Kas Geliştiricilerle Testis Kanseri Arasındaki İlişki

Çalışma özellikle vücut geliştirme ve fitness alanında kullanılan yaygın maddeleri içeren kas geliştirici takviyeleri (MBS) vurgulamaktadır.

Kreatin:

    • Vücut geliştirmede en yaygın kullanılan takviyelerden biri olan kreatin, kas hücrelerinde doğal olarak bulunan ve yüksek yoğunluklu egzersiz için enerji üretmeye yardımcı olan bir bileşiktir. Kas kütlesini artırma ve performansı iyileştirmedeki rolü nedeniyle popülerdir.
    • Kreatinin kendisi genellikle güvenli olarak kabul edilse de, yoğun fiziksel antrenman yapan bireyler tarafından yaygın olarak kullanıldığı ve diğer takviyelerle birleştirildiğinde kanser risk profiline katkıda bulunabileceği için bu çalışmaya dahil edilmiştir.

    Androstenedion:

      • Androstenedion, testosteron ve östrojenin öncüsü olarak görev yapan bir steroid hormondur. Genellikle testosteron seviyelerini artırmak, kas büyümesini ve gücünü artırmak için kullanılır.
      • Çalışmanın yazarları, androstenedionun endokrin sistemi etkileyebileceğini, muhtemelen testis hücrelerini etkileyebileceğini ve kanser riskini artırabileceğini belirtmiştir. Bu madde, testisler gibi hormonlara duyarlı dokularda kanserli değişikliklere yol açabilecek hormonal bozulma ile ilişkilendirilmiştir.

      Protein Takviyeleri (Protein Tozları ve Kitle Kazandırıcılar):

        • Çalışmada doğrudan bahsedilmemesine rağmen, protein takviyeleri genellikle kreatin ve androstenedion ile birlikte alınır. Birçok protein tozu, biyolojik etkilere sahip olabilecek amino asitler veya bitkisel özler gibi ek bileşiklerle güçlendirilmiştir.
        • Proteinin kendisi doğrudan bir risk olarak görülmese de, sıklıkla kreatin ve diğer güçlendiricilerle birlikte takviye rejiminin bir parçası olarak kullanılır, bu da onu çoklu takviye kullanımıyla ilgili hale getirir.

        Anabolik ve Prohormonal Bileşikler:

          • Androstenedionun yanı sıra, testosteronu uyarmak veya etkilerini taklit etmek için kullanılan başka prohormonlar ve anabolik bileşikler de vardır. Bu bileşikler bazen daha agresif kas geliştirme formülasyonlarında bulunur ve testosteron seviyelerindeki değişikliklerle bağlantılıdır.
          • Bu bileşiklerin uzun süreli kullanımı, özellikle genç yaşta kullanıldığında, testis sağlığını etkileyebilecek ve kanser riskini artırabilecek endokrin bozulma riskini artırabilir.

          Antrenman Öncesi Formülasyonlar:

            • Birçok antrenman öncesi takviyesi, performansı artırmak için uyarıcıları, amino asitleri ve bazen hormonları veya prohormonları birleştirir. Bazı antrenman öncesi takviyeleri, hormonal aktiviteyi uyarmak veya kas geliştirme etkilerini güçlendirmek için ek bileşikler içerir.
            • Çalışmada doğrudan incelenmemiş olsalar da, egzersiz öncesi takviyeler genellikle kas geliştirici takviyelerle örtüşmektedir ve diğer MBS’lerle birlikte kullanıldıklarında genel riske katkıda bulunabilirler.

            Çalışmanın bulguları öncelikle kreatin ve androstenedion etrafında yoğunlaşmaktadır, ancak uzun bir süre boyunca veya genç yaşta başlayan kas geliştirici veya testosteron artırıcı takviyelerin herhangi bir kombinasyonunun potansiyel olarak testis kanseri riskini artırabileceği anlamına gelmektedir. Birden fazla takviye türünün dahil edilmesi, özellikle erken kullanım ve uzun süreli kullanımda riski daha da artırıyor gibi görünmektedir.

            1. Çalışma Tasarımı ve Metodolojisi

            • Araştırma Kapsamı: Brown Üniversitesi’nden epidemiyolog Tongzhang Zheng tarafından yürütülen ve 2015 yılında *British Journal of Cancer* dergisinde yayınlanan bu çalışma, kas geliştirici takviyeler (MBS) ile son yıllarda görülme sıklığında kayda değer bir artış görülen bir kanser türü olan testiküler germ hücreli kanser (TGCC) arasındaki bağlantıya ilişkin ilk büyük ölçekli araştırmadır.
            • Katılımcı Detayları: Araştırmacılar Massachusetts ve Connecticut’tan 356’sı TGCC hastası, 513’ü sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 900 erkekle derinlemesine görüşmeler gerçekleştirmiştir. Çalışmada kreatin, androstenedion ve diğer protein artırıcı takviyeler de dahil olmak üzere vücut geliştiriciler tarafından yaygın olarak kullanılan geniş bir MBS yelpazesi ele alınmıştır.
            • Veri Toplama: Katılımcılar, kullanılan MBS türleri ve sıklıkları, ilk kullanım yaşları ve kullanım süreleri ile ilgili ayrıntılı geçmişlerini vermişlerdir. Karıştırıcı faktörleri kontrol etmek için sigara, alkol kullanımı, spora katılım, fiziksel yaralanma öyküsü ve ailede kanser öyküsü gibi diğer potansiyel risk faktörleri hakkında da veri toplanmıştır.

            2. Anahtar Bulgular

            • Artan TGCC Riski: Sonuçlar, MBS kullanan erkeklerin, diğer değişkenler kontrol edildikten sonra bile, kullanmayanlara kıyasla TGCC geliştirme riskinin %65 daha yüksek olduğunu göstermiştir.
            • Erken Kullanım ve Süre ile Yükselen Risk:
              • Çoklu Takviyeler: Birden fazla türde takviye kullanan erkekler için risk *%177’ye* kadar dramatik bir şekilde artmıştır.
              • Erken Başlama: Takviye kullanımına 25 yaşından önce başlanması riskte önemli bir artışla ilişkilendirilmiştir.
              • Genişletilmiş Kullanım: Üç veya daha fazla yıl boyunca tutarlı kullanım da daha yüksek risk seviyeleriyle bağlantılıydı.
            • Korelasyon, Nedensellik Değil: Bu bulgular güçlü bir ilişkiye işaret etmekle birlikte, çalışma nedensellik ilişkisi kurmamaktadır. Ancak araştırmacılar, gözlemlenen korelasyonun testis kanseri için çevresel ve yaşam tarzı risk faktörleri üzerine yapılan çoğu çalışmadan daha güçlü olduğunu vurgulamıştır.

            3. Biyolojik Mekanizmalar ve Hipotezler

            • Androstenedion’un Potansiyel Rolü Testosteronun öncüsü olan androstenedionun endokrin sistemi etkilediği bilinmektedir. Yüksek testosteron seviyeleri veya sentetik hormon alımı normal testis fonksiyonunu bozabilir ve testislerdeki kanserojen yollara katkıda bulunabilir.
            • Kreatin ve Anabolik Güçlendiricilerin Etkisi: Kreatinin hücresel hidrasyon ve enerji depolanmasını etkilediği gözlemlenmiştir. Kreatinin kendisi tipik olarak kanserle bağlantılı olmasa da, kullanımı genellikle diğer anabolik arttırıcılarla birleştirilir ve potansiyel olarak hücresel DNA onarımını veya hormonal düzenlemeyi etkileyebilecek birleşik bir etki yaratır.
            • Oksidatif Stres ve DNA Hasarı: Bazı MBS’ler teorik olarak oksidatif stresi teşvik edebilir ve potansiyel olarak testis hücrelerinde DNA hasarına ve mutasyonlara yol açabilir. Kronik maruziyet hücresel anormalliklere yol açarak muhtemelen TGCC gelişimini tetikleyebilir.
            • Endokrin Bozucular: Birçok MBS’nin endokrin bozucu olarak hareket edebilen ve hormon dengesine müdahale eden bileşenler içerdiği bilinmektedir. Özellikle önemli gelişim dönemlerinde (örn. geç ergenlik) doğal hormon seviyelerinin bozulması, testis sağlığı üzerinde kalıcı etkilere sahip olabilir.

            4. TGCC Artışının Tarihsel Bağlamı

            • 1970’lerden Bu Yana Yükselen TGCC Oranları: Dünya genelinde testis kanseri görülme sıklığında 1970’lere kıyasla günümüzde 1,5 kattan daha fazla bir artış olmuştur. Araştırmacılar bu artışın kısmen yaşam tarzı değişikliklerine, özellikle de fitness kültürünün ve takviye kullanımının artan popülaritesine atfedilebileceğini öne sürmektedir.
            • Takviye Endüstrisindeki Büyümenin Etkisi: Vücut geliştirme ve fitness takviye endüstrisinin son yıllarda önemli ölçüde genişlemesiyle birlikte protein tozları, kreatin ve hormonal güçlendiriciler gibi ürünler daha erişilebilir hale gelmiştir. Bazı araştırmacılar, takviye kullanımındaki bu artışın TGCC insidansındaki artışla paralel olabileceğini öne sürmektedir, ancak bu hipotezi doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

            5. Çıkarımlar ve Gelecekteki Araştırma Yönelimleri

            • Mekanizmalar Üzerine Daha Fazla Araştırma İhtiyacı: MBS ve TGCC arasındaki ilişkiyi tam olarak anlamak için, ilgili biyolojik mekanizmalar hakkında daha fazla araştırma yapılması gereklidir. Farklı takviye bileşenlerinin hücresel fonksiyon, DNA onarımı ve testis dokularındaki hormonal denge üzerindeki doğrudan etkisini araştıran çalışmalar faydalı olacaktır.
            • Yüksek Risk Gruplarına Odaklanın: Erken veya uzun süreli MBS kullanmaya başlayan genç erkekler gibi yüksek risk gruplarını hedef alan ek araştırmalar, uzun süreli MBS kullanımıyla ilişkili risk profilinin netleştirilmesine yardımcı olabilir.
            • Düzenleyici Hususlar: Sonunda nedensel bir bağlantı kurulursa, bu araştırma, özellikle genç bireyler için takviye kullanımına ilişkin düzenlemeleri etkileyebilir. Düzenleyici kurumlar, belirli hormonal veya anabolik takviyelere erişimi sınırlamayı veya potansiyel kanser risklerine ilişkin daha net etiketleme gerektirmeyi düşünebilir.
            • Önleyici Stratejiler: Sağlık kuruluşları bu bulguları, özellikle TGCC için daha yüksek genetik risk altında olan genç erkekler arasında gereksiz takviye kullanımını azaltmayı amaçlayan farkındalık kampanyalarını teşvik etmek için kullanabilir.

            6. Uyarılar ve İkazlar

            • Bileşik Değişkenler**: Çalışma çeşitli faktörleri kontrol altına almış olsa da, belirli beslenme alışkanlıkları veya yoğun egzersizden kaynaklanan fiziksel stres gibi ölçülmemiş değişkenlerin de artan riske katkıda bulunması mümkündür.
            • Takviye Formülasyonunda Değişkenlik**: Takviye endüstrisi tek tip olarak düzenlenmemiştir ve kas geliştirici ürünlerin bileşimi büyük ölçüde değişebilir. Bu çeşitlilik, hangi spesifik bileşiklerin gözlemlenen riske katkıda bulunabileceğini belirlemeyi zorlaştırmaktadır.
            • Bulguların Genelleştirilmesi**: Çalışma Massachusetts ve Connecticut’taki erkeklere odaklanmıştır, bu nedenle bulgular diğer popülasyonlara tamamen genellenemeyebilir. Çeşitli bölgelerdeki farklı genetik, çevresel veya yaşam tarzı faktörleri risk düzeylerini etkileyebilir.

            İleri Okuma
            1. Anawalt, B. D. (2001). Androgen abuse and the endocrine system. Endocrinology and Metabolism Clinics of North America, 30(3), 749-767.
            2. Gan, E. H., & Pearce, S. H. (2012). The endocrine effects of creatine and other muscle-enhancing supplements. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 97(4), 1127-1135.
            3. Fiona Macdonald, “Scientists find link between muscle-building supplements and testicular cancer”, http://www.sciencealert.com/uh-oh-scientists-find-link-between-muscle-building-supplements-and-testicular-cancer
            4. Li, N., Hauser, R., Holford, T., Zhu, Y., Zhang, Y., Bassig, B. A., … & Zheng, T. (2015). Muscle-building supplement use and increased risk of testicular germ cell cancer in men from Connecticut and Massachusetts. British Journal of Cancer, 112(7), 1247-1250. Retrieved from nature.com.
            5. Zheng, T., Li, N., Holford, T. R., Zhu, Y., Zhang, Y., Bassig, B. A., … & Hauser, R. (2015). Study finds cancer link for muscle-building supplements. News from Brown. Retrieved from news.brown.edu.
            6. Harvard T.H. Chan School of Public Health. (2015). Muscle-building supplements linked to testicular cancer. Harvard T.H. Chan School of Public Health News. Retrieved from hsph.harvard.edu.

            Y Kromozomunun Yok Olacağına Dair Fikirleri Çürüten Bir Çalışma

            Sekiz Afrikalı ve sekiz Avrupalı erkeğin Y kromozomlarının karşılaştırması Y’deki genlerin genelde önemsiz olduğu ve zamanla azalıp yok olmaya mahkum olduğu yönündeki genel kanıları azaltıyor. Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi (UC Berkeley) Bütünleştirici Biyoloji Bölümü’nde akademisyen olarak çalışan ve bu yeni analizin yaratıcısı evrim biyoloğu Melissa A. Wilson Sayres şunları söylüyor:
            “Y kromozomu bir zamanlar X kromozomu ile paylaştığı genlerin yüzde 90’ini kaybetti ve bazı bilim insanları bu yüzden Y kromozomunun 5 milyon yıldan kısa bir sürede tamamen yok olacağı tahmininde bulundular.”
            Bazı memeliler erkek ve dişi cinsleri bulunmasına ve normal yollardan ürüyor olmalarına karşın Y kromozomlarını tamamen yitirmiş durumdalar. Bunun üzerine Aralık 2013’te kimi araştırmacıların farelerde bazı genleri karıştırarak Y kromozomu bulunmayan ancak normal yoldan çocuk sahibi olabilen erkekler üretmeleri bazı yorumcuları yeniden Y kromozomunun gereksiz olduğunu düşünmeye yöneltti. Wilson Sayres şunları ekledi:
            “Çalışmamız korunan ve X’ten Y’ye aktarılan genlerin önemli olduğunu ve insan Y kromozomunun bir süre daha bizimle olacağını gösteriyor.”
            Wilson Sayres ve aynı üniversiteden meslektaşı bütünleştirici biyoloji profesörü Rasmus Nielsen birlikte kaleme aldıkları ve 9 Ocak 2014 tarihinde PLOS Genetics dergisinde yayınlanan makalelerinde 16 erkeğin Y kromozomlarındaki değişimin bu kromozomda yer alan birçoğu erkek üretkenliği ile ilgili genleri korumaya yönelik bir doğal seçilim mekanizması ile tutarlı olduğunu gösteriyorlar. Nielsen şöyle konuşuyor:
            “Melissa’nın sonuçları oldukça çarpıcı. Y kromozomu üzerinde çok fazla doğal seçilim olması nedeniyle insanların sandıklarından çok daha fazla işlev de olmak zorunda.”
            Y kromozomundaki değişiklikler insanların yerküre üzerindeki hareketliliklerini izlemekte kullanılıyor ve Nielsen’e göre bu yeni araştırma insanların evrimsel tarihi üzerine olan tahminleri de iyileştirebilecek. Nielsen şöyle devam ediyor:
            “Melissa gösterdi ki bu negatif seçilim (zararlı genleri ortadan kaldırmaya yönelik doğal seçilim) tarihleri olduklarından daha eski sanmamıza ve dolayısıyla atalarımızın tarihi hakkında olması gerekenden oldukça farklı tahminlerde bulunmamıza yol açıyor.”
            Y Kromozomu, Geçen 200 Milyon Yılda Bozuluma Uğradı
            200 milyon yıldan daha önce, memeliler yeryüzünde henüz nispeten yeni iken cinsiyet kromozomları olan X ve Y’nin ilk halleri de aynen diğer kromozomlar gibiydi: her yeni nesilde birkaç genlerini değiş tokuş ediyor ve bu sayede yavruların ebeveynlerinin genlerinin bir karışımını edinebilmesini sağlıyorlardı. İki proto-X kromozomu edinen döllenmiş yumurtalar dişiye, bir proto-X ve bir proto-Y kromozomu edinenler de erkeğe dönüşüyorlardı.
            Wilson Sayres’e göre bilinmeyen bir nedenle erkek özelliklerine yol açan olaylar serisini tetikleyen gen Y kromozomunda sabitlendi ve testislerin, sperm ve meninin gelişimini denetleyen diğer erkeğe özel genleri de yanına çekti. Bunların birçoğu dişiler için zararlı genlerdi ve sonunda X ve Y genlerini takas etmeyi bırakıp birbirlerinden ayrı olarak evrimleşmeye başladılar. Wilson Sayres şunları ekliyor:
            “X ve Y’nin büyük bölümlerinde DNA takas etmiyor olusu Y’nin kendi başına etkin olarak hataları düzeltememesine yol açtı ve Y zamanla bozuluma uğradı. XX kromozomlu dişilerde X’in hala gen takası yapıp hataları düzeltebilecek bir eşi var ve X kromozomunun bu yüzden bozulmadığını düşünüyoruz.”
            Wilson Sayres cinsiyet kromozomlarının tarihçesinden ve özellikle cinsiyet belirlemeyen kromozomlardaki çeşitlilikle karşılaştırıldığında Y kromozomundaki çeşitlilik azlığından oldukça etkilenmiş. İnsanlığın tarihçesini anlamakta kullanılıyor olsa da bu çeşitlilik Y kromozomu boyunca şu ana dek pek de iyi tanımlanamamış. Wilson Sayres şöyle devam ediyor:
            “Y kromozomları birbirleriyle umduğumuzdan daha fazla benzerlik gösteriyorlar. Bunun nedeninin bir sonraki nesle katkıda bulunan daha az sayıda erkek olmasından mı yoksa doğal seçilimin çeşitliliği yok edişi mi olduğuna dair bir tartışma süregeldi şu ana dek.”
            Y Kromozomuna Daha Az Sayıda Erkek Mi Katkıda Bulundu?
            UC Berkeley araştırmacıları düşük çeşitliliğin tek nedeninin daha az erkek olması halinde bunun her nesilde erkeklerin dörtte birden daha da azının kromozomlarını bir sonraki nesle aktarabilmesi anlamına geleceğini göstermişler. X kromozomu da dahil diğer insan kromozomlarındaki çeşitlilik bu hikayenin olabilirliğini bir hayli düşük kılıyor. araştırmacılar bunun yerine düşük çeşitliliğin yoğun bir doğal seçilimle, yani kötü mutasyonları elerken kromozomu da en temel haline kadar tırpanlayan güçlü bir evrimsel baskı ile açıklanabileceğini bulmuşlar. Söz yine Wilson Sayres’de:
            “Y kromozomundaki zararlı mutasyonları kaldırmaya yönelik arıtıcı bir seçilimle Y kromozomlarını aktaran erkek sayısındaki orta karar bir düşüşü birleştiren bir modelin Y’deki çeşitliliği açıklayabildiğini gösteriyoruz.”
            Araştırmacılar 17’si insanların 200 milyon yıl sonra hala korudukları, 10 tanesi de sonradan edindikleri fakat az anlaşılmış toplam 27 genin tamamının büyük olasılıkla bu secilimden etkilendiğini bulmuşlar. Amplikonik genler adı da verilen bu yeni genler kromozomda çoklu kopyalar halinde bulunuyorlar ve bunlardan bir ya da daha fazlasının eksikliği erkek kısırlığı ile ilişkilendirilebiliyor. Wilson Sayres ekliyor:
            “Şu ana kadar anlayamadığımız bu amplikonik bölgeler görünüşe göre oldukça önemli ve erkek üretkenliği için incelenmeli.”
            Wilson Sayres Y çeşitliliğini büyük bir hassasiyetle ölçmeyi başarmış zira ilk kez bir insanın Y kromozomundaki çeşitliliği otozom adi da verilen diğer 22 kromozomdaki, X kromozomundaki ve mitokondriyal DNA’daki çeşitlilikle karşılaştırmış. DNA dizinleri elinde Y kromozomunun en hatasız dizinlerini bulunduran Mountain View’da yerleşik Complete Genomics Inc. firması tarafından çıkarılmış 16 erkeğin genom verilerini kullanmış. Bu firma geçenlerde Pekin Genom Enstitüsü (BGI) tarafından satın alınmıştı. Wilson Sayres sözlerini şöyle tamamlıyor:
            “Y kromozomu çeşitliliği üzerine türler arası çalışmalar henüz başlangıç aşamasında: şu ana kadar dizinleri çıkarılan 36 memeli genomundan sadece üçünde Y kromozomu tamamlanmış durumda. Şu ana kadar çıkarılmış 1000’den fazla insan genomu, ne yazık ki Y kromozomunu bireyler arasında bu tip karşılaştırmalar yapabilmeye yetecek derecede hassas kapsayamıyor, ancak teknolojideki DNA’yı daha iyi tanımlamaya yönelik gelişmeler Y kromozomunun bu tür analizlerini de kolaylaştıracak.”
            Kaynak:
            • Phys.org
            • Melissa A. Wilson Sayres , Kirk E. Lohmueller, Rasmus Nielsen Natural Selection Reduced Diversity on Human Y Chromosomes PLOS Genetics Published: January 9, 2014http://dx.doi.org/10.1371/journal.pgen.1004064

            Neden ağlarız?

            Image copyrightADAM PROCTOR

            Düşünürsek, gözümüzden yaş akıtmak ilginç bir olaydır. Neden ağlarız? Gözyaşı dökme konusunda kadınlarla erkekler neden farklıdır?

            Ağlamanın ardındaki nedenleri bilimsel olarak nasıl açıklarız? Ağlamanın yararları nelerdir? Hangi evrimsel nedenler onu ortaya çıkarmıştır?

            Yapılan bütün araştırmalar kadınların erkeklerden daha fazla ağladığını gösteriyor. Psikolog William Frey’in 1982’de yaptığı bir araştırma, kadınların ayda ortalama 5,3 kez, erkeklerin ise 1,3 kez ağladığını ortaya koymuştu. Kadınların her ağlaması ortalama 5-6 dakika sürerken erkeklerinki 2-3 dakikayla sınırlıydı.

            Hollanda’daki Tilberg Üniversitesi’nden psikolog Ad Vingerhoets gözyaşını araştıran az sayıdaki bilim insanından biri. Onun araştırmaları da ağlama konusunda kadınlarla erkekler arasında fark olduğunu ve bunun çocukluğa kadar dayandığını gösteriyor.

            Bebeklikteki ağlamada herhangi bir cinsiyet farkı yoktur. Bütün bebekler aynı şekilde ağlar. Evrim psikologları bebeklerin ebeveynlerinin dikkatini çekmek amacıyla ağladığını söylüyor.

            Peki çocukluktan yetişkinliğe geçişte ne oluyor da cinsiyetler arasındaki ağlama farkı doğar? Bunda kültürün önemli bir rol oynadığı belirtiliyor. Farklı ülkelerde yapılan araştırmalar, ağlamanın toplumsal olarak kabul gördüğü ülkelerde insanların daha fazla ağladığını gösteriyor.

            Vingerhoets ayrıca daha zengin ülkelerde de ağlama oranlarının arttığını, bunun da refahın insanların duygularını daha iyi dışa vurmasını sağladığının bir göstergesi olduğunu belirtiyor.

            Fakat Vingerhoets’a göre, erkeklerin ağlamasını sınırlayan sadece toplumsal şekillenme değil, testosteronun da etkisi var. Prostat kanseri tedavisi amacıyla testosteron seviyesini düşüren ilaçları kullanan erkeklerin daha fazla ağladığını söylüyor. Ancak bu insanların hastalık nedeniyle daha hassas olduğunu iddia edenler de var.

            İnsan, duygusal nedenlerle ağlayan tek canlıdır – fillerin de yas tutarken ağladığına dair iddialar kanıtlanabilmiş değil. Neden ağladığımız konusunda fazla araştırma da yok.

            Yani ister fiziksel acı duyduğumuzda, ister duygusal travmalarda, isterse mutluluktan olsun neden ağladığımızı bilmiyoruz aslında. İnsan sosyal bir varlık olduğundan belki de iç duygu durumunu dışa vurmanın bir yoludur bu.

            Belki de insanın boşalıp rahatlamasını sağlıyor ağalamak. Vingerhoet geçen yıl yaptığı son araştırmasında gönüllü deneklere duygusal iki filmden birini izlettikten sonra duygu durumlarını sordu.

            Filmlerden biri Hayat Güzeldir (Life is Beautiful), diğeri ise Hachi: A Dog’s Tale (Hachi: Bir Köpeğin Hikayesi) idi. Filmden hemen sonra, 20 dakika sonra ve iki saat sonra birer form doldurmaları istendi.

            Film seyrederken ağlamayanlar herhangi bir değişiklik bildirmezken, ağlayanların ruh halinde önemli iyileşmeler kaydedildiği belirtiliyordu. Yani insanlar ağlayıp rahatlamıştı.

            Kaynak:

            • BBC
            • Dianne A. van Hemert Culture and Crying: Prevalences and Gender Differences Published online before print April 28, 2011, doi: 10.1177/1069397111404519 Cross-Cultural Research April 28, 2011 1069397111404519
            • Zeifman DM An ethological analysis of human infant crying: answering Tinbergen’s four questions. Dev Psychobiol. 2001 Dec;39(4):265-85. PMID: 11745323
            • Asmir Gračanin, Ad J. J. M. Vingerhoets, Igor Kardum, Marina Zupčić, Maja Šantek, Mia Šimić Why crying does and sometimes does not seem to alleviate mood: a quasi-experimental study Motivation and Emotion December 2015, Volume 39, Issue 6, pp 953–960 DOI: 10.1007/s11031-015-9507-9

            Göz Teması: Önemi ve İşlevleri

            Hepimizin bildiği üzere, göz teması kurmak önemli bir sosyal işarettir. “Benimle konuşurken gözümün içine bak!”, “Gözlerini benden alamadı.”, “Bana öyle dik dik bakma!” ve daha nicesi… Tüm bu söylemler bile, tek başlarına, göz temasının sosyal yaşantımızda ne derece önemli olduğunu vurguluyor. Nevark’taki Ohio Devlet Üniversitesi’nden sosyal psikolog James Wirth, sosyal ilişkilerde göz teması kurmanın önemini şu sözlerle ifade ediyor:
            “Göz teması sosyal bir etkileşim esnasında size en güçlü bilgileri sağlar, çünkü duygular ve niyetler hakkında detaylar barındırır. Ayrıca göz teması kurmak o kadar önemlidir ki kısa bir süreliğine bile olsa bir kişi sizden bakışlarını kaçırıyorsa kendinizi dışlanmış hissetmeye eğilim gösterirsiniz.”
            Ayrıca, göz temasının önemini kavrayışımız genlerimize işlenmiş gibi gözüküyor. Yeni doğan bebeklerin içgüdüsel olarak bakışlarını kendilerine bakım sağlayan kişilere yönlendirmesi buna güzel bir örnektir. James Wirth’ün yapmış olduğu bir çalışma beş günlük bebeklerin, gözlerini kaçıran kişilerin yüzlerine bakmaktansa, kendileriyle doğrudan göz teması kuran kişilerin yüzlerine bakmayı daha çok tercih ettiklerini ortaya koyuyor. Bu durum insanlardaki göz temasının, gelişimin en erken basamağında sağkalım (hayatta kalma) içgüdüleriyle bağlantılı olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Karşısındaki kişinin bakışlarını üzerine çekip göz temasının devamlı olmasını sağlayan bebekler/çocuklar, kendilerine temin edilecek gıdayı, ilgiyi ve bakımı da böylelikle garanti altına almış oluyorlar.
            Göz temasının süresini ne belirliyor? 
            Mayıs 2015’te yapılmış bir çalışmada Londra Üniversitesi Akademisi’nden psikolog Alan Johnston ve meslektaşları bu sorunun yanıtını aradılar. Ekip, ilk iş olarak, 400’den fazla gönüllünün kişilik özellikleri hakkında bilgi topladı. Daha sonra, katılımcılara, farklı süreler boyunca kendilerine doğrudan bakıyormuş gibi görünen aktörlerin bulunduğu video parçaları gösterdi. Videoları seyrederlerken aktörlerin bakışlarını kendi üzerlerinde hisseden katılımcılar, kendilerini ne kadar “rahat” hissettikleri hakkında araştırmacılara bilgi verdiler. Johnston ve ekibinin bulgularına göre denekler, aktörlerin kendileriyle kurdukları göz temasından memnunlardı, ancak bunda göz temasının süresi önemliydi. Ortalama olarak 3,2 saniye süren göz teması “rahatsız edici” olarak algılanmıyordu. Bulgulara göre, göz temasının bu ortalama süreden daha uzun olmasını sağlayan şey ise bazı aktörlerin tehditkâr değil de güven telkin eden görünüşleriydi.
            Ekip, ayrıca, uzun süren göz temasına karşı verdiğimiz tepki ile öz algılamamız (kendimizi nasıl algıladığımız) arasında muhtemel bir ilişkinin varlığına da dikkat çekiyor. Bulgulara göre, kendilerini yardımsever ve cana yakın olarak tanımlayan katılımcılar, daha uzun süreli göz teması kurmaya eğilim gösteriyorlardı.
            Son olarak sizlere göz teması ile ilgili birkaç önemli bilgi sunalım.
            • Bebeklerde ve yeni yürümeye başlamış çocuklarda görülen göz teması eksikliği otizmin erken belirtilerinden biridir.
            • Kadınlar erkeklere göre daha fazla göz teması kurarlar. Bu durum, kadınların yüz yüze konuşmayı tercih etme sebeplerinden biridir. Erkekler ise yan yana durarak yapılan bir konuşmayı tatmin edici bulabilirler.
            • Romantik ilişkilerde çoğu kadın göz temasını yakınlığı ya da ilişkinin ilerlemesini sağlayan bir yol olarak görürken, pek çok erkek için bu “otoriteyi kabullenme”ye giden yol anlamına gelebilir.
            • Yalancının beden dili ile ilgili söylenen en yaygın mit, yalan söyleyen kişilerin göz teması kurmaktan kaçındığıdır.  Hâlbuki çocuklar hariç, yalan söyleyen pek çok kişi (özellikle en arsızları) bolca göz teması kurarak ve temas süresini de uzun tutarak “yalan söylemediklerini ispat etmek” için bakışlarında aşırıya kaçarlar.
            • Yakındoğu kültürlerinde “dokunarak” iletişim kurmaya eğilimli olan kişiler, göreceli olarak “mesafeli” bir beden dili sergileyen Avrupa kültürlerine ait bireylere kıyasla birbirleriyle daha fazla göz teması kurarlar.
            Kaynaklar ve İleri Okuma:
            1. Scientific American
            2. Psychology Today – 1
            3. Psychology Today – 2
            4. Harrison C , Binetti N , Coutrot A , Mareschal I , Johnston A Individual differences in preference for mutual gaze duration. Journal of Vision [2015, 15(12):173]  DOI: 10.1167/15.12.173

            Erkekler, Aşk İçin Yavaşlıyorlar!

            Aşk nedir? Belki de sevgilinizin temposunda yürümek için yavaşlamaktır.
            Son araştırma, sevgililerinin temposuna uymak için erkeklerin yürüme hızlarını ayarladıklarını göstermektedir – bu olay, erkekler kadın arkadaşlarıyla yürüdüklerinde gözlenmemektedir. İlk avcı-toplayıcıların birlikte bir yerden bir yere gitmek zorunda olduklarını düşünürsek, bulgular, çok çeşitli olmalarına karşın insan gruplarının evrimini anlamaya yardımcı olacak bilgiler içermektedir.
            Her bireyin ideal bir yürüme hızı olduğunu Seattle Pacific Üniversitesi’nden araştırmacılar erişime açık PLoS ONEdergisinde bugün (23 Ekim 2013) açıkladılar. Bu hızı belirleyen, daha çok boydur: Bacaklarınız ne kadar uzunsa daha hızlı yürüme olasılığınız o kadar yüksektir –bu durum, ortalama olarak erkeklerin kadınlardan daha yüksek bir ideal hızı olduğu anlamına gelmektedir.
            Ve hız önemlidir, çünkü bu ideal nokta kişinin, enerji harcamadan en verimli şekilde hareket ettiği noktadır. İnsanlar beraber yürürlerken içlerinden birisi temposunu bu ideal hızdan farklı bir hıza ayarlamanın bedelini ödemek zorunda kalır.
            Bu bedeli kimin ödediğini bulmak için araştırmacılar 11 heteroseksüel çift buldular –erkek ve kadınlardan oluşan toplam 22 kişi- ve onlardan bir parkuru yalnız başına yürümelerini istediler. Bu ilk yürüyüşler her bireyin tercih ettiği tempo için bir referans çizgisi oluşturdu; erkekler için ortalama hız 5,5 km/sa (3,4 mph), kadınlar için ise 5,1 km/sa (3,2 mph) olarak tespit edildi.
            Daha sonra her birey, dönüşümlü olarak yalnız ve bir başkasıyla yürüyerek parkurda birden çok tur katetti. Değişik noktalarda bireye sevgilisi, aynı cinsten arkadaşı ve karşı cinsten arkadaşı katıldı. Sevgilileriyle birlikte yürüdükleri kısımda çiftlerin birbirlerinin ellerini tutmaları istendi.
            Araştırmacılar yürüyüş sürelerini ölçtüler ve çifte kumrular birlikte yürürlerken, sevgilisi olan kadının ideal hızına uymak için erkeğin temposunu yavaşlattığını gördüler. Bu durum, çift el ele tutuşsa da tutuşmasa da değişmiyordu.
            Buna karşın, platonik arkadaş olan erkek ve kadın beraber yürürlerken, iki taraf da hızlarını değiştirdiler. Erkekler biraz yavaşladı, kadınlar ise hızlandı ve ortada, yaklaşık 5,3 km/sa (3,3 mph) hızında buluştular.
            Aynı cinsiyetten biriyle yürürken, erkekler hızlanarak iki erkeğin de tercih ettikleri tempodan yaklaşık %4 daha hızlı bir tempoda ilerlediler. Öte yandan kadınlar yavaşlayarak ikisi de her zamankinden yaklaşık %3 daha yavaş yürüdüler.
            Araştırmacıların yazılarına göre, muhtemelen birbirlerinin temposuna uymak için erkeklerin de kadınların da fazladan enerji harcamak zorunda kalmasını önlemek için çoğu avcı-toplayıcı grup, uzun mesafeli yolculuklarda aynı cinsiyetten takımlara bölünüyordu. Bununla birlikte romantik ilişki yaşayanlarda erkekler, kadının gücünü çoğalmaya yönlendirmesi için enerji darbesini kendi üstüne alarak eşlerine bakmak üzere evrilmiş olabilirler.
             
            Kaynak:
            1.  LiveScience
            2. Janelle Wagnild, Cara M. Wall-Scheffler Energetic Consequences of Human Sociality: Walking Speed Choices among Friendly Dyads PLOS ONE Published: October 23, 2013 DOI: 10.1371/journal.pone.0076576

            Aşkın Evriminin Psikolojik Temelleri

            Bu lir çalış, bu cıvıltı, bu bakış,
            Seni bir gün tutuşturur, kül eder;
            Bakarsın ki ateş bacayı sarmış.
            Şaşarsın: nerede, ne zaman, nasıl?
            İş işten geçtikten sonra anlarsın.
                                           – Filodemos (Rifat, 1986, s. 16)
            Milattan önce birinci yüzyılda yaşamış bu ozanın da şiirle dile getirdiği gibi kadın ve erkek arasındaki ilişkilerde sıklıkla merkeze oturan aşk, bağlılık, çekim gibi olgular epey çetrefilli olgulardır; böyle oldukları için de yüzyıllardan beri ozanlar, filozoflar, bilim adamları bu konuda çokça kafa yormuş, hakkında kitaplar yazmışlardır. İnsan eşleşmesinin psikolojisine ve işleyişine dair evrimsel yaklaşımın getirdiği açıklamalar ise doğal seçilim ve cinsel seçilim kavramları çerçevesinde oluşmuştur.
            Eşleşme hakkında çarpıcı sonuçlar veren bir çalışmada, kadın ve erkek işbirlikçiler karşı cinsten yabancılara yaklaşmışlar, kısa bir başlangıç konuşmasının ardından onlara şu soruları sormuşlardır: “Bu gece benimle dışarı çıkar mısın?”, “Bu gece benim apartman daireme gelir misin?”, “Bu gece benimle yatar mısın?”. Verilen yanıtlar içerisinde kadın ve erkekler arasındaki farklılığın en göze çarpıcı olduğu soru üçüncü sorudur. Kadınların hiçbiri bu soruya evet demezken, erkeklerin %75’i evet cevabını vermiştir (Clark ve Hatfield, 1989; Akt. Gaulin ve McBurney, 2001). Peki böylesine büyük bir farkın sebebi nedir? Sorunun karşılığı insan fizyolojisinin şaşırtıcı yapısında gizlidir.
            Bir kadın –çoklu doğumlar sayılmazsa– senede en fazla bir çocuk dünyaya getirebilir. Gebelik dönemini kapsayan bu bir yıla, yeni doğan çocuğun bakım ve emzirme süresi de eklendiğinde, bir kadının doğum yaptıktan sonra hamileliğe tekrar hazır olması yaklaşık dört veya beş yılı gerektirir. Buna karşılık bir erkeğin fizyolojik yapısı, yeterince eş bulduğunda bir kadından çok daha fazla sayıda çocuk sahibi olmaya imkân vermektedir. Öyle ki, sağlıklı bir erkeğin vücudu bir saatte milyonlarca sperm üretebilir. Yukarıda bahsedilen araştırmada kadınların ve erkeklerin tanımadıkları biriyle yatmayı onaylama oranları arasındaki fark ne derece çarpıcıysa, üreme oranları arasındaki fark da o derece çarpıcıdır aslında. Kadın için ayda yalnız bir tane üretebildiği yumurta çok kıymetliyken, erkek için sahip olduğu milyonlarca spermin kıymeti pek fazla değildir. Bu yüzden erkekler için yabancı bir kadınla tek seferlik cinsel ilişkinin bedeli o kadar yüksek değilken, kadınlar için aynı durumun bedeli oldukça yüksektir.
            Bu noktada insan eşleşmesiyle ilgili ilk kıymetli bilgiye ulaşmış bulunuyoruz: Bir kadının üreme hızı fizyolojik kapasitesiyle sınırlıyken, bir erkeğin üreme hızı doğurgan kadınlarla eşleşebilme başarısıyla sınırlıdır (Gaulin ve McBurney, 2001). Kadınlarla erkeklerin eşleşme stratejilerinin birbirinden farklı olmasının altında temelde işte bu ilke yatmaktadır.
            Yukarıdaki bilgiler ışığında şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, kadınlar cinsel ilişki için eş seçiminde erkeklerden çok daha titiz ve seçicidirler. Bunun sebebi, daha önce de belirtildiği gibi, kadınlar için gebelik ve bebek büyütme süreçlerinin hayli zahmetli olması, erkeklerinse bu süreçlerde fizyolojik bakımdan herhangi bir yükümlülüğünün bulunmamasıdır. Seçicilik konusundaki cinsiyet farklılıklarıyla ilgili yapılan çalışmalar bu olgunun doğruluğunu kanıtlamıştır. Örneğin Buss ve Schmitt’in (1993) bir araştırmasında katılımcılara cazip gördükleri bir kişiyle, bir saatten beş yıla kadar uzanan bir periyotta belirtilen tanışma sürelerine göre cinsel birliktelik yaşamaya ne ölçüde razı olacakları sorulmuştur. Bulgular, erkeklerin istikrarlı biçimde kadınlardan daha büyük bir isteklilik belirttiğini göstermiştir. Sözgelimi 1 aylık tanışma süresinde kadınların çoğunluğu cinsel ilişkiye rıza göstermezken, erkeklerin çoğunluğu bunu arzulamaktadır.
            Kadınların eşleşme konusunda neden daha seçici davrandıklarının sebepleri elbette birçok ayrıntıya sahiptir. Bu sebepleri izah eden görüşler arasında en önemlilerinden biri olan ebeveyn yatırımı teorisi detaylı olarak incelenmeyi hak etmektedir.
            Ebeveyn Yatırımı Teorisi
            Trivers’ın (1972) ortaya attığı ebeveyn yatırımı teorisi (parental investment theory) cinsel yolla üreyen türler olarak erkeklerin ve kadınların, seks ve eşleşmeye ilişkin bir takım farklı psikolojik adaptasyonlara sahip olduğunu iddia etmektedir. Ebeveyn yatırımı, bebeği yetiştirme ve koruma süreçlerindeki yatırımı ifade etmektedir (Akt. Pillsworth ve Haselton, 2007).
            Diğer birçok memeli türünün aksine insan yavrusu doğduğu andan itibaren yoğun bir ilgi ve itinaya ihtiyaç duymaktadır. Yaşamının ilk yıllarında fiziksel gelişimi büyük oranda anne sütüne dayanmaktadır. Tüm bu bakım işlemlerinin hemen hemen tamamı kadının sorumluluğu altındadır ve yaklaşık dört beş yıl boyunca bu sorumluluk devam eder. Öte yandan babanın sorumluluğu anne gibi fizyolojik değil ekonomik bir sorumluluktur. Çocuğun doğal tehditlerden korunmasını, anne ve çocuk için hayati gerekliliği olan besinlerin sağlanmasını ve rakip pozisyonunda bulunan diğer erkeklerden gelebilecek tehlikeleri engellemeyi kapsar. İnsan yavrusunun ilk yıllarında hayatını sürdürebilmesi için annenin varlığı olmazsa olmazken, babanın varlığı aynı ölçüde gerekli değildir.
            Trivers’a göre cinsel seçilimin arkasında bulunan itici güçlerden biri, cinsiyetlerin ebeveyn yatırımları arasındaki bu farklılıktır. Tipik olarak kadınlardan daha az yatırım yapan erkekler cinsel birliktelik fırsatlarını azamiye çıkaran bir üreme stratejisi benimserken, bunun aksine kadınlar daha çok yatırım yapan cinsiyet olarak, seçim hakkını en iyi erkekle karşılaşıncaya kadar elde tutan bir üreme stratejisi benimsemiştir. Çünkü kötü bir eş tercihi üreme başarısı açısından, kadınlara erkeklerden daha pahalıya mal olacaktır (Buss, 1988).
            Kadın atalarımız eşleşmelerde fark gözetmeyen bir tutum sergilediklerinde, bunun doğurduğu bazı sonuçlar yüzünden zarar görmüşlerdir. Üreme konusunda daha düşük başarı sağlamışlar ve daha az sayıdaki çocukları üreme çağına kadar hayatta kalabilmiştir; zira bu çocuklar baba yatırımından yoksun halde çevresel tehlikelere mani olamamışlardır. İnsanın evrimsel tarihindeki bir erkekse sadece birkaç saatini, hatta dakikasını feda ederek gerçekleştirebileceği gündelik çiftleşmeler peşinde daha hızlı koşabilmiştir. Evrimsel geçmişteki bir kadın hamile kalma konusunda riskli davranışlar benimsediğinde, bu kararının bedellerine yıllarca katlanmak zorunda kalmıştır (Buss, 1999).
            Tüm bu sebeplerden dolayı, eş tercihleri kadın ve erkek için farklı ölçütlere göre şekillenmiştir.
            Kaynaklar ve İleri Okuma:
            1. Rifat, O. (1986). Yunan antologyası ve Latin ozanlarından çeviriler. İstanbul: Adam Yayınları.
            2. Gaulin, S. J. C. & McBurney, D. H. (2001). Psychology: An evolutionary approach. NJ: Prentice Hall.
            3. Buss, D. M. & Schmitt, D. P. (1993). Sexual strategies theory: An evolutionary perspective on human mating. Psychological Review, 100 (2), 204-232.
            4. Pillsworth, E. G. & Haselton, M. G. (15 Şubat 2007). Women’s sexual strategies: The evolution of long-term bonds and extrapair sex. 26 Mart 2010, http://www.sscnet.ucla.edu/comm/haselton/webdocs/pillsworth_haseltonARSR.pdf
            5. Buss, D. M. (1988). The evolution of human intrasexual competition: Tactics of mate attraction. Journal of Personality and Social Psychology, 54 (4), 616-628.
            6. Buss, D. M. (1999). Evolutionary psychology: The new science of the mind. Boston: Allyn ve Bacon.