Bakterilerde Toplumsal Bellek Olabilir

Geçmişe ilişkin bilgi anımsama becerisi karmaşık organizmalar için sıradandır. Bakteri gibi tek hücreli canlılarda ise bu yetenek hakkında neler söylenebileceği netleşmiş sayılmaz. ETH Zurich ve Eawag araştırmacılarından oluşan bir ekip, geçtiğimiz ay Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America (PNAS) dergisinde yayımlanan bir makale ile sonuçlarını paylaştıkları çalışmalarında bu konuyu ele aldı.

Tek tek bakteri hücrelerini, yinelenen tuz gerilimine maruz bırakıp gözlemleyecekleri bir deney düzeneği kuran bilimciler, hücrelerin geçmişteki maruziyetlerinin tuz gerilimi ile başa çıkmalarına yardımcı olup olmadığını anlamaya çalıştı. Tekil hücrelerin tepkilerinin geçmiş olaylardan bağımsız olduğunu, topluluk düzeyinde ise bellek benzeri davranışın belirdiğini saptadılar. Bu sonuç, geçmiş olayların bakterilerin bireysel davranışı ve toplu davranışı üzerindeki etkilerinin farklılığını ortaya koydu.

Tek bir bakteri hücresinin belleği kısa sürelidir. Fakat bakteri toplulukları ortak bir bellek geliştirip gerilime karşı dayanıklılıklarını yükseltebilirler. Düşük tuz oranı olan karışıma maruz kalan bakteriler daha sonra yüksek tuz oranı olan bir karışıma maruz bırakıldıklarında, doğrudan yüksek tuzla karşılaşanlardan daha iyi durumda olurlar. Ancak tek tek bakteri hücreleri için bu etki kısa sürelidir ve 30 dakikayı aşan bir sürenin sonunda bakterilerin hayatta kalma oranı düşük tuzlu karışıma maruz kalıp kalmamalarına bağlı olmaktan çıkar. Bakterileri tek tek incelemek yerine topluluğun tamamı göz önüne alındığında ise bakterilerin bir nevi kolektif bellek geliştirdikleri anlaşılıyor.

Roland Mathis laboratuvarda çalışırken görülüyor.

Mikrobiyologlar Roland Mathis ve Martin Ackermann bu keşfi mikroskop altında inceledikleri Caulobacter crescentus bakterisi üzerinde gerçekleştirdiler. Önceden uyarı niteliğinde bir olaya maruz kalan toplulukların ilkinden iki saat sonraki ikinci maruziyette hayatta kalma oranı, uyarı olayı geçirmemiş topluluklara kıyasla yüksek olduğunu buldular. Bilgisayar modellemesi kullanarak bilimciler bu görüngüyü iki etkenin ortak sonucu olarak açıkladı. İlk olarak, tuz gerilimi hücre bölünmesinde gecikmeye neden oluyor; bu da hücre çevrimlerinin eşzamanlılığına yol açıyor. İkincisi de, hayatta kalma olasılığı tekil bakterilerin ikinci maruziyet sırasında bulundukları hücre çevrimi konumlarına bağlı oluyor. Hücre eşzamanlılığının bir sonucu olarak, topluluğun duyarlılığı zamanla değişiyor. Daha önce uyarıcı olaylara maruz kalmış topluluklar, sonraki gerilimlere daha dayanıklı olabiliyor. Ama bazı zamanlarda da daha önce maruz kalmamış topluluklardan bile daha hassas olabiliyorlar.

Martin Ackermann şöyle yorumluyor: “Eğer bu toplu etkiyi anlayabilirsek, bakteri topluluklarını kontrol etme becerimizi geliştirebiliriz.” Elde edilen bulgular, örneğin patojenlerin antibiyotiklere nasıl direnç gösterdiğine, endüstriyel süreçlerdeki bakteri kültürlerinin performanslarına ve atık su dönüşüm tesislerinin dinamik koşullarda çalıştırılmasına ilişkin anlayışımızı iyileştirebilir. Sonuçta bakteriler hemen hemen tüm biyokimyasal ve jeokimyasal süreçlerde kritik rol oynuyor.

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Phys.org, “Collective memory in bacteria”
    < http://phys.org/news/2016-03-memory-bacteria.html >

İlgili Makale: Roland Mathis et al. Response of single bacterial cells to stress gives rise to complex history dependence at the population level, Proceedings of the National Academy of Sciences (2016). DOI: 10.1073/pnas.1511509113

Bakteriler Dünyayı Bizim Gibi Görebiliyor

300 yıldan fazla süredir devam eden araştırmaların sonunda, bilimciler nihayet bakterilerin dünyayı nasıl gördüğünü açığa çıkardı. Meğer bunu bizim yaptığımıza çok benzer biçimde yapıyorlarmış. İngiltere ve Almanya’da çalışan araştırmacılardan oluşan bir ekip tarafından, bakteriyel hücrelerin temelde mikroskobik bir göz küresigibi davrandıklarını, yani aslında dünyadaki en eski ve en küçük kameralar olduklarını belirten bir makale eLifedergisinde yayımlandı. “Bakterilerin dünyayı aynı bizim gibi gördüğü fikri oldukça heyecan verici,” diyor Queen Mary Üniversitesi’nden ekip lideri Conrad Mullineaux.

Siyanobakteriler (İng. cyanobacteria) su kütlelerinde bolca bulunur; ayrıca kayaların ve çakılların üzerinde yeşil kaygan bir katman da oluşturabilirler. Yapılan çalışmada kullanılan Synechocystis türü siyanobakteriler doğada taze su göllerinde ve nehirlerde yaşar. Yaklaşık 2.7 milyar yıl önce evrimleşen siyanobakteriler güneşten gelen enerjiyi kullanarak karbondioksiti oksijene çevirir. Fotosentez bu bakterilerin yaşamlarını sürdürmesinde kritik rol oynadığından, bilimciler onların ışığı nasıl algıladıklarını anlamanın peşindeydiler. Daha önce yapılan çalışmalardaışık algılayıcılarına (foto-sensörlere) sahip oldukları gösterilmiş ve bir ışık kaynağının konumunu algılayıp, ona doğru ilerledikleri ortaya konmuştu. Bu görüngüye “ışığa gitme” (ışığa göç, fototaksi. [İng. phototaxis]) adı verildi. Fakat böylesine küçük hücrelerin bunu nasıl başarabildiği anlaşılamamıştı.

Yeni yapılan çalışma bakterilerin bunu yapabilmelerini, hücre gövdesinin bir lens görevi görmesine borçlu olduklarını açığa çıkardı. Bakterinin görme mekanizması şöyle işliyor: Tek hücreli organizmanın küresel yüzeyine çarpan ışık, tıpkı minik bir lenste olduğu gibi odaklanıyor. Böylece hücrenin diğer yanında bir odak noktası oluşuyor. Bakteri hücresine düşen görüntü, retinadaki gibi ters oluyor. Ancak çözünürlüğü çok düşük olduğundan, bakteri miyop insanların görüşüne benzer biçimde nesnelerin sadece dış hatlarını seçebiliyor. Dakikalar içinde bakteriler “pili” adı verilen, minik dokunaç benzeri yapılar geliştiriyor. Odak noktasındaki yüksek ışık yoğunluğundan uzaklaşmak, dolayısıyla ışık kaynağına doğru ilerlemek için pililer üzerinde oldukları yüzeye tutunup, kendilerini geri çekiyorlar. Böylece bakterinin ilerlemesini sağlıyorlar. Çalışmada kullanılan synechocystis sp. PCC 6803 türü siyanobakterinin, Tip IV pililer ile ilerlediği, bir dizi fotoreseptör sayesinde ışık yoğunluğunu ve rengini ölçtüğü belirlendi.

Bakterilerin ışığa ilerleyişini açıklamak için yapılan önceki tüm girişimler sonuçsuz kalmıştı; çünkü sadece birkaç dalgaboyu uzunluğundaki bu organizmaların, hücrenin ön ve arka taraflarındaki ışık arasındaki farkı algılayamayacak denli küçük oldukları düşünülüyordu. Ancak bakterinin tüm gövdesi bir lens gibi işlediğinden, organizma ışığı odaklayabiliyor. Bu da hücre içinde bariz bir ışık miktarı farkı yaratıyor.

“Bakterilerin ışığa verdikleri tepki, onların davranışı hakkında yapılmış en eski bilimsel gözlemlerden biridir. bakterilerin optik nesneler olmasına ilişkin gözlemimiz sonradan apaçık belli bir şeymiş gibi geldi; ama görene dek bu hiç aklımıza gelmemişti. Buna daha önce hiç kimse dikkat etmemişti; üstelik mikroskop altında son 340 senedir incelenip durdukları halde,” diyor Mullineaux.

Bulgular, bakteriler ile daha karmaşık çok hücreli organizmalar arasındaki yakınsak evrime (aralarında doğrudan evrimsel bağ bulunmayan canlıların, geçirdikleri değişimlerle birbirlerine benzer özellikler geliştirmesine) iyi bir örnek oluşturuyor. “Işığın bakteriler tarafından algılanmasının fiziksel ilkeleri ile hayvanlardaki çok daha karmaşık görme duyusunun fiziksel ilkeleri benzer; fakat biyolojik yapılar farklı,” diyor Freiburg Üniversitesi’nden ekip üyesi Annegret Wilde.

Bir synechocystis hücresi, insan gözünden yarım milyar kat daha ufaktır. Gözdeki retinada olduğu gibi hücrenin arkasına düşen görüntü ters olur. Görüntü çözünürlüğünün çok daha düşük olmasının nedeni ise optik nesnelerin ince ayrıntıları ayırabilme becerisinin “açısal çözünürlük“e bağlı olmasıdır. İnsan gözünde bu 0.02 derece gibi etkileyici bir değer alır. Araştırmacılar synechocystis bakterisinde bu değerin yaklaşık 21 derece civarında olduğunu tahmin ediyorlar.

Bakteriler optik nesnelerdir. Herbir hücre mikroskobik bir göz küresi gibi davranır. Credit: eLife

 


Kaynaklar:

  • Bilimfili
  • Phys.org, “Slime can see: Scientists discover that slime-forming bacteria act as optical objects”
    < http://phys.org/news/2016-02-slime-scientists-slime-forming-bacteria-optical.html >
  • Freiburg Üniversitesi, “Shedding Light on Bacteria
    < https://www.pr.uni-freiburg.de/pm/2016/pm.2016-02-09.17-en >

İlgili Makale: Nils Schuergers et al. Cyanobacteria use micro-optics to sense light direction, eLife, 2016; 5 DOI:10.7554/eLife.12620

Üst Görsel: Nils Schürgers, “Bakterinin küresel yüzeyine çarpan ışık, lenslerde olduğu gibi hücrenin diğer yanında bir odak noktası oluşturuyor.”

Bakteriler Nano-Borular Kurarak Birbirlerini Besleyebiliyorlar

“Hey… bana bir boru uzat, buraya doğru ! Ya da bir nano-tüpe ne dersin?”
Yeni yapılan bir çalışmada, biyologlar; aç haldeki E. coli bakterilerinin komşularına minik borular uzatarak besin isteyebildiklerini keşfettiler.  Diğer E. coli bakterisi ya da diğer bakteri türleri de boru hattına besleyici öğeleri bırakarak “ricada bulunan” bakteriye ulaşmasını sağlıyorlar. Etkileyici !

Biyologlar uzunca bir süredir birbirlerine yakın bir alanda yaşayan farklı mikropların besin alış-verişi yapabildiklerini biliyorlardı.  Ve madde alış-verişinin de genellikle difüzyon (madde miktarı yoğunluğuna dayalı taşınma ) ile gerçekleştiği düşünülüyordu. A Bakterisi çevresindeki suya bir demet A besini salıyor. Etraftaki B bakterisi suda bulunan bu A besinini hızlıca yer ve belki de A bakterisinin kullanması için suya biraz B besini de salabilir. Bu tür yöntemler genellikle hırsızlığa açık durumlardır. Yani;  ya bir C bakterisi baskın yapsa ve bütün A besinini yerse ?

Fakat yeni keşfedilen  E. coli bakterisinin stratejisi hırsızlığı engelliyor.  Aynı zamanda da biyologlar tarafından gözlemlenen; mikroplardaki boru ile alış-verişin görüldüğü yalnızca birkaç örnekten birisi. Nature Communications ‘da dün yayınlanan makaleye göre; boru sisteminin kurulması aslında bakterilerde yaygın bir  hayatta kalma stratejisidir.

Fakat ne yazık ki, bütün bakteri türleri boru aracılığıyla yardım isteyemez. Araştırmacıların deneylerinde, E. colibakterisinin kendi türüyle alakası olmayan Acinetobacter baylyi bakterisinden besin isteğinde bulunabildiği gözlemlendi. Besin “ricasında bulunan” E. coli aynı zamanda da A. baylyi bakterisinin ihtiyacı olan besinleri de yine aynı nanotüp aracılığıyla sağlıyor. Fakat ortamda bir kıtlık söz konusu olsa ve besin eksikliğinden acı çekilse dahi A. baylyi bakterileri kendi türleri arasında asla bir nanotüp kurmuyorlar.

 


Kapak Görseli: Samay Pande ve ekip arkadaşları, Nature Communications, 2015 ‘de yayınlandı.

Makale Referansı: Pande, S., Shitut, S., Freund, L., Westermann, M., Bertels, F., Colesie, C., … & Kost, C. (2014). Metabolic cross-feeding via intercellular nanotubes among bacteria. Nature Communications.

Kaynak: 

  1. Bilimfili,
  2. Francie Diep, Bacteria Pipe Food Each Other Using Tiny Tubes, http://www.popsci.com/bacteria-pipe-food-each-other-using-tiny-tubes

Musluk Suyunuzdaki Bakteri Sayısı Tuvaletinizden Daha Fazla Olabilir

Amerika’daki bir araştırma ekibi; evlerde uçuşan bakteriler üzerine bir araştırma yürütüyorlardı, ancak en fazla bakterinin nerelerden kaynaklandığına dair ilginç bulgulara eriştiler. Microbiome ‘da yayımlanan çalışma sonuçlarına göre; oda zeminleri, halılar ve hatta musluk suyu bile tuvaletten daha fazla bakteri üretiyor.

Ekibin havada uçuşan bakterilere baktığını hatırlatmamızda fayda var, yani bahsettiğimiz bakteriler zeminlere fiziksel olarak yapışık halde bulunan bakteriler değil, zeminlerden havaya kalkan bakteriler.
University of California’dan bir araştırma ekibi özel ekipmanlarıyla San Franscisco civarındaki 29 eve giderek mikropların tam olarak nerelerden kaynaklandığına dair bir araştırma yürütmek istediler.

Bakteri yoğunluğuna göre sıralama şu şekilde; zeminler ve halılar %19.5 ile birinci sırada (muhtemelen buralardaki bakterileri bizler yürüdükçe havalandırıyoruz), ikinci sırada ise; %16.5 ‘lik bir oranla dışarıdan bizim aracılığımızla ya da açık camlardan içeri giren bakteriler var.

İlginç olan ise; havadaki bakterilerin %9 gibi bir yoğunluğu musluk suyundan kaynaklanıyor ve tuvaletteki bir kovadan, leğenden ya da kutudan yükselen bakteri oranı ise %0.4 oranında.

Öte yandan araştırma ekibi; içerisinde bulunulan yapıdaki mikrop toplulukları üzerine yürütülen çalışmaların kritik önemde olduğunu, çünkü insanların zamanlarının büyük çoğunluğunu binalarda, ofislerde geçirdiğini belirtiyorlar. Ancak, yaşam alanlarımızdaki mikroplar, özellikle de havada bulunanlar, insan sağlığını ciddi düzeyde etkileyebilir ve bu mikropların kimliklerine dair çok az şey biliniyor.

Bunun yanı sıra; tahmin ettiğiniz üzere, evde yaşayan insan ve evcil hayvan sayısı ile havadaki bakteri yoğunluğu arasında da pozitif bir ilişki var. Diğer birçok etkenle birlikte –evin temizlenme rutininden nem seviyesine kadar– bakteri seviyelerinde evden eve büyük farklılıklar görülüyor. Araştırmacılar, sonuçların dünyanın çeşitli yerlerine göre farklılıklar içerebileceğini de belirtiyorlar.

Çalışma, yalnızca evindeki bakterilerden kurtulmaya çalışanlara nereden başlamaları gerektiğine dair işaretler sunmakla kalmıyor, aynı zamanda da ofis ve/veya okullar gibi büyük yapıların yöneticilerine de temizlik noktasında ipuçları sunuyor.

Öte yandan, bazı bakteri tiplerinin; bağışıklık sistemimizin gelişmesine tehditleri savuşturmasına yardımcı olarak sağlığımız için faydalı olduğunu ortaya koyan bol miktarda da araştırma mevcut.


Kaynak: bilimfili

Araştırma Referansı: Miletto, Marzia, and Steven E. Lindow. “Relative and contextual contribution of different sources to the composition and abundance of indoor air bacteria in residences.” Microbiome 3, no. 1 (2015): 1.
İleri Okuma: Microbiome, http://microbiomejournal.biomedcentral.com/articles/10.1186/s40168-015-0128-z

İnsanlar, basit mikroorganizmalardan geçmiş 100 den fazla geni barındırıyorlar!

Aslında tam olarak insan değiliz. Bunu hücrelerimizin genetik materyallerine bakarak söyleyebiliyoruz. Sen, ben- ve herkes- bakterilerden, diğer tek hücreli organizmalardan, ve virüslerden insan genomuna yerleşmiş 145 gene kadar taşıyabiliyoruz. Bu veriler yeni bir araştırmanın sonucu olarak açıklandı. Evrim tarihi boyunca, diğer canlılardan gelen genler, hayvan hücrelerinin bir parçası olmuş durumda.

Bu sonuç aslında gösteriyor ki, yaşam ağacı mükemmel dalları olan basmakalıp bir ağaç değil. Makalenin yazarı,Cambridge Üniversitesinden, Alastair Crisp’e göre ‘’ Bu daha çok Amazon ormanlarındaki kökleri birbirine geçmiş ağaçlara benziyor.’’

Bilim insanları, genetik bilginin ebeveynlerden yavruya geçen bir kalıtsallık dışında, bakteriler ve buna benzer basit ökaryotlarda organizmalar arasında da yatay gen transferi olarak adlandırılan süreçle aktarılabildiğini biliyorlardı. Fakat, genlerin bakterilerden daha kompleks yapılar olarak adlandırabileceğimiz canlılara örneğin primatlara aktarılması bilim dünyasında oldukça tartışmalı bir konu. Önermelere göre, hayvan hücreleri de yabancı genetik materyallere adapte olabilirler, bu materyaller küçük DNA parçaları ya da hücrelerin içerisine virüslerle taşınanlar olabilir.

Crisp ve çalışma grubu, meyve sinekleri ve yuvarlak solucanlardan zebra balığına, gorillerden insanlara kadar 40 farklı hayvan türünün genom dizilimini analiz ettiler. Genomlardaki her bir geni hali hazırda var olan gen veritabanıyla karşılaştıran bilim insanları eşleşmeleri bulmaya çalıştılar.

Genome Biology’de yayınlanan çalışmaya göre bakteri, archaea, fungi gibi mikroorganizmalardan ve bitkilerden hayvanlara yüzlerce gen transferi olduğu anlaşıldı. İnsan özelinde değerlendirecek olursak, araştırmanın bulgularına göre daha basit organizmardan insanlara geçtiği anlaşılan ve daha öncelerde yatay gen transferi olarak değerlendirilen 17 genin de içinde olduğu 145 gen bulundu. Makalede bu genlerin nasıl geçtiğiyle ilgili bir bilgi ise bulunmuyor.


Referans:

  1. Bilimfili,
  2. ScienceMag,
  3. Alastair Crisp1†, Chiara Boschetti1†, Malcolm Perry123, Alan Tunnacliffe1* and Gos Micklem23* Expression of multiple horizontally acquired genes is a hallmark of both vertebrate and invertebrate genomes  Genome Biology 2015, 16:50 doi:10.1186/s13059-015-0607-3

Depresyon Bulaşıcı mı?

Çağımızın en yaygın, her kapıyı en az bir kere çalan hastalığı olan depresyonun, insanoğlu arasında bulaşıcı olma ihtimali var. Bizler kendimizi halsiz hissettiğimizde “Depresyondayım” diye düşünür bazen bunun üzerine de şarkılar şiirler yazarız . Ancak aslında bir gün önce yanımızda bir arkadaşımız hapşırmış ve sevgilimizi hasta olmasına rağmen öpmüş olabilir miyiz?

Major depresif bozukluk (MDD)  ‘Depresyon’ , Stony Brook Üniversitesi , Psikoloji ve Radyoloji Bölümü Yardımcı Doçent Doktoru Turhan Canlı’ya göre bulaşıcı bir hastalık olarak tekrar bir  konsept belirleme yapılması gereken  bir hastalık. Biology of Mood & Anxiety Disorders dergisinde yayımlanan çalışmada depresyon; parazitik, viralveya bakteriyel enfeksiyon sonucu oluşabilecek bir hastalık olarak kaydedildi. Çalışmada aynı zamanda bu organizmaların hangi yollarla ve mekanizmalarla depresyon etiyolojisi olduğuna örnekler verildi.

Depresyon, toplam nüfusun yüzde 15 ila 20’sinin bir şekilde tecrübe etmesi dolayısıyla çağın en yaygınhastalıklarından biri. Hastalığın kendini tekrar etmesi çok yaygın ve ilaçla tedavi yöntemleri henüz pek değişmedi. Depresyon sebebi olan bir çok şey henüz bilinmediği için, etiyoloji çalışmaları baş üstünde tutuluyor.

Stony Brook SCAN Merkezi’nin yöneticisi ve aynı zamanda Sinirbilimi Programı’nın üyesi olan Dr. Canlı : “Elimizdeki depresyonu izleme kayıtları ile, depresyon’u bulaşıcı bir hastalık olarak yeniden kavramsallaştırmış oldum” dedi ve ekledi “İleride düzenlenecek ortak araştırmalar depresyon etiyolojisinde nedensel bir rol oynayan virüs, bakteri ve parazitler üzerine kurulmalı.”

Çalışmada Dr. Canlı üç argüman ortaya koyuyor ve bu argümanlarla neden depresyon üzerinde yeniden bir kavramsallaştırma yapılmasının hoş bir çalışma olacağını gösteriyor.

Birincisi argümanda, depresyon hastalarının enerji düşüşü gibi hastalık belirtileri göstermeleri ve depresyon dahilinde bilinen iltihap yapıcı biyogöstergelerin (biomarker) hastalık yapıcı orijinlerinin olması. İkinci argüman, parazit, bakteri ve virüslerin insanların duygu-durumlarında değişiklikler yaratabileceğiini tanımlıyor. Üçüncü argüman ise Dr. Canlı’nın insan vücudunu mikroorganizmalar için bir ekosistem olarak gündeme getirmesi ve tabii ki  genetiğin rolü.

Bu üç temel noktaya dayanarak Dr. Canlı , çok fazla sayıda depresyonlu hastanın katılacağı, kontrol grubunun (depresyon’a yakalanmayanlar) da geniş olduğu, bulaşıcı hastalıklar protokolünün depresyon üzerine doğru bir şekilde uygulanacağı çok geniş bir araştırma öngörüyor.


Araştırma Referansı: Bilimfili, Turhan Canli. Reconceptualizing major depressive disorder as an infectious disease. Biology of Mood & Anxiety Disorders, 2014; 4 (1): 10 DOI: 10.1186/2045-5380-4-10

Bakteri

  • Latincedeki bactērium kelimesinden türemiştir.
  • Bakteriler, arke ile birlikte prokaryotlara ait tek hücreli organizmalardır.
  • Tipik olarak birkaç mikrometre uzunluğunda olan bakterilerin çeşitli şekilleri vardır, kimi küresel, kimi spiral şekilli, kimi çubuksu, kimi virgül şeklinde olabilir.
  • Bakteriler ışık mikroskobunda 1000 kat büyütülerek gözlemlenebilir.
  • Bakteriler kötü bir üne sahiptir çünkü bazıları ciddi ve hatta ölümcül hastalıklara neden olur. Çoğu insanlar için zararsızdır veya kommensal olarak hayati işlevleri yerine getirir.
    • Antibiyotikler, sitostatikler ve enzimler gibi aktif bileşenlerin oluşumu için önemlidir.
    • Genetiği değiştirilmiş türler biyolojik olarak oluşur. Bakteriler ekmek, yoğurt ve peynir gibi fermente gıdaların üretimi için gereklidir.

Bakteri Çeşitleri;

  • Brucellose,
  • Melioidose,
  • Pest,
  • Chancroid

Bakteriler hakkında

Bakteriler, sadece tek bir hücreden oluşan küçük canlılardır. Bu, trilyonlarca yüksek düzeyde uzmanlaşmış hücreden oluşan insanlar gibi çok hücreli organizmaların aksine. Bakteriler, arkelerle birlikte prokaryotlara aittir ve hücre çekirdeği ve zarlı organelleri yoktur. Genetik materyalleri olan DNA, sitoplazmada serbest ve genellikle dairesel olan uzun bir bant olarak bulunur. Hayvanlar, bitkiler ve mantarlar ökaryottur ve tek hücreli veya çok hücreli olabilirler.

Küçük boyutlarına rağmen, bakterilerin inanılmaz yetenekleri vardır ve genellikle hafife alınır. Hareketlidirler, çok uyumludurlar, belli bir algıya sahiptirler, kendilerini diğer hücrelere bağlayabilir, gen alışverişinde bulunabilir ve sinyal molekülleri (otoindükleyiciler) kullanarak birbirleriyle iletişim kurabilir ve kendilerini organize edebilirler. Bu işlem, çekirdek algılama olarak bilinir. Düzenli olarak bölünerek çoğaldıkları için nadiren tek başlarına ortaya çıkarlar, sosyal gruplar halinde yaşarlar. Yapılandırılmış bir kolektif olarak, bir tür çok hücreli organizma olarak düşünülebilirler. Biyofilm oluşturan bakteriler, antibiyotiklere ve dış etkenlere karşı daha dirençlidir.

Boyut

Bakteriler mikrometre aralığında (10-6 m) boyuttadır, yani çıplak gözle insanlar tarafından görülmezler. Ancak 17. yüzyılda ışık mikroskobunun icadı ile görselleştirilebilirler. Prokaryotlar, ökaryotlardan çok daha küçük hücre boyutuna sahiptir ve yapıları daha basittir. Örneğin bağırsak bakterisi Escherichia coli, yaklaşık 2 mikrometre (µm) boyutuna sahiptir.

Patojen olarak

Bakteriler kötü bir üne sahiptir çünkü bazıları patojendir ve ciddi ve hatta ölümcül hastalıklara neden olabilirler. Patojenik bakteriler, örneğin, tüberküloz bakterileri (Mycobacterium tuberculosis), veba bakterileri (Yersinia pestis), mide ülserlerine neden olabilen Helicobacter pylori veya kızıl ve streptokok anjina neden olan Streptococcus pyogenes‘i içerir.

Bakteriyel bulaşıcı hastalıklara örnekler:

  • Sistit
  • Lyme hastalığı
  • kolera
  • Genital klamidyal enfeksiyon
  • bel soğukluğu
  • çürük
  • boğmaca
  • Gastrointestinal grip (örn. kampilobakter, salmonella)
  • orta kulak iltihabı
  • Kızıl
  • sepsis
  • streptokokal anjina
  • tüberküloz
  • tularemi
  • Yaşamsal işlevler
  • Bakterilerin çoğu biz insanlar için zararsızdır ve hatta hayatta kalmamız için gereklidir. Örneğin, gerekli vitaminleri oluştururlar, sindirimi desteklerler ve bizi bulaşıcı hastalıklardan korurlar. Doğada, ölü organizmaları parçalamak ve maddelerini döngüye geri döndürmekle ilgilidirler. Bakteriler ayrıca fizyolojik işlevleri yerine getirdikleri sindirim sistemi, deri ve mukoza zarı olmak üzere insanları kolonize eder.

Bakterilerin insanlar için birçok yararlı işlevi vardır. Örneğin ekmek, peynir ve yoğurt gibi fermente gıdaların üretimi için kullanılırlar, antibiyotikler, sitostatikler ve enzimler gibi aktif farmasötik bileşenler oluştururlar. Genetiği değiştirilmiş bakteriler de biyolojik üretmek için kullanılır. Bazı bakteriler, probiyotikler gibi ilaçların kendileridir.

oluşum ve yayılma

Bakteriler, dünyadaki en eski canlılar arasındadır ve 3.5 milyar yıldan fazla bir süredir varlığını sürdürmektedir. Dünyada, toprakta, havada, suda ve canlıların üzerinde ve üzerinde çok sayıda bulunurlar. Bazı türler ayrıca 0 °C’de veya 100 °C’nin üzerinde aşırı koşullar altında da hayatta kalır. Kendilerini olumsuz çevresel etkilerden korumak için sporlar oluşturabilirler.

Bakteriler bölünerek çoğalır, aynı genoma sahip iki özdeş klon oluşturur. Yeterli bir besin kaynağı olduğunda sayıları her zaman iki katına çıktığından, üstel büyüme nedeniyle sayıları kısa sürede hızla artar.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.