.
- İleri evrelerde, belirli durumlarda apomorfin infüzyonları, intestinal L-Dopa infüzyon sistemleri gibi pompa tedavileri de gündeme gelebilir.
Özetle:
- Daha genç hastalarda dopamin agonistleri, MAO-B inhibitörleri gibi ajanlarla başlanması; motor komplikasyon riskini azaltma amacı taşır.
- Daha ileri yaştaki hastalarda (yaklaşık ≥70 yaş) L-Dopa, tedavinin ilk basamağı olarak sıklıkla tercih edilir; dopamin agonistlerinin psikotik yan etkileri bu grupta daha belirgindir.
11.2. İlaç dışı tedaviler
Farmakoterapi ile birlikte multidisipliner, ilaç dışı yaklaşımlar Parkinson tedavisinin vazgeçilmez bileşenleridir:
- Fizyoterapi: Denge, koordinasyon, kas gücü ve esnekliği artırmaya yönelik egzersiz programları; düşme riskini azaltmaya yardımcı olur.
- Ergoterapi (mesleki terapi): Günlük yaşam aktivitelerini (giyinme, yemek hazırlama, yazı yazma) sürdürmek için kompansatuar stratejiler ve yardımcı cihazlar.
- Konuşma terapisi (logopedi): Hipofoni, dizartri ve disfajinin yönetimi.
- Psikoeğitim ve psikososyal destek: Hasta ve aile için hastalık hakkında bilgi, başa çıkma stratejileri; depresyon ve anksiyete ile mücadelede psikoterapötik yaklaşımlar.
- Kendi kendine yardım grupları: Sosyal destek, deneyim paylaşımı ve motivasyon kaynağı.
11.3. Cerrahi tedaviler
İlaç tedavisine rağmen motor dalgalanmaları belirgin ve diskinezileri ağır olan seçilmiş hastalarda:
- Derin beyin stimülasyonu (DBS):
- Subtalamik çekirdek (STN) veya globus pallidus internus (GPi) gibi hedeflere elektrot yerleştirilmesi
- Ayarlanabilir elektriksel uyarım ile motor semptomların kontrolünde anlamlı düzelme sağlanabilir.
DBS, özellikle uygun seçilmiş, kognitif açıdan korunmuş, cerrahi riskleri kabul edilebilir düzeyde olan hastalarda önemli bir tedavi seçeneğidir.
Keşif
Parkinson sendromunun hikâyesi, 19. yüzyıl Londra’sında dar sokaklarda yürüyen birkaç hastayla başlar gibi görünür; ama aslında, yüzyıllar boyunca dağınık ipuçlarının ağır ağır bir araya geldiği, ardından 20. yüzyılda biyokimya, nöropatoloji ve beyin cerrahisinin sahneye çıktığı, bugün ise genetik, mikrobiyota ve yapay zekânın öne geçtiği uzun bir “bilimsel roman”dır.
I. James Parkinson’dan önce: gölgede kalmış öncüler
1817’de James Parkinson sahneye çıkmadan önce bile, hekimler “Parkinsonizme benzeyen” hastalar görmüşlerdi; ancak kimse bu olguları tek bir sendrom altında toplamamıştı. 17. ve 18. yüzyılda Sylvius de la Boë ile François Boissier de Sauvages gibi klinisyenler, istirahat halinde ortaya çıkan titreme ve küçük, aceleci adımlarla yürüyen hastalardan söz ederler; ancak bu betimlemeler dağınık, bir isimden yoksun, birbirine bağlanmamış notlar hâlindedir.
Bu dönemde nörolojik hastalıklar, çoğu kez “felç”, “titreme”, “delilik” gibi geniş, bulanık kategorilere atılır; ince ayrımlar yapılmaz. Parkinson sendromu da henüz kendi kimliğine kavuşmamış, başka tabloların gölgesinde dolaşan “adsız bir hastalık”tır.
II. 1817: James Parkinson ve “titreyen felç”in vaftizi
1817’de, Londra’da bir eczacı-hekim olan James Parkinson, dönemin pek rağbet görmeyen bir tıp türünde, “tek hastalık üzerine monografi” yazmaya karar verir. Yıllar boyunca sokakta, muayenehanede, ev ziyaretlerinde gördüğü hastaları zihninde biriktirmiştir:
– Ellerinde ritmik, istirahatte daha belirgin bir titreme
– Öne eğik bir gövde
– Küçülmüş, hızlanmış adımlar
– Düşmeye eğilim
– Yüzde mimik kaybı
Bu tabloları altı temel olgu etrafında sistematikleştirir ve ünlü eserini yayımlar: “An Essay on the Shaking Palsy”.
James Parkinson, bu yazıda kendisinden sonra gelen herkesin klinik gözlemini biçimlendirecek bir dil kurar. “Shaking palsy / titreyen felç” ifadesiyle hem hareket yavaşlığını, hem titremeyi, hem de ilerleyici gidişi vurgular. O dönemde kullanılmakta olan pek çok terimden farklı olarak, Parkinson’un metni:
- Belirtileri netçe gruplar,
- Hastalığın progresif doğasını vurgular,
- İleri evrelerde duruş ve denge bozukluğuna, düşmelere dikkat çeker.
Yine de James Parkinson, beyin anatomisinden çok fazla söz etmez; substantia nigra adını anmaz, dopamin diye bir kavram zaten yoktur. Onun katkısı, klinik sendromu ayırt etmek ve tarif etmektir: Parkinson hastalığının anatomik ve biyokimyasal hikâyesi daha yazılmamıştır.
III. 19. yüzyıl sonu: Charcot sahneye çıkar, sendrom rafine edilir
- yüzyılın ikinci yarısında Paris’te Jean-Martin Charcot, Salpêtrière Hastanesi’nde nörolojiyi bağımsız bir disiplin hâline getirirken Parkinson’un eserini yeniden keşfeder. Parkinson’un kitabı o ana dek pek de ünlü değildir; ama Charcot, klinik gözlemdeki inceliği fark eder ve bu sendromu diğer titreme hastalıklarından titizlikle ayırmaya başlar.
Charcot’nun katkıları birkaç düzlemde önemlidir:
- “Paralysis agitans” ifadesini eleştirir, “paralizi” (felç) kavramının uygun olmadığını, esas sorunun hareketin başlatılması ve yürütülmesinde yavaşlama olduğunu vurgular.
- Parkinson’un bahsettiği hastalığı sistematik olarak diğer tremor sendromlarından, özellikle de multipl skleroz ve esansiyel tremordan ayırır.
- 1880’lerde, “Parkinson hastalığı” (maladie de Parkinson) terimini kullanmaya başlar ve bu ad yavaş yavaş yerleşir.
Charcot, çevresindeki genç hekimleri ve öğrencileri –örneğin Gowers, Brissaud ve diğerlerini– bu sendromu daha da ayrıntılandırmaya teşvik eder. Böylece 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde Parkinson hastalığı artık:
- Klasik klinik tablosu
- Tipik ilerleyici seyri
- Diğer nörolojik bozukluklardan ayırt edici yönleri
ile görece iyi tanımlanmış bir nosolojik varlıktır; fakat beyindeki karşılığı hâlâ bilinmemektedir.
IV. Lewy cisimcikleri ve substantia nigra: 20. yüzyıl başının anatomik devri
- yüzyılın hemen başında Fritz Heinrich Lewy, nöronların içinde görülen tuhaf, yuvarlak inklüzyon cisimciklerini tanımlar. Ardından Gonzalo Rodríguez Lafora benzer yapıları bildirir ve bu inklüzyonları “Lewy cisimcikleri” (cuerpos intracelulares de Lewy) olarak adlandırır.
Bu sırada, nöropatoloji giderek güç kazanmakta, klinik nöroloji ile beyin otopsisi arasındaki köprüler kalınlaşmaktadır. 1919’da genç bir Rus nöropatolog olan Konstantin Tretiakoff, doktora tezinde Parkinson hastalarının beyinlerini sistematik olarak inceler. Substantia nigra’da belirgin nöron kaybı ve Lewy cisimciklerini saptar ve bu yapıları Parkinson hastalığıyla ilişkili, karakteristik lezyonlar olarak tanımlar.
Tretiakoff’un çalışması, Parkinson hastalığının anatomik “haritasını” ilk kez netleştirir:
- Lezyon odağı: Substantia nigra pars compacta
- Tipik inklüzyon: Lewy cisimcikleri
Çok daha sonra, 1990’larda, bu cisimciklerin başlıca bileşeninin presinaptik bir protein olan α-sinüklein olduğu gösterilecek ve “sinükleinopatiler” kavramı doğacaktır; ama o dönemde Tretiakoff’un yaptığı şey, klinik sendromu somut bir beyin yapısına bağlamaktır.
V. Dopamin eksikliği: 1960’lar, kimyanın sahneye çıkışı
- yüzyıl ortalarına kadar Parkinson tedavisi ampirik antikolinerjikler, sedatifler ve çeşitli cerrahi lezyon girişimlerine dayanır. Hastalığın nedenine ilişkin net bir biyokimyasal model yoktur.
1960’larda bu durum dramatik biçimde değişir. Oleh Hornykiewicz ve çalışma arkadaşları, otopsi beyinlerinde dopamin düzeylerini ölçmeye başlar. Ehringer ve Hornykiewicz, Parkinson hastalarının striatumunda (özellikle putamen ve kaudatta) belirgin dopamin eksikliği saptar; diğer ekstrapiramidal hastalıklarda böyle bir eksiklik yoktur.
Bu bulgu, Tretiakoff’un substantia nigra dejenerasyonunu anlamlı bir biyokimyasal bağlama oturtur:
- Substantia nigra pars compacta’daki dopaminerjik nöronlar ölmekte,
- Bu nöronların projeksiyon yaptığı striatumda dopamin düzeyi dramatik biçimde azalmaktadır.
Bu sırada Carlsson ve diğerleri, dopaminin bir nörotransmiter olarak rolünü ortaya koymuş; dopaminin motor ve davranışsal fonksiyonlardaki önemini göstermiştir. Hornykiewicz’in ölçümleri, Parkinson hastalığının “dopamin eksikliği hastalığı” olduğunu bilimsel olarak kanıtlar.
VI. L-Dopa’nın doğuşu: dramatik bir terapötik devrim
Dopaminin beyinde kritik rol taşıdığının anlaşılması, terapötik mantığı da kökten değiştirir: Dopamin kan–beyin bariyerini geçemez, ama öncülü L-Dopa geçebilir.
Hornykiewicz ve klinik meslektaşları, 1960’ların başından itibaren Parkinson hastalarında Dopa (dihidroksifenilalanin) ile küçük ölçekli tedavi denemeleri yürütür. Montreal’de André Barbeau benzer çalışmalara girişir. İlk sonuçlar umut verici olsa da, dozlama ve tolerabilite sorunları nedeniyle yaygın kabul bir süre gecikir.
1967’de George Cotzias, Dopa’yı “mega doz” protokolleriyle kullanarak motor semptomlarda dramatik iyileşmeler elde eder. Aynı dönemde Merck’te çalışan Curt Porter, karışımın etkin izomerinin L-Dopa olduğunu gösterir, böylece dozlar standardize edilir.
Bu buluş zinciri, Parkinson tarihinin belki de en çarpıcı dönüşümünü yaratır:
- Yüzyıllar boyunca ilerleyici, çaresiz bir kader gibi algılanan hastalık,
- İlk kez, farmakolojik olarak “geri çevrilebilir” bir tabloya dönüşür;
- L-Dopa alan ileri evre hastaların birkaç gün içinde yeniden yürümeye başlaması, dönem tanıklıkları tarafından “mucizevi” bir sahne olarak tasvir edilir.
Aynı yıllarda, periferik DOPA dekarboksilaz inhibitörlerinin (karbidopa, benserazid) geliştirilmesi, L-Dopa’nın yan etkilerini azaltır ve etkinliğini artırır; kombine preparatlar (Sinemet, Madopar vb.) modern tedavinin omurgasını oluşturur.
VII. Lezyon cerrahisinden derin beyin stimülasyonuna: cerrahinin ikinci baharı
L-Dopa devriminden önce, 1940–1960 arasında pallidotomi, talamotomi gibi lezyon cerrahileri Parkinson tedavisinde önemli bir yer tutuyordu. Titreme ve aşırı hareketleri azaltmak için bazal gangliyon devrelerinde küçük, hedefli lezyonlar oluşturuluyordu.
L-Dopa’nın ilk yıllarında bu cerrahiler görece geri planda kalır; ilaçların sağladığı dramatik düzelmeler karşısında “eski moda” sayılırlar. Ancak zaman içinde motor dalgalanmalar ve L-Dopa’ya bağlı diskineziler ortaya çıktıkça, cerrahiye ilgi yeniden canlanır.
1980’lerin sonuna doğru Alim-Louis Benabid ve ekibi, yüksek frekanslı derin beyin stimülasyonu (DBS) uygulamalarını geliştirir. Subtalamik çekirdek (STN) ve globus pallidus internus (GPi) gibi hedeflere yerleştirilen elektrotlarla, geri çevrilebilir, ayarlanabilir bir modülasyon sağlanır.
DBS, şu noktada Parkinson tarihinin ikinci büyük terapötik devrimi olarak kabul edilir:
- Cerrahi lezyonun aksine ayarlanabilir ve kapatılabilir,
- İleri evre L-Dopa komplikasyonlarında belirgin iyileşme sağlayabilir,
- Özellikle uygun seçilmiş hastalarda, günlük yaşam aktivitelerinde büyük kazanımlar sunar.
VIII. Genetik çağ: monogenik formlar, risk genleri ve yeni hipotezler
1990’lardan itibaren moleküler genetik tekniklerin gelişmesi, Parkinson hastalığının “tamamen sporadik” olduğu fikrini kırmaya başlar. Birbirini izleyen çalışmalar:
- SNCA genindeki mutasyon ve duplikasyonları (α-sinüklein kodlayan gen)
- LRRK2, PARK2 (parkin), PINK1, DJ-1, GBA gibi genlerdeki mutasyonları
monogenik ya da güçlü risk faktörü olarak tanımlar.
Bu keşifler iki önemli sonuç doğurur:
- Parkinson hastalığının bir kısmının kalıtsal olduğu netleşir; özellikle genç başlangıçlı olgularda genetik tarama klinik olarak anlam kazanır.
- Moleküler patogenezde protein katlanma bozuklukları, lizozomal disfonksiyon, mitokondriyal hasar, otofaji gibi süreçler ön plana çıkar.
1997’de Lewy cisimciklerinin başlıca bileşeninin α-sinüklein olduğu gösterildiğinde, bu protein bir anda Parkinson araştırmalarının merkezine oturur; Parkinson ve benzeri hastalıklar “sinükleinopatiler” başlığı altında toplanmaya başlar.
IX. Braak hipotezi, evrelendirme ve bağırsak–beyin ekseni
2000’li yılların başında Heiko Braak ve çalışma arkadaşları, otopsi serileri üzerinden α-sinüklein patolojisinin beyinde izlediği yolu haritalandırır. Bu modelde Lewy patolojisi:
- Önce alt beyin sapı ve enterik sinir sistemi gibi yapıları,
- Daha sonra substantia nigra’yı,
- En son da limbik sistem ve neokorteksi tutar.
Bu düzen, klinik olarak şu gözlemle uyumludur: motor belirtilerden yıllar önce koku kaybı, kabızlık, REM uyku davranış bozukluğu gibi non-motor bulguların ortaya çıkması.
Sonraki yıllarda, α-sinüklein fibrillerinin periferik sinir uçlarından vagus siniri aracılığıyla beyin sapına “yayılabileceğini” gösteren hayvan deneyleri, Parkinson patolojisinin bağırsaktan beyne doğru ilerlediği hipotezini güçlendirir
Bu arada, insan çalışmalarında Parkinson hastalarında:
- Bağırsak mikrobiyotasında disbiyoz (örneğin Prevotella ve bazı faydalı türlerde azalma, Enterobacteriaceae’de artış),
- Bağırsak geçirgenliğinde artış, sistemik inflamasyon bulguları
bildirilir.
Böylece Parkinson sendromunun anlatısı, sadece “substantia nigra hastalığı” olmaktan çıkar; bağırsak–beyin ekseni, mikrobiyota, bağışıklık sistemi ve çevresel toksinleri içine alan çok daha geniş bir çerçeveye yerleşir.
X. 21. yüzyıl: moleküler hedefler, biyobelirteçler ve hastalık modifikasyonu arayışı
Günümüzde Parkinson araştırmalarının odağında üç ana soru vardır:
- Hastalığı motor belirtilerden önce ve güvenilir şekilde nasıl tanıyabiliriz?
- Sadece semptomları değil, hastalığın ilerleyişini nasıl yavaşlatabilir veya durdurabiliriz?
- Bireysel genetik ve çevresel profile göre kişiye özel tedaviler nasıl geliştirilebilir?
Bu sorular etrafında birkaç temel araştırma hattı öne çıkıyor.
1. α-Sinüklein ve protein agregasyonunu hedefleyen yaklaşımlar
α-sinüklein bugün Parkinson patogenezinin merkezinde yer alıyor:
- Hangi formlarının toksik olduğu,
- Sinaptik fonksiyonu nasıl bozduğu,
- Nöronlar arası nasıl “prion benzeri” yayılım gösterdiği
üzerine yoğun temel araştırmalar yürütülüyor.
Bu eksende:
- α-sinüklein’e karşı pasif ve aktif immünoterapi (monoklonal antikorlar, aşı benzeri yaklaşımlar),
- Protein agregasyonunu azaltmaya veya bozunmayı hızlandırmaya yönelik küçük moleküller, nanopartiküller ve diğer ajanlar
için klinik ve preklinik çalışmalar sürüyor.
2. Genetik hedefler: LRRK2, GBA ve diğerleri
Genetik keşifler, yeni “ilaç hedefleri” doğurdu. Özellikle:
- LRRK2 mutasyonlarına yönelik küçük molekül kinaz inhibitörleri, antisens oligonükleotidler (ASO) ve GTPaz modülatörleri,
- GBA mutasyonu taşıyan hastalarda lizozomal fonksiyonu artırmaya yönelik yaklaşımlar
çeşitli klinik faz çalışmalarında deneniyor.
Bu çalışmalar Parkinson tedavisini, ilk kez “hastalık modifiye edici” potansiyeli olan, altta yatan patojenik mekanizmayı hedefleyen bir düzleme taşımaya aday.
3. Mitokondri, lizozomlar ve hücresel temizleme sistemleri
Son yıllarda, mitokondriyal disfonksiyon ve oksidatif stres, özellikle PINK1, parkin gibi genlerle ilişkili formlarda, Parkinson patogenezinin kilit bileşeni olarak görülüyor. Aynı zamanda lizozomal–otofajik sistemdeki bozukluklar, α-sinüklein gibi yanlış katlanmış proteinlerin birikimini kolaylaştırıyor.
Bu nedenle:
- Mitokondriyi koruyan veya enerji metabolizmasını optimize eden ajanlar,
- Lizozomal aktiviteyi artıran, otofajiyi destekleyen stratejiler
üzerine yoğun temel ve çeviri araştırmalar var.
4. Mikrobiyota, bağırsak bariyeri ve “bağırsak imzası”
Bağırsak–beyin eksenine dair veriler güçlendikçe, mikrobiyotayı hedefleyen terapötik fikirler ortaya çıkıyor:
- Diyet ve prebiyotik/probiyotik müdahaleler,
- Fekal mikrobiyota transplantasyonu,
- Mikrobiyal metabolitleri modüle etmeye yönelik yaklaşımlar.
Ayrıca yeni çalışmalar, bağırsak mikrobiyotasının kompozisyonunu makine öğrenmesi modelleriyle analiz ederek Parkinson için erken tanısal biyobelirteç elde etmeye çalışıyor; mikrobiyota profillerinden Parkinson’u ayırt eden “mikrobiyal imza”lar tanımlanmaya çalışılıyor.
5. Biyobelirteçler: görüntüleme, sıvı biyobelirteçler ve dijital izler
Güncel araştırmalarda:
- Dopamin taşıyıcı görüntüleme (DaT-SPECT), PET, fonksiyonel ve yapısal MR gibi yöntemlerle presimptomatik dopaminerjik disfonksiyonun saptanması,
- BOS ve kan örneklerinde α-sinüklein, nörofilament hafif zincir, lizozomal enzimler, inflamatuvar belirteçler gibi sıvı biyobelirteçler,
- Ses analizi, akıllı telefon sensörleri, giyilebilir cihazlar, yürüyüş ve yazı analizi gibi dijital biyobelirteçler üzerinden, yapay zekâ destekli erken tanı ve takip modelleri
yoğun biçimde çalışılıyor. Ses temelli modellerin erken tanıda kullanılabileceğine dair ilk sonuçlar, Parkinson’un ileride “günlük konuşma analizi” ile saptanabileceğine işaret ediyor.
6. Hücre ve gen tedavileri
Bir diğer aktif alan, kaybolan nigrostriatal dopaminerjik nöronların yerine konması ya da yerinde yeniden programlanması:
- Kök hücre kaynaklı dopaminerjik nöron nakilleri,
- Viral vektörlerle dopamin sentez enzimlerini striatuma aktaran gen tedavileri
üzerine hem deneysel hem klinik çalışmalar sürüyor.
Bu yaklaşımlar, L-Dopa ve DBS’nin ötesinde, devre düzeyinde kalıcı düzeltme vaat eden stratejiler olarak görülüyor; ancak güvenlik, kontrol ve uzun vadeli etki gibi sorular hâlâ yanıt bekliyor.
Parkinson sendromunun keşif hikâyesi, böylece 1817’de Londra sokaklarında yürüyen altı hastadan; substantia nigra’nın mikroskop altındaki siyah pigmentli nöronlarına, oradan striatumdaki dopamin ölçümlerine, L-Dopa kapsüllerine, derin beyin elektrotlarına ve nihayetinde mikrobiyota dizilemeleri, gen sekansları ve yapay zekâ modellerine kadar uzanan katmanlı bir yolculuk hâline geliyor.
Bugün hâlâ James Parkinson’un gözlediği “titreyen felç” tam anlamıyla “iyileştirilebilir” bir hastalık değil; fakat artık hikâyenin kahramanları sadece klinisyenler ve anatomi atlasları değil, aynı zamanda biyokimyacılar, genetikçiler, veri bilimciler ve mikrobiyota araştırmacıları. Bilimsel romanın son sayfası henüz yazılmış değil; ama her yeni bölüm, hastalığın motor belirtilerini tanımlayan o ilk altı olgunun ötesine geçerek, Parkinson sendromunu karmaşık ve çok katmanlı bir biyolojik süreç olarak daha derinlemesine anlamamıza hizmet ediyor.
İleri Okuma
- Parkinson J (1817). An Essay on the Shaking Palsy. Sherwood, Neely & Jones, London.
- Charcot J-M (1872). Leçons sur les maladies du système nerveux. Bureaux du Progrès Médical, Paris.
- Charcot J-M, Vulpian A (1879). De la paralysie agitante. Leçons Cliniques, Paris.
- Lewy FH (1912). Paralysis agitans. Pathologische Anatomie. In: Lewandowsky M (Hg.), Handbuch der Neurologie, Bd. 3, Springer.
- Lewy FH (1913). Zur pathologischen Anatomie der Paralysis agitans. Deutsche Zeitschrift für Nervenheilkunde 50: 50–55.
- Tretiakoff C (1919). Contribution à l’étude de l’anatomie pathologique du locus niger. Thèse de Paris.
- Hassler R (1938). Zur Pathologie der Paralysis agitans und des postenzephalitischen Parkinsonismus. Journal für Psychologie und Neurologie 48: 387–476.
- Carlsson A, Lindqvist M, Magnusson T (1957). On the presence of 3-hydroxytyramine in brain. Science 127: 471–472.
- Ehringer H, Hornykiewicz O (1960). Verteilung von Noradrenalin und Dopamin im Gehirn des Menschen. Klinische Wochenschrift 38: 1236–1239.
- Birkmayer W, Hornykiewicz O (1961). Der L-Dioxyphenylalanin-Effekt bei Parkinson-Akinesie. Wiener Klinische Wochenschrift 73: 787–788.
- Cotzias GC, Papavasiliou PS, Gellene R (1969). Modification of Parkinsonism—chronic treatment with L-Dopa. New England Journal of Medicine 280: 337–345.
- Barbeau A (1969). L-DOPA therapy in Parkinson’s disease. Canadian Medical Association Journal 101: 791–800.
- Hoehn MM, Yahr MD (1967). Parkinsonism: onset, progression and mortality. Neurology 17: 427–442.
- Marsden CD, Obeso JA (1980). The functions of the basal ganglia. Oxford Reviews of Neurology 1: 17–49.
- Fahn S (1982). The spectrum of levodopa-induced dyskinesias. Annals of Neurology 12: 577–583.
- Lees AJ (1987). The on–off phenomenon in Parkinson’s disease. Journal of Neurology, Neurosurgery & Psychiatry 50: 738–742.
- Polymeropoulos MH et al. (1997). Mutation in the α-synuclein gene identified in familial Parkinson’s disease. Science 276: 2045–2047.
- Spillantini MG et al. (1997). α-Synuclein in Lewy bodies. Nature 388: 839–840.
- Kitada T et al. (1998). Mutations in the parkin gene cause autosomal recessive juvenile Parkinsonism. Nature 392: 605–608.
- Valente EM et al. (2001). PINK1 mutations in Parkinson disease. Science 304: 1158–1160.
- Zimprich A et al. (2004). LRRK2 mutations in familial Parkinson’s disease. Neuron 44: 601–607.
- Benabid AL et al. (2000). Deep brain stimulation of the subthalamic nucleus for Parkinson’s disease. Lancet 355: 467–471.
- Braak H et al. (2003). Staging of brain pathology related to sporadic Parkinson’s disease. Neurobiology of Aging 24: 197–211.
- Chaudhuri KR et al. (2006). Non-motor symptoms of Parkinson’s disease: diagnosis and management. Lancet Neurology 5: 235–245.
- Lang AE, Lozano AM (1998). Parkinson’s disease: first of two parts. New England Journal of Medicine 339: 1044–1053.
- Dehay B et al. (2010). Lysosomal dysfunction in Parkinson disease. Nature Reviews Neurology 6: 250–257.
- Brundin P et al. (2010). Prion-like transmission of α-synuclein. Nature Reviews Molecular Cell Biology 11: 301–307.
- Kalia LV, Lang AE (2015). Parkinson’s disease. Lancet 386: 896–912.
- Sampson TR et al. (2016). Gut microbiota regulate motor deficits and neuroinflammation in a model of Parkinson’s disease. Cell 167: 1469–1480.
- Surmeier DJ et al. (2017). Parkinson’s disease is not simply an age-related neurodegenerative disorder. Neuron 97: 1072–1090.
- Shahnawaz M et al. (2020). Discriminating Parkinson’s disease from other synucleinopathies by α-synuclein seed amplification. Nature 578: 273–277.
- Anderson JP et al. (2020). α-Synuclein seed amplification assay as a diagnostic biomarker. Nature Communications 11: 543.
- Poewe W et al. (2020). New therapies for Parkinson’s disease: disease-modifying and symptomatic treatments. Nature Reviews Drug Discovery 19: 671–697.
- Espay AJ et al. (2020). Reevaluating protein aggregation in Parkinson’s disease. Movement Disorders 35: 185–189.
- Ruffmann C, Del Tredici K (2020). Braak staging revisited. Acta Neuropathologica 140: 1–21.
- Sardi SP et al. (2020). GBA mutations and Parkinson’s disease: mechanisms and therapy. Annual Review of Neuroscience 43: 479–501.
- Bloem BR et al. (2021). Parkinson disease. Nature Reviews Disease Primers 7: 52.
- Stoker TB et al. (2022). Parkinson’s disease pathogenesis: mitochondrial–lysosomal interplay. Cell Metabolism 34: 377–398.
- Pagano G et al. (2023). Biomarkers in Parkinson’s disease: recent advances. Brain 146: 12–36.
- Chen F et al. (2023). Gene therapy approaches for Parkinson’s disease. Nature Reviews Neurology 19: 211–229.
