Kıl, aslında ölü bir protein yapıdır. Canlı olan tek kısım, derinin altındaki folikül — yani kılı üreten hücre topluluğudur. Kılın kendisi, keratin adı verilen sert bir proteinden oluşur ve uzadıkça incelen bir yapıya sahiptir. Dipleri kalın, uçları incedir. İşte bu basit geometrik gerçek, mitin en büyük destekçisidir.
Bir kıl jiletle kesildiğinde, uç kısmındaki incelme ortadan kalkar. Kıl, köküne yakın bir yerden — yani en kalın çapına sahip olduğu bölgeden — kesilir. Bu kesim iki şekilde gerçekleşebilir:
Birinci Senaryo: Jiletin açısı, kılı sivri uçlu bir sopa gibi keser. Kılın ucu, doğal incelmesi yerine, kalın tabanından kesilir. Bu sivri uçlar, ışığı doğal kıl kalınlığı kadar dağıtamaz; dolayısıyla kıl, optik olarak daha koyu ve yoğun görünür.
İkinci Senaryo: Kıl, gövdesi yatay olarak kesilir. Derideki por (gözenek) içinde yatay duran bu kıl parçası, tepeden bakıldığında simsiyah bir leke gibi görünür. Sanki ciltte daha fazla kıl varmış gibi bir sıklaşma algısı yaratır.
Ancak bu durum tamamen geçicidir. Kıl uzamaya devam ettikçe, incelmiş uç kısmı tekrar ortaya çıkar. Kıl, başlangıçtaki 5 milimetrelik uzunluğuna geri döndüğünde, kesilmemiş halinden ayırt edilemez hale gelir. Çünkü yeni çıkan kıl, zaten önceki kılın devamıdır; ayrı bir varlık değildir.
Ayrıca, traş edildikten sonra çıkan sakalın daha koyu renkte görülmesinin bir başka nedeni daha vardır: güneş açması (sun bleaching). Uzun süre güneş ışığına maruz kalan kıl uçları, melanin pigmentleri parçalanarak açılır. Traş edilen kılın yeni çıkan kısmı ise henüz güneşe maruz kalmamıştır ve doğal, daha koyu rengini korumaktadır. Bu, kılın fizyolojisinde bir değişiklik değil, sadece bir çevresel koşul farkıdır.
Son olarak, traş sonrası kılın ele daha sert gelmesi, jilet bıçağının kılı açılı keserek sivri uçlar bırakmasından kaynaklanır. Doğal uzayan kılın ucu, sürtünme ve hava koşullarıyla yuvarlaklaşır; traş edilen kılın ucu ise keskin kalır. Bu, kılın yapısal bir değişimi değil, sadece bir geometrik sonuçtur.