Bizi İnsan Yapan Yemek Pişirmek Olabilir Mi?

Araştırmaya göre, 1.8 milyon yıl önce başlayan beynimizdeki hacimsel büyüme yemekleri pişirmemizle alakalı. Eğer bugün sıcak bir şey yemediyseniz, yemeniz akıllıca olur. Tıpkı atalarımızın da öğrendiği gibi…

İlk insan türü olarak düşünülen Homo erectus yemek pişirmeyi öğrendi ve beyin hacmi 600.000 yıllık bir süreç sonunda iki katına çıktı. Aynı boyutlardaki primatlar (goriller, şempanzeler ve diğer büyük kuyruksuz maymunlar eski ilkel yemek düzenlerine devam edenler) ise böyle bir gelişme gösteremedi. Çalışmanın ortak yazarı ve Rio de Janeiro Federal Üniversitesi Biyomedikal Araştırmalar Enstitüsü’nden sinirbilimci Suzana Herculano-Houzel şöyle söylüyor:
“Ateşi kontrol etmekten çok, ateşi yemeklerimizi pişirmek için kullanmamız bizim asıl insan oluşumuza izin veren gelişmeydi.”
King Kong İçin Yetersiz Yemek Rejimi
Herculano-Houzel ve meslektaşı Karina Fonseca-Azevedo primatların beyin ve beden ağırlıklarını ölçtüler. Ardından primatların aldıkları kalorileri ve yemek yerken harcadıkları zamanı karşılaştırdılar. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde sonuçlar, alınan kalori ve vücut ağırlığı arasında doğru orantı olduğunu gösterdi. Bir başka tabirle, ağırlığı fazla olan çok da yemek yiyordu.
Ancak bir günün sınırlı saat sayısı yüzünden primatların da hacimsel büyümelerinin de bir sınırı vardır. Örnek olarak, goriller en ağır primatlardır. Buna rağmen kısıtlı besin olanaklarından, besin bulma zamanından ve bitkisel besinleri çiğneme ve sindirme sürecinin uzunluğundan dolayı günde sadece 10 saat yemek yiyebilirler. Bu yemek rejimi maksimum 200 kilogramda böyle sonuçlanır. Herculano-Houzel’e göre bu yemek rejimiyle, “King Kong var olamaz.” Eğer var olsaydı bile, beyni görece küçük olacaktı. Pahalı Doku Hipotezine göre bunun nedeni beyin maddelerinin beden ağırlığından daha fazla kaloriye mal olmasıdır.
Ek olarak araştırma takımının raporlarına göre,  goriller asla kendi büyük bedenleri ve beyinleri için gereken pahalı dokulara yetecek kadar yeterli beslenemezler. Herculano-Houzel’e göre “insansı maymunlar asla hem bedenlerine hem de beyinlerine yetecek kadar beslenemezler.”
İnsanlar da böyledir. Ancak biz insanlar böyle bir evrimsel yol ayrımına geldiğimizde-kas gücü ve beden ağırlığı bir yana, beyin bir yana- fiziksel yöndense beyinsel yönü seçeriz. Bu gelişme ensefalizasyon olarak bilinir: sonuç olarak vücudumuzun göstermeyeceği kadar büyük beyinlere sahibiz. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan araştırma hakkında Herculano-Houzel şöyle söylüyor:
“Yemekleri pişirmek anahtar noktaydı. Isıtılmış yemeklerin %100’ü metabolizmada kullanılabilirken ilkel yemeklerin sadece %30-40’lık bölümündeki besinler enerji sağlayabiliyor. Yemekleri pişirmek ayrıca sert liflerin yumuşamasını, yemeğin tadının ortaya çıkmasını ve çiğneme ve sindirme sürecinin hızlanmasını sağlıyor. Fazla besin -ve gelişmiş yemek yeme deneyimi- tarih öncesi atalarımızın daha az süre besin aramasına yardımcı oldu ve kalorisel olarak daha az geri dönüş veren sert lifli bitkilerin çiğnenme süresinin azalmasına da yardımcı oldu.”
Evrim İleri mi Geri mi?
Bazı bilim insanları bunun beslenme açısından bir geri adım olduğunu düşünüyor. Tarih öncesi beslenmenin modern küçük hastalıklarla savaşma yolu olduğu fikrini destekliyorlar. İlkel beslenme yöntemi destekleyicileri, örnek olarak, yemeklerini pişirmiyorlar. Goriller gibi, düzenli bir şekilde ilkel yiyeceklerini ve sebzelerini yiyorlar.
Peki neden? Modern beslenme karşıtlarının bazıları, besinlerin 4°C sıcaklığın üzerinde ısıtılmasının yiyeceklerde bulunan enzimleri yok ettiğini düşünüyorlar-proteinleri sindirmemizi sağlayan moleküler yapılar işlenmiş gıdalarda yoktur. Diğerleri bu retrogresif (geriye dönük) diyetin -modern endüstriyel gıda üretim ve dağıtımında çıkan problemlerden dolayı- çevreye daha uygun olduğunu düşünüyorlar.Ve bazıları da 1-2 kilo vermek için ilkel gıdalarla besleniyorlar. Herculano-Houzel şöyle açıklıyor:
“Eğer sağlıklıysanız, bu berbat bir fikir. Tabii ki, çok hızlı kilo vereceksiniz-bütün gün yemek yiyip aç hissedersiniz. Ayrıca, pişmiş bir yemeğin tadı daha güzeldir.Maymunlar bile, ilkel yiyecek ve spagetti-köfte arasında seçim hakkı verildiğinde, her seferinde köfteyi seçiyor.”
Bunun sebebi düşük besin değerlerinin enerjisini üretmek için çok fazla enerji harcamanızın gerekmesi. Başka bir deyişle, aktif bir yaşama sahip olmak istiyorsanız, ilkel yemeklerle beslenmek zaman ve enerji gerektirir. Ama yüksek kalorili, anında yeme zevki tattıran yiyecekler de tehlikeli olabilir. Obezite, hipertansiyon, şeker hastalığı ve kalp hastalıkları gibi hastalıklar çok fazla işlenmiş şeker ve yiyecek yememizle bağlantılı.İnsanlar her seferinde köfteyi seçerek iyi yapmıyor.
Mağara Adamı Gibi Yemek Pişirmek 
Hunter-Gatherer.com’un yazarı John Durant şöyle söylüyor:
“Her yerde işlenmiş şeker ve yiyeceğin olduğu bu modern yaşam tarzına daha adapte olamadık. Bu kadar büyük sağlık sorunlarını bu kadar çok yaşamamızın nedeni bu.”
Durant bir başka retrogresif hareketin önderi: Paleo-diyet. İlkel besinciler gibi, onun diyet felsefesi de evrimsel besin zincirinde bir adım geri atmayı ve mağara adamları gibi beslenmeyi içeriyor. Bu aşçı yaşam tarzı-bolca et, taze organik meyve ve sebzeler, doğal yiyecekler, el değmemiş besinler- binlerce kalori verebilen, hazır, çabuk yenebilen modern yemeklerle çatışma içinde. Durant şöyle açıklıyor:
“Evrimsel biyolojiye göre avcı-toplayıcı olarak diğer beslenme şekillerine göre daha çok zaman geçirdik.Yani metabolizmamız neyi tanır ve iyice sindirir?En çok doğal atalarımızın beslenme şekillerine uygunuz.”
Paleodiyet, görece yeni bir diyet ve Durant’in diyetsel evrim konusundaki iddiaları bilimsel olarak ne doğrulandı ne de yanlışlandı.Birçok doktor süt ürünleri ve tahılları kesmenin önemli besin maddelerinin tehlikeli derecede eksikliğine yol açabileceği konusunda uyarılar yapıyor.Mağara adamları fit olabilir, ancak yaşam süreleri çok uzun değildi.  Buna rağmen Durant, Central Park’ta sıkça çıplak ayak koşan adam, “sadece ilkel yiyecek” diyetinin bir nebze aşırıya kaçmak olduğunu düşünüyor ve şöyle söylüyor:
 
“Olay tam olarak beslenme hakkında değil, sadece pişirmeye karşıyız.”
Bir Sonraki Yemeğimiz
Atalarımız gibi beslenmek aşırı yemekten dolayı oluşan hastalıklarımızı engelleyebilir, ama yemeklerimizi pişirmek, evrimimizi bu noktaya getiren eylemdir. Peki sıradaki adım ne? Ve evrimleşmek için hala yerimiz var mı? Herculano-Houzel’e göre var. İnsan beyin hacmi “sınırına ulaşmamış olabilir” diyor Herculano-Houzel. Sözlerini şöyle tamamlıyor:
“Son iki yüzyılda diyetimizdeki değişime bağlı olarak-daha iyi besinlere ulaşımımız sayesinde- vücut hacmimiz genişledi. Doğru bir diyetle beynimiz daha geniş hacimlere evrimleşebilir. Bu evrimleşmenin ne olduğuysa hala bir tat meselesi.”
Kaynak:
  • NatGeo
  • Suzana Herculano-Houzel The remarkable, yet not extraordinary, human brain as a scaled-up primate brain and its associated cost PNAS, Proceedings of the National Academy of Sciences June 26, 2012 vol. 109 Supplement 1 Edited by Francisco J. Ayala, University of California, Irvine, CA, and approved April 12, 2012 (received for review February 29, 2012)

Zika Virüsü Nedir, Belirtileri Nelerdir, Nasıl Bulaşır, Nasıl Korunulur?

Zika virüs, flavivirüs ailesinden bir virüs. 1947 yılında ilk kez, Uganda’nın Kampala bölgesinde yer alan Zika Ormanlarında, Rhesus maymunlarından izole edildi. Virüs birçok Afrika ülkesinden (Uganda, Tanzanya, Mısır, Sierra Leone, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Gabon), Asya ülkesinden (Hindistan, Malezya, Filipinler, Tayland, Vietnam ve Endonezya) ve Mikronezya’dan izole edildi.

Afrika, Amerika, Asya ve Pasifik ülkelerinde salgınlara sebep olan virüsün yayılmasını sağlayan vektör ise; genellikle sabah ve akşam saatlerinde aktif olan Aedes cinsi sivrisinek. Fakat virüsün kaynağının ne olduğu ise henüz saptanamadı.

Belirtiler

Zika virüsün inkübasyon periyodu (virüse maruz kaldıktan, belirtilerin ortaya çıkana kadar geçen süre), tam olarak net değil, ancak bu sürenin birkaç gün olduğu düşünülüyor (1). Hastalığın belirtileri deng virüs gibi, arbovirüs enfeksiyonları ile benzer (2). Yani aynı vektör sivrisinek hastalığı bulaştırmakta ve hastalıkların belirtileri benzerdir. Hatta bu virüsler, benzerlikleri ve aynı aileden olmaları sebebi ile serolojik testlerde çapraz reaksiyon verebilir (2). Zika virüs belirtileri; ateş, ciltte döküntüler, konjuktivit, kas-eklem ağrıları, halsizlik-kırgınlık ve baş ağrısıdır. Genellikle bu belirtiler 2-7 gün arasında değişebilir.

2013 ve 2015 yıllarında Fransız Polinezya’sı ve Brezilya’da görülen büyük salgın süresince, Zika virüse bağlı, nörolojik ve oto-immün komplikasyonların olduğu ulusal sağlık otoriteleri tarafından raporlandı (1).

Brezilya’da sağlık otoriteleri, Zika virüs enfeksiyonlarının artmasının yanı sıra, mikrosefali ile doğan bebeklerin de kuzeydoğu Brezilya’da arttığını belirtti. Yapılan araştırmalar sonucu, virüs ile mikrosefali oluşumu arasında bir ilişki olabileceği saptandı.

Fakat bu ilişkinin açıklığa kavuşabilmesi için ve nasıl bir ilişki olduğunun saptanabilmesi için daha çok çalışmaya ihtiyaç duyuluyor. Bunun yanı sıra diğer potansiyel nedenler de araştırılıyor.

Geçiş/Bulaş

Zika virüs, enfekte Aedes cinsi ve çoğunlukla tropikal bölgelerde mevcut olan Aedes aegypti isimli sivrisineklerin ısırması ile insana bulaşıyor. Aynı sivrisinek deng, chikungunya ve sarıhumma hastalıklarının da bulaşımında rol oynuyor.

İlk kez 2007 yılında Pasifik’ten virüse bağlı salgın raporu bildirildi. 2007 Yılında Fransız Polinezya’sından, 2015 yılında Latin Amerika ülkelerinden (Brezilya ve Kolombiya) ve Afrika’dan (Cape Verde) salgınlar bildirildi. Bunun yanı sıra Latin Amerika’da 13 ülkeden salgın bildirisi yapıldı.

Teşhis

Zika virüs, enfekte bireyin, kan örneğinden polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile teşhis edilir. Serolojik olarak virüsün tespiti çapraz reaksiyondan (diğer flavivirüsler ile) dolayı zor olabilir.

Korunma

Sivrisinekler ve yumurtalarının olduğu bölgeler, Zika virüs enfeksiyonları için büyük risk faktörleridir. Sivrisineklerin kaynağının ve insan-sivrisinek etkileşimini azaltılması ile korum-kontrol sağlanabilir. Açık renk giysilerin giyilmesi, mümkün olduğunca açıkta kalan vücut bölgelerinin azaltılması, ev için fiziksel bariyerlerin sağlanması (cam ve kapılara sineklik takılması), cibinlik altında uyunması gibi önlemler alınabilir. Bunun yanı sıra, su dolu olan kapların (kova, çiçek saksıları vs.) sularının temiz olduğundan ya da boş olduğundan emin olunmalı, böylece sivrisineklerin çoğalabileceği alanlar kısmen engellenebilir. Sağlık otoriteleri, salgın boyunca insektisit(böcek-sinek öldürücü) spreylerin uygulanmasını tavsiye etmekte.

Tedavi

Hastalık genellikle orta şiddette seyrettiğinden, virüse özel bir tedavi ve geliştirilmiş bir aşı henüz mevcut değil. Virüs ile enfekte kişilerin, bolca dinlenmesi, yeterli miktarda sıvı alması, ağrı ve ateşleri için de yeterli ilaç desteğini almaları gerekiyor. Semptomların ağır olduğu durumlarda mutlaka doktor desteği alınmalı.

Virüsün mikrosefali ile ilişkisi

2015 yılında Schuler-Faccini ve arkadaşlarının Brezilyada yaptığı bir çalışmada, Zika virüs enfeksiyonları ve mikrosefali arasındaki ilişkiyi incelendi. Çalışmaya göre 2015 yılının başlarında, Zika virüs salgını, Brezilya’da görülmeye başlandı ve virüsün Aedes cinsi sivrisineklerden bulaştığı bildirildi. Aynı bölgede Deng virüsünün de dolaşımda olduğu raporlandı. 2015 Eylül ayında yeni doğan bebeklerde mikrosefali gözlemlenmesi ile acil durum ilan edildi. Çünkü mikrosefali gözlenen bebeklerin çoğu, Zika virüsün görüldüğü bölgeden raporlandı. İki anneden amniyotik sıvı alındı ve Zika virüs izole edildi. Bebeklerin mikrosefali oldukları ultrason ile gözlemlendi. Daha sonra, 2015 yılının ağustos ve eylül ayları arasında 35 bebek mikrosefali ile doğdu. Bebeklerin anneleri, ya virüsün yayıldığı bölgede oturuyordu ya da o bölgeyi ziyaret etmişlerdi. Araştırmacı ekip, virüs ile enfeksiyon arasında bir ilişki olduğunu fakat bunun %100 olarak bildirilmesi için yeni çalışmaların yapılması gerektiğini açıkladı (4).

Hastalık şu an için tropikal kuşakta bulunan ülkeler ile sınırlı olsa da, insanların seyahat etmeleri ile ülkemizde dâhil yayılabilme olasılığı olabilir. Virüsün ana kaynağı Aedes cinsi sivrisinek fakat nadir de olsa anneden bebeğe geçebilme olasılığı var. Bunun yanı sıra virüsün, kan tranfüzyonu (nakli) ve cinsel temasla bulaşabildiği raporlandı (4).Yani insandan insana bulaş mümkün. Sivrisinekler yumurtalarını nemli topraklara bıraktığından dolayı da bahar ve yaz ayları ile üremeleri artar. Tehlike bu mevsimlerde daha yüksektir.

Hastalığın salgın boyutuna ulaştığı ülkelerin sağlık bakanları, mikrosefali ile doğan çocukların sayısında ciddi bir artış olduğunu, mümkün olduğunca salgın döneminde kadınların hamile kalmamalarını önerdiler. Sadece Brezilya’da 2015 yılında mikrosefali ile doğan çocuk sayısının 4000 civarında olduğu açıklandı. Virüs ile mikrosefali arasında ki bağlantı hala tam olarak netlik kazanmış değil. Brezilya’da yapılacak olan karnaval ve olimpiyat oyunları süresince salgının boyutunun artmaması için ülkede önlemler alınmaya çalışılıyor. Kürtaj Brezilya’da yasak, Brezilya sağlık bakanlığı, hastalığı önlemek amacı ile kürtaj izninin enfekte anneler için geri gelebileceğini belirtti.


Kaynaklar:

  1. Bilimfili,
  2. WHO
  3. CDC 
  4. Scielo 
  5. CDC- Question 
  6. CDC – Transmission 
  7. Schuler-Faccini L, Ribeiro EM, Feitosa IM, Horovitz DD, Cavalcanti DP, Pessoa A, Doriqui MJ, Neri JI, Neto JM, Wanderley HY, Cernach M, El-Husny AS, Pone MV, Serao CL, Sanseverino MT; Brazilian Medical Genetics Society–Zika Embryopathy Task Force. Possible Association Between Zika Virus Infection and Microcephaly – Brazil, 2015. MMWR Morb Mortal Wkly Rep. 2016 Jan 29;65(3):59-62. doi: 10.15585/mmwr.mm6503e2.
  8. The Nation
  9. The Guardian 

Antipiretik

Antipiretik ilaçlar ateşi düşürmek için kullanılan farmakolojik ajanlardır. Antipiretik terimi, Yunanca karşı anlamına gelen “anti” ve ateş anlamına gelen “pyretos” kelimelerinden türetilmiştir. Bu ilaçlar öncelikle ateş sırasında vücut sıcaklığının yükselmesinden sorumlu olan prostaglandinlerin sentezini veya etkisini engellemek için hipotalamusa etki ederek çalışır.

Antipiretik İlaç Örnekleri

  • İbuprofen: Yaygın olarak antiinflamatuar, analjezik ve antipiretik özellikleri nedeniyle kullanılır.
  • Aspirin (Asetilsalisilik Asit): Antipiretik, antiinflamatuar ve analjezik etkilerinden dolayı kullanılır.
  • Asetaminofen (Parasetamol): Analjezik ve antipiretik etkileri nedeniyle yaygın olarak kullanılır, özellikle nonsteroid antiinflamatuar ilaçların (NSAID’ler) kontrendike olduğu hastalar için uygundur.
  • Naproksen, Ketoprofen, Fenoprofen, Flurbiprofen, Oksaprozin, İndometasin, Sulindak, Tolmetin, Etodolak, Diklofenak, Lumiracoxib, Nabumeton, Piroksikam, Meloksikam, Mefenamik Asit, Meklofenamik Asit: Bunların hepsi ateşi düşürme yetenekleriyle bilinen NSAID grubunun bir parçasıdır. , ağrı ve iltihaplanma.

Ateş düşürücü olarak Parasetamol

Kuzey Amerika’da asetaminofen olarak da bilinen parasetamol, gerçekten de analjezik olduğu kadar ateş düşürücüdür. Genellikle ateşi düşürmek ve ağrıyı hafifletmek için kullanılır. Özellikle ateşi düşürmedeki etkinliği ile dikkat çekiyor ve NSAID’leri tolere edemeyen kişiler tarafından tercih ediliyor.

Antipiretiklerin Rolü

Ateş düşürücüler, hipotalamusun interlökin kaynaklı sıcaklık artışını geçersiz kılmasına neden olarak ateşi azaltır; vücut buna sıcaklığı düşürerek tepki verir. Bu özellikle hasta konforunu artırmada ve aşırı yüksek ateşin olumsuz etkilerini potansiyel olarak önlemede faydalıdır; ancak ateşin azalması altta yatan hastalığın iyileşmesini hızlandırmayabilir.

Antipiretikler Ne Zaman Kullanılır?

Ateş düşürücüler tipik olarak bir hastada 38,3°C’den (101°F) yüksek ateş görüldüğünde uygulanır. Temel hedefler ateşi düşürmek ve özellikle ateşli koşulları özellikle sıkıntı verici bulan çocuklarda konforu arttırmaktır. Bu ilaçların kullanımı genellikle rahatsızlığı hafifleterek ve yüksek ateşle ilişkili olası komplikasyonları önleyerek hastanın iyileşmesini desteklemek için tavsiye edilir.

Antipiretiklerin Keşfi

Ateş düşürücü ilaçların keşfi, tıbbın daha geniş tarihiyle, özellikle de anti-inflamatuar ve analjezik ajanların gelişimiyle derinden iç içe geçmiştir.

Aspirin (Asetilsalisilik Asit)

Aspirin sentezine yol açan salisilatların ateş düşürücü özellikleri eski çağlardan beri biliniyordu. Eski uygarlıklar ateşi ve ağrıyı azaltmak için söğüt kabuğu özlerini kullanmışlardır. Söğüt kabuğundaki aktif madde olan salisin, 1828 yılında Alman eczacı Johann Andreas Buchner tarafından izole edildi. Salisin üzerinde daha fazla çalışıldı ve 1838’de Raffaele Piria tarafından ateşi düşürmek için kullanılan ancak ciddi gastrointestinal yan etkileri olan salisilik asite dönüştürüldü.

Dönüm noktası 1897’de Almanya’daki Bayer AG’de kimyager olan Felix Hoffmann’ın aspirin olarak bilinen asetilsalisilik asidi (ASA) daha saf ve daha az tahriş edici bir biçimde sentezlemesiyle geldi. Hoffmann’ın çalışması, romatizma hastası olan babası için mideyi daha az tahriş eden bir hazırlık bulma arzusuyla motive oldu. Bayer, 1899’dan itibaren aspirini pazarladı ve antipiretik, analjezik ve antiinflamatuar özellikleri nedeniyle hızla popüler hale geldi.

Asetaminofen (Parasetamol)

Asetaminofen ilk olarak 1878 yılında Harmon Northrop Morse tarafından buzlu asetik asitte p-nitrofenolün kalay ile indirgenmesi yoluyla sentezlendi. Bununla birlikte, antipiretik ve analjezik özellikleri, Joseph von Mering tarafından yapılan klinik deneylerin tedavi edici özelliklerini doğruladığı 1893 yılına kadar tanınmamıştı. Asetaminofen, 1950’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde Tylenol adıyla pazarlandıktan sonra, özellikle aspirine duyarlı olanlar için aspirine daha güvenli bir alternatif olarak yaygın şekilde kullanılmaya başlandı.

Steroid Olmayan Antiinflamatuar İlaçlar (NSAID’ler)

İbuprofen, indometasin ve naproksen gibi ilaçları içeren NSAID sınıfı, 20. yüzyılda siklooksijenaz (COX) enziminin inhibisyonunu içeren mekanizmalarının keşfedilmesiyle tanımlandı. Bu enzim, iltihaplanma ve ateşin aracıları olan prostaglandinlerin sentezinde çok önemlidir. İbuprofen, 1960’larda Stewart Adams ve Boots UK Limited’deki meslektaşları tarafından geliştirildi ve Brufen adıyla piyasaya sürüldü.

İleri Okuma

  • Rainsford, K.D. (2009). Aspirin and the Salicylates. Amsterdam: Elsevier.
  • Aronoff, D.M., Neilson, E.G. (2001). “Antipyretics: Mechanisms of action and clinical use in fever suppression.” American Journal of Medicine, 111(4), 304-315.
  • Sullivan, J.E., Farrar, H.C. (2011). “Fever and antipyretic use in children.” Pediatrics, 127(3), 580-587.
  • Sneader, W. (2000). “The discovery of aspirin: A reappraisal.British Medical Journal, 321(7276), 1591-1594.
  • Botting, R.M. (2000). “The history of the development of ibuprofen.Inflammopharmacology, 8(1), 1-11.
  • Mann, R.D., & Andrews, E.B. (2007). Pharmacovigilance. Chichester, UK: John Wiley & Sons.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.