FAKİR ANNELER KIZLARINA YATIRIM YAPIYOR

harem2

Başlık garip gelebilir; ama araştırmanın sonucu tam olarak da böyle. Tabi buradaki “yatırım yapma” biyolojik bir yatırımı kastediyor ve evrimsel antropolojik bir hipoteze işaret ediyor.

Eski Türk filmlerinin bazı klişelerini hatırlayalım:

Kızlar ağa ile ya da zengin bir çocuk ile evlendirilmeye çalışılır. Kimi zaman sevdiği adam sırf fakir diye kız verilmez. Ya da tam tersi: Zengin çocuk fakir kızı sever, ama babası kızdan ve ailesinden şüphelenir. Kızlarına “zengin bir koca bul” diyen anneler de vardır hatta.

Bir de tarihi düşünün: Osmanlı padişahları pek çok kez evlenmişlerdir ama saraya ortak bir aile çıkmaması için evliliklerini Türk ailelerin kızlarıyla yapmamışlardır. Başka coğrafyalarda başka çağlarda kızını bir prens ya da hakanla evlendirerek o prensin, hakanın ülkesinden koruma, imtiyaz alan devletlere de rastlayabiliriz.

Tamam, kabul ediyorum, varsayımsal konuşuyorum belki ama ben bunu söyledim diye bana kızmayın. “Kız verme” aracılığıyla sosyal statü değişimi özellikle ataerkil ve çok eşliliğin yaygın olduğu toplumlarda rastlanan bir gerçek. Peki… Sizce bu durum kız ve erkek doğum oranlarına etki edecek evimsel bir gelişime sebep olmuş mudur?

1970’li yıllarda kızıl geyiklerin beslenme olanakları ile kız/erkek yavrulamaları arasında bir ilişki olduğunu düşünen araştırmacılar beslenme olanakları zayıf olan kızıl geyiklerin dişi yavruladığını, ve olanakları iyi olan kızıl geyikler için de tersinin geçerli olduğunu, yani daha çok erkek yavruladığını buldular. Buna bir açıklama getirmek isteyen ekolojist Robert Trivers ve matematikçi Dan Willard, 1973’te kendi isimleriyle Trivers-Willard hipotezi olarak anılan hipotezi ortaya attılar ve “yoksul aileler kız çocuğuna, zengin aileler erkek çocuğuna yatırım yapıyor olabilir, çünkü kız çocuğu yoksul aile için statü değiştirme şansı yaratır” dediler (1). Başka bir deyişle evrimsel seçilim sürecinde kızlarına iyi “yatırım” yapabilmiş olan ‘güçsüz’ aileler, kızlarının güçlü bir aileye gelin olma yoluyla statü değiştirerek hayatta kalma olasılıklarını arttırıyor ve bu sayede nesillerini sürdürüyor. Bu da dişi yavru sahibi olan ve üstelik ona iyi yatırım yapabilen ailelerin soy devamlılığı konusunda bir avantaja sahip olması anlamına geliyor.

Trivers ve Willard’ın bu hipotezi önce bazı başka gözlemsel çalışmalarla desteklendi. Statünün farklı anlamlar ifade ettiği farklı türlerde ise varyasyonlar arandı. Nitekim makaklar üzerine yapılan bir çalışmada da benzer bulgulara rastladılar: Baskın olmayan makak dişilerinde dişi yavrulama oranı yüksekken, baskın makak dişilerinin ise daha çok erkek yavrusu oluyordu. 2001 yılında Larson ve arkadaşları ise Trivers ve Willard’ı biyolojik bulgularla desteklediler. Araştırmacılar büyükbaş hayvanlarda kanda dolaşan yüksek seviye glukozun erkek blastosistlerin hayatta kalma şansını arttırdıklarını bularak Trivers ve Willard hipotezinin biyolojik mekanizmasını örneklendirdiler (2).

Trivers-Willard’ın hipotezi, özellikle erkeklerin çok eşli olduğu türler/toplumlar için ortaya atılmıştı. Hipoteze göre bu türlerde zengin erkekler pek çok eş sahibi iken, fakir erkekler ya bir eşe sahiptir, ya da hiç eşleşemez. Öte yandan zengin erkekler pek çok dişiyle eşleşirler. Dişiler, yoksul ailenin statü değiştirme ya da hayatta kalabilmesi için anahtar rolü oynar.

2006 yılında Hindistan’daki 1.1 milyon hanede yapılan bir araştırma annelerin eğitim durumu (dolayısıyla da statü) ile erkek çocuk sahibi olma arasındaki ilişkiyi ortaya koydu. 2007 yılında Columbia Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, 48 milyon doğumu ve 310.000 çocuk ölümünü masaya yatırdılar ve evli, iyi eğitilmiş ve genç annelerin daha çok erkek çocuk doğurduğunu, erkek bebek ölümlerinde ise evlenmemiş, genç annelerin öne çıktığı sonuçlarına ulaştı (ancak bu çalışmanın çok güçlü ilişkiler ortaya koyduğunu düşünmüyorum; zira ABD toplumu erkeklerin birden fazla kadınla evlenmelerine izin verilen bir toplum değil). Zira Trivers-Willard’ın varsayımları geçerli olmadığında sonuçlar tutarsız da olabiliyor. Sözgelimi Cameron ve Dalerum, Forbes’un milyarder listesi için de aynı şeyin geçerli olup olmadığına baktılar: Ortada bir ilişki yoktu (3).

Haziran ayında yayınlanan bir çalışma, Trivers-Willard’ın hipotezini insan türü için de doğrular nitelikte. American Journal of Physical Anthropology dergisinde yayınlanan, Michigan Eyalet Üniversitesi’nden Masako Fujita liderliğinde yürütülen çalışma, erkeklerin çok eşli olduğu Kenya kasabalarında 83 anneden alınan süt örnekleri üzerine yapılan bir incelemeyi içeriyordu (4)(5).

Nature dergisinde de yayınlanan araştırmanın sonuçları ilgi çekici: Yoksul annelerin kız çocukları olduğunda verdikleri süt, erkek çocukları olduğunda verdikleri sütten besin değeri ve yağ içeriği açısından daha zengindi.

Kanımca Fujita’nın çalışması daha pek çok topluma uygulanarak enteresan bulgulara ulaşılabilir. Özellikle Türkiye’de bu durumun nasıl olduğunu da merak etmiyor değilim.

Notlar:

(1) İlgili yayın: Trivers, R.L., & Willard, D.E. (1973). Natural selection of parental ability to vary the sex ratio of offspring. Science, 179: 90–92.
(2) Larson, M. et al. (2001). Sexual Dimorphism among Bovine Embryos in Their Ability to Make the Transition to Expanded Blastocyst and in the Expression of the Signaling Molecule IFN-τ. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America. 98:17; 9677–9682
(3) http://www.plosone.org/article/info:doi/10.1371/journal.pone.0004195
(4) Anthropology: Rich milk for poor girls. Nature, 07 June 2012
(5) İlgili yayın: Masako Fujita, Eric Roth, Yun-Jia Lo, Carolyn Hurst, Jennifer Vollner, Ashley Kendell. In poor families, mothers’ milk is richer for daughters than sons: A test of Trivers-Willard hypothesis in agropastoral settlements in Northern Kenya. American Journal of Physical Anthropology, 2012

Kaynaklar: 

  1. Açıkbilim
  2.  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2012/06/120621113339.htm
  3.  Wikipedia
  4. http://academiccommons.columbia.edu

1000 YAŞINDAKİ ALMANYALININ AĞZINDAKİ GENOMLAR

Zaman: 2013 Nisanı. Amerikan Fiziksel Antropoloji yıllık toplantısı. Akşam.
Yer: Tennessee eyaletinin Knoxville şehrinde bir salaş bar.
Kim: Yeni yetme genetik antropologlar.

Hepimiz Tina’nın (Christina Warinner) etrafında toplanmış, onu sabırla cevap verdiği bir soru yağmuruna tutmuştuk. Bir-iki saat önce Tina, eski kemiklerde çok iyi korunan bir yapı olan diş plağından hem kemiğin ait olduğu insanın, hem de o plakta hapsolmuş bakterilerin DNA’sını çok iyi bir kalitede elde ettiğini iddia eden bir konuşma vermişti. Bu bulgular çok yeni idi ve de daha sonuçları analiz etmeye fırsat bulamamıştı Tina. Ancak, son yılda yaptıkları replikasyon ve kalite kontrol deneyleri, çıkarılan DNA’ların otantik (yani gerçekten eski örneklernden çıkmış) ve kapsamlı (yani eskiyi genel anlamda temsil eden bir yapıda) olduğunu ortaya koyuyordu. Eğer bulgular tekrarlanabilirse, binlerce yıl önce yaşayan insanların, hayvanların ve hatta belki Neandertallerin hangi hastalıklarla cebelleştiklerini, ağızlarında hangi bakterilerin yaşadığını,neler yediklerini öğrenebilecek ve belki daha bir çok başka bilgiye ulaşabilecektik. Hepimiz çok heyecanlanmıştık. Ancak Tina’nınki gibi çok şey vaadeden ancak sonrasında fos çıkan bir çok çalışmadan dilimiz yandığından kafamızda kuşkular vardı. O yüzden ardı arkası kesilmeyen bir soru yağmuruna tutmuştuk Oklohama Üniversitesi’nde kendi laboratuvarını kurmaya hazırlanan Tina’yı.

Click here to display content from TED.
Learn more in TED’s privacy policy.

Gerçekten de yaklaşık 1 sene kadar sonra Tina’nın makalesi en prestijli genetik dergisi olan Nature Genetics’te yayınlanmıştı. Makalenin içeriği Tina’nın önceki sene anlattıklarını ve hatta daha fazlasını içeriyordu. Fakat size bu içeriği anlatmadan önce mikrobiom ve metagenom kavramlarını biraz irdelemek istiyorum.

 

Metagenom ve mikrobiom

Metagenom bir örnekte bulunan tüm DNA moleküllerinin, özel bir zenginleştirme veya filtre yapılmadan dizilenmesi olarak tanımlanabilir. Örneğin bir insanın tükürüğünden örnek aldığımızda, o insanın DNA’sı ile birlikte, binlerce (evet binlerce) değişik tür mikroorganizmanın (mikrobiom) ve çiğnenmiş yemeklerden kalmış hayvan ve bitkilerin DNA’ları da örneklenmiş oluyor. Yeni nesil DNA dizileme yöntemleri ile bu DNA’ların temsil ettiği değişik organizmaları, bu organizmaların hangi oranda bulunduğunu ve bu organizmalar arasındaki genetik ilişkileri bulmak mümkün.

Şekil 2. İnsan bağırsağında yaşayan mikroorganizmalardan Enterococcus faecalis. (Fotoğraf: ABD Tarım Bakanlığı)

Şekil 2. İnsan bağırsağında yaşayan mikroorganizmalardan Enterococcus faecalis. (Fotoğraf: ABD Tarım Bakanlığı)

İnsan metagenomunu inceleyen yeni çalışmalar karşımıza inanılması güç, muazzam bir bir tablo ortaya çıkarıyor. Bugün biliyoruz ki, örneğin, vücudumuzda insan hücrelerinin sayısından on kat daha fazla, trilyonlarca mikroorganizma yaşamakta (Şekil 2). Bu küçük hücreleri toparlayıp tartabilsek, kilolarca biyokütle oluşturacaklar. Yine artık açık olarak görmekteyiz ki, insan evrimi le bu küçücük organizmaların evrimi birbiri ile bağlantılı. Çoğu bize zarar vermeden ve hatta hayat döngümüzün vazgeçilmez parçaları olarak bağırsaklarımızda, midemizde, derimizde, ağzımızda ve bir çok başka organımızda yaşamakta. Bu muazzam çeşitliliğe ev sahibi olan bizlerle birlikte, bu mikroorganizmalar karmaşık, dinamik bir ekosistem oluşturmakta. Bugün yine biliyoruz ki doğumumuzda bizimle olan bu mikroorganizma ekosistemini ve hayatımızın sonuna kadar, değişerek bizimle kalıyor.

Yeni çalışmalar gösteriyor ki, bu ekosistemin dengesi sağlığımız için çok önemli. Bu ekosistem, sindirim ve bağışıklık sistemimizin vazgeçilmez parçaları. O kadar ki, bu mikroorganizmaları kaybetmemiz, ölüme götürüyor. İçtiğimiz sigara, yediğimiz yemekler, içteğimiz suya göre insandan insana değişiyorlar. Ekosistemdeki dinamikler obeziteden, kansere kadar bir çok hastalıkta değişiklik gösteriyor, daha tam anlamadığımız ama gözlemleyebildiğimiz bir rol oynuyorlar. Bu önemli ekosistemin içinde, çok önemli hastalıklar yaratabilecek mikroplar da olabiliyor. Bağışıklık sistemimizin ve bu vücudumuzda yaşayan ekosistemin dinamiklerinin değiştiği zamanlarda ortaya çıkıp çok önemli hastalıklara yol açabiliyorlar. Kısaca bu ekosistem biyolojimizin bir çok katmanında etkili. Dolayısı ile metagenom çalışmaları, genomik biliminin en önemli alt-dallarından biri olma yolunda hızla ilerliyor.

 

Ortaçağda ağız metagenomu

Tina’nın çalışmasına gelince, aslında normal bir mikrobiom çalışması. Tek farkı, bu çalışmanın 10.000 senelik bir örnek üzerinde yapılması. Bunu mümkün kılan ise genelde fiziksel antropologların hiç ilgilenmedikleri ve de dişçilerden her ziyaretimizde bir araba laf işitmemize neden olan tartar. Tartar tükürükteki minarellerin diş diplerinde birikmesinden oluşan yapıya denmekte. Son yıllardaki çalışmalar gösteriyor ki, tartar oluşumu sırasında o anda ağız içinde olan parçacıkların bir kısmı bu yapının içinde hapsolmakta. Tartar bir anlamda, ağız içindeki bakterilerin, yemek parçalarının ve ağız içinde dolaşan insan hücrelerinin binlerce yıl korunduğu bir sığınak (Şekil 3). İşte Tina ve birlikte çalıştığı arkadaşları tartarda hapsolan hücrelerin DNA’sını çıkarmayı ve dizilemeyi başarmış, bin sene önce yaşamış insanların metagenomu elde etmişlerdi.

Şekil 3. (A) Bir Ortaçağ Avrupalısının çene kemiği, dişleri ve tartar, (B) soldaki resimdeki dikdörtgen içinde kalan dişin büyütülmüş hali.

Şekil 3. (A) Bir Ortaçağ Avrupalısının çene kemiği, dişleri ve tartar. (B) soldaki resimdeki dikdörtgen içinde kalan dişin büyütülmüş hali. (Christina Warinner Laboratuvarı sitesinden izinle alınmıştır.)

Bu geç Ortaçağ Almanyalıları, Kutsal Germen İmparatorluğu’nun tebaası olmalıydılar. O zamanın günümüze göre çok daha kötü olan hijyen koşullarını gözününe aldığımızda, ağız sağlıklarının çok kötü olması beklemekteydi. Gerçekten, metagenom çalışması bugünde dişeti hastalıklarının baş sebebi olan ve ‘kırmızı kompleks’ olarak bilinen, bakteri gruplarının Ortaçağ Avrupalılarında bol miktarda ve sağlıklı modern insan ağzından daha fazla miktarda olduğunu ortaya çıkarmıştı. Bu beklenen sonuç dışında, bugünkü ağız mikrobiomu ile uyuşan ve uyuşmayan binlerce başka tür bakteri de ortaya çıkarılmıştı bu antik ağızlardan.

Dahası, Tina ve arkadaşları, bir adım daha atıp, diş tartarlarında hapsolan proteinleri kütle spektrometrisi’ tekniği ile incelemişler ve antik ağızlarda günümüzü insanı ağzından çok daha fazla bir şekilde iltihaplanma ile ilişkili bir çok proteinin salgılandığını gözlemlemişlerdi. Ancak, en enteresan ve beklenmeyen bulgulardan birisi, antibiotiğe dayanaklı bakteri genlerinin gözlemlenmesi olmuştu. Görünüşe göre, antibiyotiğe dayanıklılık gösteren genetik özellikler, bu ilaçların yaygın bir şekilde kullanılmasından önce ortaya çıkmıştı ve bu çalışmada Ortaçağ Avrupalılarında bu özelliklerin bir kısmını saptayabilmişlerdi.

Tina ve arkadaşlarının, 1000 senelik metagenomdan çıkardıkları bir başka bilgi de, bu insanların yedikleri yemeklerden kalan genetik parçalardı. Bu genetik parçalar domuz, koyun, lahana ve buğdayınkine tekabül ediyor ve Almanya’da yaşayan insanların son bin senedir yemek kültürlerinde (ne yazık ki!) bir değişiklik olmadığına işaret ediyordu.

Bu çalışma 1000 sene öncesinin hayatına açılan bir pencere olmuş, bir çok enteresan bilgi vermiş ama daha önemlisi, diğer benzer çalışmalarla beraber metodoloji olarak yepyeni bir genetik antropoloji alt dalı ortaya çıkarmıştı.

 

Daha zengin bir genetik antropoloji

2013 yılı genetik antropoloji için sönük bir yıldı. Genetik antropoloji, 90’lar ve 2000’lerde anneden (mitokondri) ve babadan (Y kromozomu) geçen genetik işaretleri çalışan, benim de dahil olduğum bir akademik grup tarafından domine edilmişti. Bu çalışmalar bahsedilen genetik işaretleri kullanarak toplumların birbiri ile olan tarihsel ilişkilerini, olası göç yollarını ve geçmişteki nüfus küçülmelerini ve patlamalarını ortaya çıkarmaya çalışmakta. Daha önemlisi, bulunan genetik çeşitliliğin ve tarihsel dinamiklerin dillerde, arkeolojik kalıntılarda ve kültürel öğelerde diğer antropologlar tarafından gözlemlenen farklılıklarla bağdaştırmak üzerine yoğunlaşmaktaydı. Ancak, 2005’ten başlayarak anneden ve babadan geçen genetik işaretler üzerinden yapılan çalışmaların önemli eksiklikleri, çoğunluğu antropolog olmayan, daha çok tıbbi veya matematiksel genetikle ilgili ekipler tarafından bulunmuştu. Konuştuğum ünlü bir genetik antropolog olan Anne Stone, antropologların durumunun parazitlerinkine benzediğini ve medikal genetiğin evrimsel, kültürel ve tarihsel bağlamdan yoksun olarak üretilen verilerini kullanarak önemli işler yapılabileceğinden dem vurmuştu. Anne parazitler üzerine çalıştığından ve onların evrimsel olarak çok başarılı ve enteresan varlıklar olarak gördüğünden, aslında kötü bir şey demek istememişti. Ancak, bu parazit benzetmesi bana yine de dokunmuştu.

2014 yılında, Kanada’nın Calgary şehrinde gerçekleşen Fiziksel Antropoloji Kongresi, geleneksel yöntemlerin ötesine geçen onlarca heyecanlı konuşmaya ev sahipliği yapmıştı içinde barındırıyordu. Anlaşılan, Tina ve arkadaşlarının çalışması genetik antropolojinin bir rönasansın eşiğinde olduğuna bir alametti. Geleneksel genetik metodların ve işaretlerin bir adım ötesine gitmeye cesaret eden bilim insanları, yepyeni heyecanlı yolculuklara çıkmaktalar. Önümüzdeki on yıl bizi şaşırtacak bir çok antropolojik buluşa gebe.

 

Kaynaklar ve ek okumalar

  • AçıkBilim
  • C. Warinner vd., 2014. Pathogens and host immunity in the ancient human oral cavity. Nature Genetics 46:336. (Araştırma makalesi)
  • I. Cho, M. Blaser, 2012. The human microbiome: at the interface of health and disease. Nature Reviews Genetics 13:260. (Metagenom ile ilgili derleme makalesi)
  • V. M. D’Costa vd., 2011. Antibiotic resistance is ancient. Nature 477:457. (Antik anibiyotik direncine dair makale)

Dilimlenmiş Et İnsan Evrimini Nasıl Yönlendirdi?

Bir şempanzenin hayatının en sıkıcı kısmı herhalde çiğnemektir. Primat kuzenlerimiz, günde 6 saatlerini yedikleri meyveleri gıcırdatarak çiğnemeye ayırıyor ve tabii ki bunu da daha eski atalarımızın da benzeri olan büyük dişleri ve koca çene yapıları ile yapıyorlar. Madem durum bu, o halde neden bizim dişlerimiz ve çenelerimiz çok daha küçük? Yeni bir çalışma basit taş aletlerin et kesmek ve dilimlemek, veya sert sebze köklerini ezmek üzere geliştirilmesine dikkatleri çekerek, bu yolla son dönem atalarımızın sonunda konuşma yeteneği kazanmaya varacak şekilde çene ve ağız yapılarının evrimleştiğini öne sürüyor.

Harvard  Üniversitesi’nden evrimsel antropolog Daniel Lieberman’a göre, modern insanların çiğneme işine çok az zaman ayırmasının sebebi atalarımıza göre çok daha kaliteli diyetlere sahip olmamızdır. Şempanzeler çoğunlukla meyve tüketerek hayatta kalırken, insanlar daha fazla besin değeri ve enerjiyi içinde barındıran eti daha yoğunlukla tüketmektedir. (Şempanzeler de et tüketebilmektedir ancak temel beslenme listelerinde insanlarınkine benzer biçimde et bulunmamaktadır.) Bugüne geldiğimizde ise, pişirme işlemleri sayesinde eti hem yemek hem de sindirmek çok daha kolaylaşmıştır ancak Lieberman’a göre atalarımız pişirmeyi öğrenmelerinden çok daha önce et tüketimine başlamışlardı. Örneğin atalarımızın ─dik duran apeler, homininler─ et yediğine dair kanıtlar2.5 milyon yıl öncesine dayanıyor ne var ki pişirme işlemlerinin yaygınlaşmasına dair kalıntılar 500.000 yıldan daha öteye geçemiyor.

Pişirmeyi Öğrenmeden Önce İnsanlar Ne Yapıyorlardı?

Bu sorunun cevabı başka bir evrimsel inovasyonun geliştirilmesine dayanıyor olabilir: Taş aletler. Çünkü basit taş aletlerin geliştirilmeye başlanması ile, homininlerin et tüketimine adapte olması yaklaşık olarak aynı zamana denk geliyor. Lieberman, yine Harvard’dan başka bir evrimsel antropolog olan Katherine Zink ile işbirliği yaparak, bahsi geçen taş aletlerin homininlerin yiyebildikleri yemek çeşitlerini nasıl etkilemiş olabileceğini incelemeye koyuldu.

Zink’e göre, düşünebildiğimiz en basit formuyla besinleri işlemeye başladık. Patates ve pancar gibi kökleri, püre haline gelecek biçimde ezdik; etleri ise dilimledik ya da daha basitçe keserek parçalara ayırdık. Araştırmacılar buna dayanarak, gönüllü olan insanların yüzlerine elektrotlar bağlayarak; farklı biçimlerde hazırlanmış et ve sebzeleri çiğnemeye harcadıkları zaman ve enerjiyi ölçtü : çiğ ve işlem geçirmemiş, çiğ ve bahsi geçen yöntemlerle işlenmiş ve son olarak pişmiş et ve sebzeler.

Araştırma ile ilk sırada keşfedilen şey; çiğ eti yemenin insan ve hatta şempanze benzeri dişler ile neredeyse imkansız olduğuydu. Modern büyükbaş hayvanlar üretilirken, etlerinin daha yumuşak olması tercih edildiğinden buna göre üretiliyorlar. Bu sebepten dolayı araştırmacılar, ilk homininlerin yediği sertlikteki eti taklit edebilmek için çiğ et olarak keçi eti kullandılar. Metodu kendi üzerinde de deneyen Lieberman keçi etini çiğ yemenin hiç de hoş olmayan bir deneyim olduğunu belirtiyor ve ekliyor : “Çiğniyorsunuz, çiğniyorsunuz, çiğniyorsunuz ve çiğniyorsunuz ancak hiçbir şey olmuyor.” Esprili de olsa bu açıklama insan dişlerinin çiğ eti yutabileceğimiz küçüklükte parçalara ayırmak için yeterli olmadığını gözler önüne seriyor. Şempanze dişleri de et çiğnemek için benzer şekilde yetersiz. Doğal olarak, şempanze benzeri diş ve ağız yapıları olan erken dönem atalarımız için de et yemek bu denli zaman ve enerji kaybına sebep olan bir süreçti.

Dilimleme, ister bir bıçak ile ister keskin bir taşla gerçekleştirilsin, tüm bu olumsuz durumu tersine çevirebiliyor. Bu aletler ile, homininler bir anda esnek iskelet kaslarını küçük parçalara ayırarak ağızlarına atmaya ve onları daha kolay çiğneyerek yutmaya ve hatta daha kolay sindirmeye başladılar diyebiliriz. Ezmek de, yüksek lifli kök sebzeler için benzer bir etki yaratıyor. Zink’in yaptığı açıklamaya göre; en basit haliyle etleri dilimlemek ve sebzeleri ezmek, bir hominin için gerçekleştirdiği çiğneme sayısını %17 oranında azaltmaya yetiyordu. Evrimsel anlamda önemine bakılacak olursa, bu denli bir kazancın, bir sene içinde neredeyse 2.5 milyon daha az çiğneme hareketine ihtiyaç duyulması anlamına geldiği görülecektir.

Araştırmalarının detaylarını ve bulgularını Nature dergisinde yayımlayan Zink ve Lieberman, yukarıda bahsi geçen azalmanın, cinsimiz olan Homonun ilk üyelerinin daha küçük çene ve dişler geliştirmeye başlamaları için yeterli olduğunu açıklıyor. Bir kere bu süreç başladığında ve çiğnemeye bu kadar çok zaman-enerji harcamaya gerek kalmadığında, uzun çeneler ve büyük dişler bir avantaj olmaktan çıkmaya başladı. Bununla birlikte işlemekte olan doğal seçilim başka özellikleri öne çıkarmaya ve üretmeye başladı.

Mevcut araştırma; diş ve çene yapılarındaki değişimi yönlendiren şeyin pişirme olduğunu öne süren hipoteze de bir anlamda meydan okuyor. Zink ve Lieberman, makalelerinde; bilinen ilk pişirme işlemlerine dair arkeolojik kanıtların bir milyon yıllık olduğunu ve ancak 500.000 yıl öncelere gelindiğinde yaygınlaştığını gösteren araştırmalara atıfta bulunuyor. Ancak aynı üniversitede biyolojik antropolog olarak görev yapan Richard Wranghman; arkeologların pişirme izleri veya ateş yakma düzenekleri keşfedememiş olmalarının bilinenden daha önce de ilk homininlerin ateşi pişirme için kullanmadıklarını göstermediğini belirtiyor. Yine bununla birlikte Wranghman, 1.9 milyon yıl öncesinde görülmeye başlanan bir özellik olan daha küçük çiğneme araçlarının (diş ve çene) ve özellikle daha küçük sindirim sisteminin evrimleşmesinin açıklanmasında tek başına dilimleme ve ezmenin yeterli olmayacağını düşünüyor.

Lieberman ve Zink genel anlamda pişirmenin önemini göz ardı etmediklerini, onun yerine daha çok süreci iki aşamalı olarak gördüklerini açıklıyor: Ezmek ve dilimlemek evrimsel olarak daha küçük çene, diş ve sindirim sistemi gelişimini uyardı ve pişirme işlemi de bu süreci devam ettirip, geliştirdi. Her şeye rağmen kesin olan bir şey var, modern insanlar olarak bizler çiğ keçi eti ile hayatta kalamayız, eninde sonunda onu dilimlememiz gerekecek.

 


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Katherine D. Zink & Daniel E. Lieberman Impact of meat and Lower Palaeolithic food processing techniques on chewing in humans Nature (2016) doi:10.1038/nature16990 Received 07 August 2015 Accepted 11 January 2016 Published online 09 March 2016

İsa Peygamberin En Gerçekçi Portre Çizimi

Görsellerdeki fotoğraflardan ilki, MÖ 2-7 yılları ila MS 30-33 yılları arasında yaşadığı İsa peygamberin, “adli antropoloji” adı verilen bilim sahasından elde edilen veriler çerçevesinde bugüne kadar çizilmiş en gerçekçi resimlerinden birisini gösteriyor. İkincisi ise, daha “klasik” İsa çizimlerinden birisi…
Her ne kadar antik zamanlarda yaşayan isimler her olduklarından “modern” çiziliyorlarsa da, dönemin şartları göz önüne alındığında bu tür çizimlerin gerçekçiliği son derece düşük gözüküyor.
Manchester Üniversitesi’nden emekli tıbbi ressam Richard Neave tarafından yaratılan bu gerçekçi çizim, İsa’nın da yaşamış olduğu Kudüs’ten o döneme ait çıkarılmış kafataslarını çıkarıp X-Işınlı Tomografi kullanarak dilim dilim haritalandırılması sonucu ortaya çıktı. Daha sonra, bir bilgisayar yardımıyla bu kafatası yapısına uygun bir şekilde deri ve et giydirildi. Bilgisayar, insan anatomisini dikkate alarak bu işlemi gerçekleştirdi. Son olarak, ressamın katkılarıyla, dini metinler, anlatılar ve bazı tarihi kayıtlardan yola çıkarak en olası görünüm tamamlandı ve böylece İsa’ya ait en gerçekçi çizime kavuşuldu.
Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynak: NAIJ