Yaşlanma ve Genetik İlişkisinde Yeni Keşif

University of Georgia’dan bilim insanları, yaşlanma sürecinin enstrümanlarından olan bir hormonun genetik olarak kontrol edildiğini ve yaşlanma ile yaşlanmaya bağlı hastalıkların genetik olarak kontrolünü sağlayan yeni bir mekanizmayı ortaya çıkardı.

Daha önceki çalışmalar bu hormonun kandaki seviyelerinin, zamanla düştüğünü gösteriyordu. GDF11 (growth differentiation factor 11) olarak bilinen hormonun yeniden artırılması ise kardiyovasküler yaşlanmayı tersine çevirebiliyor ve de kas ve beyinde yeniden gençleşmeyi uyarabiliyor. Bu hormonun seviyesindeki düşüşün yaşlanma ve hastalıklarla ilişkisi 2014 yılının en önemli gelişmeleri arasında gösteriliyordu.

Aynı üniversitenin bilimcileri şimdi bu hormonun seviyesinin genetik olduğunu böylelikle yaşlanma süreçlerine dair genomda kodlu yeni bir potansiyel mekanizmayı keşfetmiş oldular.

Devam araştırmalarının, GDF seviyelerinin hangi sebep veya sebeplerle düştüğünü, hastalıklardan da korunmayı sağlamak amacıyla neden seviyelerinin sabit tutulamadığını anlamaya odaklanacağı düşünülüyor.

Araştırmanın baş yazarı yardımcı doçent Rob Pazdro’ya göre; GDF11 seviyelerinin genetik kontrol altında olduğunu keşfetmek ciddi bir önem taşıyor çünkü buradan yola çıkılarak GDF11 seviyelerinden sorumlu genleri tespit edebilir hatta yaşla geçirdiği değişimleri inceleyebileceğiz.

Araştırma ile, GDF11 seviyesinin zamanla azaldığını gösteren daha önceki çalışmalar doğrulanmış ve bu düşüşün orta yaşlardan başlayarak devam ettiği gösterilmiş oldu. Buna ek olarak araştırmada farklı genetiğe sahip 22 ayrı fare soyunun yaşam sürelerine bakarak, GDF11 ile yaşlanma belirteçleri (biyoişaretleri) arasındaki ilişki incelendi. Sonuçlar, en yüksek GDF11 seviyesine sahip olan farelerin daha uzun yaşama eğiliminde olduklarını gösteriyor.

Gen haritası çıkarılan hayvanlardan elde edilen bilgilere göre, Pazdro’nun ekibi; orta yaşlarda kandaki GDF11 seviyelerine etki eden (dolaylı veya direkt) yedi ayrı gen olduğunu öne sürüyor. Bu verilere dayanarak, kandaki GDF11 seviyesinin bir bakıma genetik olduğu ilk kez bir araştırmayla gösterilmiş oldu.

Pazdro, konu ile ilgili yaptığı açıklamada; yaşlanma/genetik bulmacasının kayıp parçalarından birisini bulduklarını öne sürdü. Daha genel olarak da, yaşlanmayı , neden yaşlandığımızı ve hangi yollarla bunun gerçekleştiğini öğrenmeye dair önemli bir adım atmış olduklarını vurguladı.

Araştırma tüm detayları ile “Circulating Concentrations of Growth Differentiation Factor 11 are heritable and correlate with life span,” orijinal başlığı ile geçtiğimiz ay Journals of Gerontology Series A Biological Sciences and Medical Sciences dergisinde yayımlandı.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Yang Zhou, Zixuan Jiang, Elizabeth C. Harris, Jaxk Reeves, Xianyan Chen, Robert Pazdro. Circulating Concentrations of Growth Differentiation Factor 11 Are Heritable and Correlate With Life Span.The Journals of Gerontology Series A: Biological Sciences and Medical Sciences, 2016; glv308 DOI: 10.1093/gerona/glv308

İnsan embriyolarının genetiği bilimciler tarafından değiştirildi

Genom değiştirme ( genetik değiştirme ) araçlarından CRISPR-bağıl sistem veya Cas ( DNA üzerindeki kümelenmiş ve aralarında boşluklar bulunan kısa palindromik nükleotit dizileri) olarak bilinen gen sistemlerii insan hücreleri, hayvan zigotları gibi model sistemlerde gen değiştirmek için sıkça kullanılıyor ve belirli klinik araştırmalar için de son derece kolay ve umut verici bir yöntem olarak yer alıyor. Bu DNA dizileri isteğe göre genleri değiştirmek üzere ilgili bölgeler hedef alınarak yerleştiriliyor ve genlerin işleyişi kontrol altında tutuluyor.

Bugün bile, insan embriyosunun ilk dönemlerinde DNA tamir mekanizmalarının tam olarak nasıl çalıştığıyla ilgili büyük bir bilgi boşluğu var. Bu sebepten dolayı, CRISPR/Cas9 gibi genetik değiştirme sistemlerinin anneye verilecek olan embriyolarda kullanılmasının ne kadar verimli olacağı ve hedef olmayan bölgelere hatayla yerleşmesinin nasıl sonuçlar doğuracağı da net olarak bilinemiyor.

Protein&Cell dergisinde yayımlanan çalışmada, tripronüklear (3PN) zigotlarda CRISPR/Cas9 sistemi ile yapılan genetik değişimlerin uzun vadede etkileri gözlemlendi. Bulgulara göre, CRISPR/Cas9 yöntemi endojen β-globingenini (HBB) kolaylıkla keserek siliyor. – β-globin geni yokluğu veya mutasyonu durumunda akdeniz anemisine yol açabilmektedir. –

Ne var ki embriyo DNA’larında HBB genlerinin değiştirildikten sonra homolog olacak şekilde tamiri çok düşük olduğu için, genetiği değiştirilmiş embriyolar bir mozaik gibi değişik genetik yapılara sahip olmuş oldu. Bunun yanı sıra, tripronüklear zigotlarda hedef-dışı kesimlerin de gerçekleştiği DNA dizileme yöntemleri ile tespit edildi.

Bahsi geçen sonuçlar dışında dışsal olarak hücreye eklenen ve HBB gen bölgesinin düzeltilmesinde kullanılan tek zincirli (oligonükleo dizilimler) homolog endojen delta-globin (HBD) geninin de, bir takım mutasyonlara sebep olduğu tespit edildi.

Tüm veriler ve sonuçlar bir araya getirildiğinde çalışma geliştirilmesi gereken bir yöntemi bulguluyor veCRISPR/Cas9 olarak bilinen bu platformun verimini ihtiyaçlar doğrultusunda artırmanın gerekliliğini ispatlıyor. Neredeyse tüm CRSIPR/Cas9-uyumlu gen değiştirme klinik uygulamaların ön koşulu olarak bu zorunlu görünüyor.

 


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Puping Liang , Yanwen Xu , Xiya Zhang , Chenhui Ding , Rui Huang, Zhen Zhang, Jie Lv, Xiaowei Xie, Yuxi Chen and 7 more CRISPR/Cas9-mediated gene editing in human tripronuclear zygotes Protein & Cell May 2015, Volume 6, Issue 5, pp 363-372

İnsan embriyosunu koruyan virüs DNA’da gizleniyor

Hayatta kalmamız ve karmaşık vücut yapımız tamamen ilk insan embriyolarında bulunmuş olan kaçak yolcuların “virüs”lerin eseri olabilir. Virüs hem insan embriyosunu diğer virüslerden korumuş hem de insan genlerineembriyodan yeni insanı oluştururken altyapıda yardımcı olmuş gibi görünüyor.

University of California’da yürütülen araştırma ile uzun zamandır terkedilmiş gibi görünen ‘milyonlarca yıldır DNA’mızın içinde bulunan virüs genlerinin sessizce evrimimizi ve varlığımızı kontrol ettiği’ fikri yeniden gündeme geldi.

Retrovirüsler konuk oldukları hücrelerin içine genetik materyallerini enjekte eder ya da bırakırlar. İlk zamanlar bu materyaller hastalığa ve ölüme sebep olurken zamanla konuk eden hücre virüse karşı bir direnç evrimleştirir ve sperm veya yumurtalarının içine giren DNA parçacıkları gelecek nesillere aktarılmaya başlar. Araştırmada bahsedilen virüs endojen (içte olan – içe yayılmış) retrovirüs ya da ERV olarak bilinen hücre genomunda kalıcı olan bir virüs.

Sessiz koruyucu

Genomumuzun yüzde 9’unun virüsler aracılığıyla geldiği düşünülüyor. Viral kalıntılar, binlerce yıl önce etkilerini  kaybetmiş “atık-çöp” DNA bölümleri olarak varsayılıyordu. Ancak HERVK’nin (yaklaşık 200.000 yıl önce – ki en son girenlerden biridir- DNA’mızın içine girmeyi başarmış viral genom) keşfi bu nosyonu tartışmaya açtı.

3 günlük insan embriyolarında gen ekspresyonu (genlerin protein sentezlemesi süreci) üzerine çalışırken bu beklenmedik keşfi yapan Stanford Üniversitesi bilimcileri, toplam 8 hücreden oluşan embriyolarda anne ve babadan gelen DNA’lar dışında HERVK genetik materyallerini de tespit etti. Bu hücrelerin viral protein ürünleri ile dolu olduğu hatta bazılarının virüs benzeri şekillere sahip olduğu kaydedildi.

Devam eden deneyler ile virüsün , diğer virüslerin hücreye girmesini engelleyen bir protein de ürettiği ortaya çıktı. Böylelikle grip gibi embriyo için tehlikeli olan virüslerden korunmuş oluyoruz. Hücresel olarak gerekli olan diğer doğal protein sentezlerinde de yol gösterici olan viral genler tam manasıyla bizim sessiz kahramanlarımızdır.

Biyolojik Kara Delik

Bu kaçak yolcuların bizi diğer primat ve şempanzelerden ayırıyor olma ihtimali üzerinde de duruluyor. Bazı araştırmacılar endojenik retrovirüslerin türleşme veya türlerin birbirinden ayrılma süreçlerinde hatta bireylerin tür içinde birbirlerinden farklı olmaları üzerinde nasıl etkili bir rol oynamış olabileceğini düşünüyor.

Görece son dönemlerde DNA’mıza girmiş retrovirüs kalıntılarının protein ürünleri bir çok gelişimsel programı yönlendirdiği mevcut araştırma ile gösterildi. Enfeksiyonları engelleyen ERV ürünleri de gözlemlendi ki bu aslında virüslerin konuk olacakları hücre için yarıştıklarını (uzun süredir bilinen bir fenomen) doğruluyor.

Genelgeçer gibi görünmesine rağmen biyolojideki kara delik olarak adlandırılan tüm bu süreçler çoğu zaman gözden kaçıyor. Bunu DNA’yı bir orman, virüsleri de içinde yaşayan adapte olmuş hayvanlar veya küçük hayvanlar olarak düşünerek hayal edebiliriz. En etkili virüsler – HERVK gibi – kalıcı olarak DNA’mızın içine girerek kendilerini gelecek nesillere aktarılmak üzere yerleşebiliyorlar.

Konuk oldukları hücrenin genetik malzemesini yeniden (modaya uygun şekilde) düzenleme işlevi gören virüsler, aktif genleri etkiliyor veya etkileşime girdiklerini aktive edebiliyor. Bu da aslında fiziki özelliklerimizi yeniden şekillendirebileceklerini gösterirken, klonlama , gen klonlama uygulamaları için çok dinamik bir alan da yaratıyor.

 


Referans :

  1. Bilimfili,
  2. newscientist.com, Virus hiding in our genome protects early human embryos ,
  3. Edward J. Grow, Ryan A. Flynn, Shawn L. Chavez, Nicholas L. Bayless, Mark Wossidlo, Daniel J. Wesche, Lance Martin, Carol B. Ware, Catherine A. Blish, Howard Y. Chang, Renee A. Reijo Pera & Joanna Wysocka Intrinsic retroviral reactivation in human preimplantation embryos and pluripotent cells Nature, 522,221–225doi:10.1038/nature14308

Alzheimer’ın kökeni insan zekasına bağlandı

Geçtiğimiz ay içinde BioRxiv1′de yayımlanan bir araştırmada bilim insanları, Alzheimer hastalığının insan zekasıyla paralel bir evrim geçirdiği ve geliştiği savını ortaya attı.

Araştırmada, 50.000’den 200.000 yıla kadar geçmiş dönemde beyin gelişimi ile ilgili altı gende doğal seçilime bağlı olarak değişim gerçekleştiği bulundu. Bu değişimler ile nöron bağlantıları artmış, böylelikle modern insanlarınhominin atalarından daha zeki olması durumu gelişmiş olabilir. Ancak bu gelişmiş zeka kapasitesinin bir bedeli vardı; aynı genlerin değişimi Alzheimer hastalığının da temel sebebini oluşturdu.

Şangay Biyoloji Bilimleri Enstütüsü’nde popülasyon genetikçisi olan Kun Tang, yaşlanan insan beyninde artan zekanın metabolik ihtiyaçlarının karşılanamamasına bağlı olarak hafıza problemlerinin ve bozukluklarının ortaya çıktığını düşünüyor. Alzheimer hastalığına sahip olan tek tür insandır ve en yakın olan akrabalarımız şempanzeler de dahi bu hastalık görülmüyor.

Araştırma ekibi, bu arkaik evrimin kanıtlarını bulmak üzere modern insan DNA’sını analiz etti. 90 farklı insan DNA’sını inceleyen bilim ekibi, popülasyon büyüklüğü ve doğal seçilimdeki değişimler ile oluşan çeşitlilik ve bu çeşitliliğin yayılmasını takip etti.

Seçilim ile işaretlendi 

Analiz bir bakıma yanıltıcıydı, çünkü iki kuvvet de birbirine benzer etkiler yaratabiliyor. Popülasyon değişimlerinin etkilerini kontrol etmek ve böylelikle doğal seçilimin birebir etkilerini gözlemlemek için, ekip popülasyon değişimini sayısal olarak hesapladı. Daha sonra popülasyon geçmişi ile uyuşmayan DNA segmentleri ve bunların içinden doğal seçilim ile şekillenmiş olanları tespit edildi.

Bilimciler bu yolla 500.000 yıl içinde gerçekleşmiş seçilim olaylarını gözlemlemiş, modern insanın yükselişini belirleyen 200.000 yıllık kuvvetleri belirlemiş oldu. Daha önceki ilkel metotlar bu değişimleri yalnızca 30.000 yıla kadar gözlemleyebiliyordu.

Deneysel olarak yöntemin geçerliliği ispatlanana kadar ek çalışmalara ve tekrara ihtiyaç duyulsa da, en güçlü genomik-analiz yöntemleri dahi tarihsel bozunmalardan dolayı bile kısıtlı bir başarıya sahip. Asya’lı ve Avrupa’lı insanlar 60.000 yıl içinde buralara doğru göçen küçük gruplardan gelişerek popülasyon oluşturdu.

Popülasyonların kendi içinde üremesi ve soyunu devam ettirmesinden dolayı Avrupa’da genetik varyasyonların eski göstergeleri silinmiş durumda. Afrika’lı insanların genomu ile araştırmacılar, insanlığı oluşturan evrimsel değişimleri ve kökenlerini çok daha eskiye bakarak gözlemleyebiliyor.

 


Referans :

  1. Bilimfili,
  2. Nature
  3. Li H1, Durbin R. Inference of human population history from individual whole-genome sequences. Nature. 2011 Jul 13;475(7357):493-6. doi: 10.1038/nature10231.
  4. Udupa A, Wahi RS, Chansouria JP, Srinivasan S, Udupa KN. Monoamine oxidase in thyroid gland of rats: effect of neurohumors, thyroxine, carbimazole, adrenaline, beta-adrenergic blockers & MAO inhibitors. Indian J Exp Biol. 1976 Jan;14(1):14-8. http://dx.doi.org/10.1101/018929 (2015).

CRISPR-Cas9: Hedefli Genom Düzenleme Yöntemi

2010’lu yıllarda temelleri atılıp, 2013’ten itibaren tüm Dünya’yı kasıp kavuran CRISPR-Cas9 sistemini kullanarak gen düzenleme teknolojisi, bugüne kadar insanlığın keşfetmiş olduğu en etkili, en hızlı, en başarılı genom değiştirme yöntemlerinden birisidir. Konuyla ilgili oldukça detaylı bilgileri “Prokaryotlarda Hücre Savunması ve Evrimi: CRISPR-Cas Sistemi” başlıklı makalemizden edinebilirsiniz.

Bu görseldeyse, daha kısa ve öz olarak bu yöntemin temel prensiplerini inceleyeceğiz.

 
Görsel Çeviri ve Düzenleme: Mehmet Onurcan Kaya (Evrim Ağacı)
 
Kaynak: visual.ly

İnsanlar, basit mikroorganizmalardan geçmiş 100 den fazla geni barındırıyorlar!

Aslında tam olarak insan değiliz. Bunu hücrelerimizin genetik materyallerine bakarak söyleyebiliyoruz. Sen, ben- ve herkes- bakterilerden, diğer tek hücreli organizmalardan, ve virüslerden insan genomuna yerleşmiş 145 gene kadar taşıyabiliyoruz. Bu veriler yeni bir araştırmanın sonucu olarak açıklandı. Evrim tarihi boyunca, diğer canlılardan gelen genler, hayvan hücrelerinin bir parçası olmuş durumda.

Bu sonuç aslında gösteriyor ki, yaşam ağacı mükemmel dalları olan basmakalıp bir ağaç değil. Makalenin yazarı,Cambridge Üniversitesinden, Alastair Crisp’e göre ‘’ Bu daha çok Amazon ormanlarındaki kökleri birbirine geçmiş ağaçlara benziyor.’’

Bilim insanları, genetik bilginin ebeveynlerden yavruya geçen bir kalıtsallık dışında, bakteriler ve buna benzer basit ökaryotlarda organizmalar arasında da yatay gen transferi olarak adlandırılan süreçle aktarılabildiğini biliyorlardı. Fakat, genlerin bakterilerden daha kompleks yapılar olarak adlandırabileceğimiz canlılara örneğin primatlara aktarılması bilim dünyasında oldukça tartışmalı bir konu. Önermelere göre, hayvan hücreleri de yabancı genetik materyallere adapte olabilirler, bu materyaller küçük DNA parçaları ya da hücrelerin içerisine virüslerle taşınanlar olabilir.

Crisp ve çalışma grubu, meyve sinekleri ve yuvarlak solucanlardan zebra balığına, gorillerden insanlara kadar 40 farklı hayvan türünün genom dizilimini analiz ettiler. Genomlardaki her bir geni hali hazırda var olan gen veritabanıyla karşılaştıran bilim insanları eşleşmeleri bulmaya çalıştılar.

Genome Biology’de yayınlanan çalışmaya göre bakteri, archaea, fungi gibi mikroorganizmalardan ve bitkilerden hayvanlara yüzlerce gen transferi olduğu anlaşıldı. İnsan özelinde değerlendirecek olursak, araştırmanın bulgularına göre daha basit organizmardan insanlara geçtiği anlaşılan ve daha öncelerde yatay gen transferi olarak değerlendirilen 17 genin de içinde olduğu 145 gen bulundu. Makalede bu genlerin nasıl geçtiğiyle ilgili bir bilgi ise bulunmuyor.


Referans:

  1. Bilimfili,
  2. ScienceMag,
  3. Alastair Crisp1†, Chiara Boschetti1†, Malcolm Perry123, Alan Tunnacliffe1* and Gos Micklem23* Expression of multiple horizontally acquired genes is a hallmark of both vertebrate and invertebrate genomes  Genome Biology 2015, 16:50 doi:10.1186/s13059-015-0607-3

Neden Bazı İnsanlar Solak?

Makaslar, konserve açacakları, spiralli not defterleri- ve dünya, genellikle sağ elini kullanan insanlar için tasarlanmış gibi görünür. Sağlak ya da solak olma durumunu araştıran birçok araştırma yapılmıştır, ve fakat,  henüz gerçekte bu duruma neyin sebep olduğu anlaşılamamıştır. Bizler de belki karmaşık göründüğü için bu durumu ilgi çekici buluyor olabiliriz. Fakat, bu durum ile ilgili kesin olarak bildiğimiz tek bir şey var- yaklaşık her 10 insandan birisi solak.

İlginç bir şekilde bu istatistikler tek seferlik değiller, ayrıca ülkeden ülkeye de değişiklik göstermiyorlar. Yani kabaca dünyada yaşayan insanların yaklaşık %10’u sol elini sağ eline göre daha iyi kullanıyor. Bu veri de bir genetik altyapıyı işaret ediyor gibi görünüyor. Fakat gerçekten öyle mi? University of St. Andrews’den genetikçi Silvia Paracchini’ye göre bunun net bir izahı yok.

Araştırmacılar bir özelliğin genetik temelini inceleyecekleri zaman genellikle ikizleri kullanırlar. Çünkü ikizler genellikle aynı evde büyüdüklerinden, birbirlerinden ayrıldıkları özelliklerinin altında yatan genetik ve çevresel faktörleri incelemek daha kolaydır. Araştırmacılar, ikizler üzerinde yaptıkları çalışmalarda, sağlak ya da solak olma durumunu yalnızca ikizlerin %25’lik  bir kısmında genlerle açıklayabiliyorlar. Paracchini’ye göre bu rakam şaşırtıcı bir şekilde düşük. Ayrıca, farklı araştırmalarda bulunan sonuçlar da oldukça istikrarlı.

Yıllardır insanlar, sağlak ya da solak olma durumundan sorumlu bir gen olması gerektiğini düşüyorlar, fakat bunu test etmenin bir yolu yok. Ayrıca şu ana kadar dizilenmiş 100,000’den fazla insan genomu bulunuyor ve solak ya da sağlak olma durumundan sorumlu genler tam olarak bulunamıyor.

Bu konuda birtakım ilerlemeler de kaydediliyor. Paracchini, yazı algılamada güçlüğün (dyslexia) genetik temellerini araştırırken, yanındaki doktora öğrencisi birşey keşfetti: vücudun sağ/sol aksisini kuran gen ile sağlak ya da solak olma durumunun bağlantısı vardı. Buradaki bahsi geçen gen, vücut asimetrisinin yer değiştirmesi durumu olan  situs inversus’dan da sorumlu. Yani örneğin, kalbin normalde solda olması gerekirken sağda olması durumundan bu gen sorumlu.

Bu bulgu, vücudumuzun yapısal asimetrisini kontrol eden sistemin geri dönüştürülüp davranışsal asimetrinin kontrol edilmesinde kullanılmasının ihtimalini arttırıyor. Fakat, bu bulgunun tam olarak solaklıkla bir bağlantıya işaret edip etmediği de henüz kesin olarak bilinmiyor. Yani suyun bulanıklığı hâlâ devam ediyor. Çünkü yapılan başka bir araştırmaya göre; situs inversus durumuna sahip hastaların solak olma oranı, normal insanlarla kıyaslandıklarında değişiklik göstermiyor. Ayrıca Paracchini’ye göre; bu iki durum arasında bir bağlantı var ise bile, solak ya da sağlak olma durumun altında yatan genetiğin çok küçük bir oranını oluşturuyor.


Kaynak: Bilimfili, Josh L Davis.(April 30, 2015).Why Are Some People Left-Handed?. IFLscience.com. Retrieved May 1,2015 from http://www.iflscience.com/health-and-medicine/why-are-some-people-left-handed

Tarım Yapmaya Başlamak Sindirimimizi, Boyumuzu ve Ten Rengimizi Değiştirdi

Araştırmacılar, ilk defa tarım yapmaya başlanan zamanlarda yaşamış insanların kalıntılarından aldıkları antik DNA’yı incelediler. Bilim insanları bu sayede atalarımızın genomlarının toplumsal değişimlerle nasıl bir değişikliğe uğradığını belirleyebiliyorlar.

Tarımın, insan DNA’sı üzerinde çok büyük değişikliklere yol açtığı biliniyordu. Fakat, şimdiye kadar yalnızcabugünün popülasyonlarının genetik çeşitliliğine bakarak bir araya getirilmiş parçalardan elde edilen bilgiler kullanılıyordu. Yani, geçmişte olmuş değişikliklerin yankıları üzerinden çalışmalar yürütülüyordu. Yapılan yeni bir çalışma, bilim insanlarına, bu değişiklikleri neredeyse gerçek zamanlı görebilme imkanını sunuyor.

Harvard Medical School’dan araştırmacı Iain Mathieson’un belirttiğine göre:

Bu çalışma, doğal seçilimin üzerine zaman ve tarih eklememize, ayrıca seçilimi doğrudan belirli çevresel değişiklerle ilişkilendirmemize olanak sağlıyor. Bu durum özelinde ele alınan ise, tarımın gelişimi ve ilk çiftçilerin Avrupa’ya yayılışı.’’ 

Yeni teknikler kullanan Mathieson ve araştırma takımı, antik insan kalıntılarından DNA çıkartmayı başardılar. Araştırmacılar bu çalışma kapsamında, 2,300 ila 8,500 yıl öncesinde Avrupa’da yaşamış 230 insanın kalıntılarından genetik veritabanı oluşturdular.

Bu genomların analizlerinden sonra, araştırmacılar, avcı-toplayıcı toplum yapısından çiftçiliğe geçiş sürecinde ve sonrasında değişmiş 12 spesifik genom bölgesini (kromozomların içindeki belli lokasyonlar) belirleyebildiler.

Beklenildiği gibi bu değişiklikler; boy, laktoz sindirme yeteneği, yağ asidi metabolisması, daha açık renkli deri pigmentasyonu ve mavi göz rengi ile ilişkili genlerin ya üzerinde ya da yakınında yer alıyordu. Bütün bu özellikler, daha öncelerde de tarıma dayalı yaşama geçiş ile ilişkilendiriliyordu.

Fakat Nature’da yayımlanan bu araştırma, antik insanların ne zaman ve nasıl tarıma dayalı yaşama uyum sağladıklarının iç yüzünün daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. Araştırmadaki önemli bulgulardan bir tanesi yetişkinlerin sütü sindirebilmeleri ile ilgili. Bu durum yaklaşık 4,000 yıl öncesine kadar yaygın şekilde görülemiyor. Bu yıl aralığı, daha önce düşünüldüğünden binlerce yıl daha sonrasına denk geliyor.

Araştırma ayrıca, ilk tarım yapan insanların daha koyu renkli deriye sahip olduğunu gösteriyor. Fakat, sonrasındaki bin yıllık dönemde, açık renkli deriye sahip olma daha yaygın olarak görülüyor. Araştırmacılardan David Reich’e göre; bu durum, tarım ile uğraşan insanların avcı-toplayıcılara göre daha az et tüketmelerinden kaynaklanmış olabilir. Çünkü, daha az et tüketimi D vitamini alımını da azaltıyor.

Tarıma dayalı yaşamın neden olduğu bir diğer değişiklik de bağışıklık sistemi ile alakalı. Çünkü, tarıma dayalı yaşama geçtikten sonra hastalıklar daha da yaygınlaşıyor.

University of Adelaide’den Wolfgang Haak’ın belirttiğine göre:

’’Neolitik dönem, insanların birbirleri ile ve evcilleştirdikleri hayvanlar ile daha fazla beraber yaşamalarından kaynaklı nüfüs artışını da içeriyor. Fakat, bu bulgular tamamen sürpriz niteliğinde olmasa da, gerçek zamanlı seleksiyonun gerçekleştiğini görmek gerçekten harika. ‘’

Araştırma ayrıca Avrupa’ya tarımın Türkiye-Anadolu topraklarından taşındığını ve bununla birlikte de kısalık genlerinin doğu Avrupaya taşıdığını savunan hipotezi de destekliyor. Çünkü, Avrupa’nın kuzeyindeki insanların boyları, Avrasya step popülasyonlarının soyuna daha çok dayandıkları için oldukça uzun.


İlgili Makale:

  1. Bilimfili
  2. Iain Mathieson, Iosif Lazaridis, Nadin Rohland, Swapan Mallick, Nick Patterson, Songül Alpaslan Roodenberg, Eadaoin Harney, Kristin Stewardson, Daniel Fernandes, Mario Novak, Kendra Sirak, Cristina Gamba, Eppie R. Jones, Bastien Llamas, Stanislav Dryomov,Genome-wide patterns of selection in 230 ancient Eurasians Nature 528, 499–503 (24 December 2015) doi:10.1038/nature16152