Yanlış Bellek Sendromu


1. Kavramsal Çerçeve

Yanlış Bellek Sendromu (False Memory Syndrome, FMS) terimi, ilk kez 1990’lı yılların başında kullanılmaya başlanmış ve özellikle False Memory Syndrome Foundation (FMSF) adlı kuruluş tarafından popülerleştirilmiştir. “Sendrom” burada, bireyin öz kimliği ile kişilerarası ilişkilerinin merkezine, nesnel olarak yanlış ancak birey tarafından kesin doğrulukla inanılan bir travmatik anının yerleşmesini ifade etmektedir. Bu travmatik anılar çoğunlukla çocukluk çağında yaşandığı iddia edilen cinsel istismara ilişkin olup, genellikle terapi sürecinde “geri kazanılmış” (recovered) anılar şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Bu bağlamda “yanlış bellek” terimi ise daha geniş kapsamlıdır. Gerçekte yaşanmamış ya da yanlış biçimde hatırlanan herhangi bir anıyı ifade eder ve bu anının bireyin yaşamında merkezi bir yer tutup tutmamasından bağımsız olarak kullanılır.


2. Tarihsel ve Toplumsal Arka Plan

Yanlış Bellek Sendromu kavramı, özellikle 1980’li ve 1990’lı yıllarda Batı toplumlarında artış gösteren çocukluk çağı travmalarının (özellikle cinsel istismar) terapötik bağlamda ele alınması sırasında gündeme gelmiştir. Bazı terapistlerin uyguladığı hipnoz, yönlendirme ve imajinasyon gibi teknikler, bireylerin daha önce hatırlamadıkları travmatik anıları “yeniden hatırlamalarına” yol açmıştır. Ancak bu tür anıların güvenilirliği, bilim camiasında ciddi tartışmalara yol açmıştır.

Bu dönemde kurulan False Memory Syndrome Foundation, hatalı veya uydurma anıların, terapötik müdahaleler sonucunda bireylere zarar verdiğini ve aile ilişkilerini kalıcı biçimde tahrip ettiğini savunmuştur. Eleştirmenler ise FMS kavramının, gerçek travma yaşayan bireylerin deneyimlerini göz ardı ettiğini veya değersizleştirdiğini ileri sürmüştür.


3. Psikolojik ve Nörobilişsel Açıklamalar

Belleğin doğası gereği yeniden inşa edici (reconstructive) olduğu psikoloji alanında uzun süredir kabul görmüş bir ilkedir. Anılar, bir video kaydı gibi eksiksiz biçimde saklanıp oynatılmaz; aksine, bireyin zihinsel süreçleri, mevcut inançları, beklentileri ve çevresel telkinler doğrultusunda sürekli olarak yeniden yapılandırılır.

Bu çerçevede Elizabeth Loftus ve meslektaşlarının yaptığı deneysel çalışmalar, insanlara tamamen uydurma olayların yaşandığına dair inandırıcı anılar oluşturulabileceğini göstermiştir. “Kayıp alışveriş merkezi” gibi klasikleşmiş deneylerde, bireylerin hiç yaşamadıkları olayları ayrıntılı biçimde hatırlayabildikleri, hatta duygusal tepkiler geliştirdikleri gözlemlenmiştir. Bu durum, telkinin belleği nasıl şekillendirebileceği konusundaki bulgularla da örtüşmektedir.


4. Klinik ve Hukuki Boyutlar

Yanlış Bellek Sendromu, klinik psikoloji ve psikiyatri alanlarında resmî olarak tanınan bir bozukluk değildir. Ne DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) ne de ICD-10/11 (International Classification of Diseases) kapsamında tanımlanmış bir sendrom ya da hastalık kategorisine girmez. Bu bağlamda FMS, daha çok belirli hukuki ve terapötik bağlamlarda kullanılan, açıklayıcı (deskriptif) bir terim niteliği taşır.

Bununla birlikte, FMS kavramı yargı süreçlerinde tarihsel istismar iddialarının değerlendirilmesinde sıkça gündeme gelmiştir. Özellikle terapi sürecinde ortaya çıkan ve başka hiçbir fiziksel ya da tanıklık temeline dayanmayan istismar iddialarının geçerliliği, hukuki sistemler açısından ciddi tartışmalara yol açmıştır.


5. Akademik Tartışmalar ve Eleştiriler

FMS kavramı, psikoloji, hukuk ve etik alanlarında çok boyutlu tartışmalara neden olmuştur. Bir yandan terapötik tekniklerin sınırları, etikliği ve önerme (suggestion) potansiyeli sorgulanırken; öte yandan mağduriyetin inkârı riski ve toplumsal cinsiyet temelli iktidar ilişkilerinin nasıl yeniden üretildiği de eleştirel kuramlar çerçevesinde incelenmiştir.

FMS’nin savunucuları, özellikle geçmiş yaşam olaylarını “geri getirme” amacı güden terapötik tekniklerin, bireylerde travmatik olmayan olayları travma olarak yapılandırabileceğini ve bu sürecin ruhsal çöküntülere, aile bağlarının kopmasına ve adli yanlışlara yol açabileceğini savunmaktadır. Buna karşın, eleştirmenler bu yaklaşımın, gerçek travma anlatılarını itibarsızlaştırarak mağdurların sesini bastırdığını ve toplumsal adalet süreçlerine zarar verdiğini öne sürmektedir.




Keşif

1980’lerin sonlarına gelindiğinde Batı ülkelerinde bastırılmış çocukluk çağı cinsel istismarının psikoterapide “geri kazanılmış anılar” (recovered memories) şeklinde açığa çıktığına dair olgular hem klinik hem de popüler söylemde yoğun biçimde tartışılmaya başlandı. Telkin, hipnoz ve imgeleme temelli müdahalelerin bellek üzerindeki etkilerini sorgulayan bu tartışma ortamı, 1990’ların başında “yanlış bellek” kavramının aile içi çatışmaların merkezine yerleşmesine zemin hazırladı.

1990 – 1991

Psikoloji profesörü Peter J. Freyd, kızı Jennifer J. Freyd’in terapi sırasında ortaya çıkan çocukluk istismarı iddialarını “gerçekte yaşanmamış, ancak kişiyi ailesinden koparacak kadar inandırıcı hatıralar” şeklinde yorumlayarak “False Memory Syndrome” terimini önerdi. Terim, Jennifer’ın yeni beliren anılarının aile bağlarını radikal biçimde bozduğunu düşündüğü “sendromik” bir durumu betimlemeyi amaçlıyordu. (madinamerica.com)

Mart 1992

Peter ve Pamela Freyd, aralarında bellek araştırmacısı Elizabeth Loftus ile psikolog‐din adamı Ralph Underwager’ın da bulunduğu bir uzman ve ebeveyn grubuyla birlikte False Memory Syndrome Foundation (FMSF) adlı kâr amacı gütmeyen kuruluşu Philadelphia’da hayata geçirdi. Vakfın beyan edilen amacı, “sahte anılar salgınına” yol açtığı iddia edilen “geri kazanılmış bellek terapisi”ni kamusal alanda eleştirmek, sanık ebeveynlere hukuki ve bilimsel destek sağlamaktı. (en.wikipedia.org)

1992 – 1999

FMSF, medya kampanyaları, konferanslar ve binin üzerinde ceza-sivil davada bilirkişi tanıklıklarıyla kısa sürede uluslararası görünürlük kazandı. Vakfın argümanına göre, yönlendirici terapi teknikleri bireylerde “travma anısı” izlenimi yaratarak hem ruhsal çöküntülere hem de aile içi kopuşlara neden oluyordu. Karşıt görüşteki klinisyenler ve araştırmacılar ise, bastırılmış anıların geri dönüşünü destekleyen ampirik verileri öne sürerek, vakfın metodolojik olarak sorunlu istatistiklerle istismar mağdurlarını itibarsızlaştırdığını savundular. (news.isst-d.org)

2000’ler

Akademide bilişsel psikoloji odaklı yanlış bellek çalışmaları (ör. DRM paradigması) giderek sofistike bir hâl alırken, travma odaklı klinik araştırmalar da “geri kazanılmış anı” iddialarının bir kısmının doğru olabileceğine dair bulgular ortaya koydu. Bu dönem boyunca FMSF, özellikle ABD’de savunma avukatlarınca sıkça başvurulan bir danışmanlık kaynağı oldu; ancak kuruluşun etkisi, üyelerinin yaşlanması ve bilimsel camiada artan metodolojik eleştiriler sebebiyle kademeli olarak azaldı.

31 Aralık 2019

FMSF, web sitesine eklediği kısa bir duyuruyla faaliyetlerini resmen sona erdirdi. Böylece, terimin popülerleşmesinde belirleyici rol oynayan örgüt yaklaşık yirmi yedi yıllık etkinliğini sessizce kapatmış oldu. (news.isst-d.org, fmsfonline.org)

2020’ler

Vakfın dağılmasına karşın “yanlış bellek sendromu” ifadesi özellikle hukukî savunmalarda ve medyadaki bellek tartışmalarında zaman zaman referans verilmeye devam etti. Bununla birlikte çağdaş klinik ve adli psikoloji literatüründe terim, tanısal geçerliliği bulunmayan, tarihsel bağlamı vurgulayan bir etiket konumuna geriledi. (organisedabuse.com)



İleri Okuma
  • Loftus, E. F., & Palmer, J. C. (1974). Reconstruction of automobile destruction: An example of the interaction between language and memory. Journal of Verbal Learning and Verbal Behavior, 13(5), 585–589.
  • Ceci, S. J., & Bruck, M. (1993). The suggestibility of the child witness: A historical review and synthesis. Psychological Bulletin, 113(3), 403–439.
  • Freyd, J. J. (1994). Betrayal trauma: Traumatic amnesia as an adaptive response to childhood abuse. Ethics & Behavior, 4(4), 307–329.
  • Loftus, E. F., & Ketcham, K. (1994). The Myth of Repressed Memory. New York: St. Martin’s Press.
  • Loftus, E. F., & Pickrell, J. E. (1995). The formation of false memories. Psychiatric Annals, 25(12), 720–725.
  • Pope, K. S. (1996). Memory, abuse, and science: Questioning claims about the false memory syndrome epidemic. American Psychologist, 51(9), 957–974.
  • Freyd, J. J., & Gleaves, D. H. (1996). “Remembering” words not presented in lists: Relevance to the recovered/false memory debate. Consciousness and Cognition, 5(1–2), 97–123.
  • McNally, R. J. (2005). Debunking myths about trauma and memory. Canadian Journal of Psychiatry, 50(13), 817–822.
  • Davis, D., & Loftus, E. F. (2007). Internal and external sources of misinformation in adult witness memory. In M. P. Toglia et al. (Eds.), The Handbook of Eyewitness Psychology (Vol. 1, pp. 195–237). Mahwah, NJ: Lawrence Erlbaum Associates.
  • McMaugh, K., & Middleton, W. (2020). The Rise and Fall of the False Memory Syndrome Foundation. ISSTD News, 21(January), 1–5.
  • Kendall, J. (2021). The False Memory Syndrome at 30: How flawed science turned into conventional wisdom. Mad in America, 7 February, 1–20.
  • O’Connor, A., & Kullack, C. (2022). False memories and the science of credibility: Who gets to be heard? Journal of Trauma & Dissociation, 23(1), 1–15.


Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Güncellenen Beyin Haritasında 100 Yeni Bölge Keşfedildi

Güncellenen Beyin Haritasında 100 Yeni Bölge Keşfedildi

1900’lü yılların başında nöronları ve sinaptik bağlantıları kara kalem ile resmeden Santiago Ramon y Cajal’ın yanı sıra bu alanda anılması gereken isimlerden birisi de aynı yıllarda insan beyin kabuğunun (korteks) bilinen ilk diyagramlarını çizen Korbinian Brodmann’dır. Brodmann bu çizimlerini mikroskop altında görebildiği kadarıyla, korteksteki hücresel mimari farklılıklarına dayanarak gerçekleştirmiş ve o günden bu yana nöroanatomistlere esin kaynağı olmuştur.

100 yılı aşkın süredir temel anlamda bu diyagramlara bağlı olarak çalışan en azından dayanak olarak kullanan bilimciler, son yıllarda artan fMRI çalışmaları ve gelişen teknoloji ile daha detaylı incelenen beyin ve korteksin yeni haritasını çıkarttı.

Kafa karışıklığına mahal vermemek için şunu söylemekte de fayda var ki, elbette bilimciler her geçen gün güncellenen literatüre göre araştırmalarını yönetmekte ve güncellenen beyin modellerine dayanarak incelemelerini gerçekleştirmekteydi.

Şimdi ise İngiltere, Amerika ve Hollanda’dan araştırmacıların oluşturduğu uluslararası bir araştırma ekibi tarafından bahsi geçen vadesi çoktan geçmiş diyagramlar, İnsan Konektom Projesi (Human Connectome Project*) verilerine dayanarak güncellendi. Beynin üst kısmını oluşturan engebeli, kıvrımlı ve dil, duyusal ve motor işlemleme, sebep-sonuç ilişkisi kurma gibi görevleri ve daha nicelerini yürüten korteksi haritalamak üzere bugüne kadar bulunulan girişimler, ya tek bir bölge veya fonksiyona odaklandığı için ya da örnek grubu küçük olduğu için başarısız olmuş ve ileri gidememiştir.

Araştırmacılar yüksek detaylı bir harita oluşturabilmek için, dört yapı ve fonksiyon parametresinin ölçümü üzerinde durdu. Bunların içinde, beyin kabuğu kalınlığı (ve kalınlıktaki bölgelere göre değişimler), kıvrım sayısı ve belirli testler sırasında fMRI (functional magnetic resonance imaging) ile alınan tarama görüntülerine dayanarak elde edilen, korteks bölgelerinin bilinen işlevleri gibi veriler bulunuyor.

210 sağlıklı yetişkin bireyden alınan verilere uyarlanan öğrenebilir algoritma ile farklı bölgelerin kendilerine has özellikleri yani bir anlamda parmak izleri tespit edildi. Program bu farklı izlere bakarak bölgeleri birbirinden ayırmayı ve 180 ayrı bölgenin varlığını göstermeyi başardı.

Nature dergisinde yayımlanan bu çığır açıcı çalışmanın en ilginç yanı ise şu: tespit edilen bölgelerden 100 tanesi daha önce tanımlanmış değildi. Bu sebepten ötürü şimdi de yapılan haritayı daha keskin sınırlar ile çizmeyi ve bölgelerin daha alt katmanlar ile ilişkilerinin anlaşılmasına çalışacak olan araştırmacılar; elde edilen verilerle beynimizin ve beyin bölgelerimizin evrimini ve de diğer primatlar ile hem davranışsal hem morfolojik hem de fizyolojik farklarımızın daha iyi biçimde ortaya konulabileceğini öne sürüyor.

Bununlu birlikte, beyin cerrahlarının işini kolaylaştıracak detaylı üç boyutlu haritaların oluşturulabileceği ve ön cerrahi müdahalelerin bu yapılar üzerinden gerçekleştirilebileceği düşünülüyor.

*Bu proje, beynin yapılarını ve fonksiyonlarını haritalamak üzere yüzlerce insandan toplanan veriler ile dijital ortama aktarılan çok büyük ölçekli bir konektom projesidir. Konektom ise beyindeki tüm sinirlerin ve sinirlerin oluşturduğu fonksiyonel bölgelerin birbirleri ile kurduğu bağları açıklayan terimdir.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Emily Underwood, Updated human brain map reveals nearly 100 new regions, 20 Temmuz 2016, www.sciencemag.org/news/2016/07/updated-human-brain-map-reveals-nearly-100-new-regions

Referans : Matthew F. Glasser, Timothy S. Coalson, Emma C. Robinson, Carl D. Hacker, John Harwell, Essa Yacoub, Kamil Ugurbil, Jesper Andersson, Christian F. Beckmann, Mark Jenkinson, Stephen M. Smith & David C. Van Essen A multi-modal parcellation of human cerebral cortex Nature (2016) doi:10.1038/nature18933 Received 12 November 2015 Accepted 15 June 2016 Published online 20 July 2016

Tarçın Sadece Salebi Değil Öğrenme Yeteneklerini De İyileştiriyor !

tarçın öğrenme psikoloji

Saleplerin vazgeçilmezi tarçın son yapılan araştırmalara göre öğrenme yeteneğini geliştiriyor olabilir. Kimi insanlar doğuştan harika bir öğrenme yeteneği ile doğarlar, bazılarının ise öğrenme yetenekleri daha düşüktür; bu insanlar yüksek olanlara göre öğrenirken daha fazla efor sarf ederler.Tıpkı insanların bir kısmı öğrenmede bir takım güçlükler çektikleri gibi farelerde de bu ayrımdan söz edilebilir görülebilir. Öğrenme yeteneği zayıf olan fareler tarçın ile beslendiklerinde öğrenme yeteneklerinde bir takım iyileşmeler görüldüğü bulunmuş. Araştırmayı yürüten Dr. Kalipada Pahan “ Bu yol öğrenme yetenekleri zayıf olanlar için belki de en güvenli ve en kolay yol olma yolunda bir yaklaşım” şeklinde belirtmiş.

Beyindeki Etkisi Bir İlaç Gibi

Öğrenme yeteneğinin düşük olmasının bir sebebi , beynin öğrenme ve hafıza ile ilişkilendirilmiş hipokampus bölgesindeki proteinlerin dengesizliğindendir. Tarçın ise buna bir çare olacak gibi durur çünkü vücutta sodyum benzoat (beyin hasarlarında protein dengesini sağlamak için kullanılan bir ilaç) haline dönüşür.

tarçın barnes labirenti fare
(Barnes Labirenti)

Farelerin öğrenme yeteneklerini ayırmak için
Barnes labirenti kullanılmış. (Yerden yüksek 20 delikten bir tanesi kaçış deliği olan yuvarlak bir levha). Ardından 20 tane zayıf öğrenen fare bir ay süreyle tarçınla beslenmiştir. Bir ayın sonunda farelerin öğrenme ve hafıza yeteneklerinde inanılmaz bir gelişme olmuştur. Fakat tarçının öğrenme yeteneği iyi olan fareler üzerinde daha fazla geliştirici bir etkisi gözlenmemiştir.

Pahan “ Öğrenme düzeyleri farklılıkları tüm dünyada bir eğitim sorunudur. Eğer tarçının bu etkisi ilerleyen deneylerle de kanıtlanırsa, bu öğrenme yeteneği zayıf öğrenciler için umut verici bir ışık olacaktır.” diye belirtmiştir.

Parkinson Hastalığına Da İyi Gelir !

Daha önceki çalışmalarda tarçının Parkinsonlu farelerin, hastalığın beyindeki etkileri tersine çevirdiği araştırmalarla bulunmuştu. Öğrenmeye etkisinin araştırıldığı çalışmada ise iki tür (Seylon ve Çin) tarçının etkilerinin en iyi düzeyde olduğu bulunmuş.Fakat Seylon türünün Çin türüne göre daha etkili olduğu da veriler arasında.

Tekrar eden çalışmalarla tarçının böyle bir etkisi olup olmadığı bir netlik kazanacaktır. Yıllardır mutfaklarımızda duran tarçının böylesi bir etkisi olması daha doğrusu bugüne kadar etkisinin keşfedilememesi garip ama aynı performansı karabiber ve kekikten de bekliyoruz . Bu arada tarçını siz yine de kaşıkla yemeye kalmayın Cinnamon Challange adıyla yapılan bir süre sosyal medyada dönmüş iddaa için insanlar pek hoş şeyler yaşamamışa benziyor ?

 

Kaynak:

  • Psikolezyum
  • Khushbu K. Modi, Suresh B. Rangasamy, Sridevi Dasarathi, Avik Roy, Kalipada Pahan. Cinnamon Converts Poor Learning Mice to Good Learners: Implications for Memory Improvement. Journal of Neuroimmune Pharmacology, 2016; DOI: 10.1007/s11481-016-9693-6

Bağlantılı Hatırlatıcıların ve Ayırt Edici İpuçlarının Görev Tamamlamayı Geliştirmedeki Rolü

Günlük hayatımızda, elektrik faturasını ödemek veya çamaşırları kurutucudan almak gibi tamamlamak isteyip sonra unuttuğumuz birçok görevle karşılaşırız. Mayıs 2024’te Psychological Science dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, bu tür günlük görevleri bize doğru yer ve zamanda hatırlatan ayırt edici ipuçlarıyla ilişkilendirmek, bunları tamamlama becerimizi önemli ölçüde artırabilir.

“Bağlantılı hatırlatıcılar” terimi, belirli ipuçları veya bağlamlarla doğrudan ilişkili hatırlatıcıları ifade eder. “Hatırlatma”nın kökeni Eski Fransızca “remembrer” ve Latince “rememorari” kelimelerine dayanır ve akla getirmek veya hatırlamak anlamına gelir.

Yirminci yüzyılın ortalarında yapılan ilk araştırmalar, çevresel ipuçlarının hafızanın hatırlanmasını nasıl tetikleyebileceğine ve belirli eylemleri nasıl harekete geçirebileceğine odaklanmıştır. Bu temel çalışma, ayırt edici, bağlama özgü ipuçlarının günlük senaryolarda görev performansını nasıl artırabileceğine dair daha incelikli çalışmalara zemin hazırlamıştır.

Son yıllarda Harvard Kennedy School’dan psikolog Todd Rogers ve Pennsylvania Üniversitesi’nden Katherine Milkman bu alana önemli katkılarda bulundu. Tam olarak ihtiyaç duyuldukları zaman ve yerde ortaya çıkan ayırt edici ipuçları olan “bağlantılı hatırlatıcıların” görevleri tamamlamayı hatırlamak için güçlü bir araç olabileceğini varsaydılar. Çalışmaları, bu hatırlatıcıların insan zihni dışında herhangi bir teknolojiye dayanmadığını ve oldukça etkili olduğunu göstermiştir.

Deneylerinden biri, bir saat süren bir bilgisayar görevini tamamlayan 87 katılımcıyı içeriyordu. Katılımcılara, katılım ücretlerine ek olarak kendi adlarına bir aşevine 1 dolar bağışta bulunabilecekleri söylenmiştir. Ancak bağışı tamamlamak için ücretlerini aldıklarında bir ataç da satın almaları gerekiyordu. Bazı katılımcılara tezgahın üzerindeki küçük bir fil heykelciğinin kendilerine ataç almalarını hatırlatacağı söylenirken, diğerlerine katılımları için sadece teşekkür edildi. Sonuçlar çarpıcıydı: hatırlatıcı olarak fil heykelciği olan öğrencilerin %74’ü ataç alırken, ipucu olmayanların sadece %42’si ataç aldı (Rogers & Milkman, 2024).

Bu bulgular, 1950’lerde ve 1960’larda önerilen çevresel ipuçlarına ilişkin önceki teorilerle uyumludur. Atkinson ve Shiffrin gibi öncü bilişsel psikologlar, çevresel uyaranların hafıza ve eylem için nasıl tetikleyici olabileceğini araştırmışlardır. Onların çalışmaları, özellikle de önerdikleri insan hafıza kontrol süreçleri sistemi, işarete bağlı hafızanın arkasındaki mekanizmaların anlaşılmasına zemin hazırlamıştır (Atkinson & Shiffrin, 1968).

Bağlam ve ipuçlarının ayırt ediciliğinin hafıza hatırlama ve görev performansını etkilediği fikri 1970’ler ve 1980’lerde daha da geliştirilmiştir. Tulving ve Thomson gibi araştırmacılar, kodlama sırasında mevcut olan ipuçlarının geri getirme sırasında da mevcut olması durumunda bellek geri getirmenin en etkili olduğunu öne süren kodlama özgüllüğü ilkesini önermişlerdir (Tulving ve Thomson, 1973). Bu ilke, hatırlatıcıların etkili olabilmesi için belirli bağlamlarla eşleştirilmesinin önemini vurgular.

Son gelişmeler, ayırt edici ipuçlarının pratik uygulamalarını keşfetmeye devam etmiştir. Rogers ve Milkman, katılımcıların bir anket sayfasındaki belirli bir soruyu seçerek bir hayır kurumunu destekleyebilecekleri çevrimiçi bir çalışma yürütmüştür. Sayfa, doğru cevabı seçmelerini hatırlatan bir ipucu içeriyordu. Elde ettikleri sonuçlar, ayırt edilebilir ipuçlarının ortamdaki diğer ipuçlarından daha etkili olduğunu göstermiştir. Örneğin, Toy Story filmlerinden bir uzaylının fotoğrafı, çeşitli ilanlar ve motivasyonel ipuçlarıyla çevrili olduğunda yazılı bir ipucundan daha etkili olmuştur (Rogers & Milkman, 2023).

Diğer deneyler, bağlantılı hatırlatıcıların gerçek dünya ortamlarındaki pratik faydalarını göstermiştir. Bir kahve dükkanındaki müşterileri kapsayan bir çalışmada, 500 müşteriye iki gün boyunca geçerli olacak kuponlar verilmiştir. Yalnızca bazı müşterilere, kasiyerin yanındaki doldurulmuş bir uzaylı oyuncağın kuponlarını kullanmalarını hatırlatacağı söylenmiştir. Bu ipucunu alan müşterilerin %24’ü kuponlarını kullanırken, ipucu almayanların sadece %17’si kullanmış ve kupon kullanımında %40’lık bir artış sağlanmıştır (Rogers & Milkman, 2023).

Bununla birlikte, bu ipuçlarının etkinliği, ayırt ediciliklerine ve bireyin hafıza sınırlarını tanımasına da bağlıdır. Toplam 605 katılımcının yer aldığı çevrimiçi bir çalışma, insanların genellikle kendi hafızalarının sınırlarını tahmin edemediklerini, dolayısıyla işaretli hatırlatıcıları kullanmamayı tercih ederek potansiyel kazanımları kaçırdıklarını ortaya koymuştur.

Özetle, Rogers ve Milkman tarafından yapılan araştırma, bağlantılı hatırlatıcıların, bireylerin aksi takdirde unutabilecekleri çeşitli görevleri tamamlamalarına yardımcı olmak için maliyetsiz ve düşük çabalı bir strateji sunduğunu göstermektedir. Bu bağlantılı hatırlatıcıların tıbbi veya sağlıkla ilgili diğer rejimlere uyumu artırıp artıramayacağını belirlemek için çalışmalarını ilerletmeyi amaçlamaktadırlar.


İleri Okuma:

  • T. Rogers et al, (2016). Reminders Through Association, Psychological Science DOI: 10.1177/0956797616643071
  • Rogers, T., & Milkman, K. (2024). Increasing task completion through linked reminders and distinctive cues. Psychological Science, 35(5), 567-576.
  • Atkinson, R. C., & Shiffrin, R. M. (1968). Human memory: A proposed system and its control processes. The Psychology of Learning and Motivation, 2, 89-195.
  • Tulving, E., & Thomson, D. M. (1973). Encoding specificity and retrieval processes in episodic memory. Psychological Review, 80(5), 352-373.
  • Rogers, T., & Milkman, K. (2023). Enhancing task completion through distinctive cues: Evidence from field experiments. Journal of Behavioral Decision Making, 36(1), 23-34.
  • Milkman, K., & Rogers, T. (2023). The effectiveness of context-specific reminders in daily tasks. Journal of Experimental Psychology: Applied, 29(2), 120-133.

Tatile Gitme İhtiyacı Bilimsel Olarak Kanıtlandı

Refah seviyemiz eskisine oranla artmasına rağmen pek çoğumuzun çok daha fazla çalıştığını düşünüyorum. Giderek daha da yoğunlaşan ofis programlarında, çalışanlar çoğunlukla yıllık izinlerini es geçmeyi yeğliyorlar. Türkiye gibi tatil beldesi bol olan bir ülkede bile küçük tatil kaçamaklarını dahi kendilerine çok görüyorlar. Ancak bu durum sadece bizim ülkemize mahsus değil Amerika’da yapılan yeni bir çalışmaya göre geçtiğimiz sene Amerikan vatandaşlarının yarısı tatile çıkmamış.Ancak araştırmalar bu ara vermeden çalışma durumunun sağlık açısından fazlasıyla zararlı olabileceğini gösteriyor. Evet, insanlar çoğunlukla boş zamanın ve boz zaman aktivitelerinin sağlık açısından yararlı olduğunu bilirler ancak bunun gerçekliğini neye dayandırırlar bilinmez. Bu yazı bu gerçekliği ortaya koyuyor.Başlangıç için, eğer her yıl çalışmaya en az bir kez ara vermiyorsanız uzun süren stresli dönemlerin kalp problemlerini tetiklediğini bilmelisiniz. 2012’de uzun çalışma saatleri ve koroner kalp hastalığı arasındaki ilişki üzerine yapılan çalışmada bulgular günde 8 saatten fazla çalışan insanların yüzde 40 daha fazla kalp rahatsızlığı riskine sahip olduklarını ortaya çıkardı. Bu sadece basit bir korelasyon değil, rahatsızlıkların başlıca nedenleri arasında stres, dinlenme eksikliği ve yetersiz uyku başı çekmekte.Başka bir örnek de 1948 yılından bu yana üç nesil boyunca kardiyovasküler hastalık risk faktörlerini araştıran the Framingham Heart Study. Çalışmanın bazı sonuçları tatil yapmayı birkaç yıl atlayan kişilerin kalp krizi riskinin %30 arttığını gösterdi.

YOLDAN ÇIKAN PSİKOLOJİ DENEYLERİ

Bilimde insanlarla deney yapmanın çeşitli riskleri olduğu için deney hayvanları bir alternatiftir, ancak söz konusu olan sosyal psikoloji deneyleri ise konu direk olarak insan olduğu için deney hayvanı kullanma şansı bulunmuyor. Hayvanlar konuşamadığı için ise beyne ya da psikolojiye ait pek çok konuyu araştırmak için insanların birebir kullanılması bir gereklilik olarak karşımıza çıkıyor.

Günümüzde sosyal psikoloji deneyleri katılımcılara zarar vermemek, bir zarar verilse dahi bunu telafi etmek üzerine kurgulansa da geçmişte bu etik kuralların bulunduğunu ya da bulunsa bile bilim insanlarının bu kurallara uymak konusunda çok da hevesli olduklarını söyleyemiyoruz. Ayrıca bazı etkenlerin insanda ne çeşit bir tepki yaratacağını ancak yine deneylerle gözlemlemek mümkün.

Tarihte yoldan çıkarak amaçlanandan farklı bir noktaya sapan, iyi niyetli başlasa da kötü sonuçlar doğuran, katılımcılarına acılar ya da kalıcı ruhsal bozukluklar yaşatan psikoloji ya da sosyal psikoloji deneylerinin ardında kabaca üç nedenin yattığını söyleyebiliriz:

1. Bilim insanının deneyi tasarlarken olabilecekleri ön görememesi, (“Kaş yaparken göz çıkarmak…”)
2. Bilim insanının etik kurallarını, insan ya da hayvan haklarını önemsememesi (“Zafer yolunda her şey mübahtır”)
3. Bilim insanının tezini kanıtlayabilmek için aşırı hırslı davranması ve deneyin başarısızlığının birinci dereceden etkileyeceği kişiler arasında kendisinin bulunmaması. (“El elin eşeğini türkü yakarak ararmış”)

Bu yazımızda katılımcılarına zarar veren ya da tahminlerin çok ötesinde sonuçlar verdiği için yarıda kesilen deneylerden bahsedeceğiz.

“Canavar” Çalışması (1939)

Wendell Johnson (F.W. Kent Fotoğraf Kolleksiyonu, Iowa Üniversitesi Kütüphanesi)

Iowa Üniversitesi’nden, kendisi de kekemelikten mustarip olan [1] Wendell Johnson tarafından tasarlanan ve 1939 yılında 5 ila 15 yaş arasındaki 22 yetiştirme yurdu öğrencisiyle gerçekleştirilen deney, deneklerde kalıcı hasar yaratma konusunda akla gelen ilk örneklerden biridir [2].

10’u kekeleyen, 22 öksüz ve yetim çocuğun kontrol ve deney grupları olarak iki gruba bölündüğü çalışmada her iki gruba da diksiyon dersleri verilmiştir. Bir gruba doğru telaffuzlarında pozitif geri besleme verilirken, diğer gruba yaptıkları telaffuz hatalarında dayak atma ve kekeme olduğunun yüzüne vurulması gibi uygulamalar gerçekleştirilmiştir.

Bu 6 aylık çalışmanın sonuçları ortaya korkunç bir manzara çıkarmıştır: Negatif geri besleme alan gruptaki çocuklardan sadece kekeme olanlar değil, normal olanlar dahi hayatları boyunca konuşma güçlüğü çekmişlerdir.

Sonuçları halen Iowa Üniversitesi kütüphanesinde bulunan araştırma, tarihin tozlu sayfalarına gömülü idi. Ancak 2001 yılında California eyaletinde yayınlanan San Jose Mercury News konu hakkında bir makale kaleme aldı. Bu makaleyi ihbar kabul eden savcıların devreye girmesiye deney ulusal bir skandala dönüştü. Haberlerden sonra Iowa Üniversitesi özür diledi, ancak 2005 yılında Iowa yüksek mahkemesi davayı görüştü ve 2007 yılında kalıcı hasara uğramış 6 denek, toplamda 925.000 ABD doları tazminata hak kazandı.

Dava böyle sonuçlanmış, Wendell Johnson ve Iowa Üniversitesi suçlu bulunmuş olsa da bazı meslektaşları Wendell Johnson’ı  savunuyorlar. Aslında Johnson saygın bir bilim adamı. Adı böyle bir deneyle tarihe kötü geçmiş olsa da konuşma bozuklukları ve kekemelik tedavisindeki başarılı çalışmaları sebebiyle hala iyi bir şekilde anılıyor. Üniversite’nin savunma zemini ise daha farklı: İnsan kullanılarak yürütülecek deneylerle ilgili Nuremberg Kanunları 1948 yılında yayınlandığından, 1939 yılındaki bu deney o günün kurallarına uygun görünüyor [3].

Milgram Deneyi (1963)

1963 yılında Yale Üniversitesi’nde Profesör Stanley Milgram tarafından tasarlanan deney insanların belli bir rol altında anonimleşerek kendi kimliklerinden sıyrılacağını ortaya koymayı amaçlıyordu. Denekler gazete ilanları ve posta yoluyla bulundular ve 20 ila 50 yaşlar arasında toplumun her kesiminden erkekler seçildiler [4].

İşbirlikçi “öğrenci”.

Katılımcılara grubun “öğretici” ve “öğrenci” olarak iki gruba bölündüğü bilgisi verildi. Oysa öğrenci tekti ve tüm katılımcılar öğretici olarak görev yapacaktı; tabi ki deneklerin bundan haberleri yoktu. Zira öğrenci bir işbirlikçi  idi, ve iyi rol yapabilen bir muhasebeciydi. Denekler, rastgele verilen kağıtlardan “öğretmen” yazanın şans eseri kendilerine geldiğine inandırıldıktan sonra “öğretmen” ve “öğrenci” birbirini duyabilecek ancak göremeyecek şekilde ayrı odalara alınıyordu. Deney gözlemcisi -yine işbirlikçi-, gri bir laboratuvar önlüğü giyen, sert ve hissiz bir biyoloji öğretmeni rolünde idi.

Deney başlamadan önce “öğretmen”e 45 voltluk bir elektrik şoku  uygulanarak “öğrenci”ye uygulayacağını sandığı şokun neye benzediği hakkında bir fikir verilmiş oluyordu. Öğretmene daha sonra öğrenciye öğretmesi amacıyla sözcük çiftlerinden oluşan bir liste veriliyor, öğretmen de bu listeyi öğrenciye bir kere okuyarak işe başlıyordu. Ardından öğretmen listeyi oluşturan sözcük çiftlerinin ilk sözcüklerini teker teker okuyor, okuduğu her sözcük için öğrenciye dört adet seçenek sunuyor, öğrenci de bu seçenekler arasından doğru olduğunu düşündüğü cevabı bildirmek için bir cevap düğmesine basıyordu. Verdiği cevap doğru ise öğretmen sonraki sözcük çiftine geçiyordu. Cevap yanlış ise, her yanlış cevap sonucu giderek artan elektrik şoklarına maruz kalıyordu – aslında elektrik verildikçe çığlık atılan, önceden kaydedilmiş bir kaset aracılığıyla öyle olduğu sanısı veriliyordu-. Voltajın birkaç defa artırılmasından sonra işbirlikçi, kendisini yan odadaki denekten ayıran duvarı yumruklamaya başlıyordu. Deneyin sürümlerinden biri, işbirlikçi deneğin gerçek deneğe bir kalp rahatsızlığı olduğunu söylemesi gibi ek bir özellik taşıyordu. Birkaç defa yumrukladıktan ve kalp rahatsızlığını hatırlattıktan sonra ise artık sorulara cevap vermemeye ve şikayette bulunmamaya başlıyordu.

Bu noktada pek çok denek, öğrencinin ne halde olduğunu öğrenmek için deneyi durdurmak istediklerini ifade ettiler. Kimi denekler 135 voltta durup deneyin amacını sorgulamaya başladı, ama bunların çoğu sonuçlardan sorumlu tutulmayacaklarına dair güvence aldıktan sonra devam etti.

Denek herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği zaman kendisine sırasıyla aşağıdaki sözlü uyarılarda bulunuluyordu:

1. Lütfen devam edin.
2. Deney için devam etmeniz gerekiyor.
3. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.
4. Başka seçeneğiniz yok, devam etmek “zorundasınız”.

Denek bu dört uyarıdan sonra bile hala durmak istediğini ifade ederse deney durduruluyordu. Tersi durumda ise deney ancak denek en yüksek şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu.

Sizce deneklerden ne kadarı 450 volta kadar çıkmış ve öğrenciyi öldürmeyi, öldürmese bile onu çok büyük acılara maruz bırakmayı göze almıştır? %5? %10? Hatta yarısı?

Milgram, deneyini gerçekleştirmeden önce Yale üniversitesinin 14 psikoloji yüksek lisans öğrencisiyle sonuçların ne olacağına yönelik bir anket yapmış ve katılımcıların tümü, sadece birkaç sadist eğilimli deneğin (%1,2) en yüksek voltajı uygulayacağını düşünmüştü. Psikiyatristler ise sadece onbinde 12’sinin (%0,12) 450 volta kadar çıkabileceğini düşünmüşlerdi [5]. Oysa sonuçlar dehşet vericiydi: Bu ilk deneyde 40 denekten 26’sı, yani %65’i deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu -her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da- uygulamışlardı. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylemişlerdi, ancak bir çoğu bunu yapmamıştı. Hatta katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmemişti.

Üçüncü Dalga (1967)

Milgram Deneyi’yle benzer özellikler taşıyan bu deney, California, Palo Alto’da bulunan Cubberley Lisesi’nde, tarih dersi kapsamında gerçekleştirilmiştir. “Nazi Almanyası” konusu kapsamında gerçekleştirilen uygulamanın amacı demokratik toplumların dahi faşizme meyilli olduklarını anlatmayı amaçlamış, ve aslında deneyin sahibi, tarih öğretmeni Ron Jones bir bakıma bunu kanıtlamıştır da.

Jones ilk gün bir kaç basit kural getirmiştir: Ders zili çalmasıyla birlikte öğrenciler 30 saniyede yerlerini alacak, söz almadan ve ayağa kalkmadan konuşmayacak, söz alırsa söyleyecekleri üç beş kelimeyi geçmeyecek ve her cümlelerinin sonunu “Bay Jones” diye bitireceklerdir.

İkinci gün Jones mevcut sınıfın özel olduğunu belirtmiş, diğerlerinden ayırmış ve disiplinin sağlanmasından sorumlu kılmıştır. Onlara “Üçüncü Dalga” adını veren Jones, bir okyanusun en güçlü dalgasının üçüncü dalga olduğu gibi sahte bir efsane uydurarak ismi anlamlandırmıştır. Bu gruba Nazi selamını öğreten Jones, bu grup öğrencilerinin sadece sınıfta değil, dışarıda dahi birbirlerini bu şekilde selamlamalarını emretmiştir. Öğrenciler bu kurala istisnasız uymuşlardır.

Tarih öğretmeni Jones’un talimatıyla üçüncü günden itibaren “Üçüncü Dalga” üyeleri birbirlerini nazi selamı ile selamlamaya başlamışlardır.

Üçüncü gün Jones  deneyin kapsamını büyüterek okula yaymıştır. Gün başında 30 öğrencilik sınıf, 13 katılımcıyla beraber 43’e yükselmiştir. Öğrencilerin hepsi derslerine hevesle sarılmaya başlamış, katılımlarında artış olmuştur. Ron Jones’un konuyla ilgili kendisinin kaleme almış olduğu makalede belirttiğine göre, kimi öğrenciler “İlk defa adam akıllı bir şeyler öğrendiklerini” beyan etmişler ve hatta “Bay Jones, niçin diğer konuları da bize böyle öğretmiyorsunuz?” şeklinde sitem etmişlerdir [6].

Kendilerine bir üye kartı düzenleyen öğrenciler, bir de logo tasarlayarak kurumsallaşmışlardır ve grup üyesi olmayan öğrencileri sınıfa sokmamışlardır. Yeni üye bulma koşul ve kurallarının da belirlendiği üçüncü günün sonunda toplam katılımcı sayısı 200’ü bulmuştur. Gün içerisinde bazı grup üyeleri diğer grup üyelerini kurallara uymadıkları gerekçesiyle jurnallemeye başlamışlardır.

Dördüncü gün Jones, öğrencilerin projeye haddinden fazla dahil olduklarını, disiplin kurallarına görülmemiş bir liyakatle bağlandıklarını farkedince, olayların kontrolden çıkacağını sezerek deneyi durdurmuştur ancak bunu yaparken, bu hareketin ulusal bir hareket olduğunu, ertesi gün, yani cuma günü başbakanlıktan bir açıklama yapılacağını belirterek yapmıştır. Ertesi gün vaat ettiği gibi sınıfa bir televizyon getiren Jones, bir kaç dakika karıncalı ekran izlettikten sonra gerçeği açıklamış, bunun Nazi Rejimi dersi kapsamında faşizmi anlatmak için yaptığını belirtmiş, hemen ardından bir Nazi belgeseli izleterek amacını doğrulamıştır.

Çocukların olayı velilerine söylemesinden sonra gerçekleşenler ilginçtir: Bir haham (konu Nazi Almanyası olduğunda yahudi olan ABD vatandaşları daha hassastırlar) velilerin kaygılarını iletmek için Jones’u aramışlardır. Jones amacını anlattıktan sonra haham velilerin kaygılarını giderme sözü vermiş hatta deneyin bir parçası olmuştur [6].

En nihayetinde deney sonlanmış ve deneyin okul yönetimince duyulmasından sonra Jones çalıştığı okuldan kovulmuştur ama kovulma gerekçesinin bu deney olduğu resmi olarak belirtilmemiştir [7].

Ron Jones’un Üçüncü Dalga deneyi, 2008 yılında Alman yapımı “Die Welle” adlı filmde işlenerek beyaz perdeye aktarılmıştır.

Zimbardo Hapishane Deneyi (1971)

Zimbardo deneyi, beyaz perdeye de farklı şekillerde yansımış olan bir deneyi konu alır. 1971 yılında Stanford Üniversitesi ve ABD Deniz Kuvvetleri ile ortaklaşa gerçekleştirilen bu deneyi kabaca özetlersek, hiçbir psikolojik sorunu bulunmayan sıradan insanların bir deney için hapishane ortamına sokulmaları ve gardiyan ve mahkum olarak ikiye bölünmeleri sonrasında neler olduğunu incelemiştir. Asıl amaç  kişilerin sosyal rollerine nasıl ve ne kadar kolay uyum sağladıklarını gözlemleyebilmektir ancak çok başka sonuçlar doğurmuştur.

2001 yılı Alman yapımı “Das Experiment” filmi Stanford Hapishane Deneyi’nde yaşananları konu almaktaydı. Ancak yukarıdaki fotoğraflar gerçek deneyden… (12)

Stanford Üniversitesi’ne ait bir binanın altında kurulan hapishane benzeri odalarda gerçekleştirilen deneyde, mahkûmlar daha ilk günden edilgen, gardiyanlar ise daha ilk günden agresif olmak üzere, rollerine çok çabuk bir şekilde uyum sağlamışlardır. İkinci günden itibaren deney öngörülenden daha fazla duygusal şiddet barındırmaya başlamış ve iki hafta olarak planlanan deney 6. gününde mecburen sona erdirilmiştir.

Zimbardo deneyi öngörülen sınırların dışına çıkıp deneklerine tehlikeli ve psikolojik olarak hasar veren bir duruma gelmiştir. Mahkûmların ikisi daha deneyin başında zorunlu olarak deneyden ayrılmışlardır. Birçok mahkûm duygusal olarak travma geçirirken gardiyanların üçte biri “gerçek” sadistik eğilim sergilemekten yargılanmıştır.

Konuyla ilgili müdahalede bulunulmamasından dolayı eleştirilen Philip Zimbardo, bir gözlemci bulunması halinde deneyin gerçek sonuçlar vermeyeceğini düşünüldüğünden gözlemci bulundurulmadığını ve müdahalede bulunulmadığını belirtmiştir [8].

David Reimer Vakası (1966)

Tarihte bir vaka daha var ki, yukarıda saydığımız deneylerden bir çok yönüyle ayrılmaktadır, fakat yine de bir bilim insanının hatasının ya da hırsının hastayı ya da deneği nerelere sürükleyebileceğini göstermesi açısından manidardır. Ayrıca söz konusu deney, on iki yıl kadar uzun sürmüş, psikoloji sınırlarını aşmış ve çeşitli ameliyatları ve hormon tedavilerini de içermiştir.

“Bir süre için gerçekten de şirin, küçük bir kız çocuğu gibi davranan Brenda (David) ve ikiz kardeşi Brian Reimer için her şey sütlimanken zamanla durum değişmiştir.” [9]

22 Ağustos 1965 yılında Kanada’da ikiz kardeşi Brian Reimer ile birlikte Dünya’ya gelen David Reimer adındaki erkek çocuk, 8 aylıkken ailesi tarafından sünnet ettirilmek istenmiş, sünnet sırasında kazara penisi yanmış ve hasar görmüştür.  Profesyonel destek almak isteyen aile Baltimore’daki John Hopkins Hastanesi’ne, televizyondaki bir programda cinsiyet konuları tartışılırken tanıdıkları ve gayet de bilgili gördükleri Psikolog John Money’e başvurmuşlardır. Psikolog John Money durumu dinledikten ve inceledikten sonra aileyi bebeğin cinsiyetini değiştirmek üzere yönlendirmiş ve bu seçeneğin kesinlikle daha iyi olacağını söylemiştir. Ancak John Money, cinsiyetin doğuştan gelmediği ve öğrenilmiş olduğuna yönelik bir teorinin taraftarı olduğunu ve bir ikiz kardeşi de bulunduğu için aynı zamanda kontrollü deney olanağı sağlayacak olan David Reimer’ı bu teoriyi ispatlamak adına denek olarak kullanmak istediğini itiraf etmemiştir.

David’in testisleri 22 aylıkken orşidektomi operasyonuyla alınmıştır ancak henüz yapay bir vajina tesis edilmemiştir. Ona yeni bir isim verilmiştir: Brenda. Vakaya epey vakit ayıran Money, sosyal öğrenme yoluyla cinsiyetin sağlıklı bir şekilde değiştirilebilmesini garanti altına almak için enteresan uygulamalarda da bulunmuştur. Çocuklukta gerçekleşen seks provalarının cinsiyetin edinilmesinde önemli rolü olduğunu düşünen Money, kardeşleri cinsiyetlerine göre çeşitli cinsel pozisyonlara sokmuş, hatta bir kısmını fotoğraflamıştır. Bir başka uygulamada da ikisini de soyarak birbirlerinin cinsel organ farklılıklarını incelemelerini istemiştir[10].

Bir süre için gerçekten de şirin, küçük bir kız çocuğu gibi davranan Brenda (David) ve kardeşi için durum sütlimanken zamanla durum değişmiştir. Göğüslerinin gelişmesi için verilen östrojen işe yaramamış, kendisine bir kız çocuğuymuş gibi davranılmasına rağmen Brenda kendisini bir kız çocuğu gibi hissetmemiştir. 22 aylıkken gerçekleşen operasyondan ergenlik çağına kadar karın bölgesinde tesis edilmiş bir delik aracılığıyla idrarını yapan Brenda, tekrar Baltimore’a götürülürse intihar edeceğini beyan edince ona yapay bir vajina tesis edilmesini isteyen Dr. Money ile ilişkiler kesilmiştir. 13 yaşında iken, endokrinoloğu (salgı sistemi/hormonal sistem uzmanı) ve psikiyatristinin tavsiyesiyle birlikte, aile Brenda’ya gerçekleri açıklamıştır. Brenda, tekrar David adını almış, bir süre sonra da ameliyatla süreç tersine çevrilmiştir. Ayrıca 1990 yılında Jane Fontain ile evlenmiş, onun üç çocuğuna babalık yapmıştır.

David intihar etmeden önce evliydi ve eşinin üç çocuğuna babalık yapıyordu.

Maalesef Reimer kardeşler için hayat mutlu bitmemiştir.

Money’nin terapi uygulamalarından kaynaklanıp kaynaklanmadığı bilinmiyor ancak şizofreni hastası olan Brian, 2002’de aşırı dozda şizofreni ilacı alımı sebebiyle hayatını kaybetmiştir [11]. Ağabeyinin acısını yaşayan David, 2 Mayıs 2004’te bir de karısı Jane’in kendisinden boşanmak istediğini öğrenmiştir. 5 Mayıs 2004’te henüz 38 yaşındayken kendi kafasına kurşun sıkmak suretiyle intihar etmiştir [10],[11].

Brian’ın sahip olduğu şizofreninin ve David’in intiharının sebebinin kesin olarak Money’nin uygulamaları olduğu iddia edilemez. Her şeyden önce David, sünnet uygulaması sırasında cinsel organını kaybettiği için daha sekiz aylıkken ruh sağlığı açısından olası bir olumsuz geleceğe aday olmuştur. Ancak burada doktorun hastasını taraftarı olduğu bir teori uğruna denek olarak kullanması, David Reimer’ı yazımızın konusu haline getirmiştir.

 

Kaynaklar: AçıkBilim

[1] Gretchen Reynolds, The Stuttering Doctor’s ‘Monster Study’ http://www.nytimes.com/2003/03/16/magazine/the-stuttering-doctor-s-monster-study.html
[2]* 10 Psychological Experiments That Went Horribly Wrong, http://brainz.org/10-psychological-experiments-went-horribly-wrong/
[3] Robert Goldfarb, ETICS, The Case Study from Fluency,http://www.nicholasjohnson.org/wjohnson/hsr/njhsr512.pdf
[4] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/Milgram_experiment
[5] Thomas Blass, Obedience to Authority. (Taylor & Francis, 2000)
[6] Ron Jones’un kendi kaleminden “The Third Wave”, http://libcom.org/history/the-third-wave-1967-account-ron-jones
[7] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/The_Third_Wave
[8] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/Stanford_prison_experiment
[9] Resim kaynağı: http://unknownmisandry.blogspot.fr/2012/07/gender-is-hoax.html
[10] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/David_Reimer
[11] BBC yapımı olan ve David Reimer’ın hayatını konu alan bir belgesel bulunmaktadır:http://documentarystorm.com/dr-money-and-the-boy-with-no-penis/
[12] Resim kaynağı: http://www.manoneileen.com/2011/04/18/dyk-14-abu-ghraib-stanford-prison-experiment/

* Tüm başlıklar için bu kaynağa başvurulmuştur.

Makaleler:

  1. Milgram, Stanley (1963). “Behavioral Study of Obedience”.Journal of Abnormal and Social Psychology 67 (4): 371–8.doi:10.1037/h0040525. PMID 14049516
  2. Zimbardo, P. G. (1971). The power and pathology of imprisonment. Congressional Record. (Serial No. 15, October 25, 1971). Hearings before Subcommittee No. 3, of the Committee on the Judiciary, House of Representatives, 92nd Congress, First Session on Corrections, Part II, Prisons, Prison Reform and Prisoners’ Rights: California.Washington, DC: U.S. Government Printing Office

Sarkazm, Yaratıcı Düşünmeye Teşvik Ediyor

“Sarkazm, kıvrak zekânın en düşük biçimidir ancak zekânın yüksek biçimidir.” diyor Oscar Wilde. Fakat herkes Oscar Wilde ile aynı görüşü paylaşmıyor. İletişim uzmanları ve evlilik danışmanları bu tür ifadelerden kaçınmamız gerektiği noktasında hem fikirler. Sebebi ise basit: Sarkazm, başkalarına ve ilişkilere zarar verebilecek aşağılayıcı bir zehir taşır. Doğası gereği de, çatışmaya davet çıkarır.

Sarkazm, ifadenin ilk anlamı ile amaçlanan anlamı arasında çelişkiler yaratmak ve çelişkileri göstermeyi içerir. Bir bakıma, ironinin konuşma biçimidir diyebiliriz. Yani kişiye aslında olmayan şeyi söyleme olanağı tanır ve genellikle mizahi reddetme biçimi olarak ya da aşağılama şeklinde kullanırız. Örneğin; Facebook’ta dolaşırken patronuna yakalanan bir çalışana; patronunun hafifçe sırtına vurarak ,“Bu kadar fazla çalışma” demesi gibi.

Ancak davranış bilimciler; sarkazmın beklenmedik bir psikolojik sonuca sebep olabileceği bulgusuna eriştiler: Yaratıcılıkta artış. Esasen, sarkazm kullanmanın hem sarkazma maruz kalan hem de yapan tarafında yaratcılığı geliştirdiği sonucuna ulaşıldı. Araştırmaya göre; rahatsız edici ifadelerden tamamen kaçınarak hassasça ve aşırıya kaçmadan akıllıca iğnelemeler kullanmak yaratıcılığı canlandırabiliyor.

“Demek İstemediğiniz” Şeyi Söylemek

1997 yılında yapılan bir çalışmada, 32 katılımcıya çeşitli senaryolar okutuldu. Örneğin; bir kişi olumsuz olarak görülen –sigara kullanmak gibi– bir davranışı yapıyor ve ikinci bir kişi ilk kişinin bu davranışına dair ya gerçek anlamıyla (‘Görüyorum ki; ciğer sağlığını pek umursamıyorsun’) ya da sarkastik biçimde (‘Görüyorum ki; ciğer sağlığını çok umursuyorsun’) yorumunda bulunuyor. Tutarlı bir biçimde, katılımcıların çoğunluğu sarkastik ifadeyi gerçek ifadelerden daha kınayıcı ve ayıplayıcı olarak oyladılar.

2000 yılında University of Western Ontario ‘dan araştırmacılar; 66 öğrenciden, hikayedeki kişinin değerlendirmesini –kritik yorumu yapan kişinin bakış açısını ya da bu yorumu alan kişinin bakış açısını– hayal ederek bir senaryoyu okumalarını istediler. Her ne kadar bu yorumların konuşmacı ve dinleyici arasındaki  ilişkiyi nasıl etkilediğine dair bazı anlaşmazlıklar olsa da, bakış açılarını değerlendirmek; kişinin niyetini (alay ya da provokatif) anlama yönünden kimsenin kavrayışını değiştirmedi.

Ve 2005 yılında University of Illinois’ten psikologların yürüttüğü bir çalışmaya göre ise; sarkazmlar, kolaylıkla yanlış yorumlanabilir, özellikle de elektronik iletişim ortamında. Araştırma ekibi, üniversite öğrencilerine yarısı sarkastik yarısı ciddi olan bir dizi cümleler sundular. Bazı öğrenciler mesajları mail yoluyla alırken, diğerleri de ses kaydışeklinde dinlediler. Yapılan değerlendirmeler sonucunda ses kaydıyla mesajın alıcıya daha tutarlı biçimde iletildiği görüldü.

Sözlü İroni !

2015 yılında, araştırmacılar sarkazmın bu olumsuz tablosuna dair iyi bir şey keşfetiler. Yapılan bir çalışmada, 56 katılımcıdan kısa bir konuşmanın sarkastik mi, ciddi mi yoksa nötr mü olduğunu seçmeleri ve sonrasında bu konuşmayı konuşmadan haberi olmayan bir başka kişiyle yapacakları sohbete yerleştirmeleri istendi.

Katılımcılar bu diyoloğu sahnelediklerinden hemen sonra, araştırma ekibi katılımcılara kendi yaratıcılıklarını test eden bir ölçek sundular.

Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, sarkazma maruz kalan katılımcılar diğer gruplarlara kıyasla kendilerini kişiler arası daha çatışmacı olarak ifade ettiler. Daha da ilginci, sarkastik konuşmalarda bulunan kişilerin (hem sarkazm yapan hem de sarkazma maruz kalan) yaratıcılık testinde daha başarılı sonuçlar elde ettiler.

Sözlü ironi neden yaratıcılığı geliştirsin? Sarkazm yapmanın bir sorunu vardır; ancak mesaj gerçek anlamıyla verilmezse ciddiye alınabilir. Bu sorunun üstesinden gelebilmenin bir yolu tonlamadır. İronik yorumlar üretmek ve bu yorumların şifresini çözmek için kalıpların dışında düşünmelisiniz. Bu da sarkazmın neden daha zekice düşünmeye ve daha yaratıcı düşünceye sebep olabileceğini ortaya koyuyor.

Öte yandan, soyut düşünmek de yardımcı olabilir. 114 öğrencinin katıldığı bir çalışmada, araştırma ekibi sarkastik cümleler kurmanın ve sarkastik cümlelerin şifresini çözmenin; kişi soyut düşündüğünde (bu durum aynı zamanda da yaratıcı düşünmeyi güçlendiriyor) daha kolay olduğu bulgusuna eriştiler.

Bunun yanı sıra, bu çalışmada elde edilen bulguların hiçbiri, sarkazmın ilişkilere zarar verebileceği yaklaşımının aksini ortaya çıkarmıyor. Peki çatışmayı engelleyerek sarkazmın yaratıcılığı geliştirdiği faydasını nasıl kullanabiliriz? Bu da güven ilişkisiyle alakalı. 2015 yılındaki çalışmada, aynı tonda ve içerikteki sarkazmın; güvendiğimiz bir kişiye yapıldığında ya da böyle bir kişiden alındığında güvenmediğimiz bir kişiden alınana kıyasla daha az provokatif olduğu bulgusuna ulaşıldı. Elbette ki, eğer içeriği ve tonlamayı değiştirirsek, farklı sonuçlar da alınabilir. Hatta, oldukça yaralayıcı bir tonda ya da kırıcı bir içerikte olduğunda arkadaşlığı korumak için güven de yetersiz kalabilir.

Riskleri göz önüne alındığında, en iyi yolun sarkazmlarınızı daha az saldırgan bulan yakın ilişki içerisinde bulunduğunuz insanlarla paylaşmanız olduğu görülüyor. Ancak zevk aldığınız böylesi hazırcevap durumlar ile, aynı zamanda da yaratıcı düşüncenizi güçlendirebilirsiniz.


Kaynak ve İleri Okuma: Bilimfili
[1] Why Not Say It Directly? The Social Functions of Irony. Shelly Dews et al. in Discourse Processes, Vol. 19, No. 3, pages 347–367; 1995.
[2] When Sarcasm Stings. Andrea Bowes and Albert Katz in Discourse Processes, Vol. 48, No. 4, pages 215–236; 2011.
[3] Ironic Expression Can Simultaneously Enhance and Dilute Perception of Criticism. James Boylan and Albert N. Katz in Discourse Processes, Vol. 50, No. 3, pages 187–209; 2013.
[4] The Highest Form of Intelligence: Sarcasm Increases Creativity for Both Expressers and Recipients. Li Huang et al. in Organizational Behavior and Human Decision Processes, Vol. 131, pages 162–177; November 2015.
[5] “The Surprising Benefits of Sarcasm” ScientificAmerican MIND. (2015, November 17) (Retrieved on: 2016, April 28)

[6]Herbert L. Colstona Salting a wound or sugaring a pill: The pragmatic functions of ironic criticism Discourse Processes Volume 23, Issue 1, 1997 Preview PDF Access options DOI:10.1080/01638539709544980

 

Neden Utanç Duyarız?

Game of Thrones izleyenler muhtemelen 5. Sezon’un finalindeki Kraliçe Cercei Lannister’ın halkın arasından çırılçıplak bir şekilde yürütüldüğü, alay edilerek yüzüne tükürüldüğü ve kraliçenin arkasından yürüyen bir rahibenin sürekli olarak “Utan! Utan! Utan!” diye bağırdığı o sahneyi unutmayacaklardır.

Her ne kadar bu sahne uç bir örnek olsa da, toplum; genellikle kültürel, dini, cinsel ya da başka bir şekilde,normlarının dışına adım atan insanlara utanç duygusunu empoze eder. Bu durum mevcut halin sosyolojik bir boyutu olsa da, gerçek utanç duygusu içimizden gelir. En kötü biçimlerinde alaycı bir ses tonu bize; “Yeterince iyi değilsin. Sen kötü bir insansın. Başarısız oldun çünkü sen kusurlusun.” gibi telkinlerde bulunur.

Utanç, genellikle kabul edilen bir başarısızlığa verilen tepki olarak ortaya çıkar; örneğin, bir golü kaçırarak takımın maçı kaybetmesine sebep olmak, eşini aldatmak ya da söz verilen bir toplantıya geç kalmak. Suçluluğun aksine –birisinin eylemleri neticesinde kötü hissetmek ve diğerlerine zarar vermiş olmak– utanç duygusuna kapılan bir kişi bütün suçu kendisine atfetmek yerine; eylemler ile birey olma arasındaki farkı ayırt etmekte başarısız olur.

Suçluluk hisseden sağlıklı bir insan genellikle suçunu itiraf eder, özür diler ve yaptığının sorumluluğunu üstlenir, öte yandan utanç duyan birisinin ise geri çekilme olasılığı daha yüksektir. Ayıp hissi; mevcut durumun başkalarına olan etkisini göz önüne alma durumunu gölgede bırakır. Günden güne utanç duygusu hisseden insanların öz güveni düşer ve genellikle depresyon haline ve endişe gibi duygulara (hatta madde bağımlılığına) kapılma durumu giderek daha da yükselir. Daha korkunç hallerde ise; bu durum intihara bile sebep olabilir. James Madison University’den psikoloji profesörü Gregg Henriques şöyle diyor:

” ‘Ben’ açısından (ben tamamen bir aptalım, değersizim ya da çirkinim) öyküleme; birden çok psikopatoloji kalbini taşıyan aşırı utanç deneyimidir. Bunun depresyonun temelindeki duygulardan birisi olduğunu iddia ediyorum.”

Peki utanç duygusunun tamamen anti-sosyal ve zararlı bir rolü varsa, neden bu duygu ile evrimleştik?

Sinik ve ezik bir duruş olarak görülebilen utanç muhtemelen evrimsel bir işaret olabilir. Ev eşyasına zarar veren bir evcil köpeğin sahibi tarafından azarlandığındaki duruşunu anımsayın. Bir şempanze grubunun alanına giren ve yakalanan bir başka şempazenin grubun baskın bireyi karşısında kambur pozisyonu alması gibi örnekler bu sinik duruşun örnekleridir. İhlalci için, boyun eğme davranışı; sıklıkla yanlış harekette bulunduğu için gelecek cezanın azalmasına dair sinyaller içerir. George Mason University ‘den psikoloji profesörü June Tangney bu durumu şöyle açıklıyor:

“Utanç; hakimiyeti kabul etmenin ilk yoluydu, bir nevi şu anlama geliyordu; ‘İhlal ettiğimin farkındayım ve gidişata saygılıyım.’ Dili geliştirmemizden önce, utanma hali; sosyal kontrol uygulamanın bir yoluydu ve hala bazı durumlarda kullanılıyor.”

Öte yandan, gerçek utanç; birçok uzmana göre tamamen insana özgü bir durum olarak kendisini başkalarından ayrı kavrayabilmeyi gerektirir. Özlüğün ve boyun eğmenin karışımı duygularla ilişkili psikolojik bir yüke sebep olur. Prof. Henriques:
“Eğer dilsiz bir hayvan iseniz, bu ezilme duyguları sizi baş eğme pozisyonu almaya götürür. Fakat insanlar konuşabilirler, bu da şu söylemleri ortaya çıkarır; ‘Ben değersizim, İyi değilim, Kötüyüm.’ “

15 ila 18 aylık çocuklar da utanç duyguları sergileyebilirler. Ve gelişim psikologları çocukların 2.5 yaş civarında tam teşekküllü bir utanç kapasitesiyle donandıklarına inanıyor. Öte yandan, muhtemelen türümüzün evrimsel sürecinde de geç ortaya çıkan suçluluk hissi ise çok daha geç yaşlarda ortaya çıkıyor. Tangney:

“Suçluluk daha karmaşıktır, çünkü suçluluk hissi; özlük ve davranış arasında bir ayrım yapmayı gerektirir. Bence, suçluluk bir tür modern utançtır” diyor.

Utanç; evrensel bir insan duygusu olarak görülüyor, fakat her insan aynı frekansta ya da yoğunlukta utanç duygusuna sahip değildir. Benzer biçimde, bazı kültürler diğerlerine kıyasla daha fazla utangaçtırlar. Japon, Koreli ve Amerikalı çocuklarla ilgili bir çalışmada, Tangney öncülüğündeki araştırma ekibi; utanç ölçümü yapılan bir testte Amerikalı çocukların daha düşük skor elde ettiklerini buna karşın Japon çocukların daha yüksek bir skor elde ettikleri bulgusuna ulaştı. Ancak, çocuklar için utanç sonuçları — örneğin; daha fazla sinir hissi– kültürler arasında hemen hemen aynı idi.

Peki utanç bir şeyi başarmakla ilişkilendirilebilir mi?  Araştırmalar; utancın bazen davranışlarını değiştirmek isteyen insanları motive edebildiğini ortaya koyuyor, fakat şimdiye kadar insanların bu duygularla hareket ettiğine dair deliller yeterli düzeyde değil. Tangney:

” Deneyimler tarafından saldırı altında olan felç olmuş bozuk bir öze sahipsiniz. Bu koşullar altında, kişi; daha az proaktif olur ve ileri davranışlarında daha az etkili bir tutuma sahip olur” diyor.

Araştırmacı geçmişinin ilk 20 yılında, Tangney; utancın iyiyi geliştirebileceğine dair şüphe duyuyordu. Fakat, son yıllarda, utancın suçlular üzerindeki etkisini araştırıyor ve elde ettiği bulgular; ilk düşüncelerini tekrar değerlendirmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Tangney öncülüğündeki araştırma ekibi; hapishanede bulunmuş ve serbest kalan 500 mahkûmu takip etti ve son derece utangaçlık duyanların bazılarının tekrar suç işlediği fakat diğerlerinin ise suç işlemedikleri bulgusuna ulaştı. Görünen o ki; bazı koşullar altında utanç; tekrar suç işlemeyi engelleyebilir. Fakat,  hangi karmaşık faktörlerin mahkûmların utanç duygusunu etkilediğini belirlemek için daha fazla çalışma yapılması gerekiyor. Tangney; hangi koşullar altındaki utanç duygusunun yardımcı olabileceğini bilmemiz gerektiğini ve bunu henüz bilmediğimizi söylüyor.

Öte yandan omzunda bir suçun ağırlığını taşımayan birçoğumuz için bile; utanç tamamıyla kötü değildir.  Prof. Henriques; küçük dozlarda da olsa, utanma duygusunun pratik bir amaca hizmet ettiğini; bizi kendi sınırlılıklarımızın farkında olmaya götürdüğünü söylüyor. Küçük düzeyde utangaçlık, bizi narsistik tavır geliştirmekten alıkoyabilir ve durumsal bir özeleştiri ile kendimizin özgün bir değerlendirmesini yapabilmemize olanak sunar.

Eğer bir kimse tamamen utanmaz ise, bu tam anlamıyla bir sorundur. Ve eğer utanmaz kişilik nasıldır diye merak ediyorsanız, bu anlamda çok zengin örneklerin barındığı bir ülkede yaşadığımızı da söyleyelim. Politik konulara girmeden yazımızı burada sonlandırırken herkeste, özellikle de politikacılarda biraz olsun utanma duygusu aradığımızı da ekleyelim.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2.  Springer Link, Shame, Guilt, and Suicide, http://link.springer.com/chapter/10.1007%2F0-306-47233-3_6#page-1
  3. Taylor Francis Online, “Cross-cultural Continuities and Discontinuities in Shame, Guilt, and Pride: A Study of Children Residing in Japan, Korea and the USA”, http://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/15298868.2010.512748
  4.  Rachel Nuwer, “Why We Feel Shame”, https://www.braindecoder.com/origins-of-shame-1397148296.html
  5.  Sage Journals, “Two Faces of Shame The Roles of Shame and Guilt in Predicting Recidivism”, http://pss.sagepub.com/content/25/3/799
  6. Emi Furukawaa, June Tangney & Fumiko Higashibara Cross-cultural Continuities and Discontinuities in Shame, Guilt, and Pride: A Study of Children Residing in Japan, Korea and the USA Self and Identity Volume 11, Issue 1, 2012 DOI:10.1080/15298868.2010.512748
  7. June P. Tangney Jeffrey Stuewig Andres G. Martinez Two Faces of Shame The Roles of Shame and Guilt in Predicting Recidivism Published online before print January 6, 2014, doi: 10.1177/0956797613508790 Psychological Science March 2014 vol. 25 no. 3 799-805

Sandığınız Kadar İyi Bilmiyorsunuz

Bir konu hakkında çok şey bildiğimizi düşünüyorsak içgüdülerimize ve mantığımıza güveniriz değil mi? Yeni yapılan bir araştırma ise aksini söylüyor: Alanında uzman kişilerin; -bilgide- aşırı ısrar olarak bilinen bir fenomene kurban gitmeleri daha olasıdır.

İnsanlar birçok nedenden dolayı aşırı ısrar edebilirler. Bunlardan bir tanesi de; başkalarının fikirlerini değiştirmeye çalışmaktır. Örneğin; kişinin bir konuya dair bilgisi sorgulandığında, daha zeki görünmeye çalışır. Bazı durumlarda ise; aşırı ısrarcılık kasti olmaktan ziyade, bilginin dürüstçe abartılmasıdır.

Psychological Science ‘da yayımlanan bir çalışmada, Cornell University’den bir araştırma ekibi insanların -bilgilerine dair- aşırı ısrarcı olma eğilimilerini test eden çeşitli senaryoların bulunduğu bir dizi deney tasarladılar. İlk iki deneyde, katılımcılar; kendilerini çeşitli konular hakkında ne kadar yetkin gördüklerini ve ardından da üç tanesi sahte olan 15 terimi ne kadar bildiklerini oyladılar. Bu iki deneyin ardından, kendisini belirli bir konuda daha yetkin olarak tanımlayan katılımcıların, bu alandaki sahte terimler hakkında da “bilgilerini” paylaşmaya meyilli oldukları görüldü. Üçüncü bir deneyde ise, ek katılımcılar aynı testlere tabi tutuldular, ancak bu kez katılımcıların yarısı bazı terimlerin sahte olabileceği konusunda uyarıldı. Yapılan bu uyarı, genel düzeyde ısrarcı olmayı azalttı, fakat kendini yetkin görme ve ısrarcı olma arasındaki pozitif etkileşimde herhangi bir değişim yaratmadı.

Son deneyde ise; araştırma ekibi, katılımcıların kendini yetkin görme durumlarını; katılımcılardan bir gruba oldukça zor bir coğrafya testi, diğer bir gruba da basit bir test vererek ve son gruba da test vermeyerek manipüle ettiler. Kolay teste tabi tutulan katılımcıların diğer iki gruptaki katılımcılara kıyasla coğrafya konusunda kendilerini daha yetkin olarak oyladıları ve sonuç itibariyle de bu kişilerin devam eden testlerde sahte terimleri de bildikleri konusunda ısrarcı olmaya daha yatkın oldukları görüldü.

Sonuçlar açık olarak gösteriyor ki; eğer bir şey hakkında çok şey bildiğinizi düşünüyorsanız ve tanıdık gelen kelime ve kavramlara dair tuzağa düşmek istemiyorsanız, kendinizi ikinci bir kontrolden geçirmelisiniz. Ayrıca; araştırmacılar, aslında olandan daha fazla bildiğini düşünen insanların eğitim almaya daha az yatkın olabilecekleri ya da tamamen anlamadıkları bir konuda tavsiyede bulunmaya daha fazla yatkın olabilecekleri sonucuna ulaştılar. Sonuç olarak; bir dahaki sefere kendini uzman olarak tanımlayan kişilerden tavsiyeler alırken, bu tavsiyeleri şüpheyle karşılayarak almanızı öneririz.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  •  You Don’t Know as Much as You Think: False Expertise. ScientificAmerican MIND. (2016, January 1)
  • Stav Atir Emily Rosenzweig David Dunning When Knowledge Knows No Bounds Self-Perceived Expertise Predicts Claims of Impossible Knowledge Published online before print July 14, 2015, doi: 10.1177/0956797615588195 Psychological Science July 14, 2015 0956797615588195

Kabuslar Görmek ve İntihar Davranışları Arasında İlişki Bulundu

Kabus rüyalarla, intihara meyilli olma durumu veya intihara teşebbüs etme davranışı arasındaki bağıntıyı gösteren ilk araştırma Journal of Clinical Sleep Medicine dergisinde yayımlandı ve araştırmaya göre bu bağıntı; yenilgi, umutsuzluk ve kapana kısılma hisleri ve/veya durumlarının çok katmanlı işlemleri ile yönetiliyor.

Çoklu analizler, kabusların PTSD (post-travmatik stres bozukluğu) olan insanlarda, stres sebebi veya yaratıcısı olarak işlev gösterdiğini ortaya çıkarıyor. Bununla beraber kabuslar yukarıda sözü edilen; yenilgi, umutsuzluk ve kısıtlanmışlık; gibi belli bir takım negatif bilişsel düşünceleri de tetikleyebiliyor; ki bu etmenler aynı zamanda intihar düşüncesi ve girişimlerine sebep olabilmektedir. Sonuçlara göre, kabuslar gören, bunları tecrübe eden katılımcıların yüzde 62’si ve kabus görmeyenlerin de yalnızca yüzde 20’si intihar düşünceleri, planları ve girişimlerinde bulunuyor.

Sonuçlara göre intihar davranışları ve kabuslar arasındaki bağıntı yolları, depresyon ve komorbid insomnia (eş-zamanlı uyku bozukluğu) rahatsızlıklarından bağımsız olarak işliyor.

University of Manchester’dan araştırmacı Donna L. Littlewood yaptıkları çalışmaya dair şunları belirtiyor : ” PTSD, intihar düşünceleri ve davranışlarını artırmaktadır. Bizim çalışmamızda PTSD’nin işaretçi semptomlarından biri olan kabusların, intihar riskine karşı bu rahatsızlığa sahip olan insanlar için bir tedavi yöntemi olarak da kullanılabilmesinin mümkün olduğunu gösteriyor. Bu çalışma ile, PTSD’den muzdarip olan insanlarda spesifik olarak kabusların, kabus görülme zamanlarının hedeflenmesinin önemi ortaya koyulmuş oldu. Buna ek olarak negatif bilişsel değerlendirmelerin tespit edilmesi, ortaya çıkarılması ve hedeflenmesi de intihar düşüncelerinin ve davranışlarının azaltılmasına yardımcı olacaktır.”

The American Academy of Sleep Medicine’ın raporunda, kabusların yalın, gerçekçi ve rahatsız edici rüyalar olduğu tanımlanıyor. Bu rüya tipinde çoğunlukla yaşamın devamlılığı veya güvenlilik durumları tehlike altında kaldığından veya böyle hissedildiği için, anksiyete, korku ve dehşet duyguları ortaya çıkmaktadır.

Kabus rahatsızlığı ise, sosyal veya mesleki fonksiyonlarda eksiklik, sıkıntı veya genel anlamda üzüntü durumlarında tekrarlanan kabuslar görme olarak tanımlanmaktadır. PTSD’den muzdarip olan hastaların yüzde sekseninde, travmanın ilk üç ayında kabusların başladığı biliniyor ve bu post-travmatik (travma sonrası) kabuslar silsilesi ömür boyu da devam edebiliyor.

Bu araştırma için elde edilen veriler, travmatik olaylar yaşamış olan 91 katılımcıdan toparlandı. Bu katılımcıların 51 tanesinde devam etmekte olan PTSD tespit edilirken, 24’ünün geçmişinde PTSD teşhisinin bulunduğu kaydedildi. Kabuslar ise, PTSD ölçeği dahilinde, ilintili bir takım ögelerin frekansı ve şiddetinin toplamları ile ölçüldü.

Katılımcılar ayrıca, intihar davranışları, umutsuzluk, yenilgi ve kısıtlanmışlık duygu-durumlarına dair ölçümleri yapmayı sağlayacak bir anketi de tamamlayarak araştırmacılara sundu. Uykusuzluk, PTSD ve intihar arasındaki ilişki; uykusuzluğun direkt bir etken olmaktan çok eş-değişken olduğunu gösteriyor.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Donna L. Littlewood, Patricia A. Gooding, Maria Panagioti, Simon D. Kyle. Nightmares and Suicide in Posttraumatic Stress Disorder: The Mediating Role of Defeat, Entrapment, and Hopelessness. Journal of Clinical Sleep Medicine, 2016; 12 (03): 393 DOI: 10.5664/jcsm.5592