Neden Yaşlanırız?

Bilim insanları, Werner Sendromu adı verilen prematüre yaşlanma hastalığı üzerinde çalışarak normal insan yaşlanmasına sebep olan temel faktörleri de ortaya çıkardı: Gevşek ve düzensiz DNA demetleri. Makale daha bu hafta Science dergisinde yayınlandı.

Werner Sendromlu insanlar hayatlarının erken evresinde katarakt, saç beyazlaması, kemik erimesi (osteoporoz), tip 2 diyabet, kanser gibi yaşlılığa bağlı hastalıklara yakalanmaya başlarlar. Bu hastaların çoğu 40lı ya da 50li yaşlarının başında ölürler.Bu hastalık, WRN genindeki mutasyondan  ve WRN proteinindeki eksiklikten kaynaklanır. Daha önceki çalışmalar DNA’yı kendi yapısında ve sağlam bir şekilde tutan proteinleri ortaya çıkarmış olsa da bu proteinin mutasyona uğramasının DNA yapısını ve hücresel yapıyı nasıl bozulmaya uğrattığı bilinmemekte.

Görsel : Salk Institute , This image shows normal human cells (left) and genetically modified cells developed by the Salk scientists to simulate Werner syndrome (right), which showed signs of aging, including their larger size
Görsel : Salk Institute ,  Solda normal insan hücreleri gösteriliyor. Sağ tarafta ise bilimcier tarafından genetiği değiştirilerek Werner Sendromu yaratılmış hücreler gösteriliyor. Burada, daha büyük boyutlarda bölünmemiş ve yaşlanmış hücreler bulunuyor.

Werner sendromunun hücresel modelini yaratmak üzere Çin Bilimler Aakdemisi üyeleri, insan embriyosunda bulunan kök hücrelerdeki WRN geninin bir kısmını etkisiz hale getirdi. Hücreler olgunlaştığında, Werner Sendromu hastalarında görülen mutasyona benzer bir hücre yapısının oluştuğu gözlendi. Bu da erken yaşlanmanın bir belirtisi olarak kaydedildi. Bu belirtiler, hücrelerin bölünme yeteneğini yitirmesi ve telomerlerinkısalması olarak kendini gösterdi. Önemli olarak, hücre çekirdeklerinde sıkıca paketli halde bulunan DNA olan heterokromatinleri düzensiz bir hale geçmişti. Normalde yaşlandığımızda hücrelerimizde olan tam da bu…

 

WRN  proteininin heterokromatinlerin stabilizasyonunu sağlayan bir koruyucu olduğu bu çalışma ile gösterilmiş oldu. Bu önemli DNA demeti, genlerin aktivitesini ve moleküler bileşenlerini kontrol eden bir nevi açma kapama düğmesi olarak görev almaktaydı. Bir diğer yandan, WRN geninin silinmesi hücrenin heterokromatin yapısını değiştirerek yaşlanmasını hızlandırmaktaydı.

Tüm bu değişimler doğal insan yaşlanmasının itici gücü olabilir ve paket halindeki DNA’nın nasıl bozulduğu anlaşıldığında ise Werner sendromu ve diğer yaşlanmaya bağlı rahatsızlıkları engelleyecek ve tedavi edecek yöntemler geliştirilebilecek. Yapılan bu yeni çalışma, Werner Sendromu ve heterokromatin düzeninin bozulması arasındaki bağıntıyı kurmakta ve böylelikle bir genetik mutasyonun hücresel süreçlerin genel bozulumuna nasıl sebep olduğuna dair moleküler mekanizmayı ortaya koymakta.


Kaynak :

  1. Bilimfili
  2. IFLscience
  3. Weiqi Zhang1,*, Jingyi Li2,*, Keiichiro Suzuki3,*, Jing Qu4,*, Ping Wang1, Junzhi Zhou1, Xiaomeng Liu2, Ruotong Ren1, Xiuling Xu1, Alejandro Ocampo3, Tingting Yuan1, A Werner syndrome stem cell model unveils heterochromatin alterations as a driver of human aging Published Online April 30 2015 Science 5 June 2015: Vol. 348 no. 6239 pp. 1160-1163 DOI: 10.1126/science.aaa1356

DNA Delilleri Tarih Kitaplarımızdaki Açıkları Doldurabilir mi?

Eğer yeterince geçmişe giderseniz, bütün insanların ortak bir atası olduğunu görürsünüz. Fakat bazı populasyonlar, geçmişte yaşadıkları ve onları daha çok bir araya getiren olaylar sebebiyle birbirleriyle daha benzerdirler. 17 Eylül’de Current Biologyon ‘da yayımlanan bir araştırma; DNA kanıtlarının geçmişteki önemli olayların yeniden yapılandırılmasında kullanılabileceğini ortaya koydu. Bu bulgular; insan genomunun tarihteki açık noktaları ortaya çıkarabileceğini gösteriyor.

Oxford Üniversitesi’nden George Busby; bugün elimizdeki istatistiksel araçlarla Avrupa’daki günümüz insanının mozaik bir yapıya sahip olan genlerini hangi tarihsel olayların ortaya çıkardığını gösterebilecek durumda olduğumuzu söylüyor. Böylece, hem arkeolojik hem de tarihsel açıdan ayrıntılı olarak incelenmiş bir bölgenin yeniden yapılandırılmış genetik geçmişinin ortaya koyulması, tarihsel kayıtları yeterince iyi tutulmamış ve genetiğin belki de tarihi olayları ortaya çıkarmanın tek yolu olduğu bölgelerde, bilinmeyen tarihi olayları ortaya çıkarma konusuna ışık tutabilir.

Araştırma ekibi; kromozomlar arasındaki fiziksel yakınlığa ve bunlar arasındaki ilişkilere dayalı bir yöntemle populasyonlar arasındaki tekil genetik varyantları karşılaştırdılar. Bu bilgi, hem genetik olarak birbirine çok benzeyen populasyonların, hem de bir kıtanın, populasyonlar arasında kolaylıkla ortaya koyulamayan ilişkilerinin anlaşılmasında kullanılabilir.

Bu yeni çalışma, bütün Avrupa populasyonlarının, zaman içerisinde insanların göçleri ve yerleşmeleri ile karışmış olduğunu ortaya koyuyor. Genellikle bu karışım birbirine yakın yaşayan gruplar arasında olmuştur, ancak, zaman zaman, populasyonlar, daha uzak bölgelerden gelen istilacı populasyonların izlerini de taşır.

Makalenin deneyimli yazarlarından Cristian Capelli:

“Tıpkı, farklı kültürlerin birbirlerinin izlerini taşıması gibi, bugün de Avrupa’da yaşayan insanların genomlarında da Avrupa içi ve dışı ataların genlerini görüyoruz” diyor.

Araştırma sonuçları hem insanlık tarihi hem de sıradan insanın anlaşılmasında önemli kavrayışlar sağlıyor.

Busby:

“Tarih genellikle kazananlar ve elitler tarafından yazılır, ve sıradan insanın günlük yaşamı bu tarih yazımında yer almaz. Populasyonların DNA’larını inceleyerek ve farklı insan gruplarının tarihsel anlamda birbirleri ile olan ilişkilerini ortaya koyarak, biz tüm insanlığın hikayesini anlatıyoruz” diyor.

Örneğin, araştırmacılar Moğolların Orta Asya’da yaşayan tüm gruplarla bir etkileşimi olduğuna dair deliller buldular. Üstelik, Moğolların Avrupa’ya iki dalga şeklinde göç etmişlerdir. Bunlardan birisi Cengiz Han dönemindeki yayılmalara, diğeri de MÖ binli yıllardaki Çuvaşlar, Ruslar ve Mordovyalıları içeren Kuzeydoğu Avrupa toplumları zamanındaki yayılmalara denk düşmektedir.

Araştırmacılar ayrıca, Akdeniz Avrupalıları ile Batı ve Kuzey Afrika’dan gelenlerin tarih boyunca birçok kez karıştığına dair deliller elde ettiklerini ortaya koyuyorlar. Bölgenin genetik geçmişindeki önemli olaylardan birisi olarak, araştırmacılar, Slavik yayılmanın Avrupa’nın genetik geçmişinde bıraktığı izleri gösteriyorlar.

Bu bulgular gösteriyor ki, göç ve populasyonların karışımı insanlık tarihi boyunca istisnai bir olay değil olagelen doğal bir süreçtir.


Kaynak: Bilimfili

Araştırma Referansı: Busby et al. The Role of Recent Admixture in Forming the Contemporary West Eurasian Genomic Landscape. Current Biology, September 2015 DOI: 10.1016/j.cub.2015.08.007

Deri Rengimiz Nasıl Evrimleşti?

Yeryüzü, farklı deri renkleri ve tonlarına sahip milyarlarca insana ev sahipliği yapıyor. Dahası aynı iklimlerde yaşamasına rağmen oldukça farklı deri renklerine sahip insanlar görebiliyoruz. Peki bu deri renkleri nasıl evrimleşti? Neden bazı deri renkleri diğerlerine göre daha baskın haldedir?

Renginiz ne olursa olsun, bu farklılık Asya ve Afrika’da yaşamış atalarımıza işaret ediyor. Göç ve doğal seçilimaracılığıyla, bu deri renkleri değişti ve zamanla bugün gördüğümüz hale adapte oldular.

Yeryüzündeki deri pigmenti dağılımı - bkz. Encylopedia Brittanica
Yeryüzündeki deri pigmenti dağılımı – bkz. Encylopedia Brittanica

Neden farklı bireylerde farklı deri renkleri görülüyor sorusunun cevabı ise DNA’nızda yatıyor. Bilim insanları,mitokondriyal (mtDNA) izlerini takip ederek, ilkel atalarımızın Afrika’dan diğer iklimlere ne zaman göç etmeye başladıklarını ortaya çıkarabiliyorlar. Çünkü, mitokondriyal DNA, çiftleşmeyle anneden yavruya geçer. Daha fazla dişi yavru demek, daha fazla belirli mitokondriyal DNA hatlarının  gözükeceği anlamına gelir. Afrika’dan bu DNA’nın çok eski tiplerini izleyerek, paleontologlar insansı ataların farklı türlerinin ne zaman evrimleştiğini ve ne zaman diğer bölgelere göç ettiğini görebiliyorlar.

Göçlerin başlamasıyla, Neandertaller gibi insansı atalar diğer bölgelere, iklimlere ve bazen daha soğuk iklimlere adapte oldular. Dünya’nın eğikliği, yeryüzüne ne kadar Güneş ışınının düşeceğini, dolayısıyla da sıcaklığı ve yere çarpan ultraviyole ışınları belirler. Ultraviyole (UV) ışınlar, mutajen (mutasyona yol açabilen kimyasal ya da fiziksel etken) olarak bilinirler ve türün DNA’sını zamanla değiştirebilirler.

Bildiğiniz gibi; ekvatora yakın bölgeler, Güneş’ten gelen ultraviyole ışınları tüm yıl boyunca doğrudan alırlar. Bu durum; ultraviyole ışınları engelleyen koyu renk pigmenti olan melanin üretmesi noktasında DNA’mızı uyarır. Böylece de, ekvatora yakın bölgelerde yaşayan sağlıklı bireyler tamamen koyu renk deriye sahipken, daha büyük enlemlerde yaşayan bireyler yalnızca ultraviyole ışınların daha doğrudan geldiği yaz aylarında kaydadeğer miktarlarda melanin üretirler.

ultraviyole-isin-yogunlugu-bilimfilicom
Ultraviyole Işın Yoğunluğu – bkz. Jablonski and Chaplin 2010

Bireyin DNA yapısı, anneden ve babadan kalıtılan DNA karışımı ile belirlenir. Birçok çocuk, anne ve babasının deri renginin karışımı bir tonda deri rengine sahip olurlar, ancak yalnızca annenin ya da yalnızca babanın deri renginin baskın olduğu durumların görülmesi de mümkündür. Hangi deri renginin daha uygun olacağı ise daha sonra doğal seçilim tarafından belirlenir ve böylece de lehte olmayan deri renkleri zamanla ayıklanmış olur.

Farklılıklara neyin sebep olduğunu bilimsel düzeyde öğrenmek, cehaletin bir yaklaşımı olan ırkçılığın da önüne geçecektir.


Kaynaklar: Bilimfili
1- Jablonski, N. G. and G. Chaplin. 2010.  Human skin pigmentation as an adaptation to UV radiation.  Proc. Nat. Acad. Sci. USA 107(supp.):8962-8968.
2- Jablonski, N. G. and G. Chaplin. 2000.  The evolution of human skin coloration. J. Human Evolution 39:57-106.
3- Heather S. “How Did Skin Color Evolve?”, http://evolution.about.com/od/humans/a/How-Did-Skin-Color-Evolve.htm
4- Smithsonian National Museum of Natural History, “Human Skin Color Variation”, http://humanorigins.si.edu/evidence/genetics/skin-color

Yaşam Tarzınız Doğacak Çocuğunuzu Etkileyebilir

Zürafaların boyunlarının neden uzun olduğu ile ilgili hikayeyi mutlaka duymuşsunuzdur.

Çok uzun zaman önce tozlu bir patikadan, doğal su kaynağına ulaşmak isteyen bir hayvan, her sabah geçiyordu. Yolun yarısındayken, savanalardaki en etli ve lezzetli yaprakları olan ağaçların olduğunu görüyordu. Bu yapraklara uzanmayı deneyen bu hayvan, her ne kadar kendisini esnetse bile, uzanmayı bir türlü başaramıyordu. Daha sonra bir gün, çabaları sonuç verdi ve aniden lezzetli ve sulu yapraklara uzanmayı başardı. Yıllar geçti, ve bu zürafanın bebekleri oldu. Nesiller boyunca, bu hayvanlar daha da uzadılar ve uzadılar. Artık ağacın tepesine dahi uzanabiliyorlardı.

Bu yalnızca çocuk kitaplarında geçen bir hikaye olabilir, ve aslında hikayenin verdiği mesaj da bellidir: çalışmaya devam edersen, egzersiz yapmaya devam edersen, sağlıklı beslenirsen, kendini iyi yönde değiştirebilirsin ve elde etmek istediğin şeyi elde edebilirsin. Yalnızca bu da değil tabiki. Aynı zamanda, senin çabaların senden sonraki nesillerin de yararınadır. Hikaye güzel fakat, ne yazık ki, bilim insanlarına göre bu hikaye tamamen yanlış. Doğal seçilim tarafından tetiklenen, DNA içerisindeki rastgele mutasyonlar evrimsel değişimlerin yakıtı gibidir. Bu hikayede anlatıldığı gibi bir değişimin gerçekleşmesi oldukça zordur, fakat son zamanlarda yapılan araştırmanın önermesine göre; zürafa hikayemizdeki unsurlar aslında hedeften pek de uzak olmayabilir. Değişmez bir kullanım kitapçığı gibi olmayan DNA’mız esnek ve değişkendir. Hatta belki de düşündüğümüzdençok daha fazla değişme yeteneği vardır.

Neredeyse bütün hücrelerimiz 20,000 civarında geni temel alıyor olsa da, her bir hücre tipi bu genlerin eşi benzeri olmayan çiftini kullanır. Genler yeri ve zamanına göre aktif edilip, kapatılabilir.  Bu mekanizma ”epigenetik” olarak adlandırılır ve genetik koda ilaveten gerçekleşir. Epigenetik bilgi bir dizi biyolojik işaret ilegenlerimizin içerisine yazılmıştır ve temel DNA dizisini etkilemez. Bu kimyasal işeretlerin şaşırtıcı dizilişi, DNA’yı paketleyen proteinlerin üzerine yapışabilir, ve hatta DNA’nın kendisine yapışıp genom üzerinde belirli parçaların hücrelerin gen okuma mekanizması tarafından okunmasını engelleyebilir ya da onları daha davetkarhale getirebilir.

Brokoli yemek, yeşil çay tüketmek ve egzersiz yapmak, epigenetik işaretleri daha iyi yönde değiştiren yalnızca birkaç aktivite. Daha sağlıklı bir yaşama yönelmemizi sağlayan bu durum, başka bir işe daha yarıyor; bazı araştırmacılar alerjilerden kansere ve Alzheimer’a kadar birçok hastığın altında yatan sebepler için sağlıksız epigenetik değişiklikleri suçluyorlar.

Bunun gerçekleşebilmesi için, epigenetik işaretlerin yumurtaların ya da spermlerin DNA’sına yazılması gerekiyor ve bu sperm ya da yumurtadan yavru olması gerekiyor. Epigenetik işaretlerin nesiller arasında temizlenmesinin mekanizmaları mevcut, fakat bazı araştırmalara göre bu her zaman mükemmel bir şekilde yapılamıyor. Ayrıca, önceki nesillerin sonraki nesilleri nasıl etkilediği ile ilgili şaşırtıcı örnekler de mevcut. En meşhur örnek olarak Dutch Hunger Winter‘ı gösterebiliriz. Dutch Hunger Winter, ikinci dünya savaşı sırasında yaşanan kıtlık sırasında hamile kalmış bir kadının çocuğu. Normalden daha küçük doğan bu çocuğun torunları, savaş sonrası bolluğunda doğmalarına rağmen normalden daha küçük doğdular.

Şimdiyi konuşacak olursak, bu durumun örnekleri artık insanlarda daha nadir görülüyor. Fakat, kanıtlar giderek artıyor. Eğer spor yapma alışlanlığınız varsa, pizza ya da kafein bağımlısıysanız doğmamış çocuğunuz üzerindebu alışkanlıklarınızın bir etkisi olabileceğini bilmeniz gerekiyor

Kaynak: Bilimfili, NewScientist-Aralık’2015

Bilimin Çözülememiş 10 Gizemi

Bilimin her şeye bir açıklama getirmesi gerektiği, hali hazırda tüm sorulara cevap verebiliyor olması gerektiği çoğu insan için bir önyargı ve karşılanmayacak bir beklentidir. Temelde zamansal bir sorun olan bu eksiklik bilimin doğası gereği bulunmaktadır. Bu sorular cevaplandıkça, bilinmeyenler çözüldükçe gelişen teknoloji ve araştırma yöntemleri ile yeni bilinmeyenler cevaplanacak, bazen bu iki fenomen aynı anda gerçekleşecek ancak sorulacak sorular asla bitmeyecektir.

Bilimciler için de yüzlerce cevaplanmamış soru ve bilinmeyen arasından seçilmiş bu 10 temel bilinmeyene bir göz atalım:

1-Neden Madde miktarı Antimaddeden daha fazla?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-antimaddeBügünkü parçacık fiziği anlayışımıza göre, madde ve antimadde birbirine eşit ama zıt.. Bu bağlamda; karşılaştıklarında birbirlerini yok etmeleri ve geriye hiçbir şey bırakmamaları ve tüm bu yok etme olaylarının evrenin gençlik döneminde gerçekleşmiş olması beklenirdi. Gel gelelim; eğer bu karşılaşma gerçekleşmiş bile olsa, geriye milyarlarca galaksiyi , yıldızı, gezegeni ve geriye kalan herşeyi oluşturmaya yetecek kadar madde kalmış demektir. Bir çok açıklama, bir kuark ve antikuark‘ın birleşmesinden oluşan kısa-ömürlü mezon’ların etrafında dönüyor. B-mezonlar, anti-B-mezonlar’dan daha yavaş bozunur. Bu da geriye, evrendeki tüm maddeleri oluşturmaya yetecek kadar B-mezon kalmasını sağlıyor. Buna ek olarak B, D ve K-mezonlar antiparçacık haline geçip geri dönebilirler ancak araştırmaların gösterdiğine göre mezonlar daha çok normal fazda bulunma eğilimi gösterdiği için parçacık sayısı anti-parçacık sayısının çok üstünde olabilir.

2-Tüm Lityum Nerede?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-lityumEvrenin gençlik dönemlerinde sıcaklıklar aşırı yüksekken, hidrojen, helyum ve lityum izotopları bolluk içinde birbirlerine karışıyordu. Evrenin neredeyse tüm kütlesi de hala en yoğun halde bulunan hidrojen ve helyumdan oluşuyor. Ancak gözlemlememiz gereken lityum’un üçte birini gözlemleyebiliyoruz. Peki nerede bu lityum? Mevcut durumda sayısız açıklama mevcut ki bazıları hipotetik atom altı parçacıklardan olan axion’ları kullanırken bazı açıklamalar da büyük yıldızların çekirdeklerinde hapis olduklarını söylüyor. Henüz bunu tespit edebilecek kadar gelişmiş alet , edevat veya teleskopumuz yok. Ancak ne var ki, evrendeki kayıp lityum ile ilgili tüm soruları karşılayabilecek , bütünsel bir teoride mevcut değil.

3-Neden Uyuruz?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-neden-uyuruzİnsanı normalde 24 saatlik bir uyku/uyanıklık halinde tutan bir biyolojik (sirkadiyen) ritim ile düzenlenen insan vücudu, neden bu uyku haline girmektedir? Yaşamımızın üçte birini harcadığımız uyku sırasında vücudumuzda doku yenilenmesi, artan bir kırmızı kan hücresi üretimi gibi bir çok vücut sistemlerini koruyucu aktivite gerçekleşmektedir. Hiç uyku ihtiyacı olmayan canlılar olduğunu düşündüğümüzde ister istemez aklımıza şu soru geliyor? Neden bizim ihtiyacımız var? Bir kaç fikir olsa da konuya tam bir açıklama getirilemiyor. Evrimsel bir teoriye göre, avcılardan korunma yöntemleri geliştirmiş canlılarda bir vücut dinlendirme mekanizması iken, avcılardan saklanamayan ve daha ayık olması gereken canlılar farklı vücut dinlendirme mekanizmaları geliştirmiş olabilir. Bilimciler tam olarak sebebi bilmiyor olsa da, uykunun önemi üzerine çalışmaya başladılar.

Neden Uyuruz?

 

4-Yer çekimi nasıl çalışır?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-yer-cekimiHepimiz Ay’ın uyguladığı çekim ile oluşan gel-git’leri, Dünya’nın yer çekiminin bizi yüzeyde tuttuğunu ve Güneş’in çekiminin Dünya’mızı yörüngede tuttuğunu biliyoruz. Ama bu fenomeni ne kadar anlıyoruz. Bu büyük kuvvet maddenin kendisinden kaynaklanıyor bu sebeple daha çok madde içeren daha büyük kütleli objeler daha fazla çekim uygulamaktadır.

Bilimciler yerçekimi ile ilgili bir çok bilinmeyeni açıklığa kavuşturuyor olsa da, gerçekten var olup olmadığı konusunda ciddi şüpheleri var. Neden atomlar çoğunlukla boşluktur? Neden atomları bir arada tutan kuvvet yer çekiminden bu anlamda farklı çalışır? Yer çekimi aslında bir parçacık mı? İşte bu sorular şu anki fizik bilgimizle cevaplayabildiğimiz sorular değil.

5-Herkes nerede?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-herkes-neredeGözlemlenebilir evrenin çapı yaklaşık 92 milyar ışıkyılı uzunluğunda ve gezegen ile yıldızlarla dolu milyarlarca galaksiden oluşuyor. Buna rağmen bildiğimiz tek canlı hayatı kanıtı burada, Dünya’da bulunuyor. İstatistiki olarak bu genişlikte yalnız olmamız pek mümkün değil ama her nedense herhangi bir başka dünya ile iletişime geçebilmiş de değiliz. Bu fenomen Fermi paradoksu olarak bilinir ve nedeni ile ilgili de düzinelerce varsayım bulunmaktadır. Belki de bize ulaşmaya çalışanların gönderdikleri sinyalleri alamıyoruz, belki henüz öyle bir teknolojiye sahip değiliz, ya da bizimle iletişime geçmek istemiyor olabilirler. En düşük ihtimalle de, bizler bu evrendeki tek canlı yaşayan gezegende bulunuyoruz.

6-Kara madde neden yapılmıştır?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-karanlik-maddeEvrendeki tüm maddenin %80’i kara maddeden oluşmaktadır. Kara madde ise son derece kendi halinde (hiç ışık  yaymayan) varlığı yokluğu belli olmayan bir maddedir. İlk kez 60 yıl önce hakkında kesin bir kanıt olmadan bir teoride yerini aldı. Bir çok bilimci, kara maddenin olarak bilinen (WIMP’lerden) oluştuğunu düşünür, ki bu onu bir protondan 100 kat daha ağır bir madde yapar. Gel gelelim kara madde şu an için baryonik madde (kompozit bir atomaltı parçacık) ile etkileşime girmediği için tespit edilemiyor. Diğer fikirsel tasarılarda kara maddenin axion, nötralino ve fotinolardan oluştuğu varsayılmaktadır.

7-Yaşam Nasıl Başladı?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-hayat-nasil-basladiDünya’daki yaşam nereden geldi? Neyden kaynaklandı? Nasıl gerçekleşti? Bu başlangıcın, besin yönünden zengin  enç Dünya’da, gittikçe daha kompleks kimyasalların evrimleşmesine yol açacak bir ” ilksel veya ilkel çorba” ile olduğunu düşünenler, bu sürecin de okyanusların dibinde, buzulların altındaki killerde gerçekleşmiş olabileceğini savunuyor. Daha farklı modeller de, yaşamın patlamasını değişen oranlarda, Dünya’ya gelen ışığa, volkanik aktivitelere bağlıyorlar. Dünya’daki yaşamın baskın temeli olan DNA’ya nazaran ilk yaşam formlarında RNA’nın daha yaygın olduğu varsayımı da bulunuyor.

Bunlara ek olarak, bir grup bilimci ise DNA ve RNA‘dan farklı nükleik asit moleküllerinin bir süre yaşamı idare etmiş olabileceğini savunuyor veya en azından bu ihtimali de değerlendiriyor. Yaşam bir kere de mi başladı, yoksa arada tamamen yok olup tekrar mı başladı?

Bazıları, canlı hayatının gök taşları ve kuyruklu yıldızlar üzerinde mikrobiyal canlılarla Dünya’ya taşındığını düşünseler de, bu da Dünya’ya ulaşan bu yaşamın nasıl başladığını hala bir soru işareti olarak bırakıyor?

8-Plaka tektoniği (Kıta kayması veya hareketi) nasıl gerçekleşir?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-kita-kaymasiŞaşırtıcı gelebilir ama, kocaman kıtalar, kıta levhaları (plakaları) kayarak geziyor ve bu sırada depremlere sebep oluyor, dağları ve diğer yer şekillerini oluşturuyor, kıtaların organizasyonu sağlanıyor hatta volkanik patlamalara sebep oluyor. Kıtaların bir araya gelip tek bir parça oluşturabileceği fikri ilk kez 1500’lerde ortaya atılmıştı (elbette bugün haritaya bakan herkes bunu anlayabilir) ama yaklaşık 400-450 yıl pek ilgi çekmedi. Hoş kanıtlayacak pek bir şey de yoktu elde..

1960’lara gelindiğinde ise Deniz-yer ayrılması hipotezi ile manto tabakasına karışan denizin dibindeki kara parçalarının eriyik halde volkanik patlamalar sonucu magma olarak tekrar yüzeye çıkıyor ve bu şekilde bir devir-daim gerçekleşiyor olması ilk kez fiziksel bir kanıtla gün yüzüne çıkarıldı. Bu döngü bilinse de, bilim insanları bu hareketliliğin ve gezici kıtalar durumunu neyin kontrol ettiğini ve kıta şekillerini ortaya çıkaracak kopmaların temel sebebini kestiremiyor. Bir çok teorinin bulunduğu alanda, hiç bir teori tam olarak tatmin edici tam bir cevap içermiyor.

9-Hayvanlar nasıl göç eder?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-hayvanlar-nasil-goc-ederBir çok hayvan ve böcek türü mevsimsel sıcaklık değişimlerinden ve bu değişimlerin yaratacağı besin kaynağı ve eş bulma sıkıntılarından korunma amaçlı yıl içi göçler gerçekleştirmektedir. Bu göçler kimi zaman binlerce kilometre tek bir yöne doğru ilerlemeyi içermektedir. Bu durumda ise nasıl geri dönüp ilk yerlerine ulaştıkları bilinmemektedir. Farklı hayvanlar farklı yön tayin metotları kullanır. Öyle ki bazı hayvanlar Dünya’nın manyetik alan yönünü bir pusula gibi algılar ve yön tayini yaparlar. Yine de, bilim insanları bu davranış şeklinin ve evrimsel özelliğin nasıl ortaya çıktığını, işleyen mekanizmaları, hiç bir eğitim almamış hayvanların nasıl mevsimden mevsime gidecekleri yönü net olarak tayin ettiklerini anlayabilmiş değil.

10-Kara enerji nedir?

bilimin-cozulememis-10-gizemi-bilimfilicom-karanlik-enerjiBilimin tüm gizemlerinin içinde, kara enerji en anlaşılmazlarından birisi sayılabilir. Kara madde toplam kütlenin %80’inini oluştururken, kara enerji‘ninde tüm enerji içeriğinin %70’ini oluşturduğu varsayılmaktadır. Evrenin genişlemesinin en temel sebebi ve itici kuvveti olarak bilinen kara enerji, sadece ona atfedilen bu yetenekten dolayı bile onlarca bilinmeyenin ortasında kalıyor. İlk ve en önemlisi tam olarak neyden yapıldığı bilinmiyor. Kara enerji sabit midir? Yoksa evren genişledikçe belli dalgalanmalar gösterir mi? Neden kara enerjinin yoğunluğu sıradan madde ile uyuşmaktadır? Kara enerji, Einstein’ın kütle çekim teorisi ile uyuşuyor mu, yoksa kara enerjinin varlığı teorinin yeniden gözden geçirilmesine mi sebep olacak?

 


Kaynak : Bilimfili, IFLS, Lisa Winter, Top 10 Unsolved Mysteries of Science, <www.iflscience.com/physics/top-10-unsolved-mysteries-science>, June 25, 2014

Çok da Doğru Olmayan ama Yaygın Olarak Kullanılan Bilimsel Terimler

Benzin istasyonlarında sadece benzin satılmaz. Mazot ve LGP gibi yakıtlar da satılır. Akaryakıt istasyonlarına genel kabul olarak “benzin istasyonu” da denmesi gibi, bilimde de geleneksel olarak koyulan bir ismin veya terimin, yanlış olduğu daha sonradan ortaya çıksa da kullanılmaya devam etmesi gibi nadir ama çok önemli bir gelenek vardır. Bu durum bazen şaşırtıcı durumların ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu yazımızda, dilimize yerleşmiş olmasına ve bilimde genel geçer olarak kabul ediliyor olmasına rağmen özünde pek de doğru olmayan veya yanlış kullanılan terimlerin sadece birkaçına değineceğiz.
DNA ve RNA: Çekirdek Asitleri Mi?
DNA ve RNA, nükleik asitlerdir. 1869 yılında Friedrich Miescher, hücre çekirdeğinde bulunan DNA molekülünü izole etmeyi başardı ve bunun hücre çekirdeğine özgü bir molekül olduğunu düşünüp nükleik asit (çekirdek asidi) adını verdi. İlerleyen yıllarda RNA’nın da izole edilmesiyle bu adlandırma yanlışlanacaktı. Çünkü RNA, sadece hücre çekirdeğinde değil, diğer organellerde de bulunabiliyordu. Aslında “çekirdek asitleri”, çekirdeğe özgü değillerdi! Ancak bilim insanları, artık oturmuş olan “nükleik asit” terimini kullanmaya devam ettiler.
 
Organikse Koy Sepete! Ama “Organik” Ne?
Bir diğer dikkate değer bir terim ise “organik” terimidir. Bu o kadar yerleşmiş bir terimdir ki, kimyanın belki de en önemli dallarından biri olan organik kimyanın adı bile olabilmiştir. Organik kimyanın lakabı “karbon kimyası”dır. İşler burada biraz karışıyor. Çünkü yine bilim tarihindeki bir gelenek yüzünden tüm karbon bileşikleri organik bileşik olarak sayılmıyor.
1800’lerin başından önce ortada bir “organik bileşik” tanımı elbette vardı. Bu tanıma göre organik bileşikler sadece canlılar tarafından üretilebilen, üretilmesi için bir çeşit “canlılık enerjisi” verilmesi gereken maddelere “organik maddeler” veya “organik bileşikler” deniyordu. 1828 yılında Friedrich Wöhler isimli bir kimyager tarafından, genel temayüllere ters düşse de, bu düşünce biçimi yıkıldı. Wöhler, o güne kadar yanlızca canlılar tarafından üretilebileceğine inanılan üreyi laboratuarında sentezlemeyi başarmıştı. Böylece o dönem bilim dünyasındaki dogmatik kabullerden biri olan “vitalizm” bir anda yok oldu. Vitalizm, canlı varlıkların cansız varlıklardan farklı bir mekanizmaya tabi olduklarını kabul eden bir dogmaydı. Çok az bilim insanı ve düşünür tarafından karşı çıkılıyordu. Ancak Wöhler’in üre senteziyle 1828 yılında tarihe gömülmüş oldu. Bugün net bir şekilde biliyoruz ki canlılık, bir çeşit cansızlık formudur ve kimyasal evrim sürecinde cansızlıktan evrimleşmiştir. Yani canlılık ile cansızlığın özü tamamen aynıdır.
İdrarın ana bileşenin ürenin sentezi, ironik bir şekilde bilim felsefesinde bir çığır açtığı gibi, terimsel bir hataya da yol açtı. O ana kadar organik bileşiklerin sadece “organ”lara sahip varlıklar tarafından sentezlendiği kabul ediliyordu. Organik bir bileşiğin laboratuarda yapay olarak sentezlenmesi, her şeyden önce sözcüğün kendi tanımıyla çelişiyordu. Ancak bilim insanları bu tanımı kullanmaya devam ettiler. Bugün karbondioksit, karbonmonoksit, siyanür gibi bir iki istisna dışında, tüm karbon bileşikleri organik kimyanın konusudur. Karbondioksit, karbonmonoksit, karbürler ve siyanürün, karbon içermesine rağmen neden organik bileşik sayılmadığı ise yine geleneksel temayülleri devam etmesidir.
Organik bileşiklerin tam bir tanımı olmamasına rağmen, ancak genel olarak içinde bir adet karbon-hidrojen bağı veya karbon-karbon bağı bulunan bileşiklere organik bileşik denmektedir. Ayrıca hidrojen ile yer değiştirebilen halojenlerin bulunduğu halojen-karbon bileşikleri de organik kimya konusudur. Bu da plastik şişeden, asprine; boyadan buzdolabı gazına kadar çevrimizde gördüğümüz, kullandığımız bir çok şeyi “organik” yapar.
Termodinamiğin Sıfırıncı Kanunu
Bir şeyin sıfırıncı kanunu olması mantığa ters gelse de, mecazi anlamına baktığımızda, belirmek istediği şey aslında çok iyi anlaşılır. Sıfırıncı kanun, yani orijindeki kanun, başlangıç kanunu anlamına gelir. Termodinamiğin birinci, ikinci ve üçüncü kanunlarından daha sonra keşfedilmesine rağmen, her birinden daha temel bir kanun olduğu için en başa alınması gerekir. Bilim insanları, zaten dile yerleşmiş olan “Termodinamiğin 1. Kanunu”nu kaydırarak, yine dile ve bilimsel literatüre yerleşmiş olan “Termodinamiğin 2. Kanunu” haline getirmememek için, sonradan keşfedilen ve daha temel olan kanunu en başa alarak “Termodinamiğin Sıfırıncı Kanunu” demişlerdir. Şu anda tüm bilim camiasının tek umudu, Sıfırıncı Kanun’dan da temel bir kanunun keşfedilmemesidir. “Termodinamiğin Eksi Birinci Kanunu” kulağa hiç de hoş gelmemektedir! Şaka bir yana, bu kanunların neler olduğunu ve evrimsel biyoloji ile ilişkisini öğrenmek içinburadaki makalemizi veya kitabımızı okuyabilirsiniz.
Türkçenin Azizliği: Nedir Şu “Silikon”?
Dilimizde sıklıkla hatalı biçimde kullanılan ve belki de en gülünç olan örnek, San Francisco’da bulunan ve bilgisayar teknolojileri merkezi halini almış Silisyum Vadisi’dir. “Silisyum Vadisi mi, o da ne?! Doğrusu Silikon Vadisi değil mi?”diye sorabilirsiniz. Silikon Vadisi, malesef yanlış bir çeviri sonucu dilimize yerleşmiştir ve asla çıkmayacak gibi görünmektedir. Bu, biraz da özeleştiri yapmamız gerekirse, Türkçe’yi bir bilim dili haline getiremeyen bizlerin suçudur. Silikon Vadisi, bilimi yeterince üretemememiz ve bu konuda hep dışarıya bağlı olmamızın belki de en açık göstergesidir.
İngilizcede birbirine çok karışan iki kelime vardır: “Silicon” ve “silicone”. Okunuşları neredeyse birbirinin aynısıdır. “Silicon”, atom numarası 14 olan bir element iken silicone bu elementin ketonudur. Bu yüzden sonuna keton olduğunu belirten ‘–one’ eki getirilmiştir. Ketonun ne olduğu bu etapta çok önemli olmasa da, organik kimyanın bir konusu olduğunu belirtebiliriz.
Kısacası sonunda “e” harfi bulunan bu kelime bizim su sızmasın diye sıktığımız silikonun İngilizcesidir. Sonunda “e” olmayan kelime ise bilgisayar çiplerinin içinde bulunan “silisyum” elementinin karşılığıdır. Yani periyodik tabloda İngilizce “silicon” olarak geçen element, Türkçede “silisyum”dur, “silikon” değil. Biz silisyum ve silikon terimlerini Fransızcadan aldığımız için, eğer bu teknoloji vadisi Fransa’da olsaydı asla böyle bir çeviri hatası olmayacaktı. Silisyum Vadisi diyecektik.
Silisyum (ing. Silicon, fra. Silicium) bir elementken, silikon (ing. Silicone, fra. Silicone) bir silisyum bileşiğidir. Belki herkes için değil ama kimyacılar için Silikon Vadisi lafı, bilgisayar teknolojisinden çok duşakabin izolasyon teknolojisini akla getiriyor!
Hazırlayan: Oğuzhan Kiper (Evrim Ağacı)
Görsel: Silisyum Vadisi’ndeki firmaların yerleşim haritası!