KANSER TEDAVİSİNDE BAKTERİLER VE NANO ROBOTLAR

Kana enjekte edilen ilaçların hastalıklı hücrelere adrese teslim ve nokta atışı ulaştığı zamanların eşiğindeyiz. Bizleri gereksiz bıçakaltı işlemlerden ve ilaçların yan etkilerinden koruyacak, bakteri ve nano robotların insanların iyiliği için işbirliği yaptıkları tıbbi yöntemleri inceleyeceğiz.

Askerleri küçültüp mikro boyutlara getirebilecek teknolojinin sırrına sahip bilim adamı Jan Benes, CIA ajanlarının yardımıyla SSCB’den kaçar. Ancak bu esnada profesörü Amerika’ya götüren konvoy KGB ajanları tarafında saldırıya uğrar. Kafasına darbe alan Benes’nin beyninde ne yazık ki bir pıhtı oluşur. Bir grup bilim adamı ve teçhizatlı askerler Benes’nin beynindeki tıkanıklığı açmak için küçültülerek profesörün beynine doğru yola çıkarlar. Bu görevi başarıp tekrar eski boyutlarına dönmek için sadece bir saatleri vardır. Bir bilim kurgu filmi olan Olağanüstü Yolculuk’un (Fantastic Voyage), minik bir geminin insan vücudundaki hastalıklarla savaşmasının kurgulandığı 1966 yapımlı senaryosunu okudunuz.

Bundan neredeyse 40 yıl sonra Kanada’nın Montréal Politeknik Üniversitesi araştırmacıları aynı hedefe ulaşmak için kolları sıvadılar. Bu tarz bir gemi yaratmak için 70li ve 80li yılların klişe bilim kurgu teknolojisi olan küçültücü lazer ışınlarını kullanmadılar. İzledikleri yöntem nanoteknoloji sayesinde ürettikleri mikroskopik (bir saç telinden çok daha ince) aletleri damarlarımız içerisine vererek, doğrudan hastalığın merkezine yönlendirme üzerine kurulu. Bu sıradışı yöntemle ilaçların kanserli dokulara adrese teslim gönderilmesi ve böylece sağlıklı hücrelerin bundan zarar görmemesi mümkün. Ayrıca ameliyatsız, kesiksiz ve kansız bir işlem. Özellikle kanser tedavisi başta olmak üzere, neredeyse tüm tıbbi yöntemleri kökten değiştirebilecek olan bu yaklaşımın 2008’den 2012 yılına kadar gelişimine göz atacağız.

Makaledeki tüm gelişmelerin arkasında yatan beyin Kanada Montréal Politeknik Üniversitesi bilgisayar mühendisliği profesörü Sylvain Martel. Martel’in araştırmalarının temelinde yatan teknik aslında basit bir nakliyat işini andırıyor. Damarlarımızdaki kan içerisinde rahatça dolaşan bir bakteri kirala, ilaçları bakteriye yükle, hastalığın adresini ver ve nakliyat sonlandığında bakteriyle işin bitsin. Ancak ne yazık ki bakteriler kredi kartı kabul etmiyorlar.

Bu yüzden Profesör Martel, oldukça sıradışı bir fikir geliştiriyor. Kanda yüzebilen, canlı bakterileri alarak onlara mikroskopik boncuklar ekliyor. Bu boncuklar yük taşımak için ideal boyutlarda. Bu sayede bakterileri birer kamyonete çeviriyor. Martel’den önce de bu fikir vardı, ancak diğer bilim insanları bu bakterilerin kendi kendilerine yüzme özelliklerinden faydalanmaya çalışıyorlardı. Martel’in sıradışı fikri ise, bu minik kamyonları manyetik rezonans görüntüleme (MRI) yardımıyla kendi kontrolüyle sürüyor olmasıydı. Bunun için Martel doğal halinde manyetik zerreler (tanecikler) barındıran bakteriler kullanmayı düşündü. Doğada bu zerreler bakterilerin derin sularda oksijenden uzaklaşacakları şekilde ilerlemelerine yardımcı oluyorlar. Aynen bir pusulanın iğnesinin doğrultusunu kullanma prensibimiz gibi. İşte bu noktada MRI aleti devreye giriyor. MRI ile yaratılacak yapay manyetik alan sayesinde bu bakterilerin istenilen doğrultuda ilerlemesi sağlanıyor. Bu sebeple Martel bu bakterilerini nanobot olarak nitelendiriyor.

Bahsi geçen bakteriler flagella adındaki kuyruklara sahip ve hızlı bir şekilde kan içerisinde yüzebiliyorlar. Her bir bakteri iki mikron çapında olduğundan insan vücudundaki en küçük damara bile rahatça sığabiliyor. 2008 yılında 150 nanometre büyüklüğünde olan bu römork boncuklarıyla ilk olarak antikor hücreleri taşımak üzere tasarlandı. Doğadan esinlenmekten de öte, doğayı kullanan bu yöntemde temel amaçlardan biri de boncuk hacminin büyütülmesi. Bu boncukların boyutlarının büyümesi daha çok madde taşınabilmesi anlamına geliyor. Yani kamyondan, tıra geçiş yapmak gibi. Sonuç: Deneylerde saniyede 10 santimetre ilerleyen bakterilerle, bir domuzun şahdamarında 1.5 milimetrelik bir boncuğu taşıtmayı başardı [1].

Bu bakterilerin bir dezavantajı, geniş damarlarda kendi başlarına yüzemiyor oluşları. Debiye karşı koyabilecek kadar kuvvetli değiller. Bu yüzden araştırmacılar bakterileri de içinde taşıyacak büyüklükte manyetik olarak kontrol edilebilen bir aracı hastalıklı bölgeye kadar taşımayı önerdiler. Bir çeşit polimerden yapılan bu araç bakterileri salıverdikten sonra kanda çözünüyor. İçerdiği nano taneciklerle kontrol edilebilen bu araç saniyede yaklaşık 200 mikron hızla ilerleyebiliyor ve saniyede 30 defa yönü değiştirilebiliyor [2].

Bu araştırmaya gelen eleştiriler kanda çözünen manyetik partiküllerin nasıl kandan uzaklaştırılacakları ve bakterilerin hedefe ulaşmadan vücudun bağışıklık sistemi tarafından yok edilip edilmeyeceği üzerine. Ancak Mantel deneylerde çıkan sorunçların bu tarz bir durumu yansıtmadığı ve bakterilerin bağışıklık sistemi tarafından zaten henüz tanınmadığı için nanobotların rahatlıkla hedefe ulaşacak kadar vakitleri olduğu yönünde görüş bildiriyor.

Bakteriler illa gerekli mi?

Peki ama bu nanobotlar neden bakterilere ihtiyaç duyuyor? Neden bilim insanları kendi pervanelerine sahip robotlarla antikorları veya ilaçları hasta bölgelere taşıyacak bir düzenek tasarlamıyorlar? Aslında bu mümkün. Bu tarz robotlar zaten tasarlanmış durumda. Ancak sorun bu robotlara gerekli olan gücü sağlayacak bir düzeneğin (örn:pil) henüz keşfedilmemiş olması. Ayrıca, büyük çaplı sistemlerde (örn: denizaltı, gemi) etkin olan tahrik sistemleri ve yüzme hareketlerinin mikro çaplı sistemlerde çok daha karmaşık olması. Bu sebeple robotları kontrol etmek oldukça güçleşiyor. İşte bu yüzden işinin ehli olan ve milyonlarca yıldır en iyi bildiği işi yapan bakteriler kullanılıyor. Seçilen bakteri, MC-1 adı verilen, dönen kırbaçımsı kuyruğu sayesinde çoğu türden 10 kat daha hızlı yüzebilen, ve saniyede 200 mikrometre hızlara çıkabilen bir bakteri.

Aynı grubun 2009 yılında sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerde 50 mikrolitrelik bakteri içeren bir çözeltiyi enjekte ettiklerini ve ne bakterilerin hayvanlara zarar verdiğini, ne de bakterilerin genel olarak zarar gördüğü gözlenmiş. Zehirlenmeye sebebiyet vermeden yaklaşık 40 dakika sonra kan içerisinde öldükleri ve daha sonra da bağışıklık sistemi tarafından temizlendiği belirtilmiş [3].

Bakterileri robota dönüştürmek

2010 yılında aynı araştırma ekibi bu sefer akıllara zarar bir demonstrasyona imza atıyorlar. Bakterileri mikro-manipülasyon işleri için kullanıp mikro-robotları sürmelerini sağlıyorlar.  Bu deneyin sonunda bize göstermek istedikleri şey, bu bakterilerin sadece basit nakliyat işleri için kullanmak zorunda olmadıkları. Eğer doğru şekilde kontrol edilebilirlerse, ilaç taşımanın yanında patojenleri algılamakta, farmakolojik ve genetik testleri bulundukları yerde ifşa edebilecek mikro laboratuvarlar inşa etmekte bakterileri kullanmanın mümkün olabileceğini kanıtlamak istiyorlar. Bunun için de bakterilere Mısır’daki Djoser piramidini örnek alan bir mikro-piramit inşa ettiriyorlar. 5000 bakterisinin bir sürü halinde çalıştıkları ve sadece minik epoksi tuğlalar kullarak 15 dakikada bir piramit oluşturdukları videoyu aşağıda seyredebilirsiniz [4]:

Her bir bakteri 4 pikoNewtonluk kuvvet uygulayabilecek kuyruk organellerine sahip. Tek başına küçük olmasına karşın 5000 tanesini birlikte çalıştırdığınız zaman bir piramit yaptırabiliyorsunuz.

Hayvanlar üzerindeki ilk klinik deneyler

2011 yılının başında Mantel ve ekibi, hazırladıkları tüm sistemi gerçek anlamda ilk kez bir canlıda denediler, tek bir farkla bu kez bakterileri es geçtiler. MRI kullanarak yönlendirdikleri bir mikro taşıyıcı sistemi karaciğerinde tümör olan bir tavşana doxorubicin adlı bir kemoterapi ilacı taşımak için kullandılar. Bu taşıyıcı sistem iddia edildiği gibi vücut içerisinde yok olacak cinste bir polimerden üretilmişti. Polimerin tasarımı, farklı hızlarda çözünecek şekilde yapılmıştı, böylece yeterli dozda ilaç iletimi sağlanıyordu. Her bir taşıyıcının yüzde otuzu manyetik nano taneciklerken kalan yüzde yetmişi ilaçtı. Mantel sadece kemoterapi değil, radyoterapi ilaçları olan radyoaktif maddelerin de iletiminin mümkün olduğunu belirtti [5].

Bazı kan damarları “Y” şeklinde çatallandıklarından geleneksel ilaç iletim sistemlerinin yaklaşık yüzde 50 ihtimalle tümörlü dokunun olduğu yöne, yüzde 50 ihtimalle de karaciğerin alakasız bir bölgesine gidip yan etkiye sebebiyet veriyorlar. İşte Mantel’in bu sistemi manyetik kontrolü sayesinde hiçbir çatallanmadan etkilenmeyecek bir özelliğe sahip olduğu için fark yaratıyor. Ayrıca hiçbir kan damarına zarar vermiyor. Geleneksel kemoterapide kateter (sonda) ile yapılan bir ilaç sevkiyatı, kateterin tümöre çok yaklaşıncaya kadar karaciğerin dibine kadar sokulması ve bu sırada da tabii ki bir çok damara zarar verilmesi anlamına geliyor. Bu sebeple de hastalar günlerce, hatta haftalarca damarlarının iyileşmesini bekliyorlar ki, yeni bir doz daha alabilsinler. Ancak manyetik mikrotaşıyıcı robotlar kullanıldığında, sondanın damarlara bu kadar yakınlaşmasına gerek kalmıyor. Zarar görmeyen damarlar sayesinde de hasta arka arkaya günler içerisinde birçok dozu az az ancak hızlı bir şekilde alabiliyor. Bu şekilde de kimyasal zehirlenmelerin önüne geçiliyor.

Ekip, 2011 yılının sonunda tekrar bakterili nanobot sisteminin testlerine yöneldi. Ancak Mantel’in görüşüne göre bu metodlar her ne kadar hayvanlar üzerinde etkili olsa da pratik hayatımızdaki uygulamalarından 4-7 yıl uzaktayız.

Not: Konuyla ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere Sylvian Mantel’in İngilizce altyazılı Fransızca bir TEDx sunumunu seyretmelerini öneriyorum.

Kaynaklar: AçıkBilim

[1] Sylvain Martel, Jean-Baptiste Mathieu, Ouajdi Felfoul, Arnaud Chanu, Eric Aboussouan, Samer Tamaz1, Pierre Pouponneau, L’Hocine Yahia, Gilles Beaudoin, Gilles Soulez and Martin Mankiewicz Automatic navigation of an untethered device in the artery of a living animal using a conventional clinical magnetic resonance imaging system Appl. Phys. Lett. 90, 114105 (2007); http://dx.doi.org/10.1063/1.2713229

[2] http://www.technologyreview.com/computing/21619/?a=f

[3] http://www.newscientist.com/article/dn17071-bacteria-take-fantastic-voyage-through-bloodstream.html

[4] Sylvain Martel, Mahmood Mohammadi: A robotic micro-assembly process inspired by the construction of the ancient pyramids and relying on several thousand flagellated bacteria acting as micro-workers. Intelligent Robots and Systems, pp 426-427,  2009.

[5] http://www.healthimaginghub.com/feature-articles/digital-radiography/2945

[6] Sylvain Martel Flagellated Magnetotactic Bacteria as Controlled MRI-trackable Propulsion and Steering Systems for Medical Nanorobots Operating in the Human Microvasculature doi: 10.1177/0278364908100924 The International Journal of Robotics Research April 2009 vol. 28 no. 4 571-582

Hücreleri Akustik Olarak Ayırabilen Bir Sistem Geliştirdi

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) araştırmacılar, hücreleri ayırmak için mikroakışkan kanalları ve akustik özellikleri kullanan bir cihaz geliştirdiler. Hücre boyutu, şekli veya elektriksel özelliklerine dayanan geleneksel yöntemlerin aksine, bu yeni yaklaşım hücrelerin ses dalgaları ile etkileşiminden yararlanarak yoğunluk ve sıkıştırılabilirlik temelinde ayrılmalarını sağlıyor.

Bu yöntem çeşitli avantajlar sunmaktadır:

  • Hücre şeklinden bağımsızlık**: Akustik özellikler hücrenin şeklinden ziyade iç içeriğine bağlı olduğundan, benzer boyutta ancak farklı bileşimlere sahip hücreler ayırt edilebilir.
  • Kimyasal etiketlere gerek yoktur**: Geleneksel hücre ayırma teknikleri genellikle hücreleri değiştiren kimyasal işaretleyiciler gerektirir. Yeni yöntem bunu önleyerek hücrelerin doğal halini koruyor.

MIT ekibi, düşük frekanslarda çalışan bir titreşimli mikroakışkan kanal geliştirdi. Hücreler kanal boyunca hareket ettikçe akustik kuvvetlerle etkileşime girerek sıvı yoğunluğunun akustik özellikleriyle eşleştiği alanlara doğru göç etmelerine neden oluyor. İyodiksanol bileşiği kullanılarak kanal içinde bir yoğunluk gradyanı yaratıldığında, hücreler doğal olarak yoğunluklarına ve sıkıştırılabilirliklerine karşılık gelen konumlara doğru hareket eder. Kanaldaki sıvı, merkezde daha yüksek yoğunlukta ve duvarlara doğru azalan yoğunlukta bir “tümsek” oluşturur. Titreşimler bu tümseğin çökmesini önleyerek yoğunluk gradyanını sabit tutar ve hücrelerin hassas bir şekilde ayrılmasını sağlar.

Bu cihaz, monositler, lenfositler ve nötrofiller gibi farklı beyaz kan hücresi türlerini, bu hücrelerin bazılarının boyutları birbirine çok yakın olsa bile, başarılı bir şekilde ayırt eder. Ayrıca, bir hastanın kanındaki tümör hücreleri arasında ayrım yapma potansiyeli de göstermektedir; bu da kanser ilerlemesini izlemek için yararlı olabilir.

Cihaz, şu anda laboratuvar bazlı işlem gerektiren tam kan sayımı (CBC) gibi hızlı ve uygun maliyetli hücre analizi için bir el aleti olarak geliştirilebilir. Nature Communications’da** 16 Mayıs’ta yayınlanan çalışma, bu teknolojinin sadece kan analizi için değil, aynı zamanda kanser ve diğer tıbbi uygulamaların takibi için de potansiyelini ortaya koyuyor.

İleri Okuma
  1. Ding, X., Li, P., Lin, S. C. S., Stratton, Z. S., Nama, N., Guo, F., & Huang, T. J. (2013). “Surface acoustic wave microfluidics.Lab on a Chip, 13(18), 3626-3649. doi:10.1039/C3LC50361E.
  2. Burak Dura, Stephanie K. Dougan, Marta Barisa, Melanie M. Hoehl, Catherine T. Lo, Hidde L. Ploegh & Joel Voldman Profiling lymphocyte interactions at the single-cell level by microfluidic cell pairing Nature Communications 6, Article number: 5940 doi:10.1038/ncomms6940 Received 18 September 2014 Accepted 24 November 2014 Published 13 January 2015
  3. Nawaz, A. A., Zhang, X., Khademhosseini, A., & Voldman, J. (2023). “Acoustic separation of cells based on density and compressibility.” Nature Communications, 14, Article 1276. doi:10.1038/s41467-023-01476-w.
  4. Augustsson, P., & Laurell, T. (2012). “Acoustophoresis: Using ultrasound to handle cells and particles.” Annual Review of Analytical Chemistry, 5, 491-521. doi:10.1146/annurev-anchem-062011-143026.
  5. Collins, D. J., Neild, A., & Ai, Y. (2015). “The potential of acoustic microfluidics for particle and cell manipulation in diagnostic applications.” Lab on a Chip, 15(12), 2327-2340. doi:10.1039/C5LC00263C.

Tıp öğrencileri tercihlerini değiştirdi

Türkiye’de tıp fakültelerinin sayısı 2003-2013 arasında 46’dan 73’e yükseldi. Bununla beraber eskiden kadın doğum, genel cerrahi gibi popüler olan dallar yerini fizik tedavi, dermatoloji, kulak burun boğaz gibi dallara bıraktı.

Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nden alınan 2015 Aktif Çalışan Personel verilerine göre Türkiye’de aktif olarak çalışan sağlık personeli toplamı 648.237. Bu rakam 2002’de toplam 378.551’di. Sağlık personeli kapsamına hekim, diş hekimi, eczacı, hemşire, ebe, sağlık memuru, diğer sağlık hizmetleri çalışanları ile genel idari ve diğer hizmet sınıfları çalışanları giriyor.

Pratisyen hekime ihtiyaç var
2015 verilerine göre aktif çalışan hekim sayısı 134.290. Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine göre, 2013 itibariyle 100.000 kişiye düşen toplam hekim sayısı son 10 yılda 33 kişi artarak 171’e ulaştı. AB ortalaması ise 346 hekim.

Hekimlerin 36.395’i pratisyen hekim olarak çalışıyor. Uzman hekimlerin sayısı ise 77.014. İstanbul Tabib Odası Başkanı Prof. Dr. Selçuk Erez, bu rakamların tam tersi olması gerektiğini savunuyor. Çünkü Türkiye’de pratisyen hekime daha çok ihtiyaç var. Bununla beraber Erez, hangi alanlarda açık olduğunun istatistik rakamlarla belirlenebileceğini ve mutlaka buna göre bir planlama yapılması gerektiğini söylüyor.

Tıp fakülteleri 10 yılda 1.5 kat arttı
Şubat 2014 Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) verilerine göre Türkiye’de sağlık alanında insangücü yetiştiren kurumların sayısı 1.069. Bunların arasında tıp fakülteleri, eğitim ve araştırma hastaneleri, diş hekimliği fakülteleri, sağlık bilimleri fakülteleri gibi kurumlar bulunuyor.

2012-2013 eğitim döneminde, bu kurumlarda okuyan öğrenci sayısı 180.014 idi. Tıp Fakültelerinin sayısı ise 2003-2013 arasında 1.5 katına çıkarak 73’e ulaştı. Tıpta uzmanlık eğitimi için ayrılan kontenjan sayısı 2003’te 4.453 iken 2013’te 5.677. Bu kontenjan sayısının son 10 yılda en yüksek olduğu yıl 6.621 ile 2009 yılıydı.

Aile hekimi ve hemşire açığı var
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Dilek Özcengiz, en çok aile hekimi alanında açık olduğunu söylüyor. Özcengiz’e göre, tıp dışında özellikle hemşire ihtiyacı çok yüksek.
Ayrıca, acil tıp teknisyenine, radyoloji teknisyenine de ihtiyaç var. Hatta kalifiye yoğun bakım hemşiresi eksik olduğundan çalıştırılamayan pek çok yoğun bakım yatağı bulunuyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kürşat Bozkurt, eskiden çok revaçta olan kadın doğum, kardiyoloji, göz gibi dallara bugün talebin azaldığını dolayısıyla uzmanlık sınavı puanlarının da düştüğünü söylüyor.

Tıpta tercihleri değiştiren nedenlerden biri sağlıkta dönüşüm projesi kapsamında doktorların artık sabit ücret almaması. Buna göre doktorlar, bir planlama sistemi ile teorik olarak yaptıkları iş kadar para kazanıyorlar. Bu sistemde en üst düzey geliri dermatoloji, patoloji, nöroloji ve fizik tedavi alıyor. Cerrahi gibi dallar ise çok daha düşük kazanıyor. Bu durum yeni mezun hekimleri uzmanlık için çalışma şartları nispeten kolay ve geliri daha yüksek dallara itiyor. Bunlar başta fizik tedavi, dermatoloji, göz, nöroloji, kulak burun boğaz gibi branşlar. Genel cerrahi, kadın doğum, kalp damar cerrahisi ise artık eskisi kadar popüler değil.

Hangi bölümlerde ihtiyaç olacak?
9 Eylül Tıp Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Tülay Canda, gelecekte ihtiyaç duyulacak meslek gruplarını doku ve organ transplantasyonu, organ koruyucu cerrahi, laporoskopik cerrahi, robotik cerrahi, moleküler genetik ve bireye özgü tedavi gibi alanları olarak sıralıyor.

Prof. Dr. Bozkurt ise cerrahi alanda hekime ihtiyaç duyulduğundan cerrahi asistan diye bir yeni kadro oluşturulması için YÖK ve Sağlık Bakanlığı ile görüşme halinde olduklarını belirtiyor. Burada amaç uzmanlık öğrencisi hekimlerin yapacağı bir grup işi iyi eğitilmiş bir grup yardımcı sağlık personeli ile paylaşmak.

Motive olmak önemli
Prof. Dr. Selçuk Erez, Tıp’ta okumak ve sağlık sektöründe kariyer yapmak isteyenlerin öncelikle bu konuda motive olmaları gerektiğini söylüyor. Bu motivasyonun kaynağı para da olabilir, örnek aldığı ve herkesin çok sevdiği bir doktor akraba da olabilir. Erez, motivasyon için verdiği bir örnekte, kendi sınıflarında iğne yaparken bayılan ve ‘Bundan doktor olmaz’ denilen bir kişinin bugün ABD’de önemli bir beyin cerrahı olduğu anlatıyor.

Kaynak: Hürriyet

Orta Çağ’a Ait En İyi 10 Tıbbi Gelişme!

Orta Çağ tıbbı genellikle hekimlerin cahil olduğu ve sağlık hizmetinin batıl inançlarla ve hurafelerle yapıldığı zamanlar şeklinde tasvir edilmiştir. Ancak, daha yakından bakıldığında Orta Çağ boyunca tıbbi bilgi ve hizmet konusunda birçok gelişmenin olduğu ortaya çıkmaktadır. İşte en iyi 10 tıbbi gelişme:
1. Hastaneler
4. yy.a kadar hastane kavramı -hastaların özel ekipmanlara erişimi olan doktorlar tarafından tedavi edildiği yer- Roma İmparatorluğu’nun bazı bölgelerinde görülüyordu. Hastanelerin kökeni yoksullara ve yolculara konaklama ve bakım sağlayan Hristiyan din kurumlarıydı. Hastaneler Bizans ve Batı Avrupa’da genellikle manastırlar tarafından işletiliyordu ve Orta Çağ boyunca giderek daha büyük ve birkaç binadan oluşan yapılar haline geldi. Arap dünyasındaki hastaneler ise 8. yy.da ve daha seküler kurumlar olarak ortaya çıktılar; büyük şehirlerdekiler onlarca doktor istihdam edebiliyor, farklı hastalıklar için farklı koğuşlar ve hatta salonlarında çalan müzisyenler gibi güzel olanaklar sağlıyorlardı.
2. Eczaneler
İlk eczane 754 yılında Bağdat’ta kuruldu. Orta Çağlı Arap bir hekimin söylediği gibi bu eczaneler ”basit tıbbi malzemelerin çeşitli türlerini, tip ve şekillerini bilme sanatının yerleridir. Eczacı, hekim tarafından düzenlenen reçeteye göre bu malzemelerden bileşik ilaçlar hazırlar.” Eczaneler halk tarafından çok rağbet gördüler ve kısa süre içinde Arap dünyasında birçok ilaç deposu açıldı. 12. yy.a gelmeden Avrupa’da da eczanelere rastlanabiliyordu. Eczanelerin varlığı ilaçların nasıl yapıldığı ile ilgili bilgi gelişimini büyük ölçüde desteklemiştir.
3. Gözlükler
Doğru görmeye yardımcı olan gözlüklerin kimin tarafından icat edildiği konusunda emin değiliz, ancak 13. yy. sonlarına doğru İtalya’da iyi bilinen bir ürün olduğu görülüyor. Giordano da Pisa isimli Dominikli keşiş 1305 yılında verdiği bir vaazında şunları söylemiştir: ” İyi görmeye yarayan gözlük yapma sanatı bulunalı henüz 20 yıl olmadı… Ve kısa bir süre önce, eskiden hiç var olmamış bu yeni sanat keşfedildi… Bunu keşfeden ve uygulayan ilk kişiyi gördüm ve onunla konuştum.” Gözlük takan bir kişinin ilk kez resmedilişi 1352 yılında, Tommaso da Modena tarafından bir kilisedeki fresk parçasına yapılmış Kardinal ”Hugh of Provence” resmi ile olmuştur. Freskte kardinalin masasında yazı yazarken gözlüklerini kullanmakta olduğu görülüyor.
4. Anatomi ve Diseksiyon
Birçok tarihçi Orta Çağ boyunca anatominin yerinde saydığına inanmıştır. Ancak Orta Çağ hekimlerinin insan vücudu üzerinde deneyler ve araştırmalar yaptığına dair çok önemli deliller mevcuttur. 1315 yılında İtalyan hekim Mondino de Luzzi öğrencileri ve seyirciler için halka açık bir diseksiyon -bir dokunun kesi ile açılması ve sergilenmesi- bile gerçekleştirmişti. Akabindeki yıl ilk modern diseksiyon kılavuzu örneği ve ilk gerçek anatomik metin olarak kabul edilen “Anathomia corporis humani” adlı eserini yazdı.
5. Üniversitelerde Tıp Eğitimi
Avrupa’da üniversitelerin yükselişi tıp uygulamalarında yavaş yavaş da olsa önemli değişiklikler meydana getirecekti. Çoğu Orta Çağ üniversitesi, hekimlerin eğitim aldığı ve tıbbi bilginin paylaşıldığı merkezler haline gelecekti. Thomas Benedek “The Shift of Medical Education into the Universities (Tıbbi Eğitimin Üniversitelere Geçişi)” adlı makalesinde şöyle açıklıyor: “Zamanının çok ilerisinde olan II. Frederick, 1231 yılında, tıbbi eğitim standartları ve lisansıyla ilgili bir dizi yasa yayınladı. Bu yasaların tıp eğitimi ve uygulamaları üzerinde kısa zamanda bir etkisi olmasa da tıp öncesi eğitimin öneminin yasalaştırılması, doktorluğun bir meslek haline gelmesinde adeta bir mihenk taşı olmasını ve gelişmeye açık bir eğitim metodu oluşturup bunun kalıcı hale gelmesini sağladı.”
6. Oftalmoloji ve Optik
Antik düşünürler insanların cisimleri gözlerden yayılan görünmez ışık hüzmeleri sayesinde görebildiğine inanıyordu. 11. Yy. bilim insanı İbn-i Heysem, optik ve göz anatomisi araştırmaları sayesinde görme olayına yeni açıklamalar getirdi. Kitab-ül Menazır (Görüntüler Kitabı) isimli eseri yüzlerce yıl boyunca bu alandaki en önemli araştırmalardan birisi olarak kabul edildi. Ayrıca Orta Çağ Arap hekimleri kataraktı gözden çıkarmak için kullanılan ilk şırınganın icadının da dahil olduğu oftalmoloji alanındaki ilerlemeleriyle de tanınıyorlardı.
7. Yaraların temizlenmesi
Antik tıp yazarları yaranın iyileşmesine yardım edeceğini düşünerek bir miktar iltihabın yaranın içinde bırakılması gerektiğine inanıyorlardı. Bu düşünce, iyileşmenin hızlandırılması için cerrah Theodoric Borgognoni’nin yaraların temizlenmesi ve dikiş atılmasını öneren antiseptik metodunun ortaya çıktığı 13. yy.a kadar genel görüş olarak kalmıştı. Borgognoni dezenfekte şekli olarak şarap ile önceden ıslatılmış bandajlar bile kullanıyordu. İtalyan cerrah ayrıca ameliyatta anestezi kullanımının öncülerinden birisi olarak biliniyor. Borgognoni afyon, adamkökü, baldıran otu ve başka maddelerle ıslatılmış süngeri burunlarının altına tutarak hastalarını bayıltıyordu.
8. Sezaryen Ameliyatı
Sezaryen ameliyatlarının uygulandığı Orta Çağ boyunca, bu uygulamanın nedeni annenin ya ölmüş olması ya da yaşama şansının bulunmamasıydı -bazı vakalarda bebek de ölüydü. Fakat 1500’lü yıllarda hem annenin hem de bebeğin hayatta kaldığı ilk sezaryen ameliyatı yazılı kayıtlara geçti. İsviçreli bir çiftçi olan Jacob Nufer operasyonu eşine uyguladı. Eşi birkaç gündür doğum sancısı çekmekteydi ve kendisine 13 ebenin eşlik etmesine rağmen doğum gerçekleşemiyordu. Operasyon başarılı geçmişti, sonrasında anne 2 tanesi ikiz olmak üzere 5 çocuk daha doğurdu. Bebek 77 yaşına kadar yaşadı.
9. Karantina
Karantina kavramı -hastalığın yayılmasını engellemek için bir grup insanı diğerlerinden ayırma- Kara Ölüm sonrasında başladı. 1337 yılında günümüzde Dubrovnik olarak bilinen Ragusa şehri vebaya karşı bir savaş ilan etti ve şehre gelen tüm gemileri 30 gün limanda bekletti, böylece yetkililer kimseye hastalığın bulaşmadığından emin olabiliyordu. Bu süre kara yolcuları için 40 güne kadar çıkmaktaydı (quaranta, İtalyancada 40 demektir). Önlemlerin başarısı Orta Çağ sonlarına doğru karantinanın İtalya’nın diğer bölgelerinde ve Avrupa’da da uygulanmasına yol açtı.
10. Diş Amalgamları
 
Orta Çağ dönemindeki Çin’in tıbba en önemli katkılarından birisi, dişçilikte kullanılmak üzere amalgamın icadıydı. 659 yılından bir metin, ilk kez diş dolgusu için gümüş ve kalaydan yapılmış bir maddenin kullanımını ayrıntılı olarak anlatmaktadır. İşlemin Avrupa’da kullanılması ancak 16. yy.da gerçekleşmiştir.
Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Görsel: Gözün Anatomisi, 1200’lü yıllardan.
Kaynak: Medievalists

Etiyoloji

Etiyoloji terimi, Yunanca neden veya sebep anlamına gelen αἰτία (aitia) kelimesinden türemiştir.

Etiyoloji (etiyoloji olarak da yazılır), nedensellik veya köken çalışmasını ifade eder. Bu terim öncelikle tıp, felsefe ve teolojide kullanılır ve çok çeşitli bağlamlarda uygulanabilir. (bkz: etiloj-i)

Tıp:

Tıp alanında etiyoloji, bir hastalığın veya durumun nedenini veya kökenini ifade eder. Örneğin, tüberkülozun etiyolojisi Mycobacterium tuberculosis bakterisidir. Tıp uzmanları hastalıkları genetik, bulaşıcı veya kimyasal hastalıklar gibi etiyolojiye dayalı olarak sınıflandırabilir.

Felsefe:

Felsefe alanında etiyoloji, şeylerin neden meydana geldiğinin, hatta şeylerin hareket etme biçiminin arkasındaki nedenlerin veya sebeplerin incelenmesiyle ilgilidir.

Teoloji:

Teolojide etiyoloji, yaratılışın veya kökenin felsefi olarak incelenmesi anlamına gelir.

Etiyolojiyi anlamak çeşitli disiplinlerde, özellikle de teşhis, tedavi planları ve önleyici tedbirlere rehberlik edebildiği tıpta çok önemli olabilir. Ayrıca felsefi ve teolojik bağlamlarda varoluş ve evren hakkındaki genel anlayışımıza da katkıda bulunabilir.

Tarih

Etiyoloji çalışması, özellikle tıp ve biyolojide olguların kökenlerinin ve nedenlerinin araştırılmasıdır. Etiyoloji iki ana dala ayrılabilir: yakın ve nihai. Yakın etiyoloji, patojenler, toksinler, yaralanmalar veya genetik mutasyonlar gibi bir hastalığın veya durumun acil ve doğrudan nedenlerine odaklanır. Nihai etiyoloji ise doğal seçilim, genetik sürüklenme, göç veya birlikte evrim gibi bir hastalığın veya durumun ortaya çıkışını ve dağılımını etkileyen evrimsel ve tarihsel faktörleri inceler. Etiyoloji, filozofların ve hekimlerin hastalıkların ve bozuklukların doğasını ve nedenlerini açıklamaya çalıştıkları antik çağlara kadar uzanan uzun ve zengin bir geçmişe sahiptir. En eski etiyoloji teorilerinden bazıları, tanrıların gazabı, yıldızların etkisi veya mizaç dengesizliği gibi doğaüstü veya dini inançlara dayanıyordu. Daha sonra, deneysel yöntemlerin ve bilimsel araştırmanın gelişmesiyle etiyoloji daha rasyonel ve kanıta dayalı hale gelmiş, mikrop teorisi, hücresel patoloji, genetik, epidemiyoloji ve ekoloji gibi kavramları da içermiştir. Etiyoloji, hastalıkların ve bozuklukların mekanizmalarını ve modellerini anlamanın yanı sıra etkili önleme ve tedavi stratejileri geliştirmeye yardımcı olduğu için günümüzde hala aktif ve önemli bir araştırma alanıdır.

Kaynak:

  1. Kumar V, Abbas AK, Aster JC. Robbins and Cotran Pathologic Basis of Disease, Professional Edition E-Book. Elsevier Health Sciences; 2014.
  2. Audi R. The Cambridge Dictionary of Philosophy. Cambridge University Press; 1995.
  3. Cross FL. The Oxford dictionary of the Christian Church. Oxford University Press; 2005.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Oksomemazin

Oksomemazin, alerji semptomlarının ve soğuk algınlığı ile ilgili durumların tedavisinde uzun bir kullanım geçmişine sahip, fenotiyazin ailesine ait eski, birinci nesil bir antihistaminiktir.

  • Oksomemazin** ilk olarak 1966 yılında ruhsatlandırılmış ve öncelikle Toplexil® Syrup markası altında pazarlanmıştır.
  • Alerji semptomları ve soğuk algınlığı ile ilgili bazı rahatsızlıklar için yaygın olarak kullanılan bir ilaçtı, ancak onlarca yıllık kullanımdan sonra 2023’te dağıtımı durduruldu.
İsim Türetme:
  • Oxo**: Bu ön ek “oksijen içeren” anlamına gelir ve muhtemelen bileşiğin moleküler yapısındaki oksijen varlığına atıfta bulunur.
  • Memazin: “Memory” bileşeni yapısına veya farmakolojik sınıfına bir referans olabilirken, ‘azine’ azot içeren bileşikler için yaygın bir son ektir ve moleküler yapısında azot içeren phenothiazine kökenini yansıtır.
Farmakodinamik:

Oxomemazine, histamin H1 reseptörlerini bloke ederek çalışır. Alerjik reaksiyonlar sırasında salınan histamin, kaşıntı, hapşırma ve burun akıntısı gibi semptomlar üretmek için bu reseptörlere bağlanır. Oksomemazin, histaminin reseptörlerine bağlanmasını önleyerek bu semptomları azaltır.

Bir fenotiyazin türevi olarak, antikolinerjik ve sedatif özellikler de dahil olmak üzere bu sınıftaki diğer ilaçlarla aynı özellikleri paylaşır:

  • Antihistaminik etkiler**: Histaminin H1 reseptörlerindeki etkisini inhibe ederek alerji semptomlarından kurtulmayı sağlar.
  • Antikolinerjik etkiler**: Muskarinik reseptörlerdeki asetilkolini bloke eder, bu da salgıları (örneğin burun akıntısı) azaltabilir, ancak ağız kuruluğu veya idrar retansiyonu gibi yan etkilere de yol açabilir.
  • Sakinleştirici etkiler**: Merkezi sinir sistemi depresan özelliklerine sahiptir, bu da onu uykusuzluk ve hareket hastalığının tedavisinde yararlı kılar, ancak aynı zamanda yaygın yan etkilerden biri olan uyuşukluğa da katkıda bulunur.
Etki Mekanizması:

Oksomemazin öncelikle periferik dokulardaki ve merkezi sinir sistemindeki (MSS) histamin H1 reseptörleri üzerinde etkilidir. Ek olarak, antikolinerjik etkisi salgıları kurutma ve bulantıyı azaltma yeteneğine katkıda bulunur (antiemetik etki). İlacın yatıştırıcı özellikleri, kan-beyin bariyerini geçme ve MSS’ye etki etme yeteneğinden kaynaklanır.

Kullanım Alanları:
  • Alerjik reaksiyonlar: Esas olarak *alerjik rinit* semptomlarını hafifletmek için kullanılır (örn. kaşıntı, hapşırma, burun akıntısı, gözlerde sulanma).
  • Soğuk algınlığı ve grip: Antikolinerjik etkileri nedeniyle *burun tıkanıklığını* ve burun akıntısını hafifletmeye yardımcı olur.
  • Sakinleştirici: Yatıştırıcı özellikleri, uyuşukluğa neden olduğu ve uykuyu iyileştirdiği için kısa süreli *uykusuzluk* tedavisinde yararlı olmasını sağlar.
  • Antiemetik: Oxomemazine, bulantı önleyici özellikleri nedeniyle *hareket hastalığı* için kullanılmıştır.
Yan Etkiler:

Bir ilk nesil antihistaminik olarak, oksomemazin yatıştırıcı etkileri ve antikolinerjik yan etki potansiyeli ile bilinir:

  • Yaygın yan etkiler**:
  • Uyuşukluk** ve sedasyon: Bu, oksomemazinin ayırt edici yan etkilerinden biridir ve araba kullanmak gibi uyanıklık gerektiren faaliyetler sırasında kullanımını sınırlar.
  • Ağız kuruluğu**, *kabızlık* ve idrar retansiyonu: Bunlar ilacın tipik antikolinerjik etkisidir.
  • Bulanık görme**: Göz odağını etkileyebilen parasempatik sinir sistemi üzerindeki etkilerinin bir sonucu.
  • Ciddi yan etkiler** (nadir):
  • Konfüzyon**: Bu durum özellikle yaşlı yetişkinlerde, özellikle de bilişsel bozukluğa karşı zaten savunmasız olanlarda ortaya çıkabilir.
  • Solunum depresyonu**: Küçük çocuklarda (2 yaş altı) bir risktir, bu nedenle bu popülasyonda kontrendikedir.
Önlemler:
  • Yaşla ilgili önlemler:
  • 2 yaşın altındaki çocuklar şiddetli solunum depresyonu riski nedeniyle oksomemazin kullanmamalıdır. Sedatif ve antikolinerjik etkilerine karşı daha hassas olan yaşlı hastalarda da dikkatli kullanılmalıdır.
  • Spesifik sağlık durumları**:
  • Glokom**: Oksomemazin, antikolinerjik özellikleri nedeniyle kapalı açılı glokom semptomlarını şiddetlendirebilir.
  • Peptik ülser hastalığı**: İlaç mide hareketliliğini yavaşlatarak semptomları kötüleştirebilir.
  • İdrar retansiyonu**: Prostat hiperplazisi veya diğer idrar yolu sorunları olan bireylerde, oksomemazin idrara çıkma zorluğunu artırabilir.
  • Miyokard enfarktüsü sonrası (kalp krizi)**: Kalp atış hızını artırabileceğinden ve kardiyovasküler sisteme stres ekleyebileceğinden, yakın zamanda kalp krizi geçiren hastalarda oksomemazinden kaçınılmalıdır.
İlaç Etkileşimleri:

Oksomemazin, sedatif ve antikolinerjik etkileri nedeniyle bir dizi ilaçla etkileşime girebilir:

  • NS depresanları: Oksomemazin alkol, benzodiazepinler, barbitüratlar ve opioidlerin sedatif etkilerini artırarak derin sedasyon, solunum depresyonu ve koordinasyon bozukluğu riskini artırır.
  • Antikolinerjikler**: Diğer *antikolinerjik ilaçların* (örn. atropin, antispazmodikler) etkilerini artırarak ağız kuruluğu, idrar retansiyonu ve konfüzyon gibi yan etkilerin artmasına neden olabilir.
  • Monoamin oksidaz inhibitörleri (MAOI’ler): Bu antidepresanlar oksomemazinin yatıştırıcı etkilerini artırabilir ve hipertansif krizler gibi tehlikeli etkileşimlere neden olabilir.
2023’te kesilmesi:

Oksomemazinin 2023’te kesilmesi muhtemelen güçlü sedatif ve antikolinerjik yan etkiler olmaksızın benzer terapötik etkiler sunan ikinci nesil antihistaminiklerin mevcudiyetini yansıtmaktadır. Setirizin** veya loratadin gibi ikinci nesil antihistaminikler, kan-beyin bariyerini kolayca geçmedikleri için daha az MSS etkisine sahiptir ve bu da onları alerji tedavisinde uzun süreli kullanım için tercih edilir hale getirir.

Keşif

1. 1966: Oxomemazine’in Doğuşu – Alerjiler için Yeni Bir Umut

1960’ların ortalarında, saman nezlesi ve mevsimsel alerjiler gibi alerjik reaksiyonlar ilkel ve genellikle etkisiz çözümlerle tedavi edilirken, oxomemazine’in piyasaya sürülmesi bir dönüm noktası oldu. 1966** yılında ruhsatlandırılan bu ilaç, burun akıntısı, hapşırma, gözlerde sulanma ve diğer yaygın alerjik semptomlardan muzdarip hastalar için güçlü ve yeni bir seçenek sunuyordu. Marka adı altında pazarlanan Toplexil® Syrup, Avrupa’da alerjiyle ilgili semptomların ve hatta soğuk algınlığının tedavisinde kısa sürede bir ev ilacı haline geldi.

İlaç, güçlü antihistaminik özelliklerinin yanı sıra sedasyon ve antikolinerjik etkileriyle de bilinen bir sınıf olan fenotiyazin türeviydi. İlk yıllarında, oksomemazin sadece alerjiyi hafifletmedeki etkinliği için değil, aynı zamanda sedatif etkileri için de popülerlik kazandı, bu da onu hastalık sırasında uyumakta zorlanan hastalar için yararlı hale getirdi.

2. Çok Görevli Bir İlaç: Oxomemazine’in Rolü Alerjilerin Ötesine Geçiyor

Doktorlar ve hastalar oksomemazine daha aşina oldukça, kullanım alanları genişlemeye başladı. İlacın alerjileri tedavi etmenin ötesinde sedatif ve antiemetik (bulantı önleyici) özellikleri olduğu keşfedildi. Bu da uykusuzluğun ve hatta hareket hastalığının kısa süreli tedavisinde kullanımının artmasına yol açtı. Örneğin, yolculuğa çıkmak üzere olan bir aile, çocuklarına oxomemazine vererek sadece mevsimsel alerjilerden kurtulmalarını değil, aynı zamanda sakin, hareket hastalığından uzak bir yolculuk yapmalarını da sağlayabilir.

1970’lerde tıp camiası, oksomemazinin burun salgılarını kurutmada özellikle etkili olduğunu fark etmeye başladı ve bu da onu soğuk algınlığı veya grip semptomları olan hastalar arasında popüler hale getirdi. Daha yeni antihistaminikler piyasaya çıkmaya başlamış olsa da, oksomemazinin çok yönlülüğü onu birçok evde temel bir ürün haline getirdi.

3. 1980’ler-1990’lar: Sedasyon ve Yan Etkiler Konusunda Artan Endişeler

1980’ler** ve 1990’lara gelindiğinde tıbbi manzara değişmekteydi. Piyasaya cetirizine ve loratadine gibi yeni nesil antihistaminikler girdi ve oxomemazine gibi eski ilaçlarla ilişkili ağır uyuşukluğa ve ağız kuruluğuna neden olmadan alerjik semptomlardan kurtulma imkanı sundu.

Oksomemazinin sürekli kullanımına rağmen, yan etkileri -özellikle sedatif özellikleri ve özellikle yaşlı hastalar arasında konfüzyon riskleri- hakkında endişeler ortaya çıkmaya başladı. Oksomemazin alan ve düşme yaşayan yaşlı yetişkinlerin veya yanlışlıkla çok yüksek doz alan küçük çocukların hikayeleri, dikkatli olunması gerektiğinin altını çizdi. Bu olaylar, doktorları yaşlılar ve çok küçük çocuklar gibi savunmasız popülasyonlarda oksomemazin kullanımını yeniden gözden geçirmeye sevk etti.

Bu süre zarfında araştırmalar, özellikle önceden sağlık sorunları olan yaşlı hastalarda idrar retansiyonu, bulanık görme ve kabızlığa neden olabilen okzomemazinin antikolinerjik etkilerine de işaret ediyordu. Bu riskler daha iyi anlaşıldıkça, klinisyenler uzun vadeli alerji yönetimi için ikinci nesil antihistaminikleri tercih ederek ilacın kullanımını sınırlamaya başladılar.

4. 2000s: İkinci Nesil Antihistaminiklere Doğru Değişen Tercihler

2000’li yıllarda ikinci nesil antihistaminiklerin yükselişiyle birlikte, oksomemazin yavaş yavaş gözden düşmeye başladı. Bu yeni antihistaminikler, kan-beyin bariyerini geçmeden aynı düzeyde alerji rahatlaması sağladı, yani hastalar aynı düzeyde sedasyon veya bilişsel yan etkiler yaşamadı. Uyanık ve aktif kalırken gündüz alerjilerinin giderilmesine ihtiyaç duyan hastalar için feksofenadin veya loratadin gibi ilaçlar tercih edilir hale geldi.

Bununla birlikte, oksomemazin, gece soğuk algınlığı tedavisi veya kısa süreli uykusuzluk vakaları gibi yatıştırıcı özelliklerinin arzu edildiği belirli durumlar için kullanılmaya devam etti.

5. 2023: Kullanımdan Kaldırma ve Bir Dönemin Sonu

Yaklaşık altmış yıllık kullanımın ardından 2023 itibariyle oksomemazinin dağıtımı durduruldu. Üretimi sona erdiğinde, alerji ve soğuk algınlığı tedavisinin hikayesinde uzun bir bölüm de sona ermiş oldu. Bu hareket, daha güvenli, daha az sakinleştirici seçeneklere doğru bir kaymanın yanı sıra birinci nesil antihistaminiklerle ilişkili potansiyel risklerin tanınmasının doruk noktasını oluşturdu.

Oxomemazine’i bırakma kararı, uzun süredir kullananların acı tatlı tepkileriyle karşılandı. Yeni ilaçlar daha güvenli alternatifler sunarken, oxomemazine’in yıllar boyunca sayısız soğuk algınlığı, alerji ve uykusuz gecenin tedavisindeki rolünün nostaljik bir kabulü vardı. Birçokları için bu şurup onlarca yıldır ecza dolaplarında saklanan güvenilir bir ilaçtı.

Son yıllarda doktorlar, özellikle solunum depresyonu riskinin en yüksek olduğu yaşlı hastalar veya iki yaşın altındaki çocuklar için yan etki profiline ilişkin endişeler nedeniyle oksomemazini daha az sıklıkta reçete etmeye başlamıştı. Oksomemazinin piyasadaki varlığının sona ermesi tıp alanındaki gelişmelerin bir yansımasıydı.

İleri Okuma
  1. British National Formulary (BNF) 76th Edition (Sep 2018 – Mar 2019): BMJ Group and Pharmaceutical Press.
  2. Cazzola, M., Matera, M. G., & Rossi, F. (2011). Bronchodilators: current and future. Clin Chest Med, 32(3), 435-450.
  3. Simons, F. E. R., & Simons, K. J. (2011). “Histamine and H1-antihistamines: celebrating a century of progress.” Journal of Allergy and Clinical Immunology, 128(6), 1139-1150.
  4. Rupp, T., & Hohenhorst, U. (2014). “Antihistamines and their role in treating allergic rhinitis.” Allergy, Asthma & Immunology Research, 6(3), 187-195.
  5. Berger, W. E. (2003). “Antihistamines in clinical allergy management.” Allergy and Asthma Proceedings, 24(3), 157-162.
  6. Simons, K. J., & Simons, F. E. R. (2013). “The pharmacology and use of H1-receptor-antagonist drugs.” New England Journal of Medicine, 368(5), 456-463.

Total ekstirpasyon

“Toplam yok etme” teriminin etimolojisi nispeten basittir. “Totalis” kelimesi, “bütün” anlamına gelen Latince “totalis” kelimesinden gelir. “Ex” kelimesi, “dışarı” anlamına gelen Latince “ex” kelimesinden gelir. “Stirpare” kelimesi, “kökünü çıkarmak” anlamına gelen Latince “stirpare” kelimesinden gelir.

Toplam çıkarma, bir organın, dokunun veya tümörün tamamen çıkarılması veya yok edilmesi anlamına gelen cerrahi bir terimdir. Genellikle hastalıklı veya hasarlı vücut kısmının tamamen çıkarılmasını gerektiren kanser tedavisi veya diğer ciddi tıbbi durumlar bağlamında kullanılır.

Örneğin, uterusun tamamen çıkarılması (histerektomi olarak da bilinir), uterusun tamamının çıkarılması anlamına gelir. Benzer şekilde, bir tümörün tamamen yok edilmesi, tümörün tamamının ve muhtemelen çevredeki dokunun bir kısmının çıkarılması anlamına gelir.

Tamamen yok etmenin amacı, hastalığı veya durumu vücuttan ortadan kaldırmaktır. Bununla birlikte, spesifik prosedür ve sonuçlar, hastalığın tipine, hastanın genel sağlığına ve diğer faktörlere bağlı olarak değişebilir.

Burada, tamamen yok etmenin ne zaman kullanılabileceğine dair bazı örnekler verilmiştir:

  • Kanser: Kanserli bir tümörü çıkarmak için tamamen yok etme kullanılabilir.
  • Enflamasyon: İltihaplı bir organı veya dokuyu çıkarmak için tamamen yok etme kullanılabilir.
  • Travma: Travma nedeniyle hasar görmüş bir organı veya dokuyu çıkarmak için tamamen yok etme kullanılabilir.

Tarih

Tamamen yok olma tarihi nispeten kısadır. Terim ilk olarak 17. yüzyılda bir organın veya dokunun tamamen çıkarılmasını tanımlamak için kullanıldı.

Total ekstirpasyon, enfeksiyon, kanama ve çevredeki yapılara zarar verme gibi komplikasyon riski taşıyan büyük bir ameliyattır. Ancak bazı durumlarda hayat kurtarıcı bir işlem olabilir.

Kaynak:

  • “Cancer Surgery.” Mayo Clinic. Link
  • “Hysterectomy.” Mayo Clinic. Link

appendix

Tıp bağlamında “appendix” terimi, kalın bağırsağın alt ucuna tutturulmuş küçük, tüp benzeri bir kese anlamına gelir. “appendix” kelimesinin etimolojik kökü Latince’ye, özellikle “bağlanmak” veya “eklenmek” anlamına gelen “appendō (“üzerine asılı olmak”)” fiilinden takip edilebilir. Bu köken, apendiksin kalın bağırsağın daha büyük yapısına olan fiziksel bağlılığını yansıtmaktadır.

HalTekiloğul
nominatifappendixappendicēs
genitifappendicisappendicum
datifappendicīappendicibus
akusatifappendicemappendicēs
ablatifappendiceappendicibus
vokatifappendixappendicēs

appendiceal —>Ek ile ilgili.

Daha geniş bir tarihsel bağlamda, apandis uzun süredir önemli bir işlevi olmayan, körelmiş bir organ olarak görülüyordu. Ancak son araştırmalar, apendiksin bağırsak bağışıklığında ve bağırsak florasının korunmasında rol oynayabileceğini öne sürüyor.

Epidemiyoloji

Apendiksin iltihabı olan apandisit, karın bölgesinde ameliyat gerektiren en sık görülen acil durumdur. Apandisit epidemiyolojisi bazı dikkate değer modeller sergiler:

İnsidans Oranları: Apandisit insidansı küresel olarak değişmektedir. Addiss, D.G., Shaffer, N., Fowler, B.S. ve Tauxe, R.V. (1990)’nin “American Journal of Epidemiology”de yayınlanan “The epidemiyology of apandisit and apendektomi in the United States” adlı araştırmalarına göre, tahmini Amerika Birleşik Devletleri’nde yıllık apandisit görülme sıklığı 10.000 kişi başına yaklaşık 11 vakadır.

Yaş ve Cinsiyet Dağılımı: Apandisit en sık ergenlerde ve genç erişkinlerde görülür, erkeklerde kadınlara göre daha sık görülür. Bu durum Flum, D.R. ve Koepsell, T. (2002)’de “Archives of Cerrahi”de yayınlanan “Yanlış teşhis edilen apandisitin klinik ve ekonomik bağıntıları: Ülke çapında analiz”de açıklanmaktadır.

Mevsimsel Değişiklikler: Luckmann, R. (1989) tarafından “California’da akut apandisit için insidans ve vaka ölüm oranları: popülasyona dayalı bir çalışma yaşın etkileri”, “Amerikan Epidemiyoloji Dergisi.”

İşlevi

Bağışıklık Fonksiyonu: Ekin, özellikle gençlerde bağışıklık sisteminde rol oynadığı düşünülmektedir. Vücudun enfeksiyonla savaşmasına yardımcı olabilecek lenfoid doku içerir. Bu, Randal Bollinger, R., Barbas, A.S., Bush, E.L., Lin, S.S. ve Parker, W. (2007) tarafından “Kalın bağırsaktaki biyofilmler, insan vermiform apendiksinin belirgin bir işlevini öne sürüyor”, “Journal”da tartışılmıştır. Teorik Biyoloji.”

Bağırsak Flora Rezervuarı: Son teoriler, apendiksin faydalı bağırsak bakterileri için bir rezervuar görevi görebileceğini öne sürüyor. Bu işlev, gastrointestinal hastalıklardan sonra bağırsağın yararlı bakterilerle yeniden doldurulması için gereklidir. Laurin, M., Everett, M.L. ve Parker, W. (2011), “Çekal ek: post-endüstriyel kültür tarafından bozulan bir işleve sahip bir bağışıklık bileşeni daha”, “Anatomik Kayıt”, bu perspektifi tartışıyor.

Evrimsel Yön

Ekin körelmiş doğası ve iltihaplanma potansiyeli, bilim adamlarının evrimsel kökenlerini sorgulamasına yol açtı. Bazıları bunun atalarımızda daha önemli bir işlevi olan daha büyük bir organın kalıntısını temsil ettiğine inanıyor.

Önerilen evrimsel senaryolardan biri, ekin, bitki maddesinde bulunan karmaşık bir karbonhidrat olan selülozun işlenmesinde rol oynayabileceğini öne sürüyor. Bu hipotez, büyük miktarda selüloz tüketen otçullarda apendiksin daha belirgin olduğu gözlemine dayanmaktadır.

Bununla birlikte, apendiksin birçok omnivor ve hatta etçil memelide de mevcut olması, selüloz sindirimindeki rolünün varlığının tek veya birincil açıklaması olmayabileceğini düşündürmektedir.

Başka bir hipotez, apendiksin, faydalı bağırsak bakterileri için bir depo görevi görebileceğini, bağırsaklardaki koşullar daha az elverişli olduğunda onların hayatta kalmasına ve çoğalmasına olanak tanıdığını öne sürüyor. Bu, sindirim, besin emilimi ve bağışıklık fonksiyonunda çok önemli bir rol oynayan sağlıklı bir bağırsak mikrobiyomunun korunmasına yardımcı olabilirdi.

Kesin işlevi ne olursa olsun, apandis evrimsel geçmişimizin bir kalıntısı gibi görünüyor; bir zamanlar sindirim ve bağışıklık sistemlerimizde daha önemli bir rol oynamış olabilecek körelmiş bir yapı. Kesin işlevi tartışılırken, ek bilim insanları ve tıp profesyonellerinin ilgisini çekmeye devam ediyor.

Tarih

Kalın bağırsağın ilk kısmı olan çekuma bağlı küçük, parmak şeklinde bir uzantı olan apendiks, doktorların ve bilim adamlarının uzun süredir ilgisini çekmektedir. Görünüşte körelmiş doğası, iltihaplanma ve kopma potansiyeli ile birleştiğinde, işlevi ve evrimsel tarihi hakkındaki tartışmaları ateşledi.

Apendiksin erken anatomik tanımları, Bartolomeo Eustachi ve Andreas Vesalius gibi anatomistlerin yapısının ayrıntılı çizimlerini sağladığı 16. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Ancak ekin gerçek işlevi yüzyıllar boyunca anlaşılması zor olarak kaldı.

19. yüzyılda anatomistler apendiks için bakteri depolama, sindirime yardımcı olma ve bağışıklık hücreleri için rezervuar görevi görme gibi çeşitli işlevler önerdiler. Ancak bu teoriler büyük ölçüde spekülasyona dayanıyordu ve güçlü bilimsel kanıtlardan yoksundu.

20. yüzyılın başlarında modern mikrobiyolojinin ortaya çıkışı, eklere olan ilginin yeniden artmasına yol açtı. Bazı araştırmacılar bunun bağırsaklarda yaşayan bakteri topluluğu olan bağırsak mikrobiyomunun korunmasında rol oynayabileceğini öne sürdü. Diğerleri bunun bağırsak enfeksiyonlarına karşı korunmaya yardımcı olabileceğini öne sürdü.

Bu teorilere rağmen ek, 20. yüzyıla kadar büyük ölçüde bir sır olarak kaldı. 1970’lerde İngiliz cerrah Rodney Main tarafından yapılan bir dizi çalışma, apendiksin özellikle bağırsak enfeksiyonlarına yanıt olarak bağışıklık fonksiyonunda rol oynayabileceğini öne sürdü.

Main, bağışıklık sistemi olgunlaşmamış bir grup olan çocuklarda ve genç yetişkinlerde apendiksin iltihaplanmadan en çok etkilendiğini gözlemledi. Apendiksin, bağışıklık sistemini bağırsak bakterilerini tanıyacak ve onlara tepki verecek şekilde eğitmeye yardımcı olan bir “lenfoid organ” görevi görebileceğini öne sürdü.

Bu teori sonraki yıllarda ilgi gördü ve apendiksin artık bademcikler ve geniz eti gibi bağışıklık gelişiminde ve bağırsak enfeksiyonlarına yanıtta rol oynayan bir lenfoid doku olduğu yaygın olarak kabul ediliyor.

Kaynak

  1. Smith, H. F., Fisher, R. E., Everett, M. L., Thomas, A. D., Randal Bollinger, R., & Parker, W. (2009). Comparative anatomy and phylogenetic distribution of the mammalian cecal appendix. “Journal of Evolutionary Biology,” 22(10), 1984-1999.
  2. Bollinger, R. R., Barbas, A. S., Bush, E. L., Lin, S. S., & Parker, W. (2007). Biofilms in the large bowel suggest an apparent function of the human vermiform appendix. “Journal of Theoretical Biology,” 249(4), 826-831.
  3. Laurin, M., Everett, M. L., & Parker, W. (2011). The cecal appendix: one more immune component with a function disturbed by post-industrial culture. “The Anatomical Record,” 294(4), 567-579.
https://www.youtube.com/shorts/opoFpKnLwOk

hiatus

Tıpta “hiatus” Latin terimi vücuttaki bir yapıdaki doğal bir açıklık veya geçişi ifade eder. Bu terim, “açılma” veya “boşluk” anlamına gelen Latince “hiatus” kelimesinden türetilmiştir. Tıbbi anatomide boşluk kavramı, çeşitli fizyolojik yapıları ve bu açıklıklarla ilişkili potansiyel patolojik durumları anlamanın ayrılmaz bir parçasıdır.

Konseptin Gelişimi: Zamanla, insan vücudundaki çeşitli boşlukların anlaşılması ve tanımlanması, anatomi çalışmalarında ve belirli tıbbi durumların teşhisinde çok önemli hale geldi. Tıbbi anatomide boşluk kavramı, insan vücudunun ayrıntılı diseksiyon ve incelemesinin bu yapıların tanımlanmasına yol açtığı ilk anatomik çalışmalara kadar uzanır.

Tıpta Ara Verme Türleri
İnsan anatomisinde, her birinin spesifik fizyolojik ve klinik sonuçları olan birçok önemli boşluk tanınır:

Özofagus Hiatusu: Diyaframda yer alan, yemek borusunun göğüs kafesinden karın boşluğuna geçtiği açıklıktır. Midenin bir kısmının bu açıklıktan göğüs boşluğuna doğru çıktığı hiatal herniler gibi durumlarla ilişkisi nedeniyle klinik olarak önemlidir.

Aortik Hiatus: Yine diyaframda yer alan bu hiatus, aortun, torasik kanalın ve bazen azigos veninin geçişine izin verir. Kardiyovasküler ve torasik anatomi bağlamında önemlidir.

Yüz Kanalının Hiatusu: Temporal kemikte bulunan bu boşluk, fasiyal sinirin içinden geçtiği fasiyal kanalın bir parçasıdır.

Klinik Önem

Hiatal Herni: Hiatus kavramıyla ilişkili en yaygın durumlardan biri hiatal hernidir. Bu durum, midenin üst kısmının yemek borusu açıklığından göğüs boşluğuna doğru çıkmasını içerir ve bu durum mide yanması, göğüs ağrısı ve yutma güçlüğü gibi semptomlara yol açar.

Cerrahi Uygunluk: Çeşitli boşlukların bilgisi, özellikle göğüs ve karın boşluklarını ilgilendiren ameliyatlarda, bu açıklıklardan geçen hayati yapılara zarar vermekten kaçınmak için çok önemlidir.

Hiatus fıtığı:

Tarihsel Bağlam:
“Hiatus hernisi” terimi ilk olarak 19. yüzyılın sonlarında İngiliz cerrah Thomas Bryant tarafından midenin bir kısmının, yemek borusunun geçmesine izin veren diyaframdaki zayıf bir alan olan özofagus hiatusundan dışarı çıkmasını tanımlamak için icat edildi.

Bryant’ın çalışması, hiatus hernisinin ayrı bir tıbbi durum olarak belirlenmesine yardımcı oldu ve onu diğer fıtık türlerinden ayırdı. Onun gözlemleri, 20. yüzyılda giderek yaygınlaşan hiatus fıtığı tedavisinde cerrahi tekniklerin geliştirilmesine yol açtı.

Evrimsel Yön:
Göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran büyük kas tabakası olan diyafram, nefes almayı kolaylaştırmak ve iç organları desteklemek için gelişmiştir. Diyaframda küçük bir delik olan özofagus hiatusu, yemek borusunun geçerek ağız ve boğazı mideye bağlamasını sağlar. Bu yapı, gıda ve havanın birbirine müdahale etmeden verimli bir şekilde geçişine olanak sağlar.

Bazı bireylerde özofagus boşluğu zayıflayabilir veya büyüyebilir, bu da midenin yukarı doğru çıkmasına daha yatkın hale gelebilir. Hiatus hernisi olarak bilinen bu durum, yaşlı yetişkinlerde ve obezite, gastroözofageal reflü hastalığı (GERD) ve sigara içme gibi kronik rahatsızlıkları olan bireylerde daha sık görülür.

Mide fıtığının kesin evrimsel açıklaması belirsizliğini korurken, erken insan evrimi sırasında yemek borusu ve diyaframın gelişimi ile ilgili olabilir. Daha dik bir duruşa geçiş, özofagus boşluğuna ilave baskı uygulayarak onu zayıflamaya ve fıtık oluşumuna daha duyarlı hale getirmiş olabilir.

Yarım ay valfinin boşluğu:

Tarihsel Bağlam:
“Hiatus” terimi aynı zamanda kalpten vücudun geri kalanına oksijenli kan taşıyan ana arter olan aortun tabanında yer alan yarım ay kapakçığının iki yaprağı arasındaki boşluğu tanımlamak için de kullanılır. Aort kapağı olarak da bilinen bu kapak, kalbin ana pompalama odası olan sol ventrikülden kan akışını kontrol eder.

Yarım ay kapakçığının boşluğu ilk olarak 16. yüzyılda İtalyan anatomist Alessandro Achillini tarafından anatomik metinlerde tanımlandı. Gözlemleri aort kapağının yapısını ve işlevini açıklığa kavuşturmaya yardımcı olarak dolaşım sistemini anlamamıza katkıda bulundu.

Evrimsel Yön:
Aort kapağı, kanın kalpten arterlere verimli bir şekilde akmasını sağlayan, kardiyovasküler sistemin önemli bir bileşenidir. Yarım ay kapakçığının boşluğu, kapakçık yaprakçıklarının düzgün kapanmasına izin vererek kanın kalbe geri kaçmasını önler.

Aort kapağının, boşluğu da dahil olmak üzere evrimsel gelişimi, omurgalılarda kalp ve dolaşım sisteminin evrimiyle yakından bağlantılıdır. Aort kapağının yaprakçıkları, çıkıntıları ve sinüsleriyle birlikte karmaşık yapısı, etkili kan dolaşımını kolaylaştırmak ve kardiyovasküler sağlığı korumak için milyonlarca yıl boyunca adaptasyonlardan geçmiştir.

Kaynak

  1. Kahrilas, P. J., & Kim, H. C. (1999). Hiatal hernia and gastroesophageal reflux disease. “Gastroenterology Clinics of North America,” 28(4), 969-987.
  2. Mittal, R. K., & Balaban, D. H. (1997). The esophagogastric junction. “New England Journal of Medicine,” 336(13), 924-932.
  3. Moore, K. L., & Dalley, A. F. (2006). “Clinically Oriented Anatomy” (5th ed.). Lippincott Williams & Wilkins.
  4. Standring, S. (2008). “Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice” (40th ed.). Churchill Livingstone.
  5. Townsend, C. M., Beauchamp, R. D., Evers, B. M., & Mattox, K. L. (2016). “Sabiston Textbook of Surgery: The Biological Basis of Modern Surgical Practice” (20th ed.). Elsevier Health Sciences.
  6. VanGelder, L., & Rings, E. H. (2004). The esophageal hiatus: what is the normal size? “Journal of Pediatric Gastroenterology and Nutrition,” 39(5), 497-500.

Longevity 

Latince “longaevitas” kelimesinden türetilen uzun ömür, uzun yaşam veya uzun yaşam süresi kavramını temsil eder. Yaşam beklentisinin uzamasına katkıda bulunan faktörlerin ve yaşlanma süreçlerinin altında yatan mekanizmaların incelenmesini kapsar. Uzun ömür, biyoloji, tıp, genetik ve sosyal bilimler dahil olmak üzere çeşitli disiplinlerde, insanın yaşlanmasının ve yaşam süresinin uzamasının karmaşıklığını ve çok yönlü doğasını yansıtan bir hayranlık ve çalışma konusu olmuştur.

Tarihsel olarak, uzun ömürlülük arayışı, sonsuz yaşam arzusunu yansıtan ilk mitolojiler ve metinlerle birlikte insan kültürüne derinden kök salmıştır. Ancak uzun ömürlülük araştırması ancak bilimsel yöntemlerin ve ampirik araştırmaların ortaya çıkışıyla sağlam bir temele kavuştu. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında hijyen, beslenme ve hastalık kontrolünün anlaşılmasında önemli ilerlemeler kaydedildi ve bu da yaşam beklentisinde iyileşmelere yol açtı. Genetik, moleküler biyoloji ve biyoteknolojideki müteakip gelişmeler, genetik faktörlerin, yaşam tarzı seçimlerinin ve çevresel etkilerin uzun ömür üzerindeki rolünü vurgulayarak yaşlanma sürecine ilişkin anlayışımızı daha da derinleştirdi.

Genetik ve Uzun Ömür

Genetik alanındaki araştırmalar, uzun ömürle ilişkili spesifik genleri tanımlamıştır. Asırlık kişiler (100 yaşına kadar veya daha fazla yaşayan bireyler) üzerinde yapılan araştırmalar, genetik yapının yaşam süresinin belirlenmesinde çok önemli bir rol oynadığını öne sürdü. Uzun yaşamla ilişkili genlerin tanımlanması, DNA onarımı, metabolizma ve strese dayanıklılık mekanizmaları da dahil olmak üzere yaşlanmaya ve yaşam süresine katkıda bulunan biyolojik yolakların anlaşılmasına yol açmıştır.

Çevre ve Yaşam Tarzı Faktörleri

Genetik faktörlerin yanı sıra çevresel ve yaşam tarzı faktörleri de uzun ömürlülüğü önemli ölçüde etkiler. Diyet, fiziksel aktivite, sosyal bağlantılar ve çevresel toksinlere maruz kalmanın yaşam beklentisini etkilediği gösterilmiştir. Örneğin, yüksek oranda sebze, meyve, kuruyemiş ve zeytinyağı alımıyla karakterize edilen Akdeniz diyeti, ölüm riskinin azalması ve yaşam süresinin uzamasıyla ilişkilendirilmiştir.

Tıp ve Sağlık Hizmetinin Rolü

Tıp ve sağlık hizmetlerindeki ilerlemeler de uzun ömürlülüğün artmasında kritik bir rol oynadı. Aşılama, antibiyotikler ve tıbbi teknolojideki gelişmeler, bulaşıcı hastalıklardan ölüm oranlarını azalttı ve kronik durumların yönetimini iyileştirdi. Ayrıca, sağlıklı yaşam tarzlarını teşvik etmeyi ve hastalıkları önlemeyi amaçlayan halk sağlığı girişimleri, yaşam beklentisinin artmasına katkıda bulunmuştur.

Gelecekteki yönlendirmeler

Uzun yaşamla ilgili mevcut araştırmalar, yaşam süresini uzatmak ve sağlık süresini (sağlıklı olarak geçirilen yaşam süresi) iyileştirmek için kalori kısıtlaması, ilaçlar ve gen terapisi gibi müdahalelerin potansiyelini araştırıyor. Yapay zeka ve biyoteknolojinin kesişimi, bu alandaki keşiflerin hızlandırılması konusunda umut vaat ediyor ve potansiyel olarak yaşlanma ve uzun ömür konusunda atılımlara yol açıyor.

Tarihçe

Kökü Latince “longaevitas” kelimesinden gelen “uzun ömür” teriminin kendisi, kavramına atfedilebilecek tekil bir kurucuya sahip değildir; daha ziyade, uzun ömürlü olma durumunu veya niteliğini tanımlamak için dilin içinde doğal olarak ortaya çıkmıştır. Uzun ömür kavramı çeşitli kültürel, tarihi ve bilimsel bağlamları kapsar ve insanın sağlık, yaşlanma ve yaşam süresine ilişkin anlayışıyla birlikte gelişir.

Temel Katkılar

“Uzun ömür” terimini kuran tek bir kişiyi belirlemek zor olsa da, yaşlanma ve daha uzun ömür arayışı, çeşitli tarihsel figürler ve akademisyenler tarafından araştırılmıştır. Uzun ömürlülüğün anlaşılmasına ve etkilenmesine yönelik ilk katkılar genellikle simya, tıp ve felsefe bağlamında yapılmıştır.

Eski Medeniyetler: Mısır, Çin ve Hindistan gibi eski medeniyetlerde, uzun ömür arayışı genellikle ölümsüzlük arayışıyla iç içe geçmişti ve dini ve felsefi metinlerde belirgin bir şekilde öne çıkıyordu.

Hipokrat (M.Ö. 460 – MÖ 370): Genellikle “Tıbbın Babası” olarak kabul edilen Hipokrat, diyet ve çevrenin sağlık üzerindeki etkileri üzerine ilk gözlemlerde bulunmuş ve dolaylı olarak uzun ömürlülüğü etkileyebilecek faktörlere değinmiştir.

Luigi Cornaro (1467–1566): Yaşam tarzının sağlık ve uzun ömür üzerindeki etkisine ilişkin ilk görüşleri yansıtan, ölçülülük ve yaşam alışkanlıklarının ılımlılığı üzerine bir inceleme olan “Uzun Yaşama Sanatı”nı yazan İtalyan bir asilzade.

Modern Bilimsel Katkılar

Uzun ömürlülüğe ilişkin bilimsel çalışmalar, özellikle biyoloji ve genetik mercekleri aracılığıyla, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılda şekillenmeye başladı.

Charles Darwin (1809–1882): Darwin’in kendisi uzun ömürlülüğü doğrudan incelememiş olsa da, doğal seçilim yoluyla evrim teorisi, yaşlanmanın ve uzun ömürlülüğün biyolojik temelini anlamak için bir çerçeve sağladı.

Jeanne Calment (1875–1997): Bir bilim insanı olmasa da Jeanne Calment, 122 yıl 164 gün yaşayarak modern doğrulamayla doğrulanan en uzun ömürlü insan olduğu için uzun ömürlülük araştırmalarında önemli bir figürdür. Hayatı, aşırı uzun ömürlülüğe katkıda bulunan faktörleri anlamak için kapsamlı bir çalışmaya konu oldu.

Leonard Hayflick (d. 1928): Hayflick’in Hayflick sınırını (hücre bölünmesi durmadan önce normal bir insan hücre popülasyonunun kaç kez bölüneceği sayısını) keşfetmesi, hücresel yaşlanma ve uzun ömürlülüğün anlaşılmasına önemli ölçüde katkıda bulundu.

Cynthia Kenyon (d. 1954): Yaşlanmanın genetik ve biyokimyasal mekanizmaları alanında öncü bir araştırmacı olan Kenyon’un yuvarlak kurt Caenorhabditis elegans ile çalışması, genlerin yaşlanma hızını nasıl kontrol ettiğine dair kritik içgörülere yol açarak uzun ömürle ilgili daha geniş kapsamlı çalışmaları etkiledi.

David Sinclair (d. 1969) ve Aubrey de Gray (d. 1963): Hem Sinclair hem de de Gray, uzun yaşam bilimine önemli katkılarda bulunan, yaşam süresini uzatma ve iyileştirme aracı olarak genetik yollara ve rejeneratif tıbba odaklanan çağdaş araştırmacılardır.

Bir biyogerontolog ve yaşlanma karşıtı araştırmaların savunucusu olan de Gray, yaşla birlikte biriken hasarı onararak sağlıklı yaşam süresini uzatmayı amaçlayan, tasarlanmış ihmal edilebilir yaşlanma (SENS) için stratejiler önerdi.

Denham Harman (1916–2014): Yaşlanmanın serbest radikal teorisini öne sürdü ve yaşlanmanın serbest radikal hasarının birikmesinden kaynaklandığını öne sürdü ve bu da antioksidanlar ve uzun ömürlülük araştırmalarını etkiledi.

Brian Johnson: Uzun ömür araştırmaları alanında geleneksel bir akademisyen veya bilim insanı olmasa da Brian Johnson, sağlık, sağlıklı yaşam ve sağlıklı insan ömrünü uzatmayı amaçlayan teknolojilere büyük ilgi duyan önemli bir girişimci ve yatırımcıdır. Çeşitli girişimler ve hayırsever çabalar yoluyla uzun ömür ve biyoteknolojilere yönelik araştırmaları teşvik etme ve finanse etme çalışmalarıyla tanınıyor. Katkıları, doğrudan bilimsel keşiften ziyade, uzun ömürlülük ve ilgili teknolojilerdeki araştırma ve geliştirmenin desteklenmesi ve kolaylaştırılmasında yatmaktadır.

Devam Eden Araştırma ve İlerleme

Uzun yaşam araştırmaları alanı genetik, moleküler biyoloji, farmakoloji ve veri bilimini kapsayan disiplinlerarası yaklaşımlarla büyümeye devam ediyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Ulusal Yaşlanma Enstitüsü (NIA) gibi kurumlar ve dünya çapındaki çeşitli araştırma merkezleri ve üniversiteler, yaşlanma ve uzun ömürlülüğün süregelen araştırılmasına ve anlaşılmasına katkıda bulunmaktadır.

İleri Okuma

  1. Vijg, J., & Campisi, J. (2008). Puzzles, promises and a cure for ageing. Nature, 454(7208), 1065–1071.
  2. Lopez-Otin, C., Blasco, M. A., Partridge, L., Serrano, M., & Kroemer, G. (2013). The hallmarks of aging. Cell, 153(6), 1194–1217.
  3. Willcox, B. J., Willcox, D. C., & Suzuki, M. (2010). The Okinawa Program: How the World’s Longest-Lived People Achieve Everlasting Health—And How You Can Too. Crown Publishing Group.
  4. Kenyon, C. (2010). The genetics of ageing. Nature, 464(7288), 504–512.
  5. Barzilai, N., Crandall, J. P., Kritchevsky, S. B., & Espeland, M. A. (2016). Metformin as a Tool to Target Aging. Cell Metabolism, 23(6), 1060–1065.