Bağışıklık Sisteminin Kanserle Savaşmasını Sağlamak

Barbara Marder’a üç yıl önce akciğer kanseri teşhisi konulduktan sonra, sağ ciğeri alındı. Barbara kemoterapiye başlayarak hayatına devam etmeye çalıştı.

barbara-marder
Barbara Marder

73 yaşındaki Marder:
” Her şeyin düzeleceğini umuyordum; çocuklarım için zorluk oluşturmayacak ve torunlarımın büyümelerini görebilecektim “dedi.

Fakat bir yıl sonra kötü haber geldi: Kanser geri dönmüştü ve bu kez diğer ciğerinde ortaya çıkmıştı. Hastalığının amansız olduğunu bilen Marder; hayal kırıklığına uğradığını söylüyor.

Ancak Marder asla vazgeçmedi. Derhal araştırmaya başladı. Ve Baltimore’deki John Hopkins Kanser Merkezi’nde yeni bir kanser tedavi yöntemi olan “bağışıklık artırıcı terapi”nin test edildiğini gördü.

Kansere karşı bağışıklık artırıcı terapi; bağışıklık sisteminizi güçlendirmek için gelişen tedavileri içeren ve kendi bağışıklık sisteminizin kansere karşı savaşını geliştiren bir yöntemdir.Doç. Dr. Julie BRAHMER

Bilim insanları yıllardır bu yöntemi deniyorlardı. Sonuç olarak da; kendi bağışıklık sistemimiz sağlığımıza yönelik her türden tehditle savaşabilir kanısına ulaşıyorlardı. O halde neden kanserle de savaşamasın? Fakat hiçbir şey çalışır gözükmüyordu.

Brahmer bunun bugüne kadar tamamen boşa bir çaba olarak kaldığını söylüyor. Ancak bilim insanları artık bir yol bulmuşlardı. Brahmer bulunan bu yolu şöyle tanımladı: “Buluş; “kontrol noktası inhibörleri” olarak adlandırılan bir terapidir.”

Kontrol noktası inhibitörleri” kanseri aktifleştiren “anahtarı” engelleyerek kanserin “görünmezlik pelerinini” ortadan kaldıran ilaçlardır. Brahmer kontrol noktası inhibitörlerinin bu görünmezlik pelerinini engelleyen ya da hastalığın kalkanına karşı mücadele eden ilaçlar olduğunu ve dolayısıyla da kanserin bağışıklık sisteminden gizlenemediğini söylüyor. Ve işin sevindirici yanı ise; bu ilaçlar deri kanserinin ölümcül bir türü olan kara tümörler gibi tümörleri yokederek bazı hastalarda gerçekten de işe yarıyordu.

kanser

Brahmer, ilaçların; böbrek kanseri, mesane kanseri, baş ve boyun kanseri, lenfoma ve hatta göğüs ve akciğer kanseri gibi birçok kanser türünün tedavisinde işe yarıyor.
Kanser hastası Marder, Brahmer’in akciğer kanseri için kontrol noktası inhibitörlerinin test aşamasına gönüllü oldu. İnfüzyonun başlamasından haftalar içerisinde Marder’in sol akciğerindeki tümör yokolmaya başladı. Ancak kontrol noktası inhibitörleri; bağışıklık sistemi sağlıklı hücrelere saldırdığında ciddi yan etkilere sebep olur; ki bu durum oldukça tehlikelidir ve bazen organlarda hayati tehlikeler oluşmasına sebep olabilir. Fakat şimdiye kadar bu durum pek nadir gözüktü. Tedavi, çoğu hastada biraz yorgunluğa sebep oluyor, bazılarında ise kaşıntılı dökülmeye sebep oluyor. Fakat kemoterapi ile kıyaslandığında birçok durum için daha hafif geçiyor.

Bu yöntemle, hayatınızı olabildiğince normal yaşayabilirsiniz, kemoterapiden oldukça ayırt edici bir başka yanı da bu.

diyor Brahmer…

barbara-marder-2Fakat önemli bir soru da kafaları kurcalıyor; bu ilaçlar ne kadar süre boyunca işe yarayacak? Geleneksel kemoterapi zaman içerisinde sık sık olarak işe yaramaz hale geliyor. Tedavi süreci hastaya, kanser tipine ve tanı aşamasına bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Fakat şimdiye kadar; kontrol noktası inhibitörlerinin çok uzun bir süre boyunca işe yarar bir durumda olduğu gözlendi, hatta standart kemoterapiye artık cevap vermeyen hastalarda bile. Yine de ne kadar uzun bir süre boyunca işlevsel olacağı ise henüz bilinmiyor. Fakat Brahmer; şimdiye kadar ki durumun oldukça umut verici olduğunu söylüyor. Marder tedaviye başladığı tarihten bir yıl sonra “check-up” için geri gittiğinde, kansere dair hala hiçbir işaret yoktu. Fakat bir başka büyük sorun ise bu ilaçların fiyatına dairdi. İlaçların fiyatı oldukça pahalı; her sefer için 120.000 dolardan daha fazla bir fiyat ödenmesi gerekiyor. New York’taki Memorial Sloan Kettering Canser Merkezi’nde bulunan Sağlık Plan ve Sonuç Merkezi Müdürü Dr. Peter Bach; kanser bağışıklık artırıcı terapinin oldukça heyecan verici bir çalışma olduğunu söylüyor.

brahmer
Doç. Dr. Julie BRAHMER

Öte yandan Brahmer; bağışıklık sistemimizin zamanla bir hafıza geliştirebildiğini söylüyor. Belirli bir süre sonra -eğer başarılabilirse-, hastalar ilacı bıraksalar dahi bağışıklık sisteminin geliştirdiği hafıza neticesinde, T- hücreleri tümörlerle nasıl savaşacaklarını hatırlayabilecek ve kanserin yayılmasını durdurabilecekler. Brahmer; böylelikle de T-hücreleri tedavi olmadan da kanseri kontrol altında tutabilecek diyor. Brahmer bu durumu Marder için deneyebilir. Fakat şimdilik Marder her 2 haftada bir tedavi için Brahmer’in yanına geliyor ve çalışmanın gönüllüsü olduğu için de para ödemiyor.

Araştırmacılar tedaviyi daha da kişiye özgü hale getirmeye çalışıyorlar. Kimin yalnızca bir kontrol noktası inhibitörüne ihtiyacı var? Kimin bir kombinasyona ihtiyacı var? Bunlar cevaplandırılmaya çalışılıyor.

Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Johns Hopkins Sidney Kimmel Comprehensive Cancer Center

WiFi ile Kanser Arasında Bir Bağlantı Var mı?

Büyük bir ihtimalle bu yazıyı kablosuz bağlantıya (WiFi) bağlı bir cihaz üzerinden okuyorsunuz. Ama sadece şuan bağlı olduğunuz ağ ile de sınırlı değil, aslında WiFi etrafımızı çevreleyen- okulda, işte, evde, restoranlarda, marketlerde, parklarda, kütüphanelerde, hastanelerde- yani neredeyse her yerde.

WiFi tarafından çevrelendiğimiz için, aynı zamanda WiFi tarafından yayılan radyo frekans radyasyonuna da maruz kalıyoruz. Bu radyasyon, bazı insanları kanser riskini arttırabileceği düşüncesiyle endişelendirebiliyor. Acaba bu endişelerin gerçekten bir karşılığı var mı?

Kablosuz ağlardan yayılan radyo frekanslarla alakalı iki farklı araştırma çizgisi bulunuyor. (Radyo frekans radyasyonu aynı zamanda cep telefonları ve mikrodalga fırınlar gibi birçok cihazdan da yayılıyor.) Bir tip araştırmada insanların kanser oranları gözlemlenirken, diğer tip araştırmada laboratuvar hayvanlarının kanser oranları üzerinde çalışılıyor. İnsan gözlemleme araştırmalarının şu ana kadar ki bulgularına göre, radyo frekans radyasyonuna sürekli maruz kaldıkları için yüksek risk grubunda sayılan insanların kanser oranlarıyla radyo frekans radyasyonu arasında bir ilişki bulunmuyor. Laboratuvar araştırmalarında da elde edilen verilere göre, radyo frekans radyasyonu ve kanser arasında bir bağlantı yok. Fakat, bu araştırmalarda gözlemlenen bazı biyolojik değişiklikler, varsayımsal olarak, kanserle  bağlantılı olabileceği de düşünülüyor. Tabii ki, henüz bu yalnızca bir varsayım niteliği taşıyor.

Bulgular kesin olmadığından dolayı, araştırmalar hâlâ devam ediyor. Fakat, şu ana kadar yaptıkları çalışmalarla saygınlık kazanmış birçok halk sağlığı ve çevre örgütüne göre- U.S. Environmental Protection Agency, National Toxicology Program, Public Health England ve Norwegian Institute of Public Health gibi- WiFi’den maruz kalınan radyo frekans radyasyonunun insan sağlığı açısından herhangi bir tehlikesi bulunmuyor.

WiFi’nin insan sağlığı için bir tehdit oluşturmaması da büyük olasılıkla,  WiFi tarafından yayılan radyo frekans radyasyonun düşük frekanslı ve iyonlaştırıcı radyasyon olmamasından kaynaklanıyor.  Bu da, yayılan radyasyonun molekülleri yükleyecek kadar güçlü olmaması anlamına geliyor, yani hücresel seviyede bu radyasyonun herhangi bir zararı yok gibi görünüyor. Ayrıca WiFi tarafından üretilen radyo frekans radyasyon 0.1 vat seviyesinde ve cep telefonlarından yayılandan daha az. Fakat, X-ışınları, gamma ışınları ve ultraviyole ışık gibi yüksek frekanslı radyasyonlar insan ve hayvan sağlığına ciddi tehlikeler oluşturabiliyor.

Eğer ki, yinede radyo frekans radyasyonunun oluşturabileceği potansiyel riskler konusunda endişeliyseniz; kullanmıyorken kablosuz ağınızı kapatmak, kullanmıyorken cep telefonunuzu uçak moduna almak ya da telefonla konuşurken kulaklık ya da hoparlör kullanmak, maruz kaldığınız radyo frekans radyasyonunu en aza indirmenize yardımcı olabilir.

 

Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Jennifer Sellers. Can I get cancer from WiFi?. HowStuffWorks. Retrieved 17 July 2015 from http://health.howstuffworks.com/diseases-conditions/cancer/facts/can-get-cancer-from-wifi.htm

Kanser Biyoİşaretlerini Tespit Edebilen Teknoloji

Nano Letters dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmada, Wake Forest Baptist Medical Center’dan araştırmacılar; nükleik asitleri hastalık işaretleri olarak tespit edebilecek yeni bir teknoloji geliştirmeyi başardı. Araştırmacılar bu gelişmeyi çok güçlü bir potansiyel taşıyan başlangıç olarak niteliyorlar, çünkü bu metot ile kanserden ebola virüsüne kadar birçok hastalığı hastaya, hastanın sağlıklı dokularına veya derisine zarar vermeden teşhis etmek ve tanı koymak mümkün olacak.

Araştırmanın baş yazarı ve aynı tıp merkezinde biyomedikal mühendisliği Yardımcı Doçenti Adam R. Hall’un açıklaması şöyle: ” Teknolojinin henüz çok erken safhalarında olsak da, parmak ucundan alınan birkaç damla kan örneği ile testler gerçekleştirebildik.Bilim insanları yıllardır mikroRNA biyoişaretleri üzerine çalışmalar gerçekleştirdi, ancak bir problem var ki o da mikroRNA’ların çok kısa olması ve bu yüzden tutarlı biçimde tespit edilmelerindeki zorluk.. Birçok teknoloji bu RNA parçalarını tanılamakta güçlük çekiyor. “

DNA’mızda dahil olmak üzere nükleik asitler, birkaç taneden milyonlarcasına kadar değişen sayıda baz sekans veya zincirlerinden ( nükleotit dizileri) oluşur. Bu nükleotit bazların normal halde tam olarak hangi sırayla bulunuyor olduğu ise fonksiyonları ile birebir ilişkilidir denilebilir. Böylelikle yalnızca bu dizilere bakarak, bir hücrenin ve hatta bir dokunun içinde olup bitenleri kestirmek mümkün hale geliyor.

Bu nükleik asitlerin bir ailesi de mikroRNA’lardır ve ortalama (yalnızca) 20 bazdan oluşan tek zincirli yapılardır. Ne var ki, bu küçük diziler içinde kanserin de bulunduğu birçok hastalık hakkında sinyal verebiliyorlar.

Yeni geliştirilen teknikte ise, bir nükleik asit karışımının içinde hedeflenen (veya başka bir deyişle biyoişaretçi olan) nükleik asitin var olup olmadığı nanoteknoloji  yardımıyla anlaşılabiliyor ve hatta basit elektronik belirteçlerle miktarları da belirlenebiliyor.

Eğer arıyor olduğunuz nükleik asit (mikroRNA) oradaysa, sizin ortama eklediğiniz onunla birebir eşleşecek olan (fermuar kapanması örneği verilebilir) RNA zinciri ile çift zincirli bir yapı oluşturarak net bir sinyal veriyor. Sinyallerin sayısı da dedektörler yardımıyla sayılıyor ve hedef mikroRNA zincirden hücrede veya dokuda ne kadar bulunduğu da tespit edilebiliyor.

Çalışmada, bir nükleik asit kalabalığının içinden bile küçük bir hedef zincirin birebir ve kesin olarak tespit edilebileceği gösterilmiş oldu. Bununla birlikte yapılan testte özel olarak denenen veya kullanılan mikiroRNA ise mi-R155 kodlu bir zincirdi ve bu zincir insanlarda akciğer kanserinin indikatörlerinden biri olarak biliniyor.

Bu güzel haberlerin ardından araştırmacılar, klinik kan, doku ve idrar örnekleri üzerinde de çalışabilecek şekilde tekniği ve teknolojiyi geliştirmeye girişti. Konu ile ilgili yeni yayınların kısa sürede gerçekleşmesi bekleniyor.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Osama K. Zahid, Fanny Wang, Jan A. Ruzicka, Ethan W. Taylor, Adam R. Hall. Sequence-Specific Recognition of MicroRNAs and Other Short Nucleic Acids with Solid-State Nanopores. Nano Letters, 2016; DOI: 10.1021/acs.nanolett.6b00001

Hücre İçi Mikrotübül Rayların Kurulması ile İlgili Yeni Keşif

Warwick Üniversitesi araştırmacıları, insan vücudu içerisinde hücrelerin kendi ulaşım ağlarını nasıl yarattıklarını keşfettiler. Bu keşfin bağırsak kanseri gibi hastalıkların işleyişi ve ortaya çıkışı ile ilgili bilinmeyenleri çözümlemeye yardımcı olacağı düşünülüyor. Çalışmanın detayları ve sonuçları Nature Scientific Reports’da yayımlandı.

Warwick Tıp Fakültesi’nden Profesör Rob Cross araştırma ile ilgili şu açıklamada bulundu : ” Vücudumuzdaki her hücre, mikrotübül adı verilen miinik raylardan oluşan ve hücre içindeki önemli duraklar arasında taşınması gereken kargoların iletimini sağlayan bir trenyolu ağı’nı barındırır. Bu hücre içi rayların boyutları ise – 25 nanometre (milimetrenin milyonda biri) ene sahip oldukları biliniyor- hayal etmesi zor derecede küçüktür. İç ray sisteminin varlığı da, hücrenin normal ve sağlıklı biçimde fonksiyonlarını yerine getirmesi, işlevini koruması ve işlemesi için çok büyük bir öneme sahiptir.”

Bu mikrotübül yollar. hücre bölünmesi gibi fonksiyonlar için olduğu gibi, bir takım önemli kanser ilaçlarının ana hedefi olarak da ciddi önem arz etmektedir. Prof. Cross’un laboratuvarı ise mikrotübül yolların nasıl kuruluyor olduğu üzerine çalışıyor.

Profesör Cross ; bir protein grubu olan TOG’ların, büyümekte veya başka bir deyişle uzamakta olan mikrotübüllerin uçlarında bulunduğunun ve küçük birer demiryolu işçisi gibi çalıştıklarının bir süredir bilindiğini belirtiyor. Ancak bu protein takımının tam olarak nasıl organize olduğu ve gerçekte nasıl efektif biçimde çalıştığı konusu gizemini korumaktaydı.

Cross ve araştırma ekibi yeni çalışmalarında, TOG’ların mikrotübüllerin uçlarındaki yerlere TACC denen başka bir protein grubunun yardımı ile tutunuyor olduğunu ve de TOG-TACC sisteminin mikrotübül büyümesini koruduğunu ve de yeni mikrotübül raylarının uzamasını hızlandırdığını gösterdi.

Bu anlamda TOG-TACC makine sisteminin mikrotübül uzamasını katalize ettiği ve sonuçlara bakılırsa da TOG-TACC’ın çok alışılmadık bir katalist olduğunu söylemek mümkün.

Mikrotübül büyümesinin nasıl katalize edildiğinin anlaşılması ile, araştırma ekibi bulgularının; içinde bağırsak kanseri gibi TOG-TACC sistemindeki fonksiyon anormallikleri ile ilişkilendirilen birçok insan hastalığına dair çözüm arayışlarına yeni kapılar açacağını umuyor.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Frauke Hussmann, Douglas R. Drummond, Daniel R. Peet, Douglas S. Martin, Robert A. Cross. Alp7/TACC-Alp14/TOG generates long-lived, fast-growing MTs by an unconventional mechanism. Scientific Reports, 2016; 6: 20653 DOI: 10.1038/srep20653

Nabiksimol

Kenevirin, özellikle de en aktif iki bileşeni olan delta-9-tetrahidrokannabinol (THC) ve kannabidiolün (CBD) tedavi edici potansiyeli tıp camiasında giderek daha fazla kabul görmektedir. Bu kannabinoidler, genellikle kemoterapi ve diğer kanser ilaçlarının neden olduğu bulantı, depresyon ve iştah kaybı gibi kanser tedavisiyle ilişkili çeşitli yan etkilerin hafifletilmesinde etkili olduğunu göstermiştir. Daha sonra THC ve CBD, esrarın terapötik etkilerini sigara ile ilişkili sağlık riskleri olmaksızın sağlayan oral spreyler halinde formüle edilmiştir (Huestis, 2007).

Ancak, bu tedavilerin evrensel olarak uygun olmadığını belirtmek önemlidir. Örneğin, kişisel veya ailesel şizofreni öyküsü olan bireylerin, hastalığın semptomlarını şiddetlendirme potansiyeli nedeniyle THC kullanmamaları tavsiye edilmektedir (Radhakrishnan, Wilkinson ve D’Souza, 2014).

Türkiye, esrarın tıbbi kullanımını onaylayarak AB ülkelerinin izinden gitmiş gibi görünmektedir. Eğlence amaçlı esrar kullanımı Türkiye’de yasadışı olmaya devam etse de, doktorun kırmızı reçetesine bağlı olarak tıbbi kullanımı yasal görünmektedir. 2016 yılında Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, ATC kodu ‘N02BG10’, ATC Adı ‘kannabinoidler’, ‘oromukozal sprey’ ve Etken Maddesi ‘Tetrahidrokannabinol ve kannabidiol’ olan yeni bir ilacı listelemiştir. Sativex ismi açıkça belirtilmese de, bu ATC kodu Sativex olarak bilinen ilaca karşılık gelmektedir (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, 2016). Bu, Türkiye’nin tıbbi esrar kullanımına yaklaşımında sessiz ama önemli bir ilerlemeye işaret etmektedir.

Sativex

Sativex, nabiximols olarak bilinen bir ilacın marka adıdır.

Nabi, Latince “bitki” anlamına gelen naba kelimesinden gelen bir ön ektir.
Bi “iki” anlamına gelir.
Xim, terpen grubu içeren bir kimyasal bileşiği ifade eden bir köktür.
Ols, alkol grubu içeren bir bileşiği ifade eden bir son ektir.

Kenevirin aktif bileşenleri olan delta-9-tetrahidrokannabinol (THC) ve kannabidiol (CBD) içeren bir oral spreydir. Sativex, İngiltere merkezli GW Pharmaceuticals şirketi tarafından geliştirilmiştir ve İngiltere, Kanada ve İspanya da dahil olmak üzere dünya çapında 25’ten fazla ülkede kullanım için onaylanmıştır.

Sativex öncelikle diğer tedavilerin etkili olmadığı durumlarda multipl skleroz (MS) ile ilişkili spastisite (kas sertliği ve spazmlar) tedavisinde kullanılır. Klinik çalışmalarda, Sativex’in diğer anti-spastisite ilaçlarına yeterince yanıt vermeyen MS hastalarında spastisiteyi azalttığı bulunmuştur (Wade ve ark., 2010).

İlaç oromukozal sprey olarak uygulanır, yani ağız içine, yanağın iç kısmına veya dilin altına püskürtülür. Bu uygulama yöntemi, aktif bileşenlerin kan dolaşımına hızlı bir şekilde emilmesini sağlar.

Genellikle iyi tolere edilmesine rağmen, yaygın yan etkiler arasında baş dönmesi, yorgunluk ve mide bulantısı yer alabilir. Daha ciddi yan etkiler arasında kafa karışıklığı, halüsinasyonlar ve ruh hali veya davranış değişiklikleri yer alabilir. Diğer esrar bazlı ürünlerde olduğu gibi, THC’nin bu bozukluğun semptomlarını şiddetlendirme potansiyeli nedeniyle şizofreni öyküsü olan bireyler için önerilmez (Barnes, 2006).

Nabiximols’un geçmişi 1990’ların başına kadar uzanmaktadır. İlk olarak İngiliz GW Pharmaceuticals şirketi tarafından geliştirilmiştir. Nabiximols, kenevirdeki aktif bileşenlerin, yani Δ9-tetrahidrokanabinol (THC) ve kannabidiolün (CBD) sentetik bir formülasyonudur. THC kenevirdeki ana psikoaktif bileşiktir, CBD ise psikoaktif değildir. Nabiximols 1:1 oranında THC ve CBD içerir.

Nabiximols, 2005 yılında Avrupa İlaç Ajansı (EMA) tarafından multipl sklerozun (MS) neden olduğu spastisite tedavisi için onaylanmıştır. Aynı endikasyon için 2018 yılında FDA tarafından onaylanmıştır. Nabiximols ayrıca kemoterapinin neden olduğu kronik ağrı ve bulantı gibi diğer durumların tedavisi için de çalışılmaktadır.

Nabiximols ismi ilk olarak GW Pharmaceuticals ekibi tarafından önerilmiştir. Bu isim, ilacın kimyasal yapısını ve kenevirdeki kökenini yansıtmaktadır. “Nabi” ön eki, ilacın 1970’lerde geliştirilen sentetik bir kannabinoid olan nabilondan türetildiğini göstermektedir. “bi” öneki, ilacın THC ve CBD olmak üzere iki aktif bileşen içerdiğini gösterir. “xim” kökü hem THC hem de CBD’de bulunan terpen grubunu ifade eder. “ols” son eki, ilacın bir alkol grubu içerdiğini gösterir.

Nabiximols nispeten yeni bir ilaçtır, ancak MS’in neden olduğu spastisitenin tedavisinde umut vaat ettiğini göstermiştir. Güvenli ve etkili bir ilaçtır, ancak baş dönmesi, uyuşukluk ve ağız kuruluğu gibi bazı yan etkileri olabilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak:

  1. Huestis, M. A. (2007). Human cannabinoid pharmacokinetics. Chemistry & biodiversity, 4(8), 1770-1804.
  2. Radhakrishnan, R., Wilkinson, S. T., & D’Souza, D. C. (2014). Gone to Pot – A Review of the Association between Cannabis and Psychosis. Frontiers in Psychiatry, 5, 54.
  3. Turkish Medicines and Medical Devices Agency (2016). List of Medicines that Can be Brought from Abroad. Ministry of Health.Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu
  4. Barnes, M. P. (2006). Sativex: clinical efficacy and tolerability in the treatment of symptoms of multiple sclerosis and neuropathic pain. Expert opinion on pharmacotherapy, 7(5), 607-615.
  5. Wade, D. T., Makela, P., Robson, P., House, H., & Bateman, C. (2004). Do cannabis-based medicinal extracts have general or specific effects on symptoms in multiple sclerosis? A double-blind, randomized, placebo-controlled study on 160 patients. Multiple Sclerosis Journal, 10(4), 434-441.

Cep Telefonları ve Kablosuz Cihazlar Kanser İle Bağlantılı‏ Olabilir Mi?

Yayınlanan bir meta-araştırma, cep telefonları kanser ile bağlantılamayı başardı. Fakat ortada yeteri kadar kanıt olmadığını söyleyenler de var. Yeni bir çalışmaya göre, kablosuz cihazlardan emilen radyasyon, kullanıcılarda metabolik bir dengesizliğe sebep olabilir ve bu da kanser ile siniryıkımsal hastalıklar dahil çeşitli sağlık tehlikelerine yol açabilir.
“Düşük şiddetli Radyofrekans Işımasının Biyolojik Etkinlikte Oksidatif Mekanizmaları” başlığı taşıyan bir derleme makalesi, bu hafta Electromagnetic Biology & Medicine dergisinde yayınlandı ve “yaşayan hücrelerdeki düşük şiddetteki radyo frekans ışımasının (RFR) oksidatif etkileri” üzerinde mevcut halde bulunan ve hakem denetiminden geçmiş deneysel veriyi yeniden gözden geçirdi. (Oksidatif: Oksijen varlığında meydana gelen)
Yazarlardan Dr. Igor Yakymenko’ya göre, bu şekildeki bir metabolik dengesizlik veya oksidatif stres, “duyarlı oksijen türü (ROS) üretimi ve antioksidan savunma arasındaki bir dengesizlik.” Çalışmanın varsaydığına göre, tekrarlı RFR’ye maruz kalmaktan kaynaklanan oksidatif stres, kanser ve diğer hastalıklarla bağlantılı. Yakymenko şöyle diyor:
“Bu veriler, bu tür radyasyonun insan sağlığına yönelttiği gerçek tehlikelerin açık bir işareti.”
Amerikalı ve Ukraynalı bilim insanları tarafından yapılan çalışma, düşük yoğunluklu RFR’nin oksidatif etkileri ile ilgilenen, hakem denetiminden geçmiş ve şu an mevcut olan 100 çalışmanın içinde, genel olarak 93 tanesinin RFR’nin biyolojik sistemlerde oksidatif etkilere sebep olduğunu onayladı. Çalışmanın söylediğine göre, “sıradan kablosuz ışınım”, hücrelerdeki ROS üretimini tetikleyebilir.
Yakymenko, günde 20 dakika olmak üzere beş sene cep telefonu kullanmanın, beyin tümörünün bir türünün oluşması tehlikesini üç kat artırabildiğini, günde bir saat olmak üzere dört yıl boyunca cep telefonu kullanmanın ise belirli tümörlerin tehlikesini üç ila beş kat artırdığını söyledi.
Birleşik Devletler Ulusal Kanser Kurumu, 2014 yılı boyunca ABD çapında yaklaşık 23.400 yeni birinci derece zarar verici beyin ve merkezi sinir sistemi kanser vakalarının teşhis edildiğini tahmin ediyor. Yakymenko, ayrıca beyin ve buna bağlı kanserlerin gelişmesinin 30 yıl kadar fazla süre alabildiğine dikkat çekti. New York Daily News’a konuşan Yakymenko şunları söylüyor:
“Veriler, yetişkin olarak çoğunlukla 10 yıla kadar cep telefonu kullanmış yetişkinlerden elde edildi. Çocukluğunda cep telefonu kullanmış çocuklar için durum çarpıcı bir şekilde farklı, çünkü zararlı etmenlere karşı çok daha hassaslar ve bunu hayat boyu kullanacaklar.”
Kuşkucular ise yeni çalışmanın bir “meta çalışma” veya diğer çoğu incelemenin bir derlemesi olduğuna vurgu yapıyor. Geniş çalışma, sırayla bu değerlendirmelerin sahip olduğu eksikliklerin tümünü miras olarak alıyor, bunlara çalışmaya katılanların bildirilerindeki muhtemel yanlışlıklar, geri çağırma önyargısı ve teknolojideki değişimler de dahil.
Özellikle cep telefonu kullanımının artmasıyla, cep telefonu kullanımı ve kanser arasındaki bağlantılar yıllar boyunca baş gösterdi. Örneğin Birleşik Devletler’de, 2000’den 2010’a kadar kullanım üç kat arttı. Böyle bağlantıların ileri sürülmesi, cep telefonlarının radyo dalgaları aracılığıyla iyonize etmeyen radyasyon salınımları ve vücudun bu tür enerjiyi emmesi tarafından körükleniyor.
2011’de, Dünya Sağlık Örgütü’nün Uluslararası Kanser Araştırma Birimi, konu üzerindeki tüm mevcut bilimsel kanıtları inceledikten sonra, cep telefonu kullanımının “muhtemel kanser yapıcı” olduğunu söyledi. Araştırmaya katılan 31 UKAB bilim insanı, daha kesin bir karara varmak için daha fazla araştırmanın gerekli olduğunu söylemişti. Özellikle UKAB, cep telefonu kullanımı ile bağlantılı olarak bir beyin kanseri olan gliyom için artan bir tehlike bulmuştu.
UKAB’ın bildirisinden sonra, İngiltere Kanser Araştırmaları, UKAB gibilerin hesaba kattığı çalışmalarda bilinen “zayıflıklar” olduğuna dikkat çekmişti. 2014’te İngiltere Kanser Araştırmaları, “bir cep telefonu kullanmanın beyin tümörlerine neden olma ihtimali görünmediğini, özellikle laboratuvar araştırmasının bunun olabileceğine dair biyolojik bir yöntem göstermediğini” söyledi. Örgüt yine de “kesin olarak hiçbir tehlikenin bulunmadığını söylemek için yeterli miktarda iyi kanıtın olmadığını” ekledi.
ABD Ulusal Kanser Kurumu ayrıca kanser-cep telefonu bağlantısında kararsızlıklarını belirtti. Ulusal Sağlık Kurumları’nın alt organının 2013 yılında söylediğine göre:
 
“Kafaya yakın şekilde tutulan cep telefonlarından gelen radyo frekanslarının beyni ve diğer dokuları etkileyebileceği konusunda bazı endişeler olmuşsa da, bugüne kadar yapılan hücre, hayvan veya insan çalışmalarında radyo frekans enerjisinin kansere sebep olduğuna dair hiçbir kanıt yok.”
Genel olarak DNA’nın zarar görmesinin kanserin gelişmesi için gerekli olduğu kabul edilir. Ancak iyonlaştıran ışımadan farklı olarak, radyo frekans enerjisi, hücrelerde DNA hasarına sebep olmaz ve hayvanlarda kansere sebep olduğu veya hayvanlardaki bilinen kimyasal kanserojenlerin kansere sebep olan etkilerini artırdığı bulunmamıştır.”
Mayıs’ta, dünya çapından yaklaşık 200 biyoloji ve sağlık bilim insanından oluşan bir ekip, Dünya Sağlık Örgütü ve hükümetlerden cep telefonlarının kanser bağlantılarına karşı önlem almalarını istedi. Kolombiya Üniversitesi’nden Fizyoloji ve Hücre Biyofiziği Bölümü’nden Dr. Martin Blank ise şunları söylüyor:
 
“Açık açık söylüyorum ki, bunlar vücutlarımızdaki yaşayan hücrelere zarar veriyor ve çoğumuzu erkenden öldürüyor. Bize zarar veren bir şey ürettik ve kontrolden çıkıyor. Edison’un ampulünden önce, çevremizde çok az elektromanyetik ışıma vardı. Bugünkü seviyeler, doğal seviyelerden kat kat yüksek ve bu ışımayı salan tüm yeni cihazlar yüzünden hızlı bir şekilde büyüyor.”
Gelecek ay Kaliforniya Berkeley’de bir Bilme Hakkı kanunu çıkacak ve federal ilkeler uyarınca cep telefonu satan yerler, müşterilerine cep telefonlarının ne kadar ışınım yayabildiğinin yanında güvenli cep telefonu kullanımı için talimatlar içeren bir bildiri veya bilgilendirici işaret sunmak zorunda kalacak.
 
Düzenleyen: Osman Öztürk (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. RT
  2. Igor Yakymenkoa, Olexandr Tsybulinb, Evgeniy Sidorika, Diane Henshelc, Olga Kyrylenkod & Sergiy Kyrylenkoe Oxidative mechanisms of biological activity of low-intensity radiofrequency radiation Electromagnetic Biology and Medicine Published online: 07 Jul 2015 DOI:10.3109/15368378.2015.1043557

Melanoma Başlangıcında Embriyonik Kimliğin Yeniden Ortaya Çıkması

‘Kanserize alan’ konsepti moleküler genetik çalışmalarında belirli bir dokuda kansere yol açabilecek onkojenik mutasyonları taşıyan hücre veya hücre gruplarını ve bunların bulunduğu lokasyonu tanımlamak için kullanılıyor. Yine de bu alana dahil olan hücrelerden bile yalnızca bazı ‘uygun’ hücreler, tümör oluşumunu başlatabiliyor. Kanser biyolojisinde de tümör oluşumunun, kanser-öncesi hücre gruplarında bulunan ve belli onkojenik mutasyonları paylaşan hücrelerden yalnızca biri tarafından başlatıldığı biliniyor.

Kanser başlangıcı süreçlerini çalışmak ise birçok açıdan bir takım zorlukları barındırıyor:

  • Kanser başlatan klonların (grubun içindeki spesifik hücreler), yaşayan bir organizma içinde görüntülenmesinin ve takip edilmesinin çok zor olması
  • Kanser başlangıcı olayının hem birey düzeyinde hem hücresel düzeyde nadir rastlanması
  • Yeni dönüşmüş kanser potansiyeli taşıyan klonun, genetik ve moleküler anlamda değişken ve geçici yapısı dolayısıyla bu yapının tanımlanması ve incelenmesindeki zorluklar.

Kanser başlangıcını düzenleyen, yöneten ve kontrol eden moleküler süreçlerin daha bütün biçimde anlaşılması, erken teşhis için özellikle de kanser-öncesi lezyonların kanser olmaya en müsait -dolayısıyla da ilaçla tedaviye de daha uygun – olması dolayısıyla büyük bir önem taşıyor. Bu noktada geliştirilecek tedavi biçim ve tekniklerinin kanseri henüz başlamadan veya tümör oluşturmadan yok etmeyi sağlayacağı tahmin ediliyor.

Melanositlerin (melanin üretebilen hücreler) ‘kanserize alanları’ olarak onkojenik BRAFV600E mutasyonlarını taşıyan kanser-öncesi hücreler düşünülür. Ancak bu alan hücreleri nadiren melanomaya (melanositlerde gelişen kanser tipi) dönüşürler. Science dergisinin son sayısında yayımlanan yeni bir çalışmada kanser başlangıcındaki olayları tanımlamaya odaklanıldı ve birçok kanser araştırma merkezi ve üniversitenin katıldığı bu araştırmada insanBRAFV600E  mutasyonunu taşıyan zebra balığı (ing. zebrafish) melanoma modellerinden yararlanıldı. Aynı genin zebra balığında melanosit-spesifik promoter proteini ise mitfa* olarak biliniyor.
Araştırmada p53 bozukluğu taşıyan bireylerle eşleştirildiklerinde balıkların aylar sonra melanoma geliştirdikleri gözlemlendi. Zebra balığı crestin geni embriyonik olarak sinir ucu projenitörlerinde (NCPs) sentezlenir ve bir de özel olarak melanoma tümörlerinde sentezlenir. Bu da genin ürünlerini ( crestin mRNA ve proteini) melanomayı takip etmek ve gelişimini izlemek için mükemmel bir aday haline getiriyor.

Sonuçlar

Araştırmacılar, embriyonik sinir uçlarında ve melanoma tümörlerinde crestin ekspresyonu paternini kısa yoldan başlatan (veya yineleten) crestin:EGFP reporter’ı geliştirdiler. Daha sonra tranjenik zebra balıklarında  crestinreporter’ları kanserize alanın (BRAFV600Emutant; p53-hasarlı) içinde canlı olarak görüntülendi. Tek bir melanosit NCP durumunu yeniden aktive edebiliyor ve deneyde gözlemlenen durum için ani şekilde yayılan ve melanomaya giden hücresel kader değişimi başlıyor.

Crestin, sox10 de dahil olmak üzere NCP transkripsiyon faktörleri tarafından regüle ediliyor. Yapay biçimde artırılmış sox10 ekspresyonu melanositlerde melanoma kanseri oluşumunu hızlandırıyor. Buna karşılıksox10′in CRISPR/Cas9 paternine hedeflenmesi melanoma oluşum ve gelişimini geciktiriyor. Ayrıca insan ve zebra balığı melanomalarında, süreci melanomaya götüren epigenetik mekanizmaları açığa çıkaran süper-enhancer’ların aktivitesi gözlemlendi.

Tüm bu incelemeler, kanserin tek bir hücre ile doğuşu anından, hücre kaderlerinin değişmesi ile gelişmesi süreçlerinin tanımlanmasını sağladı. Bununla birlikte bahsi geçen alandan, tamamen kansere müsait melanositlerin gelişiyor olması da melanoma başlangıcının belirleyicilerinden veya en azından göstergelerinden biridir denebilir.

Böylelikle, onkojenlerdeki ve tümör baskılayıcı genlerdeki (bu araştırma için p53 geni) tipik genetik değişimlerin kanser gelişimi için zorunlu olduğu ve projenitör kimliğin yeniden ortaya çıkması durumları içinde öncül olduğu gösterilmiş oldu. Çıkan sonuçlara göre NCP kimliğin yeniden ortaya çıkışının engellenmesi terapötik olarak çok yararlı sonuçlar yaratabilecek gibi görünüyor.

mitfa* – Microphthalmia-associated transcription factor a adı ile bilinen transkripsiyon faktörü proteini, fonksiyonları zebra balığından insana kadar korunmuş olup, mutasyonları melanoma, Tietz Sendromu ve Waardenburg Sendromuna sebep olmaktadır.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Charles K. Kaufman, Christian Mosimann, Zi Peng Fan, Song Yang, Andrew J. Thomas, Julien Ablain, Justin L. Tan, Rachel D. Fogley, Ellen van Rooijen, Elliott J. Hagedorn, Christie Ciarlo, Richard M. White, Dominick A. Matos, Ann-Christin Puller, Cristina Santoriello, Eric C. Liao, Richard A. Young, Leonard I. Zon A zebrafish melanoma model reveals emergence of neural crest identity during melanoma initiation Science 29 Jan 2016: Vol. 351, Issue 6272, pp. DOI: 10.1126/science.aad2197

Kanser Uçuklatan Virüs

Bir kanser türüne karşı geliştirilmiş türünün ilk örneği ilacın (tedavi şekli demek daha doğru olabilir) kullanımı Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylandı.

Bir tür cilt kanseri olan malign melanom (MM), güneşten gelen mor ötesi ışınların kişisel özelliklerle birleşmesi sonucu ortaya çıkan, tedavisi güç, tedavi sonuçları her zaman yüz güldürücü olmayan ciddi bir hastalıktır. Bu olumsuz özelliklerine, görülme sıklığının artış eğiliminde oluşu da eklenince tıp bilimi dünyası ve ilaç endüstrisinin öncelik listesinde hızla yukarıya tırmanmaktadır. MM’ye karşı verilen savaşta bulunan bu biyolojik silah, kanser tedavisini yeniden şekillendirecek kadar sıra dışı olmasıyla heyecan yaratıyor.

Herpes Simplex Virus tip 1 (HSV-1), dudaklarınızda ortaya çıkan sevimsiz uçuklardan sorumlu bir hastalık etkeniyken, genetik olarak kurcalanması sonucunda elde edilen talimogene laherparepvec (T-VEC) tarihteki ilkonkolitik (kanser öldürücü) virus olarak savaş alanına sürüldü. Gen eklenmesi ve gen silinmesi şeklindeki moleküler seviyedeki bazı genetik uyarlamalar sonucunda uçuk yapıcı etkisi kaybolan, öldürücü etkisi kanser hücrelerine karşı seçici olan ve insan bağışıklık sistemine ait bazı hücre dizilerinin gelişimini uyaran GM-CSF (granülosit-makrofaj koloni stimüle edici faktör) salgılayan bu zombiye verilen piyasa ismi Imlygic®.

FDA onayını “cerrahi olarak çıkartılamayan, ciltte veya lenf bezlerinde bulunan MM lezyonlarına karşı uygulanmak üzere” alan Imlygic, hastalıklı bölgeye ilk enjeksiyondan 3 hafta sonra ikinci ve sonrasında en az 6 ay süreyle 2 haftada 1 tekrar eden enjeksiyonlar şeklinde uygulanıyor ki bu kürün ortalama maliyetinin 65000 ABD doları olduğu, üretici şirket olan Amgen tarafından belirtiliyor.

Onay almasına bilimsel temel oluşturan OPTiM çalışmasında, uygulandığı hastaların %16.3’ünde lezyonları küçülttüğü veya tamamen yok ettiği izlenen kanser öldürücü bu mutant virüsün, hastaların yaşam sürelerini uzattığı gösterilememiş olsa da, kurgu-bilim gibi görünen bir mekanizmanın bu derece büyük bir başarıyı kabul edilebilir yan etkilerle in vivo (canlı ortamda) göstermiş olması bile kanser tedavisinde moleküler bir devrim olarak nitelendirilebilir.


Kaynaklar :

  1. Bilimfili,
  2. fda.gov,
  3. amgen.com

Zengin Lif ile Beslenme Akciğer Kanseri Riskini Azaltıyor

Lif açısından zengin bir beslenme düzeni yalnızca diyabet ve kalp hastalıklarına karşı korumakla kalmıyor aynı zamanda akciğer kanseri geliştirme riskini azaltabiliyor. Bu çıkarım Annuals of the American Thoracic Society’de basılı olarak yayımlanan bir çalışmaya ait.

NHANES – National Health and Nutrition Examination Surveys’den elde edilen verilerin analiz sonuçları, en üst düzeyde (yüzdeye vurulduğunda dörtte birlik bir kesime denk gelen) lif tüketen yetişkinler için “NHANES Besin Lif Tüketimi ile Akciğer Fonksiyonları Arasındaki İlişki” başlığı ile sıradaki bilgileri içerecek biçimde yayımlandı:

• Yüzde 50.1’lik normal akciğer fonksiyonlarına sahip olan en az seviyede lif tüketen dörtte birlik kesim ile karşılaştırıldığında yüzde 68.3’ü normal akciğer fonksiyonlarına sahip,

• Yine aynı karşılaştırmada alt dörtte birlik kesimin yüzde 29.8’lik solunum yolları engellerine karşılık, üst dörtte birlik kesim yüzde 14. 8 oranında solunum yolları sıkıntısı yaşıyor.

İki önemli solunum testinde de en yüksek oranda lif tüketen insanların en düşük lif tüketen insanlara nazaran ciddi biçimde daha yüksek başarı gösterdi. En üst dörtte birlik grup hem daha yüksek akciğer kapasitesine sahip hem de alınan nefesin üzerine alınan bir ikinci nefeste (alınan nefes geri vermeden) daha fazla havayı ciğerlerine çekebiliyordu.

Araştırmacılar, 2009 -2010 yıllarında NHANES anketlerine ve incelemelerine katılan yaşları 40 ile 79 arasında değişen 1,921 yetişkine ait kayıtların üzerinden geçerek bu sonuçlara ulaştı. NHANES anketleri aynı zamanda fiziksel testlerle de kombine edilmesi bakımından tekil bir özellik taşıyor. Bu bakımdan sonuçların güvenilir olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Lif tüketimi hesabı tüketilen meyve, sebze, baklagil ve tam tahıllı gıdaların miktar ve çeşitlerine göre hesaplandı. Diyetleri günde 17.5 gramdan daha fazla lif içeren 571 kişiden oluşan bireyler en üst düzey lif tüketen dörtte birlik kesimi oluştururken, 360 kişilik en az düzeyde lif tüketen dörtte birlik grubun günlük lif tüketimi 10.75 gramdan daha az olarak kaydedildi.

Araştırmacılar bu veriler ile birçok demografik ve sağlık faktörü (sigara içme, hastalık geçmişi, diyabet, kilo, sosyoekonomik durum gibi) bilgilerini kombine etti ve lif ile akciğer fonksiyonu arasındaki bağımsız ilişkiyi tespit etti. Ancak eksik olan bilgilerden birisi (ki önemsiz bir eksiklik sayılmaz) akciğer fonskiyonlarının zamanla değişimi ve fiziksel aktivite değişimiydi. Maalesef bu veriler NHANES’te de mevcut değildi ve araştırmacıları da sonuçların kesinliğini açıklamakta sınırladı diyebiliriz.

Araştırmada liflerin yararlı etkilerini açıklayan ve incelemiş olan daha önceki araştırmalar referans gösterildi. Bu araştırmaların içinde liflerin iltihap ve yangıları azalttığını gösteren incelemelerde mevcut ki iltihaplanmaların birçok akciğer kanseri vakasının altında yatan neden olduğu da biliniyor. Yine not edildiğine göre doğal akciğer-koruyucu kimyasalları vücuda salan bağırsak mikrobiyomu üzerinde de liflerin ve lif tüketiminin büyük etkileri olduğunu gösteren araştırmalar da mevcut.

 


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. American Thoracic Society (ATS). “Fiber-rich diet may reduce lung disease.” ScienceDaily. ScienceDaily, 22 January 2016. 
  3. Corrine Hanson, Elizabeth Lyden, Stephen Rennard, David M Mannino, Erica P.A. Rutten, Raewyn Hopkins, and Robert Young  The Relationship between Dietary Fiber Intake and Lung Function in NHANES Annals ATS. First published online 19 Jan 2016 as DOI: 10.1513/AnnalsATS.201509-609OC

Sigara İçmek Y Kromozomunu Kısaltıyor ve Kanser Riskini Katlayarak Arttırıyor!

Sigara, bizi yeni zararlarla tanıştırmak konusunda hiç şaşırtmıyor. Her geçen gün yeni zararlarını keşfediyoruz. Bunlardan yeni bir tanesi de, erkeklerde Y kromozomu üzerindeki olumsuz etkisi ve bunun kanser riskini doğrudan arttırıyor olması. Yapılan bir araştırmaya göre sigara içenlerde, Y kromozomunu kısaltan bir mutasyonun meydana gelme ihtimali, içmeyenlere göre 3 kat daha fazla. Bu mutasyon, aynı zamanda kansere yakalanma riskini de arttırıyor. Aynı zamanda bu bulgu, sigara tüketen erkeklerde ölümcül hastalıklara yakalanma miktarının, dişilerden neden daha fazla olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Araştırma sonuçları 4 Aralık 2014’te Science dergisinde yayımlandı.

İsveç’in Uppsala Üniversitesi Genetik ve Patoloji Bölümü’nden Dr. Lars Forsberg ve ekibi, 6000 erkek üzerinde yaptığı çalışma sonucunda erişilen bu bulgularla ilgili şunları söylüyor:
“2014 yılında yaptığımız bir diğer araştırmayla Y kromozomunun kısalmasının kanser için daha yüksek bir risk doğurduğunu göstermiştik. Bu yeni çalışmamızdaysa bu kromozomun yitirilmesiyle yaşam biçimi veya klinik bazı faktörlerin arasında ilişki olup olmadığını inceledik. Yaştan kan basıncına, diyabetten alkol ve sigara tüketimine kadar çok sayıda faktör üzerinde yaptığımız incelemede, sigara içenlerin kan hücrelerindeki Y kromozomunun, içmeyenlere göre daha sık yitirildiğini gösterdik.”
 
Bunun haricinde araştırmada egzersiz alışkanlıkları, kolesterol seviyesi ve eğitim düzeyi gibi diğer faktörlerin de etkileri incelendi. Ayrıca araştırmada, sigara tüketim miktarının da Y kromozomunu yitirmeyle doğrudan ilişkili olduğu gösterildi. Yani orta düzeyde içicilerde, ağır sigara tüketicilerinden daha az miktarda Y kromozomu yitirilmesi durumu görülüyor. Ayrıca sigarayı bırakan kişilerde, bu kromozom yitirilme sürecinin durduğu da gösterildi. Forsberg bu konuda şöyle söylüyor:
“Bu sonuçlar, Y kromozomu yitirilmesi durumunun tersine çevrilebilir bir süreç olduğunu doğruluyor. Bu gerçek, sigara tiryakilerinin bu davranıştan vazgeçmeleri için güçlü bir motivasyon kaynağı olabilir.”
Y kromozomu elbette sadece sigara nedeniyle yitirilmiyor, yaşlanma da buna neden oluyor. Daha önceden 1153 erkek üzerinde yapılan bir diğer araştırmada, Y kromozomunu yitiren erkeklerin, yitirmeyenlerden ortalamada 5.5 yıl daha erken öldüğü tespit edilmişti. Bu nedenle, Avrupa’daki dişilerin erkeklerden neden ortalamada 7.5 yıl daha uzun yaşadığı da izah edilebiliyor. Bugüne kadar kimse, erkeklerin dişilerden neden daha az yaşadığı ve neden daha fazla kansere yakalandığını açıklayamamıştı. Forsberg, sözlerini açık ve net bitiriyor:
“Sonuçlarımız oldukça net: Sağlıklı kalmak istiyorsanız, sigarayı bırakın.”
 
 
Kaynak:
  1. ScienceAlert
  2. Jan P. Dumanski, Chiara Rasi, Mikael Lönn, Hanna Davies, Martin Ingelsson, Vilmantas Giedraitis, Lars Lannfelt, Patrik K. E. Magnusson, Cecilia M. Lindgren, Andrew P. Morris, David Cesarini, Magnus Johannesson1, Eva Tiensuu Janson, Lars Lind, Nancy L. Pedersen, Erik Ingelsson2,, Lars A. Forsberg, Smoking is associated with mosaic loss of chromosome Y Science 04 Dec 2014: pp. DOI: 10.1126/science.1262092