Etakridin laktat

“Ethacridine” terimi, kimyasal yapısına atıfta bulunan “ethyl” ve “acridine” kelimelerinin birleşiminden türetilmiştir. “Laktat“, etakridinin yaygın olarak kullanıldığı form olan laktik asidin tuzunu veya esterini ifade eder.

Rivanol olarak da bilinen etakridin laktat, C22H23N3O7 kimyasal formülüne sahip aromatik bir organik bileşiktir. Suda ve alkolde çözünebilen sarı, kristal bir maddedir. Etakridin laktat, antiseptik ve antimikrobiyal özellikleriyle bilinen akridin türevleri sınıfına aittir.

“Ethacridine” adı, “etan” (molekülde bir etil grubunun varlığından dolayı) ve trisiklik halka sistemi içeren organik bileşikler sınıfına atıfta bulunan “akridin” kelimelerinin birleşiminden türetilmiştir.

Etakridin laktat ilk olarak 20. yüzyılın başlarında Alman kimyager Friedrich Stolz tarafından sentezlenmiştir. Başlangıçta antiseptik ve dezenfektan olarak kullanılmıştır. Zamanla, uygulamaları yaraların, yanıkların ve çeşitli cilt enfeksiyonlarının yönetimini içerecek şekilde genişledi.

Kimyasal Yapısı ve İşlevi:

Etakridin laktat bir akridin halka sistemi, bir etil grubu ve bir laktat parçasından oluşur. Bileşiğin antimikrobiyal aktivitesi, bakterilerin DNA’sına girme, replikasyon ve transkripsiyon süreçlerini bozma ve sonuçta hücre ölümüne yol açma yeteneğine atfedilir.

Klinik Kullanım:

  • Kimyasal Bileşimi: Etakridin laktat, akridinden türetilen sentetik bir organik bileşiktir. Kimyasal adı 2-etoksi-6,9-diaminoakridin laktattır.
  • Antiseptik Özellikler: Etakridin laktat güçlü antiseptik özelliklere sahiptir, bu da onu bakteriler, virüsler ve mantarlar dahil olmak üzere çok çeşitli mikroorganizmalara karşı etkili kılar. Mikroorganizmaların hücre zarlarını bozarak yok olmalarına yol açar.
  • Tıbbi Kullanım Alanları: Ethacridine lactate, aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli tıbbi ve sağlık hizmetleri ortamlarında kullanılmıştır:
  • Yara Antisepsisi: Yaraları, kesikleri ve sıyrıkları temizlemek ve dezenfekte etmek için topikal antiseptik olarak kullanılır.
  • Vajinal Antiseptik: Vajinal enfeksiyonların tedavisi için vajinal duş veya peser şeklinde kullanılabilir.
  • Cerrahi Uygulamalar: Etakridin laktat, özellikle jinekolojide cerrahi prosedürler sırasında dezenfektan olarak kullanılabilir.
  • Tarihsel Kullanım: Etakridin laktat antiseptik olarak uzun bir kullanım geçmişine sahiptir. İlk olarak 20. yüzyılın ortalarında tanıtılmış ve antimikrobiyal özellikleri nedeniyle klinik uygulamada yaygın olarak kullanılmıştır.
  • Formülasyonlar: Etakridin laktat tipik olarak topikal uygulama için bir çözelti veya jel olarak mevcuttur. Spesifik endikasyona ve enfeksiyonun ciddiyetine bağlı olarak çeşitli konsantrasyonlarda kullanılabilir.
  • Güvenlik Profili: Etakridin laktat belirtildiği şekilde kullanıldığında genellikle iyi tolere edilir. Ancak her antiseptik gibi bazı kişilerde lokal tahrişe veya alerjik reaksiyonlara neden olabilir. Kullanım talimatlarına uymak ve herhangi bir advers reaksiyon meydana gelirse bir sağlık uzmanına danışmak önemlidir.
  • Düzenleyici Statü: Etakridin laktatın ruhsatlandırma durumu ülkeye bağlı olarak değişebilir. Etakridin laktat kullanmadan önce bölgenizdeki spesifik düzenlemeleri ve onayları kontrol etmeniz önemlidir.
  • Gelecekteki Gelişmeler: Araştırma ve geliştirme çalışmaları, etakridin laktatın potansiyel uygulamalarını ve formülasyonlarını, daha fazla etkinlik için diğer antimikrobiyal ajanlarla kombinasyonu da dahil olmak üzere keşfetmeye devam etmektedir.

Kontrendikasyonlar ve Yan Etkiler:

Etakridin laktat topikal olarak antiseptik olarak kullanıldığında genellikle güvenli kabul edilir. Ancak, özellikle büyük yaralara uygulandığında veya yüksek konsantrasyonlarda kullanıldığında bazı kişilerde tahrişe, kızarıklığa veya döküntüye neden olabilir. Nadir durumlarda alerjik reaksiyonlara neden olabilir. Etakridin laktat veya bileşenlerinden herhangi birine karşı aşırı duyarlılığı olduğu bilinen kişilerde kontrendikedir.

Abortifasiyan olarak kullanıldığında, etakridin laktat uterus perforasyonu, enfeksiyon, hemoraji veya tamamlanmamış abortus gibi komplikasyon riski taşır. Bu riskler ve daha güvenli alternatiflerin bulunması nedeniyle, bu bağlamda kullanımı önemli ölçüde azalmıştır.

Özet olarak, etakridin laktat antiseptik ve antimikrobiyal özelliklere sahip bir akridin türevidir. Geçmişte yaraların, yanıkların ve deri enfeksiyonlarının tedavisinde ve abortifasiyan ajan olarak kullanılmıştır. Bununla birlikte, obstetrikte kullanımı büyük ölçüde daha etkili ve daha güvenli alternatiflerle değiştirilmiştir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Esrar içmek sizi sandığınızdan çok daha uzun süre kafayı buldurur.

Esrar kullanımının özellikle kısa vadede ciddi sonuçları olabilir. Bu yüzden esrar içtikten sonra araba kullanmamalısınız.

Tetrahidrokanabinolün (THC) etkileri bilişsel performansınız üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir. Esrar içtikten sonra bu durumun ne kadar sürdüğü çeşitli araştırmalarda incelenmiştir. Ancak Sydney Üniversitesi’nin Lambert Girişimi tarafından yapılan bir analiz bu soruyu kesin olarak çözmeyi amaçlıyor.

Esrar içmek: Gerçekten ne kadar süre kafayı bulduruyor?

Dr. Danielle McCartney liderliğindeki ekip yaklaşık 80 çalışmayı analiz etti. Araştırmacılar meta-analizlerini Temmuz 2022’de Neuroscience & Biobehavioral Reviews dergisinde yayınladılar. Orta ila yüksek dozlarda THC’nin üç ila on saat süren bozulmaya neden olabileceğini buldular.

Dr. McCartney, “THC’nin sürüş ve bilişsel performansı akut olarak bozduğu bilinmektedir” diye açıklıyor. Yine de birçok kişi ot içtikten sonra etkilerinin ne kadar sürdüğünden emin değil. Bu bilgi aynı zamanda esrar kullanımına ilişkin yeni yasaların geliştirilmesi açısından da son derece önemlidir – örneğin karayolu trafiğinde uyuşturucuyla mücadele bağlamında.

Araştırmacı sözlerine şöyle devam etti: “Analizimiz, yüksek dozda THC’nin ağız yoluyla tüketilmesi halinde bozulmanın 10 saate kadar sürebileceğini gösteriyor.” “Bununla birlikte, daha düşük dozlarda THC sigara içilerek veya buharlaştırılarak tüketildiğinde ve daha basit görevler (örneğin, tepki süresi, sürekli dikkat ve çalışma belleği gibi bilişsel beceriler gerektirenler) yerine getirildiğinde daha tipik bir bozulma süresi dört saattir.”

Ağır kullanıcılar önemli ölçüde tolerans gösteriyor

McCartney’e göre, “daha yüksek dozda THC solunduğunda” bozulma altı veya yedi saate kadar sürebiliyordu. Araştırmacılar, araştırmalarında orta düzeyde bir THC dozunu yaklaşık on miligram olarak belirlediler. Ancak bu değer öncelikle düzenli olarak esrar içen kişiler için geçerlidir. Ara sıra kullananlar için bu zaten yüksek bir doz olabilir.

“Ara sıra esrar kullananlarda bozulmanın düzenli esrar kullananlara kıyasla çok daha öngörülebilir olduğunu tespit ettik,” diye ekliyor yazarlardan Dr. Thomas Arkell “Ağır kullanıcılar esrarın sürüş ve bilişsel işlev üzerindeki etkilerine karşı önemli ölçüde tolerans gösterirken, genellikle bir miktar bozulma gösteriyor.”

Kaynak:

 „Determining the magnitude and duration of acute Δ9-tetrahydrocannabinol (Δ9-THC)-induced driving and cognitive impairment: A systematic and meta-analytic review“ (2021, Neuroscience & Biobehavioral Reviews); University of Sydney

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Lenf düğümü

Lenf düğümleri (Nodus lymphaticus), lenf sisteminde bulunan ve bağışıklık savunmasında önemli rol oynayan küçük oval yapılardır. Genellikle lenf bezi olarak da anılırlar. Vücutta çoğunlukla gevşek yağ veya bağ dokusu içinde yer alır, çapları birkaç milimetreden 2–3 santimetreye kadar değişir. İçerilerindeki bağışıklık hücreleri sayesinde, lenf sıvısını süzerek mikroplar ve kanser hücreleri gibi yabancı maddeleri tutar ve bunlara karşı bağışıklık yanıtının oluşmasını sağlar. Her lenf düğümüne birden çok afferent (gelen) lenf damarı ile sıvı girer, düğüm içinde süzülen lenf ise genellikle tek bir efferent (giden) damar aracılığıyla çıkar.

Lenf düğümlerinin sağlıklı boyutta kalması, bağışıklık sistemi dengesinin bir göstergesidir. Ancak enfeksiyon veya hastalık durumunda lenf düğümleri büyüyebilir; bu duruma lenfadenopati denir. Lenf düğümü büyümesinin arkada yatan nedenler çeşitlidir ve dikkatli değerlendirilmesi gerekir.

Anatomik Özellikler

Lenf düğümleri genellikle fasulye (oval) biçimindedir. Dışarıdan ince bir fibröz kapsülle kaplıdırlar ve kapsülün içinde iki ana bölüm yer alır: dışta korteks, içte ise medulla. Kortekste B lenfositlerinin biriktiği foliküller bulunur; foliküller antijen uyarısıyla germinal merkezler oluşturur. Medullada ise makrofajlar ve plazma hücreleri gibi çeşitli hücreler yer alır. Lenf düğümünün içbükey yüzünde, lenf damarlarının ve kan damarlarının giriş-çıkış yaptığı bir girinti (hilus) vardır.,

Lenf sıvısı afferent damarlarla lenf düğümünün dışbükey kapsül altındaki boşluğa (subkapsüler sinüs) girer. Buradan kortikal sinüslere, ardından medüller sinüslere akar; bu boşluklar, yabancı partikülleri yakalayan makrofajlarla doludur. Süzülen lenf, medulladaki sinüslerden geçerek hilus yoluyla bir veya birden fazla efferent lenf damarıyla düğümden çıkar. Bu süreç sırasında lenfositler aktive olur, antikor üreten plazma hücrelerine veya gelecekte hafıza işlevi görecek bellek hücrelerine dönüşür.

Lenf Düğümlerinin Topografik Dağılımı

Lenf düğümleri vücutta belirli bölgeler etrafında kümeler halinde bulunur. Baş ve gövdeye yakın yerleşen gruplar, hastalıkların kaynağının tespitinde önemli ipuçları verebilir. Başlıca lenf düğümü bölgeleri şunlardır:

  • Baş ve Yüz Bölgesi: Oksipital (kafa arkası), retroauriküler (kulak arkasındaki), preauriküler (kulak önündeki) ve parotidal (kulak altı/yanağa yakın) bezler; ayrıca mandibula altı (submandibuler) ve çene altı (submental) lenf düğümleri.
  • Boyun (Servikal) Bölge: Yüzeyel servikal (köprücük kemiği üstü ve boyun yanlarında) ile derin servikal grubu. Örneğin sternokleidomastoid kas çevresinde sıralı nodlar bulunur.
  • Koltuk Altı (Aksilla): Altı ana grupta düzenlenmiştir. Pektoral (ön yüz), interpektoral (Rotter düğümleri), santral, apikal (tepe), brakiyal (kol basısı çevresinde) ve subskapular (arka koltuk altı) grupları önemli aksiller lenf düğümü alanlarıdır.
  • Göğüs (Toraks) Bölgesi: Mediastinal lenf düğümleri (örneğin trakeobronşiyal-grup), interkostal (kaburgalar arası), parasternaller ve suprasternaller (göğüs ortası ve köprücük kemiği üstünde) yer alır.
  • Karın ve Pelvis: Karın içi topları arasında, özellikle karaciğer çevresinde (keliak arter bölgesi), mezenterik arter yolları boyunca (süperior ve inferior mezenterik grupları) ve pelviste (içi ve dışı iliak arter boyuncu) lenf düğümleri bulunur.
  • Kasık (İnguinal) Bölgesi: Yüzeyel ve derin inguinal lenf nodları, alt ekstremite ve genital bölgeden gelen lenfleri toplar.

Vücutta toplam lenf düğümü sayısı genellikle 400–700 civarı olarak belirtilir. Boyun, koltuk altı ve kasıkta toplanan bazı düğümler elle de hissedilebilir (örneğin, yüzeyel servikal, aksiller ve inguinal nodlar).

Lenfadenopati: Klinik Önemi ve Nedenleri

Lenf düğümlerinin büyümesi (lenfadenopati), lokal bir durumdan genelleşmiş (sistemik) bir sürece kadar farklı senaryolarda ortaya çıkabilir. Çoğu zaman artan boyut, vücudun bir enfeksiyonla verdiği yanıtı gösterir. Ancak bazı durumlarda büyüme daha ciddi hastalıkların habercisi olabilir. Lenf düğümü büyümesine yol açan başlıca faktörler şunlardır:

  • Enfeksiyonlar: Üst solunum yolu enfeksiyonları (grip, soğuk algınlığı), mononükleoz (EBV), diş ve boğaz iltihapları gibi durumlar, o bölgedeki lenf düğümlerinin aktif hale gelmesine neden olur. Örneğin bademcik ve diş kaynaklı apselerde boyun bölgesindeki nodlarda şişme görülür. Enfeksiyon durumunda büyüme genellikle ağrılı, yumuşak ve hareketli olur.
  • Enflamatuar ve Otoimmün Hastalıklar: Lupus (SLE), romatoid artrit gibi sistemik otoimmün durumlar, vücutta yaygın lenf düğümü büyümelerine yol açabilir. Bu vakalarda bezler genellikle ağrısızdır ve iltihabi süreçlerin bir parçası olarak şişer.
  • Maligniteler:
    • Metastatik Kanser: Vücudun belli kanser türlerinde lenf düğümleri ilk yayılma istasyonlarından olabilir. Örneğin baş-boyun kanserlerinde (ağız boşluğu, boğaz, gırtlak bölgesi), akciğer kanserlerinde veya meme kanserinde ilgili lenf bölgeleri (servikal, mediastinal, aksiller) büyüyebilir. Bu nodlar sert, sabit ve ağrısız olma eğilimindedir.
    • Lenfoma ve Lösemi: Hodgkin ve Non-Hodgkin lenfoma gibi kan hücresi kanserleri doğrudan lenf nodlarını tutar. Bu durumlarda genellikle boyunda veya koltuk altlarında sert, kronik büyümeler gözlenir. Lösemi de kemik iliğiyle birlikte lenfatik sistemde yaygın değişikliklere yol açabilir.
  • Tüberküloz (TB): Özellikle tüberkülin taşıyıcılarında, lenf nodlarında granülomatöz iltihap (skrofula veya “Kral hastalığı”) meydana gelebilir. Boyun bölgesindeki TB lenfadenitleri sık görülür ve genellikle ağrısız, sert kitleler oluşturur.
  • Sarkoidoz: Granülomatöz bir hastalık olan sarkoidozda lenf düğümlerinde büyüme (özellikle mediastinal ve servikal) görülebilir. Eşlik eden akciğer tutulumu da sık rastlanır.

Lenf nodu büyümesinin özellikleri ayırıcı tanıda yol göstericidir. Akut başlangıçlı, şiş, ağrılı düğüm artışı genellikle enfeksiyon kaynaklıdır ve inflamasyonla birlikte seyreder. Buna karşılık, ağrısız ve giderek büyüyen nodlar, özellikle inflamasyon belirtileri olmadan gelişiyorsa malignite şüphesini artırır. Bu durumlarda görüntüleme yöntemleri veya biyopsi ile detaylı inceleme yapmak gerekir. Ayrıca, büyüme lokal (sadece bir bölgede) olabileceği gibi sistemik (vücudun birçok yerinde) de olabilir; yaygın büyümelerde genellikle viral enfeksiyonlar veya hematolojik hastalıklar akla gelir.

Teşhis ve Değerlendirme

Lenf düğümü şişliği saptandığında detaylı bir değerlendirme yapılır. İlk olarak anamnezde hastanın genel durumu ve ilgili öyküler alınır, ardından fizik muayene ve gerekli görüntüleme yöntemleri uygulanır.

  • Anamnez: Lokalizasyon (şişliğin yeri), süresi ve başlangıcı sorgulanır. Hastanın ateşi, gece terlemesi, kilo kaybı gibi “B-semptomlar” (kanser veya tüberküloz şüphesini artıran bulgular) değerlendirilir. Eşlik eden semptomlar (öksürük, diş ağrısı, kulak veya boğaz ağrısı gibi enfeksiyon belirtileri) not edilir. Hastanın geçmiş hastalıkları (diyabet, HIV enfeksiyonu, bilinen maligniteler) ve ilaç kullanımı (ör. penisilin, sefalosporin, allopurinol, kaptopril gibi ilaçlar bazı vakalarda lenf nodu reaksiyonuna yol açabilir) sorgulanır. Hayvan teması (kedi tırmalaması hastalığı gibi), son dönem yolculuklar veya bulaşıcı hastalık öyküsü de öğrenilir.
  • Fizik Muayene: Öncelikle genel durum değerlendirilir, karaciğer ve dalak büyüklükleri muayene edilir (hepatosplenomegali eşlik edebilir). Sonra tüm periferik lenf düğümleri sistematik olarak gözden geçirilir:
    • İnspeksiyon: Yüzeyel bölgelerde gözlelenebilen (boyun, koltuk altı, kasık) şişlikler kontrol edilir.
    • Palpasyon: Düğümler elle tek tek hissedilerek boyut, kıvam (yumuşak, sert), hareketlilik ve ağrılı olup olmadığı değerlendirilir. Normalde hissedilebilir boyutta küçük nodlar kabul edilir; her hissedilen nod anormal sayılır. Sert, çakılı veya ağrısız nodlar şüphe uyandırır.
  • Görüntüleme ve Diğer Tetkikler:
    • Ultrasonografi: Yüzeyel lenf nodları için ilk basamak görüntüleme yöntemi olarak kullanılır. Benign görünümlü nodlar tipik olarak uzunlamasına oval formda olup net sınırlıdır ve merkezindeki yağ hilusu korunmuştur. İç kısım ekojujometrik açıdan homojendir. Enflamasyon veya reaktif büyümede bazen düğüm boyutu artabilir ancak şekil korunur. Malign nodlar ise yuvarlaklaşır, sınırları düzensizleşir ve hilus yağı görünümü kaybolur. Merkezi nekroz (kireçlenme veya hiperekoik alanlar) veya anormal damarlanma görülebilir.
    • Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Manyetik Rezonans (MR): Derindeki lenf düğümlerini ve mediastinal/pelvik nodal durumu değerlendirmek için kullanılır. Metastaz veya lenfoma şüphinde tümör yayılımı bu yöntemlerle izlenir.
    • Biyopsi: Şüpheli durumlarda kesin tanı için ince iğne aspirasyon biyopsisi veya eksizyonel biyopsi yapılabilir. Özellikle malignite olasılığında histopatolojik inceleme gerekir.
    • Laboratuvar Testleri: Gerekli görülürse enfeksiyon etkenlerine yönelik testler (kan sayımı, monospot testi, HIV, tüberküloz testleri, serolojik testler) ile otoimmün hastalık markerları veya genel kan testleri istenebilir.

Teşhis sürecinde büyüklük ve biçim de dikkat edilmesi gereken kriterlerdir. Örneğin boyundaki bir lenf nodu genellikle 1 cm’den, aksiller ve inguinal düğümler ise 1.5–2 cm’den daha büyükse anormal kabul edilir. Normalde lenf nodu uzunlamasına ekseninin çapına oranı 2:1’den büyüktür; oran yakınsa (yani nod kalınlaşırsa) malignite şüphesi artar. Ayrıca yağlı hilusun kaybolması, iç damarlarda anormallik ve düzensiz yapı da malignite lehine bulgulardır.

Lenf düğümleri vücudun enfeksiyonlarla savaşında ve anormal hücreleri yakalamada ana görev üstlendiğinden, durumlar netleşene kadar büyüme kaynağına ulaşmak için bu aşamalı değerlendirme kritik önemdedir. Uygun tedavi ve izlem, olası bir enfeksiyon süreciyle birlikte malignite ya da başka hastalıkların erken tanısını sağlayarak hastanın prognozunu etkiler.


Keşif

1. Antik ve Klasik Dönemler – Eski Yunan, Roma ve İslam Dünyasında Gözlemler

M.Ö. yaklaşık 1600’lü yıllarda Antik Mısır tıp metinlerinde koltukaltı ve kasık gibi bölgelerdeki şişliklerden söz edilmiştir; günümüz araştırmacıları bu şişliklerin ilk lenf düğümü betimlemeleri olabileceğini düşünmektedir. Eski Yunan’da Hipokrat (MÖ 5. yy) “Bezler Üzerine” adlı eserinde koltukaltı, boyun, kasık ve karın içine dağılmış birçok bezden bahsetmiş, bezlerin içinden geçen sıvıya khloë (chiros) veya ikhol adını vermiştir. Aristoteles ise hayvanlarda incelediği ince lifler arasında renksiz bir sıvıdan söz etmiş (bu “sanies” olarak anılmıştır). Roma döneminde Galen bağırsaklardaki yağlı sıvının (ciro) karaciğere gidip kana dönüştüğünü savunmuş, uzun süre bu görüş tıp dünyasında kabul görmüştür.

Bizans İmparatorluğu’nda Paulus Aegineta (7. yy) bademcik ameliyatları sırasında boyun bölgesindeki iltihaplı bezleri tarif etmiştir; bu gözlem, bugün hastalıkta şişmiş bir lenf düğümüne karşılık gelmektedir. Aynı dönemde İslam tıbbının önde gelen isimlerinden İbn-i Sina (11. yy) paraziter kaynaklı fil hastalığını (elefantiazis) tanımlamış, buna bağlı lenfatik ödemleri detaylandırmıştır. Tüm bu bilgiler ışığında, Antik ve Orta Çağ hekimliği boyunca Galen’in lenfatik akışın karaciğere bağlı olduğu görüşü uzun süre değişmeden egemen kalmıştır.

2. Rönesans ve Erken Modern Dönem – Anatominin Yeniden Keşfi ve Tanımlamalar

Rönesans’ta insan kadavra incelemeleri tekrar önem kazandı. Andreas Vesalius (1514–1564) De humani corporis fabrica (1543) adlı eserinde Galen’in pek çok hatasını düzeltti ve mezenterde “glandula” benzeri küçük yapılar tarif etti. Niccolò Massa (1536) böbrek çevresinde ince beyaz damarlara işaret etti. Gabriele Falloppio (1523–1562) infaz edilen mahkumların bağırsak mesenterisinde sarımsı sıvı taşıyan damarlar gördü. Bartolomeo Eustachi (1500–1574) ise hayvanlarda disseksiyon yaparak torasik kanalı ilk kez betimledi (bu damara vena alba thoracis adını verdi). Bu anatomistler, Galen’in anatominin merkezi olarak gösterdiği karaciğer çıkışlı dolaşım fikrine yenilikler ekledi.

  • Andreas Vesalius (16. yy): İnsan anatomisini adım adım söküp tanımladı; mezenterdeki küçük bezcikleri tarif etti.
  • Niccolò Massa (16. yy): İlk defa böbrek çevresinde ince, beyaz-sarı renkli damarlar gözlemledi.
  • Gabriele Falloppio (16. yy): Bağırsak duvarından çıkan, sarı sıvı taşıyan damarları tanımladı.
  • Bartolomeo Eustachi (16. yy): Hayvan diseksiyonlarında torasik kanalı gösterdi, lenf dolaşımının varlığını ortaya koydu.

3. 17. ve 18. Yüzyıllar – Mikroskobik Anatomi ve Fizyolojik İşlev Tartışmaları

17. yüzyıl “lenfatik araştırmaların altın çağı” olarak bilinir. 1622’de İtalyan Gaspare Aselli beslenmiş köpeklerde bağırsaktan çıkan süt gibi bir sıvıyı taşıyan beyaz damarlar buldu ve bunlara vena lactea (lacteal ven) adını verdi. 1651’de Fransız Pierre Pecquet “cisterna chyli”yi ve torasik kanalı tanımladı; bu sayede bağırsaklardan gelen yağlı sıvının karaciğer yerine dolaşıma katıldığı anlaşıldı. Aynı dönemde Danimarkalı Thomas Bartholin ve İsveçli Olaus Rudbeck insan cadavralarında lenf damarlarını sistematik olarak haritaladı; Bartholin “lenf damarları” (vasa lymphatica) terimini ilk kez kullandı ve uzunca süredir kabul gören Galen görüşüne esprili bir dille karşı çıkarak “karaciğer cenazesi” olarak nitelendirdi. 17. yüzyılın sonlarına doğru Marcello Malpighi mikroskop yardımıyla dalağın kırmızı ve beyaz pulplarını ayırdı, böylece dalaktaki lenfoid dokunun varlığını gösterdi. Hollandalı Frederik Ruysch da 1660’larda lenf damarlarındaki tek yönlü kapakçıkları keşfetti; bu buluş, lenf akımının mantığını anlamaya yardımcı oldu. 1784’te İtalyan anatomist Paolo Mascagni tüm vücudun lenfatik sistemini detaylı illüstrasyonlarla ortaya koydu.

    • Gaspare Aselli (1622): Mezenterik damarlarında süt gibi bir akışkan taşıyan “lacteal” kanalları keşfetti.
    • Pierre Pecquet (1651): Cisterna chyli ve torasik kanalı tarif ederek chyle’in dolaşıma katılımını ortaya çıkardı.
    • Thomas Bartholin & Olaus Rudbeck (1652-53): İnsan lenf damarlarının toplu haritasını çıkardı; Bartholin lenfatik damar adıyla yeni terimler getirdi.
    • Marcello Malpighi (1660’lar): Mikroskopla dalakta kırmızı ve beyaz pulpları tanımladı, lenfatik doku varlığını gösterdi.
    • Frederik Ruysch (17. yy sonu): Lenf damarlarında tek yönlü kapakçıkları saptadı.
    • Paolo Mascagni (1784): Lenfatik sistemin kapsamlı bir atlasını yayımladı, tüm sistemin haritasını çizdi.

    4. 19. Yüzyıl – Histolojik İnceleme ve Patolojik Sınıflamalar

    19. yüzyılda laboratuvar teknikleri hızla gelişti. Rudolf Virchow (1821–1902), hücre patolojisi kuramı çerçevesinde lenf düğümlerini “filtre” olarak değerlendirdi ve “lenfoma” ile “lenfosarkom” terimlerini kullandı. 1832’de İngiliz Thomas Hodgkin ilk kez lenf bezlerinin malign (habis) büyümesiyle karakterize yeni bir hastalığı tanımladı (bugünkü Hodgkin hastalığı). Alman mikroskopçüler Albert von Kölliker ve Robert Koch lenfatik sistemin hücresel yanını aydınlattı: Kölliker (1854) lenf kılcallarının ve nodüllerin mikroskobik yapısını inceledi, Koch (1882) ise tüberküloz basilini keşfederek tüberkülozlu lenf bezi enfeksiyonlarını anlamaya katkıda bulundu. Bu yüzyıl sonunda Ehrlich, Wright ve meslektaşları tarafından geliştirilen boyama yöntemleriyle lenfosit, mikrofaj gibi hücreler ayrıştırılabilmiştir.

      • Rudolf Virchow (1850’ler): Lenf nodlarını kanser yayılımında bariyer olarak ele aldı; “lenfoma” kavramının öncülerindendi.
      • Thomas Hodgkin (1832): Lenf bezlerinde görülen habis büyümeyi ilk kez tanımladı (Hodgkin hastalığı).
      • Albert von Kölliker (1854): Mikroskobik analizle lenf damarlarının yapısını ortaya koydu.
      • Robert Koch (1882): Tüberküloz basilini keşfederek veremli lenf bezlerini anlamaya yardımcı oldu.
      • Boyama teknikleri: Ehrlich, Wright vb. geliştirilen anilin boyaları lenfosit ve retiküler hücre gibi hücre tiplerini görünür kıldı.

      5. 20. Yüzyıl ve Moleküler Dönem – İmmünolojik Roller ve Tanı Yöntemleri

      20. yüzyılda bağışıklık sistemine ilişkin kavrayış olgunlaştı. Lenfosit ve antikorun keşfiyle lenf düğümlerinin akyuvarların eğitim noktaları olduğu anlaşıldı. Bu dönemde Hodgkin dışı lenfomalar tanımlandı ve sınıflandırıldı; Rappaport’tan WHO’ya uzanan modern lenfoma sınıflamalarıyla hastalıklar alt tiplere ayrıldı. Tanı araçlarında büyük atılımlar oldu: 1950’lerde ultrasonografi (USG), 1970’lerde bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) rutinleşti, pozron emisyon tomografisi (PET) ise tümörlerin yayılımını göstermede kullanıldı. İnce iğne aspirasyonu, çekirdek biyopsi ve sentinel lenf nodu biyopsisi gibi yöntemler yaygınlaştı. 1970–80’lerde akım sitometri ve immünohistokimya ile lenfosit alt grupları (CD4, CD8, CD19 vb.) belirlenebildi; PCR ve gen dizileme teknikleriyle lenfomaların genetik altyapısı çözümlenmeye başlandı. Böylece “lenfadenopati” klinik tanımlaması netleşti ve büyümüş düğümlerin enfeksiyon, otoimmünite veya malignite kaynaklı olup olmadığı sistematik olarak sınıflanmaya başlandı.

        • Görüntüleme yöntemleri: USG (1950’ler), BT/MRG (1970’ler), PET/BT (1990’lar) gibi teknikler lenf nodu değerlendirmede devrim yarattı.
        • Biyopsi ve sınıflandırma: İnce iğne aspirasyonu, çekirdek biyopsi ve sentinel nod biyopsisi 20. yüzyıl sonunda tanıda altın standart haline geldi; Hodgkin ve Non-Hodgkin lenfomaları için uluslararası sınıflamalar geliştirildi.
        • Flow sitometri & immünohistokimya (1970–80’ler): CD antijenleri sayesinde lenfosit alt tipleri ve lenfoma fenotipleri açıkça tanımlandı.
        • Moleküler testler: PCR, gen sekanslama ve gen ekspresyon analizleri lenf düğümlerindeki genetik mutasyon ve imzaları ortaya koydu.
        • Lenfadenopati anlayışı: Lenf nodu büyümeleri enfeksiyonel, inflamatuar veya neoplastik nedenlere göre ayrıştırılarak klinik pratiğe girdi.

        6. Günümüz Perspektifi – Çağdaş İmmünoloji, Kanser Biyolojisi, İmmünoterapiler ve Yapay Zekâ

        1. yüzyılda lenf düğümleri, adaptif bağışıklık sisteminin merkez üsleri olarak ele alınmaktadır. Bu düğümlerde T hücreleri eğitim görür, dendritik hücreler antijen sunar ve B hücrelerinden antikor üretilir. Kanser biyolojisinde lenf nodu tutulumu, hastalığın evrelenmesinde en önemli kriterlerden biridir. Modern immünoterapiler (PD-1/PD-L1 inhibitörleri, CAR-T hücre tedavileri vb.) lenf düğümlerindeki immün yanıt mekanizmalarını doğrudan etkiler. Örneğin tümör antijenleri bu düğümlerdeki alt gruplar tarafından tanınır, immünolojik hafıza ve yanıt burada şekillenir. Son yıllarda yapay zekâ destekli görüntüleme ve patoloji yöntemleri önemli gelişmeler sundu: Derin öğrenme algoritmaları tıbbi görüntülerde metastatik lenf nodlarını daha yüksek doğrulukla tanıyabilirken, dijital patoloji platformları biyopsi kesitlerinde hücre sınıflandırmasını otomatikleştiriyor. Tek hücre RNA dizileme ve moleküler analizler, lenf düğümü mikroçevresindeki farklı hücre topluluklarını ve tümör belirteçlerini detaylı olarak ortaya koymaktadır.
        • Bağışıklık Sistemi Merkezleri: Lenf düğümleri, T ve B hücrelerinin eğitim aldığı, antijen sunumunun yoğun olarak gerçekleştiği organlardır.
        • Kanser Metastazı: Tümör hücreleri sıklıkla ilk olarak lenf düğümlerine yayılır; bu nedenle lenf nodu tutulumuna göre kanser evrelemesi ve tedavi planlaması yapılır.
        • İmmünoterapiler: PD-1/PD-L1 inhibitörleri, CAR-T gibi yeni kanser tedavileri, lenf düğümlerindeki immün etkileşimleri hedef alır ve yanıtı güçlendirir.
        • Yapay Zekâ ve Dijital Patoloji: Derin öğrenme algoritmaları radyolojik görüntülerde metastatik lenf nodlarını tespit ediyor, dijital patoloji araçları biyopsi kesitlerindeki hücre desenlerini otomatik analiz ederek tanıya yardımcı oluyor.
        • Moleküler ve Tek Hücre Teknolojileri: Tek hücre dizileme ve gen ekspresyon analizleri sayesinde lenf düğümünün farklı hücre alt popülasyonları ve tümör belirteçleri haritalanıyor, hastalık mekanizmaları her gün daha iyi aydınlatılıyor.

        Bu tarihsel süreç gösteriyor ki, günümüzde lenf düğümleri pasif bir “süzgeç” olmanın ötesine geçmiştir; onlar bağışıklığın merkez üssü, kanserin yayılım kilidi ve yeni tedavi stratejilerinin odak noktası haline gelmiştir.


        İleri Okuma
        1. Cunningham MJ, Johnson JT, Myers EN, Schramm VL Jr, Thearle PB. Cervical lymph node metastasis after local excision of early squamous cell carcinoma of the oral cavity. Am J Surg. 1986;152(4):361-366.
        2. Iannuzzi MC, Rybicki BA, Teirstein AS. Sarcoidosis. N Engl J Med. 2007;357(21):2153-2165.
        3. Fontanilla JM, Barnes A, von Reyn CF. Current diagnosis and management of peripheral tuberculous lymphadenitis. Clin Infect Dis. 2011;53(6):555-562.
        4. Howell JM, Auer-Grzesiak I, Zhang J, Andrews CN, Stewart D, Urbanski SJ. Increasing incidence rates, distribution and histological characteristics of primary gastrointestinal lymphoma in a North American population. Can J Gastroenterol. 2012;26(7):452-456.
        5. Teixeira UB, Dedivitis RA, Guimarães AV, Matos LL, Kulcsar MAV, Cernea CR. Clinical prognostic factors in malignant tumors of the salivary glands. Braz J Otorhinolaryngol. 2017;83(4):420-426.

        Robot Destekli Hasta Bakımı: Sağlık Robotlarında Gelişmeler ve Zorluklar

        Yaşlanan nüfus ve bu nüfusa bakım sağlamanın zorluğu, gelişmiş ülkelerde giderek artan bir endişe kaynağıdır. Sağlık hizmetleri ve sosyal yardım alanında bütçe kısıtlamalarıyla karşı karşıya kalan hükümetler, bakım hizmetleri sunmanın uygun maliyetli yollarını aramakta ve bu da robot bakıcılara yönelik araştırmalara yapılan yatırımların artmasına neden olmaktadır. Bu robotlar hasta bakımına yardımcı olma potansiyeline sahiptir ve bu makalede bu amaçla geliştirilmekte olan farklı robotları inceleyeceğiz.

        Bir hastanın sağlığı bozulduğunda, ister hastanede ister evde olsun, genellikle yakın ilgi, yardım ve bakıma ihtiyaç duyar. Bu bakımın sağlanmasından ve hastanın rahatının temin edilmesinden insan bakıcılar sorumludur. Ancak robot bakıcıların ortaya çıkışı ilginç bir paradoks oluşturmaktadır. Empatik dokunuş, zihinsel durum analizi veya tıbbi içgüdülerden yoksun, metalik, mikroçipli bir robot nasıl bir insan bakıcının yerini alabilir?

        Kısa vadede robotik araştırmacılarının hedefi insan bakıcıların yerini almak değil, bakıcılara, doktorlara veya hemşirelere yardımcı olabilecek ve onların yükünü hafifletebilecek robotlar geliştirmektir. Robotlar özellikle hastaların beslenmesi ve taşınması, sağlık çizelgelerinin toplanması ve laboratuvar sonuçlarının aktarılması gibi rutin veya zaman alıcı görevler için çok uygundur. Ancak robotik araştırmaların kapsamı bu görevlerin ötesine uzanmaktadır. Araştırmacılar, özellikle otizm veya Alzheimer hastalığı gibi durumlar için geliştirilen terapi yöntemlerinde daha derin hasta-robot ilişkilerini araştırıyor.

        Hasta bakımına yardımcı olmak için kullanılan veya geliştirilen robotlardan bazılarını inceleyelim:

        1. RoboCart: 2004 yılında tanıtılan RoboCart, hastanelerde kullanılan ilk robotlardan biridir. Hastane içinde çarşafları, tıbbi malzemeleri, röntgen görüntülerini, yiyecekleri ve diğer hastane malzemelerini taşıyabilen motorlu bir masadır. Bu robot asansörlerle kablosuz olarak iletişim kurar ve personel ile sözlü olarak etkileşime girebilir.

        2. RIBA (Etkileşimli Vücut Yardımı için Robot): Japonya’da RIKEN ve Tokai Rubber Industries tarafından geliştirilen RIBA’nın ana görevi hastaların kaldırılmasına yardımcı olmaktır. Ayıya benzer görünümü ve yumuşak dış yüzeyi, daha rahatlatıcı ve keyifli bir hasta deneyimine katkıda bulunur. RIBA dokunma ve ses komutlarına yanıt verir ve hastaları desteklemek için kaldırma kapasitesine sahiptir.

        3. Toyota Bakıcı Robot: Japonya’da, ülkenin hızla yaşlanan nüfusu nedeniyle sağlık ve yaşlı bakımına güçlü bir vurgu yapılmaktadır. Toyota, hastaların yataktan tuvalete taşınması gibi bir pozisyondan diğerine taşınmasında bakıcılara yardımcı olmak için robotik sistemler geliştirmiştir. Bu sistemler bakıcıların üzerindeki fiziksel yükü azaltmayı ve hasta konforunu artırmayı amaçlamaktadır.

        4. Hemşire Ava: iRobot, InTouchHealth ile ortaklaşa Ava adında bir telepresence robot geliştirmiştir. Ava hastane içinde hareket edebiliyor ve hastalar ile doktorlar arasındaki etkileşimi kolaylaştırıyor. Geleneksel telefon görüşmelerine kıyasla daha sürükleyici bir iletişim deneyimi sağlayarak daha iyi bilgi alışverişi ve konsültasyona olanak tanır.

        5. Paro: Paro, Japonya’daki Ulusal İleri Endüstriyel Bilim ve Teknoloji Enstitüsü (AIST) tarafından geliştirilen robotik bir mühürdür. Otizm ve demans gibi durumların tedavisinde kullanılmaktadır. Paro’nun göz kırpma, başını ve kollarını hareket ettirme ve dokunmaya tepki verme gibi gerçeğe yakın özellikleri, onu hastalar için rahatlatıcı bir arkadaş haline getirmektedir. Özellikle kendi bakımını yapamayan hastalar için hayvan terapisine terapötik bir alternatif sunuyor.

        6. NAO: Avrupa Komisyonu tarafından desteklenen ALIZ-E projesi, Aldebaran Robotics’in Nao insansı robotunu kullanmaktadır. Bu proje, Milano’daki San Raffaele Hastanesi’nde özellikle diyabet hastası çocuklarla uzun süreli bağ kurabilecek robotlar yaratmayı amaçlamaktadır. Robotlar gelişmiş zihinsel yeteneklerle programlanıyor ve hastanede kaldıkları süre boyunca eğitim ve destek sağlamak için çocuklarla etkileşime giriyor.

        Bu örnekler, robot destekli hasta bakımındaki ilerlemelerin sadece bir kısmını temsil etmektedir. Robotlar insan bakıcıların benzersiz niteliklerinin yerini alamasa da, şu potansiyele sahipler

        Kaynaklar:

        [1] http://www.riken.go.jp/engn/r-world/info/release/press/2011/110802_2/index.html

        [2] http://mashable.com/2011/11/01/toyota-healthcare-robots/

        [3] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/medical-robots/irobot-partners-with-intouch-ava-to-start-caring-about-your-health

        [4] http://spectrum.ieee.org/robotics/home-robots/paro-the-robotic-seal-could-diminish-dementia

        [5] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/artificial-intelligence/robot-companions-to-befriend-sick-kids-at-european-hospital

        Click here to display content from YouTube.
        Learn more in YouTube’s privacy policy.

        En Garip Antibiyotik Kaynakları

        En Garip Antibiyotik Kaynakları

        Antibiyotikler sayesinde insan hayatı eskiye göre artık daha uzun. Bilim insanları, insanların hastalıklara yakalanmalarını ve ölmelerini engellemek için çoğu kişinin aklına bile gelmeyecek çoğunlukla kirli ve pislik içindeki yerlerde bakterileri öldürecek ilaçları arıyorlar.

        Günümüzde kullanılan birçok ilaç acayip diyebileceğimiz yerlerde keşfedildi. Bu gelenek, Alexander Fleming’in 1928’de ilk antibiyotik olan penisilini keşfetmesine dayanır. Fleming yanlışlıkla bir petri kabının kapağını açık bırakınca bakterileri öldüren bir çeşit küfün bu ortamda geliştiğini fark etmişti. Bir başka önemli antibiyotik olan vankomisin 1952’de Borneo’dan gönderilen bir çamur örneğinin içinde bulundu. Çok kullanılan bir başka antibakteriyel ilaç olan sefalosporinler 1948’de Sardinya’daki lağımlarında bulundu.

        Biz de bilim insanlarının beyaz önlükler içinde, pırıl pırıl laboratuvarlarda çalıştıklarını sanıyorduk.

        Uzun zamandır kullanılan antibiyotiklere dirençli bakterilerin hızla yayılması, yeni antibiyotiklerin bulunmasını önemli hale getirdi. Araştırmacıların büyük çaba sarf ederek kimsenin aklına gelmeyecek yerlerde antibiyotikleri aramasının asıl sebebi de bu. Araştırmaların pis yerlerde yaşayan hayvanlara veya bakterilere yoğunlaşması, bu canlıların o ortamlarda yaşamaları için bazı özelliklere sahip olması gerektiği fikrinden kaynaklanıyor. Bu özelliklere doğuştan sahip olabilirler ya da bazı antibiyotik canlılarla birlikte yaşıyor olabilirler. Örneğin kedi balığının yaşadığı ortamlarda yediği yiyeceklerden bakteri kapmaması için antibakteriyel özelliği olan mukus (sümük) sıvısına ihtiyacı vardır. Kedi balığının bu tür ortamlarda hayatta kalabilmesi doğal olarak araştırmacıların dikkatini çekmiş ve sonucun bazı antibiyotikler keşfedilmiş.

        Hamam böceği beyni

        antibiyotikler-nerede-bulunur-hamam-bocegi-bilimfilicom
        Hamam böceklerini seven var mıdır? Sevmeseniz de sizi bazı tehlikeli hastalıklardan koruyabilirler. 2010’da yapılan bir araştırmaya göre , İngiltere’deki Nottingham Üniversitesi’ndeki araştırmacılar ezilmiş hamam böceği beyninden çıkan bir salgının bazı tehlikeli bakterileri öldürdüğünü açıkladı. Beyin zarı iltihabına yol açan ve metisiline karşı dirençli Staphylococcus aureus (MRSA)’a sebep olan Escherichia coli (E. Coli) de bu bakterilere dahil. Bu salgının MRSA’ya olan etkisi iyi haber, çünkü ‘”süper mikrop” olarak bilinen bakteri çoğu antibiyotiğe karşı dirençli.

        Araştırmanın yazarlarından Naveed Khan’a göre arkadaşlarıyla böcekler üzerine çalışma fikrini geliştirmeleri Ortadoğu’dan dönen askerlerde görülen sıra dışı enfeksiyonların aynı bölgede yaşayan çekirgelerde görülmediğini fark etmelerine dayanıyor. Khan hamam böceklerinin yaşadıkları pislik dolu kanalizasyonlarda bakterilerle ve parazitlerle nasıl başa çıktıklarını hayretler içinde izlediklerini söylüyor.

        Hamam böceği deyip geçmeyin. Hayatınızı kurtaran ilacın kaynağı olabilirler.

        Yayın Balığı Sümüğü

        antibiyotikler-nerede-bulunur-yayin-baligi-bilimfilicom
        Bir dip balığı olan yayın balığı sürekli olarak hastalığa sebep olan mikroorganizmalara maruz kalır. Pis çamurun içinde mikroplardan etkilenmemesi bilim insanlarının dikkatini çekmiş. Sonunda, derisinden salgıladığı sümüğün yaşadığı çevrede bulunan gizemli mikroplara karşı yayın balığını koruduğunu keşfetmişler.

        World Applied Sciences Journal’da 2011’de yayınlanan bir çalışmada, Hintli araştırmacılar ülkenin Parangipettai kıyı bölgesinde yaşayan yayın balıklarının derilerindeki mukus sıvısını (sümüğü yani) toplamışlar ve 10 farklı tipteki hastalık bulaştırıcı bakteri ve10 farklı mantar türü üstündeki etkisini denemişler. Yayın balığı sümüğünün, E. Coli ve akciğerlere zarar veren Klebsiella pneumoniae bakterileri de dahil olmak üzere, çeşitli bakterilerin insanlara olan zararlarını azaltmakta çok etkili olduğu sonucuna varmışlar.

        Timsah Kanı

        antibiyotikler-nerede-bulunur-timsah-bilimfilicom
        Timsahlardan korkar mısınız? Peki, timsahların bağışıklık sistemlerinin çok güçlü olduğunu biliyor muydunuz? Timsahlar bölgelerini korumak için diğer timsahlarla sürekli savaşır ve yaralanır. Bu yaralanmaların enfeksiyona neden olması gerekir, ama hiç bir şey olmaz. Bu yaraların bu kadar hızlı iyileşmesi bilim insanlarının dikkatini çekmiş. Timsahları deri çanta ya da kemer olarak değil, şeker hastalığı yaralarının, ileri derece yanıkların, hatta süper mikropların neden olduğu enfeksiyonlarla savaşmak için kullanılabilecek güçlü yeni antibiyotiklerin değerli kaynağı olarak görmeye başlamışlar.

        2008’de McNeese State Üniversitesi ve Louisiana State Üniversitesi araştırmacılarının gerçekleştirdiği bir çalışmada timsahlarınakyuvarları incelenmiş. Timsah akyuvarından alından proteinlerin, bilinen ilaçlara son derece dirençli olan MRSA’nın da aralarında bulunduğu insanları tehdit eden birçok bakteriyi öldürebildiğini ortaya çıkarmışlar. Şimdi ise, mikropların yüzeyine cırt cırt gibi yapışıp, mikropların dış çeperinde delik açarak onları öldürdüğü söylenen özel bir timsah kanı proteinini çoğaltmaya çalışıyorlar.

        Okyanus Çökeltisi

        antibiyotikler-nerede-bulunur-Anthracimycin-bilimfilicom
        Şarbon mikrobu kurbanının akciğerlerinde ölümcül bir sıvı birikmesine neden olur, korkunçtur. Amerika Birleşik Devletleri’nde 2001’de kötü niyetli bir şahıs tarafından gönderilen bir dizi şarbon mikrobu bulunan mektup 11 kişinin hastanelik olmasına ve nihayetinde beşinin ölmesine neden olmuştu.

        Her ne kadar şarbon enfeksiyonları siprofloksasin gibi antibiyotikler tarafından tedavi edilebilse de, dirençli şarbon türlerinin ortaya çıkması mümkün. İşte bu nedenle San Diego’da bulunan Trius Thesapeutics ile birlikte çalışan Scripps Deniz Biyoteknoloji ve Biyotıp merkezindeki araştırmacılar şarbonu öldürebilecek anthracimycin adlı bileşeni keşfettikleri için çok heyecanlılar.Anthracimycin yapılan ilk testlerde hem şarbona hem de MRSA’ya karşı epey etkili olduğu ortaya çıkmış. Anthracimycin’in Santa Barbara, Kaliformiya açıklarındaki okyanus çökeltilerinin içinde gizlenmiş bir mikroorganizma tarafından üretildiği keşfedilmiş.

        Hiç beklenmedik bir yerden gelmesinden olacak ki, anthracimycin’in kimyasal yapısı varolan diğer antibiyotiklerinkinden çok farklı. Bu özelliği muhtemelen mikropların direnç göstermesini daha zor hale getiriyor.

        Kurbağa Derisi

        antibiyotikler-nerede-bulunur-kurbaga-derisi-bilimfilicom
        Büyük patlak gözleri ve uzun dilleri komik gelebilir ama görünüşü sizi aldatmasın. Yaklaşık 300 milyon yıldır ortalarda olan ve kirli atıklı su kanallarında bile gelişebilen kurbağalar, şaşırtıcı derecede dirençli hayvanlardır. (Gerçi bazen küf mantarı salgınından dolayı topluca ölebilirler.) Bu nedenle araştırmacılar, insanları hastalıklara karşı koruyan yeni bir antibiyotiğin potansiyel kaynağı olarak kurbağa derilerini daha doğrusu üzerindeki kimyasalları araştırmaya başlamışlar.

        2010’da American Chemical Society’nin bir toplantısında Birleşik Arap Emirlikleri Üniversitesi araştırmacıları 6000 farklı kurbağa türünü inceledikten sonra bakteri öldürme potansiyeline sahip hatta ilaç bile yapılabilecek 100’den fazla madde bulduklarını açıkladılar. Kurbağa derisinin üzerindeki kimyasallardan antibiyotik geliştirmek ince bir ustalık gerektiriyor. Çünkü bu kimyasallardan bazıları insan hücrelerini bakterileri zehirlediği gibi zehirleyebilir. Araştırmacılar bu kimyasalların molekül yapılarını değiştirerek bakteri öldürme özelliklerini koruyup insanlar için daha az tehlikeli yapmaya çalışıyorlar.

        Panda

        antibiyotikler-nerede-bulunur-panda-bilimfilicom
        Büyük ve tombul vücutlarıyla, siyah beyaz yüzleriyle sürekli bir gülümseme halinde olan pandalar, sevimlilik ve tatlılığın somut bir örneği. Ama sevimli olmalarının ötesinde antibiyotik kaynağı da olabilirler. Çin Nanjing Tarım Üniversitesi’nde soyları tehlikede olan hayvanların DNA’larını araştırılmış ve kanlarında Cathelicidin-AM adında bakteri ve mantarlara karşı savaşan güçlü bir antibiyotik tespit edilmiş.

        Bu kimyasal o kadar güçlü ki bakterileri bir saatten kısa bir süre içinde yok ediyor. Günümüzde kullanılan diğer antibiyotiklerden altı kat daha hızlı yani. Araştırmacılar şimdi bu kimyasalın insanlarda nasıl kullanılabileceği üzerinde çalışıyorlar. Vahşi ortamdaki sayıları tahminen 1600 civarı olan pandalardan kan örneği almak pek uygun değil, bu yönden şanslılar. Ama araştırmacıların da aslında gerçek panda kanına ihtiyaçları yok, çünkü yapay olarak laboratuvarda üretilebiliyor.

        Yaprak Kesen Karıncalar

        antibiyotikler-nerede-bulunur-yaprak-kesen-karinca-bilimfilicom
        Güney Amerika’daki yağmur ormanlarında yaşayan yaprak kesen karıncaların ünü kendi vücutlarının iki katı büyüklüğündeki yapraklar parçalarını taşıyabilmelerinden gelir. Ama ilaç araştırmacılarının ilgisini çekmelerinin nedeni karıncaların aynı zamanda mikroplara karşı oldukça dirençli olmasıdır. Nasıl oluyor da mikroplara bu kadar dirençli olabiliyorlar? Bu sorunun yanıtı karıncaların yer altına taşıdıkları yaprakların çürüyüp mantar bahçesine dönüşmesinde ve bunun besin kaynağı olarak kullanılmasında saklı.

        Karıncaların bedenlerinde yiyeceklerini istenmeyen mikroplardan ve parazitlerden koruyan antibiyotik üreten İngiliz araştırmacılar, doktorların enfeksiyon riski taşıyan hastalara uyguladığı çoklu antibiyotik tedavisine benzer biçimde karıncaların bir çok antibiyotiği ürettiklerini ve kullandıklarını keşfetmişler.
        Karıncaların ürettiği kimyasallardan biri antifungal olarak modern tıpta kullanılan ilaçlara benziyor. Araştırmacılar insan hastalıklarına karşı savaşan tamamen farklı yeni bir bileşik bulmayı umuyorlar.


        Kaynak:

        • Bilimfili,
        • HowStuffWorks. “10 Weirdest Sources for Antibiotics“. <http://science.howstuffworks.com/life/cellular-microscopic/10-weirdest-sources-antibiotics.htm#page=0>
        • Ramasamy Anbuchezhian. C. Gobinath and S. Ravichandran Antimicrobial Peptide from the Epidermal Mucus of Some Estuarine Cat Fishes World Applied Sciences Journal 12 (3): 256-260, 2011 ISSN 1818-4952 © IDOSI Publications, 2011
        • Barke J, Seipke RF, Gruschow S, Heavens D, Drou N, Bibb MJ, Goss RJM, Yu DW, Hutchings MI. A mixed community of actinomycetes produce multiple antibiotics for the fungus farming ant Acromyrmex octospinosus. BMC Biology, 2010, 8:109 DOI:10.1186/1741-7007-8-109
        • Donald P. Levine Vancomycin: A History of Medicine, 4201 St. Antoine, Ste. 5C, Detroit, MI 48201 (dlevine@med .wayne.edu). Clinical Infectious Diseases 2006; 42:S5–12 2005 by the Infectious Diseases Society of America. All rights reserved. 1058-4838/2006/4201S1-0003$15.00

        DR. ROBOT, DR. ROBOT, LÜTFEN AMELİYATHANEYE!

        Tıp ve teknolojinin kesiştiği noktada cerrahi robotlar parlamaya başladı. Henüz robotlara ameliyatlarımızı tamamen devredecek kadar güvenmesek de, robotlar doktorlara yardım etmekten onları eğitmeye kadar geniş bir yelpazeye yayılmış görevleri çoktan üstlenmiş durumdalar. Bu yazımızda ameliyathanelerde kullanılan robotları inceleyeceğiz.

        Amerikan Sağlık Araştırmaları ve Kalite Kurumu tarafından yapılan bir araştırmaya göre [1] Amerika’da sadece bir yıl içerisinde (2000),  ameliyat sonrası enfeksiyonları, ameliyatlarda unutulan yabancı cisimler, tekrar açılan ameliyat yaraları ve ameliyat sonrası kanamaları gibi bazı cerrahi komplikasyonlardan dolayı 2.4 milyon gün fazladan hastane konaklaması, 9.3 milyar dolar fazladan tedavi masrafı ve 32.000 adet ölüm vakası gerçekleşmiş. Dudak uçuklatan bu rakamlar ortaya koyuyor ki sağlık sektöründe de hatalar yapılıyor ve bedelleri ağır olabiliyor. Buradan çıkarılacak dersler ve alınması gereken önlemler olduğu aşikar. Bu yazıda doktor kaynaklı hataları azaltmamıza yardımcı olacak robotlara göz atacağız.

        İşleyen demir ışıldar. Doktorlar da bir istisna değil. Özellikle de cerrahların, hem yeni çıkan ameliyat tekniklerine ve teknolojilerine alışmaları, hem de kendilerini formda tutabilmeleri için düzenli olarak idman yapmaları gerekiyor. Her ne kadar zaten işleri başlarından aşkın olsalar da (özellikle ülkemizde olduğu gibi sağlık sisteminin en az doktorları gözettiği ülkelerde), sadece hareketleri elleriyle tekrarlamaları değil, mümkünse cansız modeller veya simülasyonlar üzerinde çalışmaları gerekiyor. Ancak bu eski teknolojiler hem doktorlara gerekli olan geri beslemeyi vermekte yetersiz kalıyorlar, hem de -kabul etmek gerekiyor ki- can sıkıcılar. İşte bu noktada devreye robotlar giriyor.

        Cerrahi yetenekler kabaca iki bileşenden oluşuyor: teorik yetenekler (bilgi ve karar alma yetisi) ve pratik bilgiler (elle müdahele edilen görevler). Teorik bilgi sınıflarda, okullarda öğreniliyor ve gene aynı yerlerde sınavlarla test ediliyor. Pratik yetenekleri değerlendirmek ise çok daha zor. Bunun için uygulama, demonstrasyon ve birinci elden tecrübe gerekiyor. 1800’lerden gelen cerrah yetiştirme felsefesi olan “Birini izle, birini yap, birine öğret,” metodu, yani uzun yıllar süren stajerlik-olgunluk-danışmanlık evreleri, doktorların ameliyatları gözleyip, yapıp, öğrencilerine öğretme sistemine dayalıydı.  Her ne kadar bu yöntem yetenekli cerrahlar yetiştiriyor olsa da, zaman kaybına sebebiyet verdiğinden ve usta/çırak arasında gerçekleşen objektif olmayan bir değerlendirmeye tabi olduğundan çok da etkin bir yöntem olduğu söylenemez.

        Gelişen robotik cerrahi sistemleri ve tıbbi robotik destekli simülatörler ile cerrahların ameliyat hareketlerini kendileri analiz etmeleri ve objektif olarak değerlendirip cerrahi müdahele yeteneklerini geliştirmeleri mümkün. Bu tarz cerrahi eğitimler ve yardımcı sistemleri dört ana başlık altına toplayacağız. Birincisi, insanları ve çevreyi analiz edebilen sistemler. İkincisi, zenginleştirilmiş gerçeklik ile doktorları eğiten sistemler. Üçüncü çeşit sistemler ise robotların doktorlara yardımcı oldukları sistemler ve sonuncu sistemler robotların otonom olarak hastalara müdahelede bulundukları sistemler.

        Cerrahi müdaheleleri değerlendiren sistemler

        Şekil1: Bir öğrencinin sınavı, uzman bir cerrahın ameliyatıyla kıyaslanıyor. Kaynak: Carol Reiley

        Cerrahi eğitim ve değerlendirmeleri daha etkin kılmak amacıyla, hareket tanıma ve beceri değerlendirme sistemleri ameliyathanelerde yerini almaya başladı. Genellikle kamera görüntülerini işleyen ve karmaşık ameliyat sekanslarını daha küçük parçalara ayırmaya dayanan bu sistemler, ameliyat hareketlerini doktorların yaraya dikiş atma, neşter vurma, kesme gibi daha küçük hareketlerine ayırıyor. Her hareket kümesi için oluşturulmuş matematiksel modeller, doktorun yaptığı müdahelelerle kıyaslanıyor ve sonuçta her hareket notlandırılıyor. Doğru sıralama izlenmediğinde veya hareketlerin rotası veya tutarlılığı zayıf olduğunda görüntülerden elde edilen verilere dayanarak, doktor düşük not alıyor. Bu yöntem doktorun robotik cerrahi kollarını kontrol ederken gösterdiği başarı için de uygulanıyor. Bu tarz bir objektif değerlendirmenin amacı standart işlemlerin her doktor nezdinde aynı uygulanmasının garantisini sağlamak. Stajerler eğitimlerinden sonra usta bir doktorun hareketleri ile kendi hareketlerini senkronize kıyaslayabiliyorlar (Şekil 1) ve bu sayede öğrenmeleri hızlanıyor.

        Cerrahi çevre için zenginleştirilmiş gerçeklik sistemleri

        Şekil2: Sanki böbrek taşı varmışcasına gerçek video görüntüsü üzerine eklenen sanal gerçeklik görüntüsü.Kaynak: Balazs Vagvolgyi

        Robotların hassasiyet ve keskinliğini, insan zekasıyla buluşturmak belki de en etkin ameliyat yöntemi. Bilgisayarların ve robotların dahil olduğu ameliyatlar insana daha fazla bilgi sağladığından, başarıyı artırıyor. Hastanın çalışılan bölgesinin (örn: kalp) üzerine bindirilmiş bir sanal tümör tomografisi ve doktorun kalbe müdahelesi sırasında doktorun eline gönderilen kuvvet geri beslemesi, cerrahın o anda sanki hasta gerçekmişcesine idman yapabilmesini sağlıyor. Bu tarz sistemler örneğimizdeki gibi genellikle grafik, ses ve kuvvet gibi geri beslemeler vererek, doktorun anlık gelişmelere ve şartlara uyum sağlayarak, çok daha gerçekçi bir ameliyat deneyimi edinmesini sağlıyorlar (Şekil 2). Bu sistemler tabii ki sadece idmanlarda değil aynı zamanda gerçek ameliyatlarda da kullanılıyor. Aşağıda bilgisayarlı tomografi görüntüsünün gerçek zamanlı bir video üzerine bindirilmesiyle gerçekleştirilen bir ameliyatı seyredebilirsiniz.

        Bu uygulamada da doktorun eline kuvvet geri beslemesi verilmesi yerine, zenginleştirilmiş gerçeklikle kuvvet ve renk değişimi arasındaki ilişkinin video görüntüsü üzerine yansıtılması gösteriliyor:

        Akıllı sensörlere ve manipülatörlere sahip robotlar insan doktorların görme zorlukları veya el titremesi gibi fizyolojik kısıtlamalarını giderici nitelikte. Kuvvet algılayıcı akıllı cerrahi robotlar daha güvenli ve etkin ameliyat imkanları sundukları için en deneyimli ve hünerli cerrahlar tarafından bile olumlu karşılanıyor. Bu aletler, dokundukları bölgelerdeki yerel dokunun oksijen doyumunu ölçerek hasar verilmesini engelliyorlar.

        Johns Hopkins Üniversitesi (JHU) bu alanda yoğun faaliyet gösteren üniversitelerden [2]. JHU Sabit-el Göz Robotu adı verilen bir robot, retina mikrocerrahisi sırasında doktor tarafından kontrol ediliyor. El titremesinin önüne geçen bu sistem doktorların nokta atışı yapmalarını sağlıyor. Böylece cerrahi alet, cerrahın belirlediği noktayı merkez alarak sadece belirli sınırlar çerçevesinde hareket edebiliyor ve el titremesinden dolayı göze verilebilecek olası bir zararın önüne geçilmiş oluyor.

        da Vinci

        Şekil3 :da Vinci robotu. Kaynak:Kelleher Guerin

        Sırada tüm cerrahi robotlar arasında en meşhur robot var: da Vinci (Şekil 3). Bu ünü kazanmasının en büyük sebebi, minicik kıskaçları, son derece yüksek hassasiyeti ve fütüristik tasarımı. Da Vinci sistemi cerrahlara kontrol edebilecekleri robot kolları ve minicik mandalları sayesinde dar alanlarda yüksek bir hareket kabiliyeti imkanı veriyor. Bu da hastalar için daha küçük yarıklar ve daha çabuk iyileşme süreci, doktorlar için ise artık -kelime anlamıyla- hastanın içine girmek zorunda olmamak anlamına geliyor. Şu an için otonom özellikler sergilemese de doktorlardan şimdiden olumlu not almış durumda. Aşağıda bozuk para büyüklüğünde bir kağıt parçasından uçak yapan çılgın bir doktorun videosunu seyredebilirsiniz. Kağıdın büyüklüğünü ameliyatın (origaminin) sonunda gördüğünüz zaman şaşıracağınıza garanti veriyorum:

        Bu robotlar hakkında biraz bilgi vermek gerekirse: Da Vinci’nin tasarımcısı olan Intuitive Surgical 1995 yılında kuruldu ve kendi üretimi olan bu robotları hastanelere ve araştırma kurumlarına satıyor. Robotlar özellikle ürolojik, jinekolojik ameliyatlarda, kalp ve göğüs cerrahisinde, genel, kafa ve boyun ameliyatlarında kullanılıyor. 2011 yılının sonu itibariyle satılmış olan toplam 2132 adet da Vinci robotuyla 2011 yılında toplam 360.000 ameliyat yapıldığı rapor edilmiş. Bu robotların her biri 2 milyon dolar ediyor ve oldukça yüklü bir bakım giderine sahip.

        Robotlarla kalp ameliyatı (Niobe ve Sensei)

        Şekil 4: Kalp içinde ilerleyen bir Niobe sondası. Kaynak: Stereotaxis

        Dünyanın en zorlu ve en hassas ameliyatları sayılan beyin ve kalp ameliyatları söz konusu olduğu zaman robot kullanımı konusunda durum değişebilir. Düzensiz kalp atışından muzdarip bir hasta olduğunuzu ve damarlarınızdan geçip kalp odacığınıza giren bir kateter (sonda) ile kalp dokunuzun dağlanmasını ve sizi iyileştirecek bir yara bırakmasını gerektiren bir tedavi göreceğinizi hayal edin? Bu tarz karmaşık ve zorlu bir ameliyatta kalbinizi bir robota mı yoksa bir insana mı teslim etmeyi tercih edersiniz? Bu soru sizi ameliyat edecek doktorlara sorulduğu zaman alacağınız yanıt ise belli, doktorlar robotları kullanmayı tercih ediyor!

        Şu anda bu tarz bir sondalama operasyonu için doktorların yetenek ve hassasiyetine muhtacız. Bacak damarından hastaya sokulan sert ancak esnek bir kateter, kalbe kadar yönlendirilmek zorunda. Sondanın arkasından iterek ön tarafını kontrol etmeye çalıştığınız oldukça zorlu bir süreçten bahsediyoruz.

        Şekil 5: Sondayı yönlendirebilmek için manyetik enerji yayan Niobe sistemi oldukça fazla yer kaplıyor. Kaynak: Stereotaxis

        Doktorları bu sancılı operasyondan kurtaracak robot olan Niobe’nin tasarımcısı Stereotaxis firması, bu robotun hem elle hem de otomatik olarak kontrol edilebileceğini söylüyor [3]. Robotu damara soktuktan sonra, kateterin ön tarafındaki metal ucu (Şekil 4), dışarıdan sağlanan bir manyetizma sayesinde kontrol edebiliyorsunuz (Şekil 5). Bu süreç içerisinde Niobe kalbin odacıklarının haritasını çıkarıyor ve bilgisayarda kalbin topografik bir resmini oluşturuyor. Cerrah istediği zaman kontrolü tekrar eline almakta ve süreci kendi yönetmekte serbest.

        Yaratılan haritadan ve Niobe’nin kalbin tüm elektrofizyolojik bilgisini (yani kalp atım bilgilerini) elektrotları sayesinde toplamasından sonra kardiyolog, hangi bölgenin sorunlu davranış sergilediğine karar veriyor. Doktorun elinde bu aşamada iki seçenek var: Birincisi, doktor bilgisayarda belirlediği koordinatlara robotu gönderebilir ve robot oraya kendi başına gider, veya robotu bir çubuk (joystick) vasıtasıyla kendi elleriyle istediği bölgeye yönlendirir. Daha sonra geleneksel sondalarda olduğu gibi robot sıcaklık yayarak belirlenen bölgeyi dağlar ve tedavi sonlanır.

        Şekil 6: Niobe sondası. Kaynak: Stereotaxis

        Niobe’nin avantajları bu kadarla da sınırlı değil. Ucu ve birkaç ince metal halkası dışında, sonda normal sondalardan daha yumuşak (Şekil 6) ve bu sebeple kalpte oluşturacağı komplikasyonlar da azaltılmış oluyor. Ayrıca normal bir sondalama ve kateteri ilerletme işlemleri sırasında, düzenli olarak kalbin ve kateterin gerçek zamanlı röntgeninin çekilmesi gerekiyor. Bu operasyonu elle yapan doktorlar kurşun ve çok ağır bir gömlek giyerek yarı eğilmiş bir vaziyette uzunca süre durmak zorunda kalıyorlar. Üstelik X-ışınlarına maruz kalmamaya özen göstermek zorundalar. Ancak Niobe sayesinde doktor odadan dışarı çıkabiliyor ve tüm süreci uzaktan kumanda edebiliyor.

        Hansen Medical’in robotu olan Sensei ise motorları vasıtasıyla kendi başına itme ve bükülme işlemlerini halledebiliyor. Niobe’ye kıyasla çok daha ucuz, çünkü Niobe’nin aksine, tüm odaya manyetik enerji yayan bir sisteme ihtiyaç duymuyor. Bu sebeple de tüm hastaneyi, odanın manyetik etkilerinden arındırmaya gerek kalmadığından maliyetler de haliyle düşüyor.

        Her iki sistemin de bir zayıf noktaları var, o da insan faktörünün her halükarda devrede olması. Doktorlar sistemleri ve ne kadar kuvvet uygulamaları gerektiğini öğrenene kadar bir süre tehlikeli operasyonlar çıkarabiliyorlar. Yani oluşabilecek komplikasyonların suçlarını sadece robotlarda değil, biraz da doktorlarda aramak gerekiyor. Ancak doktorlar bu aletleri kullanabilmek için düzenli olarak eğitimler alıyorlar ve simülasyonlar yapıyorlar.  Cerrahların ve öğrencilerin farklı ameliyat robotlarını kullanarak nasıl idman yaptıklarını merak ediyorsanız size birkaç örnek vereyim. (Uyarı: Videolar tıp bilimine inancınızı yitirme tehlikesi arz ediyor):

        Raven

        Artık insanlarla robotların beraber bir hasta üzerinde paylaşımlı ameliyat yapma zamanı geldi. Zorlu bir müdahelenin belli parçalarını robotlar için otomatize ederek cerrahın yükünü azaltmak veya cerrahın niyetinden hangi aleti kullacağını tahmin etmek mümkün. Bu sayede ikiden fazla kol kullanılabilir. Da Vinci robotunun 4 adet kolu olsa da (3 tanesi aletleri tutmak, 1 tanesi ise kamerayı yakınlaştırmak üzere tasarlanmımş), iki tanesi doktor tarafından kullanılıyor, bu yüzden üçüncü kol genellikle atıl duruyor [4].

        Şekil 7: Raven. Kaynak: BioRobotics Lab

        Vaşington Üniversitesi’nin Raven (Karga) Sistemi(Şekil 7) uzaktan ameliyat için kullanılan bir cerrahi robot. Raven mobil bir laparoskopik (genel anestezi altında yapılan ve göbek deliğinden ince bir teleskopun karın içine sokularak karın içi organlarının görüntülenmesi prensibine dayanan bir ameliyat) ameliyat robotu. Parçalanıp birleştirilebilen bir yapıya sahip olan bu robotun en büyük avantajı diğer ticari robotlara (500kg) kıyasla daha hafif olması (23 kg). Bu yüzden acil yardım gerektiren bölgeler için biçilmiş kaftan.

        Uzaktan ameliyat deneyleri, denizaltıya yerleştirilmiş veya çölün kavurucu rüzgarları ve sıcağına konuşlandırılmış bir Raven robotu ve uzakta güvenlikte onu kontrol eden bir cerrah tarafından gerçekleştiriliyor. Uydu veya internet üzerinden gönderilen komutlar ve sensör geri beslemeleriyle operasyonu yapmak mümkün. Bağlantıdaki gecikmeler, aynı anda birden fazla cerrahın farklı lokasyonlardan ameliyatı yapmaları ve bu cerrahların nasıl eğitilecekleri araştırma konularını oluşturuyor.

        Tıbbi otonom robotlar

        Şekil 8: Bloodbot

        Söz konusu insan sağlığı olunca, teknoloji düşkünleri bile otonom robotlar (kendi kendilerine karar verip işlem yapan robotlar) konusunda durup düşünüp, geleneksel yöntemleri tercih edebiliyorlar. Birazdan ele alacağımız robotlar zorlu ameliyatları yapmayacaklar tabii ki, ancak basit ve rutin tıbbi müdaheleleri gerçekleştirerek doktorlara ve hastalara zaman kazandırmaları mümkün. Örneğin, Bloodbot [5] bir kol, kolun ucuna bağlı olan bir iğne ve sondadan ibaret (Şekil 8). Girebileceği damarı bulabilmek için kolunuzun üzerindeki en yumuşak noktayı arıyor, ki her insanın damar yerleşimi farklı farklıdır, bu yüzden de en zorlu aşama bu. Daha sonra bir miktar ilerleyip damarın içerisinde kalarak kanınızı emiyor. Deneylerin %78’inde başarı sağlandığı iddia ediliyor, ancak esas ben kalan %22’nin bir uçtan girip diğer uçtan çıkmış olabilecek bir iğneye nasıl tepki verdiklerini merak ediyorum. Zaten 2001’den sonra projeye devam edilmediğini görüyoruz…

        Başka bir araştırmada da, Duke Üniversitesi bilim insanları ultrason verileri kullanarak biyopsi yapabilen tamamen otonom bir robot kolu tasarladılar. İnsanlarda olmasa da, deney için kullandıkları ölü hindilerde başarılı sonuçlar elde ettiler [6]. Hindi kullanılmasının sebebi, insan etine olan benzerliği ve ultrasonda benzer özellikler göstermeleri. Deneylerin %93’ünde robot, hindi prostatının sekiz farklı noktasına başarıyla ulaşabildi.

        Farkettiğiniz üzere ciddiye alınabilecek otonom robotlar, henüz ameliyathanelere girebilmiş değil. Ancak başlamak bitirmenin yarısıdır!

        Robotlarla tıp pek mi mükemmel?

        Robotların her zaman hastalar için daha iyi sonuçlar verdiğini söylemek de doğru değil [7]. Henüz robotlu tedavinin, prostat kanseri tedavisinde geleneksel yöntemlere göre daha iyi sonuçlar verdiği kanıtlanamadı. Hatta istatistiksel verilere bakılacak olursa daha çok bel gevşekliği ve iktidarsızlık vakaları gözlemlenmiş. Olaylar bununla da kalmıyor. Nisan 2012’de da Vinci’nin de üreticisi olan Intuitive Surgical şirketine, New York şehrinde vuku bulan bir ölüm olayından dolayı dava açıldı [8]. Dava sahibi Gilmore McCalla 2010 yılında 24 yaşındaki kızının histerektomi ameliyatı sırasında, robotun bir damarda ve bağırsaklarda yanığa sebebiyet vererek iki hafta sonra ölümüne neden olduğunu iddia etti. Da Vinci robotunun tasarım kusurundan, yalıtılmamış ameliyat kollarından ve sağlıklı iç organ ve dokulara sıçrayabilecek elektrik akımlarından dolayı kaynaklandığını savunan aile, ayrıca doğru eğitimi almamış doktorların ve Intuitive Surgery’nin de robotun komplikasyonlarıyla ilgili yeterli testleri gerçekleştirmediğini iddia etti. Ayrıca üretici firmanın bazı komplikasyon raporlarını hasıraltı ettiğini ve da Vinci’yi sattığı hastanelere de robotun yeteneklerini kapasitesinin üzerinde övmesinden yakındı.

        Şekil 9: DaVinci robotunu kontrol eden cerrahın ameliyathane içerisinde bulunması bile gerekmiyor.Kaynak: Chris Garlington,The New York Times

        Her ne kadar kesikler robotla yapıldığı zaman daha ufak olsa da, robotların yardımcı olduğu ameliyatlar geleneksel ameliyatların iki katı kadar daha uzun sürebiliyor.  Ayrıca hastalar veya sigorta şirketlerinin standart bedelin üzerine ödemeleri gereken binlerce dolar fark oluyor. Sadece daha havalı olduğu için bu robotlar tarafından ameliyat edilmek istediğini söyleyen hasta sayısı hiç de az değil [9]. Beklenenin tersine, bazı hastalar doktorun odada olup olmamasını bile umursamıyor (Şekil 9). Yan odadan kolları kontrol eden bir doktoru tercih ediyorlar. Hatta bazı doktorlar, hastaların kendilerini sorguladıklarını ve eğer robotları yoksa başka doktora gittiklerini söylüyorlar. Bu sebeple, robotlara milyonlarca dolar harcayıp, sonra da hastanelerinin reklamlarını yapan iş adamlarına ileride sıkça rastlayacağız.

        Sonuç olarak her yeni gelişen teknolojinin artıları ve eksileri olduğu gibi, cerrahi robotların da avantaj ve dezavantajları var. Belli ki bu konuyu açıklığa kavuşturabilmek için, gıda ve ilaçlarda olduğu gibi, uzun süreli istatistikler ve testler öngören devlet kontrollü denetleme kurumlarına ihtiyacımız var. O gün gelene kadar karar mekanizmaları tamamen doktorların ve hastanelerin ellerine teslim…

        Kaynaklar: AçıkBilim

        [1] http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/14532315

        [2] http://ciis.lcsr.jhu.edu/dokuwiki/doku.php?id=research.robot_assisted_microsurgery

        [3] http://spectrum.ieee.org/biomedical/devices/heart-surgeons-adapting-to-robots

        [4] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/medical-robots/using-robots-to-train-the-surgeons-of-tomorrow

        [5] http://www3.imperial.ac.uk/mechatronicsinmedicine/research/thebloodbot

        [6] http://www.botjunkie.com/2010/07/26/robot-surgeons-operate-autonomously-on-turkeys/

        [7] http://www.nytimes.com/2010/02/14/health/14robot.html?_r=2

        [8] http://robotland.blogspot.jp/2012/04/did-da-vinci-robot-kill-24-year-old.html

        [9] http://www.botjunkie.com/2010/02/15/patients-requesting-more-robotic-surgeries-but-just-because-its-cool/

        Meditasyon ve yoga yapmak doktora gitme sıklığınızı azaltabilir

        Yeni yapılan bir çalışma, rahatlama tekniklerini uygulamanın sağlık hizmetlerine ve müdahalelerine olan ihtiyacı büyük oranda düşürdüğünü gösterdi. Yani meditasyon ve yoga yapmak doktora gitme sıklığınızı azaltabilir!

        Rahatlama tekniklerinin sağlığı geliştirici etkileri hekimler tarafından uzun zamandır biliniyordu ancak böyle bir tedaviyi bilimsel kanıtlar olmadan reçetelere yansıtmak çok zordur. Bu sebeple Massachusetts Hastanesi araştırmacıları geçmişe yönelik analizlerle bu durumu anlaşılır hâle getirmek için çalışmalar yapmaya başladı. 2006-2014 arasında doktorları tarafından tavsiye edilen rahatlama tekniklerini uygulamış 4 bin hasta ile bu teknikleri kullanmayan diğer 13 bin hastaya ait kayıtları inceleyerek bir karşılaştırma yaptılar.

        Sonuçlar ise oldukça etkileyici. “Rahatlama ve esneme alıştırmaları” tavsiyesine uyan hastaların rahatsızlıklarının tekrarlama oranının ve hastane ziyaretlerinin yüzde 43 düştüğü gözlemlendi. Rahatlama tekniklerini öğrenen ve uygulayan hastalar, kendi kendilerini daha iyi gözlemleyerek doktor müdahalesine gerek olmadan semptomları yönetebilmişlerdir.

        Stresle ilgili bozukluklar, kalp hastalığı ve kanserden sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde sağlık harcamalarının üçüncü liderlik nedenidir. Sadece 2012 yılında, baş ağrısı, sırt ağrısı, uykusuzluk, reflü, hassas bağırsak sendromu ve göğüs ağrısı gibi strese bağlı hastalıklar Amerikalılara 80 milyon dolara mâl oldu.

        Bir bilgiye göre, yüzde 90’ın üzerinde insan, strese bağlı problemler nedeniyle temel sağlık yardımı almak için sağlık kuruluşlarına başvuruyor. Bu ziyaretlerin yüzde 70’i hekimler için gereksiz dosya yükünü oluşturmakta.

        Hastalara rahatlama tekniklerinin öğretilmesi, doktorların dosya yükünü azaltmak için harika bir seçenek olmakla birlikte sağlık sisteminin sorumluluğunu ve sağlık harcamalarını azaltmakta ve müdahalelere gerek kalmadan fiziksel problemleri önlemek için çok daha etkili ve güvenli bir yol sunmaktadır.

        Araştırmayı yürüten ekip, sonuçların ardından yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Bulduğumuz sonuçlar zihin-beden müdahaleleri, sağlık kaynaklarının kullanımını düzenlemeye yardımcı olduğu gibi bireysel hastalık yükünü azaltmayı da desteklemektedir. Zihin beden müdahaleleri göreceli olarak acil servis ziyaretlerinden, hastanede tedaviden veya ilaçla tedaviden daha ucuzdur.”

        Öyle görünüyor ki eski bir yoga matı bulup pratik yapmaya başlamanın veya bir meditasyon merkezine gidip kaydolmanın tam zamanı!

        Kaynak:
        • GaiaDergi
        • Treehugger
        • James E. Stahl ,Michelle L. Dossett,A. Scott LaJoie,John W. Denninger,Darshan H. Mehta,Roberta Goldman,Gregory L. Fricchione,Herbert Benson Relaxation Response and Resiliency Training and Its Effect on Healthcare Resource Utilization PLOS ONE Published: October 13, 2015• http://dx.doi.org/10.1371/journal.pone.0140212

        Murmansk Işığından D Vitaminine

        Murman, Saami dilinde yeryüzünün kenarı demektir. Evet, orada kendi halinde bir şehir var; adı Murmansk. Sovyetler Birliği’nin kahraman şehirlerinden biri, I. Dünya Savaşı’nda müttefik ülkelerden gelen yardımı karşılamak amacıyla bir liman şehri olarak kurulmuş. 1942’de Alman bombardımanıyla neredeyse yok edilmiş ancak destekle yeniden toparlanmış. Daha da ileri giderek ilk buzlanmaya karşı dayanıklı petrol platformuna ev sahipliği yapmaya başlamış. Rusya’nın en güçlü dönemlerinde de şehir unutulmamış. Öyle ki bugün şehirde atom enerjisi kullanan denizaltı ve buzkıran filoları bulunmakta. Kendi adıyla anılan oblastın (idari bölgenin) merkezi olan şehir, Rusya’nın kuzeybatı ucunda, Barents Denizi’ne 50 km uzaklıkta. Kuzey Kutup Dairesindeki en büyük şehir olan Murmansk’ta 2010 yılında yapılan nüfus sayıma göre 307.257 kişi yaşıyor.

        Gelelim bu liman-şehrin iklimine. Yıllık sıcaklık ortalaması 0°C olan şehirde kuzey ışıklarını görmek de mümkün. Karların mayıs ayında tamamen kalkmasıyla ağustos sonuna kadar süren yaz aylarında Güneş ışınlarının şehir ile yaptığı maksimum açının 44° olması sebebiyle sıcaklık 13°-8°C arasında değişiyor. Tabi burada yaz ayları olarak geçen günler Türkiye’dekilerden biraz farklı. Güneş, ışınlarının gün sonunda yeryüzü ile yaptığı 0,5 derecelik açıdan sonra batmak yerine tekrar yükseliyor.

        murmansk2

        Fotoğraf: Dave Nicoll, Flickr

        Ekim ayında geri gelen kar yağışı ile giderek gün ışığını kaybeden halk, yılın en zor dönemine giriyor. Aralık ve Ocak aylarını neredeyse karanlıkta geçiren halk Mayıs ayına kadar psikolojik açıdan baş etmesi oldukça güç, güneşsiz, yarı aydınlık bir havada yaşamak zorunda kalıyor.

        Yirmi dört saatten uzun bu geceler coğrafi literatürde Kutup Gecesi olarak adlandırılıyor. Kutup bölgelerinde bu durumun yol açtığı bir sağlık sorunu olan Kutup Gecesi Stresi kilo kaybı, metabolizma aksaklıkları gibi fizyolojik, depresyon gibi psikolojik sorunlara yol açıyor. Vücudun biyolojik saatini dengeleyen ve ritmini kontrol edenmelatonin hormonu normal şartlarda gece saatlerinde salgılanır. Kutup bölgelerindeki fizyolojik stresin önemli sebeplerinden biri de bu sürekli gece durumudur.

        Sürekli geceler halkı çeşitli önlemler alarak yaşamaya sevk ediyor. Yoğun kış döneminde okullar eğitime kısa sürelerle devam ediyor. Bu sırada çocuk yaştaki öğrenciler gün içinde özel egzersizler yapıyor ve özel bir diyete göre besleniyor. Konuyla ilgili olarak National Geographic 2013 Nisan sayısında bir fotoğraf görüyorum. Fotoğrafı telif hakları sebebiyle yayınlayamıyorum ancak fotoğrafın altında şöyle yazıyor:

        “1977, Rus kenti Murmansk’ta yaşanan uzun kış sırasında D vitamini eksikliğini bertaraf etmek için ultraviyole lambası etrafında toplanmış çocuklar.”

        Sovyetler döneminde gelişme çağındaki çocuklara devlet tarafından normal günün sabah saatlerine denk gelecek şekilde rutin bir şekilde bu kuvars lamba terapileri uygulanırmış. Kısılan eğitim bütçesi ve değişen yönetimler bu terapileri halk kliniklerinde reçeteli seanslara çevirmiş. Zamanla çeşitli sebeplerden bu terapileri bitirmek zorunda kalmışlar. Bunu telafi etmesi ümidiyle bugün hâlâ sürdürülen özel spor kompleksleri ve medikal tedavi yöntemleri kullanımına geçilmiş. O günden sonra bazı aileler ve özel kurumlar kendi imkanları doğrultusunda bu elzem terapileri de sürdürmüş.

        Norveç’in kuzeyinde çekilmiş bir fotoğraf. Benzer bir uygulamada genç erkekler yapay güneş ışığı altında vakit geçiriyor.

        Norveç’in kuzeyinde çekilmiş bir fotoğraf. Benzer bir uygulamada genç erkekler yapay güneş ışığı altında vakit geçiriyor. (Fotoğraf: Perspektivet Museum, Flickr)

        Murmansk’taki bu uygulama aslında tıbbi alanlarda yaygın olarak kullanılan bir tür ışık terapisi. İhtiyaca göre uygulanan bu çeşitli fototerapilerin yaygın kullanım alanı deri dokusundaki eksikleri dolayısıyla vücudun eksikliklerini gidermek. Ayrıca psikolojik olarak stresi ya da depresyonu tedavi etmek için de kullanıyor. Uyku düzeni oluşturmak, biyolojik zamanlamayı düzenlemek gibi bir çok amaç için kullanılan bu yöntemin bitkisel kullanımları da var. Bu yönteme özellikle uyuşturucu üreticileri, uyuşturucu maddeleri elde ettikleri bitkileri kapalı alanlarda yetiştirebilmek adına başvuruyor.

        Epidermis (Fotoğraf: Wikimedia Commons)

        Murmansk halkı bir yana dursun; hepimizin ihtiyacı olan şeylerden biridir D vitamini. Balık, yumurta, tereyağı gibi kaynaklardan alabildiğimiz gibi D vitamininin büyük bir kısmı deride UVB ışınları yardımı ile sentezlenir; bu sentez ise vücuda gene besinlerden alınan bir tür molekül olan provitamin D varlığında mümkün olur. Güneşli ülkelerde bu en son akla gelen şeylerden biri olsa da kutup dairelerindeki insanlar için hayati öneme sahiptir.

        Prohormon olan, kalsiyum ve fosfat metabolizmasının işleyişini düzenleyen D vitamini iki çeşittir. Bunlar bitkisel kaynaklı D2 ve hayvansal kaynaklı D3’tür. Karaciğerin ve kemiklerin D vitamini depolama kapasitesi oldukça sınırlıdır. Tek seferde alınan 600.000 IU* miktarın ancak %15’i depolanır, bu stok ise sadece 1 hafta tedavi edici etki gösterebilir. O yüzden derideki üretimle desteklenmelidir.

        Derideki üretim -Murmansk’taki uygulamada olduğu gibi- ışık yardımı ile olmakta. Gözümüzle göremediğimiz morötesi –ultraviyole– ışık UVA, UVB ve yeryüzüne pek uğrayamayan UVC ışınlarından oluşur. UVC, ozon tabakası tarafından tutulur ve bunun bize kadar çok az bir miktarı ulaşır. UVA ışınları –ki tehlikelidir– derinin en üst tabakası olan epidermisi geçerek bir sonraki kısım olan dermisin derinlerine kadar ilerleyebilir. UVB ise epidermiste tutulur. Melanin salgısını artırarak derinin koyu renk almasını yani bronzlaşmayı sağlar; ayrıca D vitamini sentezini de uyaran bu ışındır. UVA’dan ne kadar korunursak o kadar iyi, ancak uygun miktarda UVB ışınlarına sağlıklı bir yaşam için ihtiyacımız vardır.

        Derimize yeterince ayrıntılı bakarsak en dıştaki koruyucu deri, epidermis, beş katmandan oluşur ve UVB uyaranlı D vitamini en alt iki katmanda sentezlenir. Bunlar Stratum spinusum ve dokunma hissini algılayan Merkel hücrelerini barındıran Stratum basale’dir.

        Vücuda provitamin olarak giren -besinlerden alınan- bu D vitamininin hayvansal formu 7-dehidrokolesterol, bitkisel formu ise ergosterol’dür. İki form da eş güçtedir ve eğer bu provitaminler alınmadan önce kaynak canlıda D vitaminine dönüşmüş ise direkt emilimi gerçekleşerek etki gösterir. Bu amaçla bitkilerden ticari olarak da üretilir. Bazı D vitamini destek hapları bu yöntemle üretilir.

        UVB ışını her iki provitamin formundaki B halkasını kırar.

        cholesterol_ergosterol

        B halkası kırılarak, UV yardımı ile oluşan D3 vitamini (kolekalsiferol) karaciğer tarafından alınır ve endoplazmik retikulum üzerinde sırasını bekleyen 25-hidroksilaz enzimi ile 25-hidroksivitamin D3’e dönüşür. Bu formu karaciğerdeki temel depo formudur. Bir miktarı enterohepatik dolaşım denilen, kolesterol, safra tuzları ve diğer bazı moleküllerin bağırsak tarafından emilip kapı toplar damarı ile karaciğere geri döndüğü dolaşıma katılır, bir miktarı da böbreklere geçerek kalsitriol hormonuna dönüşür Bu çeşitli formlardaki moleküller ilgili yerlerde gerekli görevleri üstlenmek üzere kullanılır. Kemik yapısı, kemik ve dişlere kalsiyumun mineralizasyonu, kalp ritminin düzenlenmesi ve hücresel metabolizma görev aldığı yerlerden temel olanlarıdır.

        Peki eksikliğinde veya aşırı alımda neler olur? D vitamini eksikliğinin yaygın olarak yol açtığı hastalık gençlerde raşitizmdir, Bu, bozulan kalsiyum ve fosfat metabolizması nedeni ile kemiklerin mineralizasyonunun aksaması sonucu kemiklerde yumuşamaların görüldüğü hastalıktır. Yetişkinlerde ise raşitizmin çok benzeri olan osteomalazi hastalığı görülebilir.

        Gene D vitamininin eksikliğinde aksayan diğer önemli metabolik fonsiyonlar, yaşamı tehdit edebilir. Yüksek toksik özellik gösteren bir vitamin olması aşırı alımlarda zehirleyici, istenmeyen etkilere neden olur örneğin kalp ve damar kireçlenmeleri, yumuşak olması gereken dokularda sertleşme, verimsizleşme ve daha da kötüsü kandaki artan kalsiyum miktarı ile bağlantılı nörolojik etkiler görülebilir.

        Son olarak… Malum yaz ayları geliyor; güneş fazlasıyla bizimle olacak. Güneşten korunmanın güneş görmeden geçmesi gereken bir yaz demek olmadığını biliyoruz. Aşırı güneşlenmenin kötü sonuçları olabilir ancak güneş, sağlıklı bir yaşam için temel gereksinimlerimizdendir. Gerektiği kadar güneşi tenimizde hissetmek hepimizin yararına olacaktır.

        Nina Simone’un sözleriyle:

        Kuşlar yükseklerde uçuşuyor, ne hissettiğimi biliyorsun
        Gökte güneş, ne hissettiğimi biliyorsun
        Kiraz kuşları süzülüyor, ne hissettiğimi biliyorsun
        Yeni şafak
        Yeni gün
        Yeni hayat, benim için
        Ve güzel hissediyorum…

        *IU: Enternasyonel Ünite, 1 IU = 0,025 µg D vitamini

         

        Kaynaklar

        ● Harper’ın Biyokimyası, 25. Baskı, Nobel Tıp Kitabevleri, 2004.
        ● Biyokimya, 5.Baskı, Nobel Akademik Yayıncılık, Ocak 2013.
        ● Lipoproteins: Lipid Digestion & Transport / Joyce J. Diwan, Rensselaer Politeknik Esntitüsü, 2012
        ● UV Radiation, World Health Organization, 2013
        ● Dark Nights of The Soul, The Nation, 5 Nisan 1998 / Google News
        ● http://en.wikipedia.org/wiki/Light_Therapy
        ● There will be darkness: Polar nights in Murmansk, Russia Beyond The Headlines, 2013
        ● http://www.murmantourism.ru/eng/
        ● Soviet Era Photo Chronicles, #58, http://englishrussia.com

        Bilim İnsanları Kök Hücreden Gerçek Boyutlarda Atabilen Bir Kalp Ürettiler!

        Yaklaşık 4000 Amerikalı kalp nakli için sırada bekliyor ve bunların yalnızca 2500’ü gelecek yıl yeni bir kalbe kavuşabilecek. Nakil gerçekleştikten sonra da maalesef riskler sona ermiyor. Yeni kalbe ait dokunun vücut tarafından reddedilme olasılığı da mevcut. Hastanın dokuyu reddetme olasılığını en aza indirmek isteyen uzmanlar hastanın kendi dokusundan alınan hücrelerle sentetik organlar üretmeye çalışıyor.  Massachusetts General Hospital ve Harvard Medical School’dan ekipler yetişkin bir insandan alınan deri hücrelerini çalışabilen kalp dokusuna dönüştürme hedefine bir adım daha yaklaşmış durumdalar. Ekibin çalışması Circulation Research dergisinde yayınlandı.

        Teorik olarak hastadan alınan doku ile çalışan bir kalp üretilebilmesi mümkün fakat araştırmacılar henüz bu hedefi gerçekleştirebilmiş değil. Bunun sebebi organların çok özel yapıda olmaları. Hücrelerin üzerinde büyüyebilecekleri ana hatlar olduğu sürece laboratuvarda üretim daha kolay hale geliyor.

        Bilim insanları önceki çalışmalarında donörün organında bulunan ve naklin gerçekleştiği hastanın bağışıklığı tarafından reddedilebilecek hücreleri özel bir solüsyon ile temizlemeyi hedefleyen bir teknik geliştirdi. Daha önceki çalışma fare kalbi ile yapılsa da bu deneyde insan kalbi kullanıldı. Transplantasyon için uygun olmadığı öngürülen 73 donörün hücreleri bu teknik ile temizlendi daha sonra özel bir mRNA tekniği ile deri hücrelerinden vücuttaki her hücre tipine dönüşebilen pluripotent kök hücreler elde edildi. Daha sonra bunların iki farklı kalp hücresi tipi olmaları sağlandı.

        Koşulların yeni hücrelerin büyümesi için elverişli olduğu tespit edildikten sonra bu hücreler dokuya yerleştirildi. Araştırmacılar, iki hafta boyunca yeni hücrelerin doğal bir şekilde büyümeleri için kalbe besi karışımları verdiler. Bu iki haftanın sonunda kalp olgunlaşmamış bir kalbin yapısal özelliklerini taşır hale geldi. Araştırmacılar bu kalbe elektrik verdiklerinde ise kalp atmaya başladı.

        Elbette daha önce laboratuvar koşullarında kalp dokusu üretilmişti. Fakat tam bir şekilde çalışan insan kalbi üretimine en çok yaklaşan çalışma bu oldu. Araştırmacılar buna hala hazır olmadıklarını söylüyor. Bir sonraki planları ürettikleri kalbin daha hızlı bir şekilde olgunlaşmasını sağlamak ve vücuda uyumu kusursuz hale getirmek. Araştırmacılar tüm bu çalışmaların sonunda hastalara vücutlarının reddetmeyeceği kişiselleştirilmiş kalpler üretebilmeyi umuyor.

        Kaynak:

        • Popsci
        • Jacques P. Guyette, Jonathan M. Charest, Robert W. Mills, Bernhard J. Jank, Philipp T. Moser, Sarah E. Gilpin, Joshua R. Gershlak, Tatsuya Okamoto, Gabriel Gonzalez, David J. Milan, Glenn R. Gaudette, Harald C. Ott. Bioengineering Human Myocardium on Native Extracellular MatrixNovelty and Significance. Circulation Research, 2016; 118 (1): 56 DOI: 10.1161/CIRCRESAHA.115.306874

        Bal mı, pekmez mi? Hangisi daha sağlıklı?

        “Bal mı, pekmez mi? Hangisi daha sağlıklı, hangisinden ne kadar tüketelim?” soruları ile sık sık karşılaşıyoruz. Hiçbir gıdanın tek başına mucizevi olmadığını söyleyebiliriz.* Tüketilen miktar, tüketilen zaman, kişinin içinde bulunduğu birçok durum bir gıdadan faydalanımını etkiler.

        Pekmez, başlıca üzüm olmak üzere armut, dut, elma, kayısı, keçiboynuzu, pancar, karpuz gibi meyvelerin suyunun ateşte veya gün ışığında konsantresiyle elde edilir. Pekmez elde edilmesine kadar üzüm birçok işlemden geçer. Bu işlemler sırasında çekirdeği de ezilir ve üzüm çekirdekleri de ezildiğinden çekirdeklerde bulunan fitoöstrojen de pekmez tüketimiyle vücuda alınmış olur. Fitoöserojenlerin, menopozda görülen uykusuzluk, ateş basması, sinirlilik gibi durumlara, meme, bağırsak, prostat gibi kanserlere, kardiyovasküler hastalıkların iyileştirilmesine olumlu etkisi olduğu belirtilmişir. (1)

        Bala gelince, bal, arılar tarafından bitkilerin nektarından toplanan maddelerle yapılan, yapışkan, koyu renkte sıvı bir maddedir. Toplanan nektar arıların farenkslerinde değişikliğe uğrar ve bal oluşur.

        Bir besinden söz ederken gıda alerjilerinden de bahsedilmesi gerekiyor. Çocukluk çağı besin alerjilerinin nedenlerinden biri de baldır. Balın alerji ve astıma iyi geleceği düşünülerek çocuklara bal verilmektedir. Balın içinde şifalı birçok madde var, ancak aynı zamanda mide için oldukça ağır, sindirimi zor bir gıdadır. Alerjik astımlı çocuklara kaşık kaşık bal verilmesi doğru bir yaklaşım değildir. Bu şekilde aşırı tüketim ülseri tetiklemektedir. 

        Ülkemizden yapılan bir çalışmada, yumurta (%57,8), inek sütü (%55,9), fındık (%21,9), fıstık (%11,7), ceviz (%7,6), mercimek (%7,0), buğday (%5,7) ve et (%5,7) çocukluk çağında en sık rastlanan gıda alerjenleri olarak bildirilmiştir (2). Bu araştırmada bal alerjisi ile ilgili bir veri bulunmamaktadır, ancak bal alerjisi besin alerjileri arasında en ciddi alerjilerdendir. Ayrıca, çocuklarda çoklu gıda alerjileri de yaygın bir şekilde görülmektedir. Ancak, pekmezin neden olduğu bir alerji tespit edilmemiştir.

        Peki, tüm bunların dışındaki alternatifler nelerdir?

        Cevizli sucuğu yanınızda taşıyıp kan şekerinizi dengelemek için kullanabilirsiniz. Sporcu veganlar da bu şekilde tüketebilir, besleyicilik arttırılabilir. Bazı yörelerde bulgurla beraber yöresel tarhana yapılıyor. Özellikle büyüme çağındaki çocuklar, işçiler, sporcular, gebe ve emzirn anneler için eşsiz bir gıda maddesidir.

        Gelin 100 gr pekmez ile 100 gram balı karşılaştıralım:

        Üzüm çeşidi farklılığıyla beraber pekmezde mineral miktarları da değişkenlik gösterir. Pekmez, kaynatılırken vitaminlerde önemli kayıplar oluşur. Bu nedenle vitamin değerleri konusunda zengindir denilemez. Ancak mineraller açısından beslenmede önemli bir yer tutar. 100 gr pekmezde 205 mg kalsiyum bulunur, bu oran 100 gram balda 6 mg’dır. Kalsiyum vücutta en fazla bulunan mineraldir. Yüzde 99’u kemiklerde ve dişlerde bulunur. Kalsiyum sinir iletiminde, kasların işlerliğinde, enzim aktivitelerinde, kan pıhtılaşmasında etkili önemli bir mineraldir. Eksikliğinde çocukların kemik gelişimde gerilikler, erken kemik erimesi, hipertansiyon riskinin artışı görülebilir. Kalsiyumun yüzde 10-30’u vücuttan geri emilir. Geri kalanı dışkıyla atılır. Aşırı yüksek miktarlarda protein alımı, idrarla kalsiyum atımını arttırır. Diyetin fosfor oranı yüksekse kalsiyumla beraber çözünmez bileşik yapar.

        Demir, dokulara oksijen taşınmasında yani solunumda çok önemlidir. Aşırı derecede alınan posa ile demir emilimi azalır. Ortalama bir yetişkin bireyin günlük kalsiyum ihtiyacının 1000 mg olduğunu düşünürsek 100 gr pekmez ile günlük gereksinimin  yüzde 20’si karşılanabilir. +2 değerlikli demir de 100 gram pekmezde 4.72 mg bulunur. Günlük ortalama demir ihtiyacının 10 mg olduğu kabul edildiğinde 100 gr pekmez ile bu ihtiyacın yaklaşık yarısı karşılanabilir. Bu miktar 100 gram balda 0.42 mg’dır. (3)

        Magnezyumun önemi

        Magnezyum, kemiklerde, yüzde 40 oranında kan ve kas sistemlerinde kullanılır. Kasların güçlenmesi, protein sentezi ve enzim sistemi aktivitesinde, hücrelerin büyümesinde ve yenilenmesinde önemli rol oynar. Magnezyum vücut tarafından kolaylıkla emilen bir madde olup, normal bir beslenme ile günlük magnezyum ihtiyacı rahatlıkla karşılanabilir. Besinlerdeki magnezyum miktarının yaklaşık yüzde 40- 60’ı vücut tarafından kolay emilir.Dünya Sağlık Teşkilatının (WHO) ve Almanya Beslenme Enstitüsünün (DGE) belirlediğine göre, insan vücudunun günde ortalama 280-350 mg magnezyuma ihtiyacı vardır. (4) Ayrıca, magnezyum içeriği yönünden de zengin bir içeriği olan pekmezin 100 gramı günlük magnezyum ihtiyacının (350 mg) yaklaşık dörtte birini karşılar.

        100 gram balda 82 gram karbonhidrat varken pekmezde bu miktar 74 gramdır. Bir yemek kaşığı pekmezde (20 gr) 15 gram karbonhidrat bulunur. Günde iki yemek kaşığı kadar pekmez tüketilebilir. Ancak şeker oranının yüksekliği göz önünde bulundurulmalıdır.

        Tüm bunların yanında görüldüğü üzere bilimsel bilgiler doğrultusunda pekmez besleyicilik bakımından baldan daha üstündür, diyebiliriz. Bu nedenle arıların sömürülmesine gerek kalmıyor. Fiyat karşılaştırması yaptığımızda da bal pekmeze göre daha pahalıdır. Bizler, keyfiyetleri bırakıp daha az kaynak harcayarak ve sömürmeden beslenme gereksinimlerimizi karşılayabiliriz.

        Kaynak: GaiaDergi

        (1) Uçar A, Geleneksel Türk Tadı Pekmez
        (2) Yavuz ST, Sahiner UM, Büyüktiryaki B, Soyer OU, Tuncer A, Sekerel BE, et al. Phenotypes of IgE-mediated food allergy in Turkish children. Allergy Asthma Proc 2011;32:47-55.
        (3) United States Department of Agriculture, National Nutrient Database for Standard Reference
        (4) IZ Görmüş, Ergene N, Genel, Magnezyumun klinik önemi, Tıp Dergisi, 2003;12(2):69-75
        (5) Türkiye’ye Özgü Beslenme Rehberi